Turgut Durduran|Ana Sayfa


Hayvanlar Adası, 27 Nisan 2001
Turgut Durduran

Kıbrıs Kültürü ve Bir Festivale Alternatif Bakış: Hepimizde Kıbrıslıyız!

Evet hepimizde Kıbrıslıyız. Denktaş folklorumuzdan, dilimizden, sanatımızdan herşeyi bize özgü değil diye kenara atmış olsa da öyleyiz. En önemlisi vatan, millet, sakarya edebiyatı yapıp vatanın bir karış toprağı verilmez derken yaşadığımız adanın çoğunlugundan vazgeçirmeye çalışmalarına rağmen hepimizde Kıbrıslıyız ve tüm Kıbrıs bizimdir. “Bu memleket bizim” derken Mağusa da Baf da bizimdir. Benim kültürüm kimden alındığı, orijininin ne olduğu o kültürün benim olduğunu değişdirmez.

Yurdumun biz parçasından zorla feragat ettirildim. Buna karşı çıkınca hain olumuşuk dediler. Bunu kabul etmemizi beklediler. Kimimiz kabul etti kimimiz etmedi. Baskılar yapıldı. Zorluklar çıkarıldı. Göçler oldu ve olmakda. Giden Türk gelen Türk dendi. İrademiz yokedildi, kaale alınmadı. Ekonomimiz darmadağın oldu , acı çekenlere “müjde” verilmesini bekler olduk.

“Bu ay, memur maaşları ve mudiler planlandığı gibi zamanında ödenecek”

Ama soruna biz çözüm bulmak yerine annesinden her ay borç isdeyen çocuk rölünü oynamakdan vazgeçmediğimizi utanmadan sıkılmadan söylemekden da çekinilmedi.

“her ay bazı sıkıntıların giderilmesi için Türkiye Cumhuriyeti'nden bir kaynak aktarıldığını belirterek...”

Koruma altına alınmış hayvan cinsimiz “mudilerimiz” de müjde aldılar. Ama yarın gene yeni mudiler olacak mı sorusuna cevap vermek zahmetinde katlanılmadı.

“Hem maaşları hem de biraz takviye ederek mudilerimizi ödemek için bu parayı kullanacağız"

Bunları Kayserili Derviş amcamın söyledikleri. 27 Nisan 2001, Kıbrıs gazetesinden alınmıştır. Geçen sene ayni zamanda açmış olsaydım gazeteyi farklı bir şey çıkacak değildi ortaya. Meşhur Kıbrıs liralarının buharlaşması zamanında da farklı birşey çıkmazdı ortaya herhalde.

Bunlar olurken ayni haftanın gazeteleri da Türkiyenin zenginlerinin, hit sanatçılarının, televizyoncuların akın akın nasıl bizim yerimize kendi adamızda tatil yaptıklarını. Gazinolarda milyarların döndüğünü övüne övüne anlatırlar.

Hepimizde Kıbrıslıyız. Bizim tarafda ekonomi batarken öbür tarafın derdi da mafiyanın paraları, Miloseviçin paraları, çöken stock market vs vs. Hükümet halkına güvenilir, temiz paraynan yapılmış ekonomi sunmak niyetinde değil. “Onların” da bizden farklı bir durumda olacaklarını sanmıyorum bizim halimize düşseler.

Kıbrıs kültürünün parçası olsa gerek “paranın akı karası olmaz” türünde bir anlayış. İkisi da üç aşağı beş yukarı “babutsa cumhuriyeti” olmakdan öteye gitmezler.

Eeee Denktaş amca bunları da mı Türklerden çaldı Kıbrıslılar? Yoksa Aruba adalarından filan mı öğrendik?

Bunlar bizim politik, ekonomik kültürümüzün parçası ne yazık ki! “Milli Dava” diye bir garip şeyin peşinde koşan bir adanın hayvanlarının kültürü bunlar.

Ayni “milli dava” bizim kültürümüze “iki toplumlu etkinlikler” diye birşey da ekledi. Olağan aktiviteler haline geldiler. Ama çok sevip saydığımız liderlerimiz onlardan da rahatsız oldukları için önlerine yığınnan engel koymaktan vazgeçmediler. Bu da gene bizim Kıbrıs kültürünün bir parçası. Halkın ne yapmak isderse onu dinleyceğine yasaklar koy önlerine. Dikenleri tellerin arasında, sıcağın ortasında dostça el sıkışmak isteyenlere YASSAAH! diye bağırmayı normal karşıla.

Daldan dala atlamasam benim yazım olduğunu anlamazdınız herhalde. Bir dostum gönderdi bu yazıyı hamamböcüleri.org’da yayınlarmısınız dedi. Konuk yazar mı olsa, önümüzdeki hafda mı çıksa diye düşünürken bu yazıyı yazmaya başladım ve aklıma geldi neden bu yazıyı beraber yazmıyordum Feride Hikmetle?

İşte Kıbrıslıların barış için buluştuğu bir festival hakkında Feride’nin söyledikleri,


Bir Festivale Alternatif Bakış


Feride Hikmet

Gittikçe sıkışmaya başlayan kalabalık arasında heyecanını yenmeye çalışıyordu... “Öteki tarafı” görecek olmanın verdiği mutluluk ve birazcık da korku nedeniyle bir gece önceyi uykusuz geçirmiş, şimdi de yakıcı Ağustos sıcağından bir nebze olsun kurtulmuş olmasına rağmen tepesinde ısrarla parlayan sıcak Kıbrıs güneşi ve heyecanlı kalabalığın bir an önce kontrol noktasından geçmek istemesiyle meydana gelen itiş kakıştan dolayı bayılacakmış gibi hissetti.

Gözlerini kapadı... Küçük bir çocuk gördü... 80’li yıllar... Evlerinin pek de uzağında olmayan varillerin arasından bakmaya çalışan bir çocuk... “Acaba en büyük düşmanlarımızı görebilecek miyim? Offf! Ne olurdu şunlardan bir tanesini elime geçirsem... Ya da bir tanesinin tepesine şu cebimde taşıdığım taşlardan bir tanesini fırlatabilsem” diye düşündü çocuk bilinçliliğiyle... Bir anda mevzilerin arasında bir askerle göz göze geldi... Asker gülümsedi mi yoksa ona mı öyle gelmişti... Korkuyla uzaklaştı oradan. Koşarak eve dönerken annesinin sözünü dinlemeyip varillerin yakınına gitmiş olmanın suçluluğu vardı üzerinde.

“İttirmeyin, aceleniz ne herkes geçecek!!” diyen ses gözlerini açmasına neden oldu... Bir anda gerçeğe döndü. Kimlik kartı numaralarını bir an önce polislere yazdırmak isteyen sabırsız halk ve polis memurları arasında küçük tartışmalar sürüyor, sıcaktan bunalan polislerse halkın sabırsızlığı karşısında öfkeleniyordu. Arkadan birisi ittirmeye çalıştı. Kızmadı. İlk seferde kendisi de böyle değil miydi...

En sonunda kimlik numarasını yazdırıp sıyrıldı kalabalıktan. Yılların izini taşıyan sarı taş binaya doğru yürüdü mutlulukla... Otelin bahçesine ulaştığında heyecanla onu aradı... Yoksa henüz gelmemiş miydi? Oysa sabah erkenden otelde olacağını söylemişti ona e-mail aracılığıyla... Bir anda kendisine koşan birini gördü... Oydu işte! Gelmişti! Sarıldılar, gözlerini kapadı, gözünün önüne yıllarca önce varillerin arasından kendisine gülümseyen asker geldi. Mutluydu...

Çok azdı zaman, kısacık konuştular... Koşuşturma başladı hemen... Yapılması gereken yığınla iş vardı. Kostümler, provalar. “Sabah gelmemiz lazımdı” diye düşündü. Ama sonra kendi kendine kızdı. Gelmişti ya en sonunda işte, ya hiç izin vermeselerdi...

Bir zamanlar en büyük düşmanı sandığı toplumdan bir insan duruyordu karşısında ve “Seni özledim” diyordu... Tanrım! Nasıl bu kadar aptal olabilmişti yıllarca. Nasıl inanmıştı anlatılan kin masallarına. Karşısında duran gözlerdeki gerçek sevgiydi... Gerçek dostluk... Utandı bir anda o askere gülümseyemeyip varillerin yanından kaçtığı için. Korkularından utandı.

Heyecanı giderek artıyordu çünkü sevgili dostuyla beraber tehlikeli bir maceraya atılacaklardı. Yurdunun yasaklı tarafına geçeceklerdi beraber. Sonucu belki de hapis belki mahkemeler belki de daha kötü şeyler olacaktı ama vazgeçemezdi. Dostu için, kendi için, Kıbrıs için vazgeçemezdi. Otele girdiği kapının aksi yönüne doğru yürümeye başladılar beraber. Karşıdan yığınla insan geliyordu, anlamadığı ama çok aşina olduğu bir lisanı konuşarak. Dizleri titremeye başladı. Aklına ilkokul birinci sınıfta götürülecekleri Barbarlık Müzesi’nde göreceklerinden korktuğu için o gün okula gitmemesi geldi... “Korkunun hiçbir faydası yok” dedi kendi kendine ve yürümeye dvam etti. Kapıdan yavaşça süzülüp dışarı çıktılar. “Geçtik mi? Kimse beni durdurmayacak mı?” diye düşündü. Dönüp arkasına bakmak istedi, yapamadı. Yürümeye devam etti. Sevgili dostu hemen yanıbaşında yürüyordu. Çaktırmadan gözlerinin içine baktı, onun gözlerinde de korkuyu gördü. “Konuşma” dedi dostu “Türk olduğunu anlamasınlar, etrafta polis var”... Sustu.

Gözlerinin içi gülümseyerek, “Türkçe konuş. Ben Türkçe biliyorum” dedi eski Lefkoşa’nın içinde, “diğer tarafta” kalan evlerinden sadece birkaç yüz metre uzaktaki cafenin sahibi. Şaşırdı yine. Karşısında duran sempatik gülümsemesi, hafif kırlaşmış sakallarıyla İstanbul’da doğup büyümüş bir Rum’du. Elini uzattı “Hoşgeldin” dedi. Zorlukla “hoşbulduk” diyebildi. Mutluluktan dili tutulmuştu sanki. Tahta masalar ve sandalyelerden oluşan bir dekorun içine girdiler cafenin terasında. Oturdular. Cafenin sahibi İstanbul’da doğmuş, ancak 1973 yılında zorla göç etmek zorunda bırakılmıştı. O zamandan beridir İstanbul’u özlüyordu. “Geçen hafta burada İzmir gecesi yaptık. İzmir şarkıları çaldık. Çok güzeldi” dedi.

Dostu ise karşısındaydı. “Merak etme hayallerin gerçek olacak. Sakın korkma” demişti ona. Haklıydı...


Evet sevgili dostum "hayallerin gercek" olacak. Şiirlerinde söylediklerin aklıma geldi. 1997 yılında böyle demişşin:

RÜYA: 

Baf'da hiç gitmediğim 
Bir balık lokantasındaydım 
Dün gece. 
Hiç tanımadığım Kıbrıslı dostlarımla 
Kıbrıs tadında bir balık yedim 
Hiç tatmadığım. 
Dün gece, 
Yurdumun yasaklı tarafındaydım 
Hiç gitmediğim. 
Hiç bilmeden özlediğim 
Barışı gördüm. 
Dün gece, 
Hiç olamadığım kadar 
Kıbrıslıydım… 

23 Aralık 1997 
ankara 
 

Kıbrıs kültürü gelişmekte, değişmekte. Variller, askerler, dostluk festivalleri, kaçak yolculuklar (kaçak ama kendi memleketimizde kaçak!) ve daha neler neler. Evet Kıbrıs eşekleri bu adanın Kıbrıslıları. İki ayaklı hayvanlarımız da en az onlar kadar inatçı vazgeçmiyorlar Kıbrıslı olmakdan!

Denktaş söyledi diye folklorumu, dilimi, köyümün, dağımın adını çöpe attım da sanmayın. Hala daha ben bir Gonedralıyım, Altıbarmak’ın “Kıbrısça” söylediği “havalar” benim içimde var. Afrodit adaya “Türkden önce” gelmiş olsa da “Ruma” bırakmaya niyetim yok o da benim akrabam. Burda resimlerini gördüğünüz Kıbrıslılar’a da dikkatli bakın. Hangisi “safkan Türk” hangisi “safkan Rum”? Ortadaki kardeşimden bir farkları var ama ortak noktaları da var: Kıbrıs!

Not: Bu resimler de 2000 yılı yazının festivallerinde çekildi sadece özgür Kıbrıslı kardeşim hariç!

Bir not daha: Bu resimlere, videolara ve daha nicelerine www.peace-cyprus.org’da ulaşabilirsiniz. Fotograflar icin Adonis Florides'e tessekurler!


Turgut Durduran|Ana Sayfa