Yeraltı Notları, 20 Aralık 2005 Sevgül Uludağ Lefkoşa'nın belleğine yolculuk: Vartan Malyan... copyleft (c) 2001-05 hamamboculeri.org
Lokmacı Barikatı, adını bir Ermeni’den almış...
1925 yılında, Yunanistan’da bir göçmen kampında doğan Vartan Malyan, 1931 yılında ailesiyle birlikte Arabahmet mahallesindeki Viktorya Sokağı’na yerleşir...
Kıbrıslı Ermeniler’in tarihçesini çok iyi bilen ve çok iyi Türkçe konuşan Vartan Malyan’la, özellikle Arasta ve Viktorya Sokağı anılarını konuşuyoruz...
Soru: Vartan bey, 1930’lu yılların Lefkoşa’sından neler hatırlarsın?
Vartan Malyan: Ne vakit geldik biz Lefkoşa’ya, Leymosun’a indik vapurdan, arabayla geldik Lefkoşa’ya... At arabasıyla 2 gün sürdü yolculuk... Ve gelince Lefkoşa’ya, akşam şafk yoktu sokaklarda... Bazı sokaklarda elektrik vardı ufacık, bazısında da lambasuyuyla çalışan fener vardı. Babama derim ki “Baba bizi buraya getirdin, gece şafk yok, nedir bu yani?”
Bana “Biraz arsızlık yaptılar burada da hükümet bunlara akşam şafk vermez!” der!... Ben de çocuk olarak “Okula gidenler derslerini akşam nasıl yaparlar?” diyorum... “Evde mum var, mumla oluyor o iş” diyor babam... Oradan başladı hayatımız...
Soru: Daha otomobiller yok muydu?
Vartan Malyan: 2 tane otomobil hatırlarım, o da, bir tanesi Canon Newham’ın otosuydu – İngiliz Okulu’nun direktörüydü. Ve onun evi de, şimdi yıktılar, Rum tarafında Yüksek Mahkeme’nin oradaydı... Tabii ben bir müddet orada Ermeni okuluna gittim. Fakat babam istemezdi, isterdi lisan alışayım... Aldı beni götürdü Terasanta’ya... Orada İtalyanca vardı, Fransızca vardı, Rumca vardı, Türkçe yoktu. Fakat evde lisanımız Türkçe’ydi, halam Ermenice bilmezdi mesela. Halamın adı Mayram yani Maria... Ve ondan bütün gün Türkçe konuşurduk. Ve çok Anadolu kafalıydı halam... Erkek çocuklara evin içinde halam, çok iyi bakardı. “Kızlar yarın gidecek, yarın görmeyeceğiz” derdi... Yani evlenecek gidecekler, onun için erkekler mühim idi! “Gel be eşek sıpası” derdi bana! “Yumurta ye biraz, kuvvet alasın!” Yani diyeceğim, öyle büyüdük... Ve gittim, 16-17 yaşına kadar Terasanta’ya...
Soru: Mesela Viktorya Sokağı’ndan, Arasta’dan ne hatırlan Vartan bey?
Vartan Malyan: Arasta Sokağı’na gitseydi, annem giderdi bir şey alsın. Bizi götürmezlerdi, biz evdeydik, ders yapardık falan... Mesela annem dışarı sokaklara çıkmamalıydı halama göre! Halam götürürdü... Lokmacı Kirkor ki herkes konuşur bugün Lokmacı barikatı diye, ismi adamın Kirkor idi... Herkes bilirdi kendini...
Soru: Lokma mı yapardı?
Vartan Malyan: Lokma yapardı...
Soru: Yani oradan kaldı barikatın adı... Dükkanı tam neredeydi?
Vartan Malyan: Pambakyan da ona yakındı... Gazoz yaparlardı orada...
Soru: Pambakyan gazozları, evet..
Vartan Malyan: Pambakyan’ın gazozlarının tapasında bir pirili vardı böyle, kaktırırdın piriliyi, açılsın da çıksın diye... Kırardık biz o şişeleri ki piriliyi alalım içinden! Öyleydi o günlerdi...
Soru: Lokmacı Kirkor nasıl biriydi?
Vartan Malyan: Lokmacı biriydi ve çok işlerdi... Gece gündüz işlerdi... Dükkanı öyle bir yerdeydi ki gelen geçen lokma alırdı – hem şerbetli biraz, hem hamur işi... Yani hem doyan, hem ziyaret hem ticaret... Öyleydi Lokmacı Kirkor’un işleri... Ondan biraz yukarı, Baf kapısına doğru bir tabak vardı, derileri işlerdi... Onun oğlu, aynı okuldaydı benimle... Sağdır o adam, onunla buluştuk, filme çektiler okul anılarımızı... O filmi daha göstermediler...
Soru: Adı neydi onun?
Vartan Malyan: Ayhan’dı galiba... Sağdır ama... Köşe başındadır evleri, Hisar’dan giden yukarıya, dönecen Tanzimat’ta doğru, köşenin başında, Arabahmet Camisi’ne gitmeden birinci evdir, yeşil bir kapı... Orada yaşar... Gittik, beraber oturduk, filme aldılar bizi...
Soru: Arasta yani karmaydı, karışıktı...
Vartan Malyan: Evet, evet... Rum yoktu Viktorya Caddesi’nde... Arasta’da bir tane, iki tane Rum vardı, gerisi Türk ve Ermeni’ydi Arasta’nın... Viktorya’da oturan aynı adamların, Arasta’da da dükkanları vardı.
Soru: Lefkoşa’nın ünlü Ermenileri kimlerdi?
Vartan Malyan: Kuyumcuyan ailesi bir... Kuyumculuk yapmazlardı, büyük tüccardılar... Mudadunyanlar... Bunlar tüccardı yani, bezirganlık yaparlardı... Çiçekyan vardı... Çiçekyan da deri satardı kunduracılar için...
Soru: Bedelyan ailesi?
Vartan Malyan: Onlar mal getirirlerdi Hindistan’dan, çarşaf getirirlerdi – onların oğlu gitti kemancılık okudu, ünlü bir kemancı oldu. İki ailedir bunlar, biri de Parıkyan.. İkisisinin de evlatları kemancılıkta ünlendi. Parıkyan Liverpool’a gitti, orasının orkestrasının şefi oldu... Bedelyan İngiltere’de de oldu... Bedelyan, lisede de ders verirdi... Fakat ben çalgıyla uğraşmadım, annem isterdi keman çalayım, bir keman aldıydı annem bir liraya mı ne ve götürdü beni keman derslerine... Hoca “Bunun elleri keman için değildir” dedi. Bilmem niçin böyle bir şey söyledi. Seneler geçtikten sonra, çoklarına sordum, keman çalmak için parmakların bir alakası var mı diye, yok dediler! En büyük kemancı Lizst dediler ve dünyada en büyük parmakları olan bir adammış! Madem o keman çalardı, benim parmaklarımın kabahatı neydi?!
Soru: Arasta’da dükkanları vardı Ermeniler’in... Daha çok neyle meşguldüler? Bezirgandılar, başka?
Vartan Malyan: Bezirgandılar... Kunduracıydılar, deri işleriyle uğraşırlardı... Demir karyola satanlar vardı Hampaçyan mesela... Harilo Stavrakis’i duymuşsunuzdur, büyük bir Rum tüccardı, komşuydular... Harilo da, Hampaçyan da, ikisi de aynı maldan satarlardı... Aralarında rekabet vardı!
Ermeniler saatçılık yaparlardı, saat tamiratı... Ne vakit arabalar geldi Kıbrıs’a, o vakitin arabaları tabii manivelayla işlerdi – yalnız birkaç ufak elektrik işleri vardı... Tamirat lüzum ederdi, o işlerle de uğraşmaya başladı Ermeniler. Onu da Melkonyan okulunda alışırlardı – çünkü Melkonyan sanat okuluydu... Sonradan yaptılar Enstitü onu... Çünkü o vakit yapanlar Melkonyan’ı, derlerdi ki “Bir adamın geçimini çıkarması için, elinde bir sanatı olmalı...” O kafayla... “Kitap okumayla geçim yok” yani! Onun için orada alıştılar... Lefkoşa’nın içinde bulunan pek çok Ermeni terzisi, Melkonyan’dan mezundular... Kunduracılığı da orada alışırlardı. Kızcağızlar için de ya terzilik ya hastabakıcılık eğitimi vardı. Bu iki meslek... Ermeni kızları başka bir şeyle uğraşmasın isterlerdi... Çünkü tabii evlenecek o kızcağız – evlendikten sonra 15 ayda bir, bir çocuk doğurursa, beş-altı tane çocuğu olacak! Ermeni kızları ne radyo dinleyebilirlerdi, ne de gazete okuyabilirlerdi... Çocuklardan sıra bulmazlardı diye... Erkeklerdeydi, onun için zenaat alıştılar. Ne vakit Kıbrıs’ın polisi bandoyu yaptı, yüzde 80’i Ermeni’ydi bandonun içinde... Çünkü Melkonyan’dan Ermeni çalgıcılar, şunlar bunlar, gittiler, yazıldılar... İyi aylık verilirdi... Melkonyan’da müzik vardı, terzilik vardı, dülgerlik vardı... Ne vakit evlere su koymaya başladılar, su tesisatçılığını da alıştılar, yaparlardı ve şimdi Melkonyan’ın olduğu yere yol yoktu Lefkoşa’dan gidesin, asfalt yol yoktu... Öyle yürür giderdin, tarlaydı oraları... Sonra bir yol açıldı... Şu anda Hilton’un olduğu yerde, İngiliz askerlerinin kampı vardı...
Soru: Uzun Yol nasıldı? Lokmacı açıktı o zaman, Uzun Yol’a doğru devam ederdi...
Vartan Malyan: Uzun Yol’un içinde bir Türk vardı, dondurma yaparlardı, Küfi Kardeşler, sonra onlar buyannı geldiler. Başka biri daha vardı, kunduracıydı, onun da ismi Küfi’ydi, rastgele... Bu iki Türk’ü hatırlarım Uzun Yol’da... Gerisi Rum’du... Ermeni da üç tane vardı. Üçü de onların fotoğrafçıydı Uzun Yol’da. Başka işle uğraşmazlardı... Sonra açtılar bir iki tane göynek yapan yer – Rumlar rekabete başlayınca, Ermeniler çekildi çünkü Rumlar, Rum’a giderdi mal almaya, Ermeni’den alacaksa daha ucuz olmalıydı ya da daha iyi olmalıydı – yoksa gelmezlerdi dükkana...
Soru: Kaç kişiydi Ermeniler o dönem?
Vartan Malyan: Bildiğime göre, 1950 tarihinde 12 bine yakındılar... Sonra ne vakit Rumlar başlattı ENOSİS meselesini, çantasını alan çekildi, bazı Ermeniler İngiltere’ye, bazıları Amerika’ya gitti... Ermenistan’a gidenler 1960’taydı... Ne vakit 1960’ta Anayasa’ya baktılar, Anayasa bezirgan dükkanıydı... Kim başbakan, kim yardımcı, kim dışişleri bakanı, karmakarışık bir şeydi. Ermeniler “Bu düdük ötmez” dediler, “Bu düdük ötmeyecek” deyip kaçtılar.
Soru: Ermenistan’a gidenler döndü mü geri?
Vartan Malyan: Ermenistan’a gidenler bir belaya çattılar, sorma gitsin! O vakit Anastas Migoyan vardı komünistlerin başında ve istiyorlardı ki ufak ufak ülkeler kursunlar. Dediler ki, kurmak için, tahminen 2.5 milyon ahalisi olmalı ki federasyonun içine girsin. O tarihlerde... Ermeniler azıdı... Harp bitinca, Yunanistan’da pek çok Ermeni işsiz-güçsüzdü... Lübnan’da da aynısı... Bir propaganda yaptılar ki “Gelin Anavatan’a!” – o propaganda! “Herşey bedava, herşey bilmem ne! Ev verilecek size, o verilecek, bu verilecek!” Komünist propagandası! Herkes baktı ki, kirayla oturuyor. Dün iş vardı, bugün iş yok falan. “Gidelim” diye düşündüler... Ne eşyaları varsaydı, bedava götürdüler. Vapura bindiler gittiler, bütün ülkelerden yani... Yunanistan’dan, Lübnan’dan, Ürdün’den, Suriye’den... Buralarda Ermenilerin hali fenaydı İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra...
Soru: Kıbrıs’tan?
Vartan Malyan: Kıbrıs’tan da gittiler bir 60-70 aile... Babam gitmedi... Babamın komünistlere bir zıtlığı vardı... Herkes ona “Sen ne gitmen?” derdi. O da, “Siz gidin da bize yazın da biz de gelirik” dedi babam! Ben de babama sormadan o vakit, Ermenistan’dan bir adam geldiydi, yazıyordu, gittim görüşeyim kendisiyle. Dedim ki “İşsiz güçsüz değilim fakat istiyorum anavatana gitmeyi... Gidersem, halim daha iyi mi olacak?” “O benim işim değil” dedi. “İsten gidesin, yazarım ben. Oraya gittikten sonra, orada sor!” dedi. Oraya gittikten sonra, geri gelen yok! Öyleliğnan çıktılar gittiler Ermeniler. Gidenleri sokmuşlar bir-iki odaya, bir lambacık var, duvarlarda priz yok... Malı-mülkü olan kadınlar vardı, farazım dikiş makinalarını yenilediler götürdüler. Bazı kunduracılar, kendi aletlerini götürdüler. Endiler herkes, soruyor “Benim gaşalar nerede?” “O gaşalar sana ait değil!” diyorlar! “Devletindir o şimdi!” Bir tanesi – şimdi güveyisi doktordur onun – çatışmış orada adam... Bir tokat yemiş bir polisten. İlk defa dayak yemiş... “Ben Ermeni polisinden dayak yedim, biz Kıbrıs Türk polisinden dayak yemedik, Rum polisinden dayak yemedik da buraya geliyorum anavatana da Ermeni polis beni dövecek?” demiş. Altı ay hapse atmışlar, evine gitmeden daha! O gün!
Soru: Hangi aileydi bu?
Vartan Malyan: Kostanyan... Stepan ve Boğos kardeşler... Arasta’da dükkanları vardı... Boğos altı ay hapis gitti... Hapisten çıktıktan sonra gün görmedi, adam çıktı sonra Kıbrıs’a geldi; 74’ün problemleri oldu, öldü gitti adam... Başka bir Ermeni vardı, poliste çavuştu... “Ne gidiyon” dedim, “deli misin?” “Polisim burada, çavuşum, İngilizce, Türkçe, Rumca bilirim...Oraya gittiğimde galiba bir yıldız alırım bir şey” dedi. Oraya gittiğinde demişler ki “Polis olmayacan, burada doğmuş olmalısın polis olmak için! Ermenistan’da doğmuş olmalısın! Hükümet işidir, dışarıdan gelenler hükümete giremez!” Yollarda işlemiş, taş kırmış, çıktı geldi... Onun gibi hep gidenler Kıbrıs’tan, hepsi de geri geldi... Bir kısmı da Amerika’ya gitti... Orada iki-üç tane kaldı, o kalanlar da alkolik oldu diye kaldı çünkü votka orada bedavadır!
Babam gider, hep bu gelenleri görürdü! “Söylemedim, gitmeyin?” derdi onlara... “Müstahaktır size!” derdi! “Siz komünistlerin ne olduğunu bilmezsiniz!” derdi, böyle...
Soru: Peki Arasta’nın ve Viktorya Sokağı’nın dışında, Lefkoşa’da başka nerede yaşardı Ermeniler?
Vartan Malyan: Burada “Çiftlik” derler, Köşklü Çiftlik, orada yaşarlardı... Yoğurt yapan iki aile vardı – o yoğurt yapanlardan bir tanesinin evladı olduğunda, kadın doğurduğunda öldü... Oğlan çocuğuydu... Türk ailenin bu çocuğunu Ermeni komşunun annesi aldı büyüttü... Oğlanın ismi Asım’dır, İngiliz üslerinde işler, Türkçesi çok az, fazla Ermenice bilir. Yani Türk’ü besleme aldı Ermeni aile... Annesi öldü doğurduğunda çocuğu, yoğurtçu komşuydular... Bakan yoktu... Büyütmüşler orada, Ermenicesi Ermeni gibidir, evin içinde alışmış... İngiliz üslerinde işler hala daha... Bunlar mühimdir bizim için...
Kermiya’da vardı bir de Ermeniler. Kasparyan isimli bir Ermeni oradan çok bir arsa aldıydı – birkaç Ermeni’ye sattı... Sonra bu 63 olayları olunca, gidemezdin oraya gayrı... Orada kaldı o topraklar, ne oldu, kim kime sattı, bilmiyorum tabii...
Soru: Classic Otel’in sırasındaki anahtarcı Ermeni, Kumsal’da yaşardı mesela, ben onu bulmaya çalıştım ama hastadır adam...
Vartan Malyan: Classic Otel’in orada, Baf Kapısı’ndan başlayacan, Eleftheria Meydanı’na gidecen... O sokak, Latin bir ailenindi... Ve orada bir Ermeni vardı, lambasuyu getirirdi, acentti, Nalçaciyan... Onun yanında da, Paronakyan vardı, sabun yapardı – beyaz ve yeşil, o sabunlardan. Senelerce oradaydı onlar ve o sokak, topraktı, ben hatırlarım o sokağı... Baf Kapısı’ndan başlardı, Maronitler’in kilisesinden giderdi – taa Eleftheria’ya kadar... Regina Street var, Regina Latince “Kraliçe” demektir – O Kraliçe, Baf Kapısı’nın orada, şimdi eski bir bina var, sergi yaparlar orada, işte Kraliçe orada yaşarmış ve arabasıyla ve yayan, gezmeye gidermiş o sokakta... Onun için “Regina Sokağı” denirdi... Toprak bir sokak... Sabun yapan fabrikayı hatırlarım, lambasuyu getiren Kaspar Nalçiciyan, onları da hatırlarım. Lambasuyular Kıbrıs’a tenekeyla gelirdi, dört galon... Benzine hacet yoktu çünkü araba yoktu ki benzin getirsin... Lambasuyu getirirlerdi... Onlar vardı o sokakta, Ermeni olarak. Sonra o Paronakyan şu sabun yapardı – onun da bir oğlu vardı, başladı bu turlarla uğraşmaya... Bir Ermeni daha vardı ki, nerede şu başlar Uzun Yol’un birinci dükkanı, orada bir Ermeni vardı, gramofon satardı. Ve plak satardı... O aile de o sokakta otururdu, dükkanı da oradaydı... Bu gramofon satanın karşısında, bir ahçı vardı, Muşeh... Onun oğlu sağdır...
Soru: Yemekler benzer mi Vartan bey? Farklı ne var? Veya nereye benzer yemekler?
Vartan Malyan: Bak söyleyeyim: Rumlar giderdi o Ermeni’nin restoranına çünkü Rumlar, karabiberi bilmez, kimyonu bilmez, summağı bilmez! Kullanmazlar yemeklerinde! Diyebilirim ki Rumların yaptığı yemekler tatsızdır, bize göre bir tadı yok! Onlar patatesi temizler, etin bir parçasını da kor, biraz da yağ kor üstüne, atar fırına! Pazar günü yemeği bu! Hafta arası da fasulya yer, kuru pakla yer, budur! Kuru paklanın içine bir sebze, bir şey de koymazlar! Kupkuru bir şey yani! E, Ermeni’nin restorantına gittiğinde Rumlar, tadı var! Sarmısak var, kimyon var, summak var, o var, bu var! Aynı yemeğin tatlısı! Yerlerdi, bir daha yerlerdi! Biraz da sarar, eve götürürdü o vakitler! O adam, rahmetlik oldu, oğlu var, oğlu yapmadı bu işi, sağdır oğlu, başka işlerle uğraşır. Askerlik de yaptı... Bir kitap da yazdı kendisi... Karmik’tir adı... Kendi hayatını yazdı... İngilizce yazmıştır... Kitabının adı “My Life”, “Hayatım” yani... Hayatında ne yapmışsa, o kitabın içindedir, askerlik de yapmıştır... Lastikleri tamir ederdi eniştesiyle beraber, bir gün lastik patladı ve bir elini kaybetti... O haldedir...
Soru: Ermeniler’de karışık evlilik var mıdır?
Vartan Malyan: Çok zordu o vakitler...
Soru: Mesela Kıbrıslı Türk-Kıbrıslı Ermeni evliliği bilir misiniz? Hiç var mıdır?
Vartan Malyan: Evet... Beş tane Ermeni kızcağızı Türk’le evlendi 80 zarfında... Yekün 5 tane...
Soru: Kimdi bu kızlar? Tanır mıydın kendilerini?
Vartan Malyan: Hepsini bilirim... En güzeli bunların Mağusa’da yaşardı, kocası da Mağusa’nın gümrüğündeydi... 1975 tarihlerine kadar... Ve büyük müdürlerden biriydi. Gümrük müdürlüğü yaptığı dönem, silah getirirlermiş – tabanca getirirlermiş kasalarla – üstünde portokal yazarmış, içinde tabanca... Bu diyelim müdürdü, “Açın” demiş bir defa, iki defa... Demişler ki “Temizleyceyik seni! Ağzını kapa!” Bu da, bıraktı, kaçtı... Ben Larnaka’daydım, İngiliz üslerine geldi karısıyla...
Bir tanesi yaşar bu kızların, o da Leymosun’dadır... Adı Virjin...
Mağusa’daki ilk düğündü o zaman...
Soru: Peki ne tepki aldıydılar? Tepki aldı mıydılar o zaman?
Vartan Malyan: Şimdi benim gözümle, çok güzel bir kızdı... Fakat adam da Türk, çok iyi, prezentabl, yakışıklı bir adamdı... Ve o vakit bu düğün olduğunda, İngilizler vardı daha... İngilizler teslim ettikten sonra bu kaldı Mağusa’da gümrükte ve işini yürüttü, yeni hayatla... 63’te şu ortalık bozuldu, gene kaldı Mağusa’da... Bu bir... Obirleri şu evlendi Türkünan, babasının ismi Artin idi ve kebapçıydı – Baf kapısında arabaynan... Bir kızı vardı Alis isminde, o evlendi bir Türkünan... Zannedersam o da Haydarpaşa’da muallimdi, bilmiyorum. Kızı hatırlıyorum iyi çünkü bu karma düğünler olduğunda, 10-15 gün çalkalanırdı ortalık, birbiriyle konuşmazdı insanlar, kızcağız kapıdan dışarı çıkmazdı, herif da yolda yürüdüğünde aşağı bakardı... Böyleydi o vakitler... Beş tane bilirim... Hatırladıklarım bunlar çünkü bunlar öyle bir vakitlerde oldu ki, ben evlilik yaşında değildim o vakitler... Diyeyim ki “Bak, güzel bir kızcağız, elimizden kaçırdık!”
Soru: Peki Rumlar’la olur muydu evlilik?
Vartan Malyan: Rumlar’la bir hayli oldu... Ermeni kızcağızlar, Rumlar’la evlendiğinde bir problem yoğudu – ikisi da Hristiyan diye... Ve evlenmek için Rum kilisesine giderlerdi... Şartlar oydu...
Soru: Peki hiç Kıbrıslı Türk kızların Ermeni erkeklerle evlendiği oldu mu? Böyle bir şey biliyor musun?
Vartan Malyan: Yoktur...
Soru: Bohçaliyan nasıl bir aileydi?
Vartan Malyan: Ahaliynan çok garışan birileri değildiler Bohçaliyanlar...
Soru: Neydiler? Tüccar mıydılar?
Vartan Malyan: Adamın kendinin işi vardı, tüccarlık yapardı... Kumaş ve halı satarlardı... O evleri de büyük...
Soru: Kaç tane çocuğu vardı, hatırlar mısınız?
Vartan Malyan: İki tane... Bir oğlan, bir kız... Kızı Alis, oğlu Vram... Alis piyano çalardı...
Soru: Alis, küçükken çocuk felci geçirdiydi galiba...
Vartan Malyan: Polio... Poliodan sakat olmuştu, o vakitler aşı yoğudu... Şimdiki halde, tekerlekli sandalyededir... Piyano çalardı. İngiltere’ye gitmişti, orada okudu, çalıştı, işledi, ders verdi... Kıbrıs’a geldi, Kıbrıs’ta da biraz ders verdi, piyano dersleri... Sonra vazgeçildi... Vram, babasından bir şeyler aldı... Onunla arkadaştık, beraber hokey de oynardık o vakitler... Ben devamlı Kıbrıs’ta kalmadım, üç-dört sene dışarıdaydım, gelirdim 5-6 ay, gene giderdim. Ben geri gittiğimde, 3-4 sene şu uzaktaydım, Ermeni kızcağızları büyürdü, evlenirlerdi... Ben gelirdim arardım varsa bir şey, “Oooo, evlendi, bir da çocuğu var!” derlerdi!... Yani diyeceğim... Annemin merağı vardı, “Be, dışarı gidiyon, olmaya da bize yabancı bir şey getiresin de dilinden de anlamayalım!” derdi... “Yahu, gittiğim yerlerde yok öyle bir şey! Dağların başında!” derdim... Annem gene “Olsaydı da evlenseydin, torunlarım olurdu! Camları kırarlardı, şamata olurdu evin içinde!” derdi... Usandım, anneme dedim “Bak, bul bir tane, ben sana gelmeden 15 gün, bir ay evvel bir mektup yazacam ki geliyorum... Bul bir tane, senin gözünla ki endaksidir” dedim. O vakitler aradığımız nedir bir kadında? Şimdi zaten göbeğin yarısı dışarıda! O vakit biraz kapalıydı, düşünürdün, elbisenin altında ne var diye! E şimdi o problem de yok, herkes biliyor! Anneme, “Bul” dedim. Annem de tanıdıklardan bir tane bulmuş! Döndüğümde, “Pazar günü dünürcülüğe gideceğiz” dedi annem. Gittik, evin içinde yalnız babası oturuyor. Annem oturur bir tarafta, ben bir tarafta... Ben soracağıma bir şeyler, babası soruyor bana... Daha kahve de gelmedi! “Duydum” dedi, “dünyayı gezermişin sen” dedi... “Bu iş değil” dedi. “Bir adam şu evlenecek, evinde olmalı akşamları!” dedi. Dedim, “Şimdi işim Kıbrıs’tan dışarıdadır, hiçbir şey için değişmem işimi” dedim. “Ne para alın ayda?” dedi. Orada, “Aldığım parayı ben bilirim, annem bile bilmez aylığım nedir” dedim. “Okey, bu aldığın paranın ne kadarını harcan, ne kadarını bankaya koyan?” dedi. Orada Arapça bir kelime kullandım, nasıl diyeyim...
Soru: Sövdün yani kendine!
Vartan Malyan: Hah! Bir da anneme baktım, nere getirdi beni diye, ben soracağıma adam sorar! Daha kızcağız da yok ortada! Neysa kızcağız geldi, kahveyi getirdi... Kızcağız, normal bir kızcağız... Belli ki Lefkoşa’nın dışına çıkmamış... Ben dünyayı gezdim, o Lefkoşa’nın dışına çıkmamış. Ermenice biliyor, beş-on tane de İngilizce kelime biliyor. Ve annesi babası övünüyor, kapıdan dışarı çıkmamış bu kız!
Soru: Sonuçta bir İngiliz’le evlendiniz...
Vartan Malyan: Evet... “Gelen hafta haber vereceğiz size” dedi adam. Kapıdan dışarı çıktık, ben döndüm anneme, dedim ki, “Bütün Lefkoşa’da başka kızcağız bulamadın da buraya mı getirdin beni?!...Yarın bir fırsat bul, de ki çok merak etmesinler, haber de yollamasınlar, bir daha da görmek istemiyorum ne adamı, ne de kızını!...”
Soru: Bir da Maria Şirin’le yaptığım röportajda, Un Fabrikası’nın oralarda Ermeni aileler yaşadığını söylediydi...
Vartan Malyan: Ermeni aile olarak orada vardı... Samanciyan’lar vardı... Onlar şimdi Kıbrıs’ta değildirler. Sonra oralarda yaşayanlardan Aşçiyan’lar vardı... Onları tanırım ben. Küçük Kaymaklı’ya doğru birkaç Ermeni ailesi yaşardı, onlar da Kıbrıs’ta değil şimdi. Keşişyan ailesi vardı...
Soru: Arasta, Latince bir sözcük... Çarşı mı demektir?
Vartan Malyan: Romalılar döneminde çarşılar iki çeşitmiş – biri dar sokak çarşılar, öbürü de geniş sokak çarşılar... Atınan giderlermiş... Arasta sözcüğünün “ara sokak” manası var Latince’de... Onun için o sokak “Arasta” kalmış, Lüzinyanların vaktinden, bildiğime göre... Daha ötesine gidersen, Lüzinyanların kilisesi vardır, şimdi camidir. Oraya kadar giderdi Arasta sokağı... Sağ tarafında da sigara fabrikası vardı...
Soru: Nereşte?
Vartan Malyan: Arasta’ya aşağıdan başlarsın da biter şu, Büyük Han’a dönecen... Dönmen oradan, biraz daha giden, sağ tarafında sigara fabrikası vardı, Diyanellos...
Soru: Diyanellos Sokağı var oralarda zaten... Arasta’ya açılan bir sokağın adı Diyanellos’tur. Boyacılar’ın olduğu sokak...
Vartan Malyan: Olabilir ismi verildi, bilmiyorum... Diyanellos Rumca bir isimdir, Rodos’tan bir ailedir bunlar, yarı İtalyan, yarı Rum... Rodos’tan gelirler. Bunlar duyduğuma, bildiğime göre, 1925-26 tarihlerinde gelmişler Kıbrıs’a – ne vakit ki Kıbrıs İngilizler’in kolonisi oldu 1925’te, o vakit bazıları galiba düşündüler ki “E doğru dürüst bir yere gidelim ki kontrol var, bir şey var...” Öylelikle gelmiş birkaç aile Rodos’tan Kıbrıs’a, yarı Rum, yarı İtalyan... Bu Diyanellos ailesi böyleydi. Bir aile de vardı, Bittarilli derlerdi bunlara, bunlar mermer yaparlardı evlere, o renkli mermerlerden falan... Onlar vardı bildiğime göre...
Arasta’nın içinde iki tane Ermeni kuyumcu vardı yekün, başka hatırlamıyorum, bilmiyorum... Bir tanesi daha fazla gümüş işiyle uğraşırdı, obiri da hem gümüş, hem kuyumcu... Gerisi dediğim gibi, bezirgandılar. Arasta’nın içinde büyük bezirganlardan biri Daduryan’dı...
Soru: Bandabuliya’da pastırmacı falan yok muydu?
Vartan Malyan: Bandabuliya’nın içinde Ermeni yoktu... Bandabuliya’nın kapısına gitmeden, sokak var aşağı iner. O sokağın içinde iki tane Ermeni vardı... Biri helva yapardı, “Helvacı Sarkis” derlerdi... Senede iki defa, iki çeşit helva yaparlar. Birinin içinde ceviz var, bademle yaparlar zannedersem. O dükkan var şimdi orada... Şimdi o dükkanda olan Türkiyeli’dir ve helva yapıyor fakat Türkiye helvaları... Gittim oralara ben... O sokakta onlar vardı, başka Ermeni yoktu o sokağın içinde...
Soru: Pastırmacı yok?
Vartan Malyan: Pastırmacı olan iki tane Ermeni vardı... Onu söyleyeyim nerede: Lefkoşa’nın içinde, buradan gittik Sarayönü’ne... Saray Otel’i geçtik, sonra Evkaf var. Evkaf’ın kapısında durursak karşımızda bir yol var, o Büyük Hamam’a gider. O yola girmen, hemen sağa girecen, İş Bankası’nın oradan ve çarşıya gelin... Orada iki tane Ermeni pastırmacı vardı...
Soru: Kayseri pastırmasını Türklere Ermeniler öğretmiş derler...
Vartan Malyan: Şimdi ne vakit bu yannı gelmeye başladım 1991’den bugüne kadar, darmadağın ettim bu tarafı, bir pastırma bulayım! Ve arkadaşlarıma derim ki “Gelen hafta gideceğim o yannı, pastırma getireceğim!” Kapı kapı, ne kadar süpermarket var, girdim, pastırma arıyorum... Bildiğimiz, asılı pastırmayı bulamadım!
Soru: Kasaplar satar çünkü!...
Vartan Malyan: Ben hangi kasabı bulacam, nasıl gidecem? Nerede bulacam kasap? Bana dediler kasaplar yapar... Biz da küçüklükten duymuşuk ki, pastırmanın en iyisi dünyada, Kayseri’den gelir! E dedim, Türkiye’den gelenler, Kayseri’den hiç gelen olmamış mıdır, pastırma yapan?! Bulamadım!
Soru: Ermeniler’in hepsi Gregoryan değil, değil mi? Katolik da var sizde, Protestan da var...
Vartan Malyan: Herşeyden var...
Soru: Müslüman Ermeni var mıdır?
Vartan Malyan: Türkiye’de var... Obir gelişimde sana bir mecmua getireceğim, Fransa’da basılır. O mecmuanın içinde şimdi Türkiye’de olan Ermeniler’in hayatları yazılıdır, fotoğraflarıyla... Onları görmelisin...
Bu yaptığın çok iyi bir iştir çünkü Ermeniler bile yapmamıştır...
Ermeniler, Maronitler, Latinler gördüysan, meclise gittiğinde bir ufacık kutu var, onun içinde otururlar! Konuşma hakları yok, dinlemeye hakları var! O kadar! Bana geçenlerde, bir ay evvel dediler ki, “Milletin işleriyle bu kadar uğraşıyon, dedik ki olabilir Malyan kampanya yapsın da girsin Meclis’e! Niçin yapmadın?” dediler bana. Ben de dedim ki “Eğer köpecik olacağsam, numara isterim” dedim! “Madem o yoktur, napayım?” dedim. Birisi görmeyeceksa, konuşma hakkım yoksa, ne yapacam orada? Rumların ne yaptığını mı dinleyeceğim?
Soru: “Ulusal Konsey”de var mıdır Ermeniler?
Vartan Malyan: Bir mektup geldi, onun için yazdım... Sana vereceğim okuyasın, ne cevap verdiler bana! Madem “ulusal konsey” var ve bunun Anayasa’yla alakası yoktur, olmaya da “Mehmetçikler” biraz daha bu yannı gelir, o sebepten... “Madem kavga Mehmetçikler içindir” dedim, “biz azdan çoktan, sizden biraz fazla bilirik Mehmetçiğin ne olduğunu, bizi de davet edin, oturalım, bir şey olduğunda, biz de söyleyeyim, yok böyle değildir, böyle olsun” diye. Bana bir mektup yazdılar ve dediler ki “Konsey’e girmek için parti kur! Ve partinde şu kadar adamın olmalı ki hakkın olsun, giresin...” Yazılı verdiler bana... Yazılı verdikten sonra, ben de birine haber ettim “Violation of minority rights var” dedim (Azınlık haklarının ihlali). Kulaklarına gidince iki kişi geldi, mektubu geri istedi benden!...
Soru: Verdin mi geri?
Vartan Malyan: Dedim ki “Mektubu bir yere koydum, kaybettim, manası yoktur benim için” dedim. “Sen, dünyayı altüst edecen” dedi, “bir kelimeynen karmakarışık ettin her tarafı” dedi... E dedim “Biz azınlığız, siz demokrasi var diye bağırıp çağırıyorsunuz, diyorsunuz ki o yanda demokrasi yok bilmem ne... Sizin yaptığınız nedir?” dedim, “niçin hakkımız olmasın bizim?”
Meclis’te bulunan Ermeniler bir iş yapamadılar... Ermeniler’in kilisesi var, bir problem yok... Bir Ermeni evleneceksa, ruhsat almaz... Papaza gider, “Ben evlenecem” der, biter iş...
Soru: Yani Ermeniler’de sivil evlilik yok mudur?
Vartan Malyan: Ermeniler’de sivil evlilik yoktur. Onlarla çok uğraşmadım ben... Mühim olan, okul var madem, muallimlerin günlükleri veriliyor hükümet tarafından, orada bir problem yok. Şimdi şu problem var: mülteciler... Ermenistan’dan, Azerbaycan’dan çok var... Hepsi benim daireden geçerler...
Soru: Niçin gelirler?
Vartan Malyan: İş yok, güç yok oralarda... Çantasını alan, Kıbrıs’a geliyor... Bunlar da diyorlar ki “Kıbrıs ufak bir yer, bunları hep kabul edemeyiz...” Bazılarını geri gönderiyorlar, bazılarına “Kalabilin” diyorlar... Her birine bir şey söylüyorlar – doğru dürüst bir nizam, bir kanunları yok... Ermeniler duydu ben insan haklarıyla uğraşırım diye, çıkıp benim yanıma geliyorlar. Dinliyorum, ediyorum, akla yatan bir şey varsa, rica ediyorum, “Kalsın, bir zarar ziyanı yok, işlemiyor, hükümetten bir para almıyor ancak size ne ağırlığı olacak? Bırakın kalsın...” Bazılarına “kalsın” diyorlar, bazılarına “gitsin” diyorlar... Ermenistan’dan gelen bazı kızcağızlar var, Pontia’dan gelenler var, Karadeniz’den gelenler var, bunlar hem Rumca bilir, hem Türkçe bilir, hem Rusça bilir... Onlarla evleniyorlar... Çünkü onların elinde Yunanistan’dan verilmiş pasaport var... Onların burada kalmaya hakları var... Kıbrıs’ın en büyük sahtekarları oldular, bir şey olduğunda polis ilk onları arıyor... İş gördükleri de yoktur erkeklerinin, kadınları gidip işliyor. Onun için çok fena bir vaziyet var... Bu Ermenistan’dan gelen Ermeniler, Azerbaycan’dan gelenler... Onların sayısı, yerli Ermeniler’den fazla oldu şimdi... Ve bunlar hep dairemden gelip geçerler. Bana dediler ki “Obir seçimlerde, BİZ birini koyacağız! Madem buradaki yerli Ermeniler’den bir hayır yok!...” Yerli Ermeniler, gelen Ermenileri görmek istemiyor! Başbelasıymış da bilmem neymiş da bilmem ne! Sonra parasız pulsuz çıkıp geliyor bunlar! Kadınlar da rastgele var ki, bir hayli çocuk doğuruyor! Doğuranlar da Makarios hastanesine gidiyorlar. Komedi işler bunlar! Makarios hastanesine gidiyor bunlar... Şimdi bir de çevirmen var, kolaydır yoksa günde iki defa oraya gider gelirdim daha önce! Kadın doğuracak, yatır oraya, soran yok, parası pulu var mı, doğuruyor çocuk, üç gün sonra gidecek... Bir paket de “Pampers” veriyorlar hediye, bir de makbuzu veriyorlar 60 lira, 80 lira, 100 lira, 150 lira... Başı çıkacağına önce ayağı çıkmış, 10 lira ekstra! Malyan’a telefon, gidiyorum... “Bu kadın doğurdu, bu kadar masraf oldu, parası yokmuş, ne olacak?” Bana ne sorarsın? İçişleri Bakanı’nın işi bu... Diyor ki Malyan’a telefon edin... Ben onlara “Bir kadının hakkı var mı çocuk doğursun?” diyorum... “Var” diyor... “İki kişi ister bildiğime göre çocuk meydana gelsin!” diyorum. Bunlara böyle konuşmazsan, Rumların kafasına girmez! Dedim “Seneler evvel bir başka kızcağız varmış, Meryem Ana, biri gelmiş başına dokanmış, 9 ay sonra doğurmuş, yukarıdan gelmiş” dedim, “Şimdi yukarıdan gelen yok, hep aşağıdan geliyor” dedim! Parası yok... “Bulsun para getirsin” diyor... “Kim bulacak parayı getirsin?” diyorum... “Rehin mi tutacaksınız? Beş gün daha kalırsa, beş gün daha yemek yiyecek, beş gün daha yatağı tutacak, aklınız yok mu? Bırakın gitsin” diyorum. “Gittikten sonra bulamayacağız” diyor... “Geldiğinde soraydın” dedim...
Vartan Malyan’ın araştırmalarına göre Arabahmet Camisi’nden başlayarak Viktorya Sokağı ve çevre sokaklarda yaşayan bazı Ermeni ailelerin listesi:
*** Diş hekimi Dr. Saryan
*** Fotoğrafçı Zartaryan
*** Papaz Kulikyan ve ailesi
*** Kevork Keşişyan ve ailesi – iki oğlu vardı
*** Atamyan ailesi, iki oğlu ve anneleri
*** AYMA Kulübü
*** Foto Yervant ve ailesi
*** Veteriner Kaymak Kaymakyan ve ailesi
*** Bakkal Pastor Hovanes
*** Dülger Vartan
*** Deliferyan ailesi – annesi ve üç kızı
*** Arsen Levonyan ve annesi
*** Vaharjak dülger dükkanı
*** Diş hekimi Muradyan, eşi ve iki oğlu
*** Artin Bhçaliyan, eşi, oğlu Vram ve kızı Alis
*** Alex ve Kaspar Deliferyan – Dülger/tahta buzdolabı imalatçıları
*** Anuş – bayanlara gömlek üretiyordu
*** Onnig Sultanyan – dükkanı ve oteli vardı
*** Tuhtaryan ailesi, iki oğlu ve iki kızı
*** Vahan Kuyumciyan’ın evi – oğulları Alex ve Agop
*** Foto Star – fotoğrafçı
*** Vahan Avedisyan ve ailesi
*** Bayan Nuvart Odabaşiyan – terzi – iki oğlu vardı
*** Bayan Hayguhi Der Nişanyan ve oğlu Skon
*** Anton Kiragosyan ve annesi
*** Matos Matosyan ailesi – üç kızları ve bir oğulları vardı
*** Konkordiya Katolik Kulübü yan girişi
*** Anton Romani’nin evi – Katolik Kilisesi yanındaydı
*** Skullos ailesi – bir kızları vardı
Vartan Malyan’ın araştırmalarına göre Arasta’da dükkanı bulunan Ermeniler:
*** Kaspar Deliferyan
*** Vahan Bedeylan
*** Nazar Daduryan
*** Stepan-Boğos Kostanyan
*** Agopos Kaznaciyan
*** Artın Çiçekçiyan
[/archived]
permanent link: individual
||permanent link: story
||
permanent link: category
Yeraltı Notları, 3 Kasım 2005 Sevgül Uludağ Lefkoşa’nın belleğine yolculuk - Rahmi Özsan anlatıyor...(*) Lefkoşa’nın belleğine
yolculuk (*) Sevgül Uludağ Bir zamanlar bu
sokaklarda hangi diller konuşulurdu? Bir zamanlar bu sokaklarda hangi
diller konuşulurdu? Hangi simalar gelip geçti bu kentten? Mecidiye, İdadi, eski
Bandabuliya, Arasta, Yenicami, Köşklüçiftlik, Lokmacı... Kermiya ve Kumsal,
Eğlence ve Strovulos... Lefkoşa surlar içinde yaşam
nasıldı? Viktorya Sokağı’nda Kıbrıslı Türkler, Kıbrıslı Latinler, Kıbrıslı
Ermeniler nasıl yaşardı? Arasta’da Rumca, Türkçe,
Ermenice’nin birbirine karıştığı zamanlar nasıldı?... Lüzinyan, Venedik, Yunan,
Osmanlı, Bizans, İngiliz, Arap kültürlerinin surlariçinde kaynaştığı o
günlerden, geriye ne kaldı? Çocukluğumun Lefkoşası:
Çağlayan’da yazlık sinemalar, çocukların hurma dalına dizip sattığı yaseminler,
Enver’in kahvesinde fokurdayan nargileler, Bıyıklı’nın bahçesindeki hurmalar,
yol boyu mimozalar ya da halk deyişiyle “altın toplar”... Yazlık sinemalarda satılan yeşil
kabuklu taze fındıklar, sandalyeler arasında dolaşan kolacı, film aralarında
çekilen dombula... Kıbrıs’ın o yıldızlı gökyüzü altında, mis gibi yasemin
kokusu... Sokakta birayak ve tutmaca
oynardık – henüz evlerimize kapanmamış, komşu komşuyu tanımaz, insan insana
bakmaz hale gelmemişti... Komşuda ne pişerse, bir ufak tabakta bize de gelirdi
“kokusu var” diye... Bu tabakları boş göndermek olmazdı – bizde ne pişerse,
komşulara da giderdi... Ne çok taşıdım bu tabakları evden
eve – Naciye teyzenin pişirdiği pirohuyu, annemin dolmalarını, Özgül ablanın
soğanla kavrulmuş patateslerini, Emine teyzenin magarina bullisini - her birinin ayrı kokusunu, kıvamını, tadını
içime çekerek taşıdım bu tabakları... O zamanlar geceleri annelerimiz
sohbet edip televizyon seyrederken, bir komşunun divanına kıvrılıp yatmak
“ayıp” değildi... Herkes herkesi bilirdi... Herkes herkesi tanırdı... Lefkoşa
küçücük bir yerdi – insanlar bozulmamış, hayat yozlaşmamış, gösteriş tavana
vurmamıştı... Henüz hepimiz insandık...
Birbirimize yabancılaşmamıştık... Gülümsediğimizde, gözlerimizin içi de
gülerdi, üzüldüğümüzde yalnızca kendi ailemiz için değil, başka tanıdıklarımız,
komşularımız için de üzülürdük... Henüz sevincin ve acının mülkiyetini,
yalnızca kendi hanemize yazmayı öğrenmemiştik... Çocukluğumun Lefkoşası:
Karanfilli, Hazım Remzi’nin camlarını siler, Çoronik gelip geçene laf atardı...
Növber hanımın kahvesi sabahları dolup taşar, kuma gömdüğü cezvede, durmaksızın
köpüklü kahveler yapardı... Sarayönü, avukatların mekanıydı – bu yüzden Növber
hanımın kahvesine en çok avukatlar gelirdi... İkindi vakti, Aynalı sıcak
şekerbadem satardı... Osman Gezer, yeşile boyalı arabacığında Cadbury’ler,
Smarti’ler, Kitkat’lar durur, çevresinde kedileri olurdu... Bedevi pastanesinde
tozlu lokumlar, badem ezmeleri tepsilere dizilir, sütlü börekler müşteri
beklerdi... Ama Lefkoşa yalnızca nostaljik
güzellikler değildi – karanlık bir yönü de vardı her zaman... “Milliyetçilik” sonrası karanlık yüzünde
Lefkoşa’nın, bombalar patlar, insanlar yatağında kurşunlanır, “teşkilat”lar
terör estirirdi... İstihbaratçılar bisiklet üstünde casusluk yapar, Kardeş
Ocağı’nda ağızdan çıkan her sözcük, bir insanın “hain” ilan edilip sorgusuz
sualsiz, “mahkum” edilmesine yeterdi... İnsanların hayatı karartılırdı – kenti
korku ele geçirir, insanlar korkularla, silahlarla, emirlerle yönetilirdi...
“Teşkilat” emrettiğinde insanlar işten atılır, işsiz kalırdı... “Teşkilat” he!
dediğinde, insanlar vurulurdu, karılarına tecavüz edilirdi... “Teşkilat”
istediğinde aileler bu coğrafyadan silinmeye çalışılırdı... Ne çok kan, ne çok gözyaşı, ne
çok acı... Hepsi Lefkoşa’nın surlarına yapışmış, damla damla yüreğime akıyor,
asit gibi içimi yakıyor, kalbimde bir düğüm oluyor – Hıfsiye’nin kirpiklerine
takılıp yanağına damlıyor... Onun çocukluğunu çaldılar, babasını aldılar,
annesini kaçırdılar – onu kardeşinden ayırdılar... Ne için? Bu bölünme
gerçekleşsin, toplumlarımız ayrı yaşasın diye... Ayhan Hikmet’in yatağında
kurşunlandığı o evde duvarlar konuşabilse, neler anlatırdı? Ayasofya’da
dükkanında öldürülen Fazıl Önder’in küçücük kızı Ayşe, yıllarca bekledi
babasını – nedense hep bir kamyonla gelecek ve ona bebek getirecek diye
bekledi... Asla babasının mezarını bile bulamadı... Lefkoşa, mezarları, kemikleri,
sırları gizleyen bir kent... Tekke Bahçesi’nde gömülen birkaç kamyon Rum’u,
Kızılbaş’ta sokak ortasında vurulup öldürülen Adalı’nın katillerini kamufle
edip gizleyen bir kent... Tıpkı diğer cinayetleri gizlediği gibi – çünkü
Lefkoşalılar bölünmüş – Lefkoşalılar gerçekleri yüksek sesle konuşmuyor,
yalnızca fısıldıyor ve dehşetin izleri hala yapışıp kalmış yaseminlerin
kokusuna, gökyüzündeki yıldızlara, ağaçlardaki kuşlara... Çünkü hala
silahların, üniformaların, emirlerin, orduların gölgesinde yaşıyor... Çünkü
özgürlük hala bir türlü yakalanamayan bir düş gibi duruyor... Çünkü
“milliyetçilik” başka biçimlerde hala buraları mekan tutmuş... Lefkoşa bölünmenin sancılarını
taşırdı: raşın günlerinin, köyden kente akın etmiş göçmenlerin, kütüphane
avlusunda derme çatma evciklerde kalan, Rifat Şener’in açtığı yardım
paketlerinden payını bekleyen Baflı göçmenlerin kenti... Yoksul ve göçmen çocukların
gittiği Arabahmet İlkokulu’nun, görece daha “zengin” çocukların gittiği, hatta
bale yapmayı bile öğrendikleri Köşklüçiftlik İlkokulu’yla aynı kentte var
olduğu bir kent... Kum torbaların, dikenli tellerin, barikatların kenti...
Karartma gecelerinin kenti... 15 yaşında mücahit olan çocukların kenti...
Kaymaklı dehşetini yaşayıp çadırlarda yaşamayı öğrenen kadınların kenti...
Benzinin az olduğu, damların akıttığı, yoksulluğun her yana sindiği bir kent...
Arabahmet’ten, Arasta’dan, Köşklüçiftlik’ten, Kumsal’dan kaçırılan Ermeniler’in
kenti... Viktorya Sokağı’ndan silinen Latinlerin kenti... Sarayönü’ndeki Rum
avukatların izinin bile kalmadığı bir kent... Lefkoşa bunların hepsi ve ne
söylersek bir eksik gibi... Bilmediğimiz, görmediğimiz, duymadığımız daha ne
çok şey var bu kentle ilgili... Lefkoşa’nın belleğine bir
yolculuk yapmak istedik – istedik ki insanlar kendileri anlatsın bu kenti...
Hatıralarında neler var? Lefkoşa’nın simaları, semtleri, mahalleleri,
sokakları, insanları... Hatıraları... Eski yaşam biçimleri... Korkuları ve
özlemleri... Yitip giden geçmişi kayıt altına
almak istedik – bize söylenmeyenleri, anlatılmayanları, silinmek istenenleri... *** *** Lefkoşalı Rahmi Özsan, 30
yıl gurbette yaşadığı halde, tek bir gün bile Lefkoşa’nın aklından çıkmadığını
anlatıyor... “Hep, Lefkoşa’nın özlemiyle yaşadım...” Rahmi Özsan, eski
Lefkoşalılar’dan... Onunla bir Kıbrıslı Rum arkadaşımızın evinde verdiği
resepsiyonda tanışıyoruz... Aynı masada oturup bütün gece, Lefkoşa’yı,
Lefkoşalıları, Lefkoşa’nın eski simalarını, kentimizin sosyal yaşamında iz
bırakmış karakterleri konuşuyoruz... Rahmi Özsan tiyatro tutkusuyla
büyümüş, bu yüzden karakterleri çok iyi gözlemlemiş, yüreğinde ve belleğinde
bunları kayda geçirmiş... Onunla, Lefkoşa’nın yüreğine doğru
bir yolculuğa çıkıyoruz... Röportajımız şöyle: Soru: Rahmi bey, hep Rahmi Özsan diye mi bilinirdiniz? Rahmi Özsan: Evet... 1956’dan beri... Ondan önce Rahmi Hasan olarak
bilinirdim... O zaman soyadları yoktu, herkes baba adıyla anılırdı... Soru: Hangi yıl doğdunuz? Rahmi Özsan: 1944 Aralık, Lefkoşa doğumluyum... Soru: Nerede otururdu aileniz? Nasıl bir aileniz vardı? Rahmi Özsan: Ben işçi bir ailenin çocuğuyum, babamın adı Hasan.
Önceleri madenciymiş. İkinci Dünya Savaşı’nda maden kapanınca Lefkoşa’ya geldi
ve inşaatlarda boyacılık yapardı... Soru: Anneciğinizin adı neydi? Rahmi Özsan: Annem Zühre... Babamın hastalanıp bize bakamayacak
duruma gelmesinden itibaren de buğday ambarlarında, buğday torbalarını yamalardı... Daha sonra hastanede çamaşırhanede
çalıştı. Bizim yetişmemize en büyük katkıyı annem yaptı. Soru: Her ikisi de Lefkoşalı mıydı? Rahmi Özsan: Annem Baf’ın Magunda köyünden, babam Lefkeli’ydi.
İkinci Dünya Savaşı sıkıntılarında, Lefkoşa’ya taşınmışlar... Ben ve
kızkardeşim Gülsen, Lefkoşa doğumluyuz... Soru: İki kardeş miydiniz? Rahmi Özsan: Biz altı kardeştik, dört tanesi Lefke’de doğmuş, dördü
de rahmetliktir şimdi. Bir ben, bir de benim küçüğüm, kızkardeşim,
hayattayız... İki tanesi kızamıktan öldü, bir tanesini mücahitken kaybettik –
Kıbrıslıların kaderi... Abim de, en büyüğümüz iki yıl önce kalpten öldü...
Hayat böyle... Soru: Büyürken nasıldı Lefkoşa? Nerede oturuyordunuz? Rahmi Özsan: Ben Lefkoşa Belediye Evleri’nde büyüdüm ve babanızın
sayesinde bize bu evi verdiler. Çok duyarlı bir insanmış ve biz de bir odada
sekiz kişi kalırmışız. Ben esas Kanlımescit’te doğdum, orada bir odacıkta
yaşıyormuşuz... Babanız gelmiş, o zaman
belediyede çalışıyormuş... Soru: Kanlımescit nerededir? Rahmi Özsan: Şimdi sarayın yanında küçücük bir mescit var – önünde
de bir taşı var. O bölgeye Kanlımescit derler, orada bir kahvehane vardı,
emekliler kahvehanesi... Ben beş yaşına kadar oradaydım, sonra Belediye
Evleri’ne taşındık... Soru: Evet, o dönem Belediye Evleri yapıldıydı, yoksullar ve işçi
aileleri için... Rahmi Özsan: Lefkoşa, sevgi dolu... İnsanların birbirine
verebileceği tek şey sevgiydi, saygıydı... En küçük şeylerden mutlu olan, en
acı durumlarda, birbirlerine destek olan, sarılan, çok güzide bir toplumdu.
Ben, 30 yıl gurbette yaşadım ve bir gün bile Lefkoşa’yı unutamadım. Bir saat
bile, o ülkenin insanı olamadım. Hep, Lefkoşa’nın özlemiyle yaşadım. Hala da
çok seviyorum. Soru: Belediye Evleri’nde hayat nasıldı? Hangi okula gittiniz
mesela? Rahmi Özsan: Ben ilkokulu o zamanki Haydarpaşa İlkokulu’nda okudum.
Soru: O neredeydi? Rahmi Özsan: Şimdiki Eski Eserler Dairesi’nin olduğu yer, Turizm
Bakanlığı’nın karşısında... İlkokulu orada okudum. Ve şimdi Belediyeler Birliği
olan yer de, Ayasofya Kız İlkokulu’ydu. Ve sabahları biz fakir çocuklara, orada
çorba pişirirlerdi. Çorba içmeye giderdik oraya. Soru: Ne çorbasıydı? Hatırlar mısınız tadını? Rahmi Özsan: Mercimek çorbasıydı, hala bulamayacağım bir tadı
vardı... Sabah 7’de filan sıraya girer, koşarak arka kapıdan girerdik, kızlar
da bize çorba servisi yapardı. Çok güzel günlerdi. Onun bir saatini bile
yaşayabilmek için, ben herhalde 10 yılımı feda ederim. Olanaksız bir şey ama,
çok güzel günlerdi. Belediye Evleri’nde aynı
mahallede olmanın verdiği bir samimiyet vardı bizde, çocuklarda... Annelerimizle
babalarımızla... Ayrı bir muhitti orası, Belediye Evleri insanlarının
bulunduğu. Aramızda Ermeniler vardı, biraz ilerimizde Rumlar vardı... Ben
1958’e kadar aramızdaki farkı bilmezdim. Siranuş diye bir Ermeni kadın, bana
ikinci annelik yaptı... Türkçe konuşurlardı... Bizim adetlerimizi çok iyi
bilirlerdi. Annem çalıştığı için, bazı akşam mesaiye kaldığında, bu kadıncağız
gelir, bize annelik yapardı. Veya alır bizi evinde muhafaza ederdi, annem
gelinceye kadar. Ona sevgim, sempatim
vardı. 1958’de Belediye Evleri’nden
ayrıldıklarında, ben günlerce o kadın için ağladım çünkü çocuklarını da
çok severdim. Kızı Mersedes, oğlu Kevork kardeşim gibiydiler... Ondan sonra,
bir daha göremedim. Ermenistan’a göç etmişler, orada ne olduklarını da
bilmiyoruz. Hatta o kadar bir duygusal yönü vardı ki ben Los Angeles’e
gittiğimde, Ermeni Cemiyetleri’nden bunların bulunmasını istedim. Kızının,
kendisinin ve eşinin öldüğünü duydum. Oğlu Amerika’da bir yerdeymiş fakat bir
türlü izini bulamadım... Soru: Ne tür oyunlar oynardınız o dönem? Hatırlar mısınız? Rahmi Özsan: Uçurtma yapardık! Gider kamış bulurduk, eski
gazetelerle onu sarar, uçurtma yapardık. Yazın oynadığımız bir de “çelik-çomak”
dedikleri, bizim “lingiri” dediğimiz oyunu oynardık. Futbol oynardık... Aramızda
ayrılır, futbol oynardık. Bazan aramızda takım kurar, gelir, şimdi Yusuf Kaptan
olan Hisaraltı’nda Musallalı çocuklarla maç yapardık... Soru: Musalla neresidir? Rahmi Özsan: Şimdi Mücahitler Sitesi’nin olduğu yer. Eskiden
bayramlarımız da orada yapılırdı. Orada yaşayanlar Musalla çocuklarıydı.
Belediye Evleri çocuklarıyla Musalla çocukları, Hisaraltı’nda futbol oynardık,
yenilince kavga ederdik. Yarın tekrar barışıp, tekrar oynardık. Kışın pirili
oynardık, “misket” dedikleri... Gene futbol oynardık... Şeker kağıdı toplardık
sokaklardan, taş atardık – hangisi, hangisinin taşını vurursa, üç şeker kağıdı,
beş şeker kağıdı... Parmaklarımızla ölçerdik – bir karış ise, iki kağıt...
İşaret parmağıyla başparmağın arasındaki mesafeye “zerre” derdik, orada bir kağıt.
Veya sigara paketlerinin kağıtlarını toplardık, onlardan oyuncak yapardık. Yanımızda Orman Dairesi’nin bir
tane ağaç doğrama yeri vardı... Orada bazı ağaçların kabuklarını kesip
sökerdik, onlardan kayık yapardık birikmiş sularda yüzdürmek için ve tabanca
yapardık, uçak yapardık, oyuncak yapardık yani... Oyuncak yoktu zaten, almayı
bırakın... Biz, atık tahtalardan kendimize kılınç, gama, tabancalar, oyuncaklar
yapar, onunla zaman geçirirdik. Soru: İlkokul bitince nereye gittiniz? Rahmi Özsan: İlkokul bitince, o zamanlar yeni açılmış Atatürk
Ortaokulu vardı. Tamamiyle Türkiye destekli... Soru: O neredeydi? Rahmi Özsan:Sarayönü’nde... Bugün orası bir kliniktir sanıyorum...
Uluçamgil kliniği falan diye... Soru: Eski kütüphane binası yani... Rahmi Özsan: Eski kütüphane binası... Beliğ Paşalar’ın bir
binasıymış bu galiba. Okul olması için vermişler galiba... Soru: Hatta o binanın bitişiğinde de Kız Lisesi vardı... Rahmi Özsan: Kız Lisesi, evet. Şimdi Selen Otopark’tır. Ortaokulu
orada okudum, Atatürk Ortaokulu’nda... Oraya hep fakir çocukları giderdi,
duhuliyesiz... Yani parasız bir okuldu. 6 Kıbrıs Lirası veya 9 Kıbrıs Lirası
filandı o zaman – 9 Kıbrıs Lirası bir yıllığıydı. Birkaç lira aylığı yani...
Babam dedi ki “İmkanı yok, ben öyle para veremem, git makinist ol, elektrikçi
ol” bir sanat öğren...” Bizim ailemizin bunu karşılamasına imkan yoktu, bu
okulu açtılar, oraya girdim. Annem okuma yazma bilmediği için, ısrarla “Hayır!”
dedi, “Benim çocuklarım okuyacak” dedi. Ben Atatürk Ortaokulu’na başladım.
Orada öğretmenlerimizin hemen hemen yüzde 90’ı Türkiyeli’ydi... Yani biz ilk
“Türkleştirilen” nesil idik... Soru: Onlarla nasıl anlaşıyordunuz? Rahmi Özsan: Bize kişilik kazandırdılar. Ben şahsen söylüyorum,
tanıdığım hocalarımdan Kıbrıs’a milli oyunları getirip yayan Mümtaz Conker
vardı, allah rahmet eylesin... Nedime Ersan benim Türkçe hocamdı. Fethi
Kısagün... Müdürümüz Şevket Gedikoğlu, o
da bir göçmen çocuğuydu, Bulgaristan’dan göçmen olmuş ve 13 yaşında ilkokula
başlamış – onun için bizi çok iyi anlardı... Soru: Bu hangi yıldı? Rahmi Özsan: 1955-56 yılındaydı... Göçmen çocuğu olduğu için ve çok
fakir büyüdüğü için, bizlere sevgiyle yaklaşırdı Şevket Gedikoğlu ve bizlere
kişilik verdi... Bulgar göçmeni Türkiyeli’ydi... Diğer hocalar da aynı durumda.
Bizler, küçük ve azınlık olduğumuz için, bir sınıfta 15 kişi filandık... Çok
özenerek yetiştirdiler. Tiyatro tutkusuna o okulda bulaştım. 14 yaşındayken,
Ahmet Kutsi Tecer’in “Köroğlu” oyununu sahneye koymuşlardı. Ben, “Beni kim
alır?” falan diye düşündüm ve bahçede basketbol oynuyordum. Hoca benim
eksikliğimi görünce, çağırdı beni, “Niye sen gelmiyorsun?” dedi. “Bilmiyorum
ben oynayabilir miyim” dedim. Çağırdı, “Oku şunu” dedi. Bir pasaj verdi, onu
okuyunca, “Köroğlu sensin!” dedi. Bana atılan iğne o oldu! O iğneden sonra,
tiyatroya büyük bir düşkünlüğüm oldu... Bir yıl gibi çalışmayla, onu
sahneye koyduk... Çok uzun, üç perdelik ve çok kişiyle oynanan bir oyundu. Soru: Nerede sahneye çıktıydınız? Rahmi Özsan: O zaman Zafer Sineması’nda... Kışlık Zafer Sineması’nda
sahneye çıkmıştım... Hala hatırlıyorum... Soru: Neler hissettiydiniz ilk çıkarken? Rahmi Özsan: Belki üç dakika konuşamazdım, çünkü açılış konuşması
Köroğlu’nundu. Birilerine kendi başına dağda konuşuyor... “İşte benim halkımı
eziyorlar, neden?” diye bir tiradı var orada... Belki üç dakika dilim dönmedi,
titremekten... Halkın önüne çıkıyorum... Çünkü nereden nereye, Belediye
Evleri’nden sahneye çıkıyorsunuz. Halkın önüne çıkıyorsunuz... Bir yılın
verdiği bir çabayla, o oyunu sergilemeye çalışıyorsunuz... Soru: Sonra açıldınız ama herhalde... Rahmi Özsan: Ondan sonra açıldım... O tiradın bitişinde, o alkışlar
beni hemen oyuna soktu... Ve o başlangıçtı yani... O oyunda, Ayla Haşmet
kardeşimiz benimle beraberdi. O benden bir sınıf büyüktü, o Orta 3’tü, ben Orta
2’ydim... Ayla’nın bana çok desteği ve yardımı oldu... O benden daha
tecrübeliydi çünkü radyoda devamlı çocuk tiyatroları yaparlardı... Daha
bilinçliydi ve bana her zaman destek oldu. “Köroğlu sen bunu başaracaksın” veya
“Alnının akıyla çıkacaksın” diye her zaman bana destek oldu, ona sevgi,
saygılarımı sunarım... Soru: Yani karma bir okuldu Atatürk Ortaokulu... Rahmi Özsan: Karma bir okuldu, karma olan tek okuldu Lefkoşa’da... Soru: Çünkü kızlar ayrı, erkekler ayrıydı... Rahmi Özsan: Evet... Lefkoşa Türk Lisesi’nin orta bölümü ve lise
bölümü, onlar tamamıyla erkekti... Soru: Bir de Kız Lisesi vardı... Rahmi Özsan: Bir de Lefkoşa Kız Lisesi vardı, tamamıyla
kızlardandı... Tek karma olan bizdik. Bu, bizim daha olgun olmamızı, kızlarla
fiziksel farkımızın dışında da bir dostluk kurabileceğimizi öğretti... Bir
kardeşlik, bir arkadaşlık... Mesela Feri Cansel, ünlü sinema oyuncusu, bizim
okul arkadaşımızdı. Erkeklerle boks maçı yapmasını severdi! Bize, kızların
bizden farkı olmadığını, aynı duyguları paylaştığını ısrarla söyleyen, cesur
bir kız arkadaşımızdı. Dediğim gibi az önce, bize kişilik veren bir okul
oldu... Hocalarımızın bize bir yerimizin olduğunu öğretmesi, kızlı-erkekli
olmamızdan birbirimizle dayanışmamız, artı fakir çocuğu olmamız, bunun dışında
da diğer okullar tarafından küçümsenmemiz de, bizde birlik-beraberlik, bir güç
birliği, bir kişilik oluşturdu... Soru: Başka kimler vardı o okuldan, sınıf arkadaşınız? Rahmi Özsan: Hala benden ayrılmayan Hasan Özkan Zilci arkadaşımız
var, Dr. Alpay Alpman – o da benim okul arkadaşımdı, hatırladıklarımdan... Hala
daha yakın arkadaşım... Biler Demircioğlu... Şimdi işadamı, Er Reklam’ın
sahibi... Feri Cansel, Türk filmlerinin vamp kadını... Fakat, o karakterinin
dışında da çok güzel bir insandı, arkadaşlarını çok severdi. O en ünlü
zamanlarında bile, Kıbrıs’a geldiğinde hepimizi bir bir arayıp gelip hatırımızı
sorar ve o şöhretinin dışına çıkıp da Feriha olan – Feriha’ydı ismi – güzel bir
insandı... Daha sonraları Nil Burak bizim okula gelmiş ama ben ayrıldıktan
sonra... O da, o okuldandır... İşte böyle... Soru: Ortaokul bitince ne yaptınız? Rahmi Özsan: Ortaokul bitince istemeye istemeye Lefkoşa Türk
Lisesi’ne gittim. Hatta ilk üç gün, o okula gitmeden, sabahleyin bu Atatürk
Ortaokulu’na gider, hocalarımı ve arkadaşlarımı görür, ondan sonra giderdim!
Lefkoşa Türk Lisesi’nin Akademi Bölümü’ne girdim. İngiltere’de yüksek tahsil
yapmak heyecanındaydım her zaman, o zamanki kafamla... Akademi Bölümü’nde
tedrisatımız tamamıyla İngilizce’ydi... Bütün fizik, kimya, biyoloji gibi fen
dersleri, matematik dersleri İngilizce’ydi... Bizde İngiliz dili-edebiyatı
ağırlıklıydı, hatta Latince de okurduk. Soru: Hocalar Kıbrıslı Türk müydü? Rahmi Özsan: İngiliz hocamız da vardı, İngilizce derslerini bize
İngiliz hoca verirdi, Mr. Morris vardı Lise 1’de... Mr. Mc Cant vardı, bize
diksiyon dersi verirdi... Matematik derslerimizde Baha Bey vardı, İngilizce
olarak verirdi... Hakim Özer Baha’nın babasıydı, Baha Hami... Çok babacan,
sevecen birisiydi. Salih Mecit hoca, herkesin hocası Salih Mecit hoca, bize
matematik dersine gelirdi... Reşat Ebeoğlu, biyoloji dersine gelirdi. Bunlar
hep İngilizce’ydi... Liseyi o şekilde okudum. Bu tiyatro merağım, lisede de
vardı... Tabii ortaokuldayken, son sınıftayken 58 hadiseleri vardı... Bir başka
ruh vardı... Ve o zamanın ünlü şairimiz Özker Yaşın’ın “Bayraktar Türküsü” diye
bir oyunda oynamıştım, orada Kıbrıslı ateşli bir genci canlandırdım.
Türkiye’den bir misafirimiz vardı, bize yol gösteren... İkinci oyunum da oydu. Lisede, birinci sınıfta pek
fırsat bulamadım çünkü abilerimiz vardı ikinci, üçüncü sınıfta. O zaman da, iyi
bir kulağım varmış diye beni okul korosuna almışlardı, bir de solo vermişlerdi,
müziğe yönlenmem oldu böylece... Okul şarkıları söylerdik, marşlar... Hatta yanılmıyorsam,
Namık Kemal Kantatı diye bir eser yapılmıştı – o zaman sözlerini gene Özker
Yaşın, müziğini de bizim lisede Kemal Gündüz diye bir müzik hocamız vardı, o
yapmıştı. Ve Kız Lisesi’yle müşterek yapmıştık Namık Kemal Kantatı’nı... Orada
küçük bir solo verdiler bana... Tenor bir sesim vardı... Müziğe geçtik... Sonra
şimdiki yerine geçti Lise, Türkiye Büyükelçiliği’nin yanında, Meclis’in
karşısındaki mezarlığa Erkek Lisesi’ni yapmışlardı, oraya taşındık... Soru: Daha önce neredeydi yeri? Rahmi Özsan: Daha önce Haydarpaşa İlkokulu’nun karşısındaydı.
Bugünkü Turizm Bakanlığı’nın olduğu yer Erkek Lisesi’ydi, Lise 1’i orada
okuduk, Lise 2’de ise Meclis’in karşısındaki binaya geldik. Oradayken de iki
oyun daha oynadık... Suttun Wyne diye bir İngiliz yazarın bir tercüme oyununda
oynamıştık, “Öteye Doğru” adlı oyununda. İşte ruhlar öldüklerinin farkında
değiller, bedenleri varmış gibi bir gemide geçen bir olaydı... Lise 3’te...
Lise 3’te tekrar, Özker Yaşın’ın oyunu gündeme gelmişti, bilmiyorum nedendir – 62
yılında, herhalde bu çatışmalara ısınma zamanları mıydı? Kız Lisesi’yle
müşterek oynatmışlardı bize onu, tekrar aynı rolümü ikinci defa Erkek
Lisesi’nde aldım ve bu böyle devam etti... Çok ilginçtir ben, fakirliğimle
övünen birisiyim. Bunun aşağılanacak bir şey olmadığını düşünürüm, her zaman
gururla, zevkle söylerdim bunu. Önemli olan insanın onun altında ezilmeden,
kendi kendini yetiştirmesidir... Soru: Hayatı nasıl taşıyoruz, önemli olan bu... Rahmi Özsan: Hayatın o zorluklarını bilerek, ona dayanarak da,
insanlara daha büyük bir saygınız olur... Gerek başarılı işadamlarına, gerek
eğitimi ilerletip de bir yere gelenlere... Ben yazın inşaatlarda boyacılık
yapmazsam, kışın okula gidemezdim. Bunun yanında kızkardeşimin sorumluluğunu da
taşırdım... Soru: Mesela nerelerde çalışırdınız? Lefkoşa’da mı? Rahmi Özsan: Lefkoşa’da... Mesela Saray Otel yeni yapılırdı, Saray
Otel’in bütün demirlerinin boyanmasında bir emeğim vardır... Soru: Saray Otel’in yapılması heyecan veriyor muydu Lefkoşalılara? Rahmi Özsan: Muhakkak! Bizim de bölgemizde artık bir otel olacak!
Çünkü bizim gezi yerimiz, bizden daha iyi şeyleri görebilmek için Uzun Yol’a
giderdik, yani Rum tarafına, bugünkü Ledra Street’e... Lokmacı’nın oradan
geçerdik ve Hisar’a kadar, o yolun içerisinde volta atardık...Yeni binaları
görürdük, özlem duyardık, bizim bölgemizde de niye olmasın diye ama bu kinli
bir özlem değildi, biz niye olamıyoruz diyeydi... Hatta bazan zenginlerimize
içimizden kızardık, niçin yapmazlar diye... Ve bu Saray Otel’in yapılışı bize heyecan
vermişti... Hatta o dışındaki küçücük mozaiklerin Rum tarafında bile
olmayışından gurur duyardık! İşte böyle... Yaz tatillerinde, okul 15 Haziran’da
tatil olurdu, ben 16’sında çalışmaya giderdim, ta Eylül 14’ün sonuna kadar...
Bununla okul kitaplarımı, kızkardeşimin okul kitaplarını, üniformalarımızı
yapardık ve pırıl pırıl okula koşardık. Hiçbir zaman ezilmedim ve her zaman da
gururlanırdım, beni tanıyanlar da bu çabalarımdan dolayı bana saygı duyarlardı.
Okulda hocalarımın ayrı bir sempatisi vardı bana... Hem okulda bütün
faaliyetlerde önde birisi – derslerimde süper bir talebe değildim ama iyi bir
talebeydim, artı en küçük fırsatta dışarıda çalışmaya giderdim, para kazanmak
için, aileme destek olabilmek amacıyla... Soru: TMT’nin kuruluşu ve 63 olayları sizi nasıl etkilediydi? Rahmi Özsan: Ben, dediğim gibi, okulda örnek bir talebe olduğum
için, etkili olabileceğim için Milli Mukavemet Teşkilatı’na üye yapıldım. Soru: Kim bulduydu sizi, hatırlıyor musunuz? Rahmi Özsan: Sınıf arkadaşlarımdan birisiydi. Bana dedi ki “Biz
seni TMT’ye almak isteriz...” Tabii o zamanlar böyle bir şeye seçilmek bir
gurur vesilesiydi, bir övünç kaynağıydı... “Tabii” dedim. “Kimleri tavsiye
edersin?” dedi. İşte gene eski dostum Hasan Özkan Zilci’yi, Dr. Alpay Alpman’ı
– o zaman Alpay Derviş – önerdim. Üçümüz beraber yemin ettirildik, teşkilata
girdik. Bize dediler ki “Sizin göreviniz okulu korumaktır... Okula herhangi bir
baskın, tehdit geldiği anda, bizimle irtibata geçip arkadaşlarınızı
yönlendirmek, kimsenin zarar görmemesini sağlamak... Yani okulun siz bir nevi
gardiyanısınız...” Ben 62’de liseden mezun olduktan
sonra yüksek tahsile gidemezdim, maddi imkanım yoktu... Bu arada Orta 3’ü
bitirdiğim zaman, ilk defa konservatuvara Kıbrıslı talebe alacaklardı,
hocalarım beni hazırladı, “Senin yerin hazır, gidebilirsin” dediler... Atatürk
Ortaokulu’ndaki hocalarım beni hazırlamışlardı... Ankara’daydı. Ayla Haşmet
benden bir sene evvel gitmiş, kapıyı açmıştı orada. Tabii bu heyecan bize de
geldi. Hocalar bir burs aldılar bizim okul için, beni hazırladılar. Bana
dediler ki “Sadece uçak biletin, Ankara’ya kadar 6 pound... Gerisini biz
vereceğiz... Ve orada seni karşılayacaklar, yatılı bir okuldur, orada
okuyacaksın, beş yıllık bir okuldur” falan diye... İnanamadım, bu kadar kolay mı
olacak muradıma erebilmem diye... Koşa koşa eve gittim, rahmetli babama dedim
ki “Baba, müjde ben kazandım!” “Neyi kazandın?” dedi, “Konservatuvara gideceğim
ben” dedim. “Ne olacaksın?” dedi. “Aktör olacağım ben” dedim. “Aktör olunca ne
olacak?” dedi. “Halkın önünde oyun sergileyeceğiz, halkı eğitmek için, halkı
eğlendirmek, dinlendirmek için... Güldürmek için... Sahneden bunu halka
vereceğiz, okulda yaptığımız gibi filan...” Çok tuhaftır babam benim oyunlarıma
hiç gelmedi, beni sahnede hiç görmedi... Annem gelirdi... Annem dedi ki, “Çok
güzel!” Babam ona, “Sen sus! Biz erkek erkeğe konuşuyoruz şimdi” dedi. “Tamam
oğlum, bu okulu bitirdin geldin Kıbrıs’a... Burada tiyatro yok, bir şey yok.
Bekleyecen Ahmet Becerikli ölsün da onun yerini mi alasın?” dedi. “Defol
karşımdan!” filan dedi. O bir yıkımdı benim için... Bir de Atatürk
Ortaokulu’nun bitmesi, o sevgi ocağından sıradan bir talebe olarak liseye
katılmam, beni bayağı sarsmıştı... Soru: Peki liseye giderken kafanızda başka bir meslek var mıydı? Rahmi Özsan: Onun dışında bir şeyi düşünemezdim o zamanlar, hep o
hayalle... Ben de liseyi bitirdikten sonra giderim dediydim... Çalışırım, para
biriktiririm, ben bu işi İngiltere’de yaparım dediydim... O zaman, İngilizce
hocalarından birisi bana, “Royal Academy of Arts and Drama’ya gidersin” diye
telkin ederdi. Hatta bana adresler, kitaplar verirdi, ünlü oyuncular hakkında
yazılan yazıları falan getirirdi devamlı bana... Teşvik ederdi... Onun için,
onu içime gömdüm ve aynı şekilde liseyi bitirmeye devam ettim. Soru: Peki 62’de mezun oldunuz... Rahmi Özsan: 62’de mezun oldum, gidemezdim, maddi imkanım yoktu.
Benden iki sınıf küçük kızkardeşim vardı, onun da okulu bitirmesi lazımdı.
Maarif’e ambarda çalışmak için müracaat ettim. Okul kitapları gelir, ayrılır,
dağılır diye bir işçi grubu alırlardı. Oraya müracaat ettim. İyi saatte olsun,
Maarif Müdürü Hüsnü Feridun isyan etti, “Sen nasıl olur böyle bir şey
yapabilirsin? Sen bize çok daha faydalı olabilirsin!” Şunu da ekleyeyim: Milli oyunlar,
folklör Kıbrıs’a geldiğinde, folklör ekibinin de başındaydım... Çok iyi
oynardım, severek, heyecan duyarak oynardım... Mehmet Levent de benim birkaç
yaş küçüğümdür, o da ekipteydi... Çok popüler olmuştu o oyunlar. Ben “Dadaş
Ekibi”nin yani Erzurum barlarını oynayan ekip başıydım. Ondan dolayı beni
Maarif Müdürü çok iyi tanırdı. “Sen böyle bir şey yapamazsın” dedi. “Ben seni
kitabet bölümüne geçici memur alırım, bir yıl çalışırsın, bir yıl sonra yüksek
tahsile gitmen için yardımcı oluruz sana” dedi. “Bu arada okulları gezip milli
oyun öğretirsin... Sabahları çalışırsın, öğleden sonraları da okul
faaliyetlerine katkın olur” falan dedi. Memur aldılar beni, Cemmat Meclisi
Maarif Dairesi’ne... Tabii bu arada mukavemetçilik de daha ileriye gitti. İşte
Cemaat Meclisi’nde çalışan mukavemetçilerle tanıştırıldım, kimlerle temas
edeceğim, kimlerle ilişkim olacak... Daha da ilerledi... Sonra başka bir birime
aktarıldım, daha aktif... Tabii bizim görevimiz istihbarattı daha fazla...
Bilgi toplamak, etrafı gezip görmek, şüpheli bir şeyi haber vermek falan filan
diye işlerde kullanırlardı. 1963’te Türkiye’ye eğitime gönderildim... Soru: O meşhur “Zir” kampı? O nasıl bir yerdi? Rahmi Özsan: Evet... Ankara yakınlarında bir yerdi... Kıbrıslıları
özel olarak eğitirlerdi. Soru: Mesela kaç kişilik ekipti sizinkisi? Rahmi Özsan: 30 kişilik filan ekiplerle giderdik. Yanaşık düzen,
askeri disiplin, pusu, tahribat kalıplarını kullanma, sabotaj falan gibi
eğitimler yaptırırlardı. Ondan geldikten sonra da hemen zaten 63 hadiseleri
çıktı, sıcağı sıcağına “Sen yeni eğitimlisin, koş oraya, koş buraya” dediler.
Tabii o bambaşka bir ruhtu çünkü bir var olma, yaşayabilme mücadelesi... Bir
korkumuz vardı... Mesela o akşam, Tahtakale’deki o iki-üç Türk’ün vurulmasından
sonra silah sesleriyle uyandığımızda, bana eğitileni yaptım, derhal birliğime
gidip katıldım. Küçük “manga” dediğimiz 5 kişilik bir grubun başkanıydım, kendi
ekibimi topladım, daha büyük ekibe katıldım... Soru: Belediye Evleri’nde miydiniz? Rahmi Özsan: Hayır ben Lefkoşa’ya bağlıydım. Belediye Evleri’nden o
akşam ayrıldım, bir daha da dönmedim. Anneciğim orada yaşadı, kardeşim
oradaydı... Dönerdim, şu şekilde: evde yemek yemeğe, çamaşırlarımı
değiştirmeye... Fakat bir daha o evde yatmadım. 21 Aralık 63’ten sonra çıktım,
çeşitli evleri mevzi yapmıştık, oralarda yattım, bir daha evimde yatamadım.
Yani bizim nesiller, kız eli tutmadan, silah tutan insanlarız... Ben bunu
gençlere hep söylerim. “Bir ülkeniz var, ona sahip çıkın, biz sizin
yaşınızdayken, kız eli bile tutmadan, silah tutan ellere sahip insanlarız. Biz
bunlara hep hasret kaldık onun için siz, sahip çıkın, sizin de herkes gibi bir
vatanınız olmasına sahip çıkın, başkalarının gelip size vatan yaratmasını
beklemeyin, kimse bunu yaratmaz” derim. Soru: Nerelerdeydiniz? Rahmi Özsan: Ben Sarı Petek 2’de olduğum için bugünkü 22nci bölüğü
oluşturduk. Yani Lokmacı Barikatı’ndan taa Tantin’in Hamamı derdik – gerçi
hamam kalmadı ama oraya kadar, o hudutları beklerdik biz. Önceleri aşağı yukarı
30-35 kişiydik o bölgede – ondan sonra gönüllülerin katılmasıyla 250 kişilik
bir bölük oluşturduktu orada. Ben Ayhan Hikmet’in evinde takım komutanlığı
yaptım. Birbuçuk yıl orada nöbette oldum. Soru: Ayhan Hikmet olayının içinde miydiniz o zaman? Rahmi Özsan: Hayır, onlar değişik ekiplerdi – o görevleri yapan... Soru: Duyduğunuzda ne hissettiydiniz? Rahmi Özsan: Kardeşi Aydın Hikmet Güzel Sanatlar Derneği’nden benim
çok yakın dostum... Ayhan Bey’i ben babasının dükkanında çok defa gördüm, çok
sohbetlerimiz oldu... Kendisi çok kültürlü, nüktedan birisiydi... Esprileri,
şakaları, ailece bunlar böyledir zaten... Soru: Biraz Şener Levent tarzı diyebilir miyiz? Çünkü o da çok
esprilidir... Rahmi Özsan: Bu esprici fakat işin komedi yanlarını daha çok
görürdü... Sizi güldürecek komik yanlarını görürdü... Kardeşi şair-yazar Hizber
Hikmetağalar vardı... Ata bey vardı, Ali bey vardı... Hepsi neşeli, nüktedan...
Çok severdim ben... Soru: Bunların galiba bir hanları vardı... Rahmi Özsan: Evet, Haydarpaşa İlkokulu’nun bitişiğinde, bir han
gibi, üstte iki dairesi, altta dükkanları olan bir yerleri vardı... Soru: Yani varlıklı bir aileydi... Rahmi Özsan: Varlıklı aileler... Çünkü babası Ermu Caddesi’nde çok
büyük tüccardı. 58’de İngiliz orasını Yeşil Hat yapınca boşaltmak durumunda
kaldılar ve bütün aile o küçük dükkana tıkınmıştı... Ayhan Bey’i ben oradan
tanırdım ve vurulduğu zaman ben şok olmuştum. Yanılmıyorsam 23 Nisan gecesiydi
62 yılında. Son defa onu, postanenin yanında bir kahvehanede birkaç avukat
arkadaşıyla tavla oynarken, şaka ederken gördüydüm, geçerken selam verdiydim.
Arkadaşımı aradım, o akşam fener alayları falan yapılacaktı... Milli Oyun
ekibiyle fener alayına katılacaktık... Son defa orada gördüm. Daha lise
talebesiydim. Duyunca bayağı şok oldum. Cenazesine de gidemedim, inanmak
istemedim. Tabii ki insanda bir korku da yaratır, “Niye?” diye... Evet, muhalif
imişler o zaman, bazı gerçekleri açıklamak isterlermiş falan filan diye,
açıklamamaları için de öldürüldüklerini duyduk. Bu bizi tabii ki üzer. Bugün
senin başında olan yarın benim başımda olur... Soru: 63 öyle geçti... Ne kadar süre mevzideydiniz? Rahmi Özsan: İşte 21 Aralık gecesi bölüğüme katıldım, taa 27 Mayıs
1967 yılına kadar... 67 yılında, 64 mezunlarını ve ondan öncekileri, yüksek
tahsile gidebilmeleri için ilk terhis edilen grupla yurtdışına çıktım. Önce
İstanbul’da bir müddet durdum. Türk Dili Edebiyatı’na girmiştim, oraya
gönderdiler. Maarif Müdürü ısrarla “Git, halk edebiyatı üzerinde çalış, bu
folklöre bu kadar meraklısın, burada topluma katkın olur” demişti. Bu arada ben mücahitlik
yıllarımda halk müziğini modernleştirerek, Batı aletleriyle aranjmanlar
üzerinde çalışmalarım oldu. Bayrak Kuartet’i kurdumdu... Solistiydim... Soru: Bayrak Kuartet’te kimler vardı? Rahmi Özsan: Ferahzat Gürsoy diye davul çalan bir arkadaşımız
vardı, Erdinç Gündüz solo gitar çalardı, Yılmaz Kalfaoğlu ritim gitar, Süleyman
diye bir arkadaşımız da bas gitar çalardı. Biz aynı bölükte olduğumuz için çok
zamanımız vardı, Gülok’un Arasta’da bir mağazası vardı, onun zemin katında
çalışmalar yapardık, konserler verirdik. Soru: “Bayrak Kuartet” yani Bayrak Dörtlüsü... “Bayrak” da
bildiğimiz “bayrak” anlamında mıydı? Rahmi Özsan: Şimdi ismimizi biz Bayrak Radyosu’ndan aldık, orada
devamlı programlar yapardık. Tabii imkanları olmadığı için repertuvar
hazırlasınlar, kütüphane hazırlasınlar, Bayrak Kuartet olarak devamlı program
hazırlardık onlara. Hem ünlü Batı müziği şarkılarını – mesela Adamo’nun, Pepino
di Capri’nin, Beatles’ların – seslendirir, program yapardık.Oradan bize
“Bayrak” ismi takıldı, “Bayrak”ın kuarteti, artı solisti... Soru: Mesela nerelerde çalardınız? Rahmi Özsan: Biz özel konserler yapardık, mesela Zafer
Sineması’nda... Yazlık Çiçek Sineması vardı, Çağlayan’ın bitişiğinde... Sonra
Şahin mi olduydu, epey isim değiştirdiydi. Önce İstanbul Sineması’ydı, sonra
Şahin oldu, sonra Çiçek oldu... Her alan kendine göre bir isim takardı... Soru: Kostümleriniz de var mıydı? Rahmi Özsan: Tabii... Biz kendimiz bu konserlerden gayrı düğünlere
giderdik. Arkadaş olan, samimi düğünlere... 3 Kıbrıs Lirası alırdık o
düğünlerde... Kendimize enstrüman almak için o parayı biriktirirdik ve
kendimize kıyafet yapardık.
Soru: Hatırlar mısınız, ilk kıyafetiniz neydi? Rahmi Özsan: Orkestra gri renkte takım elbise yapmıştı, bana da bej
renginde bir takım yaptılardı, değişik olması için, solist olduğum için. İlk
kıyafetimiz oydu... Soru: Kim diktiydi, hatırlar mısınız? Rahmi Özsan: Alicik dediğimiz, Çetinkaya’nın eski futbolcularından,
ufak tefek biriydi... Lefkoşa’nın da en ünlü terzisiydi. Bizim de bölük
arkadaşımız olduğu için, bize o dikti... Ve hatta para bile almamıştı. Dükkanı
da şimdiki Kıbrıslı gazetesinin olduğu yerdeydi... Abdi Çavuş Mahallesi...
Biraz ilerisi Kuruçeşme, Laleli Cami falan... O dikmişti... Çok büyük bir
konser yaptıktı ilk defa, tek başımıza... Aşağı yukarı iki saatlik konserdi ve
dolu dolu bir konser olduydu... Bir hadise olduydu Lefkoşa’da, Kıbrıs’ta çünkü
o zamanlar öyle çıkamazdık, gezemezdik... Büyük bir hadise olduydu... Şimdi bu
birikimlerle İstanbul’a gidince başka düşüncem vardı. Bana oradan teklifler
vardı, plak yapmak için, hatta stüdyoya dahi girdim, fakat o orkestradaki
kaprisler, o havalar... Pek ısınamadım... Soru: Müzikle başka ilginiz neydi? Rahmi Özsan: Ben, Güzel Sanatlar Derneği’ne katıldım kuruluşunda,
1959’da. Ben aynı zamanda ortaokuldayken, televizyona da çıkardım. O zaman CBC
idi... Kıbrıs Radyo Yayın Korporasyonu’nda... Orada çocuk programlarına
çıkardım, Nasreddin Hoca’nın hikayelerini, örnek olarak çocuklara anlatırdık.
Hiç televizyon seyretmeden televizyona çıktım! İşte gene Ayla Haşmet
arkadaşımız, Hilmi Özen, Görey Şemsettin diye bir arkadaşımız vardı... Dördümüz
her Cuma program yapardık. Bu Güzel
Sanatlar Derneği’ni kuran arkadaşları tanıdığım için, beni de davet ettiler.
İşte Kemal Tunç, rahmetli Üner Ulutuğ, Rasih Işıkman, Hülagü Aytaçoğlu... Rasih
Işıkman uzun yıllar İngiltere’de yaşadı... Bu arkadaşlar beni oraya davet
etti, “İşte dernek kurarız, tiyatro yaparız falan” diye... Soru: Güzel Sanatlar Derneği’nin korosunda sanırım Gülter-Yalkın
Zaim, Münir Muhtaroğlu, ablam İlkay Uludağ, eniştem Kutlu Adalı da vardı
galiba... Rahmi Özsan: Olabilir... Adalı da vardı... Hüseyin Kanatlı bey
vardı, ilk başlarda bize çok yardımcı oldu. Hem yöneticilik yaptı, hem
faaliyetlerimize katıldı... Dernek, tiyatro ve müzik faaliyeti yapmak üzere
kurulmuştu. Ben tiyatro bölümündeydim. 1962’de Üner Ulutuğ, konservatuvardan
geldikten sonra bayrağını açtı, “Ben ayrı bir tiyatro kuracağım çünkü Kemal’le
çalışamam” dediydi... Rasih Işıkman’ı aldı, aramızdan ayrıldı. Tabii Kemal’siz
yapamazdı çünkü Kemal çok büyük bir kabiliyettir... Kıbrıs’ın yetiştirdiği
ender kabiliyetlerden biridir. Korkunç bir kabiliyeti vardır. Kemal mihenk
taşıdır bu ülkedeki tiyatronun. Ondan sonra, Hilmi geldi, Ayla geldi, onlar
ayrıldılar. Tiyatro birara bizde zayıflamıştı. Bir de Türk sanat müziği
bölümümüz vardı... Aydın Hikmetağalar – eski dostum – “Gel” dedi, “senin güzel kulağın var” dediydi... En
küçükleridir Aydın... “Bendeki solistlerin kaprislerine artık dayanamıyorum”
dedi... Türk sanat müziğine geçtik. Her türlü... Milli oyunu, Türk sanat
müziği, Batı müziği, tiyatrosu... Herşeyiyle yoğruldum yani... Gençliğim bu
heyecancıklarla geçti! Ve bunların oluşu, bana mücahitliği sıktırmadı herkes
gibi, çünkü faaliyetlerim vardı. İstanbul’da pek dayanamadım...
Hem Türk sanat müziğinde plak yapmam için teklif vardı, hem hafif Batı
müziğinde. O zamanki Hürriyet Yurt Haberler Şefi, Kıbrıslı bir gazetecinin
bacanağıydı... Yüksel bey, İstanbul’daydı. Beni buldu, “Gel” dedi... Benim
büyük hayranımdı, bana çok güveni vardı, “Senin sayende biz Kıbrıslılar burada
bir şeyler yapabiliriz” diye beni o zamanki Grafson diye bir plak şirketi
vardı, onlarla tanıştırdı. Dinlediler, plak yapmamı istediler. Ama ben aynı
zamanda Şençalar Plak Şirketi’yle kontratlıydım. Onun için bir çelişki vardı...
Nişanlım da İngiltere’ye gittiği için, İstanbul bana dar gelmeye başladı. Sanat
hayatım orada noktalandı ve İngiltere’ye gittim... Uzun yıllar orada yüksek
tahsil yapma mücadelesi verdim, evlendim, çoluk çocuk sahibi oldum,
ilgilenemedim pek... Fakat orada da bir Güzel Sanatlar Derneği kurmuş Rasih
Işıkman arkadaşım, birkaç oyunlarına katıldım. Eşi Fatoş Işıkman da folklörle
ilgiliydi, ona da folklörde yardımcı oldum, okullara yayılmasında, gençlere
tanıtılmasında... Buradaki heyecanım kalmamıştı artık. Ben de onu çocuklarıma
aktarmaya çalıştım, küçük oğlumda da başarılı oldum sanırım... Soru: Belki tiyatroculuğunuzdandır – Lefkoşa’nın tiplerini ve şive
farklılıklarını iyi gözlemiş olduğunuzu farkettim... Bunlardan biraz söz
edebilir miyiz? Rahmi Özsan: En büyük özelliğimdir o – gözlemlemek, dinlemek... Bir
ara öyle olmuştum ki Tahtagala’yla Samanbahça’nın konuşmalarında bile farklılık
görebilirdim... Tabii bizde alay edercesinedir taklitçilik ama o şiveyi
öğrenebilmek, öyle konuşabilmek başka bir özelliktir – bunun için iyi bir
kulağınızın olması gerekir... Siz de çok iyisiniz bu konuda! Lefkoşa’nın tiplerine gelince...
Hatırladıklarımdan en eskisi, Vasfi Arap vardı... Çok severdim böyle, 9-10
yaşlarındayken ben... O günlerde Rumlar’la maçlarımız olurdu Rum tarafında,
Cimnasiyo diye bir yer vardı, Çetikaya’nın arkasına, oraya giderdik... En önde
de Vasfi Arap vardı, Lefkeli böyle, sarhoştu daima... Elinde Atatürk’ün, Fevzi
Çakmak’ın, İsmet İnönü’nün resimleri olurdu... En önde o giderdi, arkada da
bütün kasaplar, bellerinde bıçakları böyle falan! Biz hep azınlıktaydık yani...
O zaman 5 bin kişilik sahada 500 Türk vardı, gerisi Rum’du... Soru: Peki Rumlar nasıl gelirdi? Rahmi Özsan: Herhalde onlarda da bir hazırlık vardı! Çünkü ayrı
oturturlardı bizi – ben son Omonya-Çetinkaya maçında oradaydım... Aniden sahada
kavga çıktı, ben çocuktum... Telleri yıkmışlar! O tellerin arasından nasıl
kaçıp da Türk tarafına geldiğimizi hiç hatırlamam! Koşmaktan helak olmuştuk! En önde Vasfi Arap, bağırırdı:
“Dedi gendineee! Gir gözüneee!” “Atatürk, Venizelos’a dedi kiii!” derdi, “Ne
dedi yahu?” derdi kalabalık... “Dedi gendineee, gir gözüneee!” böyle
bağırırdı... İlk hatırladığım tiplerdendi... Mesela Aynalı’yı hatırlarım...
Sepetçiği böyle kolunda, takkeli... Tam Osmanlı tipinde giyinen, çok zayıf
birisi ve yürüdüğü zaman sanki böyle yere basmazmış gibi bir havası vardı. Ruh
gibi bir adamdı... Kendine has bir şivesi vardı. Mesela çok incecik, böyle eski
gazetelerden külah yapardı, “Guvvet ilacı” yapardı! Tuzsuz leblebiyi ezerdi,
şekerle karıştırır, onun içine doldururdu... “Minare külahı gibi” derdi...
Üç-beş kişi bir araya gelince, fazla alış veriş yapınca, Hasanbulliler’i anlatırdı... Mindo vardı, Hisar altında
yatırdı, şimdiki “Saray” dediğimiz Cumhurbaşkanlığı’nın sarayı, onun altında...
Gene böyle, beyaz, gözleri her zaman çapaklı, elbiseleri yağlı... Naylon falan
da yoktu o zaman, eski muşammalardan, şundan bundan örttüğü, böyle köpek
kulübesi gibi bir yeri vardı. Ondan korkardık biz, onun olduğu yere gitmeye...
Beş-altı çocuk olunca giderdik, o perdeyi kaldırır bakardık, ne var içinde!
“Definesi var da saklar!” derlerdi bize! Halbuki kendi başına, herkesten ürken,
yalnız birisiydi... Bu İnönü Meydanı’nın oralarda dolanırdı daha çok... Mesela Kutlu Adalı’nın amcası
vardı, Dubara... Soru: Onu anlatır mısınız? Rahmi Özsan: Ahmet amca, kasaptı... Daha doğrusu köylere gider de
kasaplara et getirirdi... Cambazlık yapardı. Gündüzün çok sessiz bir adamdı,
işadamıydı... Birkaç tane içinca, bir da incecikten sarınca, kendi kendini
Lefkoşa Belediye Başkanı ilan ederdi. Bazen bakardınız bir atın sırtında,
bembeyaz giyinimiş, kırmızı karanfili göğsünde... Atın sırtında! Korumaları da
Popaz Mehmet ile Gülsüm’ün Ahmet... Tahtakalalı bunlar, kasap çırağı... Atı
çekerler, o da üstünde otururdu. Bu şimdi Anibal’ın olduğu yerde bir kahve
vardı, Enver’in Kahvesi derlerdi, halk o kaldırım boyunca sandalyelerde
otururdu. Kahve içerler, çay, ayran içerlerdi... Soru: Nargile de vardı... Rahmi Özsan: Nargile de vardı... Kışın sumada içilirdi, yazın
ayranlar soğuk soğuk... Oraya gelirdi ve orada nutuk atardı... “Dikkaaat!
Dikkaaat! Ben Ahmet Mehmet Dubara is-tas-yo-nu-yum!” derdi. “Kimi seçeceyik
Dubara?” deyince halk ve tezahürat yaptıkça coşardı... Denktaş’a çatardı, Dr.
Küçük’e çatardı, “Ben Belediye Başkanı olacağım” derdi... Öyle bir tipti o da,
allah rahmet eylesin. O da 1964 yılında bir köyden kasaplık hayvan almaya
gitti, cebindeki parasıyla kayboldu... Kayıplar listesindedir... Bir daha
gelmedi... Gözde bir tipimizdi, Lefkoşa’nın karakterlerindendi, kayıptır... Beceriklimiz vardı, Ahmet
Becerikli... Kıbrıs’ın halk ozanı... Türküler yazardı, mücahitlere... Şivelere
takılırdı, Limasolluları taklit ederdi, Baflıları... Bunları hep Becerikli
şarkılarına aktarırdı... Mücahitlere moral geceleri yapardı, bölük bölük gezer,
konserler yapardı. Mesela onun bir Mücahitler Marşı vardır, kendine özgü...
“Mücahit’in anı şanı/Kılıcının ucu kanlı/Anavatanına bağlı/Yaşasın mücahitler”
diye. Kendi yapıtıydı bu. Bu şimdiki Kuğulu Park dedikleri yerde konsere
çıkardı. Biz de karşı tarafındaki parkta, Mücahitler Gazinosu’nda sahne
alırdık... Programımız biter bitmez, koşar Ahmet Becerikli’yi dinlerdik...
Nüktedan, hazırcevap, kendi kendini yetiştirmiş, çok üstad bir udi’ydi kendisi.
Cümbüş çalardı. Çok üzüldüğüm bir şey var – bugün mezarı dahi yapılmamış... Bu
kadar hizmet vermiş bu topluma, miras bırakmış, ailesi mirasını yemiş, bir
mezar taşı dahi yok... O başka bir karakteriydi Lefkoşa’nın – herkesin sevdiği,
herkesin takıldığı, cevabını aldığı birisiydi. Anında da cevabını yapıştırırdı!
Daha ileride bir Kahveci Guşo
vardı – Halkın Sesi matbaasının karşısında... O sadece yüksek mevkili insanlara
laf atar, onlara takılırdı... Dr. Küçük’e çok takılırdı – doktor onu dürterdi,
o da söverdi. Mesela bir Osman Gezer vardır,
yanılmıyorsam Küçük Aysel’in dayısıydı. Onu besleyen birisiydi. Eskiden
kadınların sahneye çıkmadığı zamanlarda köçekçelik yaparmış. Köçekçe oynarmış,
çıkarmış sahnelerde. Göbeğine kadın resimleri falan yaparmış diye, ondan ona
takılırlardı! Çok güzel, taze kavrulmuş badem, fıstık falan yapardı. Biz onu
almak maksadıyla gider da “Osman amca, bize anlat bunları” filan derdik. “Siz
ne bilirsiniz be çocuklar? Bubalarınıza sorun beni” derdi... Soru: Çoronik’i hatırlar mısınız? Rahmi Özsan: Mustafa dayıyı çok iyi hatırlarım! Konak eczanesinin
olduğu yerde, dellallık yapardı. Çok nüktedan o da! Soru: Artık “gazeddacılar” oldu dellal, değil?!... Rahmi Özsan: Çoronik’in bir de belediye meclisi üyeliği var! Kıbrıs
Türkü’nü temsil eden Lefkoşa Belediyesi’nde, tek temsilcimizdi bir zamanlar!
Tabii zaman içerisinde demode olmuş, onu oradan almışlar, başkaları gitmiş
falan filan! Soru: Keldi galiba benim hatırladığım! Rahmi Özsan: Evet, evet... Şapka giyerdi, “Demirel” şapkası – böyle
hafif yanlama da giyerdi, aynı Demirel gibi şapka giyerdi... Ancak Demirel’den
çok önce meşhur olmuş Mustafa Çoronik! Onun yanında Gambillili vardı, taksi
yazıhanesi vardı, o da bu Lefkoşa’nın karakterlerindendi... Bir kolu felçliydi,
tek eliyle araba kullanırdı, taksicilik yapardı. Bambino vardı, o da
taksiciydi, Clark Gable’a benzetirdi kendi kendini! Bıyıkları falan, boyardı
böyle siyah boyayla boyardı! Sarayönü’nün bir karakterlerindendi Bambino! Ben
hasbelkader mücahitlik yıllarımda onunla daha da samimi oldum, benim bölgemde
otururdu... Bambaşka bir karakterdi – gençlere masaj yapma, futbolcuları
iyileştirme merakı vardı... Çok
karakterlerimiz vardı... Soru: Kadınlardan ilginç karakterler var mıydı? Rahmi Özsan: Mesela bizim
bir Topuz Emine’miz vardı... Eskiden o da böyle, ilk sahneye çıkan, köçekçe
yapanlardan birisiydi... Oynayana eskiden “köçek” derlerdi – boyarlardı
yüzlerini, vücutlarını – çıkarlardı ve bunu ilk önceleri gayrı-Müslimler
yaparmış, özel bir aksanları vardı onların. Mesela bu Nuran Damcı’nın yaptığı
tip şeyler... O tip böyle şarkılar söylerlerdi, sahne alırlardı, müzik
eşliğinde oyun oynarlardı. Her Türk kadını cesaret edip sahneye çıkamazdı,
adamı vururlardı o Osmanlı devrinde! Bu Emine abla da onlardan birisiydi,
şişman böyle... Soru: Saçını topuz yapardı diye mi “Topuz Emine” derlerdi? Rahmi Özsan: Şişmandı diye “Topuz Emine” derlerdi... Son dilenirdi
böyle, utanırdı da para istesin, hayır dua koyardı gençlere, giderdi yanlarına
otururdu... Veya çantasında defi vardı, çıkarır def çalar, şarkı söylerdi bize,
sırf katkıda bulunalım, yardımcı olalım diye. Soru: Bir de kadın kahveciler vardı... Mesela Halide hanım, Növber
hanım... Rahmi Özsan: Halide’nin kocası Tözün Tunalı’nın amcasıydı...
Yenikapı’da kahvehanesi vardı, çingeneler kavga etmiş, bu araya girdi, Kör
Mehmet derlerdi ona, Eğlenceli... Onu bıçakladılar. Ölünce karısı devraldı,
bugün hala çalıştırır galiba... Onun oğlu vardı Cemal, Yusuf... Yusuf benim
sınıf arkadaşımdı, Cemal da okul arkadaşımdı, bir sınıf benden büyüktü, oradan
tanırım. Halide hanım, erkek gibi bir kadındır – böyle yüz tane erkeğin içinde
kahvecilik yapardı o devrelerde yani... Soru: Kahveci Enver’i hatırlar mısınız? Rahmi Özsan: Enver amcayı hatırlarım, onun bir de sağır kardeşi
vardı – mesela nargileyi o hazırlardı. Nargileciler, onun hazırlamadığı
nargileyi hemen tanırlarmış! Dilsizdi bu adam, sağırdı, böyle Osmanlı bıyığı
vardı, pala bıyıklıydı... Enver amca da çok munis, yumuşak kalpli, herkese
baba, abi gibi davranan çok güzel bir insandı. Ünlü kahveciydiler bunlar.
Mesela Ali Cafer kahvesi vardı, Boyacılar’ın bankasının ilk kurulduğu yerde
kahvesi vardı bunun. O da ünlüydü... Saray Otel’den Asmaaltı’na giderken, sağ
tarafta, oradaydı... O meydanda Pehlivan’ın kahvesi vardı – şimdi tamir edilen
o Kumarcılar Hanı’nın köşesinde, o pehlivan vardı... Ünlü pehlivan imiş ama biz
pehlivanlığını hiç görmedik... Ama tipi da, oturuşu, ağır başlıydı böyle...
Tazı köpekleri de beslerdi. Orada bir hamam vardı, şimdi yıkıldı, otopark oldu,
yanında o fırın... Oranın ünlü kahvesiydi. Tekrar, caminin köşesinde,
Karabülüğün kahvesi vardı. Esmer birisiydi, “Karabülük” derlerdi...Orada da
belirli sınıflar, köylerden gelenler toplanır, orada yaparlardı
pazarlıklarını... Mulla Hasan’ın kahvesi vardı,
polisin karşısında, şimdi Türk Bankası oldu orası galiba... Çok ünlü birisiydi... O da dizlikli, çizmeli,
böyle tam Osmanlı haliyle hatırlarım onu... Zayıf, küçük boylu birisiydi ama böyle
mert görünüşlü, kabadayı görünüşlüydü de aynı zamanda. İnsanlar çekinirdi
ondan, fazla külhanbeyilik yapamazdı! O zamanlar her sınıfın gittiği bir kahve
vardı – herkes her kahveye gitmezdi... Onun yanında Aşçı Mustafa Dayı vardı –
ünlü ciğerci... Bu Ciğerci Ahmet’in de dayısıydı, Ahmet ondan öğrendi sanatı.
Sabahleyin herkes orada ciğer yemeye giderdi... O da insanına göre davranırdı!
Tanımazsa, beyaz ciğerleri, öküz ciğerlerini doldururdu, pençeviş doldururdu!
Eğer tanıdığıysa size en güzel tabaklarda servis yapardı... Yani bir makamınız
varsa, bir saygınlığınız vardı. Bunlar benim hatırladığım karakterleriydi
Lefkoşa’nın... Mesela şimdi İslam Bankası’nın
olduğu yerde, Eczacı Münür Bey vardı. O, kendisi yapardı ilaçları – o zaman
böyle hazır paketlerde falan gelme yok!
Hasta olduğumuzda, “Münür beye gideceğiz” dedi miydi babamız, biz
perişan olurduk çünkü ya iğne salardı, ya acı bir ilaç verirdi, kendi
hazırladığı! Aydın Denktaş’ın babasıydı... O, oranın bir tipiydi... Kamuran Aziz’in eczanesi vardı –
Tahsin Ali Rıza’nın dükkanının bitişiğinde. Orada bir dükkanı vardı. Ben bir
müddet Kamuran Hanım’ın grubunda da çalıştım, Jale Derviş hanımefendiyle
beraber bir grupları vardı. Solistleri Fikret Özgün Bey, Larnaka’da kısıldıydı,
öğretmendi, gelemezdi... Konserleri olacaktı falan... Rica ettiler... Benim
için bir onurdu, Kamuran Hanım’la beraber olmak, onunla çalışmak, ondan bir
şeyler öğrenmek... Koşa koşa gidip katıldım ve müzik kültürümde çok büyük
katkıları oldu, ona her zaman saygım, sevgim var, bir başka ayrıcalığı
vardır... Güzide bir hanımefendi, çok kültürlü... Kamuran Hanım oradaydı
mesela, devamlı “counter”inin arkasında mırıldanırdı, şarkıcıklar mırıldanırdı,
sözler yazardı... Batı müziklerini Türkçe’ye tercüme ederdi, devamlı çalışan,
sevecen, insana hemen sevgi aktaran bir hanımefendiydi... Biraz ileride Samiye Hanım vardı,
Samiye Mustafa, avukat yamaklığı yapardı, sarışın bir hanım, hiç evlenmemiş,
çok güzel ve Kıbrıs’ta yapılan her türlü sanatsal faaliyette hizmet veren,
onlara sahip çıkan bir hanımefendiydi... Avukat Fadıl Korkut Bey’in yanındaydı.
Fadıl Korkut Bey öldükten sonra da uzun yıllar, o yazıhanede, tapu işleri
yapardı, çalışırdı... Bizim Güzel Sanatlar Derneği’ni kurduğumuz zaman, Nazım
İleri Bey’le beraber yönetim kuruluna gelmişti ve dernek yaşadığı müddetçe de
başkanlığını yaptı ondan sonra. Özverili, çok çalışkan, zamanını acımayan,
gençliğe, sanatsal, toplumsal faaliyetlere gönül vermiş birisiydi... Onu da
rahmetle anarım burada. Biz mesela Çetinkaya’ya giderdik.
Bizim neslimizin top oynadığı bir kulüptü, kendimize yer bulurduk... Veya Kanlı
Mescit’te Feyzulla’nın Kahvesi dedikleri bir yer vardı – biz de bir takım
kurmuştuk orada, Kanlı Mescit Spor Kulübü diye, oraya takılırdık, oralara
giderdik... Soru: Bu mahalle takımcıkları... Bir mahalle, öteki mahalleyle mi
oynardı? Rahmi Özsan: Şimdi o zaman federasyonumuz yoktu, gayrı-federeydi
bunlar... Çeşitli kulüplerde oynar ama o mahallede oturur diye, yazın ayrı bir
takım kurarlardı... Mesela Çanakkale Spor vardı, bu Yenikapı’da, Tantin’in
bölgesinde oturanlar, Çanakkale Spor diye bir takım kurmuşlardı. Mesela
Yeşilada Spor vardı – onun futbolcuları yazın Vatan Spor diye başka bir takım
kurdulardı... Sönmez Ocağı vardı, gene o Mücahitler Sitesi’nin karşısında,
küçük bir binadaydı – Sönmezliler Kulübü olduydu. Bunlar federasyon dışında
kalan, mahalle takımlarıydı... Gerçi federasyona bağlı takımlarda oynayan
arkadaşlar da yazın bu kulüpçüklerde oynarlardı, sırf toplumda bir sportif
faaliyet olsun diye. Başka olanaklarımız yoktu – iki tane sahamız vardı işte...
Birisi “Yeni Saha” dediğimiz, sonradan Yusuf Kaptan olan... Bir de Cirit Hisarı
Taksim Sahası... Taksim Sahası’na bizi pek koymazlardı, onun için Yeni Saha’da
oynardık. Böyle bir spor faaliyetleri de olurdu... Soru: Sinemacılardan hatırladığınız renkli tip var mıydı? Rahmi Özsan: Mesela ben Ermiya’yı hatırlarım... Limasol’dan
geldiydi... Soru: Ermeni miydi? Rahmi Özsan: Yok... İsmi Ermiya, Türk’tü, Limasollu birisi. Yaşlı
bir adamcağız, kel kafalı birisi... Öyle dudaklı, tip birisiydi, daha fazla
Yahudilere benzeyen bir tipti. Filmlerin sahibiydi o, Zafer Sineması da
Boyacılar’ındı... Filmi o getirir, orada oynatırdı... Hep kapıda dururdu ve
sayardı bir bir! Yani siz bileti verirdiniz ama o gene sayardı! Fazla gürültü
yaparsanız gelir, sizi sinemadan atardı! Kapıda da iki kardeş vardı, Heşalar!
Heşa derlerdi bunlara! Biri Vedat Heşa, ötekinin adını hatırlayamayacağım... Bu
Salih Boyacı’yla Özer Boyacı, kapıcılık yaparlardı, onlar da dururlardı –
sinema onlarındı... Soru: Bilet almayan girmesin diye?!... Rahmi Özsan: Bilet almayan girmesin, sayardı böyle bir bir, gelir
içeride sorardı, “Hani biletin?” Yoksa, tutar, atardı! Sıkı sıkı tutardı...
Gündüzleri seans vardı, talebe seansı, biz gündüz giderdik, 18 yaşına kadar
yasaktı ailemiz tarafından. Çünkü o devrelerde, erkek çocukları, kızlar kadar
tehlikedeydi... Yani o zamanın düşüncesiyle, erkek çocuklarına askıntılık yapan
tipler vardı... O korkuyla, ailelerimiz bizi sokağa bırakmazdı, geceleyin 18
yaşına kadar sokağa çıkamazdık... Yazın, böyle her taraf açık, herkes
sokaklarda diye, yazlık kadınlara meccanen sinema vardı, ona giderdik...
Erkeklere bir şilin, kadınlara meccanen... Pazartesi-Salı... Eğer
Cumartesi-Pazar sinemaya gitmişseniz, size bedava bilet verirdi – Pazartesi, Salı
da hanımlar meccanen yani bedava film görürdü, erkekler de işte nominal, bir
şiline sinemaya giderdik... Soru: Bir de Kristal Sineması vardı... Rahmi Özsan: Hayal meyal hatırlarım onu da... Çağlayan’ı geçince
sola dönerdiniz, onun içinde bir yerdi... Orada Avraimi diye bir Rum vardı, çok
güzel Türkçe konuşurdu bu ve çığırtkanlık yapardı, filmleri çağırırdı... “Bu
akşam Kristal Sineması’nda iki film birarada! İşte başrollerde Ayhan
Işık-Neriman Köksal” mesela veya “Fatim Hababa, Ömer Vehbi!” filan diye gezerdi;
sokaklarda çağırırdı o günkü filmi... 1963’te bu adam kayboldu, o tarafa kaçtı
ve casustur falan dediler... Bir de onun oğlu vardı Andoni, o da çok güzel
Türkçe konuşurdu, Türklerin içerisindeydi ve bu Avraimi büyük Beşiktaş
hayranıydı... Beşiktaş’ın yendiği günlerde siyah-beyaz giyinir ve Anibal’la
dalga geçmeye giderdi. Hele hele Galatasaray’ı yenmişlerse! Soru: Anibal’ı nasıl hatırlarsınız? Rahmi Özsan: Ben Saffet abiyi çocukluğumdan hatırlarım... Şimdi
Zülhayır’ın benzin istasyonunun olduğu köşede sandöviççilik yapardı... Soru: Sandöviç yaparak başladı yani... Rahmi Özsan: İlk sandöviç yaparak başladı... Gençlik Gücü’nün
futbolcusuydu ve çok renkli bir Galatasaray hayranıydı... Maç günlerinde, büyük
radyosunu koyar, maçları hep gençler dinlemeye giderdi orada... Herkesin evinde
radyo yoktu... O radyo da orada heyecan yaratır, gençler orada hem sandöviç
yer, Belkola içer ve Saffet’i dinlerdik... Ondan sonra Zafer Sineması’nın
yanında küçücük bir dükkanda gene sandöviç, çorba falan yapardı, ondan sonra
ciğer kebap, şiş kebap derken, bugünlere kadar geldi... Soru: Memleketin en ünlü kebapçısı... Rahmi Özsan: Çok güzel bir karakteri vardır – onu yakından
tanıyanlar, gidip onu kebap pişirirken seyreder ve zevk duyar. Kendi kendine
devamlı söylenir, işçilerine küfreder, ateşe küfreder, ete küfreder, kendi
kendine orada dövünür... Soru: Galiba “Yes be annem” da onun sözüdür... Rahmi Özsan: Ondan çıktı... Ben kendimi bildim bileli, “No be
annem”, “Yes be annem” Saffet abimin lügatıydı bunlar, deyişleriydi...
Türkiye’ye gitti birkaç sefer takımıyla beraber, sonra kendisi gezmeye çok
meraklıdır... “İşte filanı gördün mü?”, “Gördüm be annem”, “Falanı gördün mü?”,
“Gördüm be annem...” Bir gün kulüpte buna haritayı göstermişler... Birisi
“Türkiye’nin yerini bul bana be annem, madem gittin” demiş... Bakmış bakmış o
haritaya, “Almaz be annem” demiş! Ve bu “annem”lik onun mirasıdır bize. Ondan
sonra da Özer Debbağ bunu götürdü, bir Çetinkaya maçında gol atamıyorlar,
atamıyorlar, atamıyorlar! En son gol atınca, başkandı da o zaman, kollarını
açıp “Yes bannem!” diye bağırdığında, bütün Çetinkaya’nın sloganı oldu... Ama
doğuşu, benim hatırladığım, yanlışsam doğruyu bilenler bana söylesin ama,
Saffet abinin hep şeyiydi o, “Yes be annem”, “Yes annem” derdi... Saffet abi da
bu memleketin karakterlerinden birisidir... Soru: Ve ısrarla da kebabı sadece kendisi yapar, kimseyi
dokandırtmaz! Rahmi Özsan: Evet! Memlekette ne kadar kasap varsa, ondan korkar,
onunla çalışmak istemez! Çünkü perişan eder adamı! Etini ister, orada kestirir,
işini gücünü bırakacan, ona servis yapacan! Birkaç yıl benim kayınbiraderim
kasapken, ona et verirdi, “Bu adam geldi mi perişan oluruk ama ekmek
teknemizdir!” falan derdi. Çok titiz, herşeye... Sebzesini, meyvesini, en küçük
malzemesine kadar çok titizlikle seçen birisidir... Ben onun reklamını yapmış
gibi oluyorum şimdi ama benim huzurla tek kebap yediğim yerdir. Onun çevresinde
olmak da bir ayrıcalıktır, bir özel muamelesi var bizi çocukluğumuzdan tanıdığı
için... “Nerdesin be annem? Hiç bu taraflara uğraman?” falan filan diye
takılır, sonra en iyi şekilde servis yapar, hiç biz istemesek bile, diyet
pastırma gönderir bize! Eşime de her ayrılacağında böyle büyük, kaz yumurtası
gibi yumurta verir! Soru: Çağlayan Gazinosu’nu nasıl hatırlarsınız? Rahmi Özsan: Hüseyin amcanın oğlu Alper benim sınıf arkadaşımdır,
Ata da bizden birkaç yaş küçük... Ben Hüseyin Bey’i hafif batı müziği
yaptığımız dönemlerde daha yakından tanıdım çünkü oralarda düğün yapılırdı ve
biz de ısrarla orada çalmak isterdik. Ama baterimiz yoktu... “E batarisiz olmaz
oğlum!” diye bize her zaman söylerdi. Onun çok ünlü bir fırın kebabı vardı,
Pazarları çıkarırdı... Onu gidip da yemek, bir ayrıcalıktı... Rumlar da
gelirdi... Tek eğlence yerimizdi Çağlayan...
Türkiye’den, başka ülkelerden gruplar getirtir, orada çaldırırdı... Yani
girişimciydi, bu işi çok iyi bilen birisiydi... Bugün Kıbrıs’ta hala onun gibi
düşünen işletmeci çok az vardır. Gerçek anlamda bir “gazino” işletmecisiydi...
Halkın nabzını iyi bilen... Ben hiç onun kızdığını, bir müşteriyle dalaştığını
görmedim. Hep güleryüzlüydü, altın dişleri vardı... Güler yüzle adamı masadan
alır atardı dışarıya, kimse de farketmezdi! Ona göre esprisi vardı, “Bu akşam
çok güzel eğlendin gardaşçığım, bu akşam benden olsun, haftaya gene sana yerini
ayırayım mı?” diye başlardı masayı toplamaya, adamı o şekilde atardı! Yani bu
işi çok iyi bilen birisiydi.. Öyle kırmızı yüzlü, beyaz saçlı, sağlıklı görünen
birisiydi... Bilmiyorum, benim yurtdışında olduğum zamanlarda vefat etti
herhalde... Torunu da ünlü bir desinatördür, kendi ismini taşır, Hüseyin
Çağlayan diye... Ata’nın küçük oğludur o işte, Hüseyin Bey’in iki oğlu bir kızı
vardı, kızı da bir doktorla evlidir, orada otururlar... Alper benim sınıf
arkadaşımdı, en büyüğü... Ata bizden birkaç yaş küçüktü ama hep beraber
büyüdük, onların karşısında Çocuk Bahçesi vardı, biz çocukken oralarda epey
zaman harcardık, okuldan gelirken. Bir Orhan Amca vardı bekçisi oranın,
koltuğunun altında siyah bir değnek, bisikletin üzerinde gezer, annesiz babasız
parka giden çocukları kovalardı! Yani yanınızda anneniz babanız yoksa, o
salıncaklara binip sallanamazdınız... Ne bileyim o tahtaravallilere
binemezdiniz! Parkın içinden geçerken bile, çabuk çabuk geçerdik ki gevezelik
yapıp da topuzu yemeyelim diye, kaçardık Orhan Dayı’dan... Esmer bir adamdı,
böyle çatık kaşlı, sert! Bisikletin üzerinde gider gelirdi, parkın içinde,
yalnız çocukları kovalardı! Bu arada onu da rahmetle anarız... Mesela bir Zülhayır vardı,
beytambalcılık yapardı, eski deyişle... Hurda murda, ne olursa, ne bulursa alır
satardı... Benzinci Zülhayır’ın babalarıydı... Yenicami’de bir yerlerde
otururdu... Çok abartılı hikayeler söylerdi böyle, insanın tahayyül edemeyeceği
şekilde abartırdı olayları... Atılacak ne varsa toplardı, İngilizlerin kamplarında
oyuncakmış, eski çadırmış, miğfermiş, ne bulursa... Soru: Nasıl toplardı? Arabası mı vardı? Rahmi Özsan: Giderlerdi at arabasıyla... Toplardı... Lefkoşa’nın
içinde da vardı İngiliz kampı. Mesela bu Önder Market’in olduğu yer, İngiliz
ordusunun kampıydı... Gene o Kornaro Otel’in üst başında bir yer vardı, Rum
tarafında, hapishanenin yanında, orada bir İngiliz kampı vardı. Haspolat’ta bir
yer vardı... Bunlar gider oralardan atıkları toplarlardı... Soru: Kendi yeri neredeydi? Rahmi Özsan: Evinin içerisindeydi bu... Giderler toplarlardı,
nerede satarlar, nasıl yaparlardı, bilemeyeceğim... Fesli bir Arap vardı... O
bunların patronuydu zannederim, bir da Abbas vardı bu işleri yapan... O da,
Büyük Kaymaklı yolunda, öyle karanlık bir yerde otururdu, eski varillerden
yapılmış bir binada. Hep bunlar bu Arabuşağı’nın yanında işlerdi, fesli bir
Arap... Bu Arap çok zengindi, böyle bütün İngiliz kamplarının ihalelerini,
atıklarını bu toplardı... Bunlar da yanında işlerlerdi veya ona satarlardı,
Çoronik gibi... Çoronik da eski demir, bakır makır, ne varısa, onları toplardı
ve toptan böyle satarlardı. Taksim Sineması, ondan önce Beyrut Sineması’ydı, bu
Arabınıdı... Üç tane filmi vardı, “Allahtan bul”, “Baytekin Afrika’da” ve
“Drakula İstanbul’da”... Döne döne onları oynatırdı! O da bir karakteriydi
Lefkoşa’nın... “Ayhan Hikmet’in evi mevzi olduydu...” Soru: Ayhan Hikmet’e dönecek olursak, nöbet yeriniz tam neresiydi? Rahmi Özsan: Kendinin öldürüldüğü evde, o yataklarda biz mücahitlik
yaptık daha sonraları... Orası huduttu, Aykasiyano hududuydu orası – Karababa
Sokak... Soru: Yani orayı mevzi yaptıydınız... Rahmi Özsan: Eşi onun ölümünden sonra aile binasına taşınırken,
orası boştu. Mücahitler orayı aldı... Ayhan Hikmet’in babası Mustafa Hikmet
amca, “Tabii, buyurun kullanın” dedi... Orayı biz mevzi yaptıktı... Bu
mevzileri daha sonra daha ileri taşıdık... Orasını karargah olarak kullanırdık.
Birbuçuk yıl oradaydım. Eşimle de orada tanıştım. Onlar da üst katta
otururlardı... Yani orası bana çok uğurlu geldi... Ayhan Hikmet’in ailesi için
acılı bir yer ama... Benim de çok mutlu olduğum bir yer oldu, çünkü eşimi
tanıdım orada... Soru: İngiltere’de kaldınız. Ondan sonra Los Angeles’e gittiniz... Rahmi Özsan: İngiltere’de okulu bitirdikten sonra kaldım – orada işletme
okudum... Soru: Sanatla alakası olmayan bir meslek! Rahmi Özsan: Hiç alakası olmayan bir mesleğe girdim! Önce hukuğa
girdimdi fakat araştırma yaptığım zaman, bir de okuldan sonra para vermem
lazımdı bir avukatın yanında yetiştirileyim falan diye. Onun için yapay geçiş
yapıp ekonomi ve işletme okudum. Sonra büyük bir firmaya girdim, Burtons
Group’ta çalışmaya başladım, alım bölümünde. Onlar Debenhams diye bir grubu
satın alınca çok büyüdüler, onun için ben kendi işyerlerimi kurmaya başladım,
ayrıldım. Soru: Kaç sene yaşadınız İngiltere’de? Rahmi Özsan: 1967-97, tam 30 yıl! Orada kendi işyerlerimi kurdum,
benim çamaşırhanelerim vardı... Soru: “Laundry”... “My beatiful Laundrette” filmini gördünüz mü? Rahmi Özsan: Gördüm ama öyle “Laundrette” değil – benimkiler bayağı
sanayi tipi çamaşır makineleriydi. Büyük otellerin ve hastanelerin
çamaşırlarını yıkardık. Sonra kuru temizleme de isteyince oteller, yeni bir
fikir doğdu, dükkanlar da açtım, halktan da toplayıp işi sürdürdüm. Ama
çocuklarımın hiçbirisi benim kurduğum işyerlerine meraklı değillerdi. İki tane
oğlum var, Osman ve Halil... Osman ekonomi-bankacılık okudu, o şimdi Barclays
Future Market’in Genel Müdür Yardımcısı’dır... Küçük oğlum Halil, İngiliz
dili-edebiyatı ve tiyatro sanatı okudu... Soru: Sizin yolunuzu seçti... Rahmi Özsan: Benim arzu ettiğim de gidemediğim yolu seçti... İşte
onun Los Angeles’e taşınmasıyla biz de eşimle oralarda yatırımlara gittik, iş
kurup bir müddet yaşamaya gittik ama ben başlangıçta da dediğim gibi,
Lefkoşam’dan ve Kıbrısım’dan hiç kopamıyorum... Çocuklarımdan koptum ama
ülkemden kopamadım... 1997 yılında Kıbrıs’a dönüş yaptık. Burada bir gıda
şirketi kurdum, dört yıl kadar onu çalıştırdım. İki yıl önce hisselerimizi
ortaklarımıza satıp ayrıldık. Şimdi yeğenimle beraber bu rent-a-car (kiralık
araba) işini yapıyorum. Yani hayatımı küçültmeye, kendime daha çok zaman
ayırmaya çalışıyorum... Soru: Halil’den bahseder misiniz biraz? Rahmi Özsan: Halil’in sahne ve jenerik adı Hal’dır... Birazcık
azınlıklardan gelen bir isim olur diyor Halil için – Londra’da büyüdü, orada
yaptı bütün tahsilini... Orada yetişti... Bir İngiliz aksanıyla, Akdenizli
görünüş... Bir de azınlıklıklara has bir isimle, biraz daha zor olur diye
kısalttı, “Hal” dedi. “Hal” ismi Amerika’da var... Soyadını değiştirmedi, “Hal
Ozsan” diye... Orada sinemacılık, oyunculuk üzerine master yaparken, bir reklam
şirketi tipini beğendi – “Visa Card’ta oynar mısın?” dedi. “Oynarım” dedi. Visa
Card’la atıldı bu dünyaya. Tabii binlerce genç her gün Los Angeles’e ünlü
olmaya gider... Oranın kendine özgü şartları var, önce bir acentenizin olması
gerekir, sendikasız sizi kimse çalıştırmaz. Sendikalara üye olabilmeniz için en
az üç filmde çalışmanız lazım. Sendikasız da kimse sizi çalıştırmaz. Sendikalı
da olabilmek için acentenizin olması lazım. Bütün bu zorlukları aştıktan sonra,
pek çok seride misafir sanatçı olarak oynadı. Mesela bu Dawson’s Creek
serisinde 15 episod’luk kontratı almak istemezdi – “Belirli bir karaktere
takılıp kalmak istemiyorum” dedi. Biz dedik ki “En azından burada devamlılığın
olur ve gene misafir sanatçı olarak filmlerde oynayabilirsin” ısrarıyla gönlünü
ettik, kabul etti. Dawson’s Creek’te son onbeş serisinde Dawson’un
Holywood’daki patronu rolünü oynadı, bir direktör rolünü oynadı. Şimdi Alman-Amerikan
yapımı, “Children of Wax” diye bir film yaptı, başrolü oynadı. Bulgaristan’da
çevrildi bu film. Azınlıkların, bilhassa Türk gençlerinin, Alman neo-nazilerden
çektiklerini canlandıran bir filmdir, onda başrolü oynadı. Şimdi onun
“editing”leri için stüdyodadır. Bu arada kendisinin “Poets and Pornstars” diye
bir rock’n roll grubu vardır. Söz yazarlığını, müziğini, seslendirmesini
kendinin yaptığı bir albüm hazırlığı içindedir şimdi – yanılmıyorsam Capital
Records’un desteğiyle... Yakında da bunun piyasaya çıkacağına inanırım. Çok
yönlü bir hayatı var onun da... Şimdi işte 28 yaşında, daha da büyüyeceğine
inanıyorum. “Ben baba” diyor, “burada bunu yaparken, İngiltere basını ve
İngiltere British aktör diye bana sahip çıkar, kendi ülkemden bir tek şey almış
değilim” diyor... Bu Dawson’s Creek ve oynadığı diğer diziler, Türkiye
televizyonlarında devamlı gösterildiği halde, bir türlü bir Türk olduğunu
öğrenememeleri birazcık onu üzerdi... “Ama bir İngiltere British aktör diye
beni devamlı mülakatlara çağırır, basında benden bahsederler, Türkler benim
varlığımdan haberdar değil!” diyor. “Bugün Amerika’da bir ismim var, aranan
genç bir aktörüm ama bir gün o da olur” diye konuşur. Türk gençlerine de hep şu
mesajı verir: “Bu kapılar herkese açıktır, yeter ki istikrarlı, çalışkan ve ne
istediğini bilen, inatçı, mücadele eden kişiler olsunlar” diyor, “bu kapılar
herkese açıktır” diyor, böyle bir düşüncesi var. Soru: Son sorum: bugünkü Lefkoşa’ya baktığınızda ve sizin
döneminizin Lefkoşası’na, ne hissedersiniz? Rahmi Özsan: Ne söyleyeyim yani? Bütün Lefkoşalılar’ın duygularını
paylaşıyorum ben da... Lefkoşalı aksanı duyduğum zaman, bayağı heyecanlanırım!
O her kapının arkasında, “Haticaba nasılsın? Hüseyin amca nasılsın? Ahmet abi
nasılsın?” diye hatırladığım Lefkoşam yok... Yani gezerken de bayağı
çekiniyorum... Hatta bazı sokaklarda “Amca ne arıyorsun buralarda? Yardımcı
olabilir miyiz?” diye önüme çıkan insanlar oldu ama benim uzlaşıcı bir
karakterim olduğu için, onlarla da anlaşırım, oranın tarihini onlara da anlatırım,
belki onlar da bunu öğrenerek buna sahip çıkarlar diye ama... O kültürümüz
maalesef yok... Ben hala bazı kapılarda, açıldığı zaman, o hayalimdeki kişiyi
görmek isterim, değişik bir manzarayla karşılaşınca bayağı üzülüyorum ama zaman
bizi de, kültürümüzü de değiştirmektedir ki bunu kabullenmek de zor. Bu Kıbrıs
Türkü’ne özgü bir kültürdür ve her gün biz o kültürden kopmamak için de
mücadele veriyoruz – insanlarımız da o kültüre sahip olmalı, o kültürü yaşatmak
heyecanını duymalıyız. Yalnız sizler gibi yazan, düşünen, duygusal insanlar
değil, herkesin buna sahip çıkması, koruması lazım... Koruma altına alınması
gereken bir toplum haline geliyoruz... Bunu tam kaybettikten sonra çok
üzüleceğiz ama geri getirebilir miyiz, getiremez miyiz, bilemeyeceğim... (Devam edecek) (*) Bu yazı dizisi 25 Ekim 2005 tarihinden bu yana YENİDÜZEN
gazetesinde yayımlanıyor. Hamamböcüleri’ndeki okurlarımla da paylaşıyorum... copyleft (c) 2001-05 hamamboculeri.org
xmlns:w="urn:schemas-microsoft-com:office:word"
xmlns="http://www.w3.org/TR/REC-html40">

[/archived]
permanent link: individual
||permanent link: story
||
permanent link: category
Yeraltı Notları, 20 Ekim 2005 Sevgül Uludağ Mozaiğin eksik parçaları: İngiltere’de doğup büyümüş psikolog George Yeorgiu anlatıyor... Mozaiğin eksik parçaları (*) Sevgül Uludağ *** İngiltere’de doğup büyümüş
psikolog George Yeorgiu, çocukluk yıllarını anlatıyor: “Londra’da yabancı olduğumun
bilincindeydim...” İngiltere’de doğup büyüyen psikolog George Yeorgiu, geçtiğimiz aylarda
Essex Üniversitesi için adamızın kuzey ve güneyinde gençlerin Kıbrıs
konusundaki düşüncelerini ve eğilimlerini inceleyen geniş bir araştırma
yapmıştı... Halen Intercollege’de psikoloji dersleri veren George Yeorgiu’yla
İngiltere’deki çocukluk yıllarını, gençliğini ve Kıbrıs’a geldikten sonra
hissettiklerini konuştuk... Onunla röportajımız şöyle: Soru: George, ne zaman doğdun? George Yeorgiu: 1967’de doğdum... Soru: Nasıl bir ailen vardı? George Yeorgiu: Londra’da doğdum... Muswel’de yani Londra’nın
kuzeyinde doğdum... Ailem 1960’lı yılların başlarında İngiltere’ye göç
etmişti... Babam terziydi, mesleği buydu... Annem ise makinacıydı, yine tekstil
alanında... Kıbrıs’tan ayrıldıklarında 14 yaşlarında falan olmalıydılar, çok
küçüktüler yani... Londra’ya gittiklerinde çalışmak zorunda kaldılar,
eğitimlerini sürdürebilmeleri için herhangi bir olanakları yoktu... Annemin adı
Helen ya da Elenitsa... Babamın adı da Andreas... Soru: Evde mi çalışıyordu baban? George Yeorgiu: Pek emin değilim, başlangıçta çeşitli yerlerde
terzi olarak çalışıyordu ancak daha sonra, ben 10-12 yaşlarındayken, kendi
işini kurmuştu... Annem de bir mağazada çalışıyordu... Bir kızkardeşim vardır,
adı Anastasia... Şimdi 35 yaşındadır, yani benden küçüktür... Soru: O yıllarda Londra’da büyürken neler hissediyordun? Nasıl bir
ortam vardı? George Yeorgiu: Çocukken bir “yabancı” olduğumun iyice
bilincindeydim. Bunun bayağı bilincindeydim... Gittiğim okulda da yabancılar
vardı ancak bir çocuk olarak ben kendimi gerçekten farklı hissediyordum. Her
çocuk, bütünün parçası olmak ister... Ben diğerlerinden daha esmerdim, gözlerim
kahverengi, saçlarım koyu renkti, bu yüzden kendimi farklı hissediyordum.
Edmonton’da büyüyordum ve burası çok ırkçı bir bölgeydi 70’li yıllarda...
Sokakta yürürken, insanlar arkamızdan “Babos!” diye laf atarlardı. İngilizler
kelime oyunları yaparlar – “Babo ve Squik” bir yemektir – bu yemek nedir?
Dünden kalma birkaç patates vardır, içine birkaç yumurta kırarsınız, diğer
artık yiyecekleri katar ve “Babo ve Squik” yaparsınız.
Soru: “Artık” yani... George Yeorgiu: Bu artıkları biraraya getirip yemek yaparsınız...
“Babo ve Squik” söylemi “Greek” sözcüğüyle uyuşuyor – böyle bir kelime oyunu
yaparlardı yani... Cockney argosu yani... Yolda yürüdüğümde arkamdan “Babo’lar,
babo’lar evinize gidin!” diye bağırırlardı. Gerçekten zordu bu dönem... Bir
keresinde futbol oynuyorduk ve Naziler gelmişti – kafaları traş edilmiş
“Skinheads” dediğimiz gruplardandılar... Ne olacağını anlamıştık, ellerinde
bıçaklar vardı ve bizi kovalıyorlardı... Korkutucuydu... 70’li yıllar zordu
yani... Soru: Değişti mi şimdi? George Yeorgiu: Değişti
aslında... O günlerde farklı milliyetlerden insanlar Londra’ya geliyordu, daha
çok da Akdenizliler geliyordu. Örneğin benim babam Londra’ya gittiğinde onun
bir yabancı olduğu anlaşılıyordu çünkü Londra’da o kadar fazla yabancı yoktu...
Ama şimdi – örneğin Rumlar için konuşabilirim – toplumla daha fazla
kaynaştılar, öteki Akdeniz ülkelerinde olduğu gibi... Soru: Okul yaşamın nasıldı? George Yeorgiu: Annem West End’de çalıştığı için birkaç kez okul
değiştirmek zorunda kalmıştım... En sonunda Hazelberry Okulu’na gittim ve ilk
öğrenimimi orada tamamladım. Sonra ise gidebileceğim en iyi okula gittim!
Minchinton Okulu’na... Bu Southgate-Palmers Green’deydi... İki okul var burada...
Bizim okulumuz Foxlane’deydi ve çok güzeldi... Olgunlaşmaya başladığım bir
dönemdi bu, öteki çocuklardan daha öndeydim... Ondan önce ortalama bir
öğrenciydim... Ancak 12 yaşıma geldiğimde, herşeyde “en iyi” olmuştum! Çok
utangaç bir çocuktum, böylece kendime güven kazanıyordum... Kendime çok
güveniyordum... Öğretmenlerim gelip beni buluyor ve “Futbol takımına girer
misin? Atletizme girer misin? Ragbi’ye girer misin?” diye soruyorlardı... Soru: Tüm bu spor dallarında aktif miydin? George Yeorgiu: Yılın sporcusu seçilmiştim! Her takımda vardım, her
takımda! Hayatım spordu benim! Çok seviyordum o yaşlarda... Hayatımın en güzel
günleriydi bunlar... Durmaksızın spor yapıyordum. Dövüş sporlarına da gittim –
7 yaşından itibaren... Soru: Bu bir tür “savunma” mıydı? George Yeorgiu: “Savunma”ydı ama aynı zamanda bir sanattır dövüş
sporları... Çocukken Bruce Lee hayranıydım. Kahramanımdı o benim! Evde bütün
lambaları kırıyordum, çünkü zıplayıp tekmeliyordum lambaları ve patlıyorlardı!
Annem eve döndüğünde lambalar kırılmış oluyordu! Bruce Lee’yi çok seviyordum
yani... Soru: Okulu bitirirken ne yapmak istediğine karar vermiş miydin? George Yeorgiu: Hayatım boyunca ne yapmak istediğimi bilemedim, bu
her zaman sorun oldu. Pek çok işte çalıştım mesela... Aslında bir sporcu
olmalıydım – çok futbol oynardım mesela. Kaleciydim... Yaşıma göre uzun
boyluydum ve bu yüzden bir noktada artık kalecilik yapamadım... Santraforda
oynadım, çok da iyiydim... Ancak
futbolcu olacak güvene sahip değildim... O günlerde örnek alabileceğimiz “rol
modelleri” yoktu... Rumlar için yani... Ailem bana “Muhasebeci olabilirsin”
diyordu – beni hiçbir şey için zorlamamışlardı... Sonuçta bir muhasebe okuluna
gittim – bu büyük bir hataydı... Dövüş sporlarında çok iyiydim mesela ancak
yine yeterli güvene sahip değildim... Hiçbir zaman tam olarak ne yapmak
istediğim konusunda %100 emin olamadım, sporun her alanında çok başarılıydım,
hiçbir zaman bir akademisyen değildim... İyi bir öğrenciydim... Sabah saat
4’te, 5’te kalkıp antreman yapıyordum, sonra iki saat basketbol oynuyordum,
sonra da okula gidiyordum. Sınıfın arka sıralarına oturup sütle “Corn
Flakes”imi yiyordum! Kimse kızmıyordu! Öğretmenler de kızmıyordu! Şahane bir
okuldu... Öğretmenler, öğrencilerle dosttu... Çok ilgimi çeken bir ders yoktu...
Birazcık sosyoloji ilgimi çekiyordu ama “Hah! Bu tam bana göre!” diyecek kadar
da değil yani!... Soru: Muhasebecilik okuluna gittin... George Yeorgiu: Bana göre değildi! Sınavları geçiyordum ancak benim
için bunu sürdürmek çok zordu! Sonra bir iş buldum, tarım politikası konusunda
çalışıyorduk... Herhangi bir uçakta yediğin herhangi bir şeyin sübvansiyonunu,
hükümetten geri aldığın bir sistemdi bu... Bu çok karmaşik bir Avrupa Birliği
politikasıydı... Sanırım hala var bu ancak kaldıracaklar. Orada birkaç yıl
çalıştım, muhasebeci olarak. Sonra o işten ayrılarak, biraz babamla çalıştım.
Sonra 24 yaşına geldim... Kıbrıs’a gelip askerliğimi yaptım, 6 ay... Soru: Sık sık Kıbrıs’a geliyor muydun, bundan önce? George Yeorgiu: En güzel tatilleri Kıbrıs’ta geçiriyordum... Her
birkaç yılda bir Kıbrıs’ta muhteşem tatiller geçiriyordum, Kıbrıs bu yüzden
gerçekten ilgimi çekiyordu... Soru: Askerde olmak senin için nasıl bir deneyimdi? George Yeorgiu: Başlangıçta çok zordu... 23 yaşındaydım sanırım...
Emir altında olmaya alışık değildim! Hiçbir şekilde!... 18 yaşında bir çocuk
gelip bana ne yapacağımı söylüyordu!... “Nasıl bu duruma düştüm ki?”diye
düşünüyordum. Soru: Rumca mı konuşuyolardı size? George Yeorgiu: Biz İngilizce konuşuyorduk – Rumcam kötüydü, hiç
duymadığım sözcükler vardı... Örneğin “Gatse”, “Otur” demektir, onlar
“Ogladon!” diyorlardı. “Bir dakika! Bu sözcük nedir yahu?” diyordum! Hayatımda
hiç böyle bir sözcük duymamıştım, benim için “otur”, “gatse”ydi... Benim
bildiğim Kıbrıs Rumcası’ndan sözcüklerdi... O nedenle çok zordu... Ne olup
bittiğini anlayamıyorduk! Yeşil Hat’ta olup bitenlerle ilgili bir sürü de
hikaye anlatılıyordu... Altı ayda bitti askerlik – zaman zaman güldük de...
İngiltereli bir Rum olduğum hatırlatılıyordu bana askerde – Güney Afrikalı
Rumlar vardı, Avustralyalı Rumlar vardı, Amerikalı Rumlar vardı – dünyanın her
tarafından insanlar... Sonuçta iyi bir deneyimdi... Sonra çalışmaya başladım –
inşaatlarda çalıştım mesela... Kıbrıs’ta bir off-shore şirketinde bir iş
bulmuştum, parası da çok iyiydi – Limasol’da eski bir evde yaşıyordum ve “Bana
piyango vurdu!” diye düşünüyordum. Bir Alman’la görüşmüştüm bu şirkette ve
“İki-üç düşün ve karar ver” demişti...
Ben de “Düşünmeye ne gerek var? Bu işte çalışmak istiyorum” demiştim.
Birkaç gün sonra gittiğimde, Alman yönetici bana “Biz de sen işi istemiyorsun
sandık ve başka birini işe aldık” demişti... Uçağa binip Londra’ya geri
döndüm... GCE “A-Level”larımı yapmaya giriştim, psikoloji alanında... Aşırı
derecede çalışıyordum... Hayatımda herşey aşırı zaten! Spor yapacaksam, tüm
sporlarda iyi oluyorum! 24 saat spor! Ders çalışmak mı? 24 saat günde!
Londra’da üniversitelere bakıyordum, ortalama üniversitelerde “spor bilimi”
okumak istiyordum... Sonra notlarım o kadar iyiydi ki, en iyi üniversitelere
gidebildim... Londra Üniversitesi’ne girmek istiyordum, bunun için oraya gidip
geliyordum ve sonuçta buraya girebildim... Burada psikoloji okudum ve hayatım
gerçekten değişti... Londra’nın güney doğusundadır bu üniversite – öğretim
görevlileri çok iyiydi, dostça davranıyorlardı... O dönem mavi bir Mini arabam
vardı, Mini’mle dolaşmaya çıkıyordum... Mezun oldum ve doktoramı yapmak
istedim. Bir burs vardı, 100 kişi
başvurmuştu ve sonuçta ben kazandım... Doktoramı “klinik kaygılar ve
bilinçaltı” üstüne yaptım... Doktoramı bitirince Kuzey İrlanda’ya gittim bir
yıllığına, orada bir psikolog olarak çalıştım, kaygılı insanları tedavi
ediyordum. Biliyorsun, Kuzey İrlanda’da bombalamalar oluyordu, insanlar
vuruluyordu – bunlarla baş etmeye çalışıyorduk... Soru: Neden Kıbrıs’a gelmeye karar verdin? George Yeorgiu: Sanırım beynimiz yıkanmıştı! Çocukluğundan beri
Kıbrıs’ta havanın ne kadar güzel olduğunu, yiyeceklerin ne kadar iyi olduğunu,
şu köyün, bu köyün ne kadar güzel olduğunu duyarsın... Hayatın boyunca bunları
dinlersin ve bir gün uyandığında “Kıbrıs’a gitmek istiyorum!” dersin ama neden
gitmek istediğini aslında bilmezsin! Kız arkadaşımdan ayrılmıştım ve
geri döndüğümde Essex Üniversitesi’nde çok iyi bir iş bulmuştum... Elaine
Fox’la birlikte çalışıyordum – ben doktoramı onun tezleri çerçevesinde
yazmıştım, bu alanda çok iyiydi... Bana “Hadi git yap George!” derdi, beni
özgür bırakır, yapacağım işte bana güvenirdi... İki yıl orada çalıştım, sonra
da Kıbrıs’a geldim... İlk ayın sonunda gözlerimi kapatıp “Aman Tanrım! Evime
dönmek istiyorum!” diyordum... Soru: Neden böyle diyordun? George Yeorgiu: Bir kolejde çalışıyordum Kıbrıs’ta – çalıştığım
insanlar çok iyiydi ancak yönetim yalnızca para kazanmayı düşünüyordu! George Yeorgiu: Çalıştığım kolejde, yönetimin yalnızca para
kazanmaya önem vermesi ve öğrencilere davranışları nedeniyle düş kırıklığına
uğramıştım... Ben araştırma yapmak için gelmiştim Kıbrıs’a... 2003 yılında... Soru: Yani barikatlar açıldıktan sonra gelmiştin Kıbrıs’a... George Yeorgiu: Evet... Nisan’da açılmıştı barikatlar, ben Eylül’de
gelmiştim... “Burada ne yapıyorum ki? İngiltere’de en iyi işe sahiptim, öyleyse
burada ne arıyorum?” diye düşündüğümü hatırlıyorum... Onca yıldan sonra aniden
açılmaya başlayan bir çiçek gibiydim bu alanda, İngiltere’de... Önüm açıktı!
Sonra Kıbrıs’a dönmeye karar vermiştim... Pek çok yayına imza atmıştım, çok
üretkendim, ancak yine de kalmalıydım orada... Polonya’da bir araştırma
projemiz başlamıştı, orada olsaydım, hala bu projeyle meşgul olurdum... Soru: Bu kolejden sonra ne yaptın? George Yeorgiu: Geri dönmeye karar vermiştim. Artık
kaldıramıyordum... Sonra Nikos Periskianis’le tanıştım, İntercollege’in
rektörüyle... Geriye dönmeden önce “Benim için bir şeyiniz yoksa geri
dönüyorum” demiştim ona... Ve o zamandan beridir İntercollege’te ders
veriyorum!... Periskianis, bana araştırmamda da yardımcı oldu, bir yerde
Kıbrıs’ta kalmaya devam etmemde önemli bir etken oldu çünkü araştırmamı
destekledi, fon buldu bu araştırma için vesaire... Beni Kıbrıs’ta tutan da odur
diyebilirim... Soru: Kıbrıslı Rumların, İngiltereli Kıbrıslılara karşı tutumu
neydi? George Yeorgiu: On yıl önce durum çok kötüydü... Hayatımda bu kadar
çok ırkçılıkla karşı karşıya kalmamıştım... Beni ülkeden kaçıran şeydi bu...
Burada kendimi bir “yabancı” gibi hissediyordum... Londra’da doğmuştum, orada
büyümüştüm, “milliyetçi”liği bir yana koyacak olursak, kendimi bir Britanyalı
gibi hissediyordum... Dürüst olmam gerekirse, “Kıbrıslıyım” diyemem çünkü
burada doğup büyümedim. Annem-babam Kıbrıslı’dır, evet... Kültürüm, Kıbrıs
kültürüdür bir noktaya kadar, Rumca’yı belli bir oranda konuşabiliyorum,
buradaki yiyecekleri seviyorum, Kıbrıslı’ya benziyorum, ama bu kadar işte...
Hiçbir zaman hangi “milliyet”ten olduğum
konusundan emin olamadım... Soru: “Irkçılık”ta değişiklik gördün mü peki? George Yeorgiu: Evet... Şimdi değişti... Şimdi artık ırkçılığı o
kadar da hissetmiyorum, bilemiyorum, belki de çalıştığım işten ötürüdür.
Sanırım yurtdışında doğup büyümüş bir Kıbrıslı’nın eğitim alanında avantajları
daha çoktur – çünkü iyi İngilizce konuşuyorsunuz, insanlar çok iyi
konuştuğunuzu sanıyor – doğru değildir bu ancak kulağa hoş gelir
İngilizceniz... Artık Kıbrıs dışında doğmuş olmak bir dezavantaj değildir... Soru: Sence ırkçılığın kaynağı nedir? George Yeorgiu: Bu benim araştırma alanımdır, şu anda yaptığım
araştırma da bununla ilgilidir... Soru: Nedir yani kaynağı? George Yeorgiu: Sanırım belli bir noktaya kadar “ırkçılık” doğal
bir şeydir. Çünkü herkes böyledir... Herkes “ırkçıdır”... Araştırmamız da bunu
gösteriyor. Belki “ırkçı” sözcüğü ağır kaçar, başka etnik gruplara karşı
eleştireldir herkes diyebiliriz... Sanırım bu bizde vardır, toprağınızı ve
kültürünüzü korumanın bir yöntemidir... İnanıyorum ki “ırkçı olmak”, belirli
bir yaşam biçimini koruyabilmek için bizde oluşturulan bir şeydir... Psikolog
olarak bunu söyleyebilirim. Aynı testi Harvard’da yaptılar, ben de aynı testi
Kıbrıs’ta uyguladım – profesörler olsun, en üst düzeyde insanlar olsun, tümünün
“ırkçı” olduğu ortaya çıktı... Kullandığım test böyle diyor ve insanlar buna
şaşırıyor. Ancak gerçekten dürüst olmamız gerekirse, herkeste birazcık
“ırkçılık” vardır... Fark şudur: “Irkçılık” artık yeraltına girmiştir! Artık
“ırkçılık” 70’li yıllarda İngiltere’de olduğu gibi değildir- sokakta yürürdüm
ve bana “Evine dön!” diye bağırırlardı. Artık böyle değildir... Irkçılığı
farklı şekillerde hissedersiniz... Belki İngiltere’deki İngilizler, siyasi
sığınmacılara bakıp “Hah! İşte, hastanelerimizden ücretsiz yararlanıyorlar!”
diyordur... Belki Kıbrıs’ta olan da budur... Hiç kimse çıkıp da “Biz
siyahlardan hoşlanmayız, biz Türkler’den hoşlanmayız!” demiyor... Irkçılık
rafine olmuştur artık... Kıbrıs’ta da böyledir... Soru: Kıbrıs’taki Kıbrıslı Türk ve Kıbrıslı Rum gençler arasında
bir araştırma yaptın... George Yeorgiu: Evet, üniversitelere ve kolejlere giden
gençlerle... Soru: Neler ortaya çıkardın bu araştırmanda? George Yeorgiu: Bazı sorular sordum. “Kıbrıslı Türkleri seviyor
musunuz? Kıbrıslı Rumları seviyor musunuz? Komşun olmalarını istiyor musun? Kız
arkadaşın ya da erkek arkadaşın olsun mu Kıbrıslı Türklerden ya da Kıbrıslı
Rumlardan?” gibi... Tüm bu soruları sordum... Şunu ortaya çıkardım: Kıbrıslı
Rumlar, Kıbrıslı Türkler’den azıcık daha ırkçıdırlar... Komşuluk, ortak
evlilikler gibi konularda, Kıbrıslı Türkler açık bir fark yaratıyordu... Ancak sonra bilgisayar
aracılığıyla bir test daha yaptım – bu da, her iki toplumun da, öteki toplumu
negatif bir gözle gördüğünü ortaya çıkardı... Bilinçaltından söz etmek zordur
ancak örneğin diyelim ki bir kaza yaptınız ve kapıyı açıp dışarıya çıktınız...
Karşınızdaki insana ilk söylediğiniz şey nedir? Eğer onun “milliyetini”
farketmişseniz, “Hey sen....” dersiniz... Belki ırkçılığınız bir sohbette
ortaya çıkmaz ancak birisi gelip size çarparsa, arkanızı dönüp ona “Hey
sen....” diye tepki gösterirsiniz. O hızlı tepkilerden söz ediyorum ki bu hızlı
tepkilerde ırkçılık ortaya çıkabilir... Yaptığımız testlerde bu hızlı tepkilere
bakıyoruz. Ve bu hızlı tepkilerde her iki toplumun da aynı olduğu ortaya çıkmıştır.
Sonuç negatif olabilir ancak her iki toplumun da böyle bir sorunu olduğunu
göstermesi bakımından pozitiftir diye düşünüyorum. Yani başka birisini
suçlamanız gerekmez bunun için... “Bu açığı nasıl kapatacağız?” diye düşünmek
gerekir ve şimdi yapmak istediğim tam da budur. Bu düzeyde nasıl değişiklik
yaratabiliriz? Yani bilinçaltı düzeyinde.... Soru: Sence ırkçılığın
kaynağı nedir Kıbrıs’ta? George Yeorgiu: Bunun kaynağı, “öteki” toplumla ilgili olarak
yıllar boyu tekrarlanan olumsuz çağrışımlardır... Şunu itiraf etmeliyim ki, ben
büyürken de böyleydi... Ben aslında Kıbrıslı Türklerle birlikte büyüdüm –
okulumda da Kıbrıslı Türkler vardı... 12 yaşında bir çocukken ilk aşık olduğum
kız, bir Kıbrıslı Türk kızıydı... Adı Ayşe’ydi!... Ona o kadar aşıktım ki! Bu,
masum bir aşktı, o yaşlarda aşklar nasıldır bilirsiniz... Yani Kıbrıslı
Türklerle büyüdüm... Londra’da en yakın arkadaşlarımdan biri Mehmet’ti mesela,
onun da pek çok Rum arkadaşı vardı. Ama hiçbir zaman oturup da Kıbrıs sorunu
hakkında konuşmamıştık. Londra’dan arkadaştık... Londralı olmak, ortak
noktaların bulunmasına neden oluyordu, örneğin aynı takımı tutuyorduk vs. Belki
bir tek kez tartışmıştık Kıbrıs’la ilgili olarak tüm bu yıllar boyunca...
Londra’nın güneyine gittiğimde, bu bölgede Kıbrıslı Türk nüfusu daha yoğundu –
örneğin kuru temizleyiciye gidiyordum, bir Kıbrıslı Türktü o... Ona “Sen
Kıbrıslı mısın?” dediğimde başlangıçta ürkmüştü – belki de işini elinden
alacağımı sanmıştı. Sonra bunu konuştuk ve “Deli olma!” dedim ona... Kıbrıslı Türklere
ait lokantalara gidiyordum ve bana “Oooh! Pek çok Rum, Türk oluyor!” diye şaka
yapıyorlardı. Bunu söylerken aynıyız demek istiyorlardı... Yani hiçbir zaman
ciddi bir tartışma olmadı bu konularda. Ancak yıllar boyunca Türklerle
ilgili kötü hikayeler dinlersiniz – hatırladığınız da daima kötü hikayeler
olur. Annem bana her zaman aileye yardımcı olan Kıbrıslı Türk ebeden söz
ederdi, bunlar iyi hikayelerdi... Benim ailemdeki denge de buradan geliyordu –
ailemde pek çok iyi öykü de anlatılırdı Kıbrıslı Türklerle ilgili. Ancak bu
güvenli atmosferin dışına çıktığınızda, o zaman “Türkler şunu yaptı, Türkler
bunu yaptı” gibi negatif öykülerle karşılaşırsınız. O zaman durup düşünmek
gerekir: Peki Rumlar ne yaptı?! Kıbrıs’a gelip bazı şeyleri
öğrendiğimde utanç duydum... Kendi toplumunuzun neler yaşadığını bilmemek
utandırıcı bir şey... Ancak Kıbrıs’ta öğrendiklerim, bir tür tedavi oldu
diyebilirim... Bu bir tedavi sürecidir çünkü artık “kurban” değilsindir... Her
iki toplumda da “kurbanlar” olduğunu öğreniyorsun – bunun tek taraflı
olmadığını öğreniyorsun. Benim için olup biteni öğrenmek, tedavi
niteliğindeydi. Bir insan olarak, bir birey
olarak Londra’da büyürken hep şunu düşünürdüm: ister İngiliz, ister siyah,
ister şu, ister bu olsun, insan olarak onunla arkadaş olabilir miyim? Bunun
milliyetle ilgisi yok... Ve Londra’da bu şekilde büyümüş olmak yanıma kaldı
diyebilirim... Irkçılığın kaynağı negatif
öykülerdir. Bir çocuk olarak hep negatif şeyler duyarak büyürseniz, sonuç böyle
olur... Arkadaşım Mustafa’yı görmüştün, bana şöyle demişti: “Ben büyürken
Rumların canavar olduğunu düşünüyordum!” Ancak eğer iyi bir ruhunuz varsa
insan olarak, bunları aşabilirsin, duyduğun her şeyi, öğrendiğin her şeyi
değiştirebilirsin... Soru: Bu adada korkunç trajediler yaşandı... Kayıplarımız var,
toplu mezarlarımız var... Yıllar boyunca çeşitli çatışmalar yaşandı. Ancak hiç
kimse çıkıp da bunları kabul etmedi, kimse de yaraları sarmaya kalkışmadı... Bir psikolog olarak, sence bu travmaların
tedavisinde adamızın neye ihtiyacı vardır? George Yeorgis: Eğer bu öyküleri tek başına bırakırsan, tek taraflı
olur... Her öykünün tek bir yönü vardır... Ancak bunu başka birine
anlattığınızda, farklı bir bakış açısı elde edersiniz. Benim için Kıbrıslı
Türklerin toplu mezarlarda yatmakta oluşuna ilişkin bilgiyi bilmek, önemlidir.
Bu da, bu adada neler olduğuna ilişkin dengeli, objektif bir görüş oluşturmamı
sağlar. Benim için benim toplumumun ne yaptığını bilmek, daha da önemlidir...
Öteki tarafın ne yaptığını bilmek yetmez yani... Çünkü ben yüreğimin kırgın
olmasını istemiyorum. Tarihe bakabilirsin, 55’lere, 63’lere 64’lere... Bu
tarihlerde Kıbrıslı Rumlar, Kıbrıslı Türklere kötü şeyler yapıyordu. Ancak bu
tarihi genişlettiğin zaman, tam olarak neler olduğunu kavrarsın... 1974 var
mesela, 1996 var... Tek bir tarihi alıp “Tamam işte, benim duygularım bu
noktaya odaklanmıştır” diyemezsiniz, tek bir olayı, tek bir tarihi alamazsınız.
Ne kadar çok şey bilirsen, o bilgi seni özgürleştirir... İnandığım şey gerçeği
aramaktır çünkü insanı özgür kılan şey, gerçeği bilmektir... Bana olan da
buydu... Mümkün olduğunca gerçeği araştırıyorum ve artık herşeye başka bir
gözle bakabiliyorum. Yaraları tedavi etmenin yolu da budur. Annem 1947’de doğmuştu, 1960’ta
annem ve babam, çocuk yaşlarda Kıbrıs’tan ayrılıp Londra’ya gitmişlerdi... Çok
küçüktüler ve bu şiddetten böylece korunabildik. 1974’te oturup gazeteleri
okuduğumda ağlamıştım, “Neden?” demiştim... “Bu işgal neden? Neden oluyor
bunlar?...” Gazeteler çok canlı biçimde anlatıyordu 1974’ü... Kadınlara nasıl
tecavüz edildiğini, çocukların nasıl öldürüldüğünü... Birleşmiş Milletler’den
bir askerle konuşmuştum, bir kiliseye girmişti ve orada çocukları parçalanmış
vaziyette kiliseye saçılmış vaziyette bulmuştu... Bunu anlatan bir Birleşmiş
Milletler görevlisiydi, yalan söylediğini sanmıyorum... O zaman “Aman Tanrım!”
diye düşünmüştüm... Sonra bir psikolog olarak düşündüm: insanları traş etsen,
her birine bir numara versen bireysel özelliklerini yitirirler ve insanlar
asker olduğunda böyle şeyler yapabilirler... Herhangi bir ordu da aynıdır...
İngiliz ordusunun Irak’ta yaptıklarına baksana!... Orada kaç çocuk ölmüştür? Ordular belirli
türde insanları kendine çeker... Ve askerde olduğunuzda, belirli koşullarda
bazı şeyler yaparsınız, belki hayatınız tehlikededir veya bir arkadaşınızı
kaybetmişsinizdir... Belki kendi insanlarınızın öldürülüşüne tanık
olmuşsunuzdur... Normalde yapmayacağınız şeyleri yaparsınız. Bu insan
doğasıdır, karanlıktır... Milliyeti ne olursa olsun, insan çok kötü olabilir...
Benim hayattaki misyonum, gerçeği arayıp bulmaktır... Ve beni bir kişi olarak
tedavi eden de budur. İnsanlar çeşitli konferanslarda,
çeşitli toplantılarda bir araya gelerek konuşmalı – birilerini suçlamadan
konuşmalı... Bu olayların neden olduğuna bakmalı, nasıl olduğuna bakmalı... Ve
olayları anlamalı... Anlamak da yardımcı olur insanlara. Olaylar hakkında
konuşmak da yardımcı olur... Böylesi buluşmalarda, öteki toplumdan birisinin,
senden çok daha fazla acı çektiğini görürsün mesela... Ve yapılması gereken
budur... Kimi zaman “Baksana” der
bazıları, “şu çocuklar dünyada açlıktan ölüyor ve sen giysilerinin şahane
olmayışına mı üzülüyorsun?” Kendi yaralarınıza ağlarken, bir
başkasının belki de bütün ailesini kaybetmiş olduğunu görürsünüz... Öteki
toplumun çekmiş olduğu acıyı öğrenmek, bir tedavi sürecidir... Kendi toplumuna
bakmak ve “Biz de hatalar yaptık” demek ve bunu kabul etmek gerekir...
İnanıyorum ki Kıbrıslı Türklerle Kıbrıslı Rumlar bunu yapmalıdır. “Şunu yaptık,
bunu yaptık ve üzgünüz” demeliler. Kıbrıs’ta bir gün ilan edilmeli ve o gün iki
toplum bir araya gelerek “Üzgünüz” demeli... “We are sorry!” demeli... Benim
için böylesi bir gün, tatil olarak ilan edilmeli ve insanlar birlikte
birbirlerine “Üzgünüm” demeli çünkü tümümüz suç ortağıyız, o tarihlerde doğmamış
olsak bile, o suçlara karışmamış olsak bile, o suçluluğu taşıyoruz, eğer o
toplumun parçasıysak... Yalnızca iki toplumun bir araya gelerek “Üzgünüz”
demesi bile çok önemli bir başlangıç olacaktır... Soru: Sanırım son 30 yılda meydana gelen en önemli olay,
barikatların kısmi olarak açılması oldu... Bu, tüm tabloyu değiştirdi... Bu
konuda sen neler düşünmüş, neler hissetmiştin? George Yeorgiu: O zaman İngiltere’deydim... Soru: Çünkü Kıbrıs’a geliyordun ancak kuzeye geçemiyordun... George Yeorgiu: Evet... İnsanlar karmaşık duygular içindeydi ve ben
de başlangıçta geçiş yapmayı biraz zor bulmuştum... Nedenini bilemiyorum...
İşte kuyruğa girmek, bir Rum olduğunu ilan etmek vs. gibi şeyler! Bunlar
korkular, değil mi? Ancak bir keresinde yalnız başıma geçmeye çalıştım, sonra
bir İskoç çift buldum, onlara katıldım... “Hadi gel, birlikte gidelim” dediler,
çünkü nereye gideceğimi, ne yapacağımı bilemiyordum... “Bizimle gel” dediler.
Onlarla birlikte geçtim, eski Lefkoşa’yı dolaştım, bazı çocuklar gördük... Bana
“Nerelisin?” diye sordular, Rum olduğumu öğrenince kızdılar! Acayip sesler
çıkarmaya başladılar! Çocuklar işte!... Çok sıcak bir gündü, kent merkezindeki
meydana gitmiştik, oraya oturduk ve bana ne içeceğimi sordular. Ben bir şey
içmek istemediğimi söyledim, yerleşiklerin yalınayak çocuklarını görmüştüm,
daha iyi paramı onlara vereyim diye düşündüm... O çocuklardan üzerinde bir şey
asılı olan bir zincir aldım ve onlara birkaç lira verdim... O aşamada hala
beynim yıkanmış vaziyetteydim sanırım – çünkü insanları değiştiren başka
insanlardır. Şimdi geriye dönüp baktığımda ne kadar da negatif olduğumu
görebiliyorum. Sonra geriye döndüm... Daha sonra Nikos Peristianis’le birlikte
Dr. Volkan’ı görmeye gittik, Bellapais’e... Yine “Aman Tanrım! Hiç böyle bir
yolculuk yapmadım! Nasıl olacak acaba?!” diye düşünüyordum!... Nikos bana “Bir sorunun mu var?” diye
sormuştu, “Yok,” diyordum! Uzun yıllar karşı taraftan
dağlara bakıyordum ve bunların ne kadar da çirkin olduğunu düşünüyordum... “Gri
renkte tepeler, hiçbir şey yok! Korkunç!” diye düşünüyordum... Ancak arabayla
Beşparmaklar’a yaklaştığımızda, hayatımda bunlardan daha güzel bir şey
görmediğimi farketmiştim! Uzak bir noktadan bakıp “Ağaç yok, bir şey yok!
Korkunç!” diyordum... Ancak oraya gidip de dağlara yakından baktığınızda, bu
bir tür geçişti, benim için ilham verici bir şeydi... Pembe Köşk’e de gitmiştim daha
sonra, Mehmet Çakıcı’yla konuşmaya ve ortak bir konferans düzenlemeye... Orada
Ünsel Tatlısu adlı psikologla tanıştım... Çok iyi arkadaş olduk... Pembe Köşk’te
gönüllü olarak çalıştım ve hayatım değişti... Orada eroin bağımlılarını tedavi
ediyorduk. İnsanlar değiştirir insanı... Tüm bu yıllar boyunca beyinlerini
yıkayabilirsiniz insanların ancak Kıbrıslı Türkler beni çok iyi karşıladılar.
Bana arkadaşlıklarını sundular... Benimle dost olmak istediler ve bu yüreğime
dokundu ve herşeyi değiştiren de bu oldu... Ben hiçbir zaman ırkçı bir insan
olmamıştım ancak her zaman duyduklarınızdan ötürü negatif bir şeyler
taşırsınız... Ancak insanlarla buluşunca, herşey değişiyor... Bir daha asla askerlik
yapmayacağım... Hiç kimse için sırtıma bir üniforma geçirmeyeceğim... Hiç kimse
için silah taşımayacağım... Beni hapse de atabilirler ama bunu yapmayacağım.
Veya işimi kaybedebilirim ama yine de yapmayacağım bunu... Bu benim için bir
prensip meselesidir, hiçbir şekilde askerlik yapmayacağım... Bunu o kadar güçlü
biçimde hissediyorum ki, başka herhangi bir konuda bu kadar güçlü şeyler
hissetmemişimdir diye düşünüyorum... Askerlik yapmayı reddediyorum... Bilirsin,
seferberlik için çağırırlar insanı, buna da gitmeyeceğim, hapse atmak
isterlerse atsınlar! Askere gideceğime daha iyi hapse girerim! Bunu yapmayı
reddediyorum! Soru: Bu noktaya nasıl vardın? George Yeorgiu: İnsanlarla tanıştım çünkü, iyi insanlarla
tanıştım... Benimle dost olmak isteyen Kıbrıslı Türklerle tanışarak bu noktaya
vardım... İnsanları tanımak, insanı değiştiriyor... Yüreğimde kırgınlık
istemiyorum... Çocukken Rumların ne kadar acı çektiğini, “kurban” olduklarını
işitirsin, böyle düşünürsün ve kendini de “kurban” olarak görürsün. Ama böyle
yapmak istemiyorum... İşimi kaybedebilirim, evimi kaybedebilirim ancak askere
gitmeyeceğim, artık bunu hiçbir şekilde yapmayacağım... Kıbrıslı Türkler’den
sevgi gördüm... Soru: Barikatlar açık olmasına rağmen, Kıbrıslı Rumlar’ın yarısı
hala kuzeye geçmiş değil... Pasaport göstermek istemediklerini söylüyorlar...
Bunun altında yatan bir şey mi vardır? George Yeorgiu: Kişi olarak, bir başka ülkeyi tanımak gibidir bu...
Onları anlamaya çalışıyorum: başka bir ülkeye gittiğin zaman, pasaportunu
gösterirsin... Başka bir ülkeye gitmekte olduğunu bilirsin... Başka bir ülkeye
giriyorsundur ve bu yüzden pasaport gösterirsin... Sanırım prensip budur: burası
öyle bir ülkedir ki binlerce yıldır, kuşaklar boyu insanlar burada yaşamıştır...
Aniden bu “başka bir ülke” mi olmuştur? Sanırım insanlar böyle hissediyor...
Ben kişi olarak pasaportumu gösteriyorum ancak bunu yapmayanları da anlıyorum
çünkü burasının “tümüyle farklı bir ülke olduğunu tanımak”tır sorun... Ancak bunun karşılığında kazanacağınız
şey, çok daha büyüktür... İnsanları tanırsınız, Kıbrıs’ı görme şansınız olur...
Ve bunun da bir bedeli vardır... Bir şeyi verirsiniz ve karşılığında böyle bir
olanak elde edersiniz... Ne kadar çok insan geçerse, o kadar iyi bence... Çünkü
bakış açınız değişir... Soru: Şimdi Kıbrıs’a baktığında neler hissedersin? Barikatların
açık olmasının dışında tam bir çıkmaz var... Herhangi siyasi bir diyalog yok,
sadece suçlamaları duyuyoruz, özellikle kuzeyden güneye suçlamaları
duyuyoruz... Ortak bir ülke için çalışanlar vardır ancak bunlar çok küçük bir
azınlıktır, pek az olanaklara sahip insanlardır ve bu düşünceyi ayakta tutmaya
çalışıyorlar... Yani tablo inanılmazdır. Örneğin siyasi parti gençlik kolları
bir araya geliyor ve festival düzenliyor veya kamp yapıyorlar... Adanın yeniden
birleştirilmesi için çok ciddi çaba harcandığını söyleyemeyiz... En azından
siyasi düzeyde... George Yeorgiu: İnanıyorum ki politika şimdi yeniden yakınlaşmaya
doğru değişmiştir... Kıbrıs’ın güneyinin Avrupa Birliği’ne girmesiyle birlikte
pek çok şey değişmiştir. İnanıyorum ki şimdi hükümet, belki daha güçlü olduğunu
hissediyor. Son 30 yıldır sorun hiçbir yere gitmiyordu, hiçbir şey olmuyordu.
Ama şimdi aniden, Rumlar, kendilerini daha güçlü bir pozisyonda buldular. Ve bu
durumda koparabileceklerinin en iyisini almaya çalışacaklar... Yani Kıbrıslı
Rumlar için en iyisini... Gidilen yön budur... “Avrupa Birliği’ndeyiz,
Türkiye’yle bir şeyler yapabiliriz, bu durumda kartlarımızı oynayabiliriz” diye
düşünüyorlar. Bu ne kadar sürebilir, bilemiyorum... Bu durumun on yıl daha
süreceğine inanmıyorum – ama belki de sürer... Bir İngilizin Omorfo’dan,
Mağusa’dan veya kuzeyden başka bir yerden gidip de ev satın alırken, bir
Avrupalı olarak böyle bir özgürlüğü bulunurken, bir Kıbrıslı Rum’un bunu
yapamayışı kabul edilemez. Ve Kıbrıslı Rumlar’ın çoğunluğa geçeceği kaygısı
için de çeşitli önlemler alınabilir... Bilemiyorum, biraz depresif bir
durumdur... Benim ideal çözümüm, adanın herhangi bir yerinde, dilediğim yerde
yaşamaktır. Küçük, taş bir ev alıp yaşamak istiyorum dilediğim yerde.
Belki bu olabilir, iki taraf belki
böylesi bir anlaşma yapabilir... Ben buna alışkınım, böyle
büyüdüm... Her gün Yeşil Hat’ta bakarak büyümedim... Dilediğim her yerde
yaşayabileceğim bir ülkede, İngiltere’de büyüdüm... Dilediğim her yerde iş
bulabileceğim bir yerden geliyorum. İngiltere’nin özelliği de buydu: bir
Kıbrıslı Rum olarak, dilediğim herhangi bir yerde iş bulabiliyordum... Ancak
burada Kıbrıs Üniversitesi’nde ders veremiyorum çünkü Rumcam yeterli değil,
kuzeyde bir üniversitede ders verip veremeyeceğimi de bilmiyorum. Yani
Kıbrıs’ta hissettiğim sürekli sınırlamalar, kısıtlamalar! Benim için zor olan
da budur! Herşeye sınırlama var! Bir yere gitme özgürlüğü yok! Bir yere gitme,
yerleşme veya bir şey satın alma özgürlüğü yok! Elbette, herşeyi kendi
çerçevesinde değerlendirmek gerekir... Ve elbette tüm bu sorunlar yaşanmış olduğu
için, hiçbir şeyin o kadar da kolay olmadığını anlamak gerekir... Ancak günün
birinde olmasını istediğim şey, budur. Buna psikolojik bir perspektiften
baktığımda, inanıyorum ki eğer Almanlar ya da Fransızlar veya İngilizler gelip
de diledikleri herhangi bir yerde ev satın alabilirlerse, Rumlar buna çok
içerleyecektir... Kendi ülkende bunu yapamıyorsun ve başkaları yapabiliyor
yani! Mantıksızdır da bu durum... (Bitti) (*) Bu yazı dizisi 31 Ağustos-12 Ekim 2005
tarihlerinde YENİDÜZEN gazetesinde 37 bölüm halinde yayımlandı. Hamamböcüleri’ndeki
okurlarımla da paylaşıyorum... copyleft (c) 2001-05 hamamboculeri.org
xmlns:w="urn:schemas-microsoft-com:office:word"
xmlns="http://www.w3.org/TR/REC-html40">

[/archived]
permanent link: individual
||permanent link: story
||
permanent link: category
Yeraltı Notları, 18 Ekim 2005 Sevgül Uludağ Memories from the village Stroncilo…(*) We sit in his shop and talk… He sells electronic devices and repairs radios and televisions… His face is full of creases, showing the amount of suffering he has gone through… He does not speak English, so a friend is translating from Greek to Turkish for me… Costas Kunduris is from the village Stroncilo… Now the village is called `Turunchlu` and the closest villages are Vadili, Asha (Pashakoy), Angastina (Aslankoy) and Musullita (Kurudere)… He is almost 60 years old, therefore he remembers the village well… Maritsa and Yiannis Kunduris had four sons and Costas was one of them… His family had cows and this is how they made a living… According to Costas, there were around 300 Turkish Cypriots and 200 Greek Cypriots, living peacefully in Stroncilo, before 1974. Even though Costas came to Nicosia to work when he got married in 1972, as all children from the villages, he would go back on the weekends to see his parents… To hear the cocks crowing early morning, to cook soufla or to taste the macaroni that his mother made… To sit in the village coffeeshop and chat… `From 1960 until 1974, the village had a football team – this was a joint team… We had Turkish Cypriots and Greek Cypriots playing together… When the team went to another village to play, we had to be careful, just as when other teams came to play in our village, we needed to be cautious. From this joint football team, he remembers Turgut, Rustem, Nevzat and Harper… `When the coup took place on the 15th of July, 1974, nothing happened among the Turkish Cypriots and Greek Cypriots of the village. I remember Turkish Cypriots giving their guns to Greek Cypriots voluntarily… Perhaps they were afraid and gave up their guns? But nothing happened in the village. There were a few Greek Cypriots who supported the coup but the villagers wouldn’t allow them to express themselves. No one was arrested in the village… And nothing happened on the 20th of July either… Not until the 14th of August, 1974… Between 20th of July and 14th of August, the Turkish Cypriots and Greek Cypriots of the village protected each other, that’s why nothing happened… On the 14th, Greek Cypriots from Stroncilo left the village but some remained… There were 8 of them who remained to look after the animals…` Rumor was that, Turkish Cypriots from the village told them, `Why you want to go vre? Stay! And nothing will happen… We will protect you…` But they could not… Some men, coming from outside the village, collected the 8 Greek Cypriots from Stroncilo… Among them was Yiannis Kunduris, the father of Costas and two of his uncles… Who were these men coming from outside? According to rumors, they were not Turkish soldiers but Turkish Cypriot soldiers from the village Sinda (Inonu). They had come to collect and kill these people… Perhaps they had `orders` but perhaps not… Perhaps they were angry at something that had happened in the past… Or perhaps, some of their family members had been killed by some Greek Cypriots and were they after `revenge`? Who knows, what they had in mind?… Of course, the Turkish Cypriots of the village could not keep their promise of `protecting` them… Perhaps the Turkish Cypriots of Stroncilo were afraid that these people coming from outside the village with guns, would also hurt them? Whatever happened, happened and the 8 Greek Cypriots who had remained in the village to look after their animals were taken away from the village, killed and buried somewhere close by – or at least this is the rumor going round in the area… Like all `missing` stories, there is no way to `confirm` what exactly happened. People are silent, people don’t talk, people fear that if they utter a word, they would be in trouble… In most of the cases, the murderers are alive so people don’t talk and tell the stories so that we would know what actually had happened… As in Galatya (Mehmetcik) where it is rumored that around 80 Greek Cypriots are buried by the near-by pond, it is a secret of the village – everyone knows but no one talks… And when they do talk, it is in the form of a whisper, so that no one else should hear… Just last week, a young man from Galatya came to visit me and whispered another `secret`: `You know what? They are looking for only ONE Greek Cypriot in the village… They say that he was buried under a tree… So all these officials came digging around… I think there were some people from the UN as well… But they couldn’t find anything… You know why? Because one of the doctors of the area got that body, to display as a skeleton in his clinic!…` Back in August 1974, some 3 or 4 Greek Cypriots had gone to Achna (Duzce) and when they came back to the village, looking for the others, one woman warned them: `You must hide! You must go away! They took them and killed them!` According to Costas, the Turkish Cypriot women hid those coming from Achna and as the dark settled, she helped them to escape from Stroncilo… There are rumors that she had to pay a high price for helping those Greek Cypriots and could no longer live in the village but had to escape as well, to continue her life in Nicosia… After the partial opening of the checkpoints in 2003, like other Greek Cypriots, Costas too, went back to his village to see that some of the houses were no longer there… His parents’ house was there and a young Turkish Cypriot from the village was living there… `Our Turkish Cypriot villagers welcomed us but didn’t say what happened, they spoke vaguely and only said that soldiers came and took them… I was sad because we had a lot of memories in that village… Perhaps we cannot live like before, but we can find a way of living together… Both sides must show understanding to each other… And let me also tell you this: If I find out that a Turkish Cypriot was responsible for the disappearence of my father, I would not want to take revenge… Because I know that this happened during a period when nationalism was very strong… That’s why I am not thinking of taking revenge from anyone… If there is a solution and we go back to our village Stroncilo, I am sure that our co-villagers, the Turkish Cypriots would be very happy and will live together with us… Because they greeted us so well when we went back after 30 years… Of course they know what we feel, after all this pain… But I’m sure that we can live together again…` (*) Article published in the ALITHIA newspaper on the 16th of October, 2005. copyleft (c) 2001-05 hamamboculeri.org 
[/archived]
permanent link: individual
||permanent link: story
||
permanent link: category
Yeraltı Notları, 13 Ekim 2005 Sevgül Uludağ Mozaiğin eksik parçaları: Zeytin ağaçlarını kurtaran Londralı Kıbrıslı Türk (*) Mozaiğin eksik parçaları: Zeytin ağaçlarını kurtaran Londralı Kıbrıslı
Türk (*) Sevgül Uludağ *** Londralı Kıbrıslı
Türkler’den Cahit Başaran ya da “Jack Bash” anlatıyor: “Kıbrıs’ın ne kadar yeşil olduğunu hatırlıyorum...” Kıbrıs kültürler mozaiğinde, bir
diğer parça da İngiltereli Kıbrıslılar... Bir zamanlar Kıbrıs’tan göç eden
Kıbrıslıtürklerle Kıbrıslırumlar’ın orada doğup büyümüş çocukları... Onlar
birer Avrupalı olarak yetişmişler ve bir gün, annelerinin, babalarının doğup
büyüdüğü topraklara dönerek çocukluk hatırlarının Kıbrıs’ını aramışlar... Bu kuşak Londralı Kıbrıslılar,
Kıbrıs kültür mozaiğine kendi katkılarını yapmaya çalışıyorlar... Bu kuşaktan
iki kişi seçerek konuştum: Birisi Kıbrıslı Türk, ötekisi Kıbrıslı Rum... Bu
“İngiltereli” ya da “Avrupalı Kıbrıslılar”ın Kıbrıs adasına döndüklerinde
yaptıkları gözlemleri, yaşadıkları sorunları öğrenmeye çalıştım... Cahit Başaran ya da
arkadaşlarının bildiği adıyla “Jack Bash”, röportaj yaptıklarımdan biri... Onu
İngiliz Koleji’nden tanıyordum... Aradan yıllar geçti, “barikatlar” açıldıktan
sonra, bir gün Ledra Palace yolunda karşılaştık... Yanında Kıbrıslırum eşi de
vardı... Cahit ya da Jack, onu görmeyeli bir Kıbrıslırum kadınla evlenmiş, iki
de çocuğu olmuştu... Balabayıs’ta, muhteşem bir bahçesi olan bir evde yaşıyor,
UNOPS’ta çalışıyordu. UNOPS’taki işi sona erdiğinde,
“Jack” kendine başka bir “iş” yaratmıştı – gönüllü bir iş... İnşaatlar
nedeniyle katliama uğrayan 300 yaşında, 400 yaşında, 500 yaşındaki zeytin
ağaçlarını kurtarmak! Bu yıl içinde 60 civarında ağacı kurtarmış, bunları
yaşatmayı başarmıştı... İnternet sitesi www.olivetreerescue.com da yaptığı
işlerin fotoğrafları bulunuyordu... Onunla İngiltere’de doğup
büyüdüğü yılları, çocukluğunu, gençliğini, çalışmalarını, Kıbrıslırum eşiyle
tanışıp evlenmesini, “barikatlar” açıldıktan sonra Kıbrıs’a dönüşünü ve zeytin
ağaçlarını konuştuk... Onunla röportajımız şöyle:
Soru: Jack ne zaman doğdun? Cahit Başaran: 1958’de... Londra’da doğdum, tüm hayatım boyunca
Londra’da yaşadım, tek bir yıl hariç – o da Kıbrıs’taki İngiliz Okulu’ndayken,
1972’de yatılı kalmıştım. Annemle babam, Kıbrıs’a kesin dönüş yapıp
yapmayacaklarını düşünüyor, hazırlık yapıyorlardı. Beş kardeşiz, ben
dördüncüyüm... Kıbrıs’ta yaşayan bir kızkardeşim vardır (Gönül Erönen). Ailemin
geriye kalanı Londra’da yaşıyor... Soru: Baban ne iş yapıyordu? Cahit Başaran: Babam bir işadamıydı, pek çok iş yaptı hayatı
boyunca... Soru: Ne zaman gitmişlerdi Londra’ya? Cahit Başaran: Sanırım 1950 yılında gitmişlerdi. Babam oraya hukuk
okumaya gitmişti, 1951’den itibaren biz çocuklar teker teker ortaya çıkmaya
başladık! Ancak babamın esas işi, mahkemelerde çevirmenlik olmuştur... Annem
evhanımıydı, çocuklara bakıyordu... Babamın adı Orhan, annemin adı Sema... Soru: Doğduğun yıllarda Londra’da nerede yaşıyordunuz? Cahit Başaran: Islington’da doğmuştum, Camden ve İslington’da
yaşadık, Londra’nın kuzeyinde. Bu bölgede fazla Kıbrıslı Türk ya da Kıbrıslı
Rum yoktu, bunun sonucunda Türkçem o kadar da iyi değildir... Soru: Londra’da büyürken neler hissediyordun? Herhangi bir biçimde
kendini İngilizler’den farklı hissediyor muydun? Cahit Başaran: 1960’lı yıllar, günümüze benzemiyordu. Örneğin
insanlar adımı söyleyemiyordu, “Cahit” diyemiyorlardı, bu yüzden bana “Jacket”
diyorlardı, adımın “Jack”a dönüşmesi böyle oldu yani... O günlerde izlenen
politika da asimile etme politikasıydı, bütünün parçası olmanız... Yani
“İngiliz” olmak, kendi kültürünüzü korumaktan daha önemliydi. Yaşadığımız
bölgede fazla Kıbrıslı Türk yoktu –
böylece İngilizler gibi büyüdük. Soru: Ancak en azından tatillerde Kıbrıs’a geliyordunuz herhalde... Cahit Başaran: Çocukluk yıllarımızdan itibaren, her sene Kıbrıs’a
gelirdik. Çoğunlukla babam bir Volkswagen Karavan sürerdi, tüm çocuklar bu
karavana doluşmuş vaziyette gelirdik... Almanya’da, Avusturya’da, Yugoslavya’da
durup kamp yapardık... Sonra İstanbul’da dururduk ve en sonunda da Kıbrıs’a
varırdık... Gidip akrabalarımızı görürdük... Soru: Baban nereliydi? Cahit Başaran: Babam Ortaköylü’dür, annemse Lefkoşalı... Soru: Bu seyahatler seni heyecanlandırır mıydı? Cahit Başaran: Her yaz yaptığımız bir şeydi bu... Bunları iple
çekip çekmediğimizi hatırlamıyorum... Bunun anlamı, yaz tatillerimizi
İngiltere’de geçirmeyişimizdi. Her zaman sıcak Ağustos ayında varırdık Kıbrıs’a
– bu yüzden çocukluğumdan Kıbrıs’la ilgili en çok hatırladığım şey, ne kadar
sıcak olduğuydu! Ve bir de derimizi soyulmaktan nasıl koruyacağımızdı! Soru: Ama bir ara aynı okuldaydık seninle... Nasıl oldu da Kıbrıs’a
gelmiştin? Cahit Başaran: 14 yaşındayken Strovulos’taki İngiliz Okulu’nun
giriş sınavına girmiştim... 1972’ydi bu... Ailem Kıbrıs’a dönmeyi düşünüyordu
ve beni önceden buraya göndermişlerdi. Bir yıl İngiliz Okulu’na gittim – yatılı
olarak kalıyordum orada ve haftasonları büyükannemle büyükbabamı görmek üzere
Ortaköy’e gidiyordum. Ancak bu işten hoşlanmamıştım. O yaşta, bu, bana göre bir
şey değildi. Bunu aileme de söyledim ve Londra’ya döndüm... Birkaç yıl sonra,
1975 yılında, ailem, Kıbrıs’a dönmekte daha ciddiydiler... Böylece Kıbrıs’a
geldik, küçük kardeşim İlhan da vardı benimle birlikte... Edremit’te (Trimiti’de)
yaşıyorduk... Bu köy, Karaoğlanoğlu’nun (Ayyorgi’nin) üstündedir... Çok
güzeldi... İngiliz Koleji’nden mezun oldum, İngiltere’ye geri döndüm...
Kardeşim bir yıl daha kalmıştı Kıbrıs’ta... O da mezun olduktan sonra, tümümüz
İngiltere’ye dönmüştük... Gerçekten Kıbrıs’la ilgili en
canlı anılarım o günlere aittir – o günlerde Edremit çok güzeldi... Miller
boyunca kimsecikler yoktu, resmen dağın ortasında yaşıyorduk... Etrafta
yalnızca yılanlar vardı... O günlerde Kıbrıs’ın ne kadar yeşil olduğunu
hatırlıyorum... Doğuya doğru bakıyordum ve zeytin ağaçlarını görüyordum... Dağ,
zeytin ağaçlarıyla kaplıydı... Bu muhteşem bir renktir... Yıllar sonra, Londra’da
trafik ve kirlilik ve yaşamın karmaşası beni bunalttığında, giderek daha çok
Kıbrıs’ın nasıl bir yer olduğunu hatırlamaya başlamıştım... Soru: Okuldan sonra, Londra’da ne yaptın? Cahit Başaran: 1975-76’da mezun olup Londra’ya gittikten sonra
yüksek öğrenimime devam ettim, “Business Administration” (İş Yönetimi)
okudum... İki yıl bunu yaptım, sonra da şimdi Westminster Üniversitesi denen
üniversiteye gittim, “Ekonomi ve Kalkınma” üzerine öğrenimimi tamamladım...
Sonra yerel yönetimlerden birinde bir iş bularak çalışmaya başladım. 20 yıl
kadar böyle çalıştım... Soru: Ne yapıyordun? Cahit Başaran: “Urban Regeneration” diye bir projeydi bu... Londra
yaşanacak bir şehirdi, çok zengin ve güzel bir yerdi ancak tüm bu güzel
yerlerin, çok yoksul bölgeleri de vardır. Genellikle bu yoksul bölgelerde
yabancılar yaşar, yaşadıkları evler berbattır, suç oranları yüksektir, eğitim
düzeyleri düşüktür, sağlık sistemine ulaşamazlar... Londra’nın Doğusu’nda,
Hackney bölgesinde çalışmaya başladım... Burada pek çok Kıbrıslı Türk,
Hindistanlılar var... Soru: Kıbrıslı Rum da var mıydı? Cahit Başaran: Yoktu... Olan şudur: yabancı işçiler ya da göçmenler
Londra’ya geldiklerinde, en alttan başlamak zorundadırlar. Bu da, şehrin en
yoksul bölgesinden başladıkları anlamına gelir – bu da Hackney’di... Soru: Hala öyle midir? Cahit Başaran: Öyledir... Herkes başlangıçta oraya gider, daha
başarılı olduklarında kuzeye doğru ilerlemeye başlarlar... Yahudiler bunu
yüzlerce yıl önce yaptı, yukarıya doğru tırmandılar, Golders Green’e... Golders
Green, zengin Yahudiler’in yaşadığı yerdi... Onlardan sonra, Pakistanlılar ve
Asyalı’lar, çoğunlukla Hackney’den yukarıya doğru, Brent’e doğru tırmandılar.
Kıbrıslı Türkler’le, Kıbrıslı Rumlar, Hackney’den Harringay’e doğru çıkarlar...
Eğer daha da başarılıysalar, Harringay’den de Southgate’e doğru tırmanırlar...
Bu bir koridor gibidir... Bir yol gibidir, “Yılan Oyunu”na benzer... İnsanlar
buradan hareket ederler başka yerlere doğru... Ancak çok yoksul bir bölgedir
Hackney, çevresi de çok yoksuldur... Ben orada gönüllü örgütlerle
çalışıyordum, iş sahipleriyle, yerel yöneticilerle, polisle, sağlık ve eğitim
yetkilileriyle çalışıyordum – amacımız bölgeyi iyileştirmekti... O günlerde
hükümet bu iş için 12 milyon sterlin ayırıyordu bize... Bunun içinde Avrupa’dan
gelen fonlar da vardı... Biz de bu parayı, o bölgede yaşayan insanların yaşam
standardını yükseltecek projelere veriyorduk, bunun dağıtımını yapıyorduk... Hackney’de 8 yıl çalıştım... Daha
sonra Londra’nın Batısı’ndaki Hammersmith’te çalışmaya başladım... Soru: Bunları yaparken ne hissediyordun? Cahit Başaran: İtiraf etmem gerekirse, mezun olduğumda, “lokal
otorite”nin (yerel yönetim) ne anlama geldiğini pek bilmiyordum... Ekonomi ve
iş yönetimi okumuştum, bir iş arıyordum ve karşıma çıkan ilk iş buydu, bu
alanda çalışmayı ilginç bulmuştum... Ve bu işe iyice kattım kendimi...
Bilgisayarlar henüz icat ediliyordu – buna çok iyi adapte oldum... Son 20
yıldır bilgisayar ve internet kullanıyorum. Projeyle ilgili bilgilerimizi
bilgisayara aktarmaya başlamıştık, mektuplarımızı bilgisayar aracılığıyla
göndermeye başlamıştık... Yılda 400-500 kadar projeyi finanse ediyorduk... Soru: Bölgeye de bizzat gidiyordun herhalde... Cahit Başaran: Elbette... Projeye dayalı bir işti bu... Sivil
toplum örgütleriyle buluşuyorduk, projelerini görüyorduk, gidip onları ziyaret
ediyorduk, sonra projelerini nasıl yürüttüklerini değerlendirmeye gidiyorduk,
temelde verdiğimiz paranın amacına uygun kullanıldığından emin olmak
istiyorduk. Bir de stratejimiz vardı ve bu strateji, tek bir kurum tarafından
formüle edilmiş değildi, çeşitli kurumlar tarafından oluşturulmuş bir
stratejiydi... Bölgedeki tüm ana unsurları içine katan bir stratejiydi bu... Bu
programın adı “Partnership Programme”dı (Ortaklık Programı). Çünkü yapılan tam
da buydu... Toplumun tüm kesimlerini katmak... Etnik azınlıklardan sivil toplum
örgütlerine, polise, “Home Office”e (İçişleri Bakanlığı) kadar ilgili tüm
kesimleri katmak... Çok heyecanlı bir şeydi tüm bunlar ve 8 yıl boyunca program
yönetici yardımcısı olarak çalıştıktan sonra, Londra’nın kuzeyinde,
Hammersmith’te program yöneticisi olarak çalışmaya başladım. Burası Hackney’den
daha zengin bir bölgeydi ancak tıpkı Hackney gibi, yoksul bölgeleri de vardı...
Shepherd’s Bush bu yoksul bölgelerden biriydi... İkinci Dünya Savaşı’ndan kalma
büyük sosyal konutlar vardı, pek çok etnik azınlık grubu buradaydı, suç oranı
yüksekti, uyuşturucu kullanımı yüksekti, vesaire... Hammersmith’te 6 yıl kadar
çalıştım, aşağı yukarı aynı oranda iş yapıyordum ancak daha üst düzeydeydi bu
işler... Milli Piyango İdaresi’nde de
çalıştım... İngiltere’de Milli Piyango İdaresi vardır ve burada toplanan
paranın %30’u, kayda değer projelere verilir... Ben bu paranın dağıtımını
üstlenecek ve parayı topluma dağıtacak bir hayır kurumunun kuruluşunu
gerçekleştirdim... Bir buçuk yıl orada çalışarak mali ve idari sistemlerini
kurdum, projeleri nasıl finanse edeceklerine ilişkin sistemi oluşturdum... Çok
ilginçti bu... Oradan da Harringay’e gittim – bu da Hackney’nin kuzeyindedir,
buradaki Kıbrıslı Türklerin durumu birazcık daha iyidir ancak yine aynı türde
sorunlarla karşılaşıyorsunuz... Burada program performans değerlendirme
yöneticisiydim – lokal otoritelerin yılda 30 milyon sterlin harcadığı projeler
vardı ve ben de bunun akıllıca harcanıp harcanmadığına bakıyordum... Bu tür
şeyler... Harringay’de, yerel yönetimde en yüksek maaşı alan tek Kıbrıslı
Türk’tüm o zaman... 7-8 yıl da burada geçirdim ve sonra “artık yeter” dedim...
Artık 45 yaşındaydım... Kendime “Artık fazla zamanın kalmadı” dedim...
“Hayatının geriye kalanında ne yapacaksın?” sorusunu sordum kendime... Ve hiç
bir şey beni tatmin etmemeye başladı – bunca yıl, Londra’yı iyileştirmek için
harcadığımız bunca çabanın, hiçbir sonuç vermediğini görüyordum... Tüm dünya
kötüye gidiyordu... Kendimi, kapitalizmin arkasından, onun pisliğini
temizlemeye çalışan bir çöpçü gibi hissediyordum... Bir başarı elde
edemediğimizi hissediyordum... O zaman işe olan ilgimi kaybettim ve o noktada
eşim, “Hadi, başka bir ülkeye gidelim” dedi... Soru: Eşin Maria’yla nasıl tanışmıştın? Cahit Başaran: Babasının
ayakkabıcı dükkanında tanışmıştık – tarih 21 Temmuz 1974’tü!... Soru: Maria Kıbrıslı Rum’dur, değil mi? Cahit Başaran: Evet, Kıbrıslı Rum’dur... O da, benim gibi Londra’da
doğup büyüdü... O gün tanıştık, Kıbrıs sorunundan bahsediyorduk... 8 yıl
boyunca arkadaşlık yaptık, evlenmeden önce... Şimdi iki oğlumuz var... Biri 11,
öteki 16 yaşındadır çocuklarımızın.
İsimleri Adem ve Levent... Onlara isim bulmak zordu! Hatırlıyorum, bir
arkadaşım bana, “Çocuklarını nasıl büyüteceksin?” diye sormuştu... Ben de “Ne
demek istiyorsun?” demiştim. “Onları Türk olarak mı yoksa Rum olarak mı
yetiştireceksin?” diye sormuştu. Ben de ona, “Onları çocuklar gibi
yetiştireceğim!” demiştim! İlişkimize din ya da politika girmedi – Kıbrıs
sorununun doğruları ya da yanlışları konusunda kesinlikle apolitiğiz...
Elbette, Shakespeare’in de dediği gibi, aşk ve evliliğin arkadaşlıkla alakası
yoktur! Romeo ve Jüliet’in aileleri birbirlerine düşmandılar! Bu da ilginç bir
ironidir!... Soru: Ve Kıbrıs’a döndün... Bu ne zaman oldu? Cahit Başaran: 2 yıl önce... İlk önce nasıldır diye bir bakmaya
gelmiştik... Babam bunu bana oğlum Adem’in yaşındayken yapmıştı... Herhalde ben
de babam gibi hissettim ve bunu denemeye karar verdik. Barikatlar henüz
açılmıştı ve “Hade bir deneyelim” diye düşündük... Ve geldik, babamın evinde
kaldık... Soru: Yıllar sonra ilk kez seni, eşinle birlikte Ledra Palace
yolunda görmüştüm! Cahit Başaran: Evet!... Kıbrıs’a dönüşümden kısa süre sonra
UNOPS’ta Sivil Toplum Proje Yetkilisi olarak bir iş buldum. Bana bir dizi proje
verilmişti – yaptığım iş, iki taraftan insanlarla buluşmayı içeriyordu...
Londra’da Kıbrıslı Türklerle Kıbrıslı Rumların yaşadığı mahallelerde kalmış
olduğum için, bu konuda herhangi bir sorunum yoktu... Ve UNOPS’ta çalıştığım 7
ay boyunca, gerçekten çok ilginç insanlarla tanıştım. Geçen Aralık ayında
sözleşmem sona erdi, sonra da ne yapacağıma karar vermeye çalıştım.
İngiltere’ye geri mi dönmeliydim yoksa burada mı kalmalıydım? Burada kalacaksam,
ne yapacaktım? Soru: Kıbrıs’a yerleşmek için geriye döndüğünde, neler
hissetmiştin? Çünkü Kıbrıs’ta yaşayan Kıbrıslı Türkler, İngiltere’den gelen
Kıbrıslı Türklere birazcık “dıştan gelen insanlar” olarak bakıyor... Bu konuda
neler hissettin? Cahit Başaran: Kıbrıs’ın güneyinde Kıbrıslı Rumlar, İngiltere’den
gelen Kıbrıslı Rumlara “Charlie’ler” diyorlar! Ve genelde onlardan
hoşlanmazlar... Anladığım bu yani... Burada aynı sorundan muzdarip değiliz...
İyi karşılandım yani... Çünkü 1975’ten arkadaşlarım vardı burada, kendimi
tümüyle dıştan gelen biri gibi hissetmedim... İki yıl Kıbrıs’ta kalmıştım,
bunun bir yılı güney Lefkoşa’da geçmişti, bir yılı da Karaoğlanoğlu (Ayyorgi)
ve kuzey Lefkoşa’da geçmişti... Ben neyle karşı karşıya kalacağımı biliyordum –
sorun çocuklarımın buraya yerleşmek isteyip istemeyeceği ve Kıbrıs Türk
toplumundan insanların eşime nasıl davranacağıydı... Ve başlangıçta yerleşmeye
gelmemiştik, yalnızca bir denemek istiyorduk. Ancak 18 ay sonra burada kalmaya
karar verdik. Soru: Yani işsiz kalınca mı karar verdiniz burada kalmaya? Cahit Başaran: UNOPS’taki işim bitince, şimdi ne yapalım diye
düşünmeye başladık. Geriye mi dönelim yoksa burada mı kalalım? Oy verdik ve
burada çok mutlu olduğumuza karar verdik! Londra’dan daha iyidir burası...
Aslında insanların kendilerinde olmayan şeyleri istemeleri gerçekten
üzücüdür... Soru: Senin için burası neden Londra’dan daha iyidir? Cahit Başaran: 20 yıl boyunca beynimi kullandım, emeğimi satarak
geçindim, bir ofiste takım elbiseli olarak çalıştım... Hükümette çalışırken
“mükemmel bir memur” olarak neyi söyleyip neyi söylemeyeceğim konusunda çok
dikkatli olmak zorunda kaldım... Trafik sıkışıklığı, kirlilik, çöpler... Kötü
bir çevrede büyüyen çocuklar... Londra’da her şey kötü yöne doğru gidiyordu...
Orada olmak artık bana doğru gelmiyordu... Ve ayrıca insanlar yaşlandıkça,
farklı düşünmeye başlıyor. Hayatta eğlenceli günlerim olmuştu, artık daha
önemli şeyleri düşünmeye başlıyordum. Daha sessiz, daha yalın bir yaşamın
özlemini çekmeye başlıyordum. Ve Kıbrıs’a geldiğimde, bir ofiste kapalı olarak
çalışmamaya kararlıydım aslında... Soru: Edremit’te (Trimiti) ne tür değişiklikler vardı? Cahit Başaran: Sırf eğlence olsun diye eski eve gittim
döndüğümde... Çocuklarıma Kıbrıs’taki bir yılımı nerede geçirdiğimi göstermek
istiyordum... Korkunçtu! Doğu yönünde 200 yarda uzağı göremiyordum oysa
geçmişte 30 mil uzağını görebiliyordum... Binalar yapılmıştı, zeytin ağaçları
yolların kenarında öylece yatıyordu, kökleri havadaydı... Her taraf çöp
içindeydi... O zaman “O-oooh!” dedim, “demek “uygarlık” Kıbrıs’ın kuzey
sahillerine de ulaşmış!” 30 yıllık izolasyon sonucu burada
hiçbir şey olmamıştı, o nedenle doğal güzelliklerimiz vardı, bozulmamış doğal
güzellikler... Şimdi bunları hızla yitiriyoruz... Barikatlar açıldıktan sonra
turistler gelmeye başladı, inşaatlar başladı... Soru: Annan Planı’nın da etkisiyle başladı inşaatlar... Cahit Başaran: Evet... İnşaatlar yükselmeye başladı ve herşey
değişmeye başladı... Kuzey Kıbrıs’ın tam hızla Avrupa’ya yöneldiğini görebiliyordum...
Bu üzücüdür aslında çünkü Avrupa, yaşanabilecek iyi bir yer değildir... İster sevindirici, ister üzücü biçimde deyin,
Avrupa’da yaşamayı başaran Kıbrıslı Türkler, çoğu kez, sonsuza dek Avrupa’da
yaşanamayacağını anlıyorlar ve yaşamlarının belli bir noktasında, buraya geri
dönüyorlar ve yeniden Kıbrıs’ta yaşamaya başlıyorlar... Soru: Bana, iki tane kuzey Kıbrıs var demiştin... Lefkoşa bölgesi
ile bir de kuzey sahilleri demiştin... Cahit Başaran: Üç tane Kıbrıs var diyebiliriz... Bunlardan biri Yeşil
Hat’tın altındadır yani güney Kıbrıs... Bir Kıbrıs, Yeşil Hat’tan
Ağırdağ-Boğaz’a kadar olan bölgedir... Ben buna “Kıbrıs Türk bölgesi” diyorum. Bir
Kıbrıs da Girne bölgesinde var, dağların kuzeyinde kalan bölge... Ki bu bölge
bir zamanlar zeytin ağaçlarıyla doluydu... Karşıyaka’dan (Vasilya’dan) Karpaz’a
dek uzanan bölge... Burası tamamen farklı bir dünyadır – fiyatlar farklıdır,
her tarafta binalar yükseliyor, her yerde ağaçlar kesiliyor. Bu bölgede çok
sayıda yabancı yaşıyor... İzolasyon sona ermiştir, uzun süre öncesiyle
kıyaslayacak olursak böyledir. Bu da ada için büyük bir fark yaratıyor. Bazan
Kıbrıslı Türklerin “izolasyonların kaldırılması”ndan söz ettiğini duyarım –
aslında izolasyonların çoktan kalktığına inanırım... Bundan daha fazla bir şey
olmayacaktır. Hayat budur ve bununla yetinmemiz gerekir... Soru: Bellapais’te yaşıyorsun... Cahit Başaran: Evet.. Soru: Zeytin ağaçlarını düşünmeye nasıl başlamıştın? Cahit Başaran: UNOPS’tayken, çevre örgütleriyle aktif biçimde
çalışıyordum... Bir dizi çevre projesiyle uğraşıyordum ve bu da beni kuzey ve
güneydeki çevre örgütleriyle temasa geçirmişti. Soru: Var mıdırlar? Cahit Başaran: Aslında vardırlar ancak kuzeydeki çevre örgütleri
biraz tuhaftırlar – çok küçüktürler, hemen hemen hiç kaynakları yoktur –
bunları yönetenlerin ödenekli personeli yoktur. Boş zamanlarında çalışırlar ve
eğer işte meşgulseler, çevre örgütü çok aktif olmaz. Eğer işte çok meşgul
değilseler, o zaman çevre örgütü çok aktifleşir... Böyle inişli çıkışlı bir şey
yani... Pek çok grup var, çok iyi niyetlidirler, çok da yetenekli insanlar
var... Ayrı çevre örgütleri olarak çalışıyorlar. Ben UNOPS’ta çalışırken,
onları bir tür çevre örgütleri federasyonu kurmaya teşvik etmeye çalıştım,
böylece tek tek çevre örgütleri daha çok ses getirecek, daha etkili olacak bir
örgütlenme gerçekleştirebileceklerdi. Soru: Sanırım bunu yapmışlardı... Cahit Başaran: Bunu yapmaya çalıştık, 12 ay sonra hala anlaşmaya
varamadık. Taslak bir tüzük vardır... Çeşitli toplantılar yaptık... Yeşil
Barış’tan Sahir ile Lefke’den Şerife Gündüz bu grubu oluşturmak için yakın
biçimde çalıştığım kişilerdir... Kıbrıslı Türkler için şunu
söyleyebilirim: Birlikte çalışmayı sevmiyorlar ve bu da büyük bir sorundur. Soru: Neden böyle sence? “İzole” yaşamaktan mı böyle oluyor? Cahit Başaran: Bilmiyorum... Emin değilim... Pek çok kişi Kıbrıslı
Türklerle Kıbrıslı Rumların birbirine çok benzediğini söylüyor. Gerçekten de
benziyorlar, aynı adanın insanlarıdırlar, aynı yiyecekleri yiyorlar, aynı tür
müzik dinliyorlar, aynı tür yaşam biçimleri vardır... Ancak onları temelde
ayıran şey şudur: Kıbrıslı Rumlar birlikte çalışıyorlar. Eğer bir sorunları
olursa, aileleri hemen yardım eder. Kıbrıslı Türklere gelince, bir sorununuz
olduğunda, aileniz oralarda bulunmayıverir! Kıbrıslı Rumlar, birbirine yakın
bir toplumdur... Soru: Belki bir tür “azınlık psikolojisi”dir bu... Cahit Başaran: Ancak “azınlık psikolojisi”nin insanları birbirine
yakınlaştırması gerekir... Soru: Öyle olmayabilir. Bu kadınlar için de geçerlidir – yani
sayıyla ilgili bir şey değildir. Kadınlar da erkeklere kıyasla “azınlık
psikolojisi”ne sahiptirler çünkü güç paylaşılmıyor aralarında. Kadın
gruplarıyla çalışmak, karma gruplarla çalışmaktan çok daha zordur. Kadınlar
arasında bu “azınlık psikolojisi”nden ötürü daha fazla “kıskançlık” vardır
mesela... Cahit Başaran: Psikoloji ve sosyoloji incelediğim konular değildir
– bu yüzden nedenini kestiremiyorum... UNOPS’un ve US-Aid’nin ve Amerikan dış
politikasının önceliği, iki toplumu bir araya getirmekti – çevre ya da kuzeydeki
çevre sorunları, onların öncelikleri arasında değildi. Oradan ayrıldığımda, bu
konuda bir şeyler yapmak istediğimi hissettim ve çevre örgütlerinin böylesi bir
federasyonda bir araya gelmesi için çalışmaya devam ediyorum. Ancak bu süreçte zeytin ağaçlarının
dehşet verici bir oranda yok edildiğini gözlüyordum... Kıbrıs’ın kuzeyinde 300
bin civarında zeytin ağacını kaybettik. Ya da zeytin ağaçlarının %50’si
kesilmiştir diyebiliriz... Soru: Son 30 yılda... Cahit Başaran: Aslında son 30 yılda değil... Son 3-5 yıldan bu yana
mülk alış satışları gelişti ve zeytin ağaçlarının yok olduğu dönem de budur,
bundan önce belki bazı çiftçiler ağaç kesmiştir ancak esas yok oldukları dönem
son 3-5 yıldır. Artık konuşmaktan bıkmıştım... Ve
bu konuda bir şeyler yapmak için kollarımı sıvamam gerektiğini anlamıştım.
Öncelikle özel bir limited şirket kurdum, Girne’de ofisimiz var. “Sandstone
Trading Company”dir adı... Zeytin ağaçlarını kurtarıyoruz... Bir emlak, bir de
turizm acentesi bölümümüz var. Zeytin ağaçlarını kurtarmakla para
kazanamazsınız, zeytin ağaçlarıyla da para kazanmak için değil, kurtarmakla
ilgileniyorum. Bu sürekli para kaybettiren bir etkinliktir zaten! Ben bizim
şirketimizi İngiltere’de “community business venture” tabir edilen bir şekilde
tanımlayabilirim (toplumsal iş girişimi). Bu nedir? Bir sivil toplum örgütü
değildir, bir işletme de değildir ama her ikisidir de... Para toparlayıp sosyal
bir alana yatırmanız gerekir, bu durumda bu çevredir... Çünkü zeytin ağaçları
faturalarımızı ödemiyor, telefon faturasını ödemiyor – bu yüzden başka bir
yerden para kazanmamız gerekir. Müteahhitlerle yakın biçimde çalışıyorum ki
zeytin ağaçlarını kurtarabilelim... Biz, herhangi bir emlağı satmıyoruz,
uzmanlığımız Kıbrıslı Türklere ait malları satmaktır çünkü eşim Kıbrıslı
Rum’dur. Yalnızca zeytin ağaçlarına dost olan, onları katletmemiş olan
emlakları satıyoruz... Ağaçlar kesilerek yapılmış evleri satmıyoruz. Bu yılın
Mayıs ayında işe başladık, Ağustos ayında kısa bir aradan sonra – çünkü çoğu
Kıbrıslı Ağustos ayında çalışmaz! – 68 zeytin ağacını kurtarmayı başardık...
Soru: Kurtardığınız ilk ağacın öyküsünü anlatabilir misin? Cahit Başaran: Kurtarığımız ilk ağaç Boğaz’daydı, Ağırdağ’da... Ben
İngiltere’de de bahçeyle, çiçeklerle, ağaçlarla çok ilgiliydim... Her haftasonunu
bahçecilik merkezlerinde geçiriyordum... İngiltere’deki evimin bahçesinde de
zeytin ağacı vardır... Bir İngiliz ortağım var, Daniel Bond – onunla birlikte
“Olive Tree Rescue” adlı bir proje başlattık (Zeytin Ağaçlarını Kurtarmak). 6-8
hafta kadar birlikte çalıştık, sonra bu ortaklık sona erdi. O hala bu ismi
devam ettiriyor ancak ben yalnızca ağaçları bir yerden bir yere taşıyıp onları
satmakla ilgili değilim, bu yüzden mütehahhitlerle çalışmaya devam ediyorum...
Öncelikle ağaçların kesilmesini önlemeye çalışıyorum. Londra’daki “ortaklık”
günlerimde olduğu gibi, herhangi birisiyle ve herkesle çalışırım. Buldozer
şöförleriyle, tarlalardaki insanlarla, mimarlarla, müteahhitlerle, mülk
sahipleriyle, Kıbrıs’ta ev satın almış İngilizlerle çalışırım. Sandstone Zeytin
Ağacı Projesi, elden gelen herşeyi yapıyor zeytin ağaçlarını kurtarmak için.
Bana “Düşmanla yatağa giriyorsun” diyenler çıkacaktır – çünkü ağaçları öldüren
kimlerdir? Girişimci müteahhitlerdir... Ancak onlarla birlikte çalışmazsam,
ağaçları nasıl kurtarabilirim? Bunu yapmak zorunludur. Konuşarak harcayacak
zaman yoktur – harekete geçmek gerekir. Bunu başarabilmek için de, herkesle
çalışmalıyım... Kıbrıslı Türklerin yaptığı gibi, tek başıma çalışamam bu
konuda. Ne yazık ki ödenekli personelimiz yoktur, bu yüzden herşeyi kendim
yapmam gerekiyor. Soru: Kurtardığınız ilk ağacı anlatacaktın... Cahit Başaran: Evet, ilk ağaç... Öncelikle ortağımla birlikte
internette geniş bir araştırma yaptık, Amerikalı ve Avustralyalı zeytin ağacı
örgütleriyle konuştuk, ağaçları bir yerden bir yere canlı olarak transfer
edenlerle konuştuk... Çiftçilerle konuştuk, örneğin Boğaz’da bu konularda
deneyimi olan bir çiftçiyle konuştum... Zeytin ağaçlarının bir yerden sökülüp
başka bir yerde yeniden ekilmesiyle ilgili bulabileceğimiz her bilgiyi okuduk,
araştırdık. Sonra da bunu denememiz gerekiyordu... Adının açıklanmasını
istemeyen bir şirket bize kurtarabileceğimiz üç tane zeytin ağacı gösterdi.
Eski Lefkoşa-Girne yolunda bir arazimiz vardır. 15 Mayıs’ta ilk transplantasyonumuzu
orada yaptık. Soru: Buraya “Sığınak” diyorsunuz... Cahit Başaran: Evet... “Yetimhane” de diyoruz oraya... “Sığınak”
dedik çünkü bir ağacı kurtardığınızda, onu bir yere koymanız gerekir. Bazı
ağaçları İngilizlere satmaya çalıştık, bunda başarılı da olduk diyebilirim...
ancak çoğu kez çok da güzel görünmeyen ağaçlar vardı, bunları kimse istemiyordu
ancak bunların ölmesine razı olamazdık. Kısacası istenmeyen ya da müşteri
bulunamayan ağaçları, Boğaz’daki arazimize ektik... Şu anda orada 13 tane zeytin
ağacı vardır ve tümü de büyüyor... Soru: Tam olarak ne yapmıştınız ilk ağaçla? Cahit Başaran: Öncelikle ağacı ciddi biçimde budamanız gerekir,
dallarını kesersiniz... Bu tıpkı bir beyin ameliyatı için kafanın traş
edilmesine benzer. Çünkü ağacın etrafını kazmaya başladığınızda, köklerinin
çoğunu olduğu yerde bırakırsınız. Köklerin %60-70 kadarını toprakta
bırakıyoruz. Aynı şekilde, toprağın üstündeki gövdenin %60-70’ini kurtarıyoruz.
Dengelemek için bu böyle oluyor. Yaraların tedavi edilmesi gerekir...
Kestiğimiz dallara sürdüğümüz özel bir karışım vardır – böylece aşırı derecede
kurumazlar. Ağacın çevresini kazarız, bir metre kadar derine ineriz... Buldozer
ağacı bu bir metre derinlikte, alttan alır ve bunu transfer edecek araca
yükler... Sonra ağaç, yeniden ekileceği alana götürülür. Burada benzer biçimde
bir başka buldozer tarafından alınıp kazılmış olan çukura konur. Köklerin üstü
toprakla sıkı biçimde örtülür... Bu çok önemlidir... Sonra da çok suya ihtiyacı
olur... Ağacı yerinden alıp yerleştirmek için kiraladığımız araçların ederi
kadar su parasına ihtiyacımız olur... Soru: Bir zeytin ağacının yerinden sökülerek başka bir yerde
yeniden ekilmesi ne kadara mal olur? Cahit Başaran: Bir ağacı olduğu yerden 10 ayak kadar daha öteye
kaydırmak, çok fazla bir harcama gerektirmez... Herhangi bir “digger” bunu
yapabilir. Ancak ağacı olduğu yerden başka bir yere götürecekseniz, o zaman iki
buldozere ve ağacı üzerine yükleyeceğiniz bir araca ihtiyacınız olur... Bu da
masrafları artırır. Mesafe arttıkça, masraf artar. Örneğin Girne’den Mağusa’ya
ağaç taşıyamayız, mesafe nedeniyle... Bu çok pahalı olurdu... Zeytin ağaçlarını
200 sterline transfer edebiliyoruz (%20 artı ya da eksisiyle...) – masraf
ağacın büyüklüğüne, gideceği mesafeye ve araçların bu ağaca ne kadar
yaklaşabileceğine, bunun kolaylığına ya da zorluğuna bağlıdır. Soru: Transfer ettiğiniz ilk ağacı, Boğaz’daki araziye ektiniz... Cahit Başaran: Evet... Soru: Ağacın gerçekten hayatta kalacağından emin oluncaya kadar
sulamak ne kadara mal oluyor? Ne kadar zaman alır bu? Cahit Başaran: Müşterilerimizle yazılı bir anlaşma yapıyoruz ve bu
anlaşmada müşteri ağacı haftada bir kez sulamayı taahhüt ediyor – ilk yıl için
bu böyledir. En azından yağmurlu sezon başlayıncaya kadar yani... Haziran
ayında ağaç almış olanlar, bol bol su satın almak zorunda kaldılar... Boğaz’ı
bir tür “Sığınak” olarak seçmemizin nedeni, orada bir su kuyumuzun olmasıydı.
Orada yalnızca 3 zeytin ağacı varken, kuyudaki su bol bol yetiyordu onlara...
Ancak oraya 13 ağaç transfer edince, kuyudaki suyun tükendiğini farkettik. Şimdi
de her hafta bu ağaçları sulamak için bol bol su parası ödüyoruz! Aslında böyle
bir paramız da yok yani ve bu da sorun oluyor. Artık oraya başka ağaç transfer
edemeyiz. Şu anda, Girne bölgesinde geçici olarak ekim yapabileceğimiz transfer
edilecek ağaçlarla ilgili Tarım Dairesi’yle görüşmeler yapıyoruz ancak bu
konuyu pek de heyecanla karşılamadılar. Kıbrıs’ın kuzeyinde herhangi bir
bakanlıktan herhangi bir yardım almadık... Soru: Çevre Koruma Dairesi’nden? Cahit Başaran: Onlarla Girne’de çalışırken muhatap olduk.
Yaptığımız işi seviyorlar çünkü başka kimse bunu yapmıyor... Bize tek yardımcı
olanlar, ağaçlarımızı alan İngiliz müşterilerimiz oldu ve zeytin ağaçlarını
kesmek yerine bize sunan müteahhitler oldu... Bir de tarlalarda çalışan Türk
işçilerden yardım gördük... Onlar “Bu ağaçları kesmek günahtır” diyorlardı.
Onlara çoğu zaman şunu söylüyorum: “Büyük büyükbabanızdan daha da yaşlı olan
herhangi bir şeyi öldürmek günahtır!” Bu zeytin ağaçları 100 yaşındadır, 200
yaşındadır, 300 yaşındadır... Bugüne dek yerinden alarak başka bir yere
koyduğum ağaçların en yaşlısı, Bellapais’te benzin istasyonunun karşısındaki
ağaçtı... Bu ağaç aşağı yukarı 400 yaşında olmalı... Soru: O ağacın yerini neden değiştirdiydiniz? Cahit Başaran: Altınör diye bir şirket vardı, orada villalar
yapıyordu... Oraya yeni bir yol yapıyorlardı. Bir de Tosunlar diye bir başka
şirket var Gönyeli’de, onlar da yol yapıyorlar. Bize çok ama çok yardım
ettiler.. Onlarla çok yakın bir işbirliğimiz var. Yol yapımlarında ne zaman
kesilmesi gereken bir ağaç görseler, orada genç bir arkadaş var, Erdoğan, bana
telefon ediyor ve “Yardımına ihtiyacımız var” diyor. “Şöyle şöyle bir ağaç var”
diyor. İhtiyacımız olan tüm araçları sağlıyor ve para da almıyor bu araçlar
için... Ve birlikte pek çok ağacı kurtarıyoruz... Erdoğan tam bir melektir!
Keşke onun gibi daha çok insan olsa! Bir de Hüseyin diye kardeşi vardır, o da
bu tür sorunlarla karşılaştığında bizi arar... Bellapais’te yerini
değiştirdiğimiz ağaca gelince... Bu ağacın çapı birbuçuk metreydi – boyu ise
3-4 metreydi... İki katlı bir evden daha yüksekti... Yarısı yolun içindeydi,
yarısı dışındaydı... Öncelikle, yolu ağacın
çevresinden dolaştırmanın yöntemlerini aradık... Bunu başaramadık... Çünkü öncelikle
bir ağacı yerinden sökmekten kaçınmaya çalışıyoruz... Bunu yapamayınca, başka
seçeneğimiz kalmamıştı... O günü çok iyi hatırlıyorum... 1
Ağustos Pazartesi’ydi... Bu ağacı itmemiz tam beş saatimizi almıştı... Buldozer
ağacı yerinden kaldıramamıştı... Perçin kardeşler, daha büyük bir buldozer
çağırdı, çok büyük bir buldozerdi bu ancak o da ağacı yerinden
kaldıramıyordu... Sonuçta ağacın arkasını kazdık, iki yanını kazdık, önüne bir
rampa yaptık ve buldozer gelerek ağacı itti, 3 metre itti... Bütün bu operasyon
5 saatimizi almıştı... Ben herhangi bir para ödemedim, herhangi bir ücret
almadım... Ancak bir ağacı kurtardık, 400 yaşındaki bir ağacı kurtardık... Ben
bu işten para kazanmıyorum, ailem de para kazanmadığım için bazan beni
eleştiriyor – ancak şöyle düşünmeyi seviyorum: Kurtardığım her bir ağaç için
günahlarım affediliyor! Ben dinci bir insan değilim ancak zeytin ağaçlarını
kurtardığım son 3-4 ay içinde, cennetteki yerim %99 garantidir! Öyledir! Ne
yaptığımızı görüp anlayanlar da böyle hissediyorlar!... Bir Kürt vinç operatörü
de söyledi bunu bana... Kurtardığımız bir diğer ağaç “Jan D’Ark” adını
verdiğimiz ve Karaoğlanoğlu’ndan (Ayyorgi) Lapta’ya götürdüğümüz, “Gardens of
Babel”e transfer ettiğimiz bir ağaçtı... O ağaç o kadar büyüktü ki bir vinç
getirmemiz gerekmişti... Vincin saat başı fiyatı da 200 sterlindi... Önce askere gitmiştim aslında... Bir telefon almıştımTosunlar
şirketinden Erdoğan’dan – “Şahane bir ağaç var, yüzlerce yaşında” diyordu...
“Gelip bana yardım etmelisin” diyordu. Gidip baktım... Buldozerler bu işi
yapamıyordu. Ne yapacaktık? Bir vinç kiralamanın çok pahalı olduğunu
öğrenmiştim, böyle bir param yoktu. Askere gittim sonra, onlar için bu iyi bir
halkla ilişkiler imajı olurdu, üstelik araçları da vardı. Onlardan bir yanıt alamadım...
Sonra “North Cyprus Properties”e gittim, onlar da yardım etmek istediler ancak
sonuçta hukuki nedenlerden ötürü edemediler... Ağaç yerinden çıkarılırken
kaldırımlara, kaldırımın altına döşenmiş borulara zarar verebileceklerini ve bu
yüzden dava edilebileceklerini düşündüler vesaire... Ağaç yerinden alınırken
ortaya çıkacak zarar ziyanı kim ödeyecekti? Tosunlar “Biz öderiz” dediler ancak
yazılı bir belge yoktu ortada, “North Cyprus Properties” de ancak kağıt üstünde
yazılı bir belge istiyordu. Sonra Cyprus Times’dan Anjelina Difazio, “Lapta’da
bir Ceren hanım var, bir de ona konuş, belki yardım eder” dedi. Ceren hanım
ağacı görünce, “Her kaçaysa ben öderim”
dedi. Ve ödedi de. Bir Pazar sabahı işe giriştik... İnternet sitemizde var
bunun öyküsü görmek isteyenler için, fotoğraflarıyla (www.olivetreerescue.com)... Bu oldukça duygusal bir
deneyimdi... Bu ağacı yerinden kaldırıp kökleriyle birlikte 30 ayak havaya
kaldırmamız, elektrik tellerini aşmamız gerekiyordu. GENÇ TV ve BRT’yi de davet
etmiştik. İlk kez televizyondaydık – ilk kez kuzey Kıbrıs’taki Kıbrıslı
Türkler, hakkımızda bir şeyler duyacaktı... Girne’de çok popüleriz, herkes
zeytin ağacı projemizi bilir ancak Lefkoşa’da hemen hemen hiç kimse bir şey
bilmiyor bu projeyle ilgili olarak... Ağaç o kadar büyüktü ki,
getirdiğimiz kamyona sığmıyordu... Daha büyük bir kamyon gerekti... Lapta’da
Gardens of Babel’e götürdüğümüzde ise, ağaç kapılardan içeriye sığmıyordu! O
kadar büyüktü ki – köklerini yeniden budamamız gerekti... Tüm bu operasyon 6
saatimizi almıştı ancak şimdi ağaç mutlu biçimde büyüyor Lapta’da... Sanırım
ada tarihinde en yaşlı ağaçları biz bir yerden bir yere götürerek hayatlarını
kurtardık. Bunu rahatlıkla söyleyebilirim çünkü bundan 100 yıl önce, bu
ağaçları yerinden çıkarıp başka bir yere ekmek mümkün değildi. Umarım ki bunun
Kıbrıs Türk toplumuna mesajı da şu olur: Dışarıda bir yerlerde, sıcağın içinde
ağaçları kurtarmak için uğraşan insanlar vardır... Ve esas mesaj da şudur: Bir
şeyi gerçekten yapmak istiyorsanız, bu mümkündür. Herşey mümkündür! Yeter ki
istek olsun! Kanıtladığımız bir diğer şey de, ne kadar yaşlı olursa olsun,
herhangi bir ağaç kurtarılabilinir – üstelik bunu yılın herhangi bir mevsiminde
yapabilirsiniz. Zeytin ağaçlarını bir yerden
söküp başka bir yere ekmeye her giriştiğimizde, Kıbrıslı Türkler bize “Yanlış
yapıyorsunuz!” diyordu... “Bu iş böyle yapılmaz” diyorlar, yılın bu mevsiminde
böyle bir şey yapılamayacağını söylüyorlar! “Yerden bu şekilde sökemezsiniz
ağacı” diyorlar... Üzgünüm ama bu alanda artık birer uzman olduk! Yeterince
ağaç transfer ettik ve yaşattık onları... Bizim dışımızda belki birkaç tane usta
vardır zeytin ağaçlarını seven ve onları bir yerden söküp başka bir yerde ekmiş
olan... Ancak işe girişmemizden bu yana biz de 68 tane ağaç kurtardık. 68
ağacın tümünü söküp bir yerden başka bir yere aktarmadık... Çünkü dediğim gibi,
son çare olarak ağacı söküp yeniden dikiyoruz. Öncelikle ağacı kurtarmanın
başka yollarını arıyoruz, insanları buna ikna etmeye çalışıyoruz. Girne Belediye Meclisi’yle
konuşarak, Zeytinlik köyünde 12 olgun ağacı kurtardık... “The Ship Inn”in
arkasında bir yol genişletme çalışması vardı... Bu ağaçların 5’ini yerinden
söküp transfer ettik. Öteki 7 ağacı ise, yolun yönünü değiştirerek kurtardık,
ağaçları sökmek yerine... Bunu yapabilmiş olmaktan gurur duyuyorum... Ayrıca
kaç tane ağaç kurtardığımızı, kaçının yerinden sökülüp transfer edildiğini,
kaçının yeri değiştirilmeden kurtarıldığını, kaçının satıldığını, nereden
nereye trasfer edildiklerini gösteren ayrıntılı notlar tutuyorum. Kurtardığımız
ağaç sayısı şu anda 68’dir ancak gelecek hafta 70’leri aşacak bu sayı... Ve bu
işi yapmaya devam ediyoruz. Soru: Senin için zeytin ağacının anlamı nedir? Cahit Başaran: Ben dinci bir insan değilim, bunu daha önce de
söyledim. Ancak Tanrı’ya “En sevdiğin ağaç hangisidir?” diye sorsalar, eminim
ki “Zeytin ağacıdır” diyecekti! Biz insanlar zeytin ağaçlarıyla yanyana
binlerce yıldır birlikte yaşıyoruz. Eğer zeytin yemezsek, hasta oluruz. Fiziksel
olarak, genetik olarak bu ağaçlara bağlıyız... Zeytin ağaçlarında 150’den fazla
canlı yaşar... Soru: Mesela ne gibi? Cahit Başaran: Yılanlar, sıçanlar, kertenkeleler, böcekler... Tümü
oradadır... Ve Afrika’dan ya da İngiltere’den Kıbrıs’a gelen göçmen kuşlar
burada dururlar, zeytin ağacında yaşayan ecek-böcekle beslenirler... Bu
ağaçları kaybettiğinde, hayvanları da kaybedersin, kuşları da kaybedersin ve bu
böylece devam eder. Zeytin ağaçları çok güzeldirler,
ağacın rengi ne güzeldir... Kıbrıslılar zeytin yemeyi çok severler, “kötü
ruhlara” karşı yapraklarını yakıp tütsü yaparlar... Zeytin dalı, barışın
simgesidir... Nuh’un gemisinde güvercinin bulduğu daldır, zeytin dalı... Kıbrıs sorununa bir çözüm arayan
bir adada yaşıyoruz ve barışın sembolünü öldürüyoruz! Bir jest yapmak
istediydim, Girne’den bir zeytin ağacını, Lefkoşa’nın güneyine vermek
istediydim ancak Yeşil Hat Tüzüğü’nün buna izin vermediğini öğrendim! Canlı
bitkiler, çiçekler, ağaçların Yeşil Hat’tan geçmesi yasaktır. Bu da iyi bir şey
aslında çünkü yapmaya çalıştığım şey, ağaçları yerinde korumaya çalışmaktır,
ait oldukları yerde... Örneğin Çatalköy’de kurtarmaya çalıştığım bir ağacı,
aynı bölgede tutmaya çalışırım. Müşterilerimizle yaptığımız anlaşma da açıktır:
aldıkları ağacı yerinden kaldıramazlar, o ağacı kesemezler ve ağacı
satamazlar... Meğer ki evle birlikte satsınlar ağacı... Cahit Başaran: Durum gerçekten üzücüdür... Kıbrıs’a geldiğimde,
kuzeyde herkesin barış istediğini ancak buna ulaşamadığını, dünyayı
izolasyonları kaldırması için ikna etmeye çalıştığını gördüğümde... Şunu demek
istiyorum: Kıbrıslı Türkler bu ülkenin dışında bir şey olmasını bekliyorlar –
ancak bana göre içeride yapmaları gerekenleri yapmıyorlar. Çevreye
bakıyorsunuz, herkes yurtdışından bir şeylerin gelmesini bekliyor! Yurtdışından
ben geldim mesela! Ve ben bu konuda bir şey yapacağım! Bu dünyada hiçbir şey
karşılıksız değildir... Lefkoşa ve Girne’de belediyelerin aldığı Avrupa
fonlarının da mutlaka bir karşılığı vardır... Elektrik veya su veya
kanalizasyon sorunlarını çözmek üzere yurtdışından gelen fonlar, “beleş”
değildir... O nedenle yurtdışından bir şeyler olmasını, bir şeyler gelmesini
beklemeyelim! Daha önce de söylediğim gibi “izolasyonlar” sona ermiştir –
gerçek dünya budur, bundan sonra da böyle olacaktır... Bunu iyiye doğru
değiştirecek tek güç de bizleriz, kendimiziz.... Zeytin ağaçlarını kurtarma
çabamla, Kıbrıslı Türklere herşeyin kendi ellerimizde olduğunu göstermektir...
Herkes zeytin ağaçlarının yok edilmesinden şikayet ediyordu ancak hiç kimse bir
şey yapmıyordu, biz gelinceye kadar! Kimse böylesi büyük ağaçların bir yerden
sökülüp başka bir yere dikilerek yaşatılabileceğine inanmıyordu – onlara bunun
mümkün olduğunu gösterdik. Pek yakında çöplerle ilgili bir
projeyle de uğraşmaya başlayacağız... Bazıları, emlak satışlarının,
Türkler’le Rumlar arasında mahkemelerdeki davalardan ötürü durduğuna inanıyor.
Ben buna inanmıyorum... Ben, bunu öldürenin kendi ihmallerimizden ötürü bizler
olduğuna inanıyorum. Kuzey Kıbrıs, Londra’da otobüslere yapıştırılacak turizmle
ilgili afişlere ilişkin davayı kazanabilmek için binlerce sterlin harcadı... Bu
afişlerde kuzey Kıbrıs “Cennetin dokunduğu bozulmamış bir güzellik” olarak
tarif ediliyor... Bu afişleri her yerde görmüş olmalısın... İngilizler, Avrupalılar buraya
geldiler. Ne gördüler dersiniz? Mahvedilmekte olan bir cennet! Onlara
söylediklerimizin tam tersini gördüler! Ben kuzey Kıbrıs’ı, tüm
Akdeniz’in en kirli bölgesi olarak tarif edebilirim, üzgünüm ama gerçek
budur... Lefkoşa’dan Girne’ye giderken, toprak plastik çöplerden neredeyse
görülemiyor... İnsanlar bu plastik pet şişeleri dışarı atıyor, arabalarını
temiz tutuyorlar ancak pencereden dışarıya bir şeyler atmakta tereddüt
etmiyorlar! Ve kimse bunları toplamadığı için de bu çöpler birikiyor, birikiyor!
İspanya’da bulunan bazı
İngilizler, “Kuzey Kıbrıs’a gitmeyin! Çok pistir!” diyorlar! Ne yazık ki
doğrudur bu... Ve saldırmamız gereken bir diğer sorundur bu... Hükümet başka
şeylerle meşguldür... Kıbrıs’ın güneyinde yollardaki tabelaları görmüşsünüzdür
– çöp atmanın cezası 500 Kıbrıs Lirası’dır. Kıbrıs’ın kuzeyindeki tabelalarda
ise “Lütfen çöp atmayınız!” yazıyor, “Lütfen çevrenizi temiz tutunuz!”
yazıyor... Boğaz’daki piknik alanını gördünüz mü? Çok pistir! Benim amacım
zeytin ağaçlarını kurtarmanın yanısıra, çöp sorununa da el atmaktır – yine
Kıbrıslı Türklere bunun yapılabileceğini, bunu bizim yapabileceğimizi, bunu
yapmak için dışarıdan birilerini beklemememiz gerektiğini göstermek istiyorum
sembolik olarak. Bunu kendimiz yapabiliriz ve yapmalıyız. Çok güzel bir adamız
var, Akdeniz’in en güzel adalarından biridir burası... Ve onu kirletiyoruz,
öylesine kirletiyoruz ki artık ev satışı yapamıyoruz... Bu konuda bir fark yaratabilecek
ve parası olanlar, yakın biçimde çalıştığımız girişimciler ve müteahhitlerdir.
Ve müteahhitlerin bana, tıpkı zeytin ağaçlarını kurtarmama yardım ettikleri
gibi, çöp sorununu çözmekte yardım
etmesini istiyorum... Benim için geleceğe giden yol budur. Umarım bu ülkede kalabilecek
kadar para kazanabilirim çünkü eğer kazanamazsam, geri dönmek zorunda
kalabilirim. Ancak şu anda aklımda olan budur. Yapmamız gereken şey de budur.
Bu adaya bunu borçlu olduğumuza da inanıyorum. Çoğu zaman Kıbrıslılar,
“Kıbrıs’ta 50’lerde, 60’larda, 70’lerde ya da 80’lerde işler kızışınca siz
adayı terkettiniz, bizim neler çektiğimizi bilmiyorsunuz” diyorlar. Onlara
katılıyorum... Çekilen acıları şöyle böyle biliyorum çünkü yıllar boyunca
adadaki arkadaşlarımla bağlarım devam etti ve şunu da biliyorum: Kıbrıslı
Türkler gibi acı çekmedim... Buraya döndüm ve onlara kendimi borçlu
hissediyorum: buraya gelip işte yurtdışında para kazanıp da buraya dönerek “Ah
ne kadar yazık, herkes benim gibi yapamadı” diyerek yan gelip yatan biri gibi
davranmak istemiyorum... Soru: Çocukların Adem ve Levent, tüm bu yapmaya çalıştıklarına
nasıl tepki gösteriyorlar? Heyecan duyuyorlar mı veya anlıyorlar mı? Cahit Başaran: Anlıyorlar... Kıbrıslı Türklere benziyorlar, çok iyi
anlıyorlar ancak benim çılgın biri olduğumu düşünüyorlar! Evet, çılgınım ve
çılgın olmaktan da gurur duyuyorum! Çılgın olmaktan daha iyi bir şey olamaz! Ve
çok kararlı birisiyim – şimdi 47 yaşındayım, artık karakterimden memnunum ve
insanların söyleyeceği şeyler, yapmaya çalıştıklarımdan asla tereddüte
sürükleyemez beni... Çocuklarım bana bakıyor ve “Baba, daha fazla para
kazansaydın!” diyorlar... “Daha fazla ev satmalısın!” diyorlar... “Üzgünüm,
bunu deneyeceğim” diyorum ancak benim için öncelik zeytin ağaçlarını
kurtarmaktır! Şu ana kadar zeytin ağaçlarının en az 10 bin yıllık ömrünü
kurtardım ve şöyle düşünüyorum: Eğer dört-beş ayda böylesi bir şey
yapabilmişsem, her bir insan hayatlarının üç ayını doğayı kurtarmaya ayırmış
olsa, ne kadar şahane bir adada yaşayabileceğimizi düşleyebiliyor musun? Kimi zaman mahkemelere gitmeyi
düşünüyorum ve yargıçlarla konuşmayı... Açlıktan ötürü küçük bir hırsızlık
yapmış olan bir kişiyi hapse atmak yerine, onu bana verse ve çevreyi kurtarmak
için çalışsak? Böylesi bir şey, onu hapise kilitlemekten daha yararlı olmaz
mıydı? İngiltere’de böyle şeyler yapıyorlar. Soru: İngiltere’de neler yapıyorlar? Cahit Başaran: Daha önce anlattığım gibi polisle de çalışıyordum...
İngiltere’de küçük suçlar için mahkemeye gönderildiğinizde, hapishaneler de
dolu olduğu için sizi hapse göndermek yerine toplumsal hizmet yapacaksın diyorlar...
Örneğin 50 saat toplumsal hizmet yapacaksın diyorlar. Küçük sivil toplum
örgütleri de bu insanları alıyorlar, onları polis gibi gözetim altında
tutuyorlar, örneğin ne saat gelip gittiklerinin kaydını tutuyorlar ve örneğin
çöp toplamakta veya başka herhangi bir alanda kullanıyorlar... Soru: Veya çocuklarımızın nefret ettiği zorunlu askerlik yerine bu
türde toplumsal hizmetler alternatif olabilir... Cahit Başaran: Evet... Çoğu zaman kendime Türk askerlerinin burada
ne yaptığını sorarım... 30-40 bin kadar oldukları söyleniyor... Biliyorum ki
çok aktiftirler... Kimi zaman, askerde doğru kişiyi bulmaya çalıştım, bunu
başaramadım henüz... Sakın yanlış anlaşılmayayım – Türk ordusuna hayranlık
duyuyorum, çok modern bir ordudur... Ancak biliyorum ki orada bir yerde, benim
ne yapmaya çalıştığımı anlayacak ve bana yardım edecek biri olmalıdır. Bu
kişiyi bulamadım çünkü Türkçem çok iyi değildir... Yüzlerce insan var orduda,
binlerce insan... Her bir asker, ayda bir saat çevre için çalışsa, bu ülke bir
cennete dönüşürdü... Oturup dışarıdan birilerinin gelmesini ve bir şeylerin
olmasını beklemek yerine, kendimiz yapmalıyız bunu... Bir zamanlar hayatın anlamını
sorardım kendime... Artık bunu sormaktan vazgeçtim... Artık neye ihtiyaç
olduğunu biliyorum ve bunu yapmaya çalışıyorum... Soru: Sence neye ihtiyacımız vardır? Cahit Başaran: Bu kişisel bir şey aslında... Çalışmalıyız, herkes
çalışmalı... İnsanlar hayatlarını kazanabilmeli, herkes hayatın tadını
çıkarabilmeli... İnsanlar başka insanlara zarar vermeden yaşamalı... Bu tür
şeyler... Bu ağacın yaşamına benziyor...
Bir ağaç da, topraktan bir şey almadan meyve vermez... Bir şeyleri toprağa
koymazsanız, ağaç da bunu alamaz... Yaşam bir daire gibidir, bu dairenin
devamını sağlamalıyız... Bazı insanlar bu dairenin akışını bozduğunda, sorunlar
ortaya çıkar... Global ısınma gibi, buz çağı gibi... İnsanlar global ısınma
sonucu gezegenimizin ısındıkça ısınacağını söylüyor. Bense bir buzul çağı
yaşayacağımıza inanıyorum... Kuzey Atlantik’teki okyanusu düşününüz, Afrika, Amerika
ve Avrupa arasındaki okyanusu – bu okyanus kuzeyden güneye doğru hareket
ediyor... Ve Ekvator’dan sıcak sular kuzeye doğru akıyor... Buzullar eridiğinde
ve o sular okyanusa karıştığında, bu dairesel devinim duracaktır... Bunun
yeniden başlaması da 100 bin yıllık bir zaman alacaktır... Ve global ısınmanın,
dünyaya daha sıcak bir iklim getirmek yerine bir buzul çağı getireceğine inanan
insanlar var. Florida’daki fırtınalara bakınız... Florida’ya gelen üçüncü
hortum, tarihteki en büyük hortumdu... Bangladeş’te neler olduğunu biliyoruz...
Yani doğa bizleri sürekli olarak uyarıyor... Bu konuda bir şeyler yapabilecek
kaynaklara sahip olanlar, zengin ülkelerdir. Veya zengin insanlardır... Bu tür
insanların geleceği düşünmeye başlaması lazım. Çünkü yoksul insanlar ancak o
günü düşünebilir – ekmeğimi nereden kazanacağım kaygısındadırlar ve durup da
zeytin ağaçlarını düşünecek halleri yoktur. Onlar çocuklarına nasıl eğitim
vereceklerini, gündelik sorunlarını nasıl aşacaklarını düşünebilirler ancak. Ancak
örneğin İngiltere’de hayırsever kurumların tarihçesine baktığınızda, bunu
başlatan zengin insanlardı... Yapacak fazla bir şeyi olmayan zengin insanlar
başlatmıştı bu hareketi, yoksul insanlara yardım etmek üzere... Boş zamanı olan
zengin insanlar Kıbrıs’ta da sivil toplumla çalışıyor – sivil toplum
örgütlerindedirler... İnsanın kendini meşgul edecek bir şeyler bulması iyidir
ancak etkili olmayı düşünmeliyiz. “Ben bir şeyler yapmak istiyorum ama kimse
bana yardım etmiyor” demek yeterli değildir – bana kimse yardım etmiyor ama ben
yine de bu konuda bir şeyler yapıyorum! Ve gücüm yettiğince buna devam
edeceğim... Eğer büyük bir şirketi ikna edebilsek, sorunlarımız çözülürdü...
Böylesi büyük bir şirket çıksa ve “İşte arazi, işte para, ağaçları kurtar, biz
de yaşatalım” dese, sorunlarımız çözülürdü...
Çünkü zeytin ağaçları konusunda ne oluyor biliyor musun? Günün birinde
birisi arar ve “20 tane zeytin ağacı var, bunların yerinden sökülmesi lazım,
gelin sökün” diyebilir. Tek bir ağaç için belki bir müşteri bulabiliriz – o zaman
ne yaparız? Kimi zaman 20 müşterimiz ve tek bir ağacımız olabilir... Onlara
“Bekle” diyebiliriz. Denge yoktur yani... Arz ve talep birbirini tutmaz... Bu
ağaçları geçici olarak bir yere koyamam, stoklar gibi yani... Çünkü o zaman
masraflar ikiye katlanacaktır... Zeytin
ağaçlarını taşıyacak kendi araçlarımız yoktur, bunları kiralarız... Örneğin bir
vinç kiralamak için saatte 200 sterlin ödemeniz gerekir. Ancak dediğim gibi,
Kıbrıslı Türkler için başka fiyattır, İngilizler için başka fiyattır! Ne yazık ki
bana çoğu zaman İngilizlere verilen fiyat veriliyor! Ağaçları vinçlerle
kurtaramayız... Bazı ağaçlar 600 yaşındadır, bunlar çok büyük ağaçlardır...
Ozanköy’de Rafters Bar’ın orada, bir çiftçiyle konuştum... Hayatında
görebileceğin en yaşlı zeytin ağaçları vardır burada – yarım düzine
kadardırlar... Çok büyüktürler, o kadar büyüktürler ki onları yerinden
kıpırdatamazsınız – tek yapabileceğiniz, onları koruma altına almaktır... Biliyorsunuz, zeytin ağaçlarını
kesmekle ilgili bir de yasa vardır! Bir zeytin ağacını kesmenin cezası, üç yıl
hapisliktir! Eğer bunu yakacak olarak satmak üzere yapıyorsanız, o zaman cezası
altı yıl hapisliktir! 300 bin zeytin ağacı kaybetmiş olmamıza karşın, herhangi
birisine bu yönde bir dava okundu mu, hapse gönderilen oldu mu, bilemiyorum!...
Soru: Elbette kimse hapse girmemiştir! Cahit Başaran: Girne’de Kaymakamlığa gittim, ağaçlarla ilgili
yasaları öğrenmek için... İki tane kağıt verdiler bana. Arşiv bölümündendi bu
kağıtlar, bu da size bu yasaların nerede tutulduğunu gösterir! Bunlardan biri
1891 tarihini taşıyordu – meyve ağaçlarının kesilemeyeceğini belirten bir
yasaydı. Zeytin ağaçlarını, harup ağaçlarını kesemezsiniz bu yasaya göre –
belki de limon ve portakal da buna dahildir – bilemiyorum. Sanırım 2003 yılında
da bir yasal düzenleme daha kabul edilmiş ve buna göre bu ağaçları kesecek
olursanız veya izinsiz budayacak olursanız, bunun cezası 3 yıl hapis ve para
cezasıdır. Bu ağaçları yakacak olarak satmak üzere kesiyorsanız, cezası 6 yıl
hapistir. Ve daha ağır bir para cezası... Yani bu kurallar var orada... Bu ağaçları nasıl koruyabiliriz?
Tümünü koruyamayacaksak, en azından büyük büyük büyükbabamız kadar yaşlı
olanları koruyalım... Diyelim ki 500 yaşındaki ağaçları koruyalım ve geriye
kalan ağaçları yerinden söküp başka bir yere ekelim... Diyelim ki Sandstone
şirketi, hükümet adına bu ağaçları yerinden söküp başka yere transfer edecek
yetkilendirmeye sahip olsun... Bu ağaçları maliyetine yerinden kaldırırız ve
başka yere ekeriz. İnsanların buldozerleri ve araçları varsa, o zaman hemen
hemen hiç bir harcama yapmadan, bu ağaçları kurtarabiliriz... Bu yalnızca
zeytin ağacını kurtarmayacak, ülke ekonomisi için de yararlı olacaktır... Çünkü
eğer turizm olsun istiyorsanız, yatırım istiyorsanız, o zaman
pazarlayabileceğiniz, kendinize özgü bir şeylerin olması gerekir. Kıbrıs’ın
kuzeyinde pazarlayabileceğimiz kendimize özgü olan tek şey de, “bozulmamış
güzelliği”dir... 30 yıllık izolasyon nedeniyle bozulmamıştır bu güzellik...
Bunu atın gitsin – o zaman hayatta kalma şansınız çok ama çok küçük olur. Ve
burada yaşam daha da kötüleşebilir. Herkes kendi evine, kendi
bahçesine bakar... Ancak komşunun arsasına atarlar çöplerini... Bunu
yapmamalıyız... Her birimizin zeytin ağaçlarını kesmememiz gerektiğini kabul
etmesini istiyorum... Kıbrıslı Türklerin bu konuları konuşmasını istiyorum –
İngiliz müşterilerimiz bunu konuşuyorlar... Buraya doğal güzellikleri için
geldiklerini söylüyorlar... Soru: Bir ağaç satın almak ne kadardır? Cahit Başaran: Bu, ağacın nereden nereye transfer edileceğine,
mesafeye bağlıdır. Ağaçlar ücretsizdir, ben ağaç satmıyorum... Soru: Yani ağaçlar ücretsizdir, yalnızca bir yerden bir yere
nakledilirken çıkan masraflardır diyosun... Cahit Başaran: Bize ödenen para, ağacın bir yerden alınıp bir araca
yüklenmesi ve transfer edilmesi içindir... Her onbeş günde bir transfer
ettiğimiz ağacı ziyaret ederek, nasıl büyüdüğüne bakarız. Ağaçları garanti
ederiz çünkü onları satıp para kazanmak için yapmayız bunu, ağacı kurtarmak
için yaparız. Bu ağaçları “evlatlık edinenler” diyelim, ortalama 100-150
sterlin gibi bir masraf yaparlar. Bu Kıbrıslılar için büyük bir rakamdır...
Ancak Kıbrıslılar ta başından bu ağaçları kesmeseler, mimarlar planlarını
çizmeden önce araziyi ziyaret etseler, o zaman planlarını ağaçların üstüne gelecek
evler çizmek yerine, evi ağaçların yanına gelecek şekilde çizebilirlerdi...
Çoğu zaman, buldozerler gelip de inşaat alanında çalışmaya başlayıncaya kadar,
orada ağaçların olduğunu kimse bilmez!
Mimar Mühendisler Odası’ndan inşaat izni aldıkları zaman, planların
üstünde ağaçlar gösterilmez! Planda “1571’de ekilmiş olan 30 ağaç vardır
burada” diye yazmaz! Mimarlarla, yolları yapanlarla
konuştuğumda, onları uyarmaya çalışırım. Yol neden ille de düz olmalıdır?
Cetvelini kır! Klimalı odandan dışarıya çık! Gel ve yolu nereye yapacağına bir
bak! Çeşitli yerlere hız düşürücüler vardır, “solucanlar” vardır... Onları
neden oraya koyuyorlar? Çünkü yolların görünümü, hız yapılabilecek ana
caddelere benziyor da ondan! Eğer o yolda zeytin ağaçları varsa ve yol bir yılan
gibi kıvrılıyorsa, o zaman hız düşürücülere ihtiyacınız kalmaz... Hollanda’ya gittiğinizde, yollar
yılanlar gibi kıvrım kıvrımdır... İkinci vitesten daha yüksek bir vitesle araç
süremezsiniz evlerin bulunduğu bölgelerde – hız sorunu yoktur ve hız düşürücüler
de yoktur yollarda... Yani yol yapmak için ağaç kesmeniz gerekmez, tek yapmanız
gereken şey, cetvelinizi kırıp ne yapmanız gerektiğini düşünmektir. Hepsi bu...
Soru: Şu anda üzerinde çalıştığınız büyük bir girişim var mıdır? Cahit Başaran: Evet... Bayındırlık ve Ulaştırma Bakanlığı,
Girne’nin çevresine bir yol yapacak, bu gerçekten hepimizin de kabul ettiği
gibi çok ihtiyaç duyulan bir şeydir. Bu yol Zeytinlik’ten geçecektir ve
biliyorsunuz, Zeytinlik köyü, zeytin ağaçlarıyla doludur! Kuşkum odur ki bu yol
yapımından ötürü yüzlerce, hatta belki de binlerce zeytin ağacının yaşamı
tehlikeye girebilir... Bir ay kadar önce bakanlığı
aradım ve etkilenecek ağaçları transfer edebilmeleri için yardım teklif etmek
istedim... Bakanın harika bir sekreteri var ancak onu aşıp bakana ulaşamadım...
Neyse diye düşündüm, o zaman müsteşarı arayayım... Ona da pek çok mesaj
bıraktım, iletişim kurulamayınca da vazgeçtim! Bu insanlar oldukça meşguldür,
öyleyse Karayolları’nın müdürüyle konuşayım diye düşündüm. İsmail bey ve yardımcısıyla
telefonda hoş bir sohbet yaptık ancak beni kabul etmeleri için onları ikna
edemedim. Belki de benim sorun çıkaran birisi olduğumu mu düşündüler? Onlara
benim ağaçları transfer etmek için iş peşinde olmadığımı, yalnızca bu yol
yapımından ötürü zeytin ağaçlarının kesilmesinin önlenmesini istediğimi, bundan
emin olmak istediğimi anlatmaya çalıştım. Bana “Bizi araman gerekmez, bizde
senin numaran vardır” dediler. Büyük düş kırıklığına uğradım... Soru: Neden düşkırıklığına uğradın? Belki de seni arayabilirler... Cahit Başaran: Bir ağacı kurtarmanın en iyi yolu, onu olduğu yerde
bırakmaktır, önlemek, tedaviden iyidir. Ağaçların üzerinde yaratacağı etkiyi
minimuma indirmek üzere yol yapımının değiştirilip değiştirilemeyeceğini
öğrenmeye çalışıyordum... Yalnızca daha hızlı araba kullanmayı ve kazaları
davet eden dümdüz bir yol yerine, kıvrımlı bir yol önermeyi istiyordum... Örneğin Kıbrıs’ın kuzeyinde 20
tane binanın yapılacağı bir emlak girişimi sözkonusu olduğunda, yasa bir “Çevre
Etki Değerlendirme Raporu” talep ediyor... Buna göre, müteahhit, yapacağı
binaların çevreye etkisini belirlemek durumundadır. Ulaştırma Bakanlığı,
yapılacak olan bu yol için böylesi bir inceleme yaptırmış mıdır? Bundan kuşkum
vardır. Yolun düzeyi ne olacaktır? Çünkü yolun düzeyinin de gürültü
derecelerine büyük etkisi var. Ne yazık ki bu soruların yanıtlarını, artık
herşey tamamlandıktan sonra yani çok geç alacağız... İngiltere’de hükümet için önemli
projeler için milyonlarca sterlinlik kontratlar hazırlamış birisiyim ve onlara
yapacakları kontrata, müteahhide keseceği her ağaç için bir ceza öngören bir
madde koymalarını, örneğin kesilecek her ağaç için bin sterlinlik bir ceza
öngörmelerini önerecektim. Böylece şirket yasal sorumluluklarını ciddiye
alabilecek ve yol da ağaçlara zarar vermeden yapılabilecekti. Ancak tüm bunları
ortaya koyma şansı bulamadım. Ne yazık ki Türkçem de çok iyi değildir ve belki
de telefonda kendimi iyi izah edemedim. Şimdi bu kontrat tamamlanmıştır ve
yolun yapımına birkaç aya dek başlanıyor... Bana telefon etmelerini mi
bekleyeyim? Eğer bana telefon etmelerini beklersem, çok geç kalmış olacağız...
Öncelikle bu ağaçları kurtarmak istiyorum, kesildikten sonra arkalarından
ağlamayı değil... Soru: Öyleyse ne yapacaksın? Cahit Başaran: Bakanlığa yardım teklifim hala geçerlidir. Gelecek
hafta onlarla yeniden temasa geçmeye çalışacağım. Benim tek isteğim zeytin
ağaçlarının öldürülmemesidir... Bunun nasıl yapılacağı ise tümüyle bakanın
kararına bağlıdır... Her halukarda bu ağaçların öldürülmesine izin vermemeliyiz.
Bu yıl için son misyonum bu olacak. Zeytinlik köyünün “Zeytinlik” olarak
kalmasını istiyorum, “Zeytinsizlik” olmasını değil! Yolun geçeceği bölgeyle ilgili
gidip keşif yapacağım ve aşağı yukarı kaç tane ağacın kesileceğini
hesaplayacağım. Her bir ağacın fotoğrafını çekeceğim ki bunları tanıyabilelim.
Eğer bu ağaçlar herhangi bir iz bırakmaksızın ortadan yok olursa, o zaman
hukuki yollara başvurmak için hazırlıklı olmuş olacağım. Bu memlekette zeytin
ağaçlarına zarar verilmesine karşı bir yasa vardır ve zeytin ağacını kesen kişi
üç yıl hapis cezasıyla cezalandırılır. Yasa böyle diyor. (*) Bu yazı dizisi 31 Ağustos-12
Ekim 2005 tarihleri arasında YENİDÜZEN gazetesinde 37 bölümlük bir dizi olarak
yayımlandı. Hamamböcüleri’ndeki okurlarımla da paylaşıyorum... copyleft (c) 2001-05 hamamboculeri.org
xmlns:w="urn:schemas-microsoft-com:office:word"
xmlns="http://www.w3.org/TR/REC-html40">

[/archived]
permanent link: individual
||permanent link: story
||
permanent link: category