Dizi|Haber Ana Sayfa


Hamamboculeri.org: Alternatif Haber, Dizi, 1 Agustos 2002
Böcü

Afrika Gazetesi 2 Yıl Önce Yazarlarına Karşı Yapılan Casusluk İddialarıyla İlgili Yazı Dizisi Başlattı

Afrika Gazetesi 2 yıl önce yazarlarına karşı yapılan casusluk iddialarıyla ilgili yazı dizisi başlattı bu yazılarda olayın komplo olduğu anlatıyor ve bu komploya dahil edilmek istenen bir şahsın açıklamaları anlatılıyor. Aşağıda 31 Temmuz gününe kadar gazetede konuyla ilgili çıkan yazılar.


29 Temmuz 2002

Sivil İşler eski görevlilerinden Salih Olgun, iki yıl önceki casusluk komplosu ile ilgili gerçekleri anlatıyor...
Komployu gördüm

2000 Temmuz’unda gazetemiz yazarlarına karşı casusluk komplosu düzenlendiği sırada, GKK’ya bağlı Sivil İşler biriminde görevli olan ve bu yılın başlarında emekliye ayrılan Salih Olgun, tüm bildiklerini ve tanıklık ettiklerini yazılı olarak yetkili makamlara dağıttı.
 

Kaleme aldığı ifadesini Cumhurbaşkanlığı’na, Başbakanlık’a, Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığı’na ve Meclis Bakanlığı’na dağıtan Salih Olgun, ifadesinin birer kopyasını CTP, TKP ve YBH’ya da verdi.
 

Siyasi partilerin bu konuyu meclise getirmeleri ve soruşturma açılması için çaba harcamaları gerektiğini belirten Salih Olgun, gazetemize yapılan saldırıları da kınadı.
 

Salih Olgun, siyasi partilerin konuyu meclise taşımaları halinde, kendisinin gerekli ifadeyi mecliste de vermeye hazır olduğunu belirtti.
 

Kamuoyunu sarsacak ifşaat...

Yarın açıklıyoruz: Komplonun içyüzü

Komutan: Tanık ol!

Salih Olgun: 19 Temmuz 2000 günü daireye gittiğimde Bölge Müdürü Mehmet Cemal Karacaoğlu beni odasına çağırarak “Şener Levent’in mahkûm edilmesi için mahkemeye tanık olarak çıkman gerek, Komutan Ali Nihat Özeyranlı emir verdi” dedi. Benim tanık olduğum birşey yok. Ben bu emri kabul etmiyorum. Kendimi de kullandırmam...

30 Temmuz 2002

Casusluk komplosunun karanlık yüzü iki yıl sonra aydınlanıyor...
Tarih 22 Temmuz 2000...
Komutan
tanık ol dedi
Gazetemize karşı düzenlenen casusluk komplosu sırasında GKK’ya bağlı Sivil İşler biriminde görev yapmakta olan Salih Olgun, Kendisine GK Komutanı Tuğgeneral Ali Nihat Özeyranlı’nın verdiği emri yerine getirmedi... Salih Olgun, Şener Levent’i mahkûm etmek için mahkemede yalancı tanıklık yapmayı reddetti!
 

Salih Olgun’dan komutanlığın istediği şuydu: Mahkemeye birtakım belgeler sunmak, ayrıca bazı ses bandlarının Güney’deki Rum ajan tarafından getirildiğini ve ajanın bunları kendisine teslim ettiğini söylemek...
 

Zamanın Sivil İşler Başkanı Arif Karaduman, Salih Olgun’u tanıklık için ikna etmeye çalışırken şöyle diyordu: Yapacağın, elinde yazılı olan bu belgedekileri mahkemede söylemendir. Konuyu Yüksek Mahkeme Başkanı, Başsavcı, GK Komutanı, kolordu Komutanı ve Cumhurbaşkanı görüştüler... Sen bölge müdürü olacaksın, bu işin hiçbir riski yok...
 

Salih Olgun: Kesinlikle bu emri uygulamayacağım deyince, sinirlenerek “O zaman komutana çıkıp kabul etmediğini söyle... Seni bekliyor, başına gelecekleri de çekersin” talimatını verdi...
 

“Önce evime geldim. Aileme ‘komutanla görüşmeye gidiyorum’ mesajını bıraktım, ama yüzümdeki gerginlikten olumsuz şeylerin olduğunu farketmişlerdi. Benimle birlikte gelmek istediler. Kalmalarını ve bir-iki saat sonra haber almazlarsa, gideceğim yerden aramalarını istedim.”
Salih Olgun anlatıyor.
 

Açı    Şener Levent
EMİR YÜKSEK YERDEN OLSA DA...
Ben tutuklandığımda, O Sivil İşler’de görevliydi.
Sivil İşler sivil değil.
Orada herkes asker.
Başında da bir albay...
Kime bağlı?
Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığı’na...
O sırada Sivil İşler’in başında Albay Arif Karaduman’dı.
Ben mahkeme kararıyla 18 Temmuz’da serbest bırakıldım.
Ancak perdeler henüz kapanmamıştı.
Komplo sürüyordu.
Denktaş hala,
-Delilleri gördüm, diyordu.
Tarih 22 Temmuz 2000...
Günlerden Cumartesi...
Albay Arif Karaduman O’nu telefonla aradı.
-Daireye git, ben de geliyorum, görüşürüz, dedi...
Dairede buluştular.
Karaduman O’nu ikna etmeye çalıştı.
-Komutana emri kabul etmediğini söylemedim, dedi. Senin yapacağın, elimde yazılı olan bu belgedekileri mahkemede çıkıp söylemendir. Konuyu Yüksek Mahkeme Başkanı, Başsavcı, Güvenlik Kuvvetleri komutanı, Kolordu komutanı ve Cumhurbaşkanı görüştüler. Elimizdeki ses bandlarının Güney’deki ajanımız tarafından getirildiğini ve Rum ajanın bunları sana verdiğini söyleyeceksin yeter. Komutan daha önce de sana söyledi, biliyorsun. Sen bölge müdürü olacaksın, bu işin hiçbir riski yok...
Yüksek Mahkeme Başkanı Salih Dayıoğlu...
Başsavcı Akın Sait...
GK Komutanı Ali Nihat Özeyranlı...
Kolordu Komutanı Şükrü Sarıışık...
Ve Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’tı...
 

***

Salih Olgun yirmi yıllık görevliydi Sivil İşler’de...
Ve işte, hayatının en zor sınavı ile karşı karşıyaydı...
Kendisinden istenilen şey yalan söylemekti.
Hem de Kur’ana el basarak...
Mahkemede...
Yargıç önünde...
O’nu bu yalanı söylemeye teşvik edenler, hatta O’na bunun için emir verenler de devletin en üst katındakiler idi.
Bu yalan basit bir yalan değildi.
Başarılı olursa çok işe yarayacaktı...
 

***

Emir çok yüksek yerdendi.
Koskoca komutandan...
Garantör Türkiye’nin Kıbrıs’taki generallerinden...
Hani sizin o sık sık “garantörler olmazsa olmaz” dediğiniz makamlardan...
Reddetmek kolay mı?
Salih Olgun da hepimiz gibi bir insan...
Onun da çoluk çocuğu, o çoluk çocuğun da hayatları var...
Siz hiç yüksek yerden gelen bir çılgın emri reddetmek mutluluğunu yaşadınız mı?
Vicdanınız, size işletilmek istenilen suçun önüne geçti mi hiç?
Masumiyetinden emin olduğunuz bir insanı kurtarmak veya bile bile ateşe atmakla karşı karşıya kaldığınızda, işinizi ve hayatınızı hiç tehlikeye attınız mı?
 

***

Salih Olgun reddetti.
Kabul etmedi emri yerine getirmeyi.
Yaşamı boyunca ağırlığı altında ezileceği o vicdani hesaplaşmayı göze alamazdı.
Böylelikle terfiyi kaybetti!
Emekliye ayrıldı.
Sarsılmış ve hayal kırıklığına uğramış bir yürekle...
Devleti yönetenler böyle olamazdı.
Düşündükçe kahroldu.
Onurunu ezdirmemek tek mutluluğu oldu.
 

***

O günlerin üstünden iki yıl geçti.
Kırk yıllık cinayetlerini bile hala aydınlatamamış olan bir toplumda, bir komplonun içyüzünü öğrenmek için iki yıl çok mu?
 
 

31 Temmuz 2002

Boğaz’daki komutanlıkta Salih Olgun’u çok iyi karşılayan GK Komutanı Ali Nihat Özeyranlı, onun tanıklığı reddettiğini öğrenince hiddetle bağırmaya başladı:
Korkak!
Ali Nihat Özeyranlı: Sen buraya emirleri tartışmaya mı geldin? GK Komutanı’nın verdiği emri kabul etmemek ne demek? Devlet, asker, Türkiye düşmanlarına karşı mücadelede korkaklara yer yoktur. Sen de korkağın tekisin! Halbuki be senin için ne kadar güzel şeyler düşünüyordum. Lefkoşa Bölge Müdürü yapacaktım... Ama sen bu makamlara layık değilsin! Cumhurbaşkanı yarın adadan ayrılacak, beni bekliyor. Şimdi ben ona ne diyeceğim?
 

Komutan bağırıyor, masaya yumruk atıyor, yukarıya sekiyordu... Salih Olgun “Komutanım, bu şekilde tanık çıkmamı veya başka birisinin çıkması, ne KKTC devletine yakışır, ne de GKK’ya” deyince Ali Nihat adeta cinnet geçirdi, daha hiddetli bağırmaya ve küfretmeye başladı: Devleymiş, hangi devletten bahseden bana sen? Defol, defol! Git istifanı ver! Güvenlik Kuvvetleri’nde senin gibilere yer yok!
 

Salih Olgun Yaziyor:
 

--------------------------------------------------------------------------------
KOMPLONUN İÇYÜZÜ
15 Kasım 1983’te kurulan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin Kıbrıslıtürklerin de devlet kurma hakkından kaynaklandığını düşündüğümden, Kıbrıs’ta barışa giden yolda iyi bir adım olduğunu savunuyordum.
Bizim de artık kendi kendimizi yöneteceğimiz bir bağımsız devletimiz vardı.
Ancak bu coşkum çok kısa sürdü. Çünkü kurulan devlet gerçek anlamda bir bağımsızlığa sahip olmadığı gibi ülke içerisine sürekli müdahaleler yapılıyordu. Bunların geçici olduğunu, zaman içerisinde düzeleceği ümidini taşıyordum.
Ülkemin, bağımsızlık ve demokrasiden nasibini almadığı gerçeğiyle 2000 yılı Temmuz ayındaki meşhur “casusluk komplosu” sırasında karşı karşıya kaldım.
Dönemin Güvenlik Kuvvetleri Komutanı Ali Nihat Özeyranlı “casusluk suçu” iddiası ile tutuklanan Avrupa gazetesi yazarlarını, başta Şener Levent olmak üzere tümünü mahkum ettirmek istiyordu. UBP-TKP koalisyon hükümetinde Başbakan Yardımcılığı görevini yürüten Mustafa Akıncı ile Polis Genel Müdürlüğü binası açılışında başlayan tartışma sürerken, KKTC aleyhine faaliyet yürüten “casusluk şebekesi” dikkatleri çekmişti.
Avrupa yazarları aleyhine doğru düzgün bir suçlama getirilemediğinden teker teker serbest bırakılıyorlardı.
En son Şener Levent’in serbest bırakıldığı 18 Temmuz 2000 günü akşamı İnönü Meydanında 41 demokratik kitle örgütünün “Bu Memleket Bizim Biz Yöneteceğiz” mitingi halkın yönetenlere karşı tepkisini ortaya koyuyordu. Yirmi bin kişinin üzerindeki katılımla halk bağımsızlık ve demokrasi talebini yükseltiyordu.
Ertesi gün (19 Temmuz 2000) çalıştığım daireye gittiğim zaman Bölge Müdürü, Em. Bnb. Mehmet Cemal Karacaoğlu beni odasına çağırarak “Şener Levent’in mahkum edilmesi için mahkemeye tanık olarak çıkman için Komutan (Ali Nihat Özeyranlı) emir verdi” dedi. Bölge Müdürü’ne “Neyin tanığıyım ki tanık çıkacam? Benim tanık olduğum birşey yok. Ben bu emri kabul etmiyorum. Kendimi de kullandırmam. KKTC’nin mevcut yasaları çerçevesinde görevimi yaparım, yasadışı işlere girmem” deyince, “O zaman başkanı ara ve kabul etmediğini söyle” dedi. Dönemin Sivil İşler Başkanı Arif Karaduman’ı arayıp “Tanık olmam konusundaki komutanın emrini kabul etmiyorum” dedim. O da “Bu konuyu sonra konuşuruz” diyerek geçiştirdi.
Yıllık iznim 24 Temmuz 2000’de başlayacağı için bu konuyla muhatap olmayacağımı düşünüyordum. Ertesi gün 20 Temmuz olduğu için tatildi ve 21 Temmuz Cuma günü çalıştıktan sonra hafta sonu geliyordu. Böyle bir emir nedeniyle huzursuz olmuştum, emir onur kırıcı, yüzkızartıcı bir emirdi.
Ancak 22 Temmuz 2000 Cumartesi günü saat 14.00 sıralarında Başkan Arif Karaduman telefonla arayıp “daireye git, ben de geliyorum görüşürüz” deyince huzursuzluğum yeniden arttı. Daireye gittiğim zaman beklediğim oldu. Emri kabul etmeyişim nedeniyle, beni ikna etmek için uğraşıyordu. “Komutan’a emri kabul etmediğini söylemedim. Yapacağın elimde yazılı olan bu belgedekileri mahkemede söylemendir. Konuyu Yüksek Mahkeme Başkanı, Başsavcı, Güvenlik Kuvvetleri Komutanı, Kolordu Komutanı ve Cumhurbaşkanı görüştüler. Elimizdeki ses bantlarının güneydeki ajanımız tarafından getirildiğini ve Rum ajanın bunları sana verdiğini söyleyeceksin yeter. Komutan daha önce sana da söyledi, biliyorsun sen bölge müdürü olacaksın bu işin hiçbir riski yok” diyordu.
Ben, "Bölge Müdürüne söylediklerimi ona da tekrar edip kesinlikle bu emri uygulamayacağım” demem üzerine sinirlenerek “O zaman komutana çıkıp kabul etmediğini söyle. Seni bekliyor. Başına gelecekleri de çekersin” talimatını verdi.
O ana kadar gerilen sinirlerime zor hakim oldum. "Peki giderim ve sizin söylemeniz gerekenleri ben söylerim" diyerek daireden çıktım. Sivil İşler Başkanı Bölge Müdürü yanımda olmadan yasadışı emirler veriyordu. Gerçi Bölge Müdürü de yasadışı emri iletmişti ama Sivil İşler Başkanı’nın beni daireye aradığını bildiği halde ortalarda görünmüyordu.
Önce evime geldim. Aileme “Komutanla görüşmeye gidiyorum” mesajını bıraktım, ama yüzümdeki gerginlikten olumsuz şeylerin olduğunu farketmişlerdi. Benimle birlikte gelmek istediler. Kalmalarını ve bir-iki saat sonra haber almazlarsa gideceğim yerden aramalarını istedim. Cep telefonum yanımdaydı ve cebime koymuştum. Arayabilirsem arayacaktım. Çünkü başıma birşey geleceğinden korkuyordum.
Boğaz’a gittiğim zaman hemen komutanın yanına aldılar. Dışarıdaki bekleme salonunda Karargah Şube Müdürleri imza için bekliyorlardı. İkisi Lise’den sınıf arkadaşımdı. Onlar Harpokuluna gitmişler bense üniversiteye. Ama şimdi onlardan önce komutanın yanına çıkabilmiştim. Onlar bekledikleri için sıkılmışlardı belli ki. “Bravo valla amma torpillisin ki beklemeden yanına alıyor” diyerek şakalaştılar.

İçeri girdim. Büyük bir odanın ucundaki görkemli masada komutan oturuyordu. Beni görünce kalktı ve güleryüzle “Salih hoşgeldin. Nasılsın? Bu büyük ve onurlu görevi kabul ettiğin için teşekkür ederim. Seninle gurur duyuyorum” dediği anda, “Komutanım, biryanlışlık olacak, ben tanık olarak çıkma emrinizi kabul etmedim. Bunu Mehmet Cemal Karacaoğlu binbaşıma da başkanıma da söyledim. Size yanlış aktarmış olmasınlar” diyerek sözünü kestim.

Tuğgeneral Ali Nihat Özeyranlı’nın yüzü aniden kıpkırmızı oldu ve bağırmaya başladı.
“Seni buraya kim gönderdi?” derken telefonla emir subayına “Bana Sivil İşler Başkanı’nı bul” talimatını verdi ve yeniden bana dönerek, “Sen buraya emirleri tartışmaya mı geldin. Güvenlik Kuvvetleri Komutanının verdiği emri kabul etmemek demek, ne demek? Devlet, asker, Türkiye düşmanlarına karşı mücadelede korkaklara yer yoktur. Sen de korkağın tekisin. Halbuki ben senin için ne kadar güzel şeyler düşünüyordum. Lefkoşa Bölge Müdürü yapacaktım. Ama sen bu makamlara layık değilsin. Cumhurbaşkanı yarın adadan ayrılacak. Saat 16.30’da beni bekliyor. Ben ona şimdi ne diyecem.”
Telefonu çaldı ve karşısındaki Sivil İşler Başkanı’na “Arif, bu adamı bana niye yolladınız. Hani halletmiştiniz. Adam emrimi kabul etmediğini söylüyor. Herşeyi berbat ettiniz” diyerek telefonu kapattı.
Komutan bağırıyor, masaya yumruk atıyor, yukarıya sekiyordu. Hayatımda ilk kez bu kadar sakindim. Korkmuyordum, endişelenmiyordum. Ne olursa olsun yasadışı, onur kırıcı, yüz kızartıcı hiçbir işte yer almayacaktım. Onurumla yaşamak istiyordum. Bu sakinlik içerisinde “Komutanım bu şekilde tanık çıkmam veya başka birisinin çıkması, ne KKTC devletine yakışır ne de Güvenlik Kuvvetlerine bir kurum olarak yarar sağlar. Bu kurumu böyle yaklaşımlar yıpratır. Bunları cumhurbaşkanına da söyleyebilirsiniz" dedim.
Bu sözlerime bir o kadar daha kızan ve sinirlenen komutan “Si----m senin devletini de şeyini de. Devletmiş, hangi devletten bahseden bana sen. Sen kim oluyon da Güvenlik Kuvvetlerinin yıpranmasından bahsediyorsun. Güvenlik Kuvvetlerini korumak, düşünmek sana mı kaldı. Defol, defol... Git istifanı ver. Güvenlik Kuvvetlerinde senin gibilere yer yok” derken sağ kolu havada bana kapıyı işaret ediyordu.
Komutanın odasından çıktığımda saat 15.30 civarıydı. Bekleme salonundaki subaylar içerdekli sesleri dışardan duymuşlar ama anlayamamışlar. Yine de komutanın sinirli halinden korktukları için imzadan vazgeçip odalarına gitmişler. Emir subayı “İçerde ne oldu?” diye sorunca “Merak ediyorsan gir de komutanına sor” dedim ve oradan çıktım. Cep telefonumla ailemi arayıp yola çıktığımı 15-20 dakika sonra evimde olacağımı bildirdiğim an dünyanın en mutlu insanlarından biriydim. Ölsem de sorun değildi. Zaten o günden sonra ölümden korkum azaldı.
O akşam hayatımın en mutlu gününü kutlarken ülkem ve halkım adına ise büyük bir üzüntüye kapılmıştım. Mutluluk ve üzüntü içiçe geçmişti. Bana komuta eden, ne Güvenlik Kuvvetleri kurumuna ne de sözde bile olsa KKTC’ye saygılı değildi ve devlet olarak tanımıyordu. Başkalarını rejime ve düzene muhaliftir diye casuslukla, hainlikle işbirlikçi mandacılıkla suçlarken kendisi ne yasa, ne devlet, ne de komuta ettiği kuruma saygı göstermiyordu. Mevcut kurumlara yasalara bağlı kalınması savunulduğunda (ki bunu bir devlet memuru yapıyordu) istifasını isteyecek yetkiyi kendisinde buluyordu.
23 Temmuz 2000 günü veya birkaç gün sonra Denktaş’ın radyo ve televizyondaki “Casusluk davasında güneyden delilleri getirecek Rum ajanla 20 bin pounda anlaşmıştık. Ancak 200 bin pound isteyince vermedik ve delilleri alamadık şeklindeki açıklaması bende yeni bir şok yarattı. Hangi delillerden, hangi ajandan, hangi 200 bin pounddan bahsediyordu. Komplo içinde komplolarla, kurdukları devlete bile sahip çıkmıyorlar ve devleti düzenlerinin devamı için bizim gibi garibanların ensesinde baskı aracı olarak kullanıyorlardı.
Benim istediğim bağımsızlık ve demokrasi onlarınkiyle aynı değildi. Bunca yıl kandırıldığımı ve kandırıldığımızı gördüm ve gerçek bağımsızlık yoluna düştüm.
Böyle onur kırıcı, yüz kızartıcı, yasadışı bir emri yerine getirmeme kararımdan dolayı mutluluğum uzun sürmedi. O günlerin sonunda, bana verilen emrin korkunçluğu aklımdan bir türlü çıkmıyordu. Bana verilen emrin benzerleri acaba başkalarına da veriliyor muydu? Böyle emir alanlar ne yapıyorlardı? Emirlere karşı geliyorlar mıydı? Yazılı olmayan ve yasalara dayanmayan emirler veren komutan kime şikayet edilmeliydi? Emri veren Güvenlik Kuvvetleri Komutanıydı. Olayı Cumhurbaşkanı Denktaş’a bildiremezdim. Çünkü aynı gün komutan ona bilgi vermeye gidiyordu ve konudan habersiz olamazdı. Kolordu Komutanı ise kendisine, Emekli Subaylar Derneği Tuğgeneral Ali Nihat Özeyranlı ile aralarındaki sorunları ilettiği zaman tepki göstermiş ve “Bana generalimi şikayet edemezsiniz” diyerek onları haksız görmüştü. Bütün bunları biliyor ve duyuyorduk. Kimi kime şikayet edecektim?
Devletin hangi organı benim gibi mağdur olanlara sahip çıkacaktı? Benden daha çok mağdur olanlar casuslukla suçlanıyordu.
Devletin silahlı kuvvetleri komutanı muhalefet edenleri casusluk şebekesi suçlamasıyla komploya kurban etmeye çalışırken, emri altındaki personelini de suça teşvik ediyordu. Emre karşı gelenler de kurban ediliyordu.
Ülkemin hangi adalet dağıtıcısı bunlara dur diyebilecek yürek taşıyordu? Hani, hukuk neredeydi? Hukuk devleti neredeydi? Kurduğumuz cumhuriyeti korumak ve kollamak bu muydu?
Bu olanlar, casusluk suçlamasıyla tutuklanıp baskı altında hayatları zehir edilen Avrupa yazarlarını yıldırmamıştı. Ama ben yılmıştım. Banka mudilerinin 24 Temmuz 2000 Pazartesi günkü meclise girmeleri ve polisin göstericilere gözyaşartıcı bomba atarak şiddet kullanmasını da gördüğüm zaman artık Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığı’nda huzur içerisinde çalışmamın mümkün olmadığına karar vermiştim.
Kendimi, her an bir başka komploya kurban edileceklerin içerisinde görüyordum. Ancak komutan istedi diye de istifa etmeyecek ve bir süre direnecektim.
Suçsuz insanları mahkum etmek için “tanık çıkmam” yönündeki yasadışı emir verenler, kendi dışlarındaki herkese karşı böyle komploları rahatlıkla yapabilirlerdi.
Çünkü onlar kendilerini yasaların üzerinde görüyorlardı.
Çünkü onlar ülkemi yönetenlerdi.
Ve yönetenler dışındakilerin, tümü kurban edilebilirlerdi.

 
Periyodik    Ali Osman
İÇİMDEN KUSMAK GELDİ...
Salih Olgun’un, bizim casus diye hücrelere atılmamızdan sonra yaşadıklarını dile getirdiği yazılarını okudum...
Dehşet vericiydi.
Komplonun da ötesindeydi planlananlar...
İnsan olanlar böyle bir senaryoyu başkalarını hücrelerde çürütmek için düşüncelerinden bile geçiremezler...
Garantör Türkiye’nin iki generali...
Yüksek Mahkeme Başkanı, Başsavcı ve Denktaş...
Arif Karaduman da bir Türkiyeli komutan...
Salih Olgun’a generallerin, Başsavcı ve Yüksek Mahkeme Başkanı ile Denktaş’ın da konuyu konuştuklarını söyledi.
Neler konuştular?
Komployu yasallaştırmak için miydi toplanmaları?
Belki anılarında yazarlar...
Bu yazılanlardan sonra torunları ve çocuklarının soracakları sorulara ne yanıt verecekler?
Bilemiyoruz...
 

***

Denktaş- Avrupa davalarında mahkemede istintak edilen Denktaş,
-Bu gazete her gün aleyhimde yazılar yazar. Torunlarım da bana bunların doğru olup olmadığını sorarlar. Bu nedenle davacı oldum...
Buna benzer şeyler söylemişti...
Bu makamları yazılanların da çocuklarının ve torunlarının sorularına karşılık anlatacakları şeyleri olmalı...
 

***

Berberoğlu’nu Limasol’da tutuklayıp hapse gönderen zamanın hakimi, yıllar sonra suçsuz olduğunu ama emir aldığı için bunu yaptığını bizzat Berberoğlu’na itiraf etmişti.
Gazetemizde bir süre önce Berberoğlu’nun anılarının yayınladığı paragraflar arasında bu da yazıldı.
 

***

Salih Olgun’un yazdıkları dehşet ve ürküntü verici...
Şener Levent’le birlikte, casus diye tutuklananlardan birisi de benim.
Bayrak, vatan, millet zırhının arkasında yatanlar...
Makamlar...Rütbeler...
Tümü de yaşanan ve toplumumuza yaşatılan pisliklerin örtülmesi içindir...
İstenilen egemenlik, ayrı devlet bu pisliklerinin devamını sürdürmelerinden başka birşey değildir...
Benden bu devlete ve bu makamlara inanmamı isteyenler çok beklerler...
 

***

Konumuzu zaten İnsan Hakları Mahkemesi’ne aktardık.
Gün yüzüne çıkan bu iğrençliklerinden dolayı hesabımızın mahşere kalmayacağını bir kere daha bu satırlarda belirtmek isterim...
 

***

Şimdi anladınız mı Denktaş ve Ankara ile buradaki uzantılarının neden barış ve çözümden fellik fellik kaçtıklarını...
Fazla kaçamayacaklar ama...
Miloseviç’in kaçtığı kadar kaçabilecekler onlar da...
 
 

 
 Sessizliğin Sesi    Mehmet Levent
BU BİR DEVLET TERÖRÜDÜR
Evet, iddia ediyorum.
Bu bir devlet terörüdür!
Seyranlık değil...
Ayranlık da değil...
Ama Bayram’lık!
Maliye Bakanı Mehmet Bayram emir almış, emir veriyor!
“Afrika gazetesine hiçbir devlet ilânı verilmeyecek”!
Emriniz başüstüne Mehmet bey!
Merak buyurmayın.
Buyruğunuz aynen yerine getirilecektir!
Zaten bu “vatan hainlerine” böylesi cezaları uygulamakta geç bile kaldınız, değil mi?!
Şimdi gidin ve emir aldığınız makamların huzurunda esas duruşa geçerek tekmil verin!
“Emriniz aynen yerine getirilmiştir efendim. Afrika ceridesine bütün devlet ilânları kesilmiştir. Bu gazeteye bir daha hiçbir devlet ilânı verilmeyecektir”!!!
 

***

Evet...
Hiç kuşkunuz olmasın.
Bu bir devlet terörüdür!
Tartışmasız, açık ve net.
Basın özgürlüğüne, düşünceye ve kaleme yönelik bir devlet terörü!
 

***

Bütün dünyanın lânet ve tiksinti ile andığı o iğrenç casusluk komplosu da bir devlet terörüydü!
Matbaamızın iki kez bombalanması da bir devlet terörüydü!
Üç kez hacize uğrayıp, iğneden ipliğe herşeyimizin götürülmesi de bir devlet terörüydü!
Hakkımızda açılıp, raflara değil, odalara bile sığmayan dava dosyaları da bir devlet terörüdür!
Özel yaşamlarımıza kadar, tüm telefonlarımızın dinlenmesi de bir devlet terörüdür!
Ardı arkası gelmeyen tehditler...
Ölüm kovalamacaları...
“Sizi köpek gibi vuracağız” ulumaları da bir devlet terörüdür!
Ve şimdi de Mehmet Bayram’ın “Afrika’ya hiçbir devlet ilânı verilmeyecek” emri de bir devlet terörüdür!
Belli ki emir "büyük yerden"!
Ve Mehmet Bayram’ın, bunu yerine getirmekten başka hiçbir şansı yok!
Budur işte işin kerameti!
Ne yapsın Allahın garip Mehmet’i?!
Emir kulu olmak kolay mı?
 

***

Bu gazete, sizin vereceğiniz iki paralık ilânla değil,
Halkın yüreğiyle ayakta durmaktadır Mehmet bey.
Bunu siz de biliyorsunuz,
Size buyruk verenler de!
Bütün korkunuz, bütün telâşınız hep bu yüzden.
Çok iyi bildiğiniz, ama kabullenmekten ödünüzün koptuğu bu gerçeği hazmedememekten!
 

***

Gördüğünüz gibi, “Afrika”da yalnız devlet ilânı değil, başka ilânlar da yok!
İnsanlarımız kimbilir ne baskılar altında boyun eğdirildi bu iğrenç yasağa.
Yanlış anlaşılmasın.
Bu gazeteye ilan vermeyen hiçbir özel kuruluşu suçlamıyorum.
Ama herşeyi göze alarak sayıları az da olsa, yıllardır bize ilân verenleri saygıyla ve yürekten anmadan edemiyeceğim.
 

***

“Afrika” Kuzey Kıbrıs’ın ikinci büyük gazetesidir.
Sayfaları arasında hiçbir ilan yok!
Ama her sayfasında, gümbür gümbür atan binlerce yürek var.
Bu yüreklerin yanında, sizin ayda yılda verdiğiniz iki paralık ilânların lâfı mı olur?
 
 
 
 

 
 

 
 


Dizi|Haber Ana Sayfa