Yeni Çağ Gazetesi'nde Bu Hafta Çıkan Yazısı, 25 Mart 2004

Ulus Irkad

 

DEMOKRATİK MANİFESTO VE ULUSÇULUK HAREKETİ ÜZERİNE-3-

1789 ilkeleri üzerinde yayılan ulusçuluk hareketleri esasında ilerici özellikler taşıyordu. ABD’de de Kuzey Güney savaşında da ırk ve etniye, dine ve dile dayanmayan bir ulusçuluk ortaya çıkmıştı ama bu ulusçuluk diğer ulusçuluklardan farklı olarak demokratik özellikler taşımaktaydı. Nasıl sınıf mücadelesinin bir aracı olarak devlet ortadan kalktığında, bir kamu gücü olarak, “herkesten emeğine göre” ilkesini yani burjuva hak eşitliğini sağlamak bugünkü kamusal olana denk düşüyorsa ve bu da hala özel ve kamusal gibi bir ayırımı var sayıyorsa, burada hala burjuva uygarlığının ufku geçerlidir.

Bu ufkun ötesine, yani özel, kamusal ayrımlarının ötesine, ancak zenginliklerin gürül gürül aktığı ve toplumun bayraklarına “herkesten yeteneği kadar herkese ihtiyacına göre” diyebildiği, demokrasi aleminin, zorunluluklar aleminin ötesindeki özgürlükler aleminde geçilmiş olur.

Yazının ilerici ulusçuluk ve gerici ulusçuluk üzerindeki açıklamasına Niyazi Kızılyürek’in kitabında da(Milliyetçilik Kıskacında Kıbrıs;32-33) örnekler bulabiliriz:

“ Yunan Aydınlanması’nın önde gelen isimleri arasında, Rigas Velestinli ile Adamantios Korais yer almaktaydı. Rigas hem bir eylem adamı hem de teorisyen idi. Helenlerin öncülüğünde Balkan halklarının Osmanlı İmparatorluğu’ndan kurtuluşu için mücadele vermiş ve Osmanlılar tarafından öldürülmüştü. Rigas Velestinli, -ölümünden sonra kendisine Fereos adı verilir ve Rigas Fereos olarak anılır- Avrupa Aydınlanması’nın ve Fransız Devrimi’nin etkisi altında hürriyet, eşitlik ve kardeşlik ilkelerini benimsemişti. Osmanlı İmparatorluğu’na karşı sürdürdüğü mücadelede, yurttaşlık temeline dayalı, etnik köken, din, dil ayrımı yapmayan bir ulus anlayışı ile hareket ediyor ve ezilen herkesi, Müslüman Türk nüfus da dahil, birlikte ayaklanmaya çağırıyordu. Her ne kadar ayaklanmadan sonra kurulacak düzene “Helen Cumhuriyeti” adını vermişse de, bu cumhuriyet, bir Helen ulus-devleti olmaktan çok uzaktı. Daha çok, eşitlik temelinde kardeşliğe inanan Rigas Velestinli, sonradan pek çok Yunanlı tarihçinin unuttuğu bir olguyu sık sık dile getiriyordu. Rigas Türkleri de kardeşi sayıyordu. Bu konuda şöyle diyordu: “Bir babanın çok oğlu olduğunu varsayalım. Biri derviş, öteki bektaşi, bir diğeri paşa, öbürü ulema, öteki tüccar, diğeri fırıncı, pek çoğu da başka işlerle uğraşıyor olsun. Farklı meslek seçmiş olmalarından ötürü babalarını ve kardeş olduklarını yadsıyabilirler mi? Babaları hepsini de eşit olarak severse, insanlar birbirlerini reddetmek ve karalamakta, Tanrı önünde haklı olabilirler mi?” Rigas Velestinli’nin görüşlerini en açık biçimde kendi hazırladığı ve kurtuluştan sonra hayata geçirmeyi umduğu anayasada görebiliriz. Fransa Anayasası’nın nerdeyse bir kopyası olan Rigas’ın Anayasas’ında sık sık yer alan bazı sözcükler şöyledir: “din farkı olmadan bütün insanlar, Hristiyanlar ve Türkler, doğal olarak eşittir. Anayasa, bütün Helenlere, Türklere, Ermenilere, Yahudilere ve başka bütün uluslara (ki Cumhuriyet’te ikamet etmektedirler) eşitliği, özgürlüğü, her birinin mülk güvenliği, bütün dinlerin serbestliğini (...) garanti eder.”

Birinci Enternasyonal ve İşçi hareketi Amerikan İç Savaşında, Güney karşısında Kuzey’i karşısında en küçük bir tereddüt duymadan desteklerken, aynı zamanda bu demokratik ulusçuluğu gerici ulusçuluk karşısında savunmuş oluyordu. Bu anlayış çerçevesinde daha sonra “ulusların kendi kaderini tayin hakkı” olarak tanımlanan şey, kendini örneğin bir etniye göre tanımlayan bir ulusun kendi kaderini tayin hakkı olarak değil; ulusu etniye veya dile göre tanımlamayı reddedenlerin bir hakkı olarak algılanıyordu. Zaten daha önce bunun hakkında sizlere bilgiler vermiştim. Maalesef Birinci Dünya savaşı öncesinde, Batı Avrupa’nın neredeyse bütün sosyalist partileri, burjuvazilerin emperyalist yayılmacılığının destekçisi olmuşlardı Kapitalist ülkelerdeki bütün Sosyal Demokrat partiler fiilen, bu gerici milliyetçiliğin savunucuları haline gelerek devrimci ve demokratik programı terketmişlerdi.

Ne var ki, 1917 devriminden sonraki gelişmeler, başlangıçta savaş ve devrim döneminde bu milliyetçiliğe karşı mücadele içinde şekillenmiş Üçüncü Enternasyonal partilerine de egemen oldu. Bunun nedeni, geri ülkede başlayan devrimin, ileri ülkelere yayılamaması, bu tecrit ve iç savaş sonucu olarak Rus İşçi sınıfının fiili yokoluşu koşullarında, bir Bürokratik tabakanın bu devleti ve onun prestij ve örgütsel gücüyle de yanlışlar yapmaya başlamasıydı.

Bu da bir kere başlayınca kendini besleyen bir süreç yarattı. Bürokrasinin millyetçi, diğer ülkelerdeki partileri ve işçi hareketini Sovyet diplomasi ve dış politikasının bir avadanlığı olarak değerlendiren stratejileri peş peşe kapitalist ülkelerde ve geri ülkelerde yenilgilere yol açıyor; bu yenilgiler de bizzat gericiliğin egemenliğinde güçleniyordu. Bu bürokrasinin zararı sadece İşçi hareketine olmadı, sömürgelerde ve geri ülkelerdeki devrimci demokratik karakterdeki Komünist Partilerdeki ideolojik etkileri ve idari dayatmaları aracılığıyla, devrimci bir köylü tabanına dayanan devrimci demokrasinin de, devrimci demokratik geleneklere ve programa yabancılaşmasına, Fransız devriminden bile daha geri bir ulusçuluk anlayışına ve bürokratik devletlere yol açıyordu.Nerede bu hareketler başarıya ulaştıysa Sovyet bürokrasisine rağmen oldu. Sovyet bürokrasisinin tek etkisi, kendi gerici ideolojisini ve bürokratik devlet ve burjuvazinin devrimci dönemi kadar bile olsun demokratik karakteri kalmamış gerici milliyetçilik hastalığını onlara bulaştırmak oldu.

Nasıl ki burjuva diktatörlüğü kendini uzun vadede emekçilere kabul ettirebilmek açısından bir “demokrasi” şalına gerek duymuşsa, bürokratik diktatörlük de bir “sosyalizm” şalına bürünüverdi. Bürokratik diktatörlük, resmi ideolojinin dayanaklarını herhalde ki devrimci Marksizmin perspektiflerinde arayacak değildi. Bu onun için, göz göre göre kendini intihara sürüklemek olurdu. O nedenle, bir zamanlar Marx’ın şiddetle eleştirmiş olduğu Lassalcı küçük-burjuva sosyalizm anlayışına dört elle sarılıverdi. Marksizmin dünya devrimi, işçi devleti, geçiş dönemi, sosyalizm ve komünizm perspektiflerine ilişkin tüm teorik cephaneliği, bürokratik egemenlik tarafından kuşatma altına alındı. Ve proleteryanın ele geçirmesini olanaksız kılacak her yola başvurularak, bu teorik cephanelik kilit altında tutuldu. Devletleştirilmiş üretim araçlarının kendisine bahşettiği egemenlik sayesinde bürokrasi uzun bir tarihsel dönem boyunca, kendi egemenliğini proleteryaya “sosyalizm” diye yutturmayı başardı.

Sosyalizmi etatizm (devletçilik) ile özdeşleyen Bürokratik diktatörlük ideolojisine göre, iktisaden geri ülkelerde Sovyet devleti ile iyi geçinen ulusal kurtuluşçu bir burjuva ya da küçük-burjuva iktidarın “devletçilik” yolunu tutmuş olması, onun “sosyalist” olarak adlandırılmasına yetmiştir. Cezayir, Yemen, Somali, Angola-Mozambik, Afganistan, Etiyopya, Nikaragua vb. Gibi ülkelerde var olan rejimlerin “sosyalist” olarak adlandırılması, sosyalizm kavramının ne denli ayaklar altına alındığının yeterli ipuçlarını vermektedir. Kısacası bürokratik egemenlik dünyaya, sosyalizmle ortak noktası bulunmayan bir “sosyalizm” çarpıtmasını armağan etmiştir. Bürokratik diktatörlüğün izinden gidenlerin “reel sosyalizm” olarak kabul buyurdukları bu çarpıtmanın, sosyalizm mücadelesine verdiği zarar inanılmayacak ölçüde büyük olmuştur.

İşte bu yüzden etniye dayalı milliyetçilik güç ve etki alanları bularak dünya yüzünde yaygınlaşmış ve Sovyetler çökünce Sovyetlerin ardından veya Doğu Bloku ülkelerinden etnik milliyetçilikler fışkırmıştır.

Dünya üzerindeki sosyal ve siyasal olayların ardında ideolojik nedenlerin de olduğunu unutmamalıyız.

copyleft (c) 2001-03 hamamboculeri.org