Dizi|Haber Ana Sayfa


Hamamboculeri.org: Alternatif Haber, Dizi, 30 Agustos 2002
Sevgül Uludağ

"Tatlı, refah işi..."

Adı Ertuğrul Özdağ... Bilelleli... “Özdağ” soyadı sonradan alınmış, babası “Gondo Mehmet” diye bilinirmiş... Lefkoşalı olup da Ertuğrul Özdağ’ı tanımayan var mıydı? Yoktu herhalde, çünkü o Londra Pastanesi’nin sahibiydi... Yıllarca, özellikle Çağlayan bölgesinde 25 yıl boyunca çalıştırdı Londra Pastanesi’ni... Çağlayan, o zamanlar “Çağlayan”dı, Lefkoşa’nın eğilence merkezi...

İlkokulu bitirdiğinde, 12 yaşındayken Lefkoşa’ya gelmiş Bilelle’den... Pavlov İvanov’un yanında çalışmaya başlamış... İvanov’un uzmanlık alanı şekerleme ve badem ezmesiymiş... Tatlıcılığa böyle başladı ve ömür boyu sürdü bu macera...

Ertuğrul Özdağ’a yaşamını, tatlıcılığını, düşüncelerini sorduk... Şimdi Girne Kapısı’nda olan Londra Pastanesi’nde Yengeç Sepeti’ne şöyle anlattı içinden geçenleri, geride kalanları:

PESTİL ŞEKERLERİ YAPARDIK...

“İvanov’un yanına “eti senin kemiği benim” diye girdim, hem işler, hem orada kalırdım. Uzunyol’da, Dr. Dervis’in yanında... O dönem İvanov’un müşterisi Türkler’di, badem ezmelerinin, şekerlemelerin çeşidini yapardık, marzipandı esas işimiz, küçük çikolatalar yapardık, pestil şekerleri yapardık ki şimdi yapan yoktur... On sene kaldım orada, sırtımı başımı yapardı, köyden getirdiydi beni... Hiç Rumca bilmezdim, İvanov Türkçe bilirdi... Müşterileri hep Türktü. 15 kişi çalışırdık orada, çoğu da Türktü. 1945 falandı, harbın bittiği seneydi, siyah şeker vardı o zaman, harnıp şekeri. Mesela beyaz şeker alırdık, kuponla, raşın günleriydi... O zaman öyleydi... Harnıp şekeriyle beyaz şekeri karıştırırdık. Harbın içinde harnıptan ekmek denediler olmadı, üzümden yapılırdı... Ve patatesten... Patatesi koymazsan yasaktı... Fırını kapatırdı... Harp olduğu için yokluk vardı... Patates ekmeklerinin tadı ekşiydi, üzümlerle yapılanın iyiydi tadı... Bilmem kaç okkaya ne kadar üzüm koymak zorundaydılar, öyle yıkamadan falan koyarlardı...

BEYAZ RUSYA’DAN KIBRIS’A

İvanov Beyaz Rus’tu, Rusya’dan kaçıp Edirne’ye gitmişti 9 yaşındayken... Edirne’de bir Türk’ün yanında büyüdü, onun için Türkleri severdi. Sonra Kıbrıs’a geldi, bir Rum kızı aldı, evlendiler onunla, çocuk etmedi. Bizi çocuk edindiydi, oğlu gibi... İri yapılı, baban gibi bir tipi vardı, çok terbiyeli bir adamdı... Her insana konuşmazdı, Rus tabii, korkarlardı... Rusça da konuşmazdı... Edirne’de alıştıydı marzipan işini... Orada ben çok Rum yetiştirdim, çok Rum çırağım var... Usta olduydum ben...

TEMPLOS’TAN KIZ ALDIK

Sonra ustam İngiltere’ye gitti... İngiltere’den bana davetiye gönderdi gideyim, beni bir fabrikaya koyacaktı, şekercilik öğreneyim diye. Karısının adı Sonya’ydı, Türkleri hazetmezdi, döverdi beni... Ama ustam beni çok severdi...Sinemaya da götürürdü beni, en fazla kılınçlı filmlere giderdik, Palas Sineması’na giderdik... Tarihi filmlere giderdik, bunlar İngiliz filmleriydi... Robin Hood vardı, o filmler...

Babam İngiltere’ye gitmeme karşı çıktı. O zaman komiserlikte Mustafa bey vardı, Türklerin kaçmasını istemezlerdi Kıbrıs’tan. Mustafa bey komiser muaviniydi, beni İngilizce imtihanına soktular – bizimkiler el atlından baskı yaparlardı. Mustafa bey imtihana tuttu beni, “Gidemen” dedi bana... O zamandan vardı yani örgütlenmemiz ufak tefek... Gitmedim İngiltere’ye, kız buldular bana, evlendirdiler! Templos’tan bir kız aldık.

DOME OTEL GÜNLERİ

Dome Otel’de çalıştım bir müddet. 70 Rum, bir Türk ben... Makarios’u sürgün ettikleri sene ben oradaydım... Katselli’nindi otel... Beş kızı var, gelir de yardım ederdi bana, tatlı tarif ederdi, çok iyi insanlardı. Severdi yardım etsin birine... Otel tatlıları bizim tatlılara benzemez, orada çok şey alıştım tabii. En çok zengin İngilizler kalırdı Dome Otel’de, beş çayları olurdu, o çaylara beni de isterlerdi götürsünler, tabaklara koyayım, birkaç kere gittim, beğenmedim. Halkla ilişkiler başkadır, mutfak işi başkadır...

HERŞEYİN ROSTOSU PİŞERDİ

İşlerken orada odam vardı, devamlı fikir verirlerdi, şu tatlıyı yapalım falan diye... Ustam o zaman 70 yaşındaydı, Katselli, et kısmını hep o yapardı mutfakta. Hatta Türkler gelirdi otele, alina falan getirirlerdi, Rumca konuşurdum, Türk olduğumu bilmezlerdi... Dome Otel’de özel geceler olurdu, eğlenceler olurdu, hep rosto işiydi, İngiliz usulüydü. Mesela pratsa da pişirirlerdi ama, bağlı olarak pişirilirdi... Herşeyin rostosu pişerdi, öküz rosto, kuzu rosto falan... Rosto mutlaka olacaktı menüde... İkinci yemek var, birinci yemek var, tekrar tatlısı, dondurması var... Dondurma ve tatlıları ben yapardım, çeşitli tatlılar, sıcak tatlılar... Apple pie, krep falan onları yapardık, turtalar yapardık. 1974 harekatından sonra gittim otele, rica ettim, dedim ki odamı göreyim, odam hala daha durur, girdim beğenmedim – işte döner kebap, bizim eski kültür yok, gitti... Çırpma makinem hala durur orada, gittim gördüm makinemi...

BİR ESKİ DEFTER Kİ TARİFLER İÇERİR

Bu defterciği görür mün? Gündüz gördüklerimi gece yazardım, 1945’ten beri... Tatlı tarifleri... Meslek hastalığı... Gece yattığımda yazardım, mesela “basdilyes” yani pestil şekeri... Lokum da yapardık, ne yaparsak gece tarifini yazardım... Girne tatlıları, yağlı piskot, kok...

EOKA GÜNLERİ...

1956’da çıktım Dome’dan... EOKA kurulduydu... Bana birşey yapmadılar gerçi... İkiye kadar kalır çalışırdım, evliydim Templos’ta... Gece bisikletle giderdim köye, devriyeler çıkardı önüme, EOKA’nın devriyeleri “Dur!” derdi. Dururdum, bakardı bana, tanırdı, “Biene” derdi, yani “Git!”

Ustam Katselli’nin oğlu, belediye başkanı, o başkanı EOKA’da Girne’de... Girne’de Türk-Rum arası bir olay olmadı hiç. Templos orada yegane Türk köyüydü. Templos kaçmadı hiç, silahsızlandırma yapıldıydı orada, gizliydi silahlar, Rum giremezdi. St. Hilarion’dan takviye alırlardı.

BÜTÜN AİLE TATLICI...

Dome’dan kaçınca işsiz kaldım... Rahmetli Ahmet Akpınar’ın yanına girdim altı ay kadar, beş-altı ay orada çalıştım. Orada Pamir var, ayran yapar, Kırnılı’dır o. Dedi ki “Bir dükkan bulalım sana, çalış, bekarlık yaramaz...”

Allah iyiliğini versin Baykan hanım vardı, Bodamyalızadeler’den... Baykan hanım “Ben sana dükkan bulacağım, sermaye de koyacağım” dedi. Baykan hanım allah iyiliğini versin, tam ışıkların olduğu yerde, Ledra Palace’ın orada, köşede bir dükkan buldu. 1957’de birkaç sene çalıştık orada...

TATLICILARIMIZ KIRNILI

Pamir Kırnılı’dır, Baykan hanımın kocasıydı... Kırnılı olduğu için bizim taraflı sayılır. Kırnılı Ali Menteş vardı, her köyde bir hayırsever adam çıkar, çocukları okutur ya, Ali Menteş de böyleydi. Her hafta gelir görürdü beni... Ali Menteş ilk tatlıcılarımızdandı, kitapçı Lütfi beyin orada tatlıcılık yapardı. Hepsinin ustasıydı, Türklerin de Rumların da... Şükrü vardı, onun da ustasıydı... Ahmet Sözer vardı, yeğenim... Öldü şimdi, teyzemin oğlu... Ailece hep tatlıcı olduk yani, hep Kırnılı... Nidai vardı, Akpınar’ın yanında, o da bizim köylü, tozlu lokumu çok iyi yapardı, o da İvanov’un yanında yetiştiydi... Akpınar’ın Maraş’ta dükkanı vardı, ama Akpınar’ın kendi mesleği değildi, işçilerle çalışırdı. Şükrü’yü Ali Menteş yetiştirdiydi... Bedevi’ler Arap’tı, Uzunyol’daki dükkanları iyi işlerdi, Halil Bedevi’nindi o, Raşit Bedevi’nin işleri daha azdı... Onlar Beyrut’tan geldiydiler... Onlar baklava yaparlardı, eskiden bu baklava yoktu, biz değişik yapardık eskiden. Hazır aşkı alırdık, şimdi oklavayla yaparız, Türkiyeliler geldi ya buraya... Alıştık buna... Bedeviler’in dondurmaları güzeldi, dövme dondurma... Müşterileri hep Rum’du...

Şimdi tatlı zevki de değişti. Eskiden sütlü börek yerlerdi, sütlü börek Kıbrıs’ın tatlısıdır... Müşteriler değişti... Yüz sene gerideyiz şimdi ve her gün geriye gideriz... Geç o Rum tarafına bakalım göresin, tatlılar nasıldır...

PARİS’TEN LONDRA’YA

Açtığım dükkanın ismini önce “Paris Confectionery and Tea Room” koyduydum. Tam karşımda İngilizler kalırdı, kızı geldi ve “Birşey soracağım” dedi. “Paris’te tea room olmaz dedi, Paris’te kahve var” dedi. “O zaman London Confectionery and Tea Room koyalım adını” dedim, “Hah! İyi!” dedi. Değiştirdim, sildirdim. Tabelacı Rum’du o zaman, Vasilla gelip yazdı bana tekrar, İngiliz geldi tekrar, bu defa babasıydı kızın gelen. “Sen çay yapmasını bilir min?” dedi, pot of tea, bir kişilik, iki kişilik... Yemek de yapardım... Öyle başladım, az sermayeyle.

Bu toplumda ilk fırını ben getirdiydim, ondan önce tatlılar hazırlanır, tepsiyle fırına göürülür, pişirilir ve getirilirdi. Kıbrıs’ta tatlıcılara ait iki fırın vardı, onlar Rumlar’ındı, üçüncüyü ben getirdim. Rum tatlıcılar “Sana da getirelim bir fırın” dediydiler, fırın geldi, bu defa getiremezler, korkarlar... “Korkmayın be!” derdim... Rumlar “Vuracaklar bizi!” derlerdi, “Yok, ben kefilim korkmayın!” derdim... NATO Taksi vardı, oraya kadar getirdi Rumlar fırını, kaldırıma atıp gittiler...

ÇAĞLAYAN’DA HAYAT ÇOK GÜZELDİ

Ledra Palace’ın yakındaki dükkandan Çağlayan bölgesine geçtim. 1960 yılında... Zafer Sineması’nın orada Anibal’ın kışlık lokantasının orada da dükkan açtım, 13 sene de orada çalıştım... Hem yazlık, hem kışlık yani... Sonra Ayluga mahallesinde Rum’dan ev aldım, yıktık, apartman yaptık... Ve altını gene çalıştırdım. Türk Alayı vardı burada, onların ihalelerine girerdim, tatlı yapardım onlara. Asker o zaman kadeyif, sütlü börek ve peynirli börek yerdi... Dr. Küçük o zaman kokteyller verirdi, onun ikramlarını hep ben yapardım.

1960’ta Çağlayan’da hayat çok güzeldi, bütün Lefkoşa bizdeydi, 300 sandalyem vardı, her gece dolardı..Yazlık sinemalar vardı, Çağlayan’ın fırın kebabı meşhurdu... O zaman Türk tatlıları yapardım, baklava, sütlü börek, kok, kayık pasta... Dondurmamız vardı, en fazla meyveli, sütlü, halep fıstıklı yapardık. Ben bir süre Aksoy’da da çalıştım, sumada da  yapardık, sumada basit iştir çok.

LONDRA PASTANESİ İSTİHBARAT MERKEZİYDİ

25 sene Çağlayan’daki Londra Pastanesi’ni çalıştırdık... 57’den 74’e kadar TMT’de istihbaratçı olarak gönüllü çalıştım. Gelip beni bulduydular, “Memleket elden gidiyor, gönüllü çalışır mın?” diye... Bütün adanın istihbarat merkeziydi polisin Londra Pastanesi... Gümrükler, limanlar falan... Dükkanımız istihbarat merkeziydi, mecburi. Ustamız İzzet Volkan’dı... Polisin isihbaratındaydım ben... Mektuplar gelir mektuplar giderdi, silah gelir silah giderdi... Bir kere yanlışlık yaptıydım ben, bir mektup geldiydi, yanlışlıkla başkasına verdiydim, Ali Kumandan geldi ille öldürecek beni, o zaman çavuştu, şimdi kumandan oldu. İlle öldürecek beni! Dedim “Nedir oğlum, biz paralı yapmayık ya bu işi!” O zaman birden ona kadar şifre yaptıydılar, yanlışlık olmasın diye... Teşkilat bir türlü değil ya, bir de sivilin vardı,  vuranlar öldürenler,  biz merkezdik, polisin istihbarat merkeziydik...

RUMLAR, ERMENİLER MÜŞTERİMDİ...

O yıllarda Rum müşterilerim de vardı, en çok kurabiye alırlardı, sipariş de alır evlerine götürürdüm. Kızılbaş bölgesinde olanlara götürürdüm. Pazarları Rumlar ve Ermeniler gelir, kendileri alırlardı, İngilizler de vardı müşterim. Türkleri çokluk sevmezdim... Çünkü mesela pot of tea yaptın diyelim (bir çaydanlık çay), şekerini südünü hep yerlerdi! O kültür yoktu... Hatta ilk açtığım zamanlar Ermeni kızları gelirdi, Ermeni müşterim vardı çok... Biz garsonluk bilmeyiz, garsonluk başka bir meslektir, bakma şimdi Türk tarafında bir hayle garson... 12 sene çalışacaktın garson olmak için Dome Otel’de mesela, komi olurdun... Asla müşterinin önüne çıkarmazlardı seni, garsonluk büyük iştir, en çok para alan adamlardır, müşteriyle temas eden onlardır...

TATLI KÜLTÜRÜ ÖLDÜ...

25 sene iyiydi işler orada, canlıydı... Burayı, Girne Kapısı’ndaki bu yeri aldım, apartman yaptım,  15 bin Kıbrıs Lirası vergi geldi bana, cezalı ödedim, 20 bin Kıbrıs Lirası vergi ödedim... O zaman yoktu atılgan biri, inşaat yapsın. Biz kazanırdık, yapardık...

1974’ten sonra Ayluga’daydım, Kilise’nin karşısında...Çağlayan’daki Londra Pastanesi, ben burayı yaptıktan sonra Özdağ Pastanesi oldu. Çünkü ben tescil ettim ismini...

Müşteriyi çeken kişidir, kardeşimin mesleği değildi o, ben aldım yanıma, büyüttüm, iş sahibi yaptım... Adı Nevzat Özdağ’dı... Auxillary’ydi o, askerdi... 25 sene beraber çalıştıydık...

Şimdi günde iki saat inmeyiz aşağı mutfağa... O tatlı kültürü öldü... Adam yiyemez... Oysa 25 sene 24 saat sürekli çalışırdık, çalıştırırdık. Şimdi yaptığımız kahveciliktir...

GANİMET ZENGİNLERİ...

Asil Nadir’in geldiği zaman en kral zamandı, insanlar çalışırdı, para vardı... İşsizlik var şimdi... Aç insan tatlı yer mi? Refahla ilgilidir tatlı, karnın tok olacak ki yiyesin, karnın aç olursa tatlı yer misin? Karnın doyacak, sonra alıp aileni geleceksin, dondurma yemeye... Var mı şimdi böyle? Belli insanlarda var yalnızca para, ganimetten sonra yani... Eskiden para nerdeydi? Kaç tane zenginimiz vardı? Hep ganimet! 200 bin Rum kaçtı bu yandan, onların ganimeti... Memur vardı, polis vardı, işadamı var mıydı bizde? Kim vardı? Osman bey vardı, Manyera’lar zengin değildi... Nerede zengindi? Ahmet Raşit’ler 57’lerden sonra... Bizim Türkler’de zengin yoktu, memurdu hep. Şimdiki gibi Lemar’lar memarlar bunlar kimdi? Çoluk çocuğdular daha, talebeydiler... Zaman bozuk... Değerlendirdi adamlar... Vergi mi verdiler zaten? Hep bizim üstümüze çullandılar... Bu binayı yaptım, hemen üstüme çullandılar, elektrik geldi, vergi geldi... Destek olacaklarına köstek oldular. Bizi hayır ettirmediler, çok zor çektik... Hatta Vergi Dairesi’nin müdürü Ziya, “Elini kolunu keseceğim sana” diyor, “Yahu” dedim “Naptık? Biz çoluk çocuk işlerik..” O zaman kim yapardı inşaat ya da apartman? Para yoktu, sayılı insanda vardı...

ÇOLUK ÇOCUK İŞLEDİK...

Oğlum Salih üç yaşında başladıydı işe, kitapçı Lütfi bey gelir kaldırıma otururdu, gider ona su götürürdü, bir kuruş alırdı... Biz gayret ettik, çocukları işlettik, kendimiz işledik, işçi işlettik. Böyle yaptık... Birşey bulmadık... Şimdi iş yok güç yok bu memlekette, ne olacak? İşimiz zor... Kötüye gideriz... Çok berbattır durumumuz... Bizim başımızdakiler bizi idare edemedi... Gelsin Mehmet gitsin Mehmet ama, ne çektik bu hale getirelim? Benim torunum ne iş yapacak? Bu memleketi kurtaralım diye her sıkıya girdik, ne oldu? Başarıldı bu iş, Türkiye’nin yardımıyla;  bize yaramadı ama... Bölge meselesi... Türkiye’nin bölgesi... Kıbrıslı Türk diye birşey yok burada...

(*) Bu yazı Yenidüzen'deki Yengeç Sepeti için hazırlandı, Hamamböcüleri'ndeki okurlarımla da paylaşıyorum.


Dizi|Haber Ana Sayfa