Yeraltı Notları, 6 Ağustos 2004 Sevgül Uludağ | ||
KAYIPLARIN İZİNDE (4) KAYIPLARIN İZİNDE (4) Sevgül Uludağ Cesareti olmasaydı, mezarlar
açılmazdı... Andreas Paraskos, Kıbrıs’ın yetiştirdiği en cesur, sözünü sakınmayan,
doğruya doğru, eğriye eğri dediği için kendi yönetimince (bu her zaman
böyledir!) sevilmeyen eski bir gazeteci arkadaşım... Onunla 1987’de Dünya Kadınlar Konferansı için ilk kez gittiğim
Moskova’da tanışmıştık... Henüz gazetecilik okuyordu. Ardından öğrenimini
tamamlayıp Kıbrıs’a gelerek gazeteciliğe başladı. Henüz “Barış ve Federal Çözüm İçin Kadın Hareketi”ni oluşturmadan önce,
Paraskos bir gün beni alıp Popi Daniel’le buluşturmuştu... Popi Daniel güneyde
kadın hareketinin aktif üyelerindendi. Popi’nin evine gitmiştik Andreas’la -
burada bizleri bir grup kadın bekliyordu. “Women Walk Home” yani “Kadınlar Eve
Dönüyor” hareketinin lider kadrolarıydılar... Onlarla konuşmuş, bu hareketin
sürekli olarak kuzeydeki rejim tarafından biz Kıbrıslıtürk ilericilerin
aleyhine bir silah olarak kullanıldığını anlatmaya çalışmıştık... Popi’yle
anlaşmıştık: kuzeyde de barışı savunan benzer bir kadın hareketi oluşturarak
biraraya gelecektik. Ama “Kadınlar Eve Dönüyor” tarzı bir biraraya geliş
olmayacaktı bu... Daha çok birbirimizi tanıyıp anlamak, birlikte çeşitli
etkinlikler yapmak ve belki ortak bir görüş, ortak bir duruş oluşturmak
olacaktı amacımız... Yıllardan belki 1987, belki 1988’di... Andreas’la Popi’nin balkonuna
çıkmış, uzaklardan görünen Beşparmaklar’a bakmıştık... Kıbrıs’ı, barış için
yapmamız gerekenleri konuşmuştuk... Arkadaşım Şefika Beren’le birlikte kolları
sıvamış, yeni bir kadın barış hareketine katabileceğimiz isimlerin listesini
yapmış, bunun için insanlarımızla konuşmaya başlamıştık... Ardından Oya Talat,
Dudu Soyer gibi Yurtsever Kadınlar Birliği’nden gelen kadınlar da bize
katılmıştı... Oya’nın kafasında zaten benzer bir hareket oluşturmak vardı...
Kolları sıvamış ve “Barış ve Federal Çözüm İçin Kadın Hareketi”ni
oluşturmuştuk... Popi Daniel’le ya da “Kadınlar Eve Dönüyor” hareketiyle hiçbir
zaman biraraya gelememiştik çünkü biz kendi hareketimizi oluşturuncaya dek,
onlar dağılmıştı. “Sınır”dan geçmenin
“hain”likle eşdeğer olduğu, barış aktivitelerine katılan kadınların özel
sektörde dahi işinden atıldığı, Kıbrıslırumlarla buluşmaya rejimin kolay kolay
izin vermediği günlerdi... Kıbrıslırumlarla buluşmanın “tabu” olduğu günlerdi.
Bir gazeteci olarak bile röportaj için güneye “geçiş izni” almanın çok zor olduğu
günlerdi... Andreas’la işte bu koşullarda dostluğumuzu sürdürmeye çalıştık -
telefon, faks, internet, mobil telefonların olmadığı, “sınırlar”dan kuş
uçurulmadığı koşullarda... Ogünden bugüne Paraskos değişmedi: aynı insan yüreği, aynı dobracılık,
gerçeğin peşinde her ne pahasına olursa olsun koşmak için aynı isteklilik... Andreas Paraskos’un yazılarını hazırlamakta olduğum YENİDÜZEN MEDYA
sayfalarında zaman zaman okuyorsunuz... Ama Kıbrıslıtürklerin onu gerçekten
tanıması, geçen yıla rastlıyor. 23 Nisan’da “sınırlar” aralandığında, kuzeye
geçen ilk gazetecilerdendi... Zaten gazetecilik yapmaya başladığı günden hep
kuzeye geçerdi. 23 Nisan’dan hemen sonra GENÇ TV’ye, yanılmıyorsam Harun
Denizkan’ın hazırladığı GAK TV’ye çıkmış ve Kıbrıs’ta bugüne dek yaşanmış olan
acı tarihimizden ötürü Kıbrıslıtürklerden özür dilemişti. Paraskos’un
Kıbrıslıtürklerden yaşananlardan ötürü özür dilemesi, Kıbrıs’ın güneyinde
“olay” olmuş, bunu bir “skandal” olarak niteleyen gerici güçler, Paraskos’u
“Hain” ilan etmişlerdi. Onun hayatında bu tür olaylar ne ilk, ne de son
olacaktı... Andreas kayıplarla ilgili çalışmalar yaptığında da ölüm tehditleri
almıştı - bazılarının çıkarına çomak soktuğunuzda sizin fikirlerinizle değil
hayatınızla oynamayı seçerler... Kaba güce başvurmakla tehdit ederler...
Gazetecilik tarihimiz bunun örnekleriyle doludur... Paraskos’un çalışmaları sonucundadır ki güneydeki toplu mezarları açma
kararı aldı Rum yönetimi... Onun kesintisiz mücadelesi, inatçılığı ve cesareti
olmasaydı, bugün İnsan Hakları için Hekimler Örgütü’nden Dr. Haglund, Kıbrıs’ta
toplu mezarlardaki kemikleri inceliyor, insanlardan kan örnekleri alıp, geride
kalanların kimlere ait olduğunu araştırıyor olmayacaktı... Bu yüzden “Kayıpların İzinde” dizisinde Andreas Paraskos’la da
konuşmayı seçtim... O bir kayıp ailesi değil ama kayıpların izini sürmüş bir
Kıbrıslırum gazeteci... Cesareti olmasaydı, mezarlar açılmaz, kayıplar konusu
da olduğu yerde dururdu... *** Gazeteci Andreas Paraskos,
kayıpların izinde yıllarını harcadı ama toplu mezarların açılmasını da
sağladı...
“Bu insancıl konuyu çözelim...”(*) Kayıplar konusunda kesintisiz mücadele vermiş olan POLİTİS gazetesi
Yazı İşleri Müdürü olan Andreas Paraskos’la söyleşimiz şöyle: SORU: Andreas gazeteciliğe ne zaman başlamıştın? PARASKOS: 1987’de dönmüştüm Moskova’dan, o zaman başlamıştım... SORU: Kayıplar konusuyla ilgilenmeye nasıl başlamıştın? PARASKOS: 1995 yılında... 1994’te bir şarkı yazmıştım kayıplarla
ilgili. Bu şarkı burada çok popüler olmuştu. SORU: Şarkının adı neydi? PARASKOS: Vağoris... Şarkı
Evagoras Balligaridis’le ilgiliydi, 1957’de İngilizler asmıştı onu, asılan en
genç kişiydi İngilizler tarafından. Henüz 17 yaşındaydı. Düşünebiliyor musun?
17 yaşında olmak ve asılmak! Bir şairdi Evagoras, özgürlükle, aşkla ilgili
şiirler yazardı. Bu şarkıyı yazarken bizim tarafta “kutsal” bir sayı vardı -
1619 kayıp kişi... Bunlardan bahsediyordum şarkımda, kayıp insanlardan, yaşları
iki ile 100 arasında değişen kayıplardan. Şarkımda onları yürüyüşe geçmiş halde
resmediyordum, bir yere gidiyorlardı ve aniden çıkmaza giriyorlardı, çıkış yolu
bulamıyorlardı. Bu kişi yani Evagoras önlerine çıkıyor ve onlara yolu
gösteriyordu, asılmamak için, özgürlük için. O zaman çok meşhur olmuştum bu
şarkıdan ötürü. SORU: Bestesini de sen mi yapmıştın? PARASKOS: Hayır, bestesini Gullis Theodorou isimli bir arkadaşım
yapmıştı ve şarkı Kıbrıs ağzıyla yazılmıştır, çok popüler bir şarkı olmuştu bu.
Dalaras söyledi bu şarkıyı. Kimi zaman ya kader ya da şans diyelim insanı çok
garip bir durumla karşı karşıya getirir. 1619 sayısını şarkımda kullanan
bendim, ama sonra da bu sayının gerçek olmadığını kanıtlayan da ben olmuştum!
Bu şöyle olmuştu: çok yakın bir arkadaşım Lakadamya Mezarlığı’nda bir cenaze
törenine katılmıştı - burada 1974’te öldürülenlerin mezarları vardı. Bu
mezarların bazılarının üzerinde “Meçhul asker” ya da “Meçhul sivil” yazıyordu.
Arkadaşım bunu bana söyledi ve dedi ki “Eğer meçhulse, bu onun kayıp olduğu
anlamına gelir! Demek ki burada gömülü kayıp kişiler vardır!” Ben de ona “Bu
nasıl olabililir?” dedim. O da bana “Neden? Hiç Lakadamya Mezarlığı’na gitmedin
mi?” dedi. “Hayır, gitmedim” dedim. Araştırmaya da oradan başladım. SORU: Orada kaç mezar vardı? PARASKOS: Bazı toplu mezarlar vardı, bir de tek tek gömülenler
vardı. Ama konu bu değil yani kaç kişi oldukları... 150 falan olabilir, şu anda
hatırlamıyorum, tam sayı verebilirim bakıp ama konu bu değil. Yaptığım ilk şey,
öncelikle kayıplar listesini bulmaya çalışmak oldu. Eğer 1619 kayıp varsa demek
ki bir isim listesi olmalıydı. Bunun
“gizli” tutulduğunu, kayıplar listesine ulaşmanın zor olduğunu öğrendim. Kayıp
Şahısların Yakınları Örgütü’ne gittim ve bana “Bizde böyle bir liste yoktur”
dediler. “O zaman nasıl çalışıyorsunuz?” diye sordum. “Bu imkansız!” O zaman
bana, “Ama bu liste gizlidir, dışarıya veremeyiz” dediler. “Ama 21 senedir
nasıl çalışıyorsunuz? Bu imkansız!” dedim. Bana söylemek istemiyorlardı.
Üstelik kızmışlardı da bana. Sonra Zahariadis’le konuşmaya çalıştım, sizin
tarafta Rüstem Tatar’ın yaptığı işi yapıyordu bu tarafta. Tatar’ın muadiliydi
bu tarafta. Zahariadis ile Kayıp Şahısların Yakınları Örgütü arasında
birşeylerin tamam olmadığını anladım. O zaman konu ilgimi çekmeye başladı. Gazeteci
olarak merağınızı çekerse, o zaman tartışılacak bir konu vardır ortada
demektir. Araştırmaya başladım. Listeyi kendi kendime buldum. 1619 kişilik
listeyi. Bu listeyi Strazburg’a vermişlerdi, ben de listeyi Strazburg’tan
buldum. Bir kitap gibiydi, daktiloda yazılmıştı, buna bakmakla bunun imkansız
olduğunu anlıyordunuz. Bazı şeyler uymuyordu. Bazı isimler aynıydı ya da
tarihler tutmuyordu mesela... Bu listeyle işe giriştim ve mezarları listeyle
karşılaştırmaya giriştim. Mezarlığa gidiyordum, tek tek mezarların üstündeki
isimleri yazıyordum, mezar taşlarının resmini çekiyordum. O kadar ki insanlar
meraklanmıştı, ne yapıyor bu insan mezarlıkta diye! “Hava karardı, hala mezarlıkta birşeyler
yapıyor” diyorlardı! Benim tuhaf biri olduğumu düşünüyorlardı. Sonra gidip mezarlıkta
bulunanların akrabalarını bulmaya çalıştım. Onların öykülerini dinlemeye
başladım. Mezarlıkla ilgili çok tuhaf öyküler olduğunu keşfettim. Kocası
Kermiya-Ayios Pavlos bölgesinde kaybolmuş olan bir kadının onu aradığını,
adamın toplu mezara gömülmüş olduğunu öğrendim, o kadınla tanıştım. O toplu
mezarın bir de fotoğrafı var bende. Kadın, kocasıyla aynı takımda olanlara
gidip kocasına ne olduğunu sormuş, ona hiçbirşey söyleyememişlerdi. Sonra kadın
onların bir evde kısıldığını, askerlerin geri çekildiğini, Türk askerlerinin
geldiğini ve çevrelerini sardığını keşfettiklerini öğrenmişti. Ve
öldürülmüşlerdi. Ama kimse kadına kocasının nereye gömülü olduğunu
söyleyemiyordu. 1974’ün Eylül ayında nihayet kocasının nereye gömülü olduğunu
bilen birilerini bulmuştu. Kadının kocası sivil bir kişi olduğu için kot
pantolon ve spor ayakkabı giyiyordu. Kadın askerlere “Kot pantolon ve spor
ayakkabı giyen birini gömmüş müydünüz?” diye sordu ve biri “Evet” dedi. “Evet”
diyen kişi de benim bir arkadaşımdır, onunla bu yıl tanıştım. Ona bu öyküyü
anlattığımda “Ama evet diyen o kişi bendim!” dedi bana! Yaşam o kadar tuhaf
yani! Kadın Lakadamya’ya gitti gecenin
birinde ve mezarları kazmaya başladı akrabalarıyla birlikte. Mezarları açmış,
tek tek ölülere bakarak kocasının ölüsünü bulmaya çalışmıştı Eylül ayında.
Kocasını bulmuştu, kocasının cebinde hala kimlik kartı duruyordu ve parası... SORU: Öyleyse onları nasıl gömmüşlerdi? PARASKOS: Yani onları gömdüklerinde kimlik bile aramamışlardı! Kayıp
Şahısların Yakınları Örgütü’nde bulunan bir kişi darbede rol almıştı.
1974’te bir Yunan subayı Genel
Hastane’nin başına geçmişti, Kayıp Şahısların Yakınları Örgütü’nde bulunan ve
darbede rol alan o kişi de, bu subayın yardımcısıydı. Ölenleri o mezarlığa
göndermekten sorumlu olan kişi de bu şahıstı. Ölenleri saymadan ve üzerilerini
kimlik için aramadan, hiçbirşey yapmadan gömmüştü onları. Ve kayıplar
komitesinde görevliydi! Kayıp şahıslardan sorumlu olduğu halde, kayıpları
bulacak olan komitede görev alıyordu! Bu çıkmaz bir sokaktı! Bu çıkmaz sokaktı
çünkü bu şahsı tek ilgilendiren şey, 1619 sayısının bozulmamasıydı, bunun
üzerinden politika yapmaktı, başka bir istediği yoktu. Bu tür öyküler...
Binlercesini anlatabilirim... SORU: Bir de yaşayıp da kayıplar listesinde olan yaşlı adamdan söz
etmiştin sohbetimizde... PARASKOS: Evet! Adı Andreas Mayas idi. 572 numaralı kayıp şahıstı
listede. 15 Ağustos 1974’te Değirmenlik’te kaybolduğu yazıyordu. Aslında
kaybolan oğluydu, kendi değildi. Oğlunun adı Panayotis idi, 1954’te doğmuştu.
Bu yaşlı adamın 1954’te doğmuş olması imkansızdı. 8 Aralık 1995’te bir makale
yazmıştım onunla ilgili. Adam hayattaydı, umarım bugün de hayattadır. Gece
bekçisi olarak bir inşaat şirketinde çalışıyordu Kaymaklı yöresinde. Hükümet
ona her ay 67 Kıbrıs Liralık bir çek gönderiyordu kendi adına, kayıp olduğu için!
SORU: Listeye nasıl dahil olmuştu? PARASKOS: 1974’te gidip oğlunun kayıp olduğunu bildirmişti - anons
yapmışlardı, ailesinde kayıp olanlar gelip kayıp şahısların adını yazdırsın
diye. Adamcağız da gidip “Bakın, oğlum kayıptır” demişti. Ona “Adın nedir?”
diye sormuşlar, o da “Andreas Mayas” demiş. “Oğlunun adı nedir?” demişler. O da
“Panayotis Mayas” demiş. Listeye oğlu yerine adamın kendini yazmışlar ve her ay
ona çek gönderiyorlardı 67 Liralık, 1995’te oğlu kayıp olduğu için ama listede
oğlunun değil kendi adı vardı! SORU: Yani listede kayıp oğlu Panayotis’in adı yoktu... PARASKOS: Yoktu. Yani böyle bir liste yapmışlardı ama 21 yıl
boyunca kimse bu listeyi kontrol etmemişti! Ve oraya buraya gidip “Bunlar
kayıplarımızdır! Türkiye bize onları ne yaptığını söylesin!” diye
bağırıyorlardı. Ben de “Evet ama siz bu konuda hiçbirşey yapmadınız! Neler
olduğunu öğrenmek için araştırma yapmadınız!” diye bağırıyordum! “Burnunuzun
dibinde gömülü olanlar kimlerdir acaba?” diye soruyordum... Orada gömülü olanların
listesi vardı ellerinde, tümünün değil yarısının listesiydi bu, akrabalarına
bunu bildirme zahmetine bile katlanmamışlardı! Yani Lakadamya’da gömülü
olanların akrabalarına zahmet edip de yakınınız burada gömülüdür dememişlerdi! Andreas Mayas gibi başka kişiler
de vardı. Yunanistan’dan Lohios Hristos Kukullaris de listedeydi, 2000 yılında
mezarlar kazılıp çıkarıldığında bulunmuştu mezarda. Ben birkaç kez yazdım bunun
bir suç olduğunu, çünkü annesi babası ölmüştü mezar açılmadan önce, oğlularının
nerede olduğunu bilemeden ölmüşlerdi. Oysa bu resmi bir listeydi, 1991’de 12
Kasım’da yapılmıştı. Hükümetin Kayıp Kişiler Dairesi’nden Bendalyodis isimli yetkilinin imzası var
altında. 1974’ten bir belge var mesela,
Lakadamya mezarlığına gömülenlerin listesi... Bu listeyi, bir kısım ölüyü
mezarlığa gömerken üzerlerinde kimlik aramayı bilen kişiler yapmıştı. Bu
listede Yunanistan Kukullaris de vardı. Yani 1974’ten beri orada gömülü
olduğunu biliyorlardı ama kimse ailesine söyleme zahmetine katlanmamıştı. Böylesi
suçlar, VIP olan ve kayıp şahısların dosyalarının üstünde oturanlar tarafından
işleniyordu. Dosyaları kapatmıyorlardı, araştırmıyorlardı... Çünkü öncelikle
yapmaları gereken bu listeyi yayınlamak olmalıydı, böylece kayıp şahıslarla
ilgili bir bilgisi olan ortaya çıkıp, bunu söyleyebilirdi. Örneğin Girne’den X
kişinin öldürüldüğünü gördüm diyebilirdi, o zaman listeden düşülürdü X kişi. Bu
yıl 20 Temmuz’da bu konuda bir makale yazdım, kayıplarla ilgili... Beşparmaklar’da
öldürülen bir kişinin öyküsünü yazdım. Kahramanca bir hareket yapmıştı
arkadaşlarını kurtarmak için... Etrafları çevrilmişti, karanlık bastırıyordu,
karşılarında makineli bir tüfek vardı. Gidip bir el bombası atmıştı makineli
tüfeğe, vurulmuştu ama arkadaşları kurtulmuştu, büyük bir ekibi kurtarmıştı.
Gidip el bombasını atmadan önce arkadaşlarına “Eğer öldürülürsem, aileme onları
çok sevdiğimi söyleyin” demişti. İki yıl önce ben kayıplar listesini
yayımlayınca, bunu okuyan o ekipten arkadaşlarından biri bana telefon etti ve
“Ailesinin onun öldürüldüğünü bilmediklerini ben nereden bilecektim?” diye
sordu. “Onun ailesini nerede bulacağımı bilmiyordum ki... Onların kim olduğunu
da bilmiyordum. Ordunun onlara bilgi vermiş olduğunu varsaydım. Şimdi onun
kayıplar listesinde olduğunu görüyorum oysa o kayıp değil, o benim için bir
kahraman, benim hayatımı, bizlerin hayatını kurtardı” demişti. Eğer 1619 kişilik kayıplar
listesi henüz ilk günden yayımlanmış olsaydı 1974’te, sorular sorulmuş olsaydı
haklarında “Bu adamla ilgili birşey biliyor musunuz?” diye, bu insanlar gelip
bizlere anlatacaklardı... Örneğin bazı insanlar Türkiye’ye
götürülmüş, yoldayken gemide öldürülmüşler. Bunu bana bağımsız bir kaynak
söyledi - yabancı hükümetler biliyor ki bazı Kıbrıslırumlar gemideyken
öldürülüp denize atılmışlar. Evet ama, mutlaka gemide duran bir Paraskos ya da
bir Sevgül vardı, kimlerin denize atıldığını gören birileri vardı yani. Eğer bu
liste yayımlanmış olsaydı, insanlara sorulmuş olsaydı, insanlar bunları
hatırlayacaktı. 30 yıl aradan sonra hatırlamaları zordur oysa... Yani kayıplar konusu insani bir
konudur, bu çerçevede bakılmalıdır. Siyasi bir konu olarak kullanılmıştır.
Şimdi sana söyleyeceklerimden emin olabilirsin, buradaki hükümete karşı
pozisyonumu biliyorsun. Şimdi eminim ki bu konuyu insancıl biçimde ele
alıyorlar. İnsancıl bir konu olarak bakıyorlar şimdi. Bu konuyu
çözümleyebiliriz, elbette 1619 Kıbrıslırumun ya da 500 Kıbrıslıtürkün tümünün
de tam olarak nereye gömülü olduğunu bulamayız. Herşeyi tümüyle bulmak mümkün
değil ama çok büyük oranda çözülebilir bu konu. %90’ı çözümlenebilir. Ailelere
nerede gömülü oldukları söylenmeli ve sevdiklerinden geriye kalanlar ailelerine
geri verilmelidir. Ve böylece iki toplumun arasını açan, araya kanın girmesine
neden olan bu sorun çözümlenmelidir. SORU: Lakadamya’yla ilgili yazılarından sonra neler oldu? Sanırım sen
yazmaya başlayınca, bu, mezarların açılmasına neden oldu... PARASKOS: Evet... Çok kötü bir dönem geçirmiştim o dönem... SORU: Ölüm tehditleri de alıyordun... PARASKOS: Konu bu değil ama... Organize olup hayatlarını bundan
kazanan, VIP olarak dünyayı dolaşıp, kayıplarla ilgili konuşan, öteki tarafın
ne kadar kötü, bizim tarafın da ne kadar iyi olduğunu anlatan bu kişiler,
Aleminyo ve Dohni’de gömülü bulunan kendi günahlarımıza rağmen, bu kişiler hayatımı
zorlaştırmaya çalıştılar. Resmi kayıtlara girmem zordu, hükümetler bu işi
ellemekten korkuyordu, öylesi şeyler yazıyordum ki başka bir ülkede olsaydık
hükümetler düşerdi oysa herkes hiçbirşey olmamış gibi davranıyordu. Buna karşın
öyle bir dönem geldi ki Kasulides Dışişleri Bakanı’ydı, Klerides
hükümetteydi... Dışişleri Bakanlığı’nda bulunan birkaç kişinin kayıplar
konusunda harika işler yapmış olduklarını görünce, bazı kayıp kişilerin
mezarlıklarda gömülü olduğunu görünce, o zaman gidip mezarları açmaya karar
verdiler. O zaman bu konularla ilgili uluslararası bir örgüt bulunduğunu
keşfettiler, Dr. Haglund’un ekibiydi bu, İnsan Hakları için Doktorlar Örgütü.
Bosna’da, Arjantin’de, Latin Amerika’nın başka ülkelerinde benzer konularda
çalışmıştı Dr. Haglund’un ekibi. Çok enteresandırlar, mezarları arkeolojik bir
alan çalışması yapar gibi açıyorlar, çok dikkatli çalışıyorlar, her bir kemik
parçasını topluyorlar, iskeleti yeniden biraraya getiriyorlar. Bazı durumlarda
o kişinin nasıl öldürülmüş olduğunu bile söyleyebiliyorlar. Çok ilginçtirler.
Ekip şu anda Kıbrıs’tadır. 2000 yılında mezarları açmaya
başladılar, kemikleri alıp biraraya getirdiler, bazı durumlarda mezarın üstünde
yazan isimle içinde yatanın aynı kişi olmadığını, o kişinin başka bir mezarda
olduğunu buldular. 1978-1980 yıllarında Yunan Kayıp
Şahıslar Komitesi Kıbrıs’a gelmiş, o mezarları açmış, oradan kemikler alıp geri
Yunanistan’a gitmişlerdi. Bu kemikleri Yunanistan’da gömdüler. Ancak Haglund ve
ekibi, bu süreçte alınan kemiklerin bir kısmının Kıbrıslırum kayıp şahıslara
ait olduğunu buldular, başka kemikler de buldular. Yani Yunanlılar kendilerine
ait kemikleri değil, başkalarının kemiklerini alıp gitmişlerdi kendilerinin
sanıp. O zaman önlerine şöyle zorlu bir görev çıktı: Yunanistan’a gidip
ailelerle konuşmak, oradaki mezarları açmak, kemikleri alıp Kıbrıs’a getirmek
ve ait oldukları ailelere vermek. Yani doğru biçimde yapılırsa bu iş, son kalan
kemiği bile bulabilirsin, eğer oradaysa. Şu kemiğin, bu iskeletin filan kişiye
ait olduğunu, bulmuş olduğun ekstra kemiğin de ona ait olmadığını bulabilirsin.
O kadar detaylı yani... İyi bir iş yapıyorlar, işlerine bağlıdırlar ve
deneyimlidirler. Prosedür şöyledir: kayıp
şahısların birinci dereceden akrabaları, gidip kan veriyorlar Genetik Enstitüsü’ne,
burada DNA’yı tanımlıyorlar kan örneğinden. Kemikten de DNA alıyorlar ve bunun
kandaki DNA’yla uyuşup uyuşmadığına bakıyorlar. Ve sana söz konusu kemiklerin
ailenin kayıp üyesine ait olup olmadığını söyleyebiliyorlar. Biliyorum ki 23
Nisan’dan sonra barikatlar açılınca pek çok Kıbrıslıtürk gidip kan vermiştir.
Bu enstitü çok iyidir, iki toplumlu olmalıydı, enstitüyü iki toplumlu bir şekle
dönüştürmeleri gerektiğine inanıyorum. Bunun için mücadele etmeliyiz. Resmi
olarak iki toplumlu olan herşey, özünde de iki toplumlu olmalıdır. Yukarılarda
olup da iki toplumlu olması gereken şeyleri yapmayanları, bunu yapmaları için
biz zorlamalıyız. Çözümümüz budur. Kayıplarını bulmak isteyenler
Genetik Enstitüsü’ne gidip kan örneği vermelidir. Orada bu konularda çalışan
bir Kıbrıslıtürk kadın doktor vardır, Arif Hasan Tahsin’in eşidir, Armağan
hanım. O bu konuda çalışıyor, çok iyi bir insandır ve bunu yapabilir. Artık bu
işi ciddi biçimde yapmamızın zamanı gelmiştir. Bugüne kadar kayıplarla
ilgilenen kişiler bu konuyu çözmek istemediklerini bizlere kanıtladılar.
Çözemezler de. Bu konuyla ilgilenen bağımsız bir kişi olarak - çünkü ben
kendimi bağımsız olarak kabul ediyorum - şunu söylüyorum: eğer Kıbrıs sorununu
çözmek istiyorsak, o zaman Kayıplar Komitesi’nin damarlarına taze kan
gitmelidir. Her iki tarafta da bu sorunu çözmek isteyenler bu komiteye
getirilmelidir, sorunun çözümü yalnızca birkaç ay alacaktır. Toplu mezarlar her
iki tarafta da açılmalıdır. Bu tarafta toplu mezarların yerlerini biliyorlar,
Dohni’de öldürülmüş olanların nerede gömülü olduğunu biliyorlar. Hatta Aleminyo
mezarını da açtılar, gördüler ve kapattılar, ta ki Aleminyoluların akrabaları
gelip kan verinceye kadar. Aleminyoluların akrabaları Değirmenlik’te yaşıyor,
onlarla buluştum, bazı yaşlı hanımlarla. Ancak orada korktukları biri vardı
sanırım ve o nedenle gelip kan vermediler. Onların çocukları bunu yapmalıdır.
Aleminyo mezarlığı zaten açıktır, bu konuyu çözmek kolaydır ve çözebiliriz. SORU: 23 Nisan’da “sınır”lar kısmi olarak açıldıktan sonra Kıbrıs
hükümeti ilanlar vermişti gazetelere ve çağrılar yapmıştı... PARASKOS: Kıbrıslıtürkler gelip nasıl kan verecek? Öncelikle kayıp
Kıbrıslıtürklerin listesini yayımlamanız gerekir. Ve bu listeyi Kıbrıs Türk
tarafında yapmalısınız. Önce bunu yapmak istemediler, “Öteki tarafta nasıl ilan
verebiliriz?” dediler. Ben de onlara “Ben yayınlatırım öteki tarafta!” dedim
kendilerine. Böylece Türk tarafında yayımlandı listeler gazetelerde. Bunu
yapmaya karar vermişlerdi, sonra seçimler oldu, herşey bir kenara itildi, sonra
referandum oldu, yine herşey bir kenara itildi. İnanıyorum ki referandumdan
birkaç ay sonra şimdi, eğer bir çözüm istediklerini söyleyen bizim tarafın bunu
kanıtlamak üzere yapabileceği şeyler vardır. Bunlardan bir tanesi de kayıplar
konusudur. Aldığım bilgilere göre bunu yapmak istiyorlar da. Elbette yüzde yüz
garanti veremem ancak bu konuyu çözmek isteyen insanlar olduğunu biliyorum.
Şimdi önemli olan sizin tarafın da bu konuyu çözmeye karar vermesidir.
İnanıyorum ki sizin tarafta dürüst, barışa inanan insanlar vardır ve bu konuyu
çözmek isteyen. Niyet varsa, bunu çözmenin yolu da vardır. Biraraya gelelim ve
bu işi yapalım. (Devam edecek) (*) Bu yazı dizisini YENİDÜZEN
için hazırladım - Hamamböcüleri’ndeki okurlarımla da paylaşıyorum... copyleft (c) 2001-04 hamamboculeri.org
| ||