Yeraltı Notları, 29 Temmuz 2004 Sevgül Uludağ | ||
KAYIPLARIN İZİNDE KAYIPLARIN İZİNDE
Sevgül
Uludağ Ölüler konuşamaz... Başlarından
neler geçtiğini anlatamaz... Ölüler sessizdir ama sabırlıdır. Bir meraklısının
çıkıp da nasıl öldüklerini, neden öldüklerini, ne tür bir cinayete kurban
gittiklerini araştırmasını beklerler... Savaş – o çirkin sözcük! İçinde
cinayetleri, tecavüzleri, ölümleri ve sakatlıkları barındıran sözcük. Yıkımı ve
vahşeti barındıran sözcük! Öncesinin ve sonrasının travmalarının yıllarca
süreceği sözcük! Savaş! Savaş ki meydana geldiği yerde
adına “asker” dediğimiz, bir ordunun mensupları ölmez sadece. Onlardan daha
fazla siviller ölür. Aslında savaşla doğrudan ilgisi olmayan, üniforma giymeyen
siviller. Yaşlı neneler ve dedeler... Genç kızlar... Genç erkekler...
Çocuklar... Minicik, süt kokulu bebekler... Çoğunlukla alel acele kazılmış,
isimsiz toplu bir mezara yığılır cesetleri... Masum sivilleri öldürenlerin, suç
işlediklerini bildiklerindendir bu -
telaşla, aceleyle gömülmüş ölülerin üstü alel acele örtülür. Kimi zaman
dozerlerle açılmış çukura üstüste yığılırlar, birer et parçası gibi... Kimi
zaman alel acele küreklerle kazılmış çukurlara atılıp üstlerine küreklerle
toprak atılır... Mevsimler gelir geçer, o
mezarların üstünde otlar biter... Yaşayanlar onların izini aramadığı sürece,
sessizce beklerler çukurlarında ölüler. Çünkü ölüler konuşamaz, çığlık atamaz,
başlarından neler geçtiğini ağlayarak anlatamaz. Ama yaşayanlar onların izini
aradığı sürece beklerler sabırla... Bütün bunlar bizim coğrafyamız
için de ne kadar tanıdık: incecik bir bağ birleştirir bizi Arjantin’le, El
Salvador’la, Honduras’la, Sierra Leone’yle, Endonezya’yla, Bosna-Hersek’le,
Hırvatistan’la... Yeryüzünün bütün coğrafyalarıyla aynı kaderi paylaşırız –
bizim de toplu mezarlarımız vardır, içinde Kıbrıslıtürk olsun, Kıbrıslırum olsun,
bizim insanlarımız yatır sessizce. Çünkü yeryüzünün bu ülkelerinde yaşanmış
olan o korkunç deneyimi, savaş denen deneyimi biz de yaşadık. Bizde de
Kıbrıslıtürk olsun, Kıbrıslırum olsun masum siviller öldürüldü, alel acele
kazılan çukurlara topluca gömüldü, yaşlı neneler ve dedelerden tutun da
gencecik kızlara, erkeklere, süt kokulu bebeklere kadar... Kayıpların izini sürmek kolay
mı? Ancak savaşlar sona erdiğinde, ateşkes koşulları yerini barışa,
diktatörlükler yerini demokratik rejimlere bıraktığında gerçek ortaya çıkacak
alanı bulabilir... “Kayıplar” aslında “kayıp”
değildir – mutlaka bir gören, bir duyan, bir bilen vardır yerlerini... Kimi
zaman izlere rastlarsınız, kimi zaman izler kendiliğinden gelip sizi bulur.
Kimi zaman telefondaki bir ses, kimi zaman bir radyo programında ağızdan kaçan
bir sözcük, kimi zaman gizlice fısıldanan, bütün bir köyün otuz yıldır bildiği
bir sırda gizlidir “kayıplar”... Ağaçlar bilir yerini, rüzgar fısıldar, toprak
iç çeker... Bu “gizler” o kadar dayanılmazdır ki günlerce uyuyamazsınız...
Herkesin bildiği bir şeyi fısıldamak yerine yüksek sesle söyleyen bir kadının
evini polisler basar, korkutup sindirmek için! Kahvede anlatılanlar kayıp
mezarların yerini gizleyenler için “tehdit”e dönüştüğünde, “tedbir”i de
alınıverir... Gerçek ancak demokratik rejimlerde gün ışığına çıkacak alanı
bulabilir... Ama ölüler sabırlıdır, bir yere gitmezler, çukurlarında yatıp
yaşayanların onları bulmasını, acıklı öykülerini araştırmasını beklerler... Bu yazı dizisinde “kayıplar”
konusunu bir kez daha gündeme getiriyoruz – kayıp yakınlarının acıları
dindirilsin istiyoruz. O çirkin sözcükten, “savaş”tan artakalan bütün
yaralarımızı sarmadıkça, iyileştirmedikçe, “tabu” olmaktan çıkarmadıkça,
“barış” denen o büyülü topraklara asla ulaşamayacağız çünkü... Aramızda “kan ve
kin” o toplu mezarlardan kendi kendini beslemeyi sürdürecek... “Anma
törenleri”nde sızacak içimize, barikatlarda ete kemiğe bürünüp elinde bir
fotoğrafla karşımıza dikilecek... Ta ki cesaretimizi toplayıp “Evet, bu
topraklarda cinayetler işlendi, masum siviller mezarlara gönderildi”
diyebilelim, bildiklerimizi, duyduklarımızı korkmadan, ürkmeden, tehdit altında
kalmadan paylaşabilelim... Ta ki içinde kimlerin gömülü olduğuna bakılmaksızın,
adamızın her iki tarafında da, tüm “kayıp mezarları”nı açıp, kalanları
ailelerine teslim edelim... Ve bir daha asla böylesi cinayetlerin
işlenemeyeceği yeni bir ülke yaratma cesaretini bulabilelim... *** Bosna, Honduras, Rwanda,
Sierra Leone, Irak gibi ülkelerde toplu mezarların açılarak mezardakilerin
kimliklerini belirlemeye çalışan Dr. William Haglund, 1997’den bu yana
Kıbrıs’taki toplu mezarlarda çalışıyor... Uzmanlığı
toplu mezarlar... *** Aleminyo’da toplu mezarın
yerini belirlediklerini ancak Aleminyolu aileler DNA örneği vermediği için bu
mezarda çalışma yapmadıklarını anlatan Dr. William Haglund “Yakınları kayıp
olan pek çok Kıbrıslıtürk aile başvuru yaptı, Aleminyolu aileler kan örneği
vermek üzere başvuru yapmadı. Aleminyolular ortaya çıkarsa, sevdiklerinden
kalanları geri alabilecekler... Biz Kıbrıslıtürk ailelere yardımcı olmaya
hazırız” dedi *** Dr. Haglund,
Kıbrıslırumların mezarlarının çoğunun kuzeyde kaldığını belirterek, güneyde de
300-350 kadar Kıbrıslıtürkün gömülü olduğunu söylüyor “Bu mezarların bir
kısmının yerini biliyoruz” diyor. Dr. Haglund, Kıbrıs Türk makamlarının
istemesi halinde, kuzeyde de çalışabileceklerini anlatıyor... *** Haglund, “Ölüler çok
sabırlıdır, özellikle Kıbrıs’ta. 30 yıldır, kimi kez 50 yıldır orada
yatıyorlar... Aradan bunca yıl geçmiş olmasına karşın eğer birileri çıkıp da
almak isterse, yanıt vermeye hazırdırlar. Kendi öykülerini anlatmaya
hazırdırlar, mümkün olduğunca... Elimizdeki olanaklar çerçevesinde
anlatılabilecek öyküler... Bunları ailelerle paylaşmaya hazırız, onlarla
birlikte çalışabilirsek – böylece belki yaşamlarına biraz olsun huzur
katabiliriz” diyor Dr. William Haglund, İnsan
Hakları için Uluslararası Hekimler Örgütü’nün Uluslararası Adli Tıp
Programı’nın yöneticisi... Uzmanlığı toplu mezarlar... Sierra Leone’den tutun
da Irak’a, Bosna’dan Honduras’a dek katliam çukurlarının başında çalışmış –
Rwanda’da işlenen cinayetler ardından kurulan uluslararası mahkemeye kanıtları
toplayan da o olmuş – Rwanda’da katliam çukurlarında Birleşmiş Milletler’in
atadığı uzman olarak çalışma yapmış. Dr. Haglund, 1997’den bu yana
Kıbrıs’ın güneyinde Lakadamya mezarlığı ile Konstantin Helena mezarlığında
çalışıyor... Aleminyo’da toplu mezarın
yerini belirlediklerini ancak Aleminyolu aileler DNA örneği vermediği için bu
mezarda çalışma yapmadıklarını anlatan Dr. William Haglund “Yakınları kayıp
olan pek çok Kıbrıslıtürk aile başvuru yaptı, Aleminyolu aileler kan örneği
vermek üzere başvuru yapmadı. Aleminyolular ortaya çıkarsa, sevdiklerinden
kalanları geri alabilecekler... Biz Kıbrıslıtürk ailelere yardımcı olmaya
hazırız” dedi Dr. Haglund, Kıbrıslırumların
mezarlarının çoğunun kuzeyde kaldığını belirterek, güneyde de 300-350 kadar
Kıbrıslıtürkün gömülü olduğunu söylüyor “Bu mezarların bir kısmının yerini
biliyoruz” diyor. Dr. Haglund, Kıbrıs Türk makamlarının istemesi halinde,
kuzeyde de çalışabileceklerini anlatıyor... Onunla röportajımız şöyle: KOLEJE GİDERKEN MORGTA
ÇALIŞIYORDU!... SORU: Dr. Haglund birazcık
bize kendinizden söz eder misiniz? HAGLUND: Minnesota’nın Duluth kasabasında doğdum, bu
Bob Dylan’ın doğduğu şehir! 11 yaşına kadar bu şehirde yaşadım, sonra Oregon’da
büyükannem ve büyükbabamla yaşadım. Liseyi bitirdikten sonra Kaliforniya’ya
gittim, burada koleje giderken morgta da çalışıyordum... SORU: Neden böyle birşey
yapmak istediniz? HAGLUND: Doktor olmak istiyordum... Koleje gitmiştim,
burada eşim olacak kişiyle tanışmıştım. Sonra gençken bir süre tatil yapmaya
karar verdim. SORU: Yani seyahat mı ettiniz? HAGLUND: Hayır, hayır. Yalnızca tatil yaptım! Müzik
yapıyordum, bir roman yazar gibi yapıyordum! Sonra eşim Seattle-Washington’da
okula gitti 1979’da – benim de işe ihtiyacım vardı. Eşim oğlumla Seattle’a
gitmişti, ben Kaliforniya’da çalışıyordum – ilk bulabildiğim iş de ölümlerin
araştırıldığı adli tıp bölümündeydi. Ölümler araştırılıyordu, bunu yapabilirim
diye düşündüm, biyoloji okumuştum zaten, orada 16 yıl çalıştım... KEMİKLERİ İNCELEYEREK KİMLİK
TESBİTİ SORU: Televizyonda “Jordan”
dizisini izliyoruz! HAGLUND: Evet! Bir patolog o! Ben oradayken çok ünlü
bir seri cinayetler dizisi işlenmişti, onu araştırıyorduk, 50 kadar genç kadın
öldürülmüştü 2 yıl içinde – o zaman gerçekten bu işe ilgi duymaya başladım,
iskeletler üzerindeki incelemeye. Doktoramı da adli tıp antropolojisi üstüne
yaptım. Bu bilim dalında temelde kemikleri inceliyorsunuz, adli tıp bağlamında
yapıyorsunuz bunu – kemikleri inceleyerek ölünün kimliğini bulmaya
çalışıyorsunuz, kaç yaşındaydılar öldüklerinde, boyu ne kadar uzundu, yaşarken
bir hastalık geçirdiler mi, örneğin herhangi bir kemikleri kırıldı mıydı...
Yani kim olduklarına dair ipuçları arıyorsunuz, nasıl öldüklerine dair
ipuçları, oraya nasıl geldikleri konusunda ipuçları... Sonra 1992 ya da 1993’te
Vukobar’a gitmem istendi – bu Hırvatistan’da bir toplu mezar. Önce uzmanlar
heyeti bu bölgede çok sayıda cinayetin işlenmiş olabileceğinden kuşkulandı. Bu
mezarda Vukobar hastanesinden alınan 200 kadar hasta ve personel yatıyordu –
sanırım Eylül 1991’de olmuştu bu. Hastalar ve personel hastaneden alınıp bir
çiftliğe götürülmüş ve burada vurulmuşlardı, toplu bir mezara gömülmüşlerdi.
Mezar bulunmuştu, Birleşmiş Milletler’in denetimi altına alınmıştı. Oraya
mezarı kazmaya gittik ancak Sırplar tanklarla oradaydı, “Gidin!” dediler.
Mecburen geri döndük. İnsan Hakları için Uluslararası Hekimler Örgütü görevlisi
olarak gitmiştim oraya, ancak bu örgüt başka şeyler de yapıyor. Örneğin
işkenceye karşı uluslararası protokolü geliştirdiler – kara mayınlarına karşı
yaptıkları çalışmayla Nobel ödülünü aldılar. Halen Afrika’da AIDS konusunda
yoğun biçimde çalışıyorlar. Ben örgütün Uluslararası Adli Tıp Programı’nı
yönetiyorum. Kimi zaman otopsileri gözden geçiriyoruz. Bazan örneğin
Filistinliler öldürülüyor İsrail’de, bunlara bakmak üzere patologlarımız görev
alıyor orada. El Salvador’daki bir projede çalışıyoruz – pek çok çocuk ailesinden
ayrılmıştı El Salvador’da ve bunlardan 2300 kadarı Amerikan aileleri tarafından
evlatlık edinilmişti. Bu çocuklar şimdi büyüdüler, 20 yaşlarında falandırlar,
biyolojik ailelerini arıyorlar, aileleri de orada çocuklarını arıyor! Onları
biraraya getirmek için bir proje yaptık. Ancak çoğunlukla yaptığım şey Latin
Amerika’ya gidiyorum. Daha çok Honduras’a gidiyorum ve mezarları kazıp
içindekileri çıkarıyorum, mezarlarda kimlerin yattığını bulmaya çalışıyorum. RWANDA VE BOSNA’DA ÇALIŞMIŞ SORU: Bosna’ya da gittiniz mi? HAGLUND: 1995’te Rwanda’ya gitmem istendi, kurulacak
mahkeme için bir değerlendirme yapmam istendi. Mezarları kazmanın ne kadar süre
alacağını, bunu nasıl yapacağımızı bilmek istiyorlardı. Rwanda’dan dönüş
yolunda da Bosna’da durmamı istediler! 1996’da Birleşmiş Milletler
görevlendirdi beni Bosna’da ve BM için orada ikibuçuk yıl çalıştım. 1996’da da
uluslararası mahkeme için Rwanda’da tüm toplu mezarları ben açtım. Bunu
bitirdikten sonra da İnsan Hakları için Hekimler’le çalışmaya başladım, daha
çok uluslararası alanda çalışıyorum şimdi... SORU: Sierra Leone, Irak ve
Afganistan’a da gittiğinizi söylemiştiniz... HAGLUND: Sierra Leone için adli tıp raporunu henüz
tamamladım Kasım-Aralık’ta... Elbette tüm bunları yalnız başıma yapmıyorum,
ekiplerim var... SIERRA LEONE’DE TOPLU MEZARLAR SORU: Adli tıp raporu derken
tam olarak neyi kastediyorsunuz? HAGLUND: Önce Sierra Leone’ye gittim, tam olarak ne
istediklerini öğrendim, 50 kadar toplu mezar yerini gezdim, onların sınırları
içinde bunlardan hangilerini yapabileceklerini belirledim, bu mezarları açmak
için ne kadar ekip, ne tür malzeme ve ne kadar para gerekeceğini hesaplayıp
onlara söyledim. Tüm bu mezarlar açıldığında ne tür kanıtlar elde
edebileceklerini de anlattım. Ne yapmak istediklerini belirleyince, Sierra
Leone’ye geri döndüm, mezarları kazdım, içinde bulunanları inceledik.
Çoğunlukla mezarlarda yatanların kim olduğunu bulabildik çünkü yerliler kim
olduklarını biliyordu, giysilerinden falan kim olduklarını bulabildik. Pek çok
da çocuk öldürüldü Sierra Leone’de biliyorsunuz... Sierra Leone’de isyancılar
elmas bölgelerini ele geçirmişti, bir noktada Sierra Leone ordusu da onlara
katılmıştı. Gruplardan biri buydu. Sierra Leone’nin güneyinde bir başka grup
daha vardı, bunlar da kendilerine K-MAJORS diyordu. Bunlar ayna takıp
kurşunların kendilerine işlemeyeceğine inanan bir gruptu, bu bölgeyi ele
geçirmeye çalışıyordu. İki ana grup bunlardı... NİJERYA’DA ÇALIŞMA... SORU: Ve Sierra Leone’de toplu
mezarlar vardı... HAGLUND: Çok sayıda toplu mezar vardı. Bir de
biliyorsunuz, Sierra Leone’de insanların kolları da kesiliyordu... Şu anda
Nijerya’da bir projeyi bitirmek üzereyim. Nijerya’da ünlü bir çevreci yazar
vardı, insan hakları aktivistiydi Ken Saro Wiwa – grubundan sekiz kişiyle
birlikte bir askeri mahkemede yargılanıp ordu tarafından öldürüldüler, onları
bir yere gömdüler – aileleri nereye gömülü olduğunu bilmiyordu. Onları bulup
çoğunun kimliğini tanımladım, yakında oraya geri gideceğim. Endonezya’da da
çalıştım. Sierra Leone’ye Birleşmiş Milletler adına gitmiştim... IRAK’TA KÜRT MEZARLARI... SORU: Irak’tan da
bahsetmiştiniz... HAGLUND: Evet, Irak’a son iki yılda üç kez gittim.
Aslında 1991’de Irak Kürdistanı’ndaydık İnsan Hakları İçin Hekimler olarak.
Öldürülen Kürtlerin mezarlarını açmıştık, Irak’ta bulduğumuz bir diğer şey de
şuydu – bazı bomba kraterlerinden toprak örnekleri almıştık, kimyasal silahlar
kullandıklarını ortaya çıkardık. İki yıl önce de Afganistan’a gittim birkaç kez
Birleşmiş Milletler ve İnsan Hakları İçin Hekimler adına... Orada büyük
mezarlar var. Şabargran denen bir yerde bir toplu mezar var – Kuzey
İttifakı’nın bulunduğu yerde. O
bölgedeki büyük şehir Kandus düştüğünde tutukluluların oraya götürülüp
öldürüldüğünü ve gömüldüğünü tahmin ediyoruz. Orada Amerikan gözlemciler vardı,
o mezarı açamadık güvenlik nedeniyle ancak mezarı kazmak istiyoruz, bölgeyi
temizlemek ve ne olduğunu ortaya çıkarmak... Oraya gidebildim, kısa bir süre
için, bir buçuk günlüğüne, mezarın da bir kenarını açtım, 15 kişi gördük o
kenarda, üç tanesini dışarı çıkarıp otopsi de yaptım söylentileri doğrulamak
için ancak orada kaç kişinin yattığını bilmiyoruz... “ÇOK KORKUNÇ ŞEYLER GÖRDÜM...” SORU: Tüm bunları
düşündüğünüzde neler hissediyorsunuz? Yani bunlar korkunç cinayetler, insan
haklarının çiğnenmesi... Toplu mezarlarda yatanlar çoğunlukla masum insanlar,
siviller... HAGLUND: Öncelikle her zaman ölümle ilgiliydim
mesleğimden ötürü, o nedenle o kadar fazla etkilemez beni ölüm, üzerinde fazla
düşünmem. Son 20 yılda cinayetlere baktım ve çok korkunç şeyler gördüm. Ama bu
mesleğim. Yani sen de bir trafik kazasına gidersin, seni rahatsız eden çok şey
görürsün... Ama oradayken görürsün, koklanırsın, tanık olursun ama mesleğini
yaparsın, yazını yazarsın... “BİZE MEZARIN TANIKLARI
DİYORLAR...” SORU: Ama acısını da
taşırsın... HAGLUND: Kendini onların yerine koyabilirsin, duyarlı
olabilirsin. Ancak bu duyguların objektif olmanı engellemesine izin vermezsin.
Bir bakıma ben orada ölülerin dostu olarak bulunuyorum. Ve ölüleri incelemem de
onlarla bir tür sohbetim gibidir. “Sen kaç yaşındasın acaba? Kırık kemiğin var
mı? Cinsiyetin ne?” gibi! Çünkü kemiklere bakıyoruz ve ne olduğunu anlamaya
çalışıyoruz. Bazı bakımlardan bu bir tür bulmaca gibidir – ancak nihai nokta
şudur: eğer kemiklerden ölen kişinin kimliğini belirleyebilir ve ailesine
bunları geri verebilir, ne olduğunu da anlatabilirseniz, onlar için bu çok
önemlidir. Ödülümüz de budur. Biz onların avukatıyız yani. Bize mezarın
tanıkları diyorlar, yani yaptığımız ölülerin anlatamadığı hikayeyi anlatmak...
Nasıl öldüklerini, ne olduğunu anlatmak. Korkunç hikayeler var... Bosna’da bir
mezar vardı örneğin – orada güvenlik olmadığı için mezarda kalmak zorundaydım
bütün gece, beni koruyan asker falan da yoktu. Yolun kenarına 150 kadar adam ve
erkek çocuk cesedi dizilmişti – vurulup gömülmüşlerdi. Küçük bir nehir vardı,
dağlardaydık, çok güzel bir yerdi – orada bunları düşündüm uzun süre – çevremde
diziliydiler ve ben oradaydım, kimisi yirmi kez vurulmuştu, elleri arkadan
bağlanmıştı... Yani bunlar kimi zaman insanı rahatsız eder... Ressam Chagall’ı
biliyorsunuz – onun resimlerinde sürrealistik şeyler havada uçuşur, yüzler
bacalardan çıkar falan... Chagall’in tabloları gibiydi o mezar, mezarın üstünde
sanki o insanların hayaletleri dolanıyordu... Belki de çoğunlukla depresyonda
oluyorum, belki de artık farkı farkedemiyorum, bilmiyorum... Herkes bana bu
soruyu soruyor, ne söyleyeceğimi bilmediğim için böyle konuşuyorum... SORU: Kıbrıs’la ilginiz nasıl
oldu? HAGLUND: İlk kez Kıbrıs’a Amerikan Dışişleri
Bakanlığı istemişti, 1974’te beş Amerikalı öldürülmüştü, mezarları da kuzey
Kıbrıs’taydı. Kıbrıslırumların mezarları kuzeyde, Kıbrıslıtürklerin mezarları
da güneyde... “YANLIŞLIK MEZARLARIN OLMASI” SORU: Mezarlar “yanlış
taraf”ta kaldı yani!... HAGLUND: Aslında “yanlışlık”, mezarların olması...
Burasının mükemmel bir dünya olmasını, benim de bu işleri yapmamamı isterdim –
çünkü insanlar ölmeyecekti o zaman... Kıbrıs’a ilk gelişim güzeldi biraz çünkü
sınırı geçmiştim, Girne yakınlarında kalıyordum, bir hafta kadar kaldım,
tatilde gibiydim... KIBRIS’TA ÖLEN AMERİKALILARI
BULDU SORU: Hangi yıldı bu? HAGLUND: 1997’ydi. Aralık’tı sanırım. İnsanlar ava
gidiyordu köpekleriyle, gidip kalelere falan gezmiştik. Pek ender böyle şeyler
yapabilirim çalıştığım yerde. Sonuçta o beş Amerikalı’dan kalanları bulduk,
onları tanımlayabildik. Sanırım bundan ötürüydü, İngiltere’de bulunan bir
patolog var Kıbrıslı. Onu benimle birlikte Rwanda ve Bosna’ya götürmüştüm...
Dr. Hristoforu’yla konuştuğunda benden söz etmişti, şimdi emeklidir, o zaman
kayıplarla ilgili yetkililerden biriydi. Komik bir adamdı... Onu ilk aradığımda
bana “Tamam tamam, sana ihtiyacım olduğunda ararım” deyip telefonu kapatmıştı!
Yani bu o kadar da kolay değil ki! Benim de bir yaşamım var, programlarım var,
falan! Böyle komik biçimde başlamıştı Kıbrıs’la ilgim, sonra Sayın Kallis ve
Sayın Conis istedi buraya gelmemi. LAKADAMYA’DAKİ MEZAR AÇILIYOR SORU: Ne zaman geldiniz? HAGLUND: 1999’da geldim. Birkaç toplantı yaptık,
neler yapabileceğimizi, nelere ihtiyacımız olacağını belirlemeye çalıştık. Eski
bir fabrika bulmuştuk, sonradan bunun Sampson’un gazetesi MAHİ’nin eskiden
bulunduğu bina olduğunu anladık. O binaya yerleşmiştik. 40 kişilik bir ekip
getirmiştik, aylardan Ağustos’tu, buraya gelmek için çılgın bir zamandı çünkü
hava çok sıcaktı. Lakadamya’daki
mezarları açtık, sonra da Konstantin Helena Mezarlığı’nı... Proje işte böyle
başladı, tüm zamanımız da bulduklarımızı tanımlamaya çalışmakla geçti... MEZARLIKTA KARMAŞA... SORU: Lakadamya’da tam olarak
ne yaptınız? HAGLUND: Sıra sıra mezarlar düşünün – önce mezarların
üzerindeki işaretleri çıkardık ama nerede hangi mezarın bulunduğunu da
işaretledik. Sonra mezarları kazdık cesetleri bulana kadar. Pek çok yerde
mezarda ceset yoktu. Çünkü Yunan ordusundan insanlar 1979’da buraya gelmişler,
44 mezar kazmışlar ve cesetleri alıp gitmişler, 1981’de yine gelmişler, 50
kadar ceset daha çıkarmışlar. Ancak sanırım onların kimliğini
tanımlayamayacaklarını kavramışlar – o zaman bir uçağın bulunduğu anıta
koymuşlar onları. Bu anıtı biliyor musunuz? Türklerin “kurtuluş”, Rumların da
“işgal” dediği dönemde yani 1974’te Yunanlılar birkaç uçak dolusu özel kuvvet
göndermişler – ancak arada iletişim zorlukları yaşanmış. Kıbrıslılar bu
uçakların ne olduğunu bilmedikleri için birini vurup düşürmüşler, iki uçağa da
zarar vermişler. Anıt da o düşen uçağın çevresine yapılmış. Ve anıtta içinde
mezarlardan çıkarılmış kalıntıların bulunduğu kutular vardı. Ancak ortaya
çıkardığımız, kemiklerin karıştırıldığı oldu. Bunu çözmeye çalışıyoruz. Şu anda
yapmaya çalıştığımız Yunanistan’a gidip oradaki ailelerle konuşmak, 1979’da
aldıkları kemiklere bakmamıza izin vermelerini istemek. Çünkü onlara ait
olmayabilir bu kemikler. Bazı durumlarda böyle olduğunu öğrendik. Bir de mezarlar kazılıp içinden kemikler alınıp tekrar toprakla örtülmüş.
Bu defa dişler ve küçük kemikler de toprağa karışmış. Tüm bu toprağı elekten
geçirmek zorunda kaldık, düzene sokabilmek için herşeyi. Ailelerle konuştuk,
kimlikleri belirleyebilmek için. Yaptığımız şu: ailelere haber veriyoruz,
buraya geliyorlar, kimi zaman 3 kişi geliyor veya 30 kişilik bir grup da
gelebiliyor. Oturup konuşuyoruz. Onlara bulduklarımızı gösteriyoruz. Harita
üzerinde bulduğumuzun yanında yatanın kim olmuş olabileceğini izah ediyoruz...
Kimlik tanımında yaptığımız iki şey var: öncelikle aileyle çok ayrıntılı bir
konuşma yapıyoruz. Bunun bir bölümü bizi tanımalarını ve bildiklerini bizimle
paylaşmaları içindir. Eğer bizimle bildiklerini paylaşıyorlarsa, o zaman
kimliğin belirlenmesinde bize yardım etmiş olduklarını bilmeleri önemlidir.
Acaba kayıp kişinin bir dişi eksik miydi? Küçükken kolu veya bacağı kırılmış
mıydı? Bu tür sorular soruyoruz. İnsanlar her zaman saat takar örneğin veya
yüzük. Yani cesedi tanımlamaya yarayacak birşeyler öğrenmeye çalışıyoruz. Kimi zaman
bu mülakatları biz değil Kıbrıs’taki araştırmacılarımız yapıyor. Yapılan ikinci
şey ise kan örneği ya da DNA örneği almak aileden. Kan almak da gerekmiyor,
canlı olan akrabalardan hücre gerekiyor kimlik tanımı için. Bir saç teli de
olabilir bu. Genelde kan alınıyor ama şimdi insanlara daha kolay gelen
yöntemler uyguluyoruz. Küçük bir diş fırçası veriyoruz ve kişi bunu yanağının
iç bölümüne sürüyor, böylece hücre alınmış oluyor – bundan da DNA tanımı
yapabiliyoruz. Her insanın DNA’sı kendine özgüdür... “KIBRIS’TA TOPRAK KEMİKLERİ
KORUYOR” SORU: Yani kaç yıl geçerse
geçsin aradan, 30 yıl da geçse, 50 yıl da geçse, tanımlayabiliyorsunuz mu demek
istiyorsunuz? HAGLUND: Burada çok şanslı olduğumuzu söyleyeyim
çünkü toprak kemiklere çok iyi davranıyor. Böylece 30 yıl sonra bile DNA
alabiliyoruz kemikten. Bazı ülkelerde bu toprağın yapısına bağlıdır.
Kıbrıs’taki toprak çok iyi gömülmüş kemikler için çünkü onları koruyarak
saklıyor. Ancak bazı ülkelerde böyle değil. Örneğin Honduras’ın bazı
bölgelerinde volkanik bir toprak var ve toprak çok asitlidir. 12 yıl sonra
kemikler neredeyse tümüyle erimiş oluyor orada. Yani çevre koşullarına bağlı
birşey bu. Ama burada şanslıyız. Dr. Karioglu’nun laboratuvarında onun ekibi
DNA’ları alıyor Genetik Enstitüsü’nde. Genellikle beden gömüldüğünde, etler üzerinden gittiğinde, kemikler
bedenin yattığı yerde durur. Yani iskeleti yeniden kurmamız gerekmez ancak
kırık dökük birşeyler varsa, onları biraraya getirmeye çalışırız, kurşun yarası
falan ararız. Ancak Lakadamya’da böyle bir karmaşa yaşandı – insanlar iyi
niyetliydi ama ne yaptıklarını bilmiyorlardı... Yapmak istediğimiz şey,
insanlara sevdiklerinin kalıntılarını geri verdiğimizde, verdiklerimizin
kesinlikle onlara ait olduğundan emin olmalarını istiyoruz. Eğer bilmiyorsak, kemikleri
geri vermiyoruz. Ailelere de mümkün olduğunca çok şeyi geri vermek istiyoruz –
çünkü insanları çok rahatsız eder örneğin eğer kafatası olmayan kemikler
verirseniz. Yani insanların acılarına yeni acılar eklemek istemeyiz... Bu da
bizim için çok zor bir durum... SORU: Kıbrıslıtürk kayıp
yakınlarıyla yapmış olduğum röportajlarda şunu anladım: Anneleri, babaları ya
da kayıp olan ailelerinden her kimse, onun ölmüş olduğunu mantıki olarak
bilseler dahi, bir mezar kazıp onu gömmedikleri sürece yürekleri buna inanmayı
reddediyor. Sanırım bu, bütün kültürlerde bir tür ritüel... HAGLUND: Bunu gittiğim her yerde görüyorum. Bosna’ya
ilk gittiğimde Seberniça’da öldürülmüş olan erkeklerin karılarıyla buluşmuştum,
7 bin erkek öldürülmüştü orada. Kadınlar kocalarının öldüğüne inanmıyordu,
ölmüşlerse bile, mezarları kazıp cesetleri çıkarmamızı istemiyorlardı! En ufak
umut kırıntısına bile sarılıyorlar. Dünyanın her yerinde böyle... GÜNEYDE 300-350 KIBRISLITÜRK
GÖMÜLÜ SORU: Lakadamya ve Konstantin
Helena Mezarlığı dışında başka bir yerde çalıştınız mı Kıbrıs’ta? HAGLUND: Hayır, henüz değil. Kıbrıslırumların
ölülerinin çoğu kuzeyde ve politika nedeniyle bu mezarlara ulaşamıyorlar...
Ulaşabilecekleri tek iki mezarlık bunlardı yani, güneyde. Biliyorsunuz, güneyde
herhalde 300-350 kadar Kıbrıslıtürk gömülü olmalı. Bu mezarların bir kısmının
yerini biliyoruz. SORU: Henüz bunları
kazamadınız mı? HAGLUND: Bir tanesini açtık. SORU: Aleminyo mu? HAGLUND: Evet. Burayı inceledik... SORU: Orada kaç insan yatıyor? HAGLUND: Bilmiyoruz. 15 kişi falan olmalı. Anlatılan
bu yani... Yaptığımız şu oldu: o mezarı, yerini belirleyebilmek için açtık –
sonra da bazı tedbirler aldık ki olduğu gibi kalabilsin. Mezardaki hiçbirşeyi
ellemedik, orada duruyor. Eğer aileler gelirse... Şimdi biliyorsunuz aileler
buraya gelebiliyor güneye. SORU: Yani gelip kan
vermediler mi? HAGLUND: Pek çok aile geldi... “ALEMİNYOLULAR GELMEDİ...” SORU: Pek çok aile geldi ama
Aleminyolular gelmedi mi? HAGLUND: Aleminyolular gelmedi. Eğer Aleminyolular
ortaya çıkarsa, Kıbrıs hükümeti o mezarı kazıp bulduklarını ailelere geri
vermeye istekli olacaktır. Böyle birşey olursa o zaman insanlara bulunanların
geri verilmesine yönelik bir istek olduğu da kanıtlanmış olacaktır. İnsanların
sevdiklerine ne olduğunu öğrenme ve onlardan kalanları geri alma hakkı vardır,
bu bir insan hakkıdır. Eğer istiyorlarsa, geri alabilirler yani... “KIRISLITÜRKLERE YARDIMA
HAZIRIZ” SORU: Sizin de söylemiş
olduğunuz ve bizim de bildiğimiz gibi kuzeyde Kıbrıslırumlara ait mezarlar var.
Bu da sizin kuzeyde yapacak çok işiniz var demektir. Annan’ın iki yıl önce
zorlamaya çalıştığı yönde kayıplar konusunda bir anlaşmaya varılacak olursa... HAGLUND: İnsanlar daima bu konuyu konuşuyor, 30
yıldır konuşuyorlar. Ne olacak? Oluncaya kadar ne olacağını bilemiyorum.
İstenirse neler yapabileceğimizi Sayın Tatar’la konuşabiliriz, eğer yardım
isterlerse onlara yardım etmeye hazırız. Kıbrıs hükümetiyle çalışıyor olsak da
aileler için Kıbrıs’tayız. Kıbrıs’ta olma nedenimiz aileler... SORU: Hiç Kıbrıslıtürk ailelerle
konuştunuz mu? HAGLUND: Hayır, henüz konuşmadık çünkü benim onlarla
buluşmamın yolu hiç olmadı. 1997’de kuzeydeyken de başka birşeye konsantre
olmuştum. Ama Kıbrıslıtürk ailelerle buluşmak istiyorum, oturup onlarla
konuşmak isterim, soruları varsa bunları yanıtlamak isterim... SORU: Özellikle
Aleminyo’dan... HAGLUND: Kesinlikle... “ÖLÜLER SABIRLIDIR, YANIT
VERMEYE HAZIRDIRLAR...” SORU: Pek çok şeyi sormadım
ama sizin özellikle iki taraftan Kıbrıslılara söylemek istediğiniz birşey var
mı? HAGLUND: Ailelerin sevdiklerine ne olduğunu
öğrendiklerini görmek isterim. Kimi zaman bu eşleridir, oğullarıdır,
çocuklarıdır... Herhalde çirkin ölümlerdi ama savaşın kendi çirkindir. Belki de
bu insanların çoğu savaşta da ölmedi, bilemiyorum. Ailelerin sevdiklerine ne
olduğunu öğrenmelerini isterim çünkü yaşlıların pek çoğu ölüyor... İnsanların
huzura kavuştuğunu görmek istiyorum. Eğer bu durum onları rahatsız ediyorsa,
sevdiklerinden geriye kalanları geri alma fırsatını kullanmak ellerindedir.
Bunda utanılacak birşey yoktur. Bunu tek başına yapmaları zordur, onlara
yardımcı olmak için buradayız eğer bize yardımcı olurlarsa. Onların yardımına
ihtiyacımız var, bunu yalnız yapamayız. Ölüler, iskeletler çok sabırlıdır,
özellikle Kıbrıs’ta. 30 yıldır, kimi kez 50 yıldır orada yatıyorlar... Aradan
bunca yıl geçmiş olmasına karşın eğer birileri çıkıp da almak isterse, yanıt
vermeye hazırdırlar. Kendi öykülerini anlatmaya hazırdırlar, mümkün
olduğunca... Elimizdeki olanaklar çerçevesinde anlatılabilecek öyküler...
Bunları ailelerle paylaşmaya hazırız, onlarla birlikte çalışabilirsek – böylece
belki yaşamlarına biraz olsun huzur katabiliriz. Belki de bu koşullarda
bazılarının bulabileceği tek barış budur – dünyada ne kadar küçük de olsa barış
ve huzuru bulmaya çalışmalıyız çünkü dünyamız barışçıl bir yer değil. (Devam edecek) (*) Bu yazı dizisi 26 Temmuz
2004’ten itibaren YENİDÜZEN gazetesinde yayımlanmaya başlandı.
Hamamböcüleri’ndeki okurlarımla da paylaşıyorum... copyleft (c) 2001-04 hamamboculeri.org
| ||