Yeraltı Notları, 8 Temmuz 2004 Sevgül Uludağ | ||
Denizin dibinden çekilerek su yüzüne çıkarılan adacık: Rodos... (*) EGE’YE
YOLCULUK (2 & 3) Sevgül Uludağ Denizin dibinden çekilerek
su yüzüne çıkarılan adacık: Rodos... (*) Mitolojiye göre Rodos, denizin dibinden
çekilerek su yüzüne çıkarılmış... Güneş Tanrısı, ilahlardan onu paylaşmalarını
istemiş. Rodos Perisi’yle Helios’un (Güneş Tanrısı) üç torunu, adayı paylaşarak
üç şehir kurmuşlar. Şehirlere kendi adlarını vermişler: Lindos, Kamiros ve
Yalisos... Milattan önce 408 yılında bir perinin işareti üzerine, Lindos,
Kamiros ve Yalisos kendilerine yeni bir başkent kurmaya karar vermişler ve
adaının kuzey ucunda Rodos şehrini kurarak başkent yapmışlar... Helios yani Güneş Tanrısı, Yunan
mitolojisinde güneşi ve ışığı temsil ederdi... Dört atın çektiği arabasıyla
gökyüzünde dolaşırdı... Her zaman genç, gür saçlıydı ve başında parlak bir tacı
vardı... Rodos adasında da ona tapılırdı ve Rodos limanında iri bir heykeli
vardı – onun için şölenler düzenlenir, denize dört atlı arabalar atılırdı! DÜNYANIN YEDİ
HARİKASINDAN BİRİ... Rodos’un ilk
sakinleri olan Dor’lar denizci bir kavimdiler, onlar da Helios’a taparlardı...
Burada bir medeniyet kurdular, Mısır ve Fenike’yle ticaret yaparak zengin
oldular. Adayı kültür-sanat merkezi ve bir felsefe okuluna dönüştürdüler...
Dor’lar Makedonya Kralı Demetrios’la yaptıkları bir savaşı kazanınca, Helios’a
şükran borçlarını ödemek için Rodos limanının girişine dev bir Helios heykeli
yaptılar. 32 metre yüksekliğindeki bu tunç heykel, elinde bir meşale tutardı.
Gemiler, heykelin bacakları arasından geçerdi... Ama heykel ancak 50 yıl ayakta
kaldı ve M:Ö. 223 yılında bir depremle yıkılıverdi... Böylece dünyanın yedi
harikasından biri de tarihe karışıverdi – şimdi Rodos heykelinin yerinde iki
büyük sütun üstünde adanın simgesi birer tane geyik heykeli duruyor... BALIKÇILIK,
SÜNGERCİLİK, TURİZM... Rodos,
Yunanistan’ın oniki adacığından en büyüğü... Uzunluğu 75 kilometre, genişliği
ise 25 kilometre... Rodos şarap üretir,
dokumacılık yapar, seramik yapar... Balıkçılık ve süngercilik de... Turizmle uğraşır...
Yalnızca Lindos kentini yılda 800 bin turistin ziyaret ettiğini, adada 3 ve 5
yıldızlı 200’den fazla otel olduğunu, kıyılarının temizliği ve tarihi
yapılarının çok iyi korunmuş olması nedeniyle pek çok kez Avrupa’dan “Mavi
Bayrak” ve diğer çevre ödülleri aldığını söylemek “turizm”den ne kastettiğimizi
anlatabilir belki... Leymosun’dan Cuma
akşamüstü ayrıldık, Rodos adasına Cumartesi öğle saatlerinde varıyoruz...
Burada Pazar sabahının erken saatlerine, yani sabah saat 3’e kadar kalacağız, sonra Simi adacığına gideceğiz... EN AZ BİN YILLIK
BİR PELİT AĞACI... Bir otobüsle
Lindos’a doğru yol alıyoruz – bir manastırda durup herhalde en az bin yaşında
olması gereken bir pelit ağacının altında fotoğraf çekiyoruz... Hasan Özbaflı,
bu ağacı Baf’tan tanıyor... “Pelit bu, Baf’ta da var” diyor... Zaten Rodos’un
Kıbrıs’la benzerliği çok: zeytin ağaçları, incir ağaçları, efgaliptolar,
harnıplar ve çam ağaçları... Adanın ortası dağlık, kumsalları altın... Maki
bitki örtüsü benzeşiyor, otobüste tepelerin arasından aniden beliren turkuvaz
renkli deniz de öyle... Burada insanlar yalnızca turizmle değil, aynı zamanda
balıkçılık ve süngercilikle de uğraşıyor... TARİHLERİMİZ
BENZEŞİYOR... Adacıklarımızın
tarih boyunca yaşadıkları da benzeşiyor: hem Roma İmparatorluğu’nun, hem de
Bizans’ın parçası olması, St. Jean şövalyelerinin Kıbrıs’taki Lüzinyanlar
tarafından Rodos’a gönderilmeleri, buraya yerleşmeleri, ardından adayı işgal
eden Osmanlılar tarafından önce Girit’e, sonra Sicilya’ya gönderilmeleri –
Fransa Kralı’nın onlara Malta’yı armağan etmesi... İtalyanların, Almanların,
hatta İngilizlerin adaya hakim olmaları... İkinci Dünya Savaşı bittiğinde
adacığın müttefikler tarafından 1947’de Yunanistan’a verilmesi... Doğuyla batının
birleştiği, kaynaştığı, içiçe geçtiği bir noktacıkta Rodos – yüzyıllar boyunca
burada Hristiyanlar, Museviler ve Müslümanlar içiçe yaşamışlar... Bizansla
Osmanlı, Lüzinyanla Musevi, İtalyanla İngiliz Rodos’ta buluşmuşlar... Attığınız
her adımda, tarihin, mitolojinin bir parçasına takılıyorsunuz – tıpkı Kıbrıs’ta
olduğu gibi... PAPANDREU SÖZÜNÜ
TUTMUŞ... Rodos
adacığında 8 bin 900 tane kilise, pek
çok da cami var. Dört-beş yıl önce yapılan ilk Türk-Yunan zirvesinde, dönemin
Yunanistan Dışişleri Bakanı Yorgo Papandreu, dönemin Türkiye Dışişleri Bakanı
İsmail Cem’e verdiği sözü tutmuş ve Rodos’taki Türk eserlerini AB yardımlarıyla
restoreye girişmiş. Halen adacıkta 2 bin kadar Türk kökenli Rodoslu yaşıyor...
Adada Musevi Rodoslulara rastlamak da mümkün... TURİSTLER
EŞECİKLERLE GEZDİRİLİYOR... Tarihi Lindos
kentinde bir saat kadar durup turistik mağazalardan alışveriş ediyoruz – burada
dik kulaklı eşeciklere rastlıyoruz... Eşekler turizmde kullanılıyor ve
turistler bunlara binip Lindos’u geziyor... Sonra Rodos kentine geri dönüyoruz
– bunun için Kelebekler Vadisi’nden geçiyoruz... Zaten Lindos da bir zamanlar
“kaplan kelebekleri”yle meşhurmuş... KELEBEKLER
VADİSİ... Kelebekler,
Rodos’un Kelebekler Vadisi’ne Haziran ortalarında gelip üç ay kalıyorlar –
sonra dağlık bölgelere giderek rüzgar ve yağmur almayan yerlere sığınırlar...
Ama şimdilerde kelebekler de tükeniyor – Lindos’a süs olarak Afrika’dan
getirilen papağanların kelebeklerin çoğunu yemesi, bunun başlıca nedeni olarak
gösteriliyor... Akşam, oğlumla
tarihi Eski Şehir’i geziyoruz, tıpkı Lefkoşa’da olduğu gibi “surlariçi”nde bir
şehir burası... Balık lokantaları, kafeler cıvıl cıvıl... Oğlumla bir kafeye
oturuyoruz, seyyar bir satıcıdan kiraz satın alıyoruz... Sevdiklerimize,
arkadaşlarımıza minik armağanlar... YUNANİSTAN-TÜRKİYE
ARASI 55 DAKİKA! Limana, gemimize
geri dönüyoruz... Limanda pek çok “beriftero”nun üstündeki tabelalarda
“Rodos-Marmaris turları”ndan söz eden yazıları okuyoruz... Marmaris’le Rodos
arasında çalışan hızlı deniz otobüsleriyle, Türkiye’den Yunanistan’a ya da
Yunanistan’dan Türkiye’ye yalnızca 55 dakikada gidiliyor! Nitekim limanda da
Türk bayraklı gemilere rastlamak mümkün... *** Sünger avcılığıyla ünlenen adacık: SİMİ Cumartesi
geceyarısından sonra, sabaha karşı gemimiz Rodos’tan ayrılıp Simi adacığına
doğru yol alıyor... Ada kuzeyden güneye 13 km, batıdan doğuya ise 8 km...
Toplam yüzölçümü 68 kilometrekare... Ege’yle Akdeniz’in kesiştiği bir noktada –
Datça’dan buraya feribotla 20 dakikada gelindiğini öğreniyoruz! KARTPOSTAL GÜZELLİĞİNDE ADACIK
Bu minik adacıkta
Yialos limanında demirliyoruz: karşımızda sanki de bir kartpostal var! İnsanı
soluksuz bırakacak şirinlikte 2 bin kişilik adacık çorak bir yer – bu yüzden
adalılar Simi için “Tanrıların susadığı yer” diyorlar... Yaz aylarında
turistlerin akın akın geldiği bu yerde Simi suyunu Rodos’tan alıyor – zaten
idari olarak da Rodos’a bağlı... Yani Rodos üzerinden gelen turizmden
kazandığının bir bölümünü, “su parası” olarak yeniden Rodos’a ödüyor... NAM-I DİĞER
“SÖMBEKİ”!... Ege’de sayısız
deprem sonrası yıkılan evlerin yerine 1800’lerde yapılan evler, tepelere
yaslanmış, pastel renklere boyanmış... Neo-klasik mimarinin hoş örnekleri
bunlar – sivri çatıları, kırmızı kiremitlerle kaplı... Tepeye, komşu kent
Horio’ya 375 mermer basamakla çıkmak mümkün... Adını Poseydon’un
eşi Simi’den alan bu adacık, bir zamanlar tersaneleri, sünger avcılığı ve sünger ticaretiyle
ünlenmiş... Osmanlılar adacığa “Sömbeki” adını vermişler – bunun nedeni, sünger
avcılığında kullanılan ve adada yapılan “sümbek” ya da “sömbek” denen hafif
kayıklarmış... Bir zamanlar bu adacıkta yılda 500 gemi üretilirmiş ama şimdi
artık geliri turizmden... TEZGAHLARDA
DENİZ KABUKLARI... Oğlumla Yialos’u
dolaşıyoruz – süngerler, denizkabukları, denizyıldızları, denizatları
tezgahlara dizilmiş... Denizkabuklarından kolyeler asılmış... Satılık
kıyafetler şile bezinden yapılmış, Akdeniz ve Ege’nin renkleriyle uyumlu
renklerden: günbatımlarını andıran toz pembeler, bizim denizimizin rengini
çağrıştıran turkuvazlar, güneşimizin parlaklığını taşıyan sarılar...
Gecelikler, plaj kıyafetleri, erkekler için beyaz şile bezinden el yapımı
gömlekler... Limanda dünyanın
çeşitli ülkelerinden bayraklar taşıyan tekneler, yatlar, guletler var...
Aralarında Türk bayraklı yatlar da görüyoruz... Kıyıda balıkçılar oturmuş,
ağlarını tamir ediyor... Limanda gruplar halinde yüzen balıklara bakıyoruz,
köprünün altında güneşlenen minik ördeklerin fotoğraflarını çekiyoruz... Az
ötede, maviye boyanmış beyaz örtülü masaların altına sığınmış tombul bir kedi
uyukluyor... Henüz sabahın erken saatleri, sıcak basmamış... TENTEN
MACERALARI BURADA!... Bir mağazanın
girişinde Tenten kitaplarından fırlama eski bir dalgıç kıyafeti görüyoruz –
ben, Belçikalı yazar-çizer Herge’nin yarattığı “Tenten” kitaplarıyla büyümüştüm
– gazeteci Tenten türlü komik ve heyecanlı macarelara atılır, yanında eski
denizci dostu Kaptan Haddock, köpeği Milu, dalgın profesör Turnusol, beceriksiz
sivil polisler Dupont Kardeşler olurdu... Tenten dizisinde Kaptan Haddock’un
arkadaşı opera sanatçısı Bianka Kastafiore, Haddock’un uşağı Nestor, sigortacı
Serafen Lampion, “kötü adam” Rastapopulos bu maceralarda ortaya çıkardı...
Tenten, kimi zaman Çinli arkadaşı Chang’ı kurtarmaya gider, kimi zaman
“Firavun’un Puroları”ndaki esrarı çözmeye çalışırdı... Tenten ve Haddock,
Moulensart Şatosu’nda yaşardı... Bu diziyi yıllar sonra oğlum için de almıştım,
hatta Singapur ve Belfast’ta kitapların İngilizcelerini de bulunca çok
sevinmiş, hızımı alamayarak İngilizce Tenten dizisini de oğluma armağan
etmiştim... Simi’deki mağazanın girişindeki eski dalgıç kıyafeti, bu yüzden
ikimizi de heyecanlandırıyor: durup fotoğraf çekiyoruz, Tenten’i selamlıyoruz!
1866 yılından sonra adaya bu özel dalgıç elbisesi ve dalgıç başlığının
gelmesiyle sünger avcılığı iyice gelişmiş. “Sömbeki” adası sünger ticaretinin
merkezi haline gelmiş ve tüm Avrupa’ya sünger satmaya başlamış! LABİRENT
SOKAKLAR... Labirenti andıran
ve mermer basamaklarla tırmanılan ara sokaklara giriyoruz – az sonra güneş
yükseldiğinde, bu basamakları tırmanmaktan vazgeçip limandaki bir kahveye
sığınacağız – oğlumla frappe içeceğiz... Grubumuzdaki gazetecilerin bir kısmı
motosiklet kiralayıp adacığı dolaşıyor... Üç-dört saatlik Simi durağı, elbette bu adacığı tümüyle gezmeye yetmeyecek, ama belki başka bir zaman buraya yine gelip, şirin pansiyonlarında konaklayacak, balıkçılarla sohbet edecek, denizin ve güneşin tadını çıkaracağız... (Devam edecek) (*) Bu yazı dizisi 6 Temmuz 2004 tarihinden
itibaren YENİDÜZEN gazetesinde yayımlanıyor... Hamamböcüleri’ndeki okurlarımla
da paylaşıyorum... copyleft (c) 2001-04 hamamboculeri.org
| ||