Yeni Çağ Gazetesi'nde Bu Hafta Çıkan Yazısı, 11 Mart 2004 Ulus Irkad | ||
DEMOKRATİK MANİFESTO VE ULUSÇULUK HAYALETİ ÜZERİNE -1- Geçenlerde internetten elime ilginç bir yazı geçti. Okuyucularla bu yazıyı paylaşmayı ve kendi düşüncelerimi de eklemeyi istedim.Yazı, bundan yüz elli altı yıl önce, Avrupa’yı kasıp kavuracak 1848 devrimlerinin arifesindeki günlerde, Marks ve Engels adlı, henüz otuzuna varmamış iki genç daha sonra “Komünist Manifesto” adıyla ünlenecek bildirilerine “Avrupa’da bir hayalet dolaşıyor, Komünizm hayaleti” sözleriyle başladıklarını belirtiyor. Fakat maalesef yirminci yüzyılın ve günümüzün hayaleti, Komünizm değil Milliyetçilik oldu, diye devam ediyor. Yazıya göre bu gün yazılacak bir bildirinin ilk sözleri: “Dünyada bir hayalet dolaşıyor, Milliyetçilik hayaleti” dir. Ve bu hayalet, içinde bulunduğumuz şu günlerde, yüz yıldan fazladır felç edip böldüğü Orta Doğu’yu, yeni kan deryalarına sokmaya hazırlanıyor. Bugün, tüm Orta Doğu, Kafkaslar, yani bu “Büyük Ortadoğu” ya da, “Verimli Hilal” de denen bölge, tarihindeki en büyük yol ayrımlarından biriyle karşı karşıya bulunmaktadır. Bölge, ya etnilerin, dillerin, dinlerin, kültürlerin, “ulusların” birbirini boğazladığı bir mezbahaya dönecektir, ya da diller, etniler, kültürler, dinler, yepyeni bir atılım için bir birikim ve zenginlik, bölgeyi yüzlerce yıldır çektiği acılardan kurtaran bir zemberek olacaktır. Bölge binlerce yıldır insanlığın kaderinde oynadığı tayin edici olumlu veya olumsuz rolleri bir kez daha oynamaya aday görünmektedir. İnsanlığın geleceğinin nasıl şekilleneceğinde, önümüzdeki yıllarda Orta Doğu’daki mücadelelerin sonuçları büyük bir önem taşıyacaktır. Yazı,Orta doğu’nun tarihteki yeri üzerinde durmakta ve on bin yıl önce, ancak “Sanayi Devrimi”nin kaşifleriyle ve dönüşümleriyle kıyaslanabilecek, “Neolitik Devrim” denen, çömlekçilikten dokumacılığa, hayvanların ve bitkilerin ehlileştirilmesinden ilk madenlerin işlenmesine kadar, sayılmakla tükenmeyecek bir buluşlar manzumesi, o muazzam altüstlük, kadın eliyle bu bölgede gerçekleştirildi diye belirtmektedir. Şimdiki durumda ise bölge , sadece maddi zenginliklerin soyulması karşısında değil, tarihin çalınması karşısında bile tarihini savunamaz durumdadır. Bu zengin tarih uluslar tarafından yağma edilmektedir. Bu toprakların çocuğu olan Hıristiyanlık, bu toprakların binlerce yıllık tecrübe ve bilgi birikiminin bir sentezi olan “Klasik Yunan Felsefesi” ve bilimi ve sanatı, Batı ve yeni yaratılan Avrupa ulusu tarafından Avurpalılığın bir bileşeni olarak bölgenin tarihinde ve bilincinden çalınmaktadır. Hıristiyanlığın ve Yunan Felsefesini Avrupa’ya bırakarak, bölgeyi İslam ile tanımlayarak yoksullaştıranlar; bölgenin bu manevi soyuluşunun suç ortaklığını yapmaktadırlar. İbrahim ve Musa Siyonist ulusçularca; İsa Avrupa ve başka Hıristiyan nüfuzlu ulusçularla çalınmıştır. Nasıl oldu da, bölge maddi ve manevi zenginliklerinin böyle soyulması karşısında suskun ve çaresiz kaldı ve bu soyguna suç ortağı oldu? Bu sırrın anahtarı, bölgeyi kurt dalamış sürüye çeviren, onun tarihini yağma eden, yirminci yüzyılın hayaleti ulusçuluktadır. Ulusların birbirini boğazlamasına ve her dil, din veya etninin bir ulusal devlet oluşturmasına karşılık düşen “Balkanlaşma” kavramının bu bölgedeki bir yarım adanın, aynı zamanda da bölgenin son imparatorlukları olan Bizans ve Osmanlı’nın kalbi olan bölgenin adını taşıması rastlantı değildir. Din, dil ve aşiretlerin birbirleriyle çatıştığı kaos ortamlarını tanımlamakta kullanılan “Lübnanlaşma”nın da yine dünün bu uygarlık beşiğinden bir bölgenin adını taşıması da rastlantı değildir. Ulusçular, ulusal olan dışında bir var oluş düşünemediklerinden, ulusçuluğu da ulus gibi, tanımlarlar: herhangi bir ulusun çıkarlarını öne almak olarak. Bu tanım ulusçuluğun ne olduğunu değil, ulusçuların ulusçuluk hakkındaki tanımlarını gösterir. Halbuki yöntemsel ve mantıki olarak, ulusçuluk, ancak, kendi dışındakine göre tanımlanabilir. Ulusçuluk, ulusal olanla politik olanın çakışması gerektiği anlayışıdır. Ama bu politik olanın örneğin özel olandan ayrı olarak politik olan diye bir alan olduğu anlayışını varsayar. Yani ulusçuluk, örneğin politik olanın ulusa göre tanımlanamayacağını ve özel olana ait olduğu, bir inanç ve vicdan sorunu olduğunu savunan bir anlayışa göre. Ulusların doğuşunda politik olanı ulusal olan değil, ulusal olanı politik olan belirliyordu. Ulus politik olanın kapsadığı yurttaşlardan oluşuyordu. Politik olan ise, başlangıçtaki devrimci ve demokratik ulusçulukta, dil, dine, soya, kültüre göre değil, bütünüyle tesadüfi denebilecek, krallık ya da sömürge idaresinin sınırlarına göre belirlenmekteydi. Yani başlangıçta ulusal olanın sınırları kendini politik olanın sınırlarına göre belirlerken, sonradan ortaya çıkan dile, etniye, dine dayanan gerici ulusçulukta, bunlara göre tanımlanmış ulusun sınırlarının politik olanının sınırlarını belirlemesi gerektiği gibi bir sonuca ulaşılmış ve bu ön yargı bugün tartışılmaz bir yaygınlık kazanmıştır. Böylece, başlangıçta ve demokratik karakterli dönemde, ulus politik olana göre belirlenirken ve din, dil,soy, ırk tarih vs. Onun belirleyenleri değilken, gerici dönemde politik olan ulusa göre belirleniyor gibi görünmeye ve kabul edilmeye başlar. Ulusçular olduğu için uluslar ortaya çıkarken; uluslar olduğu için ulusçular varmış gibi görünür. Tıpkı tanrıları yaratan insanın, kendini tanrıların yarattığına inanması gibidir bu. Ulusları yaratan ulusçular; ulusların kendilerini yarattığına inanmaktadırlar. Yazı bu konuları kapsarken gelecek hafta yazının diğer bir konusuna devam edeceğim. Demokratik ve gerici ulusçuluğu işleyeceğim....
copyleft (c) 2001-03 hamamboculeri.org
| ||