ana sayfa > dosyalar > Türkiye'nin Avrupa Birliği Üyelik Süreci ve Kıbrıs 
Ana Sayfa       Hamamböcüleri Ne?       English       Dosyalar       Arama       Site Haritası       Arşiv

 

Turkiye'nin Avrupa Birligi Üyelik Süreci ve Kıbrıs

Hasan Erçakıca

 

1. Bölüm

1.1. Türkiye'nin Avrupa Macerasının Başlaması

1.2. Türkiye'nin AET Başvurusunun Özellikleri ve Zorlukları

1.3. Kıbrıs Sorunun Türk Dış Politikasına Etkileri

1.4. Kıbrıs Sorununun Avrupa'daki Yansımaları

2. Bölüm

2.1. Türkiye'nin  AB Üyeliği İle Kıbrıs'ın İlişkiledirilmesi

2.2. Günümüzde Kıbrıs'ın ve Türkiye'nin AB Üyeliği İle İlgili Sorunlar

-

Sonuç

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

1'NCİ BÖLÜM

 

1.1. Türkiye'nin Avrupa Macerasının Başlaması                     [başa dön]

 

      Türkiye, daha 1800'lü yılların başında Avrupa gerçeği ile karşılaşmış, 1789 Fransız Devrimi ile Avrupa'yı saran ve Doğu'ya doğru yayılan milliyetçilik akımları ile başedebilmek için sürekli olarak yenilik peşinde koşmak, Avrupa devletlerinden yardım veya örnek uygulamalar almak, Rusya'nın güneye doğru ilerlemesini durdurmak için İngiliz-Fransız ikilisine başvurmak zorunda kalmıştır. Bu nedenle Türkiye'nin Avrupa macerasının geçmişini 1800'lere kadar uzatmak ve köklerini oralarda aramak gerekmektedir. Siyasal tutumunu, bu yılların olaylarını değerlendirerek şekillendiren Mustafa Kemal Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti'nin oluşumu ile birlikte, siyasal otoritesini ülkesinin ve devletinin yüzünü batıya döndürmek için kullanmış ve O'nun yolundan yürümeye çalışanlar, ülkenin karşı karıya bulundukları bütün sorunların çözümünü batıda aramışdır.

      Bu tarihi gerçeklere karşın, bu çalışma amaçları bakımından, Türkiye'nin Avrupa ile bütünleşme sürecini, bugünkü Avrupa Birliği'nin doğuşuna kaynaklık eden yıllardan başlatmak ve bu süreci bugünkü AB'nin ortaya çıkışı ile birlikte değerlendirmek gerekmektedir.

 

   1.1.1. Avrupa'da Birliğe Doğru

      Artık yaygın bir şekilde tekrar edildiği üzere, bugünkü Avrupa Birliği'ne ulaşan yola, İkinci Dünya Savaşı sonrasında, Avrupa'daki barışı askeri güç dengelerinden daha çok, ekonomik işbirliği üzerine temellendirmek isteyen idealist düşünürlerin uyarısı üzerine çıkıldı. İki dünya savaşına neden olan kömür ve çelik üzerinde egemenlik kurmaya çalışmakla barışın sağlanamayacağı anlaşıldığından, henüz daha savaşın acıları diriliğini korurken ve belki de Almanya'nın bu birliğe karşı çıkacak gücü yeniden biriktirmesine fırsat vermeden ortaya atılan birlik fikri Avrupa'da geniş bir kabul görünce, Fransız fikir babası Jean Monnet'in planına uygun olarak Avrupa Komür Çelik Topluluğu (18 Nisan 1951) kuruldu. Bu topluluğu kuran anlaşmayı, bugün bile AB'nin çekirdeğini oluşturan Fransa, Almanya, İtalya, Belçika, Hollanda ve Lüksemburg imzaladılar.

      AB tarihinde "altılar" diye anılan bu altı ülke, daha sonra işbirliklerini atom enerjisi ve ekonomik ilişkiler alanına da yaygınlaştırmak için görüşmelerine devam ettiler ve bugünkü modern Avrupa'yı kuran anlaşma olarak bilinen Roma Anlaşmasını (25 Mart 1957) imzalayarak Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu (EURATOM) ve Avrupa Ekonomik Topluluğu'nu (AET) oluşturmuş oldular.

      Altı Avrupa ülkesi, aralarındaki gümrük duvarlarının da kaldırılmasını ve ortak bir pazar oluşturulmasını öngören bu anlaşmayı imzalarken, onlarla ayni görüşü paylaşmayan ve Avrupa devletlerinin daha gevşek bağlarla ilişkilendirilmesinden yana olan İngiltere'nin önderliğinde EFTA (Avrupa Serbest Ticaret Bölgesi) anlaşması imzalanmıştır (3 Mayıs 1960). Bir anlamda iki rakip kuruluş olarak tarih sahnesine çıkan AET ile EFTA, farklı presipler üzerinde gelişmeye çalışmışlar, buna karşın, AET'nin başarısı, daha sonra İngiltere başta olmak üzere diğer EFTA ülkelerinin de AET'ye katılmalarına yol açmıştır. EFTA'nın çözülmesi ve Avrupa birliğinin Roma Anlaşması temelinde sağlamlaştırılıp geliştirileceğinin belli olması için İngiltere'nin AET üyeliği için başvurması yetmiştir.Tarih, 31 Temmuz 1961'di.(1)

      AET, İngiltere, İrlanda ve Danimarka'nın katılımı ile gerçekleşen ilk genişmelesini, oldukca sancılı bir süreçten sonra 1973 yılında başarmıştır. Bu tarihten sonra ikinci genişleme 1981 yılında Yunanistan'ın katılımı ile gerçekleşmiş ve bu genişleme süreci devam ederek, günümüzde 15 üyeli, 370 milyon nufuslu ve 3,337,000 km karelik alanı kapsayan bir devletler topluluğunun ortaya çıkmasına neden olmuştur.(2)

 

   1.1.2. Türkiye-AET İlişkilerinin  Başlaması

      Avrupa'da birliğe doğru ilerleme süreci başladığı zaman, Türkiye'de Bayar-Menderes önderliğindeki Demokrat Parti (DP) iktidarı yaşanıyordu. Başbakan Menderes, "her mahallede bir milyoner yaratmak" üzerine kurulu ekonomi politikasını yürütebilmek için önemli oranda borçlanma yoluna gitmiş ve iktidarının ilk döneminde, Türk toplumunun yaşam tarzını etkileyecek önemli atılımlar gerçekleştirmişti. Bu dönemde, Amerikalı uzmanların da tavsiyesi ile tarım alanındaki yatırımlara hız verildi, yeni tarım alanları açıldı, makineleşmeye önem verildi, karayolları genişletilerek kırsal kesim kapitalist ekonomiye bağlanmaya çalışıldı. Ne var ki, 1954 yılından itibaren, hava koşullarının kötüleşmesi, dünya pazarındaki tarım ürünü fiyatlarının düşmesi ve vadesi gelen dış borçlar DP iktidarına zor günler yaşatmaya başladı.

      1954 yılından sonra, ekonomik alanda sıkışan  DP iktidarı, iç politikasını sertleştirirken, dış politikasında da yeni arayışlara girmiş ve bloklararası yumuşamanın başlamasından da yararlanarak, alternatif kredi kaynaklarına yönelmeye çalışmıştır. DP iktidarı, bu arayış içinde, SSCB ile ilişkilerini bile iyileştirmeye çalışmıştır.(3)

      DP iktidarı alternatif dış kaynak arayışlarına başladığı zaman, Avrupa Ekonomik Topluluğu da tarih sahnesine çıkmaya hazırlanıyordu. Aslında AET, Türkiye için yeni bir ekonomik kaynak anlamına geliyordu.

"Bir yandan ülkenin büyük gereksinmeleri, öte yandan yeterli döviz geliri olmaması ve çabaların belirli bir plan proğrama bağlanamaması nedeniyle, ilk sıkışmalar 1953-54'te kendini hissettirivermişti. Döviz sürekli borçlanarak elde ediliyor, ancak ihracat çeşitlendirilemediğinden darboğaz giderek artıyordu. 1957'de, Uluslararası para Fonu (IMF), Dünya Bankası ve o günkü adıyla Avrupa İktisadi İşbirliği (OECE), şimdiki OECD baskılarına başlamışlardı. Kemerlerin sıkılmasını, sürekli para basılmasının durdurulmasını istiyorlar ve Türkiye artık borç verilmemesi gerekenler listesine alınıyordu.

Bu baskılar uzun sürmedi ve 1958'de Türkiye iflas masasına yatırıldı. Türk Lirası, bir zamanlar altın değerindeyken, ilk defa devalüe edildi ve 1 dolar 2.80 TL'den, birdenbire 9 TL'ye düşürüldü. Ardından  da  konsolidasyon  (dış  borları  dondurma  ve  ödemeleri

 

 erteleme)  görüşmeleri  başlatıldı.  Artık  enflasyon başını

 alıp yürüyordu.

İşte inişin daha da hızlandığı 1959'da, AET'ye başvuru 'yeni kredi-borç kaynağı bulma' açısından Menderes'e çok ilginç gelmişti. Yeni kredilerle ekonomiyi dar boğazdan çıkarabildiği takdirde, eski gücüne kolaylıkla kavuşabilir ve yaklaşan seçimleri yine kazanabilirdi." (4)

      Bu gerçeğe karşın, Türkiye, AET üyeliği başvurusunu, Yunanistan'ın başvurusu üzerine gerekçeleştirdi. Türkiye, batı dünyasının Yunanistan ile Türkiye'ye eşit uzaklıkta durmak gibi bir politikası olduğunu biliyordu ve Yunanistan'ın 15 Temmuz 1959 tarihli başvurusundan tam 15 gün sonra, 31 Temmuz 1959'da, AET üyeliği için resmi başvurusunu yaptı.

      Türkiye, Yunanistan'ın açtığı kapıdan AET'ye girmeye çalışmakla isabetli bir çıkış yapmıştı ve bunun sonuçlarını kısa sürede almaya başladı. AET Bakanlar Konseyi, 11 Eylül 1959'da, Türkiye ve Yunanistan'ın başvurularını büyük bir heyecan ve sevinçle kabul etti. EFTA ile yarışmakta olan AET, Ankara ve Atina tarafından tercih edilmeyi, büyük bir başarı olarak nitelemekteydi.

 

   1.1.3. Türkiye-Yunanistan Yarışının Başlaması

      AET Bakanlar Konseyi, Ankara ve Atina tarafından tercih edilmeyi Londra'ya karşı bir "zafer" saymışlardı ama Türkiye ve Yunanistan'ı, hemen içlerine kabul etmek eğiliminde de değillerdi. Bu tutum, La Libre Belgique adlı Belçika gazetesinde, "Türkiye ile Yunanistan'ın topluluğa girmesi imkansızdır. Politik açıdan çok cazip olmasına rağmen, ekonomik ve mali açıdan büyük güçlükleri de beraberinde getirecektir." ifadeleri ile dile getiriliyordu.

      Türkiye, AET üyeliği için başvurusunu Yunanistan'ı izlemek stratejisine dayandırmanın faydalarını, daha konu AET Bakanlar Konseyi'nde görüşülürken toplamaya başlamıştı. Yunanistan'a oranla daha büyük ve sorunlu bir ekonomiye sahip olmasına karşın, Türkiye, batı dünyasının Türkiye ile Yunanistan'a eşit davranma ilkesine dayanarak ilk başarılarını elde ediyordu. AET Bakanlar Konseyi, Türkiye'nin başvurusunu kabul ederken, "Esas olarak politik yönü ağır basan Türk isteğine yollanacak yanıt, Yunanistan'a verilenin ayni olmalıdır. Türk ve Yunan görüşmeleri paralel götürülmelidir." görüşüne kabul gerekçesinde bile yer veriyordu.

      AET üyeliği için başvuru ile birlikte, bugünküne benzeyen bir Türk-Yunan çekişmesi de tarih sahnesine çıkıyordu. Daha önce Marshal yardımları ve NATO ile batı dünyasına bağlanan ve SSCB'ye karşı tampon görevini üstlenen Türkiye ve Yunanistan, Amerika Birleşik Devletleri'nin ustaca yardımları sayesinde çekişme olanağı bulmadan bu yardımlardan yararlanabiliyorken, Avrupa devletlerinin, o dönemde ise AET'nin iki lider ülkesi Fransa ve Almanya'nın farklı tutumları nedeniyle karşı karşıya gelmeye başlıyorlardı. AET nezdindeki Avrupa daimi delegeleri, Konsey'in direktifine uyarak, Atina ve Ankara ile paralel görüşmeler yürütmeye çalıştıkları zaman, iki ülkenin ekonomisi arasındaki derin farklılıklarla yüzyüze geldiler. Nihayet 6 Mart 1960 tarihinde toplanan AET Bakanlar Konseyi'ne bilgi veren dışilişkiler komiseri Jean Rey, gerçeği bakanlara açıkladı: "Beyler, Türkiye ile hazırlık çalışmaları, karara varabileceğiniz derecede ilerleyemedi. Ancak şimdiden sizlere, Türk ortaklığının Yunan ortaklığından çok farklı olacağını söyleyebilirim."

      Bu farklılık, Türkiye-Yunanistan çekişmesinin de başlangıcını oluşturdu. AET Bakanlar Konseyi, Yunanistan ile yürütülen araştırma görüşmelerinin tamamlanması üzerine, Avrupa Komisyonu'na "resmi ortaklık görüşmelerine" başlanması için direktif verirken, Türkiye'yi geride bırakmayı tercih etmişti. Bu gelişme, topluluğun Türk ve Yunan başvurularını değerlendirirken yaptığı saptamaya ters olmasına karşın, Türk ekonomisinin büyüklüğü ve geri kalmışlığı, AET'yi böyle bir karar almaya itiyordu.

      Bu durum karşısında, Türkiye Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, altı AET ülkesinin Ankara büyükelçilerini makamına çağırarak azarladı. Bir elçinin, Yunanistan ile Türkiye arasındaki ekonomik farklılaşmaya dikkat çekmeye kalkışması üzerineyse parladı: "Ne demek istiyorsunuz? Yunanistan ile Türkiye'yi nasıl karşılaştırırsınız? Bizim gibi büyük bir ülkenin potansiyeli ile küçük bir ülkeninki ayni olabilir mi?"

      Türkiye'nin bu sert çıkışı üzerine, özellikle Almanya ve İtalya'nın çabalarıyla, yüzlerce soru işareti kafalarda dolaşmasına rağmen AET, 10 Mayıs 1960 tarihinde, "Türkiye ile araştırma görüşmelerinin tamamlandığını ve resmi müzakerelere geçilmesini" kararlaştırdı. Ne var ki, AET'nin imdadına 27 Mayıs 1960 ihtilali yetişti. Bu kararın üzerinden henüz daha iki hafta geçmişti ki, askerler yönetime el koydular. Roma Anlaşması, sadece "demokratik Avrupa devletlerinin" üyeliğini öngördüğünden, Türkiye ile ilişkileri askıya almak AET için hiç de zor olmadı ve "Yunanistan ile eşit tutulmak" isteği ile elde edilen kazanımlar Türkiye'nin elinden uçup gitti.(5)

 

   1.1.4. Kıbrıs Sorunu ve Türkiye-AET İlişkilerinin Başlaması

      Türkiye, Yunanistan'ın ardından AET üyeliği için başvururken, Kıbrıs'ta henüz daha İngiliz idaresi hüküm sürüyor, Kıbrıslı Rumlar EOKA örgütünün çatısı altında ENOSİS için mücadele ederken, Kıbrıslı Türkler TMT'yi kurarak TAKSİM politikası için zemin hazırlamaya, İngiltere ise ada üstündeki askeri varlığını koruyarak Kıbrıs sömürge idaresini tasfiye etmeye çalışıyorlardı.

      1959 yılı başında İngiltere, bir yandan AET ile ilişkilerinin düzeyini  belirlemeye çalışırken, bir yandan da Kıbrıs sorunu ile uğraşıyordu. 1 Ocak 1959'da, İngiltere AET ile anlaşmazlığa düşmüş, görüşmeler kesilmiş, İngiltere EFTA'yı oluşturma çalışmalarına hız vermiş ve Avrupa ikiye bölünmüştü. Bu tarihte İngiltere, ayni zamanda Kıbrıs'a yeni bir şekil vermenin telaşını yaşıyordu. Türk ve Yunan Dışişleri Bakanları Zürih'teki çalışmalarını, 11 Şubat 1959'da  başarı ile noktaladılar ve Kıbrıs Cumhuriyeti'nin kurulmasına neden olacak anlaşmaları hazırladılar. 19 Şubat 1959'da ise, Türkiye, Yunanistan ve İngiltere Başbakanları ile Rum toplumu adına Başpiskopos Makarios ve Türk toplumu adına Dr. Fazıl Küçük, Londra'da bu anlaşmaları imzaladılar. Bu tarihten sonra, Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası yazılmaya ve geçiş dönemi için gerekli önlemler kararlaştırılıp uygulanmaya başlandı. Nihayet 16 Ağustos 1960'da Kıbrıs'ın bağımsızlığı resmen ilan edildi, İngiliz Valisi Sir Huge Foot, 17 Ağustos'ta adadan ayrıldı ve Birleşmiş Milletler 24 Ağustos'ta Kıbrıs Cumhuriyeti'ni üyeliğe kabul etti.

      Bütün bu gelişmeler sırasında yaşanan anlaşmazlıkların daha çok Başpiskopos Makarios'tan kaynaklandığı bilinirken, anlaşmaları imzalaması için Makarios'un İngiliz ve Amerikalılar tarafından tehdit edildiği de ileri sürülmektedir. Henüz varolmayan bir devletin başı olarak Makarios, Türkiye dış politikasını etkileyebilecek durumda değildi. Yunanistan ise AET üyesi değildi ve Kıbrıs sorunu veya başka bir gerekçe ile, AET organlarını Türkiye aleyhine kullanmak olanağından yoksundu. Kaldı ki, Kıbrıs Cumhuriyeti'nin kuruluş aşamasında Türkiye ile Yunanistan arasında ciddi sorunlar yaşanmadığı ve iki devletin büyük ölçüde Amerika ve İngiltere'nin istekleri doğrultusunda uyum içinde hareket ettikleri bilinmektedir. Bu aşamada Kıbrıs sorunu, Türkiye-AET ilişkilerinde herhangi bir rol oynamadı.

 

   1.1.5. Ankara Anlaşması'nın İmzalanması

      Türkiye bu şartlar altında, AET ülkeleri ile ortaklık anlaşması imzalama görüşmelerini, ağır aksak sürdürdü. 1959 yılından, Ankara Anlaşması olarak isimlendirilen  AET-Türkiye Ortaklık Anlaşması'nın parafe edildiği 25 Haziran 1963'e kadar geçen süre içinde, AET Komisyonu ile Türkiye yetkilileri arasında konuşulan başlıca konu, Türkiye'nin ekonomik geri kalmışlığı olurken, AET üyesi ülkeler, özellikle de Fransa ile yapılan tartışmalarda, 27 Mayıs 1960 askeri müdahalesi ile görevlerinden uzaklaştırılan Celal Bayar, Adnan Menderes ve diğer politikacıların kaderi olmuştu. Fransa Cumhurbaşkanı De Gaulle, Adnan Menderes ve arkadaşlarının idamını onaylamamış ve bu durumdaki Türkiye'nin AET ile anlaşma imzalamasına kesin olarak karşı çıkmıştı. 1962 yılı, Genral De Gaulle'u yumuşatmak için harcanan diplomatik çabalara tanık olurken, bu süreçte SSCB ile ABD arasında ortaya çıkan Küba ve füzeler krizi, Türkiye'nin soğuk savaştaki rolünü bir kez daha gündeme getirdi.

      Ekonomik geri kalmışlığına ve demokrasi konusunda yaşadığı sorunlara karşın, Türkiye'nin batıya yönelişinin engellenmemesinde, soğuk savaşın önemli bir rolü vardır. Bu süreçte Türkiye, Yunanistan ile ayni uygulamaya tabii olmayı ısrarla talep ediyor ve biraz geriden olsa bile Yunanistan'ı takip etmeyi başarabiliyordu. Ankara Anlaşması'nın ortaya çıkmasında da bu sürecin önemli bir rolü oldu.

      Ankara Anlaşması, 25 Haziran 1963'te parafe edildi, 12 Eylül 1963'te Ankara'da büyük bir törenle imzalandı ve 1 Ocak 1964'te yürürlüğe girdi. Bu anlaşma, iki dönemi öngören bir geçiş anlaşmasıydı ve nihai hedefi Türkiye ile AET arasında gümrük birliğini sağlamaktı.

      Ankara Anlaşması'nın imzalanması sırasında İtalya Maliye Bakanı olarak AET Bakanlar Konseyi'nde bulunan, daha sonra ise İtalya Başbakanlığı ve Avrupa Parlamentosu Başkanlığı da yapan Emilio Colombo, Türkiye'nin Avrupa macerasının detaylı bir incelemesini yapan Mehmet Ali Birand'a, Avrupa'nın anlaşma imzalanmasına neden olan tutumunu şöyle açıklamıştı:

"Türkiye ile Ankara anlaşması ve sonradan yapılan Katma Protokol esnasında itici güç politik nedendi. NATO üyesi olan ve Sovyetlere karşı bir perde görevi yapan Türkiye'nin, Yunanistan'la ayrıcalı tutulmaması için (hiç değilse görünüşte) epey çaba harcandı. Anlaşmayı devamlı isteyen ve kendini sıkı sıkıya bağlamaya çabalayan devamlı Türkiye idi... Ve biz de hayır diyemiyorduk tabii. Tartışmalar bir yere kadar geliyor ve Türkiye siyasi ağırlığını ortaya koyuveriyordu. O dönem için de bu oldukca önemliydi." (6)

      Colombo'nun 1963'ü anlatmak için Birand'a söyledikleri, belki de bugün bile geçerlidir. 

      Bu süreçte Kıbrıs sorununun olumsuz değil, tam tersine olumlu bir rolü olduğunu söylemek gerekiyor. Kıbrıs Cumhuriyeti, sorunlu da olsa yoluna devam ediyordu ve Türkiye'deki 27 Mayıs rejimi, Kıbrıs'taki düzenin devam ettirilmesinden yana tavır alıyordu. Bu anlamda Kıbrıs, ne Türkiye ile Yunanistan; ne de Türkiye ile AET arasında sorun oluyordu.

 

 

 

1.2. Türkiye'nin AET Başvurusunun Özellikleri ve Zorlukları                    [başa dön]

 

      Daha 1800'lü yıllardan itibaren batı dünyasının bir parçası olmak için Avrupa ile bütünleşmeye ve Avrupai değerleri ülkesinde egemen kılmaya çalışan Türkiye'nin bu yolda karşılaştığı engelleri bazı sınıflamalara bağlı olarak incelemekte yarar vardır. Bu engellerin başlıcaları, ekonomik ve sosyal geri kalmışlık katagorisinde incelenebilirken, çok önemli bir bölümünü de Yunanistan ve  diğer  komşu  ülkelerle olan sorunlar katagorisine dahil etmek gerekmektedir.

Kıbrıs sorunu, bu ikinci gruptaki engellerin en önemlilerinden biridir ve Yunanistan'ın Avrupa Birliği üyeliğinden sonra, Türkiye'nin AB yolunda karşılaştığı en önemli engel haline gelmiş bulunmaktadır. Bu engeleri değerlendirmeye başlamadan önce, Türkiye'nin AET başvurusunda dikkati çeken özellikleri de kısaca katagorize etmekte yarar vardır.

 

   1.2.1. Türkiye Başvurusunda Dikkati Çeken Özellikler

      Türkiye'nin AET üyeliğine başvurusu sırasında dikkati çeken başlıca özellikler şunlardı:

      - Türkiye'yi AET üyeliğine başvurmaya yönelten etkenlerin başında, batı dünyası içindeYunanistan'ın daha etkin bir konuma gelmesini engellemek politikası yatıyordu.

      - Türkiye AET üyeliği için başvurduğu zaman, ekonomik ve sosyal koşulları bakımından, bu üyeliğin şartlarına haiz olmamakla birlikte, o günlerdeki dünya şartları içinde, batı dünyası için taşıdığı stratejik önemi politik bir koz olarak kullanıyordu.

      - AET üyeliğine başvuru gerçekleştirilirken Türkiye, büyük ekonomik sorunlarla boğuşuyordu ve bu sorunları aşabilmek için AET'den yardım veya kredi almak amacını taşıyordu.

      - AET üyeliğine başvuran Türkiye, dış politikasını tümüyle ABD çıkarlarını korumaya ve bunun karşılığı olarak ABD'nin desteğini sağlamaya dayandırıyordu.

      Türkiye'nin Avrupa toplulukları içinde yer edinebilme mücadelesi, daha sonraki yıllarda da büyük ölçüde, yukarıda belirlenen özelliklere bağlı olarak gelişeceğinden, 1959 yılından beri varlığını devam ettiren bu hususları her aşamada hatırlamak, Türk dış politikasını ve Türkiye-AB ilişkilerini değerlendirebilmek bakımından yararlı olacaktır.

 

   1.2.2. Türkiye'nin Zorlukları

      Türkiye, AET üyeliği için başvurduğu zaman, önemli zorluklar içinde bulunuyordu. Bu zorluklar, AET üyelerini, Türkiye'ye olumlu yanıt vermekte zorlayan başlıca etkenlerdi. Özellikle teknik adamalar, bu zorluklara dikkat çekiyor, Türkiye politik ağırlığını koyduğu zaman devlet veya hükümet başkanları politik tercihlerini kullanarak Türkiye'nin Avrupa'ya doğru ilerlemesini kolaylaştırıyorlardı.

      1.2.2.1.  Ekonomik Geri Kalmışlık

      Türkiye, Avrupa ile bütünleşme isteğini ortaya koyarken, Türkiye'de kişi başına milli gelir 180 dolardı. Ayni dönemde Yunanistan'ın kişi başına milli geliri 400 dolar, AET ülkelerinin ise 2800 dolardı. Türkiye, daha önce de açıkladığımız gibi, kalkınma hamlesini sürdürecek dövizi bulmakta zorlanıyordu, önemli bir dış ödemeler sorunu vardı. Dış borçları 1 milyar dolar civarındaydı ve bu borcu ödeme kabiliyetini tümüyle yitirmiş durumdaydı.

      1.2.2.2.  Sosyal Geri Kalmışlık

      1960 yılların başında Türkiye, ekonomik sorunlar kadar, önemli sosyal sorunlarla da başbaşaydı. 28 milyonluk nufusa sahip bulunan Türkiye, %3'lük nufus artış hızıyla her yıl 800 bin yeni yurttaş kazanırken, bunlara gerekli eğitim ve sağlık hizmetlerini sağlamak olanağına sahip değildi.  Toplumun %65'i tarımla uğraştığı halde, tarım milli gelirin ancak %30'nu sağlamaktaydı ve kent ile köy arasında büyük bir gelir farklılığı bulunmaktaydı.

      1.2.2.3.  Bilgi Yetersizliği

      Türkiye, AET üyeliği için başvurduğu zaman, kendi ihracat rakamlarını bile, Avrupa ülkelerinin yetkililerinden öğrenir durumdaydı. Nitekim müzakereler süresince üzerinde ısrarla durduğu bazı ekonomik taleplerin, aslında kendine yarar sağlamayacağı, Avrupalı diplomatlar tarafından anlatıldığı zaman, bu talepler geri çekilmiştir. Zaten, Türkiye'de planlama da, 1960 yılından sonra başlamış ve Devlet Planlama Teşkilatı da 27 Mayıs yönetimi tarafından kurulmuştu. Bu durumdaki Türk bürokrasisi, AET ile sağlıklı müzakere yürütemezken, AET'nin ne olduğu konusunda da sağlıklı bilgilere sahip değildi.  AET konusu, Türkiye'de hazırlanan birinci kalkınma planına da tek bir cümle ile girebilmiştir.

      Türkiye bürokrasisi, bilgi yetersiliğinin yanısıra, iç çekişmeler nedeniyle de güç kaybetmişti. DP döneminde, dış ekonomik ilişkiler Dışişleri Bakanlığı tarafından yürtüldüğü halde, 27 Mayıs yönetimi, Fatin Rüştü Zorlu'nun etkinliğini kırmak amacıyla bu görevi Maliye Bakanlığı'na veren yasal bir düzenleme yapmıştı ama eski bilgi, deneyim ve kadronun Maliye Bakanlığı'na aktarılmaması, AET ile görüşmelerde zorluklarla karşılaşılıyordu.(7)

      1.2.2.4.  Demokrasi Sorunu

      Türkiye, AET ile anlaşma yapmak isterken, Roma Anlaşması'nın öngördüğü demokratik ölçütlere de uymamaktaydı. Özellikle Fransa Cumhurbaşkanı De Gaulle, bu konudaki duyarlılığını sık sık dile getirmekteydi. Nitekim, Menderes ve arkadaşlarının idam edilmesi üzerine De Gaulle, "büyük hayal kırıklığına uğradığını ve böyle yaklaşımdaki bir ülkenin 6'lar arasında yer almasının güç olduğunu" belirterek görüşmelerin kesilmesini istemişti.

      Bu sorun, daha sonra da Türkiye'nin başını ağrıtmaya devam edecekti. 27 Mayıs askeri müdahalesi ve siyasi idamlar, soğuk savaş ortamında sadece bir zorluk olarak ortaya çıkarken, daha sonra 12 Eylül darbesi, çok daha ciddi sorunlara neden olacak ve Türkiye ile Avrupa ülkelerinin ilişkilerini tam anlamı ile askıya alacaktı. 12 Mart 1971 müdahalesinde ise, parlamento fesedilmediği için Avrupa'nın tepkisi daha yumuşak olabilmiştir. Yunanistan'ın Avrupa ile ilişkileri de, Avrupa'nın askeri rejimler konusundaki duyarlılığından etkilenmiş ve Yunanistan-Avrupa ilişkileri 1967-74 arasındaki askeri cunta döneminde askıya alınmıştı.(8)

      Aslında  Avrupa  ülkeleri,  demokrasi  kadar insan hakları konusundaki

duyarlılıklarını da çeşitli vesilelerle ortaya koymuşlardır. Bu konudaki duyarlılık, askeri rejim dönemlerinde ortaya konulduğu gibi, daha sonra ayrıntıları ile inceleyeceğimiz üzere, Kıbrıs'taki bazı uygulama ve sorunlar yüzünden de Türkiye-Avrupa ilişkilerini derinden etkilemiştir.

 

1.3. Kıbrıs Sorunun Türk Dış Politikasına Etkileri                [başa dön]

 

      Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliği sürecinde Kıbrıs sorununun rolünü değerlendirmeye çalışırken, Kıbrıs sorununun bir bütün olarak Türk dışpolitikasına etkilerine de bir göz atmak gerekmektedir.

 

   1.3.1. Kıbrıs Sorununun Yeniden Gündeme Gelişi

      Kıbrıs sorunu ne zaman başladı? Tarihçiler bu soruya çeşitli yanıtlar vermektedir. Belki de bu soru, "Ne zaman bitti ki?" şeklinde yeni bir soruyla yanıtlanmalıdır. Tarihi boyunca, her zaman dünya siyasetinde önemli bir yer tutmuş olan Kıbrıs, çağdaş bir sorun olarak, 2'nci Dünya Savaşı'ndan sonra politika sahnesindeki yerini almış olmasına karşın, 1960'da Kıbrıs Cumhuriyeti'nin hayata geçilmesi ile farklı bir boyut kazanmıştır.

      1.3.1.1.  Türkiye'nin Kıbrıs Cumhuriyeti'ne Bakışı

      İngiltere, Türkiye ve Yunanistan'ın anlaşması ile kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti, dünya sahnesine çıkarken, Türkiye, askeri bir darbe yaşıyor ve Demokrat Parti iktidarı yerini, Türkiye'nin 2'nci Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'nün etkisindeki askerlere bırakıyordu. İnönü'nün başbakanlığında yaşanan geçiş devresinde, Türkiye Kıbrıs Cumhuriyeti'nin yaşatılmasından yana tavır koyarak, Kıbrıs adasının en sakin iki yılını geçirmesine katkıda bulunuyordu.

      Ne yazık ki, bu sakinlik uzun sürmedi, Kıbrıs sorununun emperyalizmin bir ürünü olduğunu ileri süren görüşlere karşın, enosis yanlısı Rumlar ile taksim yanlısı Türklerin kişkırtmaları ile 1963 Aralık ayında, toplumlararası çatışmalar yeniden başladı. Böylece, Kıbrıs sorunu, çok kısa bir aradan sonra yeniden gündeme gelmiş oldu.

 

 

      1.3.1.2.  Rum Yönetiminin Kıbrıs Hükümeti Olarak Tanınması

      Aralık 1963'te başlayan Kıbrıs olaylarının, etkisini günümüze kadar devam ettiren en önemli yanı, adaya Birleşmiş Milletler Barış Gücü gönderilebilmesi için, 4 Mart 1964 tarihinde, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi tarafından alınan 186 sayılı karardır. Bu karara göre, Birleşmiş Milletler, Kıbrıs'ta akan kanı durdurmak için adaya asker gönderecek, ilgili hükümetler de bu çabaya destek olacaklardı. İlgili hükümetler sayılırken, Kıbrıs hükümetinden de söz edilmişti ve bu tarihten başlayarak Makarios başkanlığındaki Kıbrıs Rum Yönetimi, BM tarafından resmi Kıbrıs Cumhuriyeti hükümeti olarak muhatap kabul edildi. Bu tutum günümüze kadar devam etti ve Kıbrıs sorununun gelişimini, Kıbrıs-AB ve Türkiye-AB ilişkilerini yakından etkilemeye devam etti.

      Böylece, Kıbrıs sorununun bu yeni evresinde, Rum tarafı, Kıbrıs Cumhuriyeti'nin yasal temsilcisi olarak tanınmanın verdiği olanakları kullanırken, buna karşılık Türk tarafı, adanın Türkiye'ye olan yakınlığı nedeniyle, askeri müdahaleyle ve bazan de askeri müdahale tehdidi ile Kıbrıs Türklerinin adadaki etkinliğini korumaya çalıştı.

      1.3.1.3.  Türk Dış Politikasında Çok Yönlülük Arayışı

      Kıbrıs sorunu, bir dönem için Türk dış politikasının, batının yanısıra, bağlantısızlar ve sosyalist blok içinde destek bulma arayışlarına yönelmesine de yardımcı olmuştur. 1964 bunalımı sırasında, Türkiye'nin adaya yapmayı tasarladığı askeri harekatın, ABD Başkanı Johnson tarafından, Türkiye Başbakanı İnönü'ye gönderilen bir mektupla engellenmesi, bu arada, BM Genel Kurulu ve Güvenlik Konseyi'nin sürekli olarak Rum-Yunan tezlerini benimseyen tutumlar takınmaları, Türkiye'yi Bağlantısızlar Hareketi üyesi devletler ve Sovyetler Birliği nezdinde girişimler yapmaya da zorlamıştır. Bağlantısız ülkeleri etkilemek için pekçok Asya, Afrika ve Latin Amerika ülkesine yapılan ziyaretlerin olumlu sonuçlar vermemesi üzerine bağlantısızlarla ilişkiler kısa sürede eski haline dönmüş olmakla birlikte, özellikle 1965-70 yılları arasında SSCB ile iyi ilişkiler geliştirilmiş ve bu ilişkiler batı dünyasına karşı bir tehdit olarak kullanılırken, SSCB'nin ekonomik yardımlarından da yararlanılmıştır.

      Türkiye'nin bu çabaları, Türkiye'nin AET ile olan ilişkilerini de etkilemiş ve Türkiye'yi SSCB'nin kucağına itmek istemeyen batı bloku, çoğu zaman gönülsüz olarak, Türkiye'nin AET ile bazı anlaşmalar yapmalarına olanak tanımıştır.

      1.3.1.4.  1974 Harekatı'nın Siyasal Sonuçları

      1974'te, Kıbrıs Rum toplumu içindeki görüş ayrılıklarından kaynaklanan askeri darbe sonunda, Makarios yönetiminin devrilmesi ve bu darbenin Kıbrıslı Türkler için de ciddi bir tehlike oluşturması üzerine gerçekleşen etkili bir askeri çıkarma ile adanın yüzde 34'lük bölümü Türk Ordusunun kontrolü altına girdi, Türk nufus kuzeyde toplanırken, 200 bine yakın Rum güneye göç etti ve ada fiilen ikiye bölündü. Buna karşın, sorunla ilgili siyasi durumda fazla bir değişiklik olmadı, Birleşmiş Milletler Örgütü, diğer uluslararası kuruluşlar ve hükümetler, Rum yönetimini resmi Kıbrıs Cumhuriyeti Hükümeti olarak tanımaya devam ettiler. Bu arada Türkiye, çeşitli BM kararları ile askerlerini adadan çekmeye davet edildi. BM kararları, daha pek çok uluslararası örgüt gibi, Avrupa Birliği'nin sözkonusu tarihlerdeki biçimi olan AET ve AT organları tarafından da teyid edildi ve benimsendi. Bu kararlar AET, AT ve AB'nin Kıbrıs sorununa bakışının da temelini oluşturdu.

 

   1.3.2. Türk Dış Politikasının Milliyetçi  Bir Karekter Kazanması

      Kıbrıs sorunu, Türk dış politikasının milliyetçi temeller üzerinde yükselmesine de önemli etkilerde bulunmuştur. Bu etki, günümüze kadar devam ettiği gibi, Türkiye'de hakim anlayışlara muhalefet eden grupları bile etkilemiş ve sol parti ve gruplar bile, dış politikada milliyetçiliğin etkisinden kurtulamamıştır.

      1.3.2.1.  Dış Politikada Milliyetçi Etkinin Yoğunlaşması

      Türk dış politikası, 1960 yılına kadar, körü körüne batı yanlısı bir çizgide seyretmesine karşın, 1964 yılında yaşanan Küba krizi ve hemen ardından gelişen Kıbrıs sorunu nedeniyle milliyetçi bir çizgiye oturmuştur. Bu etki, kendini sol parti ve gruplar içinde de hissettirmiştir. 1964 olayları sırasında TBMM'de temsil edilmekte olan Türkiye İşçi Partisi, başlangıçta, "Mısak-i Milli hudutları dışında bir davamız olmamalıdır" mantığı ile hareket ettiği halde,

daha sonra tutum değiştirdi ve Kıbrıs sorunu nedeniyle kamuoyunda doğan anti-amerikan duyguları da kullanarak etkinliğini artırmaya çalıştı.(9)

      Kıbrıs sorunu, Türkiye hükümetlerinin her türlü politikasına karşı çıkan ve silahlı bir devrimle Türkiye'yi sosyalist bir devlete dönüştürmek isteyen radikal gençlik hareketlerini bile etkilemiştir. 1967 yılı Kasım ayında, Geçitkale olaylarının küllerinin üzerinde henüz daha dumanlar tüterken, Türkiye'de montaj sanayine karşı çıkarak veya özel yüksek okullarının devletleştirilmesini isteyerek yürüşler ve boykotlar düzenleyen Dev-Genç üyesi gençler, sloganları arasında Kıbrıs sorununa da yer vermekteydiler.  "22 Kasım'da, Beyazıt Hürriyet Meydanı'ndan 'Kana Kan İsteriz', 'Gönüllü Askeriz, Harp İsteriz', 'Atina'da Buluşalım' sloğanlarıyla başlayan öğrenci yürüyüşü, Ayasofya, Sirkeci, Eminönü, Tophane üzerinden Dolmabahçe'ye gelir. Buradaki bir Amerikan motorundan Amerikan bayrağı sökülüp alınır. Yürüyüş Gümüşsuyu üzerinden Taksim'e doğru ilerler ve Beyoğlu girişinde polis ve askeri inzibat tarafından durdurulur. Bu arada, motordan Amerikan bayrağını alan ve sonra da yakalanan gençlerden Deniz Gezmiş, Uğur Büke ve Aşık İhsani tutuklanır."(10)

      Türk dış politikasındaki bu milliyetçi etki, bugün de sürüp gitmektedir ve Türkiye'nin Kıbrıs sorunu ile ilgili tutumu kadar, AB ile olan ilişkilerini de büyük ölçüde belirlemektedir.

      1.3.2.2.  Dış Politikanın İç Politikaya Bağımlı Hale Gelmesi

      Türkiye Hükümetleri, taşıdıkları sorumluluk nedeniyle, dış politikaya hakim olan milliyetçi çizgiden taviz verme eğilimi taşımalarına karşın, özellikle muhalefet çevreleri, kamuoyunun bu eğilimini kışkırtarak hükümetleri sıkıştırmakta ve Türkiye'nin dış politikasında katılaşmaya neden olmaktadırlar. Dr. Melek Fırat, Kıbrıs sorununun Türk dış politikasında yaptığı birinci değişikliğin, Türkiye'nin yalnızlığını anlaması olduğunu belirtirken; ikinci değişikliğin ise, "Kıbrıs sorununun ulusal bir deva olarak benimsenmesi üzerine, Türk  kamuoyunun  dış      politika       konularını       tartışmaya,  bir   anlamda hükümet üzerinde  baskı  oluşturarak  dış  politikayı  yönlendirmeye  başlaması" olduğunu belirtmektedir.(11)  Böyle bir değişikliğin Türkiye'nin dış politikasına ne kazandırdığı ise açıkca ortadadır: Kamuoyu baskısı, milliyetçi duyguları körükleyerek hükümetleri köşeye sıkıştırmaya çalışan sağ ve sol muhalefet partilerinin varlığı, hükümetleri, dış politikada adım atamaz duruma getirmiştir.

 

1.4. Kıbrıs Sorununun Avrupa'daki Yansımaları                    [başa dön]

 

      Kıbrıs ve Kıbrıs sorunu, Türkiye kamuoyu  ile birlikte Türkiye'nin iç ve dış politikasını da etki altına alırken, dünya ve bu arada bu çalışmanın başlıca öğelerinden birini oluşturan Avrupa'yı da etkilemekteydi. Kıbrıs'la yakından ilişkili olan İngiltere ve Yunanistan, Avrupa uluslar ve devletler ailesinin önemli iki üyesi durumundayken, farklı zamanlarda ve farklı biçimlerde de olsa, Avrupa Birliği'nin tam üyesi durumuna gelmişlerdir ve Kıbrıs sorunu ile ilgili tavırlarını Avrupa Birlği organlarında veya Avrupa-Türkiye ilişkilerini etkileme olanağına sahip olan Avrupa Konseyi gibi kuruluşlarda da devam ettirmektedirler.

 

   1.4.1. 1964-74 Döneminde Kıbrıs Sorunu ve Avrupa

      Kıbrıs sorununun İkinci Dünya Savaşı'ndan sonraki ilk evresinde, Avrupa ülkelerinin çoğu, soruna İngiltere'nin bir sorunu olarak yaklaşmakta ve sorunla doğrudan ilgilenmemekteydiler. İngiltere'nin soruna çözüm bulma çabalarının yetersiz kalması üzerine, soruna NATO çerçevesinde bir çözüm bulmak amacında olan Amerika Birleşik Devletleri de devreye girmiş ve Zürih-Londra anlaşmalarının oluşmasına katkı koymuştur. Bu süreçte Avrupa'nın diğer devletleri, büyük ölçüde seyirci konumunda kalmıştır.

      1963-64 döneminde, toplumlararası çatışmaların başlaması üzerine, sorun yine NATO çerçevesinde ele alınmak istenmiş, ama Makarios'ın ısrarlı çabaları sonucunda, sorunun Birleşmiş Milletler'e taşınmasına engel olunamamıştır. Hiç kuşku yok ki, BM Güvenlik Konseyi'nin birer üyesi olarak İngiltere ve Fransa vaya Kıbrıs BM Barış Gücü'ne asker veren Avusturya, Finlandiya, Norveç ve Danimarka gibi Avrupa ülkeleri  Kıbrıs sorununun kendilerine yüklediği maliyeti de dikkate alarak sorunla ilgilenmişler ama bu ilgi daha fazla Birleşmiş Milletler Örgütü çerçevesinde kalmıştır.

      Avrupa ülkelerinin, 1963-64 olaylarından sonra Kıbrıs ile ilgilenmeleri Avrupa Konseyi aracılığı ile olmuştur. Olaylar nedeniyle Türk parlamenterlerin Temsilciler Meclisi'nden ayrılmak zorunda kalması üzerine, şimdiki adı Avrupa Konseyi Parlamenterler Asamplesi (AKPA) olan Avrupa Konseyi Danışma Meclisi'in iki Rum ve bir Türk parlamenterden olan Kıbrıslı üyelerinin toplantılara katılması engellenmiştir. Bu sandalyeler, 1984 Mayısına kadar boş kaldı. Bu tarihte ise, tek bir Rum parlamenterin Kıbrıs'ı temsil etmesi kararlaştırıldı.

      1964-74 arasındaki dönem, Kıbrıs sorununun Avrupa'da ele alınması konusunda Türk tarafına bazı avantajlar sağlamıştı. Yunanistan'da gerçekleşen 1967 Albaylar darbesi ile Yunanistan'ın AET ile yaptığı Atina Anlaşmasının dondurulması (21 Nisan 1967), Yunanistan'ın Avrupa Konseyi'ni terketmesi (13 Aralık 1968) ve Kıbrıs'ta Türk toplumunun Anayasal haklarından yoksun olarak yaşamak zorunda bırakılması bu avantajların başında geliyordu. Bu avantajlar, Türkiye tarafından değerlendirilmemiş; Kıbrıs sorunu, esasen ekonomik faaliyetleri ağır basan AET ile olan ilişkilerde gündeme getirilemese bile, siyasi yönü ağır basan ve esasen insan hakları ile ilgili olan Avrupa Konseyi'ne de taşınmamıştır.

      Türkiye, sahip olduğu olanakları değerlendiremezken, Kıbrıs Rum Yönetimi, Kıbrıs Cumhuriyeti'nin yasal hükümeti olarak tanınma olanaklarını değerlendirerek AET üyeliği için başvurdu ve 12 Aralık 1972'de imzalanan Kıbrıs-AET Ortaklık Anlaşması, 1 Haziran 1973'te yürürlüğe girdi.

 

   1.4.2. 1974 Harekatına Avrupa'nın Yaklaşımı

      1974 Harekatına kadar Kıbrıs sorunu ile yakından ilgilenmeyen Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) üyeleri, 20 Temmuz harekatını belli bir soğukkanlılıkla karşılamalarına karşın, iki harekat arasındaki dönemde Yunanistan'da demokrasiye dönülmüş olması ve Yunanistan'ın yeni yönetiminin kendini batı dünyasına anlatmak konusunda gösterdiği üstün başarı nedeniyle, 22 Kasım 1974'te AET, Yunanistan'daki demokrasiyi tehlikeye düşürdüğünü belirterek İkinci Harekatı sert şekilde kınayan bir "ortak görüş" yayınladı. Bu arada Amerikan Kongresi, Türkiye'ye silah ambargosu uygulamaya başlayınca, başta Almanya olmak üzere Avrupa ülkeleri de Türkiye'ye kredili askeri malzeme satışını durdurdular. Buna karşın, Almanya, Hollanda ve Belçika gibi Avrupa ülkeleri, Türkiye'ye peşin parayla olmak koşulu ile silah satışını sürdürürken, Türkiye'nin aralarında çok sayıda Avrupalı üyenin bulunduğu NATO'dan askeri yardım istemleri geri çevrildi.

      1974 Harekatından sonra, Yunanistan'ın süratle demokrasiye geçmesi, buna karşılık Türkiye'nin istikrarsızlıktan kurtulamaması, Kıbrıs sorununun Avrupa platformlarında sürekli olarak Türkiye aleyhine kullanılmasına yol açtı. Yunanistan'ın Avrupa ile gelişen ilişkileri bu sonuca büyük ölçüde yardımcı olmasına karşın, Yunanistan zaman zaman, Türkiye ile olan ilişkilerini geliştirmek telkinlerine de maruz kaldı. Türkiye'yi tamamen kaybetmek istemeyen Avrupa, Yunanistan ile ilişkilerini geliştirmek için, Türkiye ile olan sorunlarını çözmesini telkin etmeye de başlamıştı. Özellikle Almanya, bu konuda yoğun istemlerde bulundu ve Kıbrıs sorunu ile ilgili Viyana görüşmeleri (28 Nisan 1975) bu etkiler altında gerçekleşti.

 

   1.4.3. Kıbrıs'ta İnsan Haklarının Gündeme Gelişi

      Türkiye ve Kıbrıs Türk tarafı, Kıbrıs sorununu Avrupa kuruluşlarına taşımaktan ısrarla kaçınırken, Kıbrıs Cumhuriyeti olarak hareket eden Kıbrıs Rum Yönetimi, 1975 yılı başlarında Avrupa Konseyi'ne bağlı Avrupa İnsan Hakları Komisyonu'na başvurarak, Kıbrıs'ta insan haklarını çiğnediği gerekçesi ile Türkiye'nin yargılanmasını istedi. Türkiye Hükümeti, Avrupa Konseyi nezdindeki büyükelçisi Semih Günver'in tutumuna karşı, komisyon çalışmalarına aktif olarak katılmayı ve komisyonla işbirliği yapmayı reddetti.  Büyükelçi Günver, Kızgın Dam Üzerinde Diplomasi adlı kitabında, Avrupa İnsan Hakları Komisyonu üyesi Prof. Bülent Daver'in de bu doğrultuda görüş bildirdiğini ancak Ankara'daki yetkililerin işbirliği konusunda ikna edilemediğini yazmaktadır. Günver'e göre, Türkiye, "komisyonla işbirliği yapmayı reddeden ilk ülke" olmuştu.(12)

      Türkiye'nin işbirliği olmadan çalışmalarını sürdüren Avrupa İnsan Hakları Komisyonu, 1975-76 çalışma devresi sonunda, 10 Temmuz 1976'da hazırladığı raporu onayladı ve Rum tarafının bütün şikayetlerini haklı buldu.

      Bu rapor daha sonra, çeşitli şekillerde Türkiye aleyhine kullanıldı ve Kıbrıs Cumhuriyeti'nın kurulu düzenini yeniden kurmak, Kıbrıs Türklerinin can ve mal güvenliğini sağlamak amacıyla adaya çıkan Türkiye'nin "işgalci" olarak suçlanmasında önemli bir rol oynadı.

  

   1.4.4. Avrupa'nın Kıbrıs Sorunu Karşısındaki Siyasal Tutumu

      Avrupa ülkeleri, Birleşmiş Milletler çatısı altında Kıbrıs sorunu ile ilgilenmelerine karşın, Kıbrıs ve Türkiye AB üyeliği için başvurduktan sonra, doğrudan Avrupa Birliği olarak da sorunun çözümü ile ilgilenmeye başladılar. 1975'ten sonra, özel olarak Kıbrıs'ta insan haklarının durumu ile ilgilenen Avrupa ülkeleri, günümüzde, Kıbrıs sorununa siyasal bir çözüm bulunmasının gerekliliği üzerinde de durmakta, bu çözümün esas unsurları konusunda fikir ileri sürmekte ve BM Genel Sekreterliği tarafından sürdürülen iyi niyet misyonunun başarısı için katkı koymaya çalışmaktadırlar.

      Avrupa Birliği, Kıbrıs sorunu ile ilgili gelişmeleri, Türkiye ve Kıbrıs'ın üyelik başvurusundan sonra daha dikkatli bir şekilde incelemeye ve bu konudaki gelişmeleri ve görüşünü izleme raporlarında yansıtmaya başlamıştır. Bu raporlarda, ilgili dönem içinde Kıbrıs sorununda ve Kıbrıs'ta yaşanan gelişmeler, AB'nin bakış açısını yansıtacak şekilde yer almaktadır.

      1.4.4.1.  Kıbrıs Cumhuriyeti'nin Yasallığı

      Türkiye ve Kıbrıs Türk tarafının eleştirel yaklaşımına karşın, Avrupa Birliği, Kıbrıs Cumhuriyeti'nin hala daha geçerli olduğunu varsaymakta ve Rum Yönetimi'ni Kıbrıs Cumhuriyeti'nin yasal temsilcisi olarak görmektedir. Bu durum, siyasi sorunlar dışında daha pekçok ilişkinin Rum Yönetimi ile sürdürülmesini sağlarken, Kıbrıs Türk tarafı ile AB ilişkilerinde çeşitli zorluklar yaratmaktadır. Bu zorlukların arasında, AB yardımlarından Kıbrıs Türklerinin yararlanamaması, AB ile ilişkilerin yaygın olarak sürdürülememesi ve 1994 yılında Avrupa Birliği Adalet Divanı'nın aldığı karardan sonra Kıbrıs Türk ihraç ürünlerinin AB ülkelerine girişinin zorlaştırılmış olması da vardır.

      Avrupa Birliği, Kıbrıs Cumhuriyeti'ni ve onun hükümeti olarak Rum Yönetimi tanırken, Kuzey Kıbrıs'ta ayrı bir otoritenin varlığını da kabul etmiş bulunmaktadır. AB Dışilişkiler Komiseri Hans Van Den Broek, 2 Aralık 1997 tarihinde Ledra Palas'ta yaptığı basın toplantısında bu tutumun altını çizmiş ve Rum tarafının endişelenmesine neden olmuştu. AB'nin bu tutumu, ABD Başkanı'nın Kıbrıs Özel Temsilcisi Moses tarafından çok yakın bir geçmişte de teyid edildiğinden, bu tutumu, kalıcı saymak ve batı dünyasının genel tutumu olarak değerlendirmek gerekmektedir.

      1.4.4.2.  BM Kararları ve Çözüm Planı

      AB yetkilileri ve karar organları, Kıbrıs sorununa bulunacak muhtemel bir çözüm için, ilgili BM kararlarını esas almakta ve BM Genel Sekreteri tarafından yürütülen "iyi niyet görevine" bağlı bulunmaktadırlar. AB karar organlarının en yetkilisi durumunda olan AB Konseyi, çeşitli kararlarında bu tutumunu teyid etmektedir. Nitekim, Türkiye'nin AB üyeliği için yeşil ışığın yakıldığı Helsinki Zirvesi'nin sonuç bildirgesinde, Kıbrıs sorunu ile ilgili dokuzuncu paragrafta şöyle denilmiştir:

"9-(a) Avrupa Konseyi, Kıbrıs sorununa kapsamlı bir çözüm bulunması amacıyle, 3 Aralık'ta New-York'ta başlayan görüşmeleri memnunlukla karşılar ve BM Genel Sekreteri'nin bu süreci başarılı bir sonuca ulaştırma çabalarını kuvvetle destekler. (b) Avrupa Konseyi, politik çözümün, Kıbrıs'ın Avrupa Birliği'ne katılmasını hızlandıracağının altını çizer. Katılma görüşmelerinin tamamlanmasına kadar bir çözüme ulaşılamaması halinde, bu durum, Konsey'in katılma kararı için bir önkoşul sayılmayacaktır. Bu durumda Konsey, ilgili tüm faktörleri dikkate alacaktır."(13)

      AB Komisyonu tarafından hazırlanan ve AB Konseyi'ne sunulan yıllık izleme raporlarında da, AB'nin Kıbrıs sorunu konusundaki tutumu, her defasında teyid edilmekte ve bu raporlarda Kıbrıs sorunu ile ilgili olarak BM gözetiminde yapılan çalışmalar aktarılarak, AB'nin bu konudaki dikkati vurgulanmaktadır. Nitekim Türkiye ile ilgili 2000 yılı izleme raporunda, ayni tutum izlenmiştir.

      AB'nin Kıbrıs sorunu ile ilgili tutumu, kamuoyunda geniş tartışmalara neden olan Türkiye ile ilgili Katılım Ortaklığı Belgesi'nde de ortaya konmuştur. Aralık 2000'de Nice Zirvesi'nde kabul edilerek resmileşen bu belgede, Kıbrıs sorunu ile ilgili olarak Türkiye'den beklenenler şöyle ifade edilmiştir:

"Helsinki sonuçlar bildigesine uygun olarak, siyasal diyalog bağlamında, Helsinki sonuçlar bildirgesinin 9(a) maddesinde atıf yapıldığı gibi, BM Genel Sekreteri'nin Kıbrıs sorununa kapsamlı bir çözüm bulması sürecini başarılı bir sonuca bağlamaya yönelik çabalarını güçlü bir biçimde  desteklenmek." (14)

      Bu durumda, AB'nin Kıbrıs için BM'den ayrı siyasi bir tavır geliştirmediğini, ancak soruna BM kararları ve çabaları çerçevesinde bir çözüm bulunmasından yana olduğunu belirtmek gerekiyor. BM'nin en etkili üyesi durumunda bulunan Amerika Birleşik Devletleri'nin bu konudaki tutumu da dikkate alınarak, AB ile ABD'nin bu konuda tam bir uyum içinde hareket ettiklerinin altını da çizmek gerekiyor.

      1.4.4.3.  İnsan Hakları Konusundaki Duyarlılık

      Avrupa Birliği, Kıbrıs'ta insan haklarının durumu ile ilgili duyarlılığını da devam ettirmektedir. Rum Yönetimi'nin 1975'te Avrupa İnsan Hakları Divanı'na yaptığı başvuru ile başlayan süreç, Tatiana Loizidou adlı Rum kadının Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne yaptığı başvuru sonucunda alınan  28 Temmuz 1998 tarihli  kararla  devam ediyor.  Mahkeme bu kararında, Bayan Loizidou'nun evine dönmesinin  Türk  ordusu  tarafından  engellendiğine  hükmetmiş  ve  Türkiye'yi tazminat ödemeye mahkum etmiştir. Türkiye bu karara uymayarak, emekli büyükelçi Semih Günver'in yıllarca önce belirttiği gibi, "işbirliği yapmayı reddetmeye" devam etmiştir.

      Hiç kuşku yok ki, bu durum, Rum tarafının Avrupa'daki işini kolaylaştırmakta, Türk tarafının ilişkilerini olumsuz yönde etkilemektedir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin önünde, Loizidou davası gibi daha 150 kadar dosya bulunmaktadır.

 

2'NCİ BÖLÜM

 

 

2.1. Türkiye'nin  AB Üyeliği İle Kıbrıs'ın İlişkiledirilmesi                    [başa dön]

 

      Daha önce üzerinde durduğumuz olgular, Avrupa Birliği'nin Türkiye'ye ve Kıbrıs sorununa yaklaşımına açıklık getirmektedir. Bu olgulardan da görüleceği gibi, Avrupa Birliği, Türkiye'nin AB üyeliği ile Kıbrıs sorununun çözümü arasında doğrudan bir ilişki kurmakta ve Türkiye, AB üyeliği yolunda ilerlerken, Kıbrıs sorununun da çözümlenmesini beklemektedir. Türkiye'nin AB üyeliği ile Kıbrıs sorununun çözümünün bu şekilde yakından ilişkilendirilmesi belli aşamalardan geçmiş ve bazı tartışmalara konu olmuştur.

 

   2.1.1. Kıbrıs-AET Ortaklık Anlaşması

      Kıbrıs sorununun Avrupa Birliği gündemine girmesine neden olan olaylardan biri de, hiç kuşkusuz, doğrudan Kıbrıs Cumhuriyeti adına, AET üyeliği için yapılan görüşmeler oldu. Kıbrıs Cumhuriyeti ile AET arasında, gümrük birliğinin oluşmasını öngören bu görüşmeler, 19 Aralık 1972'de bir Ortaklık Anlaşmasının imzalanması ile neticelendi.

      Kıbrıs ile AET arasında yapılan görüşmelerin son aşamasına gelindiğini gören Türkiye, AET'yi protesto ederek, "Bu anlaşma tek taraflı oluyor. Türk tarafının görüşü alınmıyor." diye itiraz etti. Türkiye'nin uyarısı üzerine, Denktaş, durumu protesto eden bir mektup hazırladı ve mektup Türkiye'nin AET Daimi Temsilciliği tarafından komisyona iletildi. AET bu protestolara rağmen Makarios yönetimi ile anlaşma imzalarken, Türk tarafının tepkilerini azaltmak için anlaşmaya, "uygulamada ayrımcılık yapılmayacağı" hükmünü koydurtu ve Dış İlişkiler Komiseri Dhrendorf, konuyu Denktaş'la görüştü.(1)

 

 

   2.1.2. Türkiye'nin AT Tam Üyeliği İçin Başvurusu

      Kıbrıs sorunu, Türkiye'nin Avrupa Topluluğu üyeliği için başvurusu sırasında da gündeme geldi. Türkiye, AT'ye tam üyelik başvurusunu 14 Nisan 1987 tarihinde yapmış ve bu başvuruya yanıt, 18 Aralık 1989 tarihinde verilmiştir. Aradan geçen 32 aylık süre içinde, Avrupa'da tartışılan konulardan biri de Kıbrıs sorunu olmuştur.

      Bu süre içinde, AT'nin başkenti konumundaki Brüksel'de görev yapan gazeteci Mehmet Ali Birand, Türkiye'nin tam üyelik başvurusu üzerine, artık tam üye durumunda olan Yunanistan'ın Kıbrıs sorununu gündeme getirişini şöyle anlatmıştır:

"Türkiye'nin AT'ye başvurusu, Atina'ya uzun süredir beklediği önemli bir baskı aracını sağlamıştı. Bundan böyle etkili biçimde engelleme yapabilecekti. Ancak ilk aşamada, başvurunun konseyden komisyona aktarılmasını engelleyememiş ve atlamıştı. Bu defaki bakanlar konseyi toplantısından çıkacak olan karara, Kıbrıs koşulunu koymak üzere harekete geçti."(2)

      Yunanistan'ın bu çabaları 32 ay boyunca devam etti. Türkiye ile ilişkiler konusunda yapılacak resmi konuşmalara bile, Türkiye'nin Kıbrıs'taki tutumunun toplulukla olan ilişkilerini etkileyeceğine dair cümleler konulmak istendi. Birand'a göre; "Atina, Türkiye'nin AT tam üyeliğine verdiği önemi açıkca görmüş ve 'Ankara'nın, topluluğa girişin vizesi Yunanistan'dan geçer, bunun koşulu da Kıbrıs'ta çözümdür.' politikasını uyguluyordu."(3)

      Yunanistan'ın bu politikasına karşı, Türkiye Başbakanı Özal, Yunanistan ile işbirliğini geliştirme hareketini başlattı. Bu hareket kapsamında ünlü Davos Süreci başlatıldı ama Kıbrıs sorunu konusunda taviz verilmeye yanaşılmadı. Türkiye ve Yunanistan'ın Kıbrıs sorunu konusundaki katı tutumları, Türkiye-AT ilişkileri konusundaki diğer engellerle birleşince, AT'nin Türkiye'ye vereceği yanıt geçikti ve ancak 32 ay sonra, Berlin duvarının yıkılmasının  ve  Doğu  Avrupa'daki  sarsıntıların  gölgesinde  şekillendi.  Berlin

Duvarı'nın  yıkılması,  Avrupa'ya  yeni  endişeler  ve  sorunlar  taşımıştı.  Herkes

Almanya'nın ve buna bağlı olarak AT'nin ne olacağını düşünüyordu. Bu ortam içinde, Türkiye'nin tam üyeliğini reddetmeyen ama bu üyeliği engelleyen faktörleri sıralayıp gümrük birliğine öncelik veren bir yanıt hazırlandı ve Türkiye'ye iletildi. Türkiye bu yanıtı hoş karşılamadı ama sert bir reddedişe de yönelmedi.

      Yunanistan'ın bu sonuçtaki etkisi henüz daha açıklığa kavuşmamış olmakla birlikte, Türkiye'ye verilen yanıttan sadece altı ay sonra, Kıbrıs'ın AT üyeliği için başvurması, Yunanistan ile diğer topluluk üyeleri arasında, Kıbrıs'ın AT üyeliği ve Türkiye'nin tam üyelik başvurusuna verilen yanıt konusunda görüşmeler yapılmış olabileceği olasılığını gündeme getirdi.

 

   2.1.3. Kıbrıs'ın Üyelik Başvurusu

      Kendisi AT üyesi olan ve Türkiye'nin tam üyelik başvurusu ile Türkiye'ye karşı koz elde ettiğine inanan Yunanistan, Türkiye'nin başvurusuna yanıt verilmesinden sonra, AT Konseyi'nin Haziran 1990 tarihindeki çalışmaları sırasında, Kıbrıs sorununu ilk defa resmen gündeme getirdi. Türkiye'ye verilecek yanıt sırasında istediğini tam olarak alamayan Yunanistan, Kıbrıs sorununda AT'yi taraf yapmaya ve bundan sonraki AT-Türkiye ilişkileri için yeni bir parametre oluşturmaya çalışıyordu.

      25-26 Haziran 1990 tarihlerinde toplanan AT Zirvesi'nden sonra yayınlanan bildiride, Kıbrıs sorununun "Türkiye ve Topluluk ilişkilerini etkilediği" belirtiliyordu. Bu karar, Türkiye tarafından tepki ile karşılandı. Türkiye tarafından yapılan açıklamada, "bu adımın bir anlamı da Topluluğun Kıbrıs konusunda yapıcı bir rol oynamaktan vazgeçmesi ve Kıbrıs görüşmelerinde yaratılan çıkmazın ve sorunun sürmesinin sorumluluğunu Yunanistan ve Rumlarla birlikte paylaşan taraf haline gelmesi" anlamına geldiği belirtildi.(4)

      Bu karardan çok kısa bir süre sonra, 4 Temmuz 1990 tarihinde, Kıbrıs Rum Yönetimi, Kıbrıs adına AT tam üyeliği için başvuruda bulundu. Bu başvuru, özellikle İngiltere tarafından engellenmek istendi ama başarılı olunamadı. Haziran 1993'te, Avrupa Komisyonu, Kıbrıs'ı üyeliğe uygun bulduğuna dair raporunu yayınladı. Bu raporda, BM Genel Sekreteri'nin Kıbrıs sorununa çözüm bulmak için harcadığı çabalarının gözleneceği ve durumun Ocak 1995'te yeniden gözden geçirileceği belirtiliyordu.

 

   2.1.4. Kıbrıs-AB İlişkilerinin Gelişmesi

      Bu aşamadan sonra, Avrupa Birliği ile Kıbrıs arasındaki ilişkiler büyük ölçüde sorunsuz olarak gelişti. Kıbrıs'ın AB tam üyeliği için tek bir sorun vardı: Kıbrıs sorunu... Bu nedenle AB, bu sorununun gidişatını daha yakından gözlemeye başladı. Şubat 1994'te, Kıbrıs sorununun takip edilmesi amacıyla, AB Konseyi bir gözlemci atadı. Haziran ve Aralık 1994 tarihinde toplanan Avrupa Konseyi, birliğin ilk genişlemesinin Kıbrıs'ı da içereceğine dair karar aldı. 6 Mart 1995 tarihinde toplanan Bakanlar Konseyi ise, Kıbrıs hükümetine, Kıbrıs Türk toplumu ile temas kurmasını ve AB üyeliğinin sağlayacağı avantajları anlatmasını önedi. 17 Temmuz 1995 tarihinde toplanan AB-Kıbrıs Ortaklık Konseyi ise, Kıbrıs ile AB arasında planlı bir görüşme süreci için gerekli düzenlemeleri kabul etti ve bundan sonraki aşamalarda Kıbrıs'ın AB üyeliğini hızlandıracak çalışmalara başladı. 1995 yılındaki bu kararların AB-TC Gümrük Birliği ile ilişkili olduğuna dair çeşitli ipuçları ve açıklamalar vardır.

 

   2.1.5. Türkiye-AB Gümrük Birliği

      7 Şubat 1992 tarihinde, Maastricht Anlaşması'nın imzalanmasından sonra birliğini pekiştiren ve Avrupa Birliği adını alan AB ile ilişkilerini geliştirmek isteyen Türkiye, her aşamada, karşısında Kıbrıs sorununu bulmuştur. 1989 yılında aldığı yanıttan ve Doğu Avrupa'da gelişen siyasal değişiklikleriden sonra AB ile tam üyelik ilişkilerinin gecikeceğini anlayan Türkiye, bir ara formül olarak AB Komisyonu tarafından önerilen  Gümrük Birliği'ni gerçekleştirmeye yöneldiği zaman karşısında bulduğu sorunlardan biri de, yine Kıbrıs oldu.

      Türk kamuoyu, AB-Türkiye Gümrük Birliği onaylanması (6 Mart 1995) ve bu anlaşmanın Avrupa Parlamentosu'nda kabul edilmesi (13 Aralık 1995) öncesinde, Türkiye'nin Kıbrıs sorunu konusundaki tutumundan ödün verdiği inancındadır. O dönemde muhalefette olan ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz, 24 Aralık 1995 tarihinde yapılan seçim öncesindeki demeçlerinde bu konuya geniş yer vermiş ve konunun kamuoyunda yer etmesini sağlamıştır.

      Mehmet Ali Birand'ın aktardığına göre, Türkiye'nin AB ile Gümrük Birliği'ne yönelmesi üzerine Yunanistan iki yönlü bir kampanya başlattı. Bunlardan biri, Yunanistan'ın bu birlikten kaynaklanacak kayıplarının karşılanması için mali yardım yapılması; diğeri ise Kıbrıs'ın tam üye adayları arasına alınmasıydı. Yunanistan AB üyesiydi ve elinde güçlü bir veto silahı vardı. Bu mücadele, AB içinde daha çok Bonn ile Atina arasında geçti ve 24-25 Haziran 1994 tarihlerinde Korfu'da toplanan Avrupa Konseyi, Kıbrıs'ın tam üye adayları arasına alınmasını kabul etti. Yunanistan, Kıbrıs-AB üyelik görüşmelerinin başlama tarihinin kesinleştirilmesi için de zorlu bir mücadele verdi ve bu görüşmelerin o günlerde devam etmekte olan hükümetlerarası konferansın bitiminde altı ay sonra başlatılmasını kabul ettirdi. Türkiye'nin AB ile gümrük birliği, Kıbrıs Rum Yönetimi ve Yunanistan'a verilen tavizlerle kabul ettirilmiş oldu.

      Türkiye-AB gümrük birliğinin gerçekleşmesi arifesinde Kıbrıs sorunu yaygın bir şekilde tartışılırken, devreye Amerika Birleşik Devletleri'nin de girdiği gözlenmesine karşın, bu pazarlıklar daha çok, AB'nin iki lider ülkesi Almanya ve Fransa ile Yunanistan arasında olmuştur. Türkiye, bu pazarlıkları görmüş ama görmezlikten gelmiş, ilgili kararların alınmasından hemen sonra ise, Kıbrıs ile üyelik müzakerelerine başlama tarihinin belirlemesine sert bir şekilde tepki göstermiştir.

"Türkiye, Gümrük Birliği, Ortaklık Konseyi tarafından onaylandıktan sonra, Kıbrıs'la ilgili uyarısını yapmış ve böyle bir uzlaşının tarafı olmadığının altını çizmişti. Yunan heyeti, Türkiye'nin bu yaklaşımından öylesine şaşırdı ki, ertesi gün dönem başkanı Juppé'ye başvurarak, 'Ne oluyoruz? Bizim anlaşmamızdan Türkiye'nin haberi yok mu?' diye sorma zorunluluğunu hissetti. Fransız dışişleri bakanı da bir mektupla tüm ilgili taraflara, 'AB'nin kararlarına kimsenin veto koyma hakkı yoktur.' diyerek, Yunanistan'ı yatıştırma yoluna gitti." (5)

      Türkiye'nin bu tepkisine karşın, o günlerdeki gelişmeler, Türkiye'nin böyle bir al-ver sürecinden haberli olduğuna dair ipuçları içermektedir:

"Avrupa Komisyonu, gümrük birliğinin onaylanmasının öncesinde, Avrupa Parlamentosu üyelerine gönderdiği raporda, 'Türkiye'nin de dahil olduğu genel bir uzlaşma sonucunda Avrupa Birliği Konseyi tarafından atılan bu adımla birlikte Kıbrıs'ın tam üyelik görüşmelerinin başlaması için bir takvim oluşturulmuş ve Kıbrıs Cumhuriyeti ile planlı bir diyaloğun temelleri atılmıştır.' ifadesine yer veriliyordu. AB Komisyonu'nun Türkiye işlerinden sorumlu üyesi Hans Van Den Broek ise Avrupa Parlamnetosu'ndaki gümrük birliği oylamasından sonra, '... Türkiye ile kuracağımız diyalog sonucu, hassas bir konu olan Kıbrıs işgali konusunu gündeme getireceğiz...' yönünde açıklamalar yapmıştı." (6)

      İlhan Tekeli ve Selim İlkin, bu paragraftaki "Türkiye'nin de dahil olduğu genel bir uzlaşma sonucunda" ifadesinin altını çizerek, bu uzlaşmada Türkiye'nin de onayı olduğunu ima etmektedirler.

      Milliyet gazetesinin, 4 Ocak 1998 tarihili sayısında verilen habere göre, İngiltere Dışişleri Bakanı Robin Cook da, AB Lüksemburg Zirvesi'nin Türkiye ve Kıbrıs'la ilgili olarak aldığı karardan sonra yaptığı açıklamada, Türkiye'nin Kıbrıs ile müzakerelerin açılmasını 1995'te kabullendiğini, Gümrük Birliği'nin bu çerçevede gerçekleştiğini söyleyerek, bu "tarihsel uzlaşmaya" tanıklık etmiştir.

      Böylece 1994-95 yıllarını kapsayan tartışma sürecinden, herkes kendine göre kazançlı çıkarken, Türkiye'nin Kıbrıs sorunundan kurtulmadan, uluslararası ilişkilerine rahatlama getiremeyeceği bir kez daha kanıtlanmış oldu.

 

 

2.2. Günümüzde Kıbrıs'ın ve Türkiye'nin AB Üyeliği İle İlgili Sorunlar        [başa dön]

 

      Kıbrıs'ın  ve  Türkiye'nin  Avrupa  Birliği  üyeliğne  aday  olmaları,

Yunanistan'ın AB üyeliği ile de birleşince, Kıbrıs sorununu Avrupa Birliği'ne taşımış ve AB Kıbrıs sorununun fiili taraflarından biri durumuna gelmiştir. AB'nin Kıbrıs ve Türkiye ile ilgili olarak alacağı her karar, Kıbrıs sorununa yeniden dahil olmasını gerektirmekte ve günümüz siyasal gelişmeleri bundan doğrudan etkilenmektedir.

 

   2.2.1. Kıbrıs Sorununun Çözümlenmesinde Israr Edilmesi

      Avrupa Birliği, Türkiye ve Kıbrıs ile ilişkilerindeki engelleri ortadan kaldırmak için Kıbrıs sorununun çözümlenmesi konusunda ısrarlıdır. AB bu ısrarını çeşitli şekillerde ortaya koymaya devam etmektedir. 1996 yılında, gümrük birliğinin yürürlüğe girmesinden sonra, Türkiye'nin de AB tam üyeliğine aday ülkeler arasında sayılması konusuna öncelik vermeye başlayan Türkiye ile ilgili olarak alınan her kararda bu ısrar açıkça görülmektedir. Gümrük birliğinin gerçekleşmesinden sonraki Dublin Zirvesi'nde (13-14 Aralık 1996) Türkiye ile ilgili olarak alınan kararda, "AB Zirvesi, Türkiye ile siyasi ilişkilerin geliştirilmesine verdiği önemi teyid eder." denilmesine karşın, kararın son cümlesinde, "AB Zirvesi, ayrıca, Türkiye'yi Kıbrıs'ta BM Güvenlik Konseyi kararları doğrultusunda bir çözüm bulunabilmesi için nufuzunu kullanmaya davet eder." denilerek son yıllara damgasını vuran siyasi tutum kesinleştirilmiştir. (7)

      AB'nin 1996'da kesinleştiridiği bu tutum, daha sonraki yıllarda da değişmeden etkisini devam ettirmiştir. Türkiye'nin kendini Avrupa'dan dışlanmış saydığı Lüksemburg Zirvesi veya kendini Avrupa'ya dahil edilmiş saydığı Helsinki Zirvesi kararlarının özünde de ayni yaklaşım vardır. Bu zirvelerde alınan kararlarda Kıbrıs sorunu ile ilgili tutum ve bu konuda Türkiye'den beklenenler değişmeden kalmıştır. Kararlarda değişen sadece ifade ediliş şekilleridir. Bu tutum, Türkiye için hazırlanan ve Aralık 2000'deki AB Konseyi toplantısında karara bağlanan Katılım Ortaklığı Belgesi'ne de yansımış bulunmaktadır. Şimdi Türkiye'den bu tutumu, AB üyeliği yolunda ilerlemek için hazırlanması zorunlu olan Ulusal Programa da yansıtması beklenmektedir.

      AB ülkelerinin, Kıbrıs sorununun çözümlenmesi konusundaki ısrarlı tutumu, aslında AB-Kıbrıs ilişkilerini de etkilemektedir. AB Lüksemburg Zirvesi'nde, Kıbrıs, bundan sonraki genişlemede yer alacak ülkeler arasında sayılırken, Kıbrıs'ın birliğe katılmasından ortaya çıkacak yararlardan iki toplumun da yararlanması gerektiğinin altı çizilmiştir. Bu bağlamda, Konsey, Kıbrıs Hükümeti'nden, Kıbrıs Türk toplumu temsilcilerinin de, üyelik görüşmelerine katılması konusunda istekli davranmasını talep etmiştir. Konsey, bu kararında ayrıca, Kıbrıs'ın AB'ye üyeliği ile ilgili görüşme sürecinin, BM çerçevesinde sürdürülen toplumlararası görüşmelere de olumlu katkı yapacağı fikrini ileri sürmüştür.

      Avrupa Birliği Konseyi, Kıbrıs Hükümeti olarak tanıdığı Kıbrıs Rum Yönetimi'nin, Kıbrıs sorununun çözümü doğrultusunda çaba harcaması isteğini, Kıbrıs'ın AB üyeliği için hazırlanan Katılım Ortaklığı Belgesi'ne de yansıtmıştır. Ekim 1999'da hazırlanan belgenin 3.1'nci paragrafında, kısa vadeli politik ölçütler bölümünde, "BM gözetimindeki çözüm bulma çabalarına desteğin kuvvetlendirilmesi" (maximise efforts to support a settlement under the auspices of UN) istenerek bu tutum açıkca ortaya konmuştur. (8)

      Kıbrıs sorununun çözümlenmesinin, Türkiye ve Kıbrıs'ın AB üyeliği ile ilişkisi, son olarak, AB Komisyon Başkanı Romano Prodi tarafından To Vima gazetesine verdiği demeçte şu şekilde açıklandı:

"Umarım sorun çözülür, aksi halde Komisyon güç bir karar alma zorunluluğuyla karşı karşıya kalacaktır. Bugünden kararın ne olacağını söylemek mümkün değil, ancak değişik görüşlerin sergileneceği kesindir.

Şunu anlamalısınız ki, AB'de kimse gerginlik ithal etmek istemiyor. Dediğim gibi, bu durumda güç bir kararla karşı karşıya kalırız. Sorunun genişlemeden çözümlenmesi herkesin çıkarınadır."(9)

  

2.2.2. AB Genişlemesi ve Kıbrıs sorunu

      Avrupa Birliği, önümüzdeki yıllarda genişlemesini tamamlamak ve daha sonra kendi yapısını güçlendirmeye önem vermek amacındadır. Doğu Avrupa ülkelerindeki sosyalist rejimlerin yıkılmasından sonra, bu ülkeler, AB üyeliği için başvurmuşlar ve kendilerini süratle yenileyerek AB üyesi olmayı hedeflemişlerdir. Bu durum karşısında AB, üyelik için gerekli olan ve bugün artık Kopenghag Kriterleri olarak bilinen şartları belirlemiş ve genişleme ile ilgili düşüncelerini ortaya koyan Gündem 2000 planını hazırlamıştır. Avrupa Birliği Konseyi ve Kamisyonu ise, alınan çeşitli kararlarda ve hazırlanan raporlarda, genişlemenin yönü tayin edilmiştir. Bundan sonraki aşamada, Polonya, Macaristan, Çek Cumhuriyeti, Slovenya ile Malta ve Kıbrıs'ın üye olması üzerinde durulmaktadır. AB bu genişlemeyi 2004 yılında gerçekleştirmek eğilimindedir. AB organları, Yunanistan'ın isteği üzerine, bundan sonraki genişlemenin Kıbrıs'ı da kapsayacağına dair yükümlülük altına girmişlerdir. Aksi bir durumda Yunanistan'ın AB genişlemesini veto etmesi olasılığı bulunmaktadır.

      Bu durumda, AB bir ikilemle karşı karşıya gelmiş bulunmaktadır: Bundan sonraki genişlemede, Kıbrıs sorununun çözümlenmiş olup olmadığına bakılmaksızın Kıbrıs'ın üyeliğini onaylamak veya genişleme sürecini Yunanistan'ın veto tehdidi altna sokmak. Hiç kuşku yok ki, bu zor bir durumdur, nasıl çözümleneceği belli değildir ve Kıbrıs sorununun, Kıbrıs sorunu ile ilgili olarak da Türkiye'yi yakından ilgilendirmektedir.

 

   2.2.3. Çözüm Arayışlarının Temeli ve Türkiye'nin Tutumu

      Uluslararası camia olarak nitelenen dünyanın önde gelen devletleri, Birleşmiş Milletler ve bu arada Avrupa Birliği, Kıbrıs sorununa çözüm ararken, BM Güvenlik Konseyi ile Genel Kurulu tarafından kabul edilmiş bulunan karara bağlı kalmaktadırlar. Bu kararlar, Kıbrıs sorununa bulunacak çözümün, tek bir uluslararası kimliği olan ve fakat iki ayrı entiteden oluşacak olan bir ortaklık devletinin kurulmasını öngörmektedirler. Ne var ki, Türk tarafının tutumu, bu arayış ile tam anlamı ile çelişmekte ve Türk tarafının "uzlaşmaz" olarak nitelenmesinde en önemli rollerden birini oynamaktadır.

      BM Güvenlik Konseyi tarafından kendisine verilen "iyi niyet misyonu" çerçevesinde, Kıbrıs sorunu ile ilgili görüşmeleri ilerletmeye çalışan BM Genel Sekreteri Kofi Annan, 8 Kasım 2000 tarihinde, Cenevre'de, Rum Yönetimi Başkanı Kleridis ile KKTC Cumhurbaşkanı Denktaş'a yaptığı sözlü açıklamalarda, "Yöntem açısından teyid etmek istediğim ilk husus, Birleşmiş Milletler açısından bu görüşmelerin dört konuyu içeren 1250 sayılı Güvenlik Kosneyi kararı uyarınca yapılıyor olmasıdır. Ön koşul yoktur; bütün konular masadadır; bir çözüm bulunana kadar iyi niyetle müzakereye devam konusunda taahhüt vardır ve ilgili BM kararları ve antlaşmaları tam olarak nazar-ı dikkate alınacaktır." diyerek bu tutumu teyid etmiştir. (10)

      Türkiye yetkilileri ise, çeşitli açıklamalarında, Türkiye'nin  KKTC'den vazgeçmeyeceğini belitmektedirler. Türkiye Başbakanı Ecevit, Hürriyet gazetesinde 31 Aralık 2000 tarihinde yayınlanan söyleşide, "Kıbrıs'ta iki ayrı devletin varlığı kesin olarak kabul edilmelidir." diyerek, BM kararları ve Annan'ın tutumu ile çelişmekte olduğunu açıkca ortaya koymuştur.

      Bu durumda, Kıbrıs sorununun çözümüne kuvvetle destek vermesi beklenen Türkiye'nin bu isteği gerçekleştirmesi ne kadar mümkün olabilecektir? Uluslararası camianın çözümden anladığı ile Türkiye'nin anladığı arasındaki bu büyük farklılık varlığını sürdürdüğü sürece, Türkiye'nin, AB'nin bu konudaki beklentilerini karşılayabilmesi herhalde mümkün olamayacaktır.

 

   2.2.4. Türkiye'nin Tepkisel Tutumu

      Türkiye'nin dünya ile bütünleşmesinin önündeki en önemli engellerden biri, Türk kamuoyunun ve politikacılarının, batıya karşı sürekli "tepki poltikası" izlemeleridir. Batılı düşünce normalarını anlayamayan ve bu normlarla üretilen karar veya düşünceleri "kendi aleyhine bir tutum" olarak algılayan Türkiye, buna karşı geliştirdiği tepkilerle, bu normlardan ve batıdan uzağa düşmekte, batılı kamuoyunda prestij kaybetmekte, prestij kaybettikce istenmediği kanısına vararak daha fazla tepki göstermektedir. Bu yaklaşımın olumsuzlukları ise, sadece AB ile ilişkilerde veya Kıbrıs konusunda değil, Ermeni sorunundan, Kürt sorununa; insan haklarından, cins ayrımcılığına karşı mücadeleye kadar pekçok siyasi ve sosyal alanda kendini göstermektedir. Buna bir istisna olarak, Türk-Yunan yakınlaşması konusunda son yıllarda İsmail Cem ile Yorgo Papandreu önderliğinde atılan adımları göstermek mümkün olsa bile, bu dostluk gösterileri da kırılgan yapısı nedeniyle, herhangi bir soruna çözüm üretmekten uzak kalmış, dostluğun bu haliyle devam edebilmesi için bile, iki dışişleri bakanının çok yoğun çaba harcaması gerekmiştir.

      Bu kısır döngünün kırılabilmesi için batı ile bütünleşmeye kararlı, sorunları kendi kamuoyuna anlatarak, Türk kamuoyunu ikna edebilecek güçte siyasi önderlere ihtiyaç vardır. Oysa, bugünkü durumda Türk iç politikası, bu tür siyasilerin yükselmesine zaten olanak vermemektedir. Bu durum ise Türkiye'nin başka bir çıkmazını oluşturmakta ve sorunların çözümsüz kalmasına neden olmaktadır.

 

   2.2.5. Türkiye'deki Çelişkiler

      Türkiye'nin AB üyeliği yolunda ilerlemesini ve buna bağlı olarak Kıbrıs sorununu ve hatta Kıbrıs sorununun, Türkiye'nin AB üyeliği sürecinde nasıl bir rol oynayacağını belirleyecek etkenlerden biri de Türkiye'de yaşanan çelişkilerdir. Türk hükümeti, bu konuda kendi içinde bile ciddi çelişkiler yaşamaktadır. Üç partiden oluşan koalisyon hükümetinde, özellikle milliyetçi özelliklere sahip, DSP ve MHP'nin Kıbrıs konusunda katı bir tutum izlemeleri beklenmektedir. Başbakan ve DSP Genel Başkanı Bülent Ecevit, son olarak, 31 Aralık 2000 tarihli demecinde de, Kıbrıs sorunu ile ilgili tutumlarını değiştirmelerinin söz konusu olmayacağını belirtmiştir.

      Ecevit'in bu tutumu, zaman zaman, askeri çevrelerden yapılan açıklamalarla da desteklenmektedir. 11 Ocak 2001'de, Harp Akademileri Komutanlığı tarafından düzenlenen panelde yapılan konuşmalarda, Türk ordusunun AB'ye karşı olmadığı belirtilmiş ancak AB üyeliği için Kıbrıs da aralarında olmak üzere, pek çok konuda taviz verilemeyeceği vurgulanmıştır.

      Hükümet ve askeri çevrelerin bu çıkışlarına karşın, pekçok gazeteci-yazar ve işadamı, Kıbrıs sorununda ilerleme sağlanmadan Türkiye'nin AB yolunda ilerleyemeceğini açıkca ortaya koymaya başlamışlardır. Harp Akademileri'nde düzenlenen panelden sonra, pek çok yazar bu gerçeğe dikkati çekereken, Türkiye'nin en önemli işadamlarından Rahmi Koç'ta bu konuda şunları söylemiştir:

"Avrupalılar, ilanihaye beklemeyeceklerdir Güney Kıbrıs'ı AB'ye almak için.

25 senedir dış politikamızı Kıbrıs gözüyle gördük, Kıbrıs gözüyle yaptık. Bunun bir noktada artık kararının verilmesi lazım." (11)

      Bu çelişkili yaklaşımlar, Türkiye'nin Kıbrıs sorununun çözümü doğrultusunda adım atmasını, başka bir değişle, Kıbrıs sorununun çözümü ile ilgili süreci kuvvetli bir şekilde desteklemesini engellemektedir. Bu durumun, Türkiye'nin AB üyeliğini olumsuz olarak etkilemesi beklenmelidir.

 

 

 

SONUÇ                            [başa dön]

 

      Buraya kadar ortaya koyduğumuz bütün belgeler ve açıklamalar göstermektedir ki, Kıbrıs sorunu, Avrupa Birliği'nin gündemindeki en önemli sorunlardan biridir.

      Kıbrıs sorununun etkili taraflarından biri olan Yunanistan AB üyesidir, bütün AB organlarında temsil edilmektedir ve şimdiki durumda Türkiye ile ilgili kararları veya AB'nin genişlemesini veto etme olanağına sahiptir. Yunanistan, bu hakkını, Türkiye'nin Kıbrıs sorunu ile ilgili tutumunu gerekçe yaparak çeşitli defalar kullanmıştır. Türkiye ile AB'nin gümrük birliğine gitmiş olması nedeniyle, Türkiye'ye yapılması öngörülen yardımlar, hale hazırda, Yunanistan'ın engellemesi nedeniyle hayata geçirilememektedir.

      Kıbrıs sorununun diğer önemli taraflarından biri olan Türkiye, AB ile Gümrük Birliği Anlaşması yapmış, AB tam üyeliği için başvurmuş, bu amaçla Katılım Ortaklığı Belgesi hazırlanmış ve kendisi de Ulusal Belge hazırlama aşamasındadır. Bütün bu gelişmeler sırasında, Kıbrıs sorunu ile ilgili Türk tutumu önemli bir gündem maddesi olarak ele alınmıştır. Bu belgelerde, Türkiye'den, Kıbrıs sorununun çözümü için BM çabalarını kuvvetli bir şekilde desteklemesi istenmektedir.

      Kıbrıs sorununun ayrılmaz bir parçası olan Kıbrıs Rum Yönetimi, Kıbrıs Hükümeti olarak tanınmakta olmasının verdiği avantajı da kullanarak AB üyeliği için başvurmuş ve bu konuda bütün hazırlıklarını tamamlamıştır. Kıbrıs'ın AB üyeliğinede doğru ilerleyişini izlemek üzere hazırlanan yıllık izleme raporlarının sonuncusu olan 8 Kasım 2000 tarihli raporda bu husus açıkca ortaya konulmuştur. Açıkca belirtilmemiş olmasına karşın, Kıbrıs'ın AB üyeliğinin önündeki en büyük engel Kıbrıs'taki siyasi çözümsüzlüktür. Bunun dışındaki bütün koşullar, Kıbrıs Hükümeti olarak kabul edilen Kıbrıs Rum Yönetimi tarafından yerine getirilmiş bulunmaktadır. Bu konuda Rum Yönetiminden istenen, Kıbrıs sorununun çözümü doğrultusundaki çabalara güçlü destek vermesi olmuştur. TC-AB Derneği Başkanı Prof. Dr. Haluk Günuğur, 22 Aralık 2000 tarihinde Yakın Doğu Üniversitesi'nde düzenlenen bir panelde yaptığı konuşmada, bu durumu şu cümlelerle ortaya koydu:

"Kıbrıs'ın çözümünün bu kadar kısa sürede olamayacağını onlar da biliyor. Bu nedenle KOB'ta 'çözüm' demediler, 'çözüme destek verin' dediler."(1)  

      Bu durumda önümüzdeki süreçte, Türkiye'nin ve hatta Kıbrıs'ın AB üyeliği yolunda şu sorunun önem taşıyacağı görülmektedir: Kıbrıs'taki çözümsüzlüğün sorumlusu kimdir? AB, Türkiye ve Kıbrıs Rum Yönetimi'nden çözüm çabalarına kuvvetli bir destek verilmesini talep ettiğine göre, bu şartın yerine getirilip getirilmediğini de gözetmek durumunda olacak demektir.

      Bu durumda, Rum ve Türk taraflarının Kıbrıs  sorununa çözüm bulma çabalarını desteklemeleri ve AB ülkeleri ile organlarını bu çabalarından sürekli olarak haberdar etmeleri, bu konuda kendi leyhlerine ve karşı tarafın aleyhine olacak şekilde sürekli bir propaganda faaliyetleri sürdürmeleri gerekmektedir. Esasen, Kıbrıs Rum Yönetimi ile Yunanistan'ın faaliyetleri bu doğrultudadır. Kıbrıs Rum Yönetimi Dışişleri Bakanı Kasulides 24 Aralık 2000 tarihinde Simerini gazetesinde yayınlanan söyleşide, bu konudaki beklentilerini ortaya koymuştur:

"Türkiye, Kıbrıs sorununun çözümüne yardımcı olmazsa, Kıbrıs, çözüm olmadan AB'a üye olacak. Diğer yandan Türkiye'nin üyelik süreci ilerleyeceği için bir gün, Kıbrıs sorununu önünde bulacak ve Avrupa hedeflerini başarmak amacıyla çözmek zorunda kalacak.

Kıbrıs sorununun çözümü, Türkiye'nin üyeliği için önşarttır. Helsinki olmasa ve Yunanistan 'veto' uygulasa, Kıbrıs'ın üyeliği tehlikeye girerdi."(2)

      TAK Ajansı'nın, Simerini gazetesinden çevirerek verdiği habere göre, Kasulides, "uzlaşmaz Türk tutumuyla Kıbrıs'ın AB üyelik sürecinin dayanaklar kazanabileceğini, çünkü uluslararası faktörün, Denktaş görüşmelere oturup, KIbrıs sorununun çözmüyor diye Kıbrıs'ın Avrupa dışında kalamayacağını anlamakta olduğunu" da savundu.

      Tek başına bu söyleşi bile, Rum-Yunan tarafının hareket hattını ortaya koymaktadır. Rum-Yunan tarafı, Kıbrıs sorununun Türk tutumu nedeniyle çözümsüz kaldığını kanıtlama ve AB'deki Yunan vetosuna işlerlik kazandırma çabasındadır. Bu veto, Türkiye ile ilgili kararlarda kullanılabileceği gibi, Kıbrıs'ın AB üyeliğini engelleyecek ülkelere karşı, onların isteklerinin karara dönüşmemesi için de kullanılabilecektir. Rum-Yunan tarafı, bugüne kadar Kıbrıs veya Türkiye ile ilgili olarak alınan AB kararlarının kendilerine bu olanağı verdiği, bundan sonraki adımın, çözümsüzlüğün Türk tarafının tutumundan kaynaklandığını kanıtlamak olduğu inancıyla hareket etmektedir.

      Rum tarafı, AB'nin, "AB üyeliğinden Kıbrıs Rum ve Türk toplumlarının eşit şekilde yararlanması" gerektiği şeklindeki görüşüne de uygun davranmaya çalışmakta ve Kıbrıslı Türklerin AB üyeliğinden yararlanamamasının sorumlusu olarak da Türk tarafını göstermek için hazırlık yapmaktadır.

      Kıbrıs Rum Yönetimi, AB'nin ilgili kararından hemen sonra üyelik görüşmelerine Kıbrıslı Türk temsilcilerin de katılması fikrine olumlu yaklaştığını bildirmiştir. (3) Türk tarafı ise, statü sorunu nedeniyle bu öneriyi reddetmiştir. Kıbrıs Rum Yönetimi'nin, Kıbrıslı Türkleri, AB ile görüşmelere katılmaya çağırması, AB üyeleri tarafından olumlu bulunmuştur. İngiltere Dışişleri Bakanı Cook, Lüksemburg kararından sonra yaptığı açıklamada, "Rum kesiminin Türk tarafını müzakerelere davet etmesi olumlu, Türk kesiminin bunu reddetmesi üzüntü vericidir." (4) diyerek, AB'nin gelecekteki muhtemel tavrının hangi taraf lehine olabileceğinin de işaretlerini vermiştir. Bu işaretler, AB ülkelerinin, Kıbrıs'ın bölünmüşlüğünün devam etmesinden ve Kıbrıs'ın AB üyeliğinden Kıbrıs Türk toplumunun yararlanamamasından Kıbrıs Rum Yönetimini sorumlu tutumayacaklarının kanıtı sayılmalıdır.

      Rum-Yunan tarafının bu tutumu, Türk basın-yayın mensupları ve özellikle emekli diplomatlar tarafından da ifade edilmesine karşın, resmi Türk tarafının bu tutumu umursamadığı ve Rum-Yunan tutumunun amacına ulaşmayı sadece Kıbrıs sorunu ile ilgili görüşmeleri kesintiye uğratmak ve Kuzey Kıbrıs'ı Türkiye'ye entegre etmek tehdidi ile engellemeye çalıştığı görülmektedir. Kıbrıs RumYönetimi'nin AB tam üyeliği için başvurduğu dönemden başlayarak KKTC'nin Türkiye'ye entegrasyonu sürekli gündeme getirilmekte, ancak bu konuda alınacağı söylenen önlemler bir süre sonra işlevsiz hale gelmekte veya unutulmaktadır. Kasım 2000'de, Türkiye Katılım Ortaklığı Belgesi taslağının hazırlanmasından sonra, "Kıbrıs sorununun çözümü için harcanan çabaların kuvvetle desteklenmesi" kısa vadeli kriterler içinde sayıldığı zaman da benzer bir tavır sergilenmiş ve KKTC Cumhurbaşkanı Denktaş görüşme masasını terkederken, Ocak 2001'de Ankara'da yapılan TC-KKTC Ortaklık Konseyi çalışmalarında, KKTC'nin Türkiye'ye entegrasyonunu öngören bir "eylem planının" kabul edileceği duyurulmuştu.

      Ne var ki, TC-KKTC bütünleşmesi doğrultusunda alınacağı duyurulan tüm önlemler, sadece bir tehdit olarak gündeme gelmekte ama bir türlü uygulamaya sokulamamaktadır. Bu konuda alınacağı söylenen ekonomik önlemlerin başında, KKTC ürünü ticari malların Türkiye'ye serbestçe girmesi olmasına karşın, bu konudaki hukuki ve pratik engeller yıllardan beri aşılamamıştır. Soysal önlemlerden biri olarak düşünülen KKTC futbol takımlarının Türkiye liglerine katılması ise, daha baştan Türkiye Futbol Federasyonu'nun engellemeleri ile karşılaşmaktadır.

      Bu önlemlerin biraz daha ciddi şekilde uygulanması, başka bir değişle tehditlerin uygulamaya dönüştürülmesi halinde, Türkiye ile AB arasında çok ciddi sorunlar yaşanabilecektir. Türkiye-AB Gümrük Birliği Anlaşması, Türkiye'yi Ortak Gümrük Tarifesi (OGT) uygulamaya zorlamaktadır. Bu durumda Türkiye, KKTC mallarına ayrıcalıklı bir statü kazandırdığı için Gümrük Birliği Anlaşmasını çiğnemiş olacaktır. Kıbrıs Türk futbol takımlarının Türkiye liglerine katılması halinde, Türk takımlarının uluslararası turnuvalardan dışlanabileceği sık sık ifade edilmektedir. Açıkca bellidir ki, KKTC-TC bütünleşmesi halinde, Türkiye büyük bir bedel ödemekle karşı karşıya kalacaktır.

      Bu durumda, Rum-Yunan tarafının izlediği politikaya karşı, Türk tarafının uygulamada tuttuğu "tepki politikasının" sadece Türkiye'ye ve Kıbrıslı Türklere zarar verdiğini, Rum-Yunan tarafının işini ise kolaylaştırdığını söyleyebiliriz. Bu uyarı, bazı Kıbrıslı Türk siyasiler tarafından da sık sık ifade edilmektedir. Toplumcu Kurtuluş Partisi Genel Başkanı Mustafa Akıncı ve Cumhuriyetçi Türk Partisi Genel Başkanı Mehmet Ali Talat'ın bu konudaki uyarıları, sadece Kıbrıs Türk basınında değil, Türkiye basınında da yer bulmaktadır. Mehmet Ali Talat, Türk tarafının izlemekte olduğu tepki politikası yüzünden, Kıbrıs Rum tarafının 2004 yılına kadar AB'ye katılabileceğini belirtmekte ve bu durumda, Türkiye'nin AB üyesi olabilmek için, Kıbrıs'ta şimdikinden çok daha olumsuz şartlarla anlaşmaya razı olacağı uyarısını yapmaktadır. Talat bu durumu, "1974 öncesine dönüş" olarak nitelemektedir.(5) Mustafa Akıncı ise, bugünkü durumu, "bazı çevrelerin, gizli poltikalar güderek Kıbrıs Rum Yönetimi'ni, AB'ye tek taraflı olarak sokmak" olarak değerlendirmektedir. Ayni zamanda KKTC Başbakan Yardımcısı olan Akıncı'nın bu konudaki poltikaları "gizli" olarak nitelemesi, bu konudaki Türk tutumunun, KKTC Hükümeti'nin bilgisi dahilinde tesbit edilmediğinin de kanıtı sayılmalıdır.(6)

      Kıbrıs sorunu, Doğu Akdeniz'deki güçler dengesini, AB'nin genişlemesini ve Türk-Yunan ilişkilerini bu kadar yakından ilgilendirdiğine göre, bu sorunu, ancak topyekün bir paket içinde çözmek mümkün olabilecektir. Kıbrıs sorununu, bu sorunlardan ayrı ve soyutlanmış olarak ele almak, bu kozu elinden yitirmek istemeyen aktörlerin engellenmesi ile karşılaşmamıza neden olacak ve sorunun çözümlenmesindeki güçlüklerin aşılmasını zorlaştıracaktır. Esasen, sorunun bugüne kadar çözümlenmemesinin en önemli nedenlerinden biri, belki de bu soyutlanmışlık halidir. AB genişlemesi ve Türkiye ile Yunanistan üzerinde çok önemli bir etkiye sahip olan Amerika Birleşik Devletleri'nin bu genişlemeyi desteklemekte oluşu, Kıbrıs sorununun çözümü için, Türkiye, Yunanistan, Avrupa Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri'nin topyekün harekete geçmesini sağlayabilir. Bu durumda, bu ülkelerin çıkarlarının bir hedef doğrultusunda birleştirilmesi ve birbiri ile ilişkilendirilmesi gereklidir ki, bu ilişkiyi de yine, Türkiye ve Kıbrıs'ın AB üyeliği araclığı ile kurabilmek mümkündür. Bu durumda, Kıbrıs ile Türkiye'nin AB üyeliğini eşzamanlı olarak gerçekleştirmek, Türkiye'yi AB üyeliğinin gerektirdiği diğer koşulları yerine getirmek için harekete geçirirken, Kıbrıs sorununun çözümüne de katkıda bulunabilecektir.

      Bütün bu olgular, 2001 yılının, Türkiye'nin geleceğini etkileyecek zor kararların verilmesi gereken bir yıl olduğunu göstermektedir. Türkiye'nin alması gereken zor kararlardan biri de Kıbrıs sorunu ile ilgilidir. Kıbrıs'ta çözüm yolunda ileri adımlar atılmaz ve Türkiye de bu adımlara destek vermezse, Kıbrıs'ın AB üyeliği yolunda önemli adımlar atılabilecek, Türkiye bugüne kadar izlediği politikayı devam ettirdiği ve KKTC ile bütünleşmeye çalıştığı ölçüde de Avrupa Birliği ile karşı karşıya gelerek AB'den uzaklaşmış olacaktır.

      Bu sürecin, Türkiye'nin lehine etkilenebilmesi için, öncelikle "tepkisel politika" yönteminin terkedilmesi ve batılı düşünce normlarına uygun, yapıcı öneriler üretilmesi gerekmektedir. Türkiye, tepkisel politikasını sürdürdüğü sürece, bu gidişatı tersine çevirerek, kendine yeni hedefler belirlemesi veya AB'nin karşısına "Kıbrıs ve Türkiye'nin eşzamanlı üyeliği" gibi yeni pespektifler koyabilmesi de kolay olmayacaktır.



1. Bölüm

(1) Karluk, R. "Avrupa Birliği ve Türkiye", Beta Basım Yayım Dağıtım A.Ş., İstanbul, 1998, s. 5-15

(2) Anoil, G. ve Karides, N. "Avrupa Birliği ve Kıbrıs", Avrupa Komisyonu Kıbrıs Delegasyonu Yayını, Lefkoşa, s. 3.

(3) Fırat, M. "1960-71 Arası Türk Dış Politikası ve Kıbrıs Sorunu", Siyasal Kitabevi, Ankara, 1997, 

    s. 4-  8.

(4) Birand, M.A. "Türkiye'nin Ortak Pazar Macerası", Milliyet Yayınları, s. 58-59.

(5) A.g.e., s. 75-86.

(6) A.g.e.,  s. 147.

(7) A.g.e., s. 143-168.

(8) Günver, S. "Kızgın Dam Üzerinde Diplomasi", Milliyet Yayınları, İstanbul, 1989, s. 142.

(9) Fırat, M. s.158-163

(10) Çubukcu, A. "Bizim 68",  Evrensel Yayınları, İstanbul, 1998, s. 57-58.

(11) Fırat, s. 150.

(12) Günver, S. "Kızgın Dam Üzerinde Diplomasi", s. 43-54.

(13) Birand, s. 530.

(14) http://www.belgenet.com/arsiv/ab/kob_2000.html

 

2. Bölüm

 

(1) Birand, s.294-295)

(2) A.g.e., s. 459.

(3) A.g.e., s. 461.

(4) Tekeli, İ., İlkin, S. "Türkiye ve Avrupa Birliği - 3",  Ümit Yayıncılık,  Ankara,  2000,  s. 215-216.

(5) Birand, s. 488

(6) Tekeli, İlkin, s.529

(7) Karluk,  s. 489-490.

(8) http://europa.eu.int/comm/enlargement/cyprus/ac_part_10_99_draft/index.htm

(9) http://www.ntvmsnbc.com/news/55004.asp?0m=-221

(10) Kıbrıs Gazetesi, 11 Kasım 2000, s. 7.

(11) Kıbrıs gazetesi, 21.1.2001,  s. 5.

 

Sonuç

 

(1) Türk Ajansı Kıbrıs Bülteni, 22 Aralık 2000.

(2) TAK Bülteni, 24 Aralık 2000.

(3) Milliyet Gazetesi, 14 Aralık 1997.

(4) Milliyet Gazetesi,  4 Ocak 1998.

(5) Talat, M.A. Cumhuriyetçi Türk Partisi Basın Açıklaması, 22 Ocak 2001

(6) Milliyet Gazetesi, 24 Ocak 2001, s.17.

copyleft (c) 2001 hamamboculeri.org -- hamamboculeri@hamamboculeri.org