Yeraltı Notları, 2 Ağustos 2004 Sevgül Uludağ | ||
Değirmenlik’ten Maria Georgiades’in öyküsü...(*) KAYIPLARIN İZİNDE Sevgül Uludağ Değirmenlik’ten Maria Georgiades’in öyküsü...(*) Herşey ALITHIA gazetesine bırakılan, el yazısıyla kaleme alınmış bir
mektupla başlamıştı... Kıbrıs’ın güneyinde yayımlanmakta olan günlük ALITHIA
gazetesinde haftada bir kez, Pazar günleri yayımlanan makalelerimden birini
okuyan George Georgiades adlı bir okurum, bana bir mektup yazarak “Benim Kahramanlarım” başlıklı makalemi
beğeniyle okuduğunu, saydığım isimlerin yanına karısını da eklemem gerektiğini,
karısı Maria’nın kardeşi kayıp, annesi, babası ve kızkardeşi de öldürülmüş olduğu halde içinde kin ve nefret
beslemediğini söylüyor ve benimle tanışmak istediklerini yazıyordu... Maria’nın annesi, babası, kızkardeşi ve erkek kardeşi kayıptı...
Değirmenlik köyündeki ailesi 1974’ün Ağustos’unda kaybolmuştu... Bir akşamüstü onları Ledra Palace barikatından alarak evimize
getiriyoruz, bahçede, havuzun başında oturup yemek yiyoruz, sohbet
ediyoruz... Maria ve George, tıpkı
bizler gibi insanlar. Maria yıllarca bir bankada çalışmış, sonra emekli olmuş.
George da emekli ama şimdilerde bir kurye şirketi için motosikletinin üstünde
taşımacılık yapıyor. Maria harika bir kadın: zaman zaman kuzeye geçiyor, çarşıya da gidiyor,
köyüne de... İçinde en ufak bir düşmanlık ya da kin duygusu yok. Tüm ailesi
kayıp olduğu halde, insanlara sevecenlikle yaklaşıyor... Annemin hastalıkla boğuştuğu günler bunlar ama Maria’nın içten gelen o
doğal sevecenlikle söylediği birkaç sözcük, tıpkı büyü yapmışçasına annemi
ayağa kaldırmaya yetiyor: “Koukla!” diyor annemi görünce Maria... “Sen ne güzel kadınmışsın!
Çabuk iyileşmelisin ki her tarafa gidebilelim, bandabuliyaya da, alışverişe de,
kebap yapmaya da, Larnaka’da denize de...” Belki bu sözcükler annemin moralini düzeltiyor, kendini güzel ve iyi
hissetmesini sağlıyor ve o günden sonra hızla iyileşmeye başlıyor. Çünkü uzun
süre yemeyi reddettiği yemekleri yemeye,
kopmuş olduğu hayata yeniden sarılmaya, çevresinde olup bitenlerle
ilgilenmeye başlıyor. Maria’yla ikinci kez evinde buluşuyoruz - artık annem onlarda yemeğe
gidebilecek kadar toparlandı. Maria epey uğraşmış - harika yemekler hazırlamış.
Annemin çok beğendiği et dolmaları, kebaplar, harika bir cheesecake vesaire... Maria’nın
çocukları ve torunları da geliyor, hepsiyle tanışıp konuşuyoruz... Torunu
Georgia resimde çok yetenekli - belki resim okuyacak... Minik torunu Emily bir
gün önce kayıp düşmüş, bana dizindeki yaraları gösteriyor. Televizyonun üstünde
geçmişten gelen eski bir fotoğraf: Maria’nın annesi, babası, kızkardeşi
gülümsüyor... Zamanda donup kalmışlar, bir daha asla bu şekilde
gülümseyemeyecekler... Yemekte Xenia da var - Xenia, Maria’nın kayıp erkek kardeşi Stelyos’la
evliymiş - henüz genç bir gelinken dul kalmış. 13 yaşından beridir fabrikalarda
çalışan emekçi bir kadın. Xenia’nın gözleri konuşuyor, gözleri ağlıyor, gözleri
bütün hikayesini dünyaya anlatıyor... Ondaki hüzün o kadar somut, o kadar elle
tutulur ki buna dokunuyorsunuz ve dokunduğunuzda yüreğiniz kırılıyor... Yemek sona erdiğinde, kahvelerimizi içerken arka bahçede oturup röportaj
yapıyoruz...
Ardından yine buluşuyoruz. Bu kez annesi, babası, kız ve erkek
kardeşinin izini sürmeye, cesetlerinin nereye gömülü olduğunu araştırmaya
gidiyoruz. Önce Minareliköy’den geçip erkek kardeşinin Xenia’yla içine
evlendiği ve şimdilerde kreş olan evi geziyoruz. Ardından Beyköy’e, Maria’nın
ailesini yakından tanıyan ve bir zamanlar amcasıyla ortak işler yapmış olan
İsmet beyi bulmaya gidiyoruz. İsmet bey evde yok... Ailesine ait hellim
fabrikasını sora sora bulup kızları ve eşiyle sohbete dalıyoruz, derken İsmet
bey de kahve içmeye gittiği Cihangir’den geliyor ve sohbete katılıyor. Ardından
Maria’nın doğup büyüdüğü eve gidiyoruz. Annesi, babası ve kızkardeşi bu evde
yaşamışlar, bu evde öldürülmüşler. Maria’nın toparladığı bilgilere göre son görüldüklerinde
üçünün de cesedi yatağın üzerine serilmiş... Ardından söylentilere göre
bahçedeki asmanın altına gömülmüşler. Ama artık asma yok, incir de öyle. Evinde
yaşayan Ramazan beyle konuşuyoruz, ben tercümanlık yapıyorum. Bizi büyük bir
saygıyla karşılıyor ve dikkatlice dinliyor... 12 yaşlarında bir çocukken annesi ve babasıyla gelmiş Kıbrıs’a,
Değirmenliğe, Mariaların evine yerleşmiş. O zamanlar bahçede asma da, incir de
varmış... 1986’dan sonra Değirmenlik pınarı kuruduktan sonra, köydeki pek çok ağaç
gibi asma da, incir de kurumuş. Kesmişler. Asmanın yerini tam olarak kestirmek zor çünkü Mariaların avlusunda yeni
bir ev inşa edilmiş. Ramazan bey inşaat yapılırken kemik falan bulmadıklarını
söylüyor... Maria ona “Herhangi bir yeri kazmanızı istemiyorum... Bir gün kayıplar konusunda anlaşma olursa... O güne
kadar arada bir gelip bulundukları yeri tütütmeme izin veriniz” diyor... Bizim
“kötü göze” karşı zeytin dalı yakmamızın Kıbrıslırumlarda da bir gelenek
olduğunu biliyordum ama bunu ayrıca mezarlarını tütütmek için yaptıklarını
bilmiyordum... Ramazan bey Maria’ya ne zaman isterse gelebileceğini söylüyor... Değirmenlik’te daha fazla oyalanmanın anlamı yok... Ama tıpkı Sevilay
Berk ve ailesinin, annesiyle babasını aramayı sürdürdüğü gibi, Maria da annesinin,
babasının, kızkardeşinin ve erkek kardeşinin izlerini aramayı sürdürecek. Belki
Değirmenliğe yeniden gidip başkalarıyla da konuşacağız. Ya da bu röportajın
yayımlandığını gören, duyan, okuyan birileri çıkıp Maria’nın ailesine neler
olmuş olduğunu anlatmaya karar verecek. Bu yazı dizisinin başında da yazmıştık: Ölüler sabırlıdır, yaşayanlar
onları unutmadığı sürece, başlarından neler geçtiğini anlatmak için sessizce
beklerler. Maria da, tıpkı Sevilay Berk gibi, annesinin, babasının ve
kardeşlerinin kemiklerini istiyor. Onlara doğru düzgün bir tören yapıp gömmek
için... Bu son derece insani bir istek... Kıbrıslıtürk olsun, Kıbrıslırum olsun, tüm kayıplarımızın akibetini
öğrenmek, onların bulunup uygun biçimde gömülmelerini sağlamak ve bir daha aynı
şeylerin yaşanmaması için bu trajik öyküleri belgelemek, biz hayatta olanların
yapması gereken insani bir görev... *** 1974’te annesi Christalla, babası Andreas,
kızkardeşi Militsa ve erkek kardeşi Stelyos Orfanidu’yu kaybeden Maria
Georgiades: “Denktaş gibi, biz de ailemizin
kemiklerini geri istiyoruz” Maria Georgiades ya da evlenmeden önceki adıyla Maria Orfanidis ve
kayıp kardeşi Stelyos’un eşi Xenia’yla söyleşimiz şöyle: SORU: Kaç yaşındasın Maria? MARİA: 59 yaşındayım. 1945 yılının Aralık ayında Kythrea’da
(Değirmenlik) dünyaya geldim... SORU: Değirmenlik küçük bir köy müydü, büyük bir köy müydü? MARİA: Köy değildi, büyüktü, kasabaydı... Omorfo gibiydi Kythrea.
Zengin bir köydü. SORU: Pınarı vardı, ağaçları vardı, değirmenleri vardı... MARİA: Evet un değirmenleri vardı. Suyu vardı ya, tüm civar köyler
Kythrea’ya gelirlerdi, buğdaylarını getirirlerdi değirmenlere un elde etmek
için, hayvan yemi elde etmek için. Değirmen sayısı 10’dan fazlaydı
hatırladığım. Kefalovrisos’un yanında (pınarın çıktığı nokta) hala çalışan bir
değirmen var, o değirmeni hatırlıyorum. SORU: Çocukluğundan neler hatırlıyorsun Maria? Nasıl bir çocukluk
geçirmiştin? MARİA: Çok güzeldi çocukluğum... Yoksulduk, zengin değildik ama
çocukluğumuz zengindi. Oyunlarımızı hatırlıyorum... SORU: Kaç kardeştiniz? MARİA: Bir kız kardeşim, bir erkek kardeşim vardı. Kız kardeşim
Militsa yani Emily benden 2 yaş, erkek kardeşim Stelyos da 5 yaş küçüktü. SORU: Annenle baban ne yapardı? MARİA: Babam gençliğinde babasıyla birlikte hayvancılık yapardı,
koyunları, kuzuları vardı, sütçülük yaparlardı, hellim üretirlerdi. Ancak
büyükbabam ölünce babam herşeyi satıp inşaatlarda çalışmaya başlamıştı. Annem
ise ben 12 yaşına gelinceye kadar köyde çalışırdı, evlere gidip zeytinlerin
toplanıp tuzlanmasına, buğdayın biçilmesine, domateslerin macun yapılmasına,
lahanaların toplanmasına yardım ederdi. Çünkü Değirmenlik’te bol bol sebze
yetişirdi, çünkü suyu boldu... SORU: Bir Kıbrıslırum köyü müydü Değirmenlik, Kıbrıslıtürkler de yaşar
mıydı burada? MARİA: Yalnızca birkaç Kıbrıslıtürk aile vardı. Ali ve Emine’yi
hatırlıyorum, Frederik’in babasına ait çiftlik ve ağaçlara bakarlardı, bahçede
portakal ağaçları vardı... Mulihiya ektiklerini de hatırlıyorum. Oraya gidip
mulihiya ayıklamaya yardım ederdik, Ali’yle Emine de olurdu. Bir de galligas
vardı (nalbant), onu da hatırlıyorum, Kıbrıslıtürk’tü... Ama çok yakınımızda
bir Kıbrıslıtürk köyü olan Beyköyü vardı... Beyköy’den sürekli gelirlerdi,
değirmenlere gelirlerdi ya da ürettiklerini satmaya, birşeyler almaya
gelirlerdi. Annemin danaları vardı, inekleri vardı... Beyköy’den İsmet evimize
gelir, bu hayvanlardan alırdı, annem de hellimini ondan alırdı. Karışırdık,
zeytin toplarken karışırdık... O kadar bol su vardı ki, evlekleri
hatırlıyorum... Yalınayak girerdik evleklere ve burada yengeçler bulurduk,
ördekleri yakalamaya çalışırdık! Sigara bulmaya çalışırdık ki ördeklerin ağzına
sigara koyalım! Böyle oyunlar oynardık sularda! Sonra annem Lefkoşa’da bazı
evlere gitmeye başlamıştı çalışmaya, o zaman Lefkoşa’da okula gitmeye
başladıydım... Ortaokula yani... O zaman hayatımız değişmeye başlamıştı. Annem
çalıştığı yerlerde yeni şeyler görüyordu. Annemin adı Christalla, babamın adı
Andreas Orfanidu idi... Değirmenlik’teki okul evimizden çok uzaktaydı,
yürüyerek giderdik... Yükseklerdeydi, tırmanırdık, oraya “Dumba” derdik.
Öğleden sonraları da olurdu okul, bunu unutmadım. Ben ilkokula giderken henüz
İngiliz idaresi vardı Kıbrıs’ta ve okulda bize üzerinde İngiliz Kraliçesi’nin
resmi olan bardaklarda süt dağıtırlardı. O kadar kötü kokardı ki, sütten nefret
etmiştim, hala süt içemiyorum... SORU: Herhalde süt tozundan yapılmıştı... MARİA: Süt tozundan yapılmıştı evet... Değirmenlik güzeldi,
yemyeşildi, kendi “buppa”larımızı (oyuncak bebeklerimizi) kendimiz yapardık, karışık
yaşardık, aklımızdan kötü şeyler geçmezdi, temizdik hepimiz... Bu başka bir
hayattı... O hayatı özlüyorum gerçekten. Şimdiki çocukların o kadar çok şeyi
var ve yine de sıkılıyorlar. Nasıl oynayacaklarını bilmiyorlar, hangi oyuncağı
seçeceklerini bilmiyorlar. SORU: Sonra Lefkoşa’ya geldin ve ortaokula burada gittin... MARİA: Evet, Lefkoşa’ya geldim. Palluryotissa Ortaokulu’na
gidiyordum, açıldığı ilk yıldı bu okulun. SORU: Köye nasıl gidip geliyordunuz? MARİA: Otobüsle gidip geliyorduk. Otobüs gelip okulun dışında
dururdu... 14 yaşına geldiğimde, belki hatırlayacaksınız Papadopulos diye biri
naylon torba üretmeye başlamıştı, annem onların evinde çalışıyordu - bir de
kulüpleri vardı. Annem oraya giderdi, o zaman Lefkoşa’da kalır, çocuk
bakıcılığı yapardım ya da anneme işini bitirmesinde yardımcı olurdum. SORU: Liseyi bitirdikten sonra neler yaptın? MARİA: O zaman mesleğimi seçmem gerekti. Hostes olmak istiyordum!
Ama babam bırakmadı! SORU: Oğlun seçti bu mesleği! MARİA: Evet! Hostesliği çok seviyordum, hatta sınava da girmiş ve
kazanmıştım ama babam gitmeme izin vermemişti! Şimdiki gibi değildi o zamanlar,
daha değişikti. Sonra çocuk doktoru olmam için bir burs önerisi gelmişti,
Romanya’ya gidip okuyacaktım. Babam yine “Hayır, burada kalacaksın!” dedi ve
gitmeme izin vermedi. Altı ay kadar hükümette çalıştım ama hoşuma gitmedi,
başka birşey istiyordum, insanlarla ilgili bir işte çalışmak istiyordum.
Bankada bir münhal açılınca başvurdum, sınava girdim, kazandım. 1966’da bir yıl
kadar hükümette çalıştım, sonra da Bank of Cyprus’un Larnaka şubesinde
çalışmaya başladım. Orada kalıyordum, ayda üç Kıbrıs Lirası kira ödüyordum... SORU: Çalışmaya başlayınca, para kazanmaya başlayınca ve kendine ait
bir oda kiralayınca, kendini özgür hissetmeye başlamış mıydın? MARİA: Evet! Annemiz babamız pinti olduğundan değil ama
gerçekten üç çocuğu yetiştirip okutacak
ve onlar için birşeyler yapacak kadar
çok paraları yoktu. Ayda 33 Kıbrıs Lirası alıyordum, o zamana göre iyi paraydı
bu. Giyinmeyi çok severim... Önce kendime güzel elbiseler aldım... SORU: O zaman terziler vardı, herhalde kumaş alıp diktirirdiniz... MARİA: Yeğenim terziydi. Benim için elbiseler dikiyordu... Her ay
neredeyse bütün maaşımı elbise diktirmeye harcıyordum! Şapkaları da çok
severim, o zamanlar şapka da takardım. SORU: Ne zaman evlendin? MARİA: 1969’da evlendim. George daha önce evlenip ama boşanmıştı,
Christie ve Andros onun ilk eşinden çocuklarıdır ama onları ben büyüttüm.
Lefkoşa’da evlendik, törenimizi de Papadopulos’un kulübünde yaptık. George
RAF’te çalışıyordu, havaalanında. “Shift” çalışıyordu, nöbetlere giriyordu,
kimi zaman sabah gidiyordu işe, ertesi sabah dönüyordu. Bir ev kiralamıştık
Lefkoşa’da... Haftada birkaç kez Değirmenliğe gidiyorduk, özellikle Pazar
günleri... Erkek kardeşim Stelyos, Xenia’yla 1971’de evlendikten sonra onlar
Neochorgo’ya yerleşmişti (Minareliköy), gidip onları da arıyorduk ve
Değirmenliğe gidiyorduk. Pazarları Kefalovrisos’a giderdik annemle - annem her
Pazar tava pişirirdi, et ve patates kebabı hazırlardı... Bahçelerden glistirida
toplardı (semizotu)... SORU: 1974’te ne oldu? 15’inde ne yapıyordun? MARİA: 15’inde işteydim, Christine ve Andros okuldaydı, iki oğlum
olmuştu, Stelyos kreşteydi, Michael’a da kayınvalidem bakıyordu. Kızkardeşim
Militsa da Lefkoşa’da Nicolau fabrikasında çalışıyordu... 15 Temmuz’da
korkmuştuk, çocuklar korkmuştu. Ben Bank of Cyprus’un Cumhurbaşkanlığı
yakınındaki şubesinde çalışıyordum, Atalassa caddesinde, İngiliz Okulu’nun
arkasında... Annemle babama dikkatli olmalarını söylemiştim... Annem
çalışmaktan vaz geçmişti, herkes ne olacağını bilemiyordu o günlerde çünkü...
20 Temmuz geldiğinde herşeyi görmüştük, evimizin yanına bir uçak düşmüştü,
Michael henüz 9 aylıktı ama Stelyos hatırlıyor, annemin evini de hatırlıyor...
4 yaşındaydı o zaman. Yatağın altına saklanıyordu! Hepimiz korkmuştuk çünkü o
zaman farklı yerlerden gelen insanlar görüyorduk, olağandışı şeyler oluyordu... SORU: Savaştı bu... MARİA: Böyle şeylerin olabileceğine inanmak zordu, inanılmazdı!...
Annem Değirmenlik’teydi ama sık sık bize gelirdi. Ancak babam savaştan sonra
hiçbir yere gitmemişti. Değirmenlik’te kalmıştı o. Kızkardeşim Lefkoşa’ya
gelirdi çalışmaya. Herkes şoke olmuştu, etrafta gerginlik vardı. İkinci
harekattan bir gün önce... SORU: Yani Ağustos’a kadar Değirmenlik’teydi.. MARİA: Evet... İkinci işgalden önceki Pazar, annemin evinde
toplanmıştık. George anneme “Oğlun Stelyos’a biraz para versene” demişti,
“Şimdi asker oldu o...” Kardeşim Miamilya yakınlarındaydı (Haspolat). SORU: Stelyos zorunlu askerlik yaptığı için mi askerdi yoksa savaştan
ötürü mü asker alınmıştı? MARİA: Hayır, savaştan ötürü askere çağrılmıştı, herkesi askere
çağırmışlardı. Stelyos BATA’da çalışırdı öncelerdi, sonra inşaatlarda çalışmaya
başlamıştı, Neachorgo’da (Minareliköy) kendi evini yapmıştı. Eşi Xenia da JET
fabrikasında çalışıyordu, akrabamızdı sahibi, 13 yaşından beri orada çalışırdı
Xenia. O günlerde çalışmazdı çünkü Pandelitsa’yı dünyaya getirmişti ve çocuğu
22 Ağustos’ta iki yaşında olacaktı. Annem ona doğumgünü pastası yapması için
badem almıştı... İkinci işgalden önceki Pazar annemin evinde toplanmıştık. Tava
yapmıştı annem, patates kebabı... Konuşuyorduk... Ondan sonraki Pazartesi
gelmemişti Lefkoşa’ya ama Salı günü gelmişti evimize. Onu otobüs durağına
götürmemi istemişti. Ama gitmeden önce “Klorun var mı? Köye gidinceye kadar
bakkallar kapanacak” demişti. Evde klor vardı, dört yaşındaki Stelyos ona
“Burasının bir süpermarket mi olduğunu düşünüyorsun?” demişti! Annem de ona “Ey
be maskaracık!” demişti. Klorla bulaşık teknesini temizleyecekti. Ona “Anne,
gitme!” demiştim. “Durumlar iyi değil, başka şeyler de olacak diyorlar, gitme!
Kızkardeşim Militsa’yı da arayayım, burada kal” demiştim ona. Annem de bana
“Olmaz! Babanı evde yalnız bırakmak istemiyorum” demişti. “Beni otobüs durağına
götür, birşey olursa gelirim” demişti. Ama gelemedi geri... SORU: Bu onu son görüşündü... MARİA: Evet... Salı günüydü onu son görüşüm ve Çarşamba günü ikinci
işgal olmuştu. Ancak duyduğuma göre 15 Ağustos’ta öldürülmüşler... Annemin
doğum günüydü 15 Ağustos. Bir komşumuz bana şunu anlattı: annem köyden kalkan
son otobüse binmiş Değirmenlik’ten ayrılmak üzere. Ancak bazı Kıbrıslırum
askerler gelmiş ve sivil giysiler istemişler, üstlerini değiştirmek üzere.
Sanırım oğlunu düşünüyordu annem daha çok, belki oğlunun onların arasında
olabileceğini düşünmüştür. Otobüsten inmiş, o inince babam da inmiş,
kızkardeşim de inmiş. Ve köyde kalmışlar. Annem komşuların geride bıraktığı
hayvanlara da bakıyormuş. Petros Stylianou’yu bilir misin? O zaman
milletvekiliydi. Babasının inekleri vardı, adı Savvas Stylianou’ydu. Annemin
evine gittiğini söyledi bize Savvas ve onlarla 14 Ağustos’ta konuştuğunu...
Anneme “Gori Hristallu, bu gece gidiyorum ben!” demiş. “Kanlıdere’yi takip
edeceğim... Benimle gelmek istersen, bu gece gel, hep birlikte gidelim” demiş.
Annem “Hayır gidemem, oğlumun dönmesini bekleyeceğim” demiş. Savvas Stylianou
da ona “Madem kalacaksın, o zaman bizim hayvanların sütünü al, hellim yap”
demiş. Bir başka komşumuz daha vardı, adı Bebu... Şimdi Avustralya’dadırlar,
yakın geçmişte kocası öldü. Onların da inekleri vardı, annesi Panayota da orada
kalmıştı Bebu’nun çünkü çok yaşlıydı ve hareket edemezdi fazla. Bebu da anneme
“Arada bir gidip anneme bak, hayvanların sütünü de al, hellim yap” demiş. Annem
15’inde ortaya çıkmayınca Panayota teyze merak etmiş ve tarlalardan geçerek ona
bakmaya gitmiş. Onları yatağın üstünde vurulmuş olarak bulmuş, üçü de aynı
yatağın üstündeymiş, annem, babam ve kızkardeşim. Hemen orayı terketmiş. Ekim-Kasım
aylarına dek kaldı Panayota enklavda, ama döndükten sonra anlattı bize. Amcam
da enklavda kalmıştı ve sürekli mesaj gönderiyorduk Voni’ye çünkü tüm
tutuklular oraya götürülmüştü, okulda kalıyorlardı. Biz Voni’ye mesaj
gönderiyorduk ve sağ olduklarına dair yanıt alıyorduk, “Tamamız” diye. SORU: Kim getiriyordu bu mesajları? MARİA: Birleşmiş Milletler. Ancak amcam oradaydı tutuklu,
karısıyla. Belki de onlardı gönderen bu mesajları, üzülmeyelim diye. 26 Ekim
1974’te kayın pederimin ölüm yıldönümüydü, George kiliseye gitmişti ama ben
evdeydim. Her sabah gazeteci gelip gazeteyi eve getirirdi. Gazetede Değirmenlik
ve tüm civar köylerde ölenlerin isimleri yazılmıştı, onların adını gazetede
gördüm. O an ölmüştüm... Xenia Larnaka yakınlarındaydı kızı ve annesiyle, bir
çadırda kalıyorlardı... Aynı çadırda on aile kalıyorlardı, insanlar hayatta
kalmak için böyle yaşıyorlardı. George’un kardeşi bizde kalıyordu, daha önce
Neapoli’de yaşarlardı (Yenişehir). SORU: Kardeşin Stelyos’un adı da o listede miydi? MARİA: Hayır. Stelyos kayboldu. Xenia’nın tek bildiği şey,
kızkardeşinin kayın pederi Xilofagu’da buluştuklarında ona Stelyos’u Yipsu
yakınlarında görmüş olduğunu söylemesidir. Yipsu-Trikomo arası bir yerde... Ancak insanların çoğu onun
Değirmenlik’te olduğunu söylüyorlar. Kim bilir? Belki Dikomo’dan gelip
karısıyla kızını aramaya mı gitmişti Değirmenliğe? Ne olduğunu bilmiyoruz,
kayıptır. Salı öğleden sonra eve gelmişti yani 13’ünde, duş yapmıştı, Xenia ona
yemek yapmıştı, traş olmuştu, kızı Litza onu öpmüş ve “Artık sakalın yok baba!”
demişti, kızı henüz iki yaşındaydı... Sonra Xenia ve kızı Minareliköy’den
kaçtılar... O zamandan beri ondan haber yok. Ancak buraya gelenler, annenle
baban şuraya gömülüdür, buraya gömülüdür diyordu. Thomazos, Kallis Jet’in kayın
pederiydi - Xenia da Jet fabrikasında çalışıyordu 1974’ten sonra. Thomazos da
esir alınanlar arasındaydı. Döndükten sonra
Xenia’ya “Ben hayatta olsam da olmasam da, yollar açılırsa Değirmenliğe
gidin, kayın pederin ve kayın validen asmanın altında gömüldür, bunu bilin...”
dedi... Barikatlar açıldıktan sonra evime
gittim, birşey bulamadım. Evimde Kürtler yaşıyordu... Evimiz önce bir mandra
olarak kullanılıyordu, sonra 1975-76’da Kürtler gelip yerleşti. Konuştuğum
kadın birşey bulmadıklarını söylüyor, İngilizce de bilmiyor zaten. Evin
avlusuna yeni bir ev yaptılar, artık asma da orada yoktur... Yine de oraya
gidip zeytin yaprağıyla tütüdüyorum gömülü olmuş olabilecekleri yeri... Bana
böyle birşey yapma demediler... Önceleri her ay giderdim oraya ancak son gidişim
referandum sonrasıydı, bir kez gittim. Köyümüzden benim yaşlarımda bir kadın
beni arayıp “Birileri bana ailenin nerede gömülü olduğunu söyledi” dedi.
“Öyleyse gidelim” dedim. Bu kadınla ve Xenia’yla birlikte gittik. Bir
Kıbrıslıtürk kadınla buluştuk, Rumca konuşuyordu. Bizi bir yere götürdü, oradan
evimiz görünüyordu ancak kadının ailemin gömülü olduğunu söylediği yere
bedenleri taşımak çok zor olurdu, çünkü bedenler şişmişti ve asbestos
koymuşlardı üstlerine duyduğumuza göre ve bahçemize gömmüşlerdi. Nasıl
taşıyacaklardı bu bedenleri? Bir traktör ya da şiro gerekirdi ama traktörün
oradan geçmesine imkan yoktu çünkü zeyin ağaçları çok sık ekilmişti o bölgeye,
araç geçemezdi... Thomazos’un anlattığı daha akla yakın geliyor bana. Yoksa
yeni bir ev yaptıklarında kemikleri oradan kaldırdılar da bize söylemek
istemiyorlar mı? Ben yalnızca ailemin kemiklerini bulmak istiyorum, başka
birşey istemiyorum. Başka hiçbirşey istemiyorum, inan. Evimi seviyorum, orada
doğdum büyüdüm... Çocuklarıma ne dedim biliyor musun? Ölürsem beni yalnız
olacağım bir yere gömün dedim. Annemin, babamın, kızkardeşimin kemiklerinizi
bulduğunuzda onları da benimle gömün... Onlara doğru düzgün bir tören yapmak
istiyorum, sadece nerede gömülü olduklarını bilmek için. Şuradaydı yok buradaydı
demekten kurtulmak için. Bu adil birşey, insanlık bu, başka birşey değil. Geçmişte
olanlar olmuştur. Nehir geriye dönmez, hep akar... Ancak en azından onlardan
birşey almalıyım geriye. Hiçbirşey bulamadım. Bütün çocukluk fotoğraflarım
Değirmenlik’teydi - 1970’te evlenmiştim ve kiralık evde oturduğumuz için
hiçbirşey almadım Değirmenlik’ten. Düğünümde gelen bütün hediyeler de
Değirmenlik’teki evdeydi... Herşey annemin evindeydi... Annem bana çarşaflar
almıştı, tencereler, tavalar... Tekrar gitmek istemiyorum, gidersem seninle
gideceğim, sana göstermek için gideceğim. Belki Kürtlerle ya da o bize yardımcı
olmaya çalışan Kıbrıslıtürk kadınla konuşmak istersin, Aleminyolu’dur, çok iyi
bir insan, çok yardımsever. Larnaka’da malları var. Bize annemle babam ve kızkardeşimin
gömülü olduğu yeri gösterdiğinde, orası tellerle çevriliydi ama şimdi telleri
kaldırdılar. SORU: Eğer herhangi bir kimse birşey duymuş, görmüş ya da birşeylere
tanık olmuşsa, belki bu röportaj yayımlandıktan sonra konuşmak isterler... MARİA: İnanıyorum ki bilenler vardır ama konuşmak istemiyorlar
şimdi... Belki daha sonra konuşurlar. Denktaş Baf’a gitti ve annesinin
kemiklerini aldı, onu doğru düzgün biçimde tören yapıp gömdü. Neden biz de
yapmayalım bunu? Bunun savaşla, politikayla ilgisi yok, nefretle ilgisi yok. Bu
insanlıktır. İnan bana, içimde nefret yoktur... Pek çok insan bana “Neden
kuzeye gidiyorsun? İlk geçenlerden birisin, geçmemelisin, ailenin başına
gelenlerden sonra” dediler. Ben de onlara “Bunun insanlarla ilgisi yok, o
zamanki durumla ilgisi var” dedim. Annem, babam, kızkardeşim ve erkek kardeşim
kayıptır diye Kıbrıslıtürklerden nefret etmem gerekmez... Onlar da insandır...
Bir köpek alırsın, evde beslersin, köpek öldüğünde bile bir eksiklik
hissedersin. Ya insanlar? SORU: Kayıp kardeşin Stelyos’un eşi Xenia da birşey eklemek ister mi
acaba? Çok acı çektiğini görebiliyorum... XENİA: Ne söyleyebilirim ki? Yalnızca Yipsu yakınlarında
gördüklerini biliyorum... Bekliyorum... Ölü mü diri mi olduğunu bilmek
istiyoruz... Dinimize göre uygun bir tören yapmak istiyoruz. İçim acıyla
doludur. Minareliköy’den kaçtığımızda hiçbirşey alamamıştık yanımıza, neredeyse
yalınayaktık, iki yaşındaki kızım kollarımdaydı. Nereye gidecektik? Tek başıma
çocuğumu büyütmek, onu yetiştirmek, bir iş bulup çalışmak ve ayakta durmak için
çok çaba harcadım, çok acı çektim. MARİA: 32 yıldır birlikteyiz. 24 yaşındaydı eşi Stelyos’u
kaybettiğinde. Onunla kızkardeşten bile daha yakınız. Ama çok acı çekti Xenia.
Babası onları terketmişti Xenia henüz üç yaşındayken, kızkardeşi Sotirulla
henüz dört aylıktı. Annesi onları tek başına büyüttü. 13 yaşında çalışmaya
başladı, dikiş dikmeyi öğrenmişti... Çalışarak Neochorgo’daki (Minareliköy)
evini yaptı. Şimdi o ev bir kreştir... Boyamışlar evi... Çocuklar olduğu için
evinde memnundur. Daha önce bir elektrik kontağından yanmış evi ama tamir
etmişler. Orada yaşayan insanlar İngiltere’den gelen Kıbrıslıtürklerdi, İngiliz
pasaportları vardı. Xenia evindeki eşyalardan yalnızca bir puf ve bir ütü
bulabildi, başka hiçbirşey bulamadı. XENİA: İlk evlilik yıldönümümüzde bir radyo satın almıştık. 1974’te
evden kaçarken bu radyoyu almıştım yanıma, ne olup bittiğini takip edebileyim
diye... Kızım Pantelitsa’nın ayakkabılarını almayı bile unutmuştum... Süt yok,
ayakkabı yok... Kuzenimin arabasıyla kaçmıştık 14 Ağustos’ta, sabah saat
5.30’da. Stelyos 13’ünde gelmişti eve ve
“Yarın gelip size kebap yapacağım” demişti... Çarşamba günü uçaklar
gelince, apar topar kaçtık...Xilotimbu’ya gittik, Pantelitsa’nın kulakları
ağrıyordu, her hafta doktora giderdik Lefkoşa’ya... Sonra fuar alanına
gittik... Tüm göçmen aileler oraya gidiyordu, orada kalıyorduk, çadırlarda...
Çok zor günler geçirdik... (Devam edecek) (*) Bu yazı dizisi 26 Temmuz
2004’ten bu yana YENİDÜZEN gazetesinde yayımlanıyor. Hamamböcüleri’ndeki
okurlarımla da paylaşıyorum... copyleft (c) 2001-04 hamamboculeri.org
| ||