Yeni Çağ Gazetesi'nde Bu Hafta Çıkan Yazısı, 6 Haziran 2003

Ulus Irkad

 

Şimdiki Türkiye'yi Anlamak

Türkiye’de son zamanlardaki açılımlardan sonra AB’ye ve Kıbrıs’ta bir çözüme karşı bir direniş olduğu ve bu direnişte militer çevrelerle onlara direk veya indirek bağlı sağcı ve solcu milliyetçi hücre partilerle bürokrat hariciye kesimlerinin büyük bir etkisi olduğu göze çarpmaktadır. Bugünkü Türkiye’yi anlamak için tarihe de göz atmak gerekmektedir. Bilhassa Osmanlı Devleti’nin son yüz elli senesinde ulusal bilincin yayılmasında ve de şimdiki ulus devlet temellerinin atılmasında büyük bir etkisi olan İttihat ve Terakki Örgütü’nün bu şimdiki derin devlet denilen veya militer bürokratik kasta dönüşen düzenin oluşmasında oldukça büyük bir payı olduğu da gerçektir. TC’nin Derin devlet örgütlenmesinin İttihatçıların gizli örgütlenmesini andırdığı da bilinmektedir. Mustafa Kemal Atatürk’ün de İttihat ve Terakki’nin içinden geldiği, o Osmanlı örgütlenmesini örnek aldığı ama Atatük’le İttihatçılar arasında da bir siyasal çekişme olduğunu Türkiye’nin gerçek Cumhuriyet tarihini okuyanlar bileceklerdir. Hatta bazı İttihatçıların daha sonraları Atatürk tarafından kimilerine göre komplo düzenlenerek, kimilerine göre ise İzmir Cinayeti sonrası ortadan kaldırıldığı da söylenmektedir. Kemal Tahir’in “Yol Ayrımı” ve “Kurt Kanunu” adlı kitaplarını okuyanlar bu konuları daha detaylı bir şekilde bu kitaplardan öğrenebilirler. Yalçın Küçük’ün Türkiye ve Aydın Üzerine tezlerini okuyanlar da aynı sonuçlara varabilirler. Sonuçta Atatürk’ün kullandığı birçok yöntemin de İttihatçılarla çok benzeştiği noktasına varabilirsiniz. Atatürk’ün bir Modernizm çağı aydını olması tabi ki kendisinde çağının birçok özelliklerinin toplanmasını getirmiştir. Fransız Devriminden etkilendiği ve Türkiye ulus devlet sınırlarını oluşturduğu da gerçektir. Ve şurası da açıktır ki her Modernist devlet tarihinde gördüğümüz milliyetçilik akımından ötürü ulus devletlerin “ötekilerin” acıları üzerinde yükseldiği de isbat edilmiştir. Batı devletlerinin çoğunda, hatta İsviçre’de burjuva demokratik devriminin öncesinde bile başkalarının acıları üzerinde yükselen çok tarihi olaylar olduğu hala daha dünya üzerinde konuşulmaktadır. Tabi ki Batı toplumlarında demokratik devrimlerin olmasıyla bu acılara bir yerde dur denmesine rağmen Almanya örneği daha elli yıl öncesinde yaşanmış bir tarihsel olaydır ve de faşizmin de kapitalizm varolduk sonra etkinliğini yitirmeyeceği birçok Avrupa devletinde bu gerçekler yaşanmasına rağmen ortaya çıkabileceği son zamanlardaki seçim olaylarında göze çarpmıştır.

Atatürk’le başlamıştık. Atatürk’ün şimdiki Türkiye’nin militer kast yöneticileri gibi içi boş, sadece heykeller ve de büst felsefesi yapmadığını, bir modernist olarak dinden tutun, tarih bilimine kadar okuduğu, bu konularda ders kitapları yazdığı, öne sürdüğü görüşlerin “diyalektik kemalizm” olarak nitelendirildiği yazılmaktadır. 1960 ihtilaliyle Türkiye üzerinde militer kast rejiminin temellerini atanların ise 1971 yılından başlayarak 1962 anayasasını ortadan kaldırmak için 1980 ihtilalini düzenleyerek egemenliklerini perçinlediklerini ve “Atatürkçülük” derken Atatürk’ün batının çağdaş değerlerine sahip çıktığının belirtilmesini istemediklerini de bugünlerde yaşıyoruz. Atatürk yaşasaydı militer güçlerin sivil işlere ve hatta AB işlerine kadar burunlarını sokmalarını isteyecek miydi? AKP eleştirilebilir. AKP de modernist, dinci, sağ bir parti. Ama ilginçtir, Kıbrıs konusundaki dağ gibi cahilliğine rağmen, yönünü Avrupa’ya dönmesi, siz isterseniz takkiyecilik olarak niteleyin, olumlu getirileri olan bir politika. Kıbrıs konusunda, sağcı, AB politikası takipçisi bir partinin son zamanlarda açıklandığı şekilde bağnaz bir politikası olması da bana pek sürpriz gelmedi çünkü zaten dinin de belli bir noktadan sonra Osmanlı İdaresi’nden beri devlet tarafından, bilhassa Cumhuriyet Dönemi sonrası soğuk savaş sırasında bir resmi devlet aracı olarak ortaya çıkabildiğini de görebilmekteyiz. Türkiye’de aşırı Turancı sağ gibi aşırı dinci sağ da derin devletin bir oyuncağı gibi ortaya çıkabilmiştir(Son zamanların Maoist Perinçek Partisi’nin de bunlardan pek kalır tarafı yoktur).

Atatürkçülüğün de Türkiye şartlarında gerçek bir burjuva demokratik devrimcilik olmadığını bu görüşün de Kürtlerin haklarını öne çıkarmadığını öne sürüp bu rejimin de totaliter ve otoriter bir yapı taşıdığını söyleyen yazarlar ve aydınlar da mevcuttur. Bir burjuva devrimini bujuvazi eğer sınıfsal bir güç olduktan sonra gerçekleştirmişse, hemen ardından üç büyük adım atmalıdır. İlkin monarkların elinde bulunan egemenliği alıp halka verecektir. Ardından ekonomiyi (Pazarı) ulusallaştıracaktır. Nihayet kültürü bir yandan liberalleştirecek, bir yandan ulusal kültüre dönüştürecektir. Bazı Türkiyeli yazarlara göre Türkiye bujuvazisinin 1920 devrimi (Kurtuluş Savaşı’nı burjuvazi mi yapmıştır o da tartışılmalıdır. Bir de Kurtuluş Savaşı’nı Atatürk’le altı Osmanlı Paşası’nın başlattığı bugünkü MGK örneğinde olduğu gibi daha bir gerçeklik kazanmıyor mu?), eksik – fazla, üç adımdan ikisini atmıştır. Fakat, kültürel alanda aynı etkinliği gösterememiştir. Türkiye’de Batı’daki AB normlarının benimsenmesi, insan haklarının etkin kılınması ve de Atatürk’ün bile zamanında çağdaşlaşma olarak gördüğü batı medeniyetlerine karşı başta militer güçlerin ve de kendisine milliyetçi denilen Perinçek tipi sol tandanslarla MHP tipi sağ tandansların bu haklara karşı çıkarak dünyada şu anda benzeri hiç görülmeyen ve de Türkiye’deki liberal atılımları dahil, Türkiye’yi aynen Çin gibi dünyadan izole ederek engellemeye çalışmaları bu akım ve güçlerin Kemalizm adına konuştukları bürokratik kast rejimini devam ettirmek istemelerinde vurgulanmaktadır.

Türkiye’nin çağdaşlaşması sırtını Batı’ya dönüp Türkiye halklarını yokluklar ve özgürlüklerden mahrum bırakarak gerçekleşemez. Türkiye’nin çağdaşlaşması Atatürk gibi ( Türkiye’deki farklılıkları tanımama noktasında eleştirilse bile) modernist ilericilerin batıyı örnek alan üstyapısal devrim hamleleri örnek alınarak, batıdaki emekçi ve çalışan kesimleri de kucaklayarak, gerekirse demokratik cumhuriyet esasları içerisinde de değerlendirilerek yerine getirilmelidir.

1968 yılında Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının gerçekleştirdiği hareketin(Evrensel getirileri yanında) Türkiye’deki şimdiki burjuva reformu sayılacak AB normlarının benimsenmesinde ve Türkiye’nin yenilenmesinde büyük bir payı olduğu da değerlendirilmelidir. Eğer Türkiye ayakta kalmışsa gerek 1968 ve gerekse 1980’lerde verilen gençlik ve emekçi mücadelelerinin bunda büyük bir payı vardır. Türkiye AB eşiğindeyken bu değerlendirmelerin yapılması da ilerisi için Türkiye halklarına yeni kapılar açacaktır.

Atatürkçülük, evrensel mesajlarında şövenizme kapı açmıyordu. Atatürkçülüğün evrensel yanı düşünülürse AB ve çağdaşlaşma, dünya halklarının AB basamağı da takip edilerek Türkiye halklarıyla bütünleşmesi de ilkeselleşebilir. Başka uluslara karşı düşmanlık yapmak Atatürkçülüğün ilkeleri arasında olmamalıdır. Türkiye militer bürokratik kastı başka uluslara karşı düşmanlık yaparak Atatürkçülüğün bile kendi Kemalizmlerine uymadığını isbat etmektedir.

copyleft (c) 2001-03 hamamboculeri.org