Hamamboculeri.org: Alternatif Haber, Makale, 28 Kasim 2002
yenicağ gazetesi
Pragmatizm Tehlikesi
Annan’ın planı ortaya çıktıktan sonra tartışmalar alevlendi. Kapalı kapılar ardında neler konuşuluyor? Bilmiyoruz… En büyük sıkıntı da budur. Tartışmaların Kıbrıs’ta çözüme ne oranda katkı koyabildiği bu nedenle tartışılabilir…
Bir gerçek vardır ki Annan’ın ortaya koyduğu çözüm planındaki unsurlar, Bakara Sûresi’nin 11. Ayeti gibi algılanmamaktadır; tartışan kesimler de yıllar boyunca ortaya koydukları tavır ve beklentiler doğrultusunda plana karşı veya planı destekleyen söylemler geliştirme çabasındadırlar. Yani “Kıbrıs’ta değişen hiçbirşey yoktur” dersek yeridir… Halklar, hala daha edilgen (dikkate alınmayan) konumundadır.
Bir bütün olarak kuzeye hapsedilmiş toplumumuz çözüm alternatifine gerçekten inansa ve sunulan plandaki unsurların bizim dezavantajımıza olmayacak şekilde geliştirilmesine katkı koyabilsek, bazı şeyleri aşma imkanımız olabilir... Toplum içindeki güdümlü çözüm karşıtı unsurlar buna olanak tanımamaktadırlar. Başta Denktaş’a olmak üzere bu kesime karşı duyulan güvensizliğin ve kızgınlığın sebebi de budur.
Kızgınız çünkü bugün önümüzdeki pilav yıllardır temas kuramadığımız Rum Toplumu ile aramızdaki mesafeleri ortadan kaldırıp ortak vatana yönelebilme fırsatını yaratmaktır. Buna imkan tanımıyorlar. Sanki de toplumumuzun olası bir çözümde çıkarlarını en iyi şekilde kollamanın doğru yönteminin güvensizliğin, düşmanlığın hatırlanmasını sağlamak olduğunu herkese kabul ettirmekte ısrarcı oluyorlar. Ortak vatana yönelirken ortak çıkarları tamamen gözardı ediyorlar. Bunu son derece bilinçli yapıyorlar.
Bu adamlara biz güvenmiyoruz… Güvenmediğimiz halde tarihe mal olmuş beklentilerimizi ne oranda karşıladığı tartışılabilecek bir planın (bir Amerikan planının), baş savunucuları olduk çıktık.
Öyle bir dönem yaşıyoruz ki biz ne istediğimizi ne oranda hatırlıyoruz; bunu bile sorgulama ihtiyacı hissediyoruz.
Birileri Kıbrıs meselesi tartışılsın ister diye, çözümden yana olan partiler veya bireyler olarak kalkıp da Birand’ın programında olduğu gibi ülkücülerle cengaverler gibi kapışmak zorunda mıyız?
Bahsi geçen programı canlı olarak Ankara’dan izlerken Ulus Irkad’ın 1974 sonrasına parmak basması, Akıncı’nın sağduyulu, adeta bir toplum lideri gibi en kritik noktaları vurgulaması bizleri çok etkiledi. Her güzel ifadenin ardından “İşte bu!” dedik… Gençler haykırdıkça biz de yerimizde duramadık. “Bastır Doğuş…” derken içimiz ürperdi. Talat’ın yuhalamaları bastıran gür sesi ile “Çözümü engellemenize izin vermeyeceğiz!” diye haykırması adeta gözlerimiz yaşarttı…
Bir futbol maçı izlermiş gibi bir havaya büründük adeta. Ülkücü gençler de aynı duygularla benzer zamanlamayla tezahürata başladılar… “Türkiye… Türkiye…”
Kapalı kapılar ardında geleceğimiz şekillendirilirken bizler de duygusal ve fikirsel mastürbasyon yapmaya zorlanıyoruz.
Kıbrıs’ın geleceğini ne Kıbrıslı Türkler ne de Kıbrıslı Rumlar tayin edebiliyor. Aylin’i tanımak, heyecanına şahit olmak bizim için çok anlamlıdır. Ancak daha anlamlı olabilecek birşey vardır… Rum tarafındaki Aylinler’i tanımamızın vakti artık gelebilmeliydi diye düşünüyoruz.
TV programlarında gözlerimizi yaşartan politikacıların çözümü engellemek isteyenlere izin vermemek adına hangi adımları attıklarını bilmek hakkımızdır.
UHH’nın ziyaret ettiği köyleri tek tek dolaşıp antitezlerini mi ortaya koyuyorlar? Bu da bir mücadele yöntemidir… Bugünlerde şahinlerin kurallarını kendileri saptadıkları bir psikolojik savaşta bizlere biçtikleri rolü en güzel şekilde oynamak zorunda olduğumuz gibi bir gerçeklikle karşı karşıya olabiliriz…
Herşeye rağmen programlarımıza madem ki “sosyalist parti” olduğumuzu yazıyorsak, bunun bir slogana dönüşmeden partilerimizin politikalarına yansımasını sağlamakla mükellefiz. Sosyalist bir mücadele, pragmatizmin doruklarında, “çözüm olsun da nasıl olursa olsun” diyerek herkesin çıkarlarını (Türkiye, İngiltere, vs) savunur pozisyonuna düşmek midir?
Bir mücadeleyi, mücadele yapan geleneklerdir.
Her konakta çözümün önünü açmak adına geleneksiz bir imaj çizmek kimseye fayda sağlamaz.
Kimseyi birşeylerle suçlamak gibi bir niyetimiz yok… Bugün çözüm yönünde yapıcı olmak en şatafatlı övgülere layık olmakla özdeştir. Ticaret Odası’nın hak ettiği övgü ile sosyalist mücadele veren bir örgütün hak ettiği övgünün çıkış noktaları çok farklı olabilmelidir de aynı zamanda.
Biz kendi adımıza hatırlama ihtiyacı hissettik… “Ortak vatan” emelimizi akıldan çıkarmayalım…
Planı eleştirirken de geleneklerden hareketle bunu yapalım…
İki kesimli, iki toplumlu federal bir çözüm için yılların harcandığını, geçmiş emekleri de hatırlayalım…
Kıbrıs’taki toplumların temel insan hakları, eşitlik ve güvenliklerinin sağlanabilmesi için ne yapılabileceğini saptamak için harcanan uykusuz gecelere yazık etmeyelim…
Kıbrıs’ı ilgilendiren konularda söz hakkının öncelikle Kıbrıs insanına verilmesi için yıllarca hangi tehlikeleri göze alarak bu yolu yürüdüğümüzü unutmayalım…
Şövenizm ve milliyetçilik gibi yaklaşımların ortadan kalkması için çok kültürlü bir anlayışın Kıbrıs’taki toplumlarda hakim kılınması için neler neler yaptık… Bugün yine aynı tarzda yaklaşımlar sergileyelim…
Kıbrıs’ın kültürel, tarihsel ve sanatsal birikimlerine sahip çıkmak ve Kıbrıslılık bilincini yaşatmak hedefimize doğru yürürken, Annan planının eksikliklerini gözden kaçırmayalım…
Yıllardır adeta birer slogana dönüşmüş söylemlerimizin tümden hayata geçirilemeyeceği ancak büyük bir kısmının artık hayal olmadığının bilincinde, Annan planını savunurken çekincelerimizi de vurgulamaktan geri durmayalım.
Ancak bu şekilde geçmişle, geleneklerimizle barışık, inandırıcı, gündelik politiklarla şekillenmeyen bir yol izlemiş olacağız.
Aksi bir durumda pragmatizmin bizi oportunizme yönlendireceği ve böylelikle de çözüm söyleminin adeta bir halk dalkavukluğuna dönüşmesi tehlikesiyle karşı karşıya kalacağımız akıllardan çıkmasın. Böylesi bir hatanın halk adına gelenekler çerçevesinde barışı savunurken halkı temsil etmeyen bir rejimin sözcülüğünü yapma gafletinde bulunmaktan ne farkı vardır?