Hamamboculeri.org: Alternatif Haber, Dizi, 8 Aralik 2002
Tayfun ÇAĞRA - Yenidüzen Gazetesi
16000 haciz %80i esnaf
Esnaf ve Zanaatkarlar Odası Başkanı Tahsin Karagözlü ve Yönetim Kurulu Üyesi Hürrem Tulga ile esnafı ve Annan Planını konuştuk. Karagözlü ve Tulga esnaf ve zanaatkarın içinde bulunduğu durumu ortaya koyarken alınması gerekli önlemleri ve yetkililere sundukları önerileri de aktardılar. 16000 bin hacizin %80ini esnaf oluşturuyor. Çek yasaklarına girenlerin çoğunu esnaf ve zanaatkar...
Böyle bir durumdayken Esnaf ve Zanaatkarlar Odası bir açıklama yapıyor ve Bir tarafta yıkım ve göç devam ederken diğer tarafta da Kıbrıs sorununda anlaşma arayışları devam etmektedir. Dolayısıyla gelinen noktada toplumda yeniden yeşeren barış umutlarını yok etmeye kimsenin hakkı olmamalıdır diyordu. Yıkım ve göçü durdurmanın varoluşumuzu gerçekleştirmenin başka yolu kalmadığına de değinen Oda, bu söyleşimizde de olası anlaşma sonrası ABde karşılaşacakları rekabetin en büyüğünü zaten şimdi yaşamakta olduklarını da ifade ediyorlar. Kimsenin esnaf ve zanaatkarı korkutmaya kalkmamasını da isteyen esnaf ve zanaatkar, sıkışmışlığın diğer anlamının geçerli olduğunu, bu sıkışmışlığın prese giren toplum için geçerli olduğunu da belirttiler. Tulga ve Karagözlü ile yaptığımız söyleşi şöyle:
Soru: Esnafın ve zanaatkarın şu an içinde bulunduğu durum nedir?
Tulga: Fiilen iflas durumu yaşanıyor. Gazetelere yansıdığı ve bizim de defalarca belirttiğimiz gibi 16000 iflas var. Zaman zaman da çek yasakları gazetelerde yayınlanır. Bakıldığında da kimlerin çoğunlukta olduğu görülür.
Soru: Tabii bu liste genelde bir liste ama çoğunluğu galiba esnafa ait...
Tulga: Her ay bu listeler gazetelerde ilan edilir. Ortalama her ay 50 kişi çek yasağına girer. Bunların %80i aşkın olan esnaftır yani atölyedir, kobidir, demircidir, bakkaldır, mobilyacıdır, dükkandır ve bu da son üç yılda hızlanarak devam etmektedir. Hükümetler bunu seyretmektedir. Önerilerimize rağmen hiçbir şey yapılmamıştır. Yani paketle birlikte kriz, öncesinde bankalar olayı bütün şiddetiyle varlığını devam ettirmektedir. Önlem alınmadığı gibi herhangi bir iyileştirme de yapılmamıştır.
Soru: Ne gibi önlemler alınması gerekliydi? Önerileriniz neydi?
Tulga: Bu konuda pek çok öneri yaptık. Hemen üzerinde durulması gereken elektrik, telefon, girdi ve sosyal güvenlik maliyetlerinin yüksekliği idi. Yani üretim maliyetleri çok yüksek. Dolaylı vergiler de üretim maliyetlerini artırırken diğer taraftan da ithalat hızlı bir şekilde devam ediyor. Bunlar varken siz bu piyasaya üretim yapamıyor, ürettiğiniz malı da satamıyorsunuz. Haksız bir olayla karşı karşıyasınız, al-sat yapanları düşündüğünüz zaman da aynı durum var. İthalat büyük bir hızla devam ediyor, askeri kantinlerin 0 maliyetle yaptıkları satışlar var. Tabii bu arada vergileri de söylemek gerekiyor. Vergi Dairesi 380 milyondan vergi talep ediyor. Bir taraftan ithalat, diğer taraftan üretim maliyetlerinin, sosyal güvenlik ödemelerinin yüksekliği gibi şeyler iyileştirilmesi gereken ve iyileştirilmesi mümkün şeylerdir. Üç yıldır bu önerileri yaptık ama en küçük bir adım atılmış değil. Sadece söz verildi, sözler verilmeye de devam ediyor. Kayıplarımız %100ün üzerindedir. Ülkemiz üretime dayalı değil, kamu görevlisine dayalı bir ülke idi. Her seçim öncesinde 3-4 bin kişiyi kamu görevlisi yaptık ve onlara bağlı bir ekonomi var. Onların kayıpları da çok yüksek, dolayısıyla ekonomi dibe vurdu.
Soru: Kamu görevlisi kazandığı için esnaf da kazanıyordu...
Tulga: Bir ölçüde öyle çünkü ekonomi oraya dayalıydı. Ancak onlar da iki senedir %10luk bir artış aldılar. Haciz olayı da bunların sonucudur. Şu anda gerçekten fiilen kapalı olmayan işletme yoktur ya da varolan üretim aracını aşındırmayan yoktur. Son dönemde şu yatırım yapıldı diyebileceğiniz işletme yoktur, makine satın alan insan gösteremezsiniz. Tamamen tıkanmış bir durumda ve böyle bir süreç yaşarken de anlaşmalar da tartışılıyor.
Karagözlü: Kamu görevlilerine artış konusunda birşey eklemek isterim. Kamu görevlileri her artış isteyeceklerinde bunun faturası maalesef esnafa yansır. Hükümetin memura artış verebilmesi için esnaftan aldığı parayla verebilir. Memurun aldığı esnafa döner gibi bir izlenim ilk bakışta görülebilir ama bence tamamen öyle değil. İkincisi de ülkemizde bir dönem 1980 başlarında bir rahatlık yaşandı. Bu dönemde de insanlarımız hep Avrupa, lüks ve ithal mallarına yöneldi. Memura verilen artışlar da yerli ürüne döneceğine maalesef ithal mallara yöneldi hatta alışveriş turizmi gibi grup turizmine dönüştü. Memurun maaşının iyi olması yine topluma yansımadı. Grup olarak yurtdışına çıkıldığında para yine dışarı kaçtı. Yani belli bir rahatlıktan sonra insanlarımız yerli üretimden koptu. İşte biz burada diyoruz ki ithalatın kısıtlanması yerli üretimin desteklenmesinden geçer. Yani halktan alınan vergilerle artış alan memur zam istemekte haklı olabilir ama bunu tekrar topluma, esnafa, üreticiye yansıtamazsa bu daha da dışarı kaçacak. Maalesef bugüne kadar böyle oldu ve bunun örneğini çok yaşadık. Örneğin; 25 yıl önce mobilyasını yaptırdığı kişiye belki de daha borcu var ama kızının eşyasını gidip dışarıdan alıyor. Eskiden eşyanı yapıyordu da niye şimdi yapamıyor? Yenilik peşinde insanlar... Görmediği bir mobilyayı, eşyayı, elbiseyi, gelinliği tercih ettiğinden yerli üretimden kopuyor.
Soru: Burada şöyle bir soru sormak gerekiyor. Dışarıdan mal alırken insanlar bunda o malın yerli üretimden daha ucuza gelmesi de rol oynuyor galiba...
Karagözlü: Bu bir gerçek... Türkiyeden aldığınız mala gümrükte vergi ödemeden gelirseniz ucuz gelir size... Gittiğiniz zaman bir kalem alıp gelmiyorsunuz. Mobilyayı, altınınızı, gelinliğinizi de alıp geliyorsunuz.
Soru: Ne gibi girişimleriniz oldu bu konuda?
Karagözlü: Çok girişimlerimiz oldu. İthalatın ihtiyaca göre ayarlanmasını istedik. Gümrük fonlarının buna göre yeniden ayarlanmasını istedik. Gümrüklerde de kaçakçılığa neden olur. Malı getirenle gümrükçü arasında pazarlığa neden olur. Fiyatının az yazıldığı çok yazıldığı tartışması sonucu gümrükçünün insafına bırakılır çoğu zaman. Gümrükçü de istediği gibi oynar artık. Hem devletin geliri düşer, hem de esnaf zarar görür. Genelde toplum zarar görür ve üretimden vazgeçilir. Memur bağırır zam yapmadın diye... Devletin parası yok. Esnaf dükkanını kapatmış, vergi veremiyor, kazanmıyor ki versin. Ama Vergi Dairesi bunu düşünmez. Aha dükkanın açık, bu vergiyi vereceksin diyor. Cezalar da katlanır, anormal vergiler... Hakikaten insanlar kazanmıyor ve dükkanlar kapanmıştır. Hele şu anda bir de plan ve belge çıktı kimse vereceğini ödemiyor.
Soru: Bu tıkanıklık aşamasında gündeme gelen Annan Planını sormak istiyorum ben...
Tulga: Aslında ondan önce ben süreci bir özetlemek isterim. 1974den 80lere kadar Sanayi Holding vardı ve üretim söz konusuydu. Bu arada bir ganimetçi dönem de yaşadık. Haydan geldi huya gitti. Sonra bavul turizmi geldi. Bavul turizmiyle birlikte devlette istihdam da arttı. 1985te de sizin üretim yapmanıza gerek yoktur, ticaret ve turizm yapın dendi. 90lara geldiğimizde herkes aldığını bankalara yatırdı, kim daha fazla faiz verirse oraya gitti para ve rantiyecilik dönemi başladı. Ganimet, bavul ve rantiyecilik... 2000lere geldiğimizde banka krizleri başladı, ekonomik paketler gündeme geldi ve nihayet üretimin anlamlı ve kaçınılmaz olduğu ifade edilmeye başladı. Ama arada geçen yıllarda yani 26 yıl boyunca siz üretime yatırım yapmadınız, ilgilenmediniz, kapasite artırmadınız, teknoloji yükseltmediniz, ara eleman yetiştirmediniz, girdiler yüksek, ithalat almış başını gidiyor. Bu ortamda üretime geçmek hiç de basit bir şey değildi. Yapılabilirdi ama üretimi anlayan bir bürokrasi de yoktu. Üretimin önünü açacak öneriler yapıldığı halde sadece haklısınız demekle yetinildi. İşte fiilen kapanma durumunu şimdi yaşıyoruz.
Soru: Bu tıkanıklık aşamasında şimdi önümüzde bir plan var. Esnaf bu plana nasıl bakıyor, plan esnaf için bir kurtuluş mudur?
Tulga: Esnaf da bütün halkın baktığı gibi bakıyor plana... Toplumun yarısı kamu görevlisi ise yarısı da esnaf ve zanaatkardır aslında... Bir miktar hayvancı var tabii... Bütün halk gibi esnaf da bir şeyin farkındadır; bu statükoyla üretim gerçekleşemez, ekonomi yürümez yani bir anlaşmanın bu ülkede olması gerektiğini diğer halk kesimleri gibi esnaf da bilmektedir. Açıkçası şu anda esnafın daha çok kilitlendiği nokta bu ülkede bir barış ve anlaşmanın olması ve bir istikrarın artık bu ülkeye gelmesidir. Zaten istikrarın olmadığı yerde üretim ve ekonomi olur mu? Olamadığını Lefkoşadaki son mitingle de esnaf ortaya koydu ve olmaz dedi.
Soru: İstikrarı getirir mi bu plan?
Tulga: Tam 30 yıl üretimle alakasız bir coğrafyada yaşadık. Ne zanaatkar doğru dürüst yetiştirildi bu ülkede ne de varolan geliştirildi, ne de kapasite olarak yeterli durumdayız ne de makine donanım açısından herhangi bir yatırım yapılabilmiştir. Elbette ki anlaşmayla birlikte bir takım problemlerin yaşanacağı aşikar... Buna rağmen insanlar geçim peşinde, iş peşinde olduğu için yani ekmek derdinde olduğundan dolayı herşeye rağmen kabul ediyor. Ama bu, şu anlama gelmemelidir. Üretim yapmak istemediğimiz anlamına gelmemelidir. Belki belirttiğimiz gibi işletmeler kapanmış durumda, insanlar açlık sınırının altında, evine ekmek götüremeyen çok sayıda insan var artık. Zaten göçlerden de biliniyor. Evine ekmek götürecek durumda olsa insan göç etmeyecek. Bu durumda bir iş imkanının ortaya çıkması onun için bir olumluluktur ama bu tümüyle üretimden vazgeçmek anlamına gelmemektedir. Bunun koşullarını yaratmaktır. İşyerini bırakıp da bir yerde garson olmak istemiyor.
Soru: Bu aşamada şunu sorayım. Şimdi Türkiyedeki büyük şirketlerle haksız bir rekabet içinde olan yerli üretimin, olası bir anlaşma ve sonrası AB üyeliğinde daha büyük haksız rekabet içine gireceği endişesi var. Odanız bu konuda ne düşünüyor?
Tulga: Biz başkanla birlikte Cumhurbaşkanlığında bir toplantıya katıldık. Biz aslında en acımasız şekilde bu rekabeti şu anda yaşıyoruz. Gerek içten gerek dıştan hem de hukuk dışı en keyfi biçimde, en acımasız bir biçimde haksız rekabeti yaşıyoruz.
Soru: Nasıl yaşıyorsunuz?
Tulga: Örneğin hiper marketlerle, örneğin askeri kantinlerle, ithalatla... İthalatta herhangi bir koruma yoktur, sorma gir hanıdır. Nasıl ki dileyen gelir, mallarda da bu böyledir. Bizi haksız rekabetle kimse korkutmaya çalışmasın. Kimse korkutmaya çalışmasın ve bunu Cumhurbaşkanlığında üstüne basa basa da söyledik. Çünkü sabaha ithalatçı bir firmanın dev gibi show roomuyla karşılaşırsınız. Başkan bunu yaşadı ve buna tedbir alma imkanı yok. Onun için kimse bizi haksız rekabetle korkutmaya çalışmasın. Bunun altını çizdikten sonra devam edelim. Tabii ki rekabet devam edecek. Gönül ister ki bir takım önlemleri alalım. Ne yapalım? Bu insanları yeniden elinden tutalım, kapasitelerini gözden geçirelim, teknolojilerini yenileyelim. Gönül ister ki bunları kaygı edinen bir yönetim altında yaşayalım. Ama bizi bundan sonraki uygulamalarla korkutmaya çalışmasınlar çünkü biz bunun beş beterini yaşadık.
Karagözlü: Esnafımız iki yol ağzına gelmiş, bir yola girmiş uzun bir süre bu yolda mücadele etmiş ama en sonunda yolun tıkalı olduğunu görmüş kapanmış kalmış. Şimdi önümüzde başka bir yol var ama bu yolun ucunu da göremiyoruz. Siz olsanız zaten bu yol kapalı, geldiniz kaldınız, başka çareniz var mı? Ucunu göremediğiniz bu yola gideceksiniz. Başka alternatifiniz yok.
Soru: Çaresizlik mi bu?
Karagözlü: Çaresizliktir ama bir umuttur. İşte bir yolunuz kapalı, girdiniz boğuluyorsunuz, obür yolun da ucunu göremiyorsunuz ama kapalı yolu da aşamıyorsunuz. Ucunu görmediğiniz yola bir umut olarak girmek zorundasınız.
Soru: Başka alternatif vardır deniyor, işte Türkiye ile ilhak...
Tulga: Biz bunları yaşadık, biz bunları yaşadık.
Karagözlü: Madem olurdu yapılsaydı yani bunları söylerken bu Cumhurbaşkanlığı konusu çok acıdır. Çok ağır taleplerimiz de olmadı. En azından vergileri kaldırın, kabul ediyorlar ekonomik kriz olduğunu ama resen vergileri oturtuyorlar. Madem Türkiyeden malı getireceksiniz beni rahatlatın. Bu gibi isteklerimiz yerine getirilmedi aksine tersi oldu bugünlere geldik. Bunlar yapılmayacak şeyler değildi, bileşik faizlerde bir rahatlatma yapılabilirdi. Adam malını satıyor borcunu ödeyemiyor, dönüyor öbür malını da satıyor. Nereye kadar gidecek? Bu yol geldi tıkandı. İşte bu tıkanıklık sonunda önünüzde ucunu görmediğiniz bir yol görürseniz o yola gidersiniz.
Tulga: Üretim yok. İnsanlarımız bari bir iş bulabileceğini düşünüyor. Keşke doğru dürüst bir yönetim olabilse, çünkü üretim sahip çıkmayı gerektirir. Olmadığı taktirde gerçekten AB acımasız bir rekabeti öngören bir sistemdir, biz bunu iyi biliyoruz ve donanımı yüksek bir ülkeler topluluğu...
Soru: Tabii acımasız bir rekabet diyorsunuz ama ABnin kendi ülkelerinde yerli üretimi destekleyen bazı kuralları da var.
Tulga: İyi bir yönetim olsa ve bu sorunları bu yönetimler üretici kurumlarla paylaşsa yapılacak iyi şeyler var. Örneğin geçiş süreci öngörülüyor. Bu geçiş sürecinin çok iyi değerlendirilmesi lazım. Ama biz hala ortak bir çalışmaya giremiyoruz. Bu ülkede üretilmesi gereken neyse ortaya koyup ciddi önlemler alamıyoruz, girişimler yapamıyoruz veya taleplerde bulunamıyoruz. Zaten karartan biraz da bu...Yoksa bütün bunlar olabilse, neleri üretmek istediğimizi beraber ortaya koyabilsek önümüz çok da karanlık olmaz. Karşınızda dev gibi, iyi örgütlenmiş kuruluşlar var. Güneyde de bunlar var. Burada da darmadağın bir yapı var. Kooperatifçilik gibi bir gelenek olmuş olsa bu bir güç olacak. Güneyde bile üretimin hala devam etmiş olması kooperatiflere dayanıyor. Dev firmalar karşısında insanlar birlikte tutunabilir.
Karagözlü: Avrupada koruma var dediniz ama biz o kadar yalnız bırakıldık ki... Hele Türkiyeden gelen mallara karşı hiçbir korumamız yok bizim.
Tulga: Büyük bir dağılma var. Nasıl toparlanır? Bu gerçekten insanların tek başına üstesinden gelecek bir husus değil. Tek tek bunu yapma imkanımız da yok. Birliklerin oluşması lazım, birleşmelerin olması lazım ve bu konuda plan ve politika olması lazım.
Karagözlü: Gene siz Avrupadaki korumadan bahsederken işte buradaki üreticinin içinde de bir ümit de o vardır. Belki buradaki üreticiye bir koruma, destekleme gibi bir önlem alınır ve buradaki hayvancı, çiftçi, esnaf ayakta kalabilir. Yani bu da o görülmez yolun içinde beklediği bir umuttur.
Tulga: Ama bu konuda da önlem alınması lazım, bekleyerek de bunlar çözülmez biliyorsunuz.
Soru: Yani ille de bir alternatife! gerek yok aslında... Bunlar şimdi de yapılabilecek şeyler...
Tulga: Elbette ve derhal yapılması gerekiyor. İşte Başbakan şimdi görüşüyor. Umarım formalite değildir. Hala bir koca Esnaf Zanaatkarlar Birliği çağrılı değildir böyle bir toplantıya... İşte dilerim formalite değildir demek gerekiyor.
Soru: 12 Aralıka birkaç gün kaldı artık. 12 Aralıkın esnaf için önemi nedir? Bu birkaç günde ne yapılması gerekir?
Tulga: Biz daha önce yönetim kurulumuz kararı ile açıkladık. Başkan da söyledi. Şu andaki belirsizlik tümüyle ekonomiyi dibe vurdurdu. Varolan dinamizmi de öldürdü. Dolayısıyla 12 Aralık gerçekten anlaşmanın yapılacağı gün olmalıdır yoksa bu belirsizlik devam ettiği takdirde değil esnafın, dev şirketlerin bile zora gireceğini de söylemek lazım. Çünkü bu belirsizlik biliyorsunuz bütün ekonomi için önemlidir, ekonomiyi öldürür.
Soru: Sıkıştırıldık deniyor şimdi... Biz de anlaşma istiyoruz ama sıkıştırıldık.
Tulga: 30 yılda ne yapıyorlardı? Ama paylaşmadılar. Tartıştılar, gizlediler. En son noktada da biz sıkıştık demeye başladılar. Bunu artık halk biliyor ve bunun üzerinde de durmaya gerek yok. Biraz da gülünç galiba... Sıkıştırıldık demeleri özellikle gülünç gerçekten...
Karagözlü: Sıkıştırıldık kelimesi tek anlamda değil. Bana göre iki anlamda sıkışma var. Zaten bir yanda toplum var, sıkışmış durumda. Öte yandan zaman kalmamıştır ama bu zaman zarfında erken bir çalışma yapılıp, bir müzakere yapılıp en erken zamanda çareleri, çözümleri bulma şansı var. Sıkıştırıldık derken o taraftan da bir şansımız var. Bu taraftaki sıkışlık, sıkışıklığın da ötesinde prese girdi. Onun için mutlaka en erken zamanda çözüme gidilmesi, görüşülmesi şart. Esnafın zaten ilk günden beri yaptığı bu...