Yeraltı Notları, 8 Eylül 2005 Sevgül Uludağ | ||
Mozaiğin eksik parçaları (*)Ahmediler’den Maria Emmanuel anlatıyor... Mozaiğin eksik parçaları (*) Sevgül Uludağ *** Ahmediler’den Maria
Emmanuel, Aya Marina ve Şillura’dan (Gürpınar-Yılmazköy) anılarını anlatıyor... 1963’te yaşanan korkunç travma... Dünkü yazımda sözünü ettiğim “Ahmediler” ya da “Ahmediyeler” ailesinin torunlarından Maria Emmanuel’le Goethe Enstitüsü’nde bir konferansta tanıştık... Bunca zamandır Maronitler’le ilgili yana yana röportaj yapacak insan ararken, her defasında beni atlattıklarını, son anda konuşmaktan vazgeçtiklerini anlattım ona... Maria Emmanuel Goethe’nin bahçesinde bana büyük büyük büyükbabasının bir Kıbrıslıtürk olduğunu, ailenin “Ahmediler” ya da “Ahmediyeler” olarak bilindiğini, Kıbrıs’taki çatışmanın aileyi nasıl etkilediğini anlattı... Onunla röportaj için anlaşmıştık... İlk kez bir Maronit Kıbrıslı’yla röportaj yapabileceğim için çok mutluydum... Onunla söyleşimiz şöyle: Soru: Maria, 45 yaşında olduğunu söyledin.. Maronit Kıbrıslılarımızdansın... Yurtdışına gittiğinde ve sana kim olduğun sorulduğunda “Kıbrıslıyım” mı diyorsun yoksa “Maronit Kıbrıslıyım” mı? Maria Emmanuel: Kıbrıslıyım diyorum... 11 yıl boyunca İngiltere’de yaşadım ve her zaman Kıbrıslı olduğumu söylerdim orada. Ancak sözüme devam eder ve Maronit olduğumu da söylerdim. İngiltere’de bile söylerdim bunu... İnsanların tuhafına gidiyor bu... Yakın geçmişte Maronit bir Kıbrıslı kadınla konuşuyordum, bana “Neden Maronit olduğunu söylüyorsun? Bunu konu etmen gerekmez” demişti... Bir arkadaşım da ona, benim her zaman Maronitliğimi vurguladığımı anlattı. Sonra bu konuyu tartıştık, o arkadaşım bunun ayrılıkçı bir tavır değil, “pozitif bir eylem” olduğunu düşünüyor... Bunu gizlemek istemiyorum, bu benim parçamdır... Kıbrıslılığımı çok güçlü biçimde hissediyorum ama aynı zamanda Maronit’im de... Bunu da gizlemem... Kıbrıs’taki bazı Maronitler bunu gizlemeyi tercih ederler, bütünün parçası olmak isterler çünkü... Soru: Sen nerede doğdun Maria? Maria Emmanuel: Lefkoşa’da doğdum. Hem annem, hem de babam Aya Marina-Şillura’dan (Gürpınar-Yılmazköy) geliyorlar. Soru: Aya Marina (Gürpınar) şimdi sivillerin girişinin yasak olduğu, askeri bir köy, değil mi? Maria Emmanuel: Evet... Karma bir köydü Aya Marina, Kıbrıslıtürklerle Maronitler birlikte yaşarlardı köyde... Soru: 1974’e kadar böyle miydi? Maria Emmanuel: Hayır, 1963’e kadar... 1963 olayları sırasında bir gece bir Kıbrıslıtürk öğretmen öldürülmüştü... Ayrıca başka şeyler de olmuştu... Köydeki Kıbrıslıtürk kızlara toplu tecavüz edilmişti... Ayrıca evler yakılmakla tehdit edilmişti... Ve insanlar bir gecede köyden ayrılmıştı... Soru: Bunları yapan kimlerdi? Maria Emmanuel: Galiba bir Kıbrıslırum polis vardı, ailemden duyduğum şeylerdir bunlar... Bu olayları bir grup Kıbrıslırum başlatmıştı ancak anlaşılan o ki bu grubun içinde küçük yaşta, 15 yaşlarında olan, köyden bazı Maronit gençler de bulunuyordu... Anlaşılan o ki, bunları yapan grubun içinde köyden bazı Maronitler de vardı yani... Ancak öldürme ve diğer olayları gerçekleştirenler, Kıbrıslırum paramiliter gruptu... Aralarından biri ya polisti ya da o dönem var olan paramiliter grupların içindeydi... Soru: Yorgacis’in grupları herhalde... Ailen de köyden ayrıldı yani... Maria Emmanuel: Ben Lefkoşa’da doğmuş olmama karşın, köyde bir evimiz vardı... Maronit toplumu birbirine çok yakın bir toplum olduğu için de, evimiz sanki halka açık bir yer gibiydi... Yazları o evde kalırdık, haftasonları oradaydık, sık sık giderdik köye... O dönem geniş aile kavramı vardı...
Soru: Ne zaman doğdun Maria? Maria Emmanuel: 1960’ta doğdum. Ben bir bağımsızlık çocuğuyum, bizler kendimize “Bağımsızlık Çocukları” diyoruz! Salman Rüşdi’nin “Geceyarısı Çocukları” adlı kitabını okuyorum, o da Pakistan’ın bağımsızlığının ilan edildiği gece doğmuş. Bunu da okuyunca, “Tamam, işte bu!” dedim! Yani öyle bir kültürümüz var, Kıbrıs’ın bağımsızlığa kavuştuğu yıl doğmuş olma bilinci... Soru: Köye gidiyordunuz... Ailenizden köyde kimler vardı? Maria Emmanuel: Dayılarım, amcalarım, büyükannelerim, büyükbabalarım, teyzelerim, halalarım, kuzenlerim... Ancak ben köyden ayrılışı yaşamadım, köyü de iki toplumlu bir köy olarak hatırlamıyorum... Çünkü 1963’te köyden ayrıldıklarında ben üç yaşındaydım, ama bu hikayelerle, bu anlatılarla büyüdüm... Soru: 1963’te köyden kimler ayrılmıştı? Kıbrıslıtürkler mi? Maronitler mi? Maria Emmanuel: Kıbrıslıtürkler ayrılmıştı... Soru: Nereye gitmişlerdi? Maria Emmanuel: Bazıları Kambilli’ye (Hisarköy’e) gitmişti... Bazıları Fota’ya (Dağyolu’na) gitmişti, Kazafana’ya (Ozanköy) gitmişlerdi. Ama anladığım kadarıyla esas olarak Kambilli-Fota’ya gitmişlerdi. Kambilli zaten bir Maronit köyüydü, orada hala bir Maronit kilisesi var. Maronitler orada hala ayin yapıyorlar. Kambilli köyünden insanlar bu kiliseyi çok iyi korudular... Yani Kambilli’nin böyle bir geçmişi var... Belki de Kıbrıslıtürkler oraya gittiklerinde, köyde zaten akrabaları olmuş olabilirdi çünkü geçmişte yarı Maronit-yarı Kıbrıslıtürk karma çiftler vardı... Fota’ya yerleşmiş olan bazı Kıbrıslıtürkler ise 1974 sonrası Yılmazköy’e (Şillura’ya) döndüler, bu Aya Marina’ya (Gürpınar) yakın bir köydür. Yani insanlar iki kez göçmen oldular, iki kez yer değiştirmek zorunda kaldılar... Şillura’yı (Yılmazköy) biliyorum, oraya gidiyoruz, arkadaşlarımız, akrabalarımız var orada... Soru: Ailen 1974’e kadar Aya Marina’da kaldı yani... Maria Emmanuel: Evet... 1974’te ben oradaydım. Babam polisti... 1967’yi hatırlıyorum, 1974’ü, darbeyi hatırlıyorum... Soru: 1967’den ne hatırlıyorsun? Maria Emmanuel: Babamın Kıbrıslırum politikasına son derece eleştirel bir yaklaşımı vardı. Ben bununla büyüdüm. Sanırım Maronitler’in çoğunun böyle bir yaklaşımı var çünkü çatışmanın dışındaydılar. 1963-67 arası bunları yaşadılar, neler olup bittiğini anladılar ve bu yüzden Kıbrıslırum politikasına son derece eleştirel yaklaşıyorlardı. Bunun çok kötü bir politika olduğunu söylüyordu, evde bunu söylediğini hatırlıyorum, ayrıca kendi aralarında da konuşurlardı evde. Ve o zaman, ben de Kıbrıslırumların Kıbrıslıtürklere çok kötü bir şey yaptıklarını anlıyordum. Babam polis olduğu için, oraya buraya gitmek zorunda da kalıyordu... RIK yakınındaki polis evlerinde kalıyorduk, polis merkezine yakın bir yerdi burası. Darbe sırasında burada çok büyük bir çarpışma olmuştu... Biz de tam ortasında kısılmıştık bu çarpışmanın. Bir tarafta tanklar vardı örneğin, silahlar vardı... Babam tutuklanmıştı... 14 yaşındaydım bunları yaşarken, saklanıyorduk, kendimizi kurşunlardan korumaya çalışıyorduk. Darbe sırasında bunları yaşamıştım... Soru: Baban neden tutuklanmıştı? Maria Emmanuel: Babam polisti, pek çok polis tutuklanmıştı, darbeciler babamı da tutuklayıp hapse atmışlardı. Soru: Baban Makarios yanlısı mıydı? Bağımsızlık yanlısı mıydı? Maria Emmanuel: Hayır... Plutis Servas çizgisindeydi babam, Makarios’a son derece eleştirel yaklaşıyordu... Ben de böylesi ender bir yaklaşımla büyüdüm. Babam bir dönem görevden alınmış, hakkında soruşturma açılmıştı. Tam tarihi hatırlamıyorum. Çünkü gazetelere mektuplar yazarak Makarios’un Kıbrıslıtürklere karşı politikalarını eleştiriyordu, bu yüzden hakkında soruşturma açılmıştı poliste. 1970 olabilir tarih... Toplumların işbirliğinden, barıştan yana yazılar yazıyordu. Makarios’un direktifiyle görevinden alınmış ve birkaç ay boyunca evde tutulmuştu, bu yazıları yazdığı için “hain”miş gibi hakkında soruşturma açılmıştı. Soru: Adı nedir babanın? Maria Emmanuel: Athanasis... Ama “Daskalos” takma adıyla da çağrılıyordu, bu sözcük “Öğretmen” demektir... Polis olmadan önce öğretmendi... Ve bu yazıları yazıyordu... Athanasis Yuannu... Annemin adı ise Lella... Kısacası babam Makarios’u çok eleştiriyordu, hatta Makarios’tan nefret ettiğini bile söyleyebilirim sanırım! Makarios’a karşı çok güçlü duygular içindeydi... Aynı şekilde Grivas’a karşı da çok güçlü duygular içindeydi. Şimdi bu benim için çok önemli... Şimdiki zamana bir zıplama yapacak olursak, Annan Planı ve referandum sürecine... Babamla tartışırdım, ben solcuyum diye... O bana, “Kıbrıs’ta sol mu? Unut gitsin!” derdi. “Onlar, Makarios’un cüppesinin altındadır” derdi. Referandum sürecinde yaşananları açıklarken, bu benim için önemlidir... Kendilerine “Yurtsever cephe” diyorlar... Her zaman ittifak yaparlardı, merkez partiyle... Şimdi DİKO’yla ittifakları var, geçmişte de başka merkez partilerle işbirlikleri olurdu... Ve AKEL... Bunlar, darbeyi yapanlara karşı, “iyi olanlar”dı... Bu onların öyküsüydü. Ancak ben bunu kabul etmiyorum, babamın geçmişte söylediklerine o günlerde katılmıyorum ancak şimdi babamın tavrını benimsiyorum. Babama “Kötü olanlar sağcılardır” diyordum... Ancak şimdi babamın açıklamalarını kabul ediyorum çünkü bu insanlar, referandumda büyük bir etki yaptılar ancak yalnızca şimdi değil, geçmişte de, bütün tarihimiz boyunca etki yaptılar... Bütün tarihimiz yalnızca sağcılar ve darbecilerden oluşmuyor... Artık “Hainler darbe yapıp Türkleri buraya getirdi” açıklamasını kabul etmiyorum. 1974 öncesi bazı şeyler yaşanmıştır ve AKEL ile bu “yurtsever güçler” ne yaptı? 1963-67 arasında, AKEL ve Tassos Papadopulos, Makarios Kıbrıslıtürklere karşı politikalar izlerken, tepki göstermişler miydi? Hayır... Yani, tarihin gelişiminde büyük bir rol oynadılar, çok büyük bir roldür bu... Babamın anısına küçük bir şey yazdım. Makarios’un isim gününde, okullarda büyük törenler yaparlar. O gün ben de babam için bir şeyler yazdım, Makarios’u eleştirdiği için başına gelenleri yazdım, “yurtsever cephe” için söylediklerinde ne kadar haklı olduğunu yazdım. Büyük bir sorumlulukları vardır... Soru: Darbecilerin babanı tutukladığını söylemiştin... Maria Emmanuel: Evet... Annem ise köyden akrabalarını aradı, kamyonlarla geldiler, evimizdeki eşyaları yüklediler kamyonlara – bu kiralık bir evdi zaten – ve herşeyi köye götürdüler. Biz de köydeki evimize gitmiştik. Orada kaldık... Soru: Kaç kardeşsiniz? Maria Emmanuel: Üç kardeşiz. Ben ortancayım... Yannakis, çok apolitiktir... Emilios ise küçük erkek kardeşimdir. Emilios, konuşmaktan korkmaz, düşündüğünü söyler... Onunla ilgili bir hikaye var, bunu Londra’daki bir arkadaşından öğrendim... Emilios 8 yaşındayken olan bir olay bu. Sınıfta ayağa kalkmış ve “Türklerin kötü insanlar olduklarıyla ilgili anlattıklarınız Kıbrıs için kötüdür, böyle şeyler anlatmaya devam ederseniz, bu bizi ayrılığa, taksime götürecek” demiş. 1972’de oluyor bu, Emilios 8 yaşında, düşünün! Okul milliyetçi törenlerle dolup taşıyor ve Emilios “Ben hiçbir zaman bu törenlere katılmayacağım” diyor. Emilios bize bunları hiç anlatmadı, olanları evde anlatmadı. Arkadaşından öğrendik, sonradan... Arkadaşı bize, milliyetçi törenler olduğunda Emilios’un sınıfı terk ettiğini anlattı... Ben de bu milliyetçi törenlerden rahatsızlık duymuştum ancak hiçbir zaman onun gibi sınıfı terk etmemiştim. Çok iyi bir öğrenciydim ilkokulda, tiyatrolara katılıyordum falan. Örneğin bir tiyatro oyununu hatırlıyorum. Yunanistan anneydi, çocukları da Kıbrıs, Rodos ve Girit’ti! Ben her zaman ilk rolü alan kişiydim yapılan etkinliklerde ancak bana Yunanistan rolünü vermiyorlardı çünkü sarışın, mavi gözlü değildim!... Ancak bana bu rolü vermiş olsalardı, oynardım. Bunu anlatıyorum çünkü ne olup bittiğini farketsem bile, bunun hakkında konuşmayacaktım bir öğrenci olarak. Yani Emilios’la farkımız bu... Soru: 1974’te köydeydin... Maria Emmanuel: Annemle, akrabalarımızla... Sonra işgal başladı... Babam hapishanedeydi... Soru: Herhalde iletişim kuramıyordunuz... Maria Emmanuel: Kurduk aslında, birisi onu görmüştü... Bize mesaj göndermişti, savaş çıkacağı, Türklerin işgal edeceği konusunda. Bu işgalden önceydi... Savaş başlayınca da onu serbest bırakmışlardı... Köye gelmişti ancak tekrar ayrılmıştı çünkü görevdeydi. İşgalin ilk bölümünde köydeydik... Sonra bir ara olmuştu. Köyün ortasında yeğenlerimle birlikte uyuyorduk... Köy meydanındaydık, yalnızca çocuklar ve en büyükleri bendim... Sabah çok erken uyanmıştık... Uçakların sesiydi... Balkondan baktığımda uçakları gördüm... Sonra uçaklar dalış yapıp mitralyözle ateş açmaya başladılar... Köye ateş ediyorlardı... Evde yetişkin biri yoktu, biz 7-8 çocuktuk... Çocukları birinci kata indirmeye çalıştığımı hatırlıyorum...Bunun için de dışarı çıkıp evin etrafını dolanmak gerekiyordu... Çocukları birinci kata indirirsem, korunabileceklerini düşünüyordum. Çocuklar gidebildi birinci kata ancak ben gidememiştim... Yol kenarında bir hendeğin içindeydim, uçakların gitmesini bekliyordum... O sesleri hatırlıyorum... Uçakların gelişini duyuyordum, tarıyorlardı, sonra gidiyorlardı, sonra bir başka uçak geliyordu. Ben zıplayıp kaçamıyordum... Uzun yıllar boyunca kabuslar gördüm bununla ilgili... Kabuslar... Bu kabuslardan birinde ayakta duruyor, kurşunların nereye düşeceğini hesaplamaya çalışıyordum, uçağın iki yanından geliyordu kurşunlar çünkü... Böylece ortada duruyordum ve kurşunlar iki yanımdan geçip gidiyor, beni yaralamıyordu... Uçak tepemden geçiyor, kurşunlar yanımdan geçiyordu, ben de yaralanmamak için tam olarak nerede durmam gerektiğine karar vermeye çalışıyordum... Uzun yıllar boyunca uçakların sesini duymak da beni korkutuyordu... Artık bu kabusları görmüyorum, uçak sesinden de korkmuyorum... “Leaps of Faith” adlı grubun sergisine gitmiştim, uçaklarla ilgili bir illustrasyonları vardı, bir de uçak şeklinde ekmek pişirmişlerdi sergide... Bu iyiydi, sanki korku çıkarmak gibi bir duygu... Pek çok insanın savaştan kalan korkuları var, uçak da bu korkuların simgesi gibiydi... Sonra köyden ayrıldık, yaya olarak... Çok travmatikti... Akşam psikologların yaptığı bir programı izledim... Aslında bu, Kıbrıslırumlar için de çok travmatik bir dönemdi... Psikolojik olarak travmatik... Bu birlikte taşıdığınız bir şey gibi... Bundan kurtulmak için analiz gerekir, artık bunun size zarar vermeyeceğini ancak bir iz bıraktığını ve bununla birlikte yaşamak zorunda olduğunuzu kabul etmeniz gerekir. Soru: Köyden ayrılınca nereye gittiniz? Maria Emmanuel: Dağlarda dolandık... Kakopetriya’da zengin bir arkadaşım vardı... Ben İngiliz Okulu’na gidiyordum, bizden daha zengin olan arkadaşlarım vardı okulda. Bu arkadaşımın ailesinin Kakopetriya’da yazlık evi vardı. Orada birkaç gün kaldık, kahvaltıda çilek macunu yediğimizi hatırlıyorum mesela... Tüm akrabalarım okullarda kalıyordu, yiyecek bir şeyleri yoktu, bense bu arkadaşımın evindeydim, kahvaltıda çilek macunu yiyordum, bu çok tuhaf bir duyguydu, beş gün kadar orada kaldım... Sonra oradan ayrıldık, Limasol’a gittik, sonra da Lefkoşa’ya döndük, babam da gelmişti... Babam, “Bu kadar, bu iş bitti” demişti, çünkü akrabalarımız, köye geri dönmeyi bekliyordu! Herkes bekliyordu köye dönmeyi... Babamsa en ileri görüşlüydü, “Bu iş bitti” demişti... Soru: Hayatta mıdır baban? Maria Emmanuel: 10 yıl kadar önce vefat etti... Soru: Annen çalışıyor muydu? Maria Emmanuel: Annem “bohçacı”ydı, köyleri dolaşarak giysiler satıyordu... Bu bir aile geleneğiydi. Anneannem de, babamın annesi de bohçacıydı... Eşekleriyle gezerlerdi köyleri... Ninem ölünce annem bu işi yapmaya başlamıştı... Ben de onunla giderdim... Çok güzel bir şeydi... Tüm bu köylere gitmek, şahane bir şeydi! Ayrıca çöpçatanlık da yapıyordu, birbirini seven insanların mektuplarını taşıyordu! Sevgililerin sırlarını biliyordu! Soru: Yani Lefkoşa’da yaşadığı halde, bohçacılığa devam ediyordu... Maria Emmanuel: Evet, evet! Hayatım çok ilginçti! Bir yandan modern bir yaşamım vardı, İngiliz Okulu’na gidiyordum, öbür yandan bu köyleri ziyaretler son derece gelenekseldi... Hayatım bu ikisinin bir karışımıydı! Soru: Herhalde farklı diller de konuşuyor... Maria Emmanuel: Çok iyi İngilizce konuşur, Fransız rahibelerin okuluna gitti, Fransızca da bilir, İtalyanca’yı anlar... Annem çok kozmopolit birisidir... Soru: Hayatta mıdır? Maria Emmanuel: Evet... Çok güçlü bir kadındır! Soru: Annen Türkçe konuşabiliyor muydu? Maria Emmanuel: Hayır... Babam Türkçe bilirdi... Türkçe televizyon kanallarını izlemeye başlayınca da Türkçesi daha da düzelmişti... Büyükannem Mariannu Fella, çok iyi Türkçe konuşur. Hayattadır, Koççat’ta yaşar, 90 yaşındadır... Aymarina’da ayin yapılması için uzun süredir çaba gösteriyorum, bunu büyükannem Mariannu için yapıyorum... Ve büyükannem de benim bunu başarmamı bekliyor, ayin yapılmasını sağlamamı!... Ayin için izin verilmediğini ona söylemem gerekti ancak bunu iyi karşıladı, “Boşver, bunu başaracağız, mutlaka başaracağız!” dedi... Soru: İstersen ailenin tarihçesinden, Ahmediler’den de söz edelim biraz... Maria Emmanuel: Evet... Ahmedi ailesi.. Büyük büyük büyükbabamdan... Adı Ahmet... Soyadını bilmiyorum... Sanırım Larnaka Lapitu’dandı... Orasıyla bir bağları vardır... Bir Maronit’le evlendi... Büyük büyük büyükannemle evlendi... Ayamarina karma bir köydü, orada evlenmişlerdi... Beş-altı tane çocukları oldu. Beş sanırım. Bunlardan üç tanesini vaftiz ettiler, iki tanesi ise Müslüman olarak yetiştirildi. Örneğin büyük büyükbabalarımdan biri, Türk kökenden geldiğini göstermemek için sonraları soyadını kullanmıyordu...Annesinin adını kullanıyordu, soyadı olarak! Soru: Soyadı Ahmedi idi... Maria Emmanuel: Evet, Ahmedi idi... Ahmediyeler denen bir aile var, “sınır”ın her iki tarafında da var bu aile... Bir şekilde korumuşlar bu soyadını... Görünüşe göre, Ahmediyelerin bazı özellikleri var: müziği seviyorlar, şunu seviyorlar, bunu seviyorlar! Aya Marina’da Ahmediler’den, bir grup olarak söz edilir... Ve kendi aramızda, aynı soyadını taşımasak bile, kendimize “Ahmediyeler” deriz... Kuzeyde de “Ahmediyeler”, bu soyadını korumuşlar, görünüşe göre, bunu bilmiyorduk... Soru: Büyük büyük büyükbaban öleceği zaman, onu kimin gömeceğine ilişkin tartışma çıktığını anlatmıştın bana... Maria Emmanuel: Evet, büyük büyük büyükbabam öleceği zaman, ne yapacaklarını bilememişler, Maronit çocuklar papazı getirmek istemişler, Müslüman çocukları ise onu İslam geleneklerine göre gömmek istiyormuş... Ailemizde bununla ilgili anlatıya göre, önce Maronit çocuklarını çağırmış yanına, “Şöyle yapacağız” demiş onlara, “size ruhumu vereceğim, öteki çocuklarıma da bedenimi vereceğim” demiş... Ve böylece herkes memnun olmuş. Papaz gelmiş, duasını etmiş. Sonra ölünce, onu İslam geleneklerine göre gömmüşler... Soru: Mezarının nerede olduğunu biliyor musun? Maria Emmanuel: Aha Marina’dadır... Oradaki mezarlıktadır... Soru: 1974’te, Ahmediler ailesinin bir bölümü kuzeyde, bir bölümü güneyde kaldı demiştin... Maria Emmanuel: Müslüman olanlar fanatik Müslüman değillerdi ancak gelenek göreneklerini sürdürüyorlardı... Ahmediler’den Müslüman olan Kıbrıslıtürk bir aile Londra’ya gitmişti, 1974’ten önce... Londra’da onlarla ilişkim vardı, bütün ailenin ilişkisi vardı onlarla, bu ilişki her zaman vardı... Kolaylıkla din değiştirebiliyorlardı köyde o eski dönemlerde... Bunu biliyorum... Örneğin Ahmediler’den biri, iki kez din değiştirmişti yaşamı boyunca, önce Maronit’ti, sonra Müslüman oldu, sonra yine Maronit olmuştu... Ayrıca evlenince de din değiştiriyorlardı, örneğin Müslüman, Hristiyan olabiliyordu ya da tam tersi... Ancak bu Müslümanların bir kısmı, aynı zamanda Hristiyan dininin gereklerini de yerine getirebiliyordu... Örneğin Londra’da bulunan ve size sözünü ettiğim Ahmediler’den yeğenim olan birisi, Ramazan’da oruç tutuyor, Paskalya döneminde de oruç tutuyor! Şimdi 89 yaşındadır, çok güzel bir cildi var, ona incitiriz, galiba fazla oruç tutmaktan cildi böyle güzelleşti diye! Adı Zehra’dır... Londra’dan büyükanneme mesajlar gönderirlerdi, Aya Marina’ya okunmuş yağ götürmesi için... Koççat’ta Aya Marina göçmen bölgesi vardır, onların kilisesi vardır... Londra’dan gelen mesajda “İşte oğlum için şunu dile, okunmuş yağ götür kiliseye” falan gibi şeyler olurdu... Yani Aya Marina’yla, onun aziziyle ve kilisesiyle böyle bir ilişkileri var... Londra’da şimdi 50’li yaşlarda olan Zehra’nın kızlarından biri, mistik bir insandır. Bir yandan azizlerin ona göründüğünü söyler, St. Chapel adlı bu Maronit aziz, onunla konuşuyormuş... Maronitler de onu ziyaret ederek, bu azizle iletişim kurmaya çalışırlar! Doğaüstü inanışları vardır... Onu çok iyi tanıyorum, aynı bölgede yaşıyorduk, bir takım çok güçlü sezgileri vardır, özel bir şeyleri vardır yani... Adı Ayşe’dir ve Maronitler onu ziyaret ederek, St. Chapel aziziyle iletişim kurmaya çalışırlar.... Soru: “Sınırlar” açıldıktan sonra kuzey ve güneydeki Ahmediler buluşabildiler mi? Maria Emmanuel: Buna geçmeden önce şunu anlatmak istiyorum: köyde bulunan bir Kıbrıslıtürk kadın, bir Maronit’le evlenmişti. Sonra 63’te Kıbrıslıtürkler köyden ayrıldığında, o geride kalmıştı. Lefkoşa’da yaşıyordu, onu çok iyi tanıyorum... Kim olduğunu komşularından falan gizliyordu. Eşiyle kiliseye gidiyordu... Ancak bütün ailesi kuzeyde kalmıştı, kendisi ise güneydeydi... 63’e kadar çok geçirgendi köy, insanlar evleneceklerinde kolaylıkla din değiştirebiliyordu. Ancak müzikli sandalyeler gibi bir oyun düşünün, aniden müzik duruyor ve olduğunuz yerde kalakalıyorsunuz... Nokta... Örneğin büyükannemin kuzenleri... Veya kızkardeşlerle erkek kardeşler... Onların da ayrı düştükleri durumlar oldu... 63’te “Artık şuraya aitsin, bu kadar!” deniliyordu, kesin ve netti ortaya çıkan durum, bir ara bölge, bir geçiş noktası yoktu. Durum kesindi... 63’ten sonra herşey dondu... Kıbrıslıtürkler köyden ayrılmıştı, köyde yaşanmış olanlarla ilgili çok kötü duygularla ayrılmışlardı... Bazı Maronitlerle ilgili kötü şeyler hissediyorlardı belki de... Eğer yaşananlar doğruysa, böyle hissetmişlerdir diye düşünüyorum. Herşey bir gecede olmuştu ancak bu çok güçlü bir şeydi... Olaylara karışan birkaç kişi olsa dahi, yine de bu korkunç bir şeydi... Babam tarafından amcamı biliyorum, o %100 Maronit’ti, gidip insanların böyle şeyler yapmasını önlemeye çalışmıştı... Köyün papazı da örneğin, bu olayları durdurmaya çalışmıştı... Kıbrıslıtürk ailelere köyden ayrılırken yardım etmişti vs. Ancak insanların birbirini bu şekilde kaybetmesini, şiddet dolu bir ayrılık olarak açıklıyorum... Böylece birbirlerini yitirdiler... Elbette “Duvar” da vardı, “sınırları” aşmak da kolay değildi... Çok güçlü başka şeyler de vardı... Ancak travma vardı, Kıbrıslıtürklerin yaşamış olduğu travma vardı... Köyde yaşanan büyük bir travmaydı... Ve insanlar bunu taşıdı... Annem, henüz barikatlar açılmadan önce gidip yakın akrabalarını buldu... Büyükannemle bir yeğeninin buluşmasını ayarlamıştık, bu “sınırlar” açılmadan önceydi, bunu hatırlıyorum. Kormacit’te olmuştu buluşma ve hatırlıyorum, her ikisi de köyleri için ağlamışlardı... Büyükannem “Köyüm” deyip ağlıyordu, kuzeni de “köyüm” diye ağlıyordu... Büyükannemin kuzeni 1974 sonrasında köyüne dönmek istemiş ancak askerler onu durdurmuştu... Askerler ona burasının artık askeri bir kamp olacağını söylemişlerdi, o zaman büyükannemin yeğeni “Ama biz sizin gelip bizi kurtarmanızı beklemiştik, köyümüze dönmek için beklemiştik” demişti... Bu da sanırım, tüm bu olayların her iki tarafı nasıl etkilediğini gösteriyor... Sınırlar açıldığında, tıpkı büyükbabama benzeyen Yılmazköy’deki bir adamla ilgili bir şeyler duymuştuk! Büyükbabamın adı Cannis idi... Büyükannemle büyükbabam zaten birinci yeğendiler...Yani her ikisi de Ahmediyeler’dendir... Annem büyükbabamı çok seviyordu, sınır açılmadan birkaç yıl önce büyükbabam ölmüştü... Sınır açılır açılmaz, annemle büyükannem derhal Yılmazköy’de tıpkı büyükbabama benzeyen o adamı bulmaya gittiler! O da Ahmediyeler’dendi... Sınırlar açılınca, tüm ailenin izini sürmek gibi bir durum çıktı ortaya... Bazılarıyla ilişkimiz vardı ancak bazılarının izini yitirmiştik... Böylece annemle ve büyükannemle böyle bir yolculuk başladı, kayıp akrabaların izini bulma yolculuğu... Böylece bir akrabaya gidiyorlar, o da onları başka bir akrabaya gönderiyordu... Böylece geniş bir ağ kurdular... Annemle büyükannem her hafta kuzeye giderler, 3-4 farklı köye giderek izlerini buldukları akrabalarını ziyaret ederler... Sürekli yeni akrabalar bulurlar... Bu süreç büyükannemi en az on yaş gençleştirdi... Tıpkı büyükbabama benzeyen akrabamıza Mehmedis diyorlar... Onu bulmak büyükannemi gençleştirdi, durup ona yemek pişiriyordu falan! Çünkü tıpkı büyükbabama benziyor ve şahane bir insandır! Gerçekten çok iyi bir insandır, onu çok seviyoruz... Ailesini, eşini, çocuklarını da seviyoruz... Benim için bu aydınlatıcı bir deneyimdi çünkü ailenin öyküsünü öğrendim: örneğin Mehmediler Fota’ya (Dağyolu’na) gitmişler... 63 olayları başlamadan önce Ahmediler’den biri Şillura’daymış (Yılmazköy) ve orada evlenmiş... Kamberis... Beş çocuktan biri yani... 63’te Fota’ya gitmişler, 74’te yeniden Şillura’ya dönmüşler ancak evleri yakılmış olduğu için Kıbrıslırum evlerinde yaşamaya başlamışlar. Annan Planı sürecinde “Evet” oyu vermişler... Yeniden göç edecek olsalar dahi “Evet” oyu vermişler. Ben daha önce bunu farketmemiştim, Kıbrıslıtürkler kaç defa göç ettiler... Fota’da ekmek ve gulluri yapan bir kadın var, Aya İrini’dendir (Akdeniz)... Ailesinden beş kişi Kıbrıslırumlar tarafından öldürülmüş ancak kendisi o kadar olumlu bir insandır ki... Onca acıya rağmen insan olabiliyor, acıları bir yana koyup insan olabiliyor yani... Şahane bir kadındır... Akrabalarımızın pek çoğu gider ona çünkü o şahane gullurilerden yapar! Yani ileriye gitmenin yolu budur... Felsefik açıdan düşündüğümde, büyükannem ve annemle birlikte Fota’yı keşfettiğimizde, bu tıpkı bir zaman makinesine binip bir düğmeye dokunarak 40 yıl geriye gitmeye benziyordu... Yaşadıkları hayat güzel bir köylü hayatıdır ki bunu yitirdik. Sözde “gelişme”yle birlikte yitirdiğimiz bir hayat tarzıdır bu... Özellikle Rum tarafında böyle bir köy yaşamı kalmadı, bunu kaybettik. Bu yüzden oraya gittiğimde kendimi tıpkı bir zaman makinesine binmiş gibi hissediyorum. Bakıyorsun, hellim yapıyorlar. Ben küçükken büyükannem de hellim yapardı, onun hellim yapmasıyla ilgili anılar üşüşüyor belleğime... Tüm bunlar annem için de, büyükannem için de, benim için de çok değerli... Ailemizle ilgili durum bu yani... Sünnetlere, düğünlere gidiyoruz, onlar da vaftiz törenlerini izlemeye geliyor ve aile sürekli olarak büyüyor, büyüyor... Yenile bulduğum yeğenlerimden biri de bana bir Maronit kızıyla evlenmek istediğini söyledi! Soru: Şimdi kuzeyde Maronitler Kormacit’te yaşıyor... Başka nerede yaşıyorlar? Maria Emmanuel: Karpaşa ve Asomado (Özhan)... 1974’ten önce dört tane Maronit köyü vardı... 100 yıl önce daha fazla sayıda Maronit köyü vardı... Örneğin baba tarafından büyük büyükbabam Kitrea’dandı (Değirmenlik)... Orada bir kilise ve bir Maronit papaz vardı... Soru: Yani Değirmenlik’te Maronitler mi yaşardı? Maria Emmanuel: Değirmenlik’te “Sirkanya” diye bir bölge vardır, “Suriye’den” demektir bu... 100 yıl önce Değirmenlik’te Maronitler yaşardı, kiliseleri de vardı, ben çocukken bu kiliseye gittiklerini hatırlarım örneğin. Büyük büyükbabam o kilisede papazdı... Yakın geçmişe kadar Kambilli’de de (Hisarköy) yaşardı Maronitler... 1974’te dört Maronit köyü vardı, bunlardan üçü tümüyle Maronitler’den oluşurdu, Aya Marina (Gürpınar) ise karmaydı. Aya Marina bombalandığı için insanlar o köyden kaçmıştı. Herkes kaçmıştı, tümümüz kaçmıştık... Oysa öteki köylerde insanlar kaçmamıştı, köylerinde kalmışlardı. Ve her üçünde de enklavlaşmışlardı... Özellikle Kormacit’te (Koruçam) kaç kişi olduğunu bilmiyorum ama kalabalıktılar, 400 kişi mi kalmıştı, 300 kişi mi? Ama çok insan kalmıştı orada... Onları ziyaret etmek için izin alınıyordu, böylece bağlar devam ettirilebildi. Ancak Asomado’nun durumu tuhaftır (Özhan) çünkü bu bir ordu kampıdır... İnsan haklarından ve Türkiye’nin insan haklarındaki durumundan söz ediyorum... Enklavda bir köy düşünün, içinde insanlar olan bir köy, içinde evler olan bir köy... Ve siz bir köyü askeri bir kampa dönüştürüyorsunuz... O köyde yaşayanları ziyaret etmek için izin alıyorsunuz... 1980’de onları ziyaret etmek için izin almıştım. Kapıdan geçiyorsunuz, askeri kampa giriyorsunuz ve gidip ordu kampında yaşamakta olan Maronitleri ziyaret ediyorsunuz!... Çok tuhaftır... Evlerin çoğunu yıktılar, merkezde olan bir kısım evi bıraktılar, pek az insan yaşıyor şimdi orada. Soru: Hala askeri kamp şeklinde midir köy ve hala o kampta insanlar mı yaşar? Maria Emmanuel: Evet! Az sayıda yaşlı insan yaşıyor orada hala... Bu insanlar 30 yıl boyunca bir askeri kampta yaşadılar! Bunu Kıbrıslıtürk yetkililere de söyledim... Bazıları bilincinde değildi... Maronit toplumunun insan haklarından söz etmek istiyorsak, bunlardan söz etmeliyiz... Aya Marina’dan (Gürpınar) söz edecek olursak herkes ayrıldığı için oraya dev bir askeri kamp yaptılar, pozisyonundan ötürü... Sınırlar açıldıktan sonra bile orayı ziyaret edemedik ve hala orada en azından bir ayin yapmak için çaba harcıyoruz. Yalnızca insanların gidip köylerini görmesi için izin almaya çalışıyoruz... Kıbrıslıtürklerin köylerini neden geri istemediklerini anlayabiliyorum, bu onların da köyüydü ama şimdi askeri bir kamp var orada... 63’te terkettiler bu köyü... Bütün harita değişmişti zaten, Baf’tan, Leymosun’dan köylerinden ayrılmışlardı insanlar... Şimdi buradaydılar, yeni bir hayata başlayacaklardı ve bu bizim köyümüzden insanları da etkiliyordu... “Geçmişi unutalım, yeni bir şey oluyor, geçmişle ilgili bir şey yapamayız, şimdi bu yeni geleceğe bakalım” diye düşünmüş olabilirler. Oysa orada mülkleri vardır ancak askeri bir kamptır... Şunu söylemeliyim ki bu köyden dostlarımız ve akrabalarımız, köyde ayin yapma konusundaki talebimizi çok desteklediler... Talat’la görüştüğümüzde bazıları bizimle birlikte geldiler... Çok yardım ettiler. Soru: Mimarlık eğitimi almıştın... Maria Emmanuel: Evet, İngiltere’de mimarlık eğitimi aldım... İngiliz Okulu’na gidiyordum burada... Okulumda Kıbrıslıtürk öğrenciler de vardı... Sonra İngiltere’ye gittim, orada 11 yıl kaldım ve oradaki çok kültürlü yaşama katıldım... Bunu çok seviyorum, belki kökenimden ötürü, kültürlerin karışmasını seviyorum... Sonra çocuklarım oldu ve Kıbrıs’a döndüm. Soru: Ne zaman döndün? Maria Emmanuel: 1991’de döndüm... Soru: Eşin de Maronit midir? Maria Emmanuel: Hayır, Yunan’dır! Şunu da eklemeliyim: Kıbrıs’ta Maronitlerin büyük çoğunluğu, Kıbrıslırum resmi politikasına karşı çok güçlü duygular taşıyorlar... Devlet kültürüne, eğitim kültürüne karşı çıkıyorlar... Soru: Çok monolitik olduğu için midir bu? Çoğulculuğa yer olmadığı için midir? Maria Emmanuel: Çok ırkçıdır okullar... “Burası Yunandır ve yalnızca Rumlar içindir” deniliyor mesela... Derhal “Bir şey yanlış gidiyor olmalı” dersiniz böyle olunca. Benim kökenimden gelmeseniz dahi, hemen eleştirmeye başlarsınız bu durumu... Babam çok eğitimli biriydi, Mağusa’daki İngiliz Okulu’nda öğretmenlik yapmıştı... Her anlamda çok iyi eğitim almış bir kişiydi. Ve bilge bir kişi gibi davranıyordu. Hem kendi ailesinden, hem annemin ailesinden insanlar, bir sorunları olduğunda, derhal babama giderlerdi. O da insanlara çok yardım ederdi... Ancak adil davranırdı aynı zamanda... Doğruya doğru, eğriye eğri derdi... Sözcüğün olumlu anlamıyla “ahlaklı” davranıyordu babam. Örneğin komşulardan birisi eşini dövecek olsa, babam çıkıp gider, adamın karısını dövmesini engellerdi! Böyle şeyler yapardı... Bu anlamda toplum içinde aktif olmayı da bir görev addederdi kendisine... Ben böyle büyüdüm... Ancak böylesi bir kökenden gelmeyen Maronitler dahi de “Bir şey yanlıştır” diyorlardı, Kıbrıslırumların uyguladığı politikaları sevmiyorlardı. Hatta bazı Maronitler, Kıbrıslırumlara “Puştorommi” diye lakap da taktılar! Böylesi sözcükleri duyarak büyüdüm ben. Örneğin büyükannem benim de Yunanistan’dan bir Yunan’la evleneceğimi duyduğunda, aynı sözcüğü kullanarak tepki gösterdi: “Puştorommi’yi ne yapacan?” dedi! Soru: Onu Londra’da mı bulmuştun? Maria Emmanuel: Hayır, Kıbrıs’ta buldum... Bir barda tanışmıştık! Benim Yunanlı arkadaşım çoktur, İngiltere’de de çok Yunan arkadaşım vardı... Soru: Benim de çok arkadaşım var Yunanlı, onların bizi anlamasının daha kolay olduğunu düşünürüm... Rumlardan daha kolay anlayabilirler çünkü bir diktatörlük deneyimleri vardır... Maria Emmanuel: Evet, çok daha kolaydır bizleri anlamaları... Ve Yunanlılar Kıbrıs’taki savaşın travmasını da taşımıyorlar... Bu anlamda ben de Kıbrıslırum kültürüne eleştirel bakıyorum. Savaştan kalan çok güçlü bir travmayı taşıyorlar... Buna bir de eğitimi ekleyiniz... Kardeşim Emilios’la ilgili hikayeyi anlatmıştım sana. Şimdi devlet okuluna giden 9 yaşında bir kızım var... Pek az şey değişmiştir eğitimde. Çocuklara korkmaları gerektiğini öğretiyorlar... Bu korkuyu çocukların içlerine salıyorlar. Soru: Neyle korkutuyorlar çocukları? Maria Emmanuel: Türklerden korkmaları gerektiğini öğretiyorlar! Referandumdan hemen önce 1 Nisan’dı yani EOKA günü. Kızım o zaman 7-8 yaşındaydı. Eve ödev getirmişti. Ödeve baktım. Birinci sayfa EOKA ile ilgiliydi. İkinci sayfa ise şöyle bir şeydi: “Büyükbaba Beşparmaklar’a doğru bakıyor ve ağlıyor. Çocuk da “Dede neden ağlıyorsun?” diye soruyor. “Ama nasıl ağlamam? Türkler köylerimizi aldı, bizi attılar, biz göçmeniz, insanlar öldü... Ama kaygılanma oğlum, bizler Yunanız, nasıl savaşacağımızı biliriz... Birleşerek yeniden savaşacağız ve Türkleri Kıbrıs’tan dışarı atacağız ve köylerimizi geri alacağız ve Beşparmaklar’a Yunan bayrağını çekeceğiz! Geçmişte olduğu gibi gurur içinde yaşayacağız!” der. Soru: Bu geçen yılki ev ödevi yani... Maria Emmanuel: Evet, geçen yılki ev ödevi. 1 Nisan tarihli ödev... Bunu elime aldığımda çıldırmıştım! Kocam da çıldırmıştı, o benden beter çıldırmıştı! Çünkü Yunanlılar daha da eğitimli kişilerdir... Ben Okul Aile Birliği’ndeyim... POLİTİS’te gazetecilik yapan bir arkadaşımı arayarak bu durumu anlattım, onlar da bu konuda bir makale yazdılar. Okul Aile Birliği’nin bir sonraki toplantısına gittim ve yanımda bu ödevle ilgili hazırlamış olduğum analizi de götürdüm! Bu ödevde Kıbrıslıtürklere hiçbir atıfta bulunulmamış olduğuna dikkati çektim... Tüm müfredatta, bu topraklarda yaşamakta olan Kıbrıslıtürklere yönelik tek bir referans yoktur! Kitaplarda, dağıttıkları teksirlerde hiçbir şey görmedim çünkü böyle bir şey yoktur eğitim sisteminde! Ve yaptığım araştırmaya göre ne ilkokulda, ne de orta dereceli okullarda böyle bir şey yoktur! Şimdi orta okullarda değişikliğe gidiyorlar... Orta dereceli okullarda Kıbrıslıtürklerle ilgili tek bilgi, nüfusla ilgili bir veriydi! Tek referans buydu! Ancak tüm metinlerde Türkler’den bahsediliyor ve Türklerin adayı terketmeleri gerektiğinden! “Bize çok kötü şeyler yaptılar, bu yüzden adadan ayrılmalıdırlar!” deniliyor. Burada sanki yabancı bir beden var gibi... Böylesi bir kültürle büyüyor çocuklar. O zaman şöyle dedim: “Türk” ne demektir? Eğer Kıbrıslıtürkler’i tanımlamıyorsanız, onlardan hiç söz etmiyorsanız, o zaman “Türk” ne anlama gelir? Türkiye’den gelen Türkleri mi kastediyor? Türk askerlerini mi? Kıbrıslıtürkleri mi? Tümünü kastediyor... Okullar bu ayırımı yapmıyor, Kıbrıslıtürklerden hiç söz etmiyor. Böylece Kıbrıslıtürklere karşı da bu korku, çocukların yüreğine yerleştiriliyor... Kültür bu yani... Ve eğitim kültürü önemlidir... Kliridis’e yönelik eleştirilerim de var, son seçimlerde bizi çözüme götürebilir diye ona oy vermiş olduğum halde, onu da bu konuda eleştiriyorum. Kliridis çok ilerici bir adam olduğu halde, eğitimde bu durumun devam etmesine izin verdi. Soru: Vasiliu da mı izin vermişti? Maria Emmanuel: O günlerde Kıbrıs’ta değildim, o nedenle izleyemedim ama herhalde o da, bir şekilde buna izin vermiştir. Ancak Vasiliu dönemi kısa bir dönemdi. Oysa Kliridis’in bunu değiştirecek çok vakti vardı... Böylesi bir eğitim sistemi, koynunda yılan yetiştirmeye benzer! Yılanı besleyen sensin çünkü! Ben daha önce de söylüyordum bunu, bu yılan onları dönüp sokacak diyordum! Kliridis ilericidir ancak koynunda yetiştirdiği yılanla ilgili hiçbir şey yapmıyor diyordum! O da yılanı besliyordu, örneğin eğitim bakanı olarak aşırı milliyetçi bir kadını, Angelidu’yu atamıştı! Ve şimdi de AKEL hükümettedir... Soru: Eğitim bakanlığı da AKEL’de midir? Maria Emmanuel: Hayır, eğitim bakanı Tassos’un gumbarosu’dur. Gumbaro’nun ne olduğunu biliyorsun değil mi? Evet... Pefkios bir meslektaşımdır, bir mimardır. Pefkios bu bağlamda bir ilericidir, iki toplumlu etkinliklere çok katıldı. Ancak o da bir şey yapamadı. Bu da bize, bunun bir sistem olduğunu gösterir... Bütün bir kültürdür bu... Yalnızca sağcılarda değildir sorun... Aynı zamanda kiliseyle ilişkilerle ilgilidir de bu sistem. Çünkü kilise, okulların içine kiliseler inşa ediyor! Ve çocuklar ayine katılmak zorunda bırakılıyor! Tamam mı? Örneğin geçen yıl orta eğitimden çocuklar, “Biz ayine katılmak istemiyoruz!” dediler. Pefkios’un bu talebe karşılık, “Ama ne yapalım? Okullara kilise inşa ediyorlar, ne yapabiliriz?” dediğini televizyondan duydum! İki yıl kadar önce, okullardaki din dersiyle ilgili çalışmamız oldu. Hristiyan Ortodoksluğu öğretiyorlar. Eşim Ortodoks’tur, kızım bir Ortodoks kilisesinde vaftiz edildi, eşimin babası ise bir papazdı. Biz sivil bir evlilik yaptık ancak büyükannem kiliseleri sevdiği, kiliselere gittiği için, kızımı vaftiz ettik... Benim kiliseye ya da camiye gitmekle bir sorunum yoktur... Ve elbette kızım aynı zamanda bir Maronit olarak da yetiştiriliyor... Karmaşıktır yani... Ben aynı zamanda dine eleştirel yaklaşıyorum. Bunu yalnızca kızım için yapmadım, eleştirilmesi gereken bir konu olduğu için yaptım. Din dersi Ortodoks Hristiyanlığı öğretiyordu ve zorunlu idi. Bu konuda okulla konuştuğumda, genel konuştuğumu söyledim, kızımla ilgili değildi bu yalnızca, böyle bir şey olamazdı! Şimdi artık Kıbrıs’ta pek çok din vardır, insanlar dünyanın çeşitli ülkelerinden buraya geliyorlar, okullarımıza giden göçmen işçilerin çocukları da vardır. Okul bana bir şey yapamayacaklarını söyledi... Okul müdiresi eğitim bakanlığına da bu durumu sormuş ancak “Hayır, din eğitimi zorunludur” yanıtını almıştı. Böylece Eğitim Bakanlığı’na bir mektup yazdık, parlamento komitesine de gönderdik bu mektubu. Mektubumuzda bize bu konuda izlemekte oldukları politikayı yazılı olarak vermelerini talep ettik. Yanıt vermeleri aylar almıştı! Soru: Cevap verdiler mi? Maria Emmanuel: Evet, bu politikayı değiştirdikten sonra cevap verdiler! Soru: Yani şimdi sizin çabanızla din dersi zorunlu olmaktan çıkarıldı! Maria Emmanuel: Evet, artık din dersi zorunlu değil... Andreas Hristu’yla da bir toplantı yaptık Maronitler olarak. Ona da bunu söylemiştim ancak o da, din dersinin zorunlu olmadığında ısrar ediyordu! Çok ısrar etmişti! Oysa zorunluydu din dersi... Bunları size neler olup bittiğini anlayabilesiniz diye anlatıyorum... Soru: Kuzeyde yaşayan Maronitler ne tür sorunlarla karşı karşıya kalıyorlar? Maria Emmanuel: Askeri kampta yaşayanların durumunu anlattım sana... Ne söyleyebilirsin ki onlar için? İnsan haklarından söz etmek mümkün mü? Evler yıktırıldı mesela... Kormacit’e gelince, yengem yani erkek kardeşimin eşi Kormacit’te yaşıyor. Şimdi Kormacit benim ikinci köyüm oldu, Aya Marina’ya gidemediğim için Kormacit’e gidiyorum. Çok büyük değişiklikler var. İnsanlar köye geri dönüyor ve burada daimi olarak yaşamaya başlıyor. Evler tamir ediliyor mesela... Su sorunu vardı mesela... Soru: Barikatların açılması nedeniyle mi bu değişim yaşanıyor? Maria Emmanuel: Kormacit’e gitmek için Maronitler, daha rahat hareket edebiliyordu... Yani başvuru yapıp izin alıyordunuz ve haftasonu çoluk çocuk Kormacit’e gidebiliyordunuz... Ben de gidiyordum... Bazı prosedürleri yerine getirerek oraya gitmek mümkündü... Ve gittiğinizde orada kalabilirdiniz de. Barikatlar açılmadan önce de gider ve kalırdım ben Kormacit’te. Ancak örneğin elektrik sorunu vardı... Yeterince su yoktu köyde. Yani gidip kaldığınızda elektrik ve su sorunuyla karşı karşıya kalıyordunuz. Ve elbette bir de şu “izin alma” meselesi vardı. Aslında barikatların açılmasından çok, bir çözüm umudu ve Annan Planı etkili oldu insanların Kormacit’e dönüşünde. Soru: Annan Planı, Maronitler için neden önemliydi? Maria Emmanuel: Maronit toplumu için çok büyük bir değişiklik vardı Annan Planı’nda... Örneğin şu anda Kıbrıs Parlamentosu’ndaki Maronit temsilcisi yalnızca bir gözlemci sıfatına sahiptir. Ağzını açıp bir şey söyleyemez ve oy da kullanamaz. Soru: Yalnızca gözlemcidir yani... Maria Emmanuel: Evet... Daha çok dekoratif bir işlevi var diyebilirim! Bu değişiyordu... Detayları unuttum şu anda ancak Anayasa’da Maronitlere yeni haklar getiriliyordu, pek çok olumlu değişiklik vardı Annan Planı’nda Maronitler’le ilgili olarak. Şu anki Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası’na göre Maronitler, Kıbrıslırum toplumunun parçası olarak addediliyorlar! Kıbrıslırum toplumu onları temsil ediyor! Bir toplum olarak temsiliyetleri yoktur. Annan Planı’yla bu değişiyordu... Avrupa Birliği’ne üyelikle de değişti bu çünkü Avrupa Birliği tüm azınlıkları tanıyor... Azınlıkların ayrı bir statüsü vardır. Ve artık Kıbrıs Anayasası’ndaki durum o kadar da önemli değildir, AB üyeliği nedeniyle biz bu yeni durumu kullanıyoruz. Aya Marina’da bir ayin düzenleme girişimimiz ve yaptığımız temaslar Kıbrıs hükümetini mutlu etmedi, bize “Siz Kıbrıslırum toplumunun parçasısınız” dediler ancak biz de “Hayır, biz Avrupa Birliği’nin bir azınlığıyız” dedik ve bunu kullandık. Yani statümüz değişmiştir... Soru: Yani Maronitler artık kuzey Kıbrıs’ta yaşayan Avrupa Birliği’nin bir azınlığısınız! Maria Emmanuel: Evet! Soru: Onun için mi kuzeyde yeni bir yol yaptılar Kormacit’e giden?!... Maria Emmanuel: Geçen yıl, referandumdan sonra çok üzülmüştük... Çok fazla temasımız da yoktu. Ben iki toplumlu gruplarda da değildim... Arkadaşlarım vardı, bu grupları destekliyordum, etkinliklere de katılıyordum ancak tümüyle parçası değildim bunların... Referandumdan sonra kardeşimle yürüyüşe çıktık, Akıncı’nın partisinden geçtik, onunla tanışmak üzere içeri girdik. Bu tam referandumdan sonraydı... Çok üzgündük o gün... Onunla tanıştık, onu Kormacit’te konuşma yapmak üzere davet ettik. O gün Vasiliu da geldi. Bu referandumdan birkaç gün sonraydı. Akıncı Kormacit’e geldiğinde, “Yolun durumuna çok üzüldüm” dedi... Kuzey Kıbrıs’ta yaşayan Maronitlerin insan haklarından söz etmişti... “Eğer biz başkalarının insan haklarına uymuyorsak, o zaman kendimiz kendi insan haklarımızı talep edemeyiz, demokrasiden de söz edemeyiz” gibi şeyler söylemişti. Akıncı, böylece orada bulunan politikacılarla bir tartışma başlatmıştı Maronitlerin insan hakları konusunda. Bu da etkili oldu sanırım. Bana da “Yol ve su sorununun çözümü için elimden geleni yapacağım” demişti. Sonra Talat’la da bir toplantı yaptık... Pek çok şey oldu ve o şahane yolu yaptılar sonuçta! Ancak esas olan yol değildir, esas olan Kormacitlilerin köylerine geri dönerek orada yaşaması, kendilerine ait toprağı geri almaları yönündeki karardır... Bu yalnızca Kormacit için geçerlidir... Ve insanlar Kormacit’e dönüyor, en önemlisi gençler Kormacit’e dönüyor aileleriyle birlikte, pek çok inşaat var orada, tamirat var. Orası çok güzel bir yerdir, bir toplumu yaşatacak kadar büyük bir köydür Kormacit... Detayları bilmiyorum, elektrik ve su konusunda tam olarak ne yapıldığını bilmiyorum... Sayın Talat’la son buluşmamızda, Kormacitli birisi su sorunundan söz etmişti ona... Soru: Muhtarla ilgili hikaye nedir? Maria Emmanuel: Akıncı’yla görüşmemize geri dönecek olursak, ona yapmamız gereken bir diğer şeyin, Kormacit’te seçim yapmak olduğunu söylemiştik... Soru: Daha önce muhtar nasıl seçiliyordu? Seçilmiyor muydu? Atama mıydı? Maria Emmanuel: Kıbrıs Türk makamları tarafından Kormacit toplumu için bir muhtar atanıyordu! Ve Kıbrıs Rum tarafı bu atanan kişiyi tanımıyordu. Kıbrıs Rum tarafı da başka birisini muhtar olarak atıyordu. Böylece köyde iki muhtar vardı- biri Türkler, biri Rumlar tarafından atanan!... Soru: Ancak Maronitler bu iki kişiden herhangi birini seviyor muydu? İstiyor muydu? Maria Emmanuel: Bunu söyleyemem... Bilemiyorum... Orada olan kişiyi biliyorum, Akıncı’yla toplantımıza da katılmıştı... Onu daha önce görmemiştim, sonra da görmedim kendisini ancak atanmış olan kişi oydu. Ancak Akıncı, muhtarlık seçimi yapılması için çalışma yapmaya söz vermişti. Sonra seçimler gerçekten yapıldı. Kormacit’te ilk kez seçim yapılıyordu! Bu iki atamayla ilgili sorunlar olduğu için, Kormacit’ten Maronit toplumu Kıbrıs hükümetine giderek “Bakınız, bu, iki tane muhtar bulunması sorununa bir çözüm fırsatı olabilir” dediler. Çünkü bu tanıma-tanımama, muhtarlar için sorun yaratıyordu, insanlar için de sorun yaratıyordu. Biri tanınmıyordu, statüsü tamam değildi, ötekisinin ziyaret yapmasına izin vermilmiyordu çünkü Kıbrıs hükümetinin atadığı muhtarı Kıbrıs Türk tarafı kara listeye alıyor ve köyü ziyaret etmesine izin vermiyordu! Kormacit’te yaşayanlar arasında bir kamuoyu yoklaması yaptılar, %65’i eskiden muhtar olan kişiye değil, yeni bir kişiye destek verdi. Bu kamuoyu yoklamasının sonuçlarını alan Kormacitliler “Toplumumuz bunu istiyor...Siz de Kıbrıs hükümeti olarak onu atayınız, böylece sorunlar çözülsün” dediler. “Bu da bizim işimizi kolaylaştıracaktır” dediler. Ancak Kıbrıs hükümeti bu öneriye “Hayır” dedi... Soru: Neden öyle dediler? Maria Emmanuel: Çünkü görünen o ki, atama yapmak isteyen kişi Hristofyas’tı... Bu aktardığım, halk arasında söylenendir... AKEL’in Maronit toplumu üzerinde herhangi bir etkisi yoktur, Maronit toplumundan AKEL’i destekleyen kişilerin çıkması çok enderdir... Çok ender... DİSİ’nin çok iyi ilişkileri vardır Maronitler’le... Kliridis, Maronitler’e çok yardımcı oldu ve Maronitler Kliridis’i çok seviyor... Onun bir kahraman olduğunu düşünüyorlar... Onun partisiyle de çok iyi ilişkileri vardır. İstatistiklere bakacak olursanız, pek çok göçmen DİKO’yu destekliyor çünkü DİKO hükümettedir, sorunlarını çözecek pozisyondadır... Merkezdeki bir partiye gitmek daha kolaydır ve uzun süredir DİKO hükümette olmuştur... Göçmen Maronitlerin bir kısmı da DİKO’yu destekliyor... Ancak AKEL’e destek yoktur Maronitler arasında. Muhtar olarak atanmak istenen kişinin kızı galiba AKEL’dedir... Hristofyas’ın bu seçimi yaptığı ve bu kişiyi atamak istediği söyleniyor... Soru: Ancak kamuoyu yoklamasında %65 oy alan kişi, atanmak istenen kişi değildi, doğru mu anlıyorum? Maria Emmanuel: Doğru anlıyorsun... AKEL’in atamak istediği kişi, yani Çuçukas, Kıbrıs Türk makamlarının muhtarlığa atamış olduğu ve uzun yıllar boyunca bu pozisyonunu koruyan kişidir!... Komik olan da şudur: Kıbrıs hükümeti bundan önce aynı kişiyi dava ederek mahkemeye vermişti, Kıbrıs Türk makamlarının otoritesini tanıyor gerekçesiyle! İnsanların başka bir kişiyi, İliyas’ı istediği çok açıkken, şimdi de bu dava etmiş oldukları kişiyi muhtar olarak atamak istiyorlar! Parlamentodaki temsilcimiz son derece mütevazi, muhafazakar bir kişidir. O bile isyan etti! O bile isyan etmişse, Maronit toplumunun neler hissettiğini düşünün! İnsanlar tüm bu süreçte üzüntü duydular, kızdılar, kırıldılar... Çünkü ilk kez kendi muhtarlarını seçiyorlardı... Şimdi bu sorun çözüldü gibi çünkü Maronitler konuyu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne götüreceklerini duyurdular! Çünkü artık Maronit toplumu, Avrupa Birliği’nin bir azınlığıdır ve hakları vardır! Hristofyas’ın bu konuda bu kadar ısrar etmesi tuhaftı yani... Olup bitenler çok yanlıştı yani... Soru: Kormacit’te yaşayanların çifte kimliği mi vardır? Maria Emmanuel: Bilmiyorum... Talat da bize bu soruyu sormuştu... Çünkü ben orada yaşamıyorum... Güneyde yaşıyorum... Eşim Maronitler için “Kıbrıs’ın Yahudileri” diyor. Çünkü genelde durumları iyidir, birbirlerini desteklerler ve iyi sayılabilecek bir yaşam sürdürürler. Kıbrıs hükümetine isyan etmişti Maronitler, bunu kendime açıklamam gerekti. Sanırım bu isyanın altında yatan bir diğer neden de referandumdu. Referandumla ilgili çok güçlü duygular taşıyordu Maronit toplumu... Referandum sonucunda hissettikleri düşkırıklığı ve tedirginlik bu konuya yansıdı. Herhangi bir Maronit’le konuşacak olursanız, referandumda yaptıklarından ötürü Kıbrıs hükümetine ve Kıbrıslırumlara karşı ne kadar güçlü duygular içinde olduklarını söyleyeceklerdir. Çatışmanın dışında oldukları için, sorunlarının çözümünde bunu tek şans olarak görmüşlerdi. Bunu bir uzlaşmaya, çözüme varma şansı olarak görüyorlardı, bunun herkes için iyi olacağına inanıyorlardı, Kıbrıslırum toplumu için de, Kıbrıslıtürk toplumu için de, Maronitler için de bunun iyi olduğuna inanıyorlardı ve çok üzülmüşlerdi referandum sonuçlarına... Soru: Şu anda Kıbrıs’a baktığında, neler hissediyorsun? Her iki tarafla da temasın vardır, sence Kıbrıs nereye gidiyor? Taksim’e doğru mu gidiyor? Umudun var mıdır anlaşma ve çözüm için? Maria Emmanuel: Duygularımı anlatayım... İnsanlarla da konuşuyorum... Referandumdan sonra yaşadığımız büyük düşkırıklığı ve hüzün ile öfkeden sonra, kendimi hızla toparladım. Bilemiyorum, tarihimiz boyunca böylesi şeyleri çok yaşadığımız için hayatta kalabiliyoruz diye düşünüyorum! Soru: Zaten başka seçeneğimiz yoktur, hızlı toparlanmanın dışında... Maria Emmanuel: Evet... Başka seçeneğimiz yoktur. “Evet” oyu konusunda benden daha az heyecan duymuş olan arkadaşlarım vardır ve onlar hala bu durumu atlatamadılar! Ne demek istediğimi anlıyor musun? Ancak ben, “Hayat devam ediyor” dedim ve hayat gerçekten devam ediyor... Bazı şeyleri kabul etmemiz gerekir... Sürekli olarak hayaletlerle savaşamazsınız... Kıbrıslırumlarla ilgili bazı şeyler vardır, örneğin eğitim sisteminden söz ettim sana... Bu zaman alacaktır... İnsanlara yıllar önce milliyetçilikten söz ettiğimde bana kızarlardı, Londra’da söylerdim bunu, hiçbir zaman milliyetçi olduklarını kabul etmezler ve bana karşı saldırgan davranırlardı... Soru: Milliyetçi olduklarını kabul etmiyorlar... Maria Emmanuel: Evet, hiçbir zaman bunu kabul etmiyorlar. Hiçbir zaman... Soru: Çünkü bunun bilincinde değillerdir... Maria Emmanuel: Evet, bilincinde değillerdir... Bunun bilincine varmaları, zaman alacaktır. Ancak şimdi, şoktan sonra, soğuk duştan sonra, insanlar geriye bakarak “Bir şeyler yanlış gitmiş olmalı” diye düşünmeye başlıyor... Ancak bu büyük bir şeydir... Ben Kıbrıslıtürkler için konuşamam çünkü Kıbrıslırumlar’la birlikte yaşıyorum, Kıbrıslıtürklerle birlikte yaşamadığım için onlar hakkında konuşamam... Kıbrıslırumlarla aynı okullara gittim, onlarla birlikte büyüdüm, onlarla birlikte çalışıyorum... Bunu onların yapması gerekir, bunu biz onlar için yapamayız. Ben okullardan bir şeyler talep edebilirim ancak eğitim sistemini ben değiştiremem... Eğer Kıbrıslırumlar eğitim sistemini değiştirmeye karar vermezse, ben ne yapabilirim? Bunu onlar yapmalıdır ve bu da zaman alacaktır. Bu da, yakın zamanda çözüm olmayacağını gösterir. Çünkü bu zaman alacaktır. Tarafların üzerinde uzlaşacakları bir anlaşma ve çözümü görmüyorum ufukta... Annan Planı bir momentti ancak tren geçip gitmiştir, siyasi olarak yeniden bu durumu yakalamak kolay değildir. Kıbrıslıtürk toplumu kendi kendini organize etmek durumunda kalacaktır, demokratik yapılar kurmak durumunda olacaktır ve bunu da yalnız yapmak zorunda kalacaktır. Eğer bunları gerçekleştirmek için Annan Planı’nı bekliyorlarsaydı, şimdi artık bekleyemezler. Çeşitli kurumlaşmalara ve yapılara sahip olmak durumundadırlar. Ve istesen de, istemesen de, orada bir sistem oluşacaktır, daha güçlü bir sistem ve bu da bölünme anlamına gelecektir... Arkadaşım Andreas’la sürekli konuşuyoruz bunları, en yakın arkadaşlarımdan biridir. İngiliz Okulu’na birlikte gittik ve temasımızı hiç kaybetmedik... Onunla sohbet etmeyi çok severim, başka arkadaşlarım da var, politikanın parçası olan çünkü ben politikanın içinde değilim... Onların söylediği aslında bir çözümün başlangıcındayız diyorlar, bir çözüm oluşuyor... Adım adım oluşuyor... Ancak bu üzerinde uzlaşmaya varılan çözüm değil de, başka bir çözümdür. Nereye gidecektir bu? Türkiye’nin hattına bağlıdır. Eğer Türkiye, Avrupa Birliği’ne girerse, bu çözüm tek ada şeklinde gerçekleşecektir... Ekonomi, politikadan daha güçlüdür... Ekonomi birleşiyor ve bu öne geçecektir. Ancak eğer Türkiye, AB’ye giremezse, o zaman gelecekle ilgili durum belirsizdir... O zaman ne olacaktır? Bana göre o zaman, Kıbrıslıtürkler yok olacaktır, artık bir Kıbrıslıtürk toplumu var olmayacaktır. Talat’la görüşmemizde bunlardan söz ediyorduk ve ben ona “Ya çözüm olmazsa?” diye sordum. Bana “Bu en kötü senaryodur, böyle bir şey istemeyiz” demişti. Nedenini açıklamadı ancak biliyordu. Çünkü Kıbrıslıtürk diye bir toplum kalmayacaktır ortada. Çözüm olmazsa, o zaman Türkiye’nin “parçası” olacaksınız... Ve eğer Türkiye AB’ye girmezse, o zaman neden adım atsın? Kimi zaman tedirgin olurum ancak bunu aşarım... Elimizde olanla yaşamaya çalışırım... Barikatların açılmasından bu yana güneyde denize hiç gitmem, yalnızca yılda bir kere Baf’ta kampa giderim çocuklarımla... Bu bir gelenektir, her yıl böyle yaparız... Ancak normalde Karpaz’a, Apostol Andreas’a, Kormacit’e giderim... Benim ve arkadaşlarım için barikatların açılması, sanki de ülkenin büyümesi anlamına geldi... Pek çok pozitif nokta vardır artık... Ve bunların üzerinde çalışmalıyız... Soru: Sana sormadığım ancak senin eklemek istediğin bir şey var mıdır? Maria Emmanuel: Benim için önemli olan bir nokta vardır – o da solun duruşudur. Kıbrıslırum solunun duruşu... Benim için bu bir tür “ahlaksızlık”tı ve bu konuda çok güçlü duygular taşıyorum... Küçük parti çıkarları ve diğer ekonomik çıkarlar uğruna, ülkenin geleceğini feda ettiler. İktidar, ekonomik yapılara, Kilise’nin yapılarına bağlıdır – bunlar birbirine bağlıdır... Ve tüm bunlar da yardımcı olmadı... Tassos Papadopulos’la ilgili güçlü duygular taşımıyorum çünkü herkes onun kim olduğunu zaten biliyordu, en azından tutarlıydı... AKEL onu neden iktidara getirdi ve referandumda neden böyle davrandılar? Bu benim için kabul edilmezdir... Kimlikle ilgili de bir şeyler söylemek istiyorum... Enternasyonalist bir havada büyüdük ancak kimliğimizi kabul etmemiz gerekir diye düşünüyorum... Eğer bunu sağlıklı biçimde yapacak olursak, çatışmaya yol açmaz... Kendi kimliğinle ilgili bazı bölümleri görmezden gelemezsin, görmezden gelecek olursan, bu seni zayıflatır... Eğer gerçekten kimliğini kabul edip ortaya koyarsan, bu ille de ayırımcılık yaptığın anlamına gelmez. Bir de “sınır”la ilgili bir şeyler eklemek isterim. Theo Angelopulos’un “Leyleğin havada kalan adımı” adlı filmini görmüştüm... Yunanistan’ın Bulgaristan’la veya başka bir ülkeyle sınırında geçiyordu film... Film, “sınır”la ilgiliydi... Ve “sınır”la ilgili şeyleri çok güçlü biçimde hissettim o filmde... Bu “sınır”lar beyinlerdedir, bu milliyetçiliktir... Haritalardaki “sınır”lar vardır, şehrin bölünmesi vardır... Tüm bunlar benim için ilginçti... Ve elbette bilinçaltım da etkilendi bundan. İngiltere’den Kıbrıs’a döndüğümde gidip Kaymaklı’da, tam “sınır”da bir ev kiralamıştım! Şimdi de tam “sınır”da olan bir evde yaşıyorum... Arka bahçem doğrudan “Yeşil Hat”tır! Soru: Oğlum da sürekli olarak “Anne sen güneyde lokantaya gittiğinde, mutlaka ‘sınır’a yakın bir yerde bir lokanta seçen” der! Benim evim de tam “sınır”dadır! Maria Emmanuel: Sanırım bu “sınır”da yaşama arzusu, “sınır”ı aşma çabasından başka bir şey değildir! Çünkü “sınır”a bakıyorsun, “sınır”la yüzleşiyorsun! İnsanlar, “sınır”dan uzaklaşırlar ve ben böylesi evlerde yaşamayı seçtiğim için, deli olduğumu düşünüyorlardı! Bana “Bize üstünden para da versen, gelip de ‘sınır’da yaşamayız!” diyorlardı... Soru: Kostis Ahniyotis’in evinin ne kadar muhteşem olduğunu gördün mü? Kaymaklı’da tam “sınır”dadır... Arada büyük bir yeşil alan var, bu “ara bölge”dir... Kostis’in evi de “sınır”ın son noktasındadır... Maria Emmanuel: “Sınır”la cepheleşiyor, “sınır”la yüzleşiyor çünkü... Barikatlar açılınca, öteki tarafa geçerek, komşumun kim olduğuna bakmak gibi güçlü bir arzum vardı... Çünkü Kanlıdere’nin üstünde yaşıyorum... Yeşil Hat’tadır Kanlıdere’nin bu bölümü, evimin bir tarafı doğrudan dereye bakıyor, ağaçlar vardır... Ledra Palace yakınındadır... Bu evi aldığımda, sokağa bile giremiyordunuz, askerler sizi durduruyordu! Sonra bu sokak çok hoş bir bölge oldu benim için, bir çıkmaz sokaktır ancak dere ve ağaçlarla birlikte çok güzel manzarası vardır. Bahçemizi oluşturabilmek için eski varilleri kaldırmak zorunda kalmıştık! İnsanlar bana “Ya kızların dereyi aşmaya çalışırsa? Kendilerini öteki tarafta bulacaklar!” diyordu! İki kızımı orada büyüttüm! Eve taşınmadan önce bu konuda biraz kaygılıydım, ancak eve yerleştikten sonra bu kaygım ortadan kalktı. Kızlarımın böyle bir şey yapmayacağını biliyordum. Onları tek başına bırakmaktan hiç korkmadım çünkü böyle bir şey yapmayacaklarını biliyorum... Ancak eve başka çocuk geldiğinde, o zaman daha dikkatli olurum... Özellikle oğlan çocuklarına dikkat ederim çünkü dereye atlarlarsa, kendilerini karşı tarafta bulabilirler, vurulabilirler bile!... Komşum İngiliz’dir... Yanımızdaki evi ona kiraladık çünkü Kıbrıslılar burada yaşamak istemez! Barikatlar açılınca, öteki tarafa geçip komşumuzun kim olduğuna bakmaya gitmek istedik... Henüz bunu yapmaya fırsat bulamadan, bir gün bahçede bira içerken, aniden birisi seslendi, iki kadın ve bir adam gördük... Geldiler ve “Biz sizin komşunuzuz!” dediler! Bu benim de isteğimdi! Kıbrıslıtürk komşularım gelmişti! Ağlamaya başladım! O da benim gibi mimardır, onun da benim çocuklarımın yaşlarında iki çocuğu var! Elbette şimdi çok iyi arkadaş olduk, biz onlara, onlar bize, doğum günü partilerine gider geliriz! Babası da tıpkı benim babam gibidir... Aynı yaşta, eğitimli, açık fikirli... O da bir öğretmendir... Böylece babamın yerine başka bir insan buldum!... (Devam edecek) (*) Bu yazı dizisi 31 Ağustos 2005 tarihinden bu yana YENİDÜZEN gazetesinde yayımlanıyor... Hamamböcüleri’ndeki okurlarımla da paylaşıyorum... copyleft (c) 2001-05 hamamboculeri.org
| ||