ana sayfa > dosyalar > cumhuriyet gerçeği
Ana Sayfa       Hamamböcüleri Ne?       English       Dosyalar       Arama       Site Haritası       Arşiv

Salih Öztoprak - Cumhuriyet Gerçeği

(22 Nisan – 15 Mayıs 1998 – Yenidüzen gazetesinde yayımlanmış yazı dizisidir)

Pdf formatinda burdan alabilirsiniz. Duzenlenmis ve baskiya hazir sekildedir. Acrobat reader kullanmanizi oneririz.

Cumhuriyet Neden Susturuldu?

Sömürgeye Karşı Bağımsızlık

 Bağımsızlık, Emek ve Barıştan Yana

Adamızda Barış Neden Mümkün Olmasın?

Usulsülükler, Yolsuzluklar, Hırsızlıklar

Sürekli Olarak Yapıcı Fikirler Ürettiler

Her Sahada Devletçilik

Ekonomik Kalkınma Programı

Enosis Mücadelesi Yıkım Getirecek

Makarios’un Tutumu Üzüntü Verici

Dr. Küçük’ü ve Türk Bakanları Dışlamak Yanlış

Sarper: “Kıbrıs Cumhuriyeti Yaşayacaktır”

Enver Ramadan’ın Öldürülmesi Siyasi Cinayet

Yabancı Güçler Bogzunculuk Yaratmak İstiyor.

Üç Öğrenci Kıza Tecavüz

Dr. İhsan Ali’nin Yazıları

İngiltere’den Zorbalara Destek

Yaz Denktaş Yaz

Başımız Ezilebilir Fakat Muhalefet Susturulamaz

Cumhuriyet Nasıl Susturuldu?

Barut Kokusu ve Kan Yerine Barış

Yurdumuzun Kana Boyanmasını Özleyenler Var

Camiler ve Rumlar Okuluna Saldırı

Cumhuriyet Neden Susturuldu?

 

Cumhuriyet Gerçeği 1                                                                               başa dön

 Cumhuriyet Neden Susturuldu?

Cumhuriyet gazetesi neler yazıyordu ki yayınlanmaya başladığı ilk günlerden bilinen çevrelerin çok sert tepkisini aldı? Daha ilk sayılarından tehdit edilmeye başlandı; arabaları, büroları, evleri saldırıya uğradı. Ve en son sayısının yayımlandığı günün gecesi gazetenin sahipleri ve yazarları öldürüldüler.

Cumhuriyet Gazetesi herşeyden önce sömürgecilere karşıydı. Dünyanın her yerinde ezilen halkların emperyalizme, sömürgeciliğe karşı verdikleri savaşları destekliyorlardı.

      Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Bağlantısızlar Blok’unda yer almasını savunuyorlar, Birleşmiş Milletler’de o günlerde görüşülen Tunus, Cezayir gibi sorunlarda Kıbrıs Cumhuriyeti’nin sömürgecilik karşıtı tutumunu planlı, devlet ağırlıklı ekonomiyi savunuyorlardı, solcuydular.

      Ekonominin ancak huzurlu bir ortamda, demokratik bir ortamda gelişebileceğini söylüyorlardı. Hemen her sayılarında demokrasiyi savundular. Tehdit edilirken, saldırıya uğrarken bile kimseye kaba güçle yanıt vermeyi düşünmediler. Evlerini taşlayanları bürolarında tartışmaya davet ettiler, eğer fikirlerine güveniyorlarsa onlara gazete köşelerinde  yer bile verebileceklerini söylediler.

İki toplumun çatışmasının yalnızca sömürgecilere yarayacağını, Kıbrıslıları ise felakete sürükleyeceğini usanmadan yazdılar. Sömürgecilerin olası yeni yöntemleri konusunda halkımızı uyarıyor “böl-yönet” tuzağına düşülmemesi için olanca güçleriyle uğraşıyorlardı.

      Onlar barış için, mutlu bir Kıbrıs, mutlu bir dünya için savaşımlarını sürdürürken, Türk ve Rum tarafında, sömürgecilerin tam da istediği şekilde birbirleriyle çatışmaya hazırlanan, Bağlantısızlar safında yerini alan Kıbrıs devletini yıkmak isteyenler vardı. Cumhuriyet, ayırım yapmadan Türklerin de Rumların da bu konudaki yanlışlarını eleştirdi.

      Bu fikirlerinde zamanın Türkiye Cumhuriyeti ile uyum içindeydiler. Türklükleri ile gurur duyuyor, Kıbrıs’taki barışın her şeyden önce Türkiye’ye yarayacağını biliyorlardı. Tüm yayın yaşamları boyunca TC yetkilileriyle aralarında en küçük bir sürtüşmeye rastlayamazsınız. O günlerde Türkiye’de 27 Mayıs Devrimi gerçekleşmiştir ve özgürlük rüzgarları esmektedir. “Cesaretimizi Türkiyemiz’deki özgürlük rüzgarlarından” alıyoruz demektedirler. O günlerde Türkiye ile sürtüşme içinde olan zamanın yöneticileridir. Yolsuzlukları yazdılar, hırsızlıkları, en önemlisi insanları susturmak için yapılan baskıları, zulüm, cinayetleri yazdılar.

      Ve insanlarımızı “Kıbrıs Türk Halk Partisi” saflarında örgütlemeye çağırdılar. Ayhan Hikmet, partinin genel sekreteri, Muzaffer Gürkan da eğitim sekreteriydi.

9 Ocak 1961 günkü sayısında şöyle yazıyordu Cumhuriyet:

      “Belki Cumhuriyet gazetesini yayınlayanların başı ağrıyabilir, belki birkaç zorba çıkar ve yazdıklarımızı bize ağzımızdan burnumuzdan yedirmeye çalışır. Belki birkaç maceracı, bulanık suda balık avlamak için kargaşalık ve kanlı hadiseler çıkarmaya teşebbüs edebilir. Fakat hesap soran, Türk toplumunun hür ve demokratik hayata kavuşması için mücadele eden topyekün muhalefet susturulamaz.”

      Onlar işte bu özellikleri nedeniyle öldürüldüldüler, daha doğrusu ölümsüzleştirildiler.

      Şimdi Cumhuriyet’in tozlu arşivini karıştırıp savlarımızı kanıtlamaya çalışalım.

  Cumhuriyet Gerçeği 2                                                                               başa dön

Sömürgeye Karşı Bağımsızlık

        Konuyla ilgili ikinci yazımızı yayınladığımız bugün avukat, gazeteci ve Kıbrıs Türk Halk Partisi yöneticileri Ayhan Hikmet ve Muzaffer Gürkan’ın, katledilişlerinin 36. yılı. Bu değerli insanların ortadan kaldırılmaları ise yayımladıkları gazetenin susturulması nedenlerini araştırırken nelere, kimlere karşı olduklarını irdelemeliyiz. Neler yazıyordu Cumhuriyet gazetesi ki susturuldu?

Cumhuriyet gazetesi herşeyden önce sömürgecilere karşı bir milyon insanını kaybetmek pahasına verdiği kurtuluş savaşını destekliyor, “Bütün sömürgelerin birer birer bağımsızlığa kavuştuğu bu günlerde Cezayir’de Fransız Emperyalizminin akan kanlar üzerine basarak henüz ayakta durması sadece Fransa için değil, bütün dünya için bir utanç meselesidir” diyordu.

      Daha o günlerde Cezayir’de, Güney Afrika’da ve pek çok ülkedeki sorunlar hakkında doğru saptamalar yapmıştı Cumhuriyet ve geleceği, bilmin ışığından yararlanarak şaşırtıcı bir doğrulukla görebilmişti.

      “Elbette bir gün gelip Cezayir kurtulacaktır. Sonuç bundan başka olamaz. Şimdi Arap mahallelerinin daracık sokaklarından yükselen ve sömürgeci kurşunların delip geçtiği yeşil-beyaz özgürlük bayrakları elbette layık olduğu hürmeti kazanacaklardır.”

      Mısır’daki anti-emperyalist Nasr yönetimini övücü yayın yapıyor, Suriye, Mısır ve Yemen’in emperyalizme karşı dayanışma için kurdukları Birleşik Arap Cumhuriyet’ini sevinçle karşılıyordu. Ama o günlerde toplumumuz içerisinde Nasır’a ve Birleşik Arap Cumhuriyetine iyi gözle bakmayanlar da vardır.

      Cumhuriyet onları şöyle uyarıyor: “Son zamanlarda bazı Türkçe gazetelerde Birleşik Arap Cumhuriyeti Başkanı Nasır ise Kıbrıs’taki büyükelçisi Mustafa Lütfi’den bahsederken kullanılmış olan dil ve ifade tarzı her türlü uluslararası ahlak ve vicdan ilkelerini ihlal eder bir özellikte idi. Şurası açıkça anlaşılmalıdır ki kullanılan küfür lisanı hiçbir zaman toplumumuzun lehine değildir. Tam tersine, toplumumuzun prestij ve itibarının sarsılmasına yardım eder.”

      Güney Afrika Cumhuriyet’inde yıllarca egemenliğini sürdüren utanç verici ırkçı yönetim de Cumhuriyet’in büyüteci altındadır ve eninde sonunda bu despot yönetimin yıkılacağına olan inancını yazmaktadır.

      “Güney Afrika hükümetinin güttüğü ırkçılık politikası dünyanın her tarafında büyük tepkiler sonucunda Güney Afrika hükümeti Commonwealth’ten ayrılmak zorunda kalmıştır. Şimdi de Birleşmiş Milletler’den atılması için başvuru yapılmıştır. Birçok devletin desteklediği başvuru kabul edilir mi? Bunu bilemeyiz, bu iki olayı insanlığın Güney Afrika’daki ırkçı politikayı artık hazmedemediğini göstermektedir.”

      Gana’da anti-emperyalist Başbakan Umumba’nın kaçmaya çalışırken dur emrine uymadığını ve vurularak öldürüldüğünü açıklamıştır. Cumhuriyet bunun planlı bir cinayet olduğunu öyle ‘kaçma, dur emri’ olmadığını daha o günlerde yazmış; nitekim yıllar sonra yurtsever L’Umumba’nın emir-komuta ile vurulduğu ortaya çıkmıştı.

      22 Ağustos 1961’de Birleşmiş Milletler Fransa’nın Tunus’tan çekilmesini kararlaştırmıştır. Bu kararda Kıbrıs cumhuriyeti’nin de katkısı olmasını ve Bağlantısız Ülkelerle bilrlikte hareket etmesini sevinçle karşılamıştır.

      Cumhuriyet gazetesi yayımlanmaya başladığı ilk günden Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Bağlantısız ülkelerle birlikte hareket etmesini savunmuştur. Bağlantısız ülkelerin hepsinin uzun müddet sömürge veya yarı sömürge durumunda kaldıkları için dayanışmaktan başka seçenekleri olmadığını yazmıştır.

      “Dünya savaşlarının en önemli etkeni sömürgeci düşüncedir” diyordu Cumhuriyet. “1919’da Anadolu’yu parçalayan, Cezayir’de bir milyon, Angola’da 300 bin insanın katliamına neden olan aynı sömürgeci düşüncedir.”

      Ve halkımızın olası tertiplere karşı uyarıyordu Cumhuriyet yazarları: “Sömürgeciler bırakmak sorunda kaldıkları eski kolonilerini unutamamışlardır. Yenilmenin, sürülüp çıkarılmanın hıncını ve çıkarlarının korunmasını o yerler halkları arasında çatışma, kargaşalık tohumları ekmekte bulmuşlardır. Bağımsızlığa yeni kavuşan bazı sömürge halklarının birbirlerine düşmeleri bu yüzdendir.”

      23 Nisan 1962’de katledilen Ayhan Hikmet ve Muzaffer Gürkan’ı saygı ile anıyoruz.

Cumhuriyet Gerçeği 3                                                                               başa dön

Bağımsızlık, Emek ve Barıştan Yana

        Dünkü yazımızda Cumhuriyet’in sömürge karşıtı yanını anlatırken diğer bağımsızlık hareketlerinde olduğu gibi Mısır’daki ilerici harekete verdiği deskekten söz etmiş, Kıbrıs’ta yayımlanan milliyetçi görüşe sahip bazı gazetelerin, devrin hükümet Başkanı Abdul Nasır ve onun Kıbrıs Büyükelçisi hakkındaki küfür dolu yayınını da kınadıklarını söylemiştik. Kimlerin kimin yanında olduğunu görebilmek açısından bu örneğin üzerinde durmak istiyorum.

      Mısır, 1952 devriminden bu yana tarafsız bir dış politika izliyordu. Bu nedenle Bağdat Paktı’na katılmayı reddetti. Bunun üzerine İngiltere ve Birleşik Amerika Mısır’dan silah satmayı reddettikleri zaman Mısır hükümeti, bu gereksinmesini sosyalist ülkelerden gidermeye başladı.

Temmuz 1956’da Mısır hükümeti Süveyş Kanalı’nın ulusallaştırılmasıyla ilgili bir yasayı kabul etti.

      Emperyalistler buna silahlı bir saldırıyla cevap verdi. İlk saldıran 30 Ekim 1956’da İsrail oldu. Ertesi gün Fransa ile İngiltere de bu saldırıya katıldılar. Kahire, Fort Said, İskenderiye ve diğer kentler saldırganlar tarafından bombalandı. 5 Kasım’da Sovyetler Birliğini’nin “Eğer saldırı durmazsa kuvvet kullanmaya kararlıyız” ültimatomundan sonra ertesi gün saldırganlar harekatı durdurulduklarını ilan ettiler.

      İtalyan ve Alman faşistlerin desteğiyle kendi ülkesindeki seçimle işbaşına gelmiş Halk Cephesi’ni ezip binlerce insaı öldüren İspanya’nın faşist diktatörü Franko’dan Kıbrıs Radyosu Türkçe haber bülteninde övgüyle söz edilmesini çeker: “Birleşmiş Millletlere ve tarafsız devletlere saldıran parçalar veriliyor, sanki bu diktatörün propagandası yapılıyordu. Gerek BM, gerekse tarafsızlar grubunun bir üyesi olan memleketimizin dış politikasını baltalar nitelikte olan böyle bir propaganda yapma cesaretini nereden buluyorlar?”

      27 Ocak 1962 tarihli Halkın Sesi gazetesinin başyazısında, toplumumuzun İngilizler’le olan ilişkilerinden söz ederken, “onlara yataklarımızı açtık, yorganlarımızı verdik” şeklinde bir tümce kullanmasını çok garip karşılar. Cumhuriyet gazetesi ise “Bizim bildiğimiz halkımız hiçbir zaman sömürgecilere ne yatağını açmış, ne de yorganını vermiştir. Halkın Sesi daha açık konuşsun ki İngiliz sömürgecilere kimlerin yatak açtıklarını, kucak açtıklarını yazsın da halkımız öğrensin” der.

      Bir şey daha dikkatini çekmişti Cumhuriyet gazetesi yazarlarının: 27-28 ocak nedeniyle Denktaş’ın yayımladığı mesajda ve Nacak’taki başyazısında27-28 Ocak 1958 mücadelesinin kimlere karşı verildiğinin yazılması unutulmuştur”. Denktaş’ın o güne değin yayımladığı hiçbir yazısında da İngiliz sömürgecileri eleştirmediğini belirtir Cumhuriyet.

      CMC GREVİ Amerikan CMC Maden Şirketi hafta tatillerini de işgünü saymak isteyince Türk-Rum bütün işçiler greve gider. Nacak gazetesi grevin ideolojik olduğunu, Türk işçilerinin greve katılmamaları gerektiğini söyler. Dr. Küçük Türk işçilerinin tatilinin Pazar değil Cuma olduğunu iddia eder. Cumhuriyet gazetesi, milliyetçi zemine çekilmek istenen konunun maden şirketinin tek taraflı ve iş sözleşmesine aykırı olarak tatil kararını ortadan kaldırmak olduğunu söyler ve işçileri bu haklı mücadelelerinde destekler.

      Kıbrıs’ta ve dünyamızda silahsızlanmayı savunan Cumhuriyet, BM’nin genel ve tam bir silahsızlanmanın dünya uluslarına ne gibi ekonomik ve sosyal faydalar sağlayacağını rakamlarla açıklamasının miktarlardaki parayla halkların yaşam seviyesi yükseltilebilir.”

      Londra’da Trafalger meydanında yağmurlu bir paskalya gününde onbinlerce insanın nükleer silahları protestoo için yaptıkları protesto gösterisinin genel silahsızlanma için önemli bir ümit verdiğini yazar.

      Sovyetler Birliği bilimadamlarının ilk kez uzaya içinde insan bulunan bir uzay gemisi gönderip yeryüzüne indirmeyi başarmalarını bütün dünyada hayret ve takdir uyandırdığını yazar Cumhuriyet ve Sovyetler Birliği yöneticilerinin bu büyük başarılarını ilan ederken, barış ve silahsızlanma gerektiğini bir kez daha belirtmelerini takdir ettiklerini ancak, bu vaatlerin sözde kalmaması gerektiğini belirtir.

      1 Mayıs 1961 Dünya İşçi Bayramı... Cumhuriyet Amerikalı işçilerin sekiz saatlik iş günü için verdikleri savaşımı anlatır. Amerikalı işçiler 75 yıl önce 8 saatlik iş hakkı kazanmışken dünyanın birçok yerinde ve yanıbaşımızdaki kendi işçilerimize bu hakkın verilmediğini söyleyip şu çağrıyı yapar: “Kıbrıs Türk işçisi! Kendi malın olan sendikalarda birleş ve eloğlunun çoktan kazandığı kutsal hakkını ara. Türk sendika idarecisi! İşçi hareketleri tarihine bir göz gezdir ve omuzlarına aldığın ağır ve büyük görevin önemini anla”.

Cumhuriyet Gerçeği 4                                                                               başa dön

Adamızda Barış Neden Mümkün Olmasın?

        Cumhuriyet’in kısa yayın taşamı boyunca en çok işlediği konu barış olmuştur. Daha ilk sayısında “Cumhuriyet Büyük Atatürk’ün yurtta barış, dünyada barış ilkesine ayak uyduracak ve yurdumuzun, Kıbrısımız’ın Akdeniz’de barışın en güzel bir örneğini vermesi için yayın yoluyla çaba göstermiştir.

      Onlar Kıbrıs’ın gerçek çıkarının adada düzenli barış kurulmasında olduğuna inanıyorlardı. Memlekette yapılacak birçok güzel şeyin olduğunu, gözlerimizi geçmişe değil, geleceğe çevirmemiz gerektiğini söylüyorlardı.

      Bilim ve tekniğin ışığında bir kalkınma yolu tutmak, yurdun sosyal, ekonomik sorunlarını çözmek dururken “komitacılık” yollarına sapmanın ancak zarar, kötülük ve gerilik getireceğini yazıyor, kuruluşu çağdaş dünyada bu kadar ilgi uyandıran bu devletin maddi ve manevi değerleriyle medeniyet kavramına ayak uydurabilmesinin ilk koşulunun adada barışın, güvenlik ve düzenliğin sağlamca yerleşmesi olduğunu söylüyorlardı.

      Bir çatışmada tahrikçilerin bir yolunu bulup malını da canını da emniyete aldığını, her zaman tehlikeye girenin yoksul halk olduğuna dikkat çekiyor, hangi taraftan gelirse gelsin kargaşalık çıkarmak isteyenlerin yakalanıp adalete teslim edilmesini istiyorlardı. Bu konuda kışkırtıcılara değil Türkiye Büyükelçisi Emin Dirvana’nın demeçlerine uyulmasını salık veriyorlardı.

      Kıbrıs’ın Kıbrıslılar’ın olduğunu söylüyor, Türkler ve Rumlar olarak birbirimizin haklarına hürmet etmemiz, ülkemizi daha mutlu bir seviyeye getirmemiz için çaba göstermemiz gerektiğini yazıyorlardı.

      Kıbrıs’ın bağımsızlığının herhangibir devlete veya ulusa bağlanması değil, Kıbrıs’ın Kıbrıslılar tarafından idare edilmesi olduğunu vurguluyor ve Ortaçağ’dan kalma bazı papazların kilise çanları arasından gelen sorumsız sözleri ve gerçekleri değil, dini efsanelere dayanan modası geçmiş fikirlerin Bağımsız Kıbrıs Devleti gerçeğini hiçbir zaman değiştirmeyeceğini yazıyorlardı.

      Her iki tarafta da bir takım olumsız çalışmalar vardı fakat buna karşın ümitlidirler: “Hayal kurmak gibi olmasın lakin bu memleketin iyi günler göreceğine olan inancımız azalmadı aksine arttı.

      Kıbrıs, leyleğin yuvadan attığı yavru durumuna düşmeyecektir. İyi günler memlekete yeni politika anlayışı da getirir ve bu anlayışın temeli insan sevgisi, barış ve demokrasi ilkeleri olursa geleceğimiz Kıbrısımız’ın güneşli iklimi gibi aydınlık olacaktır” diye yazarlar.

      Amerika ile Rusya’nın bile barış içinde birlikte yaşamayı düşündükleri ve bunun zorunlu olduğunu hissettikleri bir zamanda gelip geçen bir yağmur bulutunun ıslatabileceği bu küçük adada “iki toplumun insanca yaşaması neden mümkün olmasın?” diye düşünüyorlardı.

      “Türk gazeteciler olarak toplumumuzun yüksek çıkarlarını korumak, savunmak görevlerimizi sürdüreceğiz. Anayasa’daki haklarımızın gerçekleşmesi için uğraş vereceğiz” diyorlardı, ancak olayları abartılı şekilde aktarmanın, kuşku tohumları ekmenin iyi sonuçlar vermeyeceğini anımsatıyorlardı.

      Tohumları ya da ulusları birbirine düşürmenin bir sinir havası içinde tutmanın kolay olduğunu, zor olanın ama güzel olanın aradaki sorunları çözümlemek olduğunu belirtiyorlardı.

      Ne yazık ki onlar var güçleriyle barışı kurmaya çalışırken beri yanda dirliği, düzenliği yıkmak için yemin edenler vardı. Cumhuriyet korkmadan her iki kesimi de eleştirir:

      “Her iki tarafın şovenistleri ve demagogları bu memleketin yararı için artık susmalıdırlar. Enosis ile Taksim her iki taraf için artık bir hayal olmuştur. Kıbrıs’ta asırlarca dost ve kardeş olarak yaşamış iki unsurun bundan böyle de aynı şekilde yaşamamaları için bir neden yoktur. Bir takım güçlükleri iyi niyetle aşabiliriz. Enosis kampanyasının bu ülkeyi ne gibi tehlikelere sürüklemiş olduğunu Rum şovenistlerinin takdir etmeleri zamanı gelmiştir.

      Taksim tezini ortaya atanlara gelince; devrini doldurmuş olan bu tezin ikide bir ortaya atılması gereksiz yere Türkiye Milli Birlik Hükümeti’nin başına dert açmak demektir. Aklı başında her Türk ve Rum’un arzuladığı şey sosyal ve siyasal huzurun gerçekleştiğini görmektir.”

Cumhuriyet Gerçeği 5                                                                               başa dön 

Usulsülükler, Yolsuzluklar, Hırsızlıklar

        Cumhuriyet her zaman adaletli ve dürüst bir yönetimi savunmuş, yolsuzlukların, usulsüzlüklerin üstüne gitmiştir.

      Celal Hordan’ın topladığını kabul ettiği 28 bin sterlinlik yardımın nasıl 12 bin sterline düşürüldüğünü defalarca sormuştur. Menderes devrinde gönderilen yardımların hesabını sormuş ve gelecek tüm yardımların denetlenmesini istemiştir... Büyük bir inşaat işine girişen ‘önemli bir kişinin’ belediyeye ödenmesi gereken inşaat ruhsatı harcını ödemediğini, belediyenin kendisine yaptığı başvuruları da, işgal ettiği makamın otoritesinden istifade ederek baştan savdığını yazmıştır. Yine inşaat işine merak sarmış diğer bir zatın da muhtaç ve borçlu köylüye yardım için kullanılması gereken kooperatif paralarından, uzun vadeli ve yüzde dört faizli 10 bin Kıbrıs Lirası almayı başardığını öğreniyoruz.

      Başvuranın arzusuna göre, ısmarlama elbise diker gibi, ısmarlama barem cetveli düzenlediğini, başvurunun arzusuna uyularak yeni baremin, eski baremin son kademesinden başladığını okuyoruz. Meğer o zamandan başlamış diplomanın, bilginin yerini torpilin alması.

      Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla akıllarının kenarından bile geçirmedikleri mevkilere ve dolayısıyle para ve şöhrete kavuşan bazı zatların, şehirlerde konaklar, sahillerde villalar yaptırıp, elbise değiştirir gibi araba değiştirir, hatta evlerinin mobilyalarını bile Avrupa’dan getirten yoksul halk ile konuştuklarında muhtemel eleştiri dileklerini önlemek için hep “zaten bu cumhuriyet yaşamayacak, yarın ne olacağı belli değil” gibilerinden her şeyi kötüye yoran sözler söylediklerini öğreniyoruz.

      Batılı ülkelerin Dışişleri’ne daima en seçme, en bilgili elemanları tayin ettiklerini, Dışişleri konularının ancak belirli yüksek vasıfları olan elemanların içinden çıkılacak konular olduklarının bilinmesine karşın bizde, arkası olan ehliyetsiz kişilerin böyle yerlere yerleştirildiğini yazıyorlar.

      Cumhuriyet muhalefet görevini cesurca ve dürüstçe sürdürürken, bundan gocunanlar onlar hakkında gerçek dışı suçlamalar yapmaktadırlar. Ayhan Hikmet şöyle yanıtlar onları:

      “Şunu açıkça duyuyorum ki, korkacak, utanacak veya sayın milletimizden gizleyecek hiçbir tarafımız yoktur. Bundan dolayı bir sayın yazarımızın ileri sürdüğü teklifi kabul eder ve tarafsız bir yerde entellektüel kişilerin huzurunda tartışmaya hazır olduğumuzu açıklarım.”

      Ancak şunu belirtmek isterim ki, böyle bir tartışmaya Anavatan siyasi çevrelerinin değerli temsilcileri başkanlık etmeli ve anavatanın değerli basın mensupları böyle bir tartışmayı yerinde takip etmelidirler.

      Çünkü böyle bir tartışmada ileri süreceğimiz ve kanıtlarla ispat etmeye hazır olduğumuz, anavatanı da ilgilendiren konular vardır.”

      Doğaldır ki çamur atanlar açık tartışmaya yaklaşmazlar ve Cumhuriyet yoluna devam eder.

      Bugün içine düştüğümüz düzensizliklerin, yozlaşmanıın temelleri meğer o günlerden atılmaya başlamış:

      “Toplum olarak sakat bir idare anlayışının çeşitli ve tuhaf görünüşleri ile karşılaşmaktayız. Acısını zamanla daha derinden duyacağımız, manevi tahriplerinin derecesini zamanla daha açık göreceğimiz bir durumdur bu. Çekinmeden ‘sakat’ diye niteleyebileceğimiz bu idare analayışının pratikleri, yapılan bazı tayinlerde açıkça adam kayırma, buna ek olarak yine bazı tayinlerde usulsüz davranışlardır. Birçok görevlere tayinler daha o mevkinin münhalleri duyurulmadan yapılmaktadır.”

      Bu usulsüz tayinlere örnek olarak da Cumhuriyet o günlerde yapılan Enformasyon Dairesi Müdür Yardımcılığına yapılan tayini gosterir. Tepeden inme bir emirle usulsüz olarak bu önemli göreve getirilen kişinin bu teknik göreve uygun ne gibi özellikleri olduğunu sorar:

      “Kaç yabancı dil bilir? Gazetecilikte, yayın ve basın işlerinde deneyimi var mı? Meselenin bu taraflarından vazgeçtik, bari yüksek tahsili olan birisi ya da hiç olmazsa tanınmış bir yazar, bir edebiyatçı mıdır bu zat?

      Meğer radyonun da ilkeleri daha o zamandan biçimlenmeye başlamış. Alınan haberlerin aslını esasını tetkik etmek, bunları tarafsızlık anlamında süzgeçten geçirmek varken, radyonun tek bir siyasi grubun organı imiş gibi hareket ettiğini;

      Halkın Sesi, Milli Birlik ve Nacak gazetelerinde yayınlanan olayları partizanca sunan haberlerin gökten zembille inmiş gibi aynen Kıbrıs Radyosu’nun Türkçe bölümünde okunduğunu öğreniyoruz.

      “Radyo bütün vatandaşların ödediği vergilerle çalışan ve dolayısıyla bütün vatandaşların malı olan bir kurumdur. Üstelik yayınının her dakikası devlete liralara mal olmaktadır. Bu durumda bazı kişilerin raklamı olmaktan öteye gitmeyen bir takım haberleri coşkuyla yazmak devletin vatandaşlara eşit davranmasını gerektiren ilkelerle ne dereceye kadar bağdaştırılabilir? Sadece bu bakımdan değil, memleketimizde demokrasinin kökleşmesi ve partizan görüşün ortadan kalkması bakımından da radyonun bağımsızlık ve tarafsızlığını cesaretle koruması gerekmektedir.”

      Hele Vakıflarla ilgili bir haberi okurken sanki otuz yedi yıldır önceki değil dünkü gazeteyi okuyoruz. Vakıflar yönetim kurullarındaki kişilerin, Vakıflarda çalışanların ne kendileri ne de eşleri veya ortakları vasıtasıyla Vakıflar İdaresi ile anlaşma yapamayacakları bilinmesine karşın birçok kez bu kuralın ihlal edilmiş olduğunu yazıyordu.

      Yapılan usulsüzlüklerin sadece toplum vicdanına onulmaz yaralar açmakla kalmayacak, Anlaşmalarla tesbit edilen haklarımızın kötüye kullanıldığı şeklinde yorumlara da zemin hazırlayabileceğine dikkat çekiyordu Cumhuriyet yazarları.

Cumhuriyet Gerçeği 6                                                                               başa dön  

    Sürekli Olarak Yapıcı Fikirler Ürettiler

        Olanaklar dardır, yeni kurulmuştur devletimiz. Halkının büyük çoğunluğu yoksulluk sınırının altındadır. Ama ya yöneticilerimiz?

      “Binlerce vatandaş açlık ve sefaletle ümitsiz bir kavgaya tutuşmuş bocalayıp dururken, Hükümet çeşitli gerekçeler ileri sürerek maaşlar, bol ödenekler tesbit etmeye devam ediyor. Bir yanda ekmeği aslanın ağzında bile bulamayan binler ve on binler... Öte yandan bir füze gibi kademe kademe daha lüks, daha konfora kavuşan onlar, yüzler!...

      Bu devlete yalnızca yüksek maaşlar ve ödenekler için hizmet etmek isteyenler varsa yolun başında belli olur. Kıbrıs Devleti’nin özverili, alçak gönüllü elemanlara ihtiyacı vardır. Mahalle ve köy kahveleri işçilerle dolup taşar, göçmen vapurları bu toprağın üçüncü mevkilerine doldurup götürür ve sefaletin doğurduğu nice aile faciaları artarken bir kısım insan nasıl “tatili, hayatın sefasını sürdürebilir anlayamıyoruz.”

      Cumhuriyet gazetesi, Rumlar’ın bizden beş misli daha kalabalık olmalarına karşın Cemaat Meclisleri’nde 23 vekil bulundurmalarına karşın bizim Cemaat Meclisimizde 30 vekil bulundurulmasını da doğru bulmuyor. Cemaat Meclisimiz bütçesinin büyük bir kısmını maaşlara harcamak yerine okul, kooperatifler gibi yararlı ve verimli yerlere taksim edilmesini savunuyor.

      Yapılan yatırımların da gelir getirici değil lüks için yapıldığını okuyoruz: “Evlaf’ın şu komik “Anadolu Kulübü” macerasına itilmesinden ve bu girişimin toplumumuza 5-6 bin liraya mal olmasından sonra biz sanıyorduk ki artık böylesine yetersiz ve verimsiz işlere girişilmeyecektir! Yanılmışız. Bu yoksul halkın parasını leğen örtüsü benzeri gereksiz ve verimsiz girişimin yeni uygulamalarına bakın” deyip şu örneği gösteriyor Cumhuriyet.

      Girne’nin 2 mil kadar batısında Licodissa bölgesinde, Templon deresinin döküldüğü yerdeki kayalık ve çakıllık bir kıyı parçasıyla dere boyundaki dar bir araziyi Cemaat Meclisi bütçesinden tam 19 bin lira ödeyerek satın alıyorlar. Oysa malen para ettiği bir devirde (1956’da) burasını bir Rum, bir İngiliz’den 6 bin liraya satın almıştı. Sonra da kıyısı kayalık, denizi çakıllık bu yerin plaj ve yat tesisi haline getirilmesi için binlerce lira harcıyorlar.

      Evkaf İdaresi’nin de 60 bin liraya satın aldığı Çömlekçi Çiftliğinin 20 bin lira da masrafla 80 bin lira mal ettikten sonra dönüp burayı senesi 3 bin liraya kiraladığını okuyoruz. Yatırılan paranın senelik faizi ile 7 bin liradır. Yani seneden 3 bin liradan fazla bir zarar vardır bu işte.

      Doğal kumsallar dururken kayalıklara plaj yapılır, dökülen kamyonlarca kumu deniz alır götürür. Fabrika yapmak dururken dünya kadar para harcanarak koskoca bir otel yapılır sonra da bu otelin odalarında kimleri yatıracağız diye kara kara düşnülür. Üstelik park yeri düşünülmeden yapılan otel için etrafındaki sağlam gelirli dükkanlarla tarihi bir caminin yıkılması kararlaştırılır. Çarşı geleneklerimize uymayan bodrumlu teraslı işhanı yapılır, başıboş kalınca da içinde Cemaat Meclisiyle Maarif Dairesi yerleştirilir. Anavatan göçmenleri için çimento gönderir biz yat limanı yaparız. Daha o günlerden ülkemizin bir turizm cenneti olabileceği saptamışlardır Cumhuriyet yazarları. Dağla denizin, Akdeniz güneşiyle korların, çeşitli devirlerden kalma yapıtlarla modern konforlu eski bir buluşma kaynaşma yeri olduğunu yazarlar. “Çok tanrılı devirlerden kalma bir toprak kalıntısıyla ilk Hristiyanlığın ya da ilk İslamlığın bazı önemli alanlarını belirleyen yerler yan yanadır. Eski Akdeniz uygarlıklarının (Ctrk, Finike, Roma) eserleri tarih sırasıyla;Ortodoks Latin ve İslam (Türk) eserleri takip eder. Her biri kendi dünyasının, kendi inanç ve geleneğinin eseri olan çeşitli yapılar, tatlı bir Akdeniz iklimi içinde ziyaretçilerini beklemektedir.”

      Yalnızca eleştirmiyor her konuda fikirler üretmektedir Cumhuriyet Gazetesi:

      Topraksızlara toprak dağıtılmasını, daha ileri, verimli tarım yöntemleri öğrenilmesini, olmayan küçük parçalara bölünmesinin önlenmesini, gerektiği yerde İsrail’deki gibi toplu parçalara bölünmesini önlemenin, gerektiği yerde İsrail’deki gibi toplu çalışma esasına dayanan çiftlik işlemleri kululmasını önermektedirler. Kalkınmanın ancak köklü bilimsel plan ve ekonomik olanaklarla gerçekleşebileceğini gözlerler. Yerli endüstrinin korunmasını ve gelişmesi için erken zamanda bazı ithalat sınırlandırmaların gerektiğini artırılmasını ancak bunu yaparken yeri malların kalite ve fiyatların denetlenmesi geretiğini savunurlar. Köylünün emeğinin, alın terinin tam karşılığını görememesinin en önemli nedeninin köylünün üretimini değerlendirme şeklinin aksaklığı olduğunu saptarlar. Köylü ürününü düşük bir bedelle elinden çıkarırken, şehirdeki tüketici bunlar için gayet yüksek fiyat ödemek zorunda kalmaktadır. İşte bu durumun önüne kooperatifler kurmak suretiyle geçilebileceğini söylerler: “Bir tarftan köylümüzü kooperatifler çerçevesi içinde örgütleyip, bunların ürününü pazara tek elden ve kooperatifler vasıyasıyla sevk edilen eşyaların çarşıya arz edilmesini sağlamak gerekmektedir. Yeni oluşmakta olan yönetici sınıfın ekonomik ayrıcalıkları da eline geçirmesi ve gittikçe güçlenmesinin yarın için ciddi bir sosyal sorun olacağını saptamışlardır. Bu yeni sınıfın oluşumuyla, yurdumuzda halk tabakaları arasındaki ekonomik farkların daha da büyümesinin ve az gelişmiş ülkelerin toplum hayatının karakteristik vasfı olan çok zenginler ile çok fakirlerin durumunun ülkemizde de belireceğinden ürkmektedirler. Bunun önünün ise aşırı kazançların sınıflandırılması ya da belli bir kazanç seviyesinden sonra ağır vergiler konması gibi önlemlerle alınabileceğini söylemektedirler.

Cumhuriyet Gerçeği 7                                                                               başa dön  

       Her Sahada Devletçilik

  Sovyetler Birliği ile ekonomik ilişkiler gündeme geldiğinde Cumhuriyet yazarları bu fikri sempatiyle karşıladılar.

“Resmen ifade edilmemekle birlikte Sovyet tekliflerinin en az Amerikalılar’ınkiler kadar cazip olacağı muhakkaktır.

      Sovyetler’in Kıbrısla ayrıca bir ticaret anlaşmaları imzalamak istedikleri ve böyle bir anlaşmaya varırlarsa bizden önemli miktarda tarımsal ürün ve madeni alabilecekleri belirtilen hususlar arasındadır. Sovyetlerin yardımı ve ticari anlaşma teklifleri gerçeklerşirse, bununla ihracatımızın teşvik göreceği, Kıbrıs ürünlerinin değer  kazanacağı apaçıktır.”

      Ve öngörüleri gerçekleşir. Sovyetler Birliği ile Kıbrıs Cumhuriyeti arasında ticaret başlar. Cumhuriyet sevinçlidir:

      “Ufukta güzel günler vardır. Mesela aklımıza gelir miydi ki Kıbrıs Cumhuriyeti Sovyetler Birliği’yle ticaret ilişkileri kuracak ve bu yıl olduğu gibi portakallarımızın ağaçlarda, kuru üzümlerimizin depolarda çürümesinin önüne geçilebilecektir? Bugün Rusya ile yarın da başka bir devletle anlaşmalar yapmaktan bizi kimse hiçbir yorum ile engelleyemeyecektir.”

      Cumhuriyet yazarı ve Kıbrıs Türk Halk Partisi Genel Sekreteri Avukat Ayhan Hikmet, temeslarda bulunmak üzere gittiği İstanbul’da düzenlediği basın toplantısında şunları söyler:

      “Bugün toplumumuz için en büyük tehlike göçtür. Her geçen gün bir çığ gibi büyüyüp gelişmekte olan dışa akımın başlıca nedenleri, önü alınamayan işsizlik ve ekonomik kriz kadar ve hatta daha fazla, toplum arasındaki devam eden baskı ve tedhişte aranmalıdır. Ayrıca toplum yönetiminden sorumlu olan kimselerin yanlış tutumları, plansız ve progaramsız uygulamaları toplumu kendini besleyemez hale düşürmüştür. Şimdiye kadar üretimi artıracak şekilde hareket edileceğine, tüketimi teşvik edici bir siyaset güdülmüştür. İki toplumun bir arada yaşayamayacağı ve toplumlararası gerginlik olduğu şeklindeki propaganda da halk üzerinde olumsuz etki yaratmıştır.”

      Memlekette geçmişteki baskı rejiminin sürdürülmek istenmesi Cumhuriyet yazarlarını rahatsız etmektedir. Onlar kalkınmanın ve mutluluğun ancak demokratik bir ortamda gerçekleşebileceğine inanmaktadırlar.

      Hükümetin beş yıllık kalkınma planını olumsuz bulduklarını bir kez daha belirtirken bu planın kağıt üzerinde kalmaması için, memlekete yararlı olabilecek bir şekilde uygulanması için memleketimizde huzur ve emniyetin sağlanması gerektiğini söylerler:

      “Planın tatbik sahasına konulabilmesi için gerekli olan hem dış kredilerin, hem de iç yatırımların teşviki ancak memleketteki barış ve huzurun kurulması, vatandaşın mal ve can emniyetinin geri gelmesi ile mümkündür.”

      Devamlı surette havanın hiçbir surette planın tatbik edilmesi için uygun bir zemin yaratmadığını yazarlar.

      “Sık sık işlenen cinayetlere, adam dövme, tehdit etme, korkutma hareketlerine bir son verilmelidir. Toplumlararasında iyi ilişkiler kurulmasını önleyecek, toplumlar arasında kuşku yaratabilecek özellikteki amaçlı söylentiler son bulmalı, yatırımcıların, iş sahiplerinin yeni yatırımlar yapabilmesi için gerekli bir güven havası yaratılmalıdır.”

      Memlekette barışın ve huzurun yeniden kurulabilmesi için vatandaşın hükümetle işbirliği yapmasının kaçınılmaz bir zorunluluk olduğunu söylerler. Hükümetin emniyet mekanizmasından daha büyük bir faaliyet beklediklerini belirterek halkımızı da suçların önlenmesinde suçluların ortaya çıkarılmasında emniyet güçlerine her konuda yardımcı olmaya çağırırlar.

      Baskılar, adam dövmeler, cinayetler ile ilgili kısımları daha sonraki bölümlere bırakarak, Cumhuriyet yazarlarının ekonomik konulardaki görüşlerini okumayı sürdürelim:

      Yabancı sermayenin memleketi ancak milli sermayeyi takviye etmek amacıyla girmesine izin verilmesi gerektiğine inanırlar. Bu amaçla da memlekete gelecek yabancı sermayenin ya hükümet kanalıyla veyahut da hükümet kontrolünde ve kredi şeklinde girmesine izin verilmesi gerektiğini, bu arada en düşük faiz oranını teklif eden sermayenin yeğlenmesini ve yabancı sermayenin biçbir surette ne siyasi, ne askeri ve ne de başka herhangibir koşula bağlı olmamasına dikkat edilmesini yazıyorlardı.

      Böyle olunca bütün girişimler, yerli girişimciler tarafından yapılacaktır. Kişisel girişimin yetersiz olduğu durumda ya hükümetin katılımıyla özel girişim ortaklaşa çalışacak, veyahut girişim ve yatırım hükümet tarafından yapılacaktır.

      Cumhuriyet Gazetesi, yapımızın devletçiliğe daha uygun olduğuna inanmaktadır:

      “Türk toplumu olarak ekonomik yapımız devletçiliğe gayet uygundur. Bunun en güzel kanıtını da Büyük Atatürk’ün Türkiye’nin kalkınma hamlelerinde devletçiliğe verdiği önem oluşturmaktadır. Kıbrıs’ta da elektrik gibi, telefominikasyon gibi iktisadi devlet kuruluşlarının sömürge hükümetinin bütün ekonomik baskılarına karşın sağladıkları başarılar üzerinde ibretle düşünmeye değer.”

      “Başlı başına bir konu olan ilaç fiyatlarıyla kalitesinin kotrolu konusunu çeşitli açılardan değerlendirmek ve gerekli tedbirleri almak memleketin çıkarları bakımından elzemdir” diyorlardı. Bu sorunun en iyi çözümünü ise her türlü ilaç ve tıbbi malzemenin doğrudan doğruya devlet tarafından ithal edilmesi olacağını, vatandaşların kalite ve fiyat bakımından uygun ilaca kavuşabilmesi için başka çıkar yol görmediklerini söylüyörlardı.

      Aynı şekilde ancak hekimliğin devletleştirilmesiyle sağlanabileceğini belirtiyorlar, devlet girişimine olabildiğince çok önem verilmesini salık veriyorlardı:

      “Kıbrıs gibi az gelişmiş memleketlerin gerçek kalkınmasının ancak, mümkün olan her sahada geniş çapta devletçilik teşebbüsüyle sağlanabileceğini tekrarlamak isteriz.”

 Cumhuriyet Gerçeği 8                                                                               başa dön  

      Ekonomik Kalkınma Programı

        Cumhuriyet, Kıbrıs nüfusunun yarıdan fazlasının geçimini doğrudan doğruya tarımdan temin etmesine karşın, hatta Türk toplumunda bu oranın yüzde yetmişe yaklaşmasına karşın milli gelirin aldığı payın yüzde kırkın altında olmasını köylü sınıfa yapılan bir haksızlık olarak niteler.

      Tarımsal alandaki geriliğin öncelikle teknik gelişmeden yeterince yararlanılmayışına bağlar. Ayrıca toplumumuzdaki ziraat mühendislerinden gerektiği kadar yararlanılmasının önemli bir kayıp olduğunu söyler. Cemaat Meclisi’nin ziraat mühendislerini ve diğer teknik elemanları örgütlemesi ve bunları verimli iş sahalarına yöneltmesinin önde gelen görevlerinden olması gerektiğini belirtir.

      Aynı şekilde köylerdeki kültür ve eğitim kurumlarının da tarımsal gelişmeye hizmet edecek şekilde yeniden düzenlenip geliştirilmesini önerirler. Cemaat Meclisi’nin köylünün tarımsal gereksinmelerini temin yoluna gitmesini, uzun vadeli borçlar vererek köylüyü faizcinin sömürüsünden kurtarması gerektiğini yazar. Cumhuriyet, hayvan yemi, suni gübre gibi köylü sınıfının sürekli ihtiyacı olan maddelerin özellikle kooperatifler vasıtasıyla temin edilmesini ve hatta bu gibi ihtiyaç maddelerinin yerel olarak yapılması imkanlarının araştırılmasını ister. Ayrıca özellikle dış Pazar bulma konusunda da mutlaka Kooperatif Dairesi’nin çalışma yapması gerektiğini vurgular.

      Cumhuriyet otuz yedi yıl önce çarşımızın durumunu yazarken sanki bugünkü halini anlatıyor:

      “Geçmişte çarşının gidişinin ilmi prenisplerine göre tanzim edilmesi, çarşıda bir mal enflasyonu yaratılmasının gerektiği hususunda çarşıyı uyaran olmadı. Halbuki ilgililer günün birinde memlekette paranın suyunu çekebileceğini ve dolayısıyla da halkın satın alabilme gücünün azalabileceğini görebilmeli, esnafı ve sanatkarı ona göre uyarmalıydı. Bunu yapan olmadı. Acı bir gerçektir ki bugün pek çok dükkan sahibi kendi yazgısı ile başbaşa bırakılmış durumdadır. Bugün hemen herkes ‘acaba bu gidişimizin sonu ne olacaktır’ sorusunu sormaktadır.”

      Yaşanan her siyasi krizin ekonomiyi biraz daha bozduğuna inanmaktadır Cumhuriyet. Kıbrıs halkının yüzde sekseninin günlük geçimlerini kazanamadıklarını, halkın yarıdan fazlasının geçmişte biriktirdikleri üç beş kuruşla geçindiklerini, kesatlık ve işsizliğin dehşetle vatandaşın belini büktüğünü yazar. Köylü ve küçük esnaf boğazına kadar borç içindedir. Gençler ise işsiz dolaşmakta, bir yol parası uyduranlar ise soluğu Londra’da almaktadır.

      “Siyasi yolunu Anavatanımızın yapıcı ve barışçı işaretiyle çizmiş bulunan Türk toplumu, bu kararlılığını ekonomik sahaya da yaymak, takip edeceği ekonomik yolu çizmek durumundadır.” der Cumhuriyet.

      Siyasi kararlılığın ekonomik programla desteklenmeyişi halinde toplumumuzun her geçen gün ekonomikman yıpranmasına ne yazık ki engel olunamayacağını yazar. Bunun için de Kıbrıs’ın içinde bulunduğu gerçekler ve imkanlar ışığında toplumumuza bir ekomomik kalkınma programı yapmak zorunluluğu vurgular.

      Kıbrıs Türk toplumunun Evkaf, belediyeler, kooperatif şirket ve bankalar, çiftçi birliği ve bunlar gibi kuruluşlar üzerinde denetim kurmuş bulunan Türk Cemaat Meclisi toplumumuzun bilimsel ilkelere dayanan ekonomik kalkıına programını gerçekleştirecek durumda olduğuna inanır. Toplumumuzun bünyesinde gazetelerinde ve topluma açık toplantılarda esaslı şekilde tartışıldıktan sonra böyle bir ekonomik kalkınma programının fazla gecikmeye meydan vermeden hazırlanmanın zorunlu ve yaşamsal olduğunu vurgular. Türk toplumunun sonsuza kadar kararsızlık içinde kalamayacağını, Kıbrıs Türklüğünün ekonomik olarak her geçen gün yıpranmadığının acı bir gerçek olduğunu söyler.

      “Sırası gelmişken şunu kaydetmeliyiz ki Türk Cemaat Meclisi Başkanının ‘Kıbrıs Türk Cemaatinin ekonomik kalkınması toplumumuzun vicdanına kalmıştır sözü asla gerçeklere dayanmadığı gibi bu konuda Türk Cemaat Meclisi’ne düşen ödevi asla örtbas edemez. Çünkü Kıbrıs Türk toplumu geleceğini manevi bir değer olarak vicdan üzerine değil plan ve program üzerine kurmak zorundadır.

Ara seçimlerde halkımızın ilgisizliğinin hiç de iyi bir haber olmadığını yazar Cumhuriyet. Bu durumun böyle sürmemesi için de halkımıza sömürge devrinin çoktan sona erdiğini, halkın bu memleketin gerçek sahibi olduğunu, memleket idaresinde ne yüce bir güç olduğunu kuvvetle telkin etmek gerektiğini söyler. Bunu ise memleketçi, cesur, dünyadan haberi olan gerçek aydınların çabasıyla mümkün olacağını belirtir. Bu yolda tek tek davranışlar olduğunu, hatta belirli bazı başarılar kaydedileceğini, ancak bir güç birliği yapılmadıkça bütün iyi niyetli çabaların çöle akıp giden nehirler gibi yokolmaya mahkum olduğunu hatırlatır ve onları göreve çağırır:

      “Gerçek aydınların ilkeleri, sağlam memleket ve dünya görüşü olan bir siyasi kuruluş etrafında birleşmeleri zamanı gelmiştir. Türk toplumunun sosyal ve politik tepkilerin ve kendi kendine olan güvenini yitirmiş bir kütle haline gelmesi istenmiyorsa bu yapılması ve gerçek aydınlar halkla elele verilmelidir.”

Cumhuriyet Gerçeği 9                                                                               başa dön  

      Enosis Mücadelesi Yıkım Getirecek

        Cumhuriyet ülkemizde barışı, demokrasi ve sosyal adaleti savunurken, yanlış yazanları Türk olsun, Rum olsun, Cemaat Meclisi Başkanı, Cumurbaşkanı olsun korkusuzca eleştirirdi. Bugünkü yazımızda Rumlar için yapılan eleştirileri veriyoruz.

      “Bazı Rum gazetelerinin hal şovence neşriyatta bulunduklarını ve toplumumuzun ulusal duygularını incitmek yolundan vazgeçmediklerini üzüntüyle görmekteyiz ve bazı Türk gazetelerinin ise bunları ele alarak bir Türk’e yaraşan bakışla cevaplandıracak yerde, çarpışmadan ve büyük tehlikelerden bahsederek toplumumuz arasında sinirlilik havası yarattıklarını üzüntüyle gözlemlemekteyiz. Gönül ister ki bu tür olumsuz yayın yerini, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin geleceği bakımından, yararlı ve ümit verici yazılara bıraksın. Herkesçe bilinen bir gerçektir ki Kıbrıs Cumhuriyeti iki esas toplumun karşılıklı saygıya dayanan ortaklığı ilkesi üzerine kurulmuştur.”

      Cumhuriyet gazetesine göre bir kısım Rum gazetelerinin Cumhuriyet rejiminin açıkça aleyhinde olan yayına devamları açık-kapalı Enosis özlemleri, bazı kilise mensuplarının tahrikçi demeçleri Cumhuriyet idaresine ve dolayısıyla iki toplumun gelecekteki ilişkilerine olan güvenceyi zedelemektedir. Beri yandan 30-70 oranın bir türlü ileri devranını daha başında köstekleyecek özelliktedri.

      Bir kısım Rum basınıyla bazı politikacı ve kilise mensuplarının açıkça Enosis propaganda ve teşvik  yapmalarının iki toplumun yüksek çıkarlarını zedeleyebilecek safhalara kadar gidebileceğini uyarırlar:

      “Dün olduğu gibi bugün  de biz Türkler Enosis fikrini katiyen benimsemiyoruz. İngiliz devrinde Enosis tehlikesi başımızda Demokles’in kılıcı gibi asılı durmuştur. Bu tehlike bizi haklı, derin endişelere sevketmiştir. Türk idaresisnin çekildiği yerlerde kalan Türklere hayat hakkı tanımadığı veya çok zor, dayanılmaz şartların dayatıldığı gerçeği bizi Rum vatandaşlarımızın Enosis özlemleri karşısında uyanık bulunmaya zorluyordu. Seksen yıllık siyasi, ekonomik hatta toplumsal tarihimizin hep bu tehlikeye karşı tedbir düşünerek, derleyip toparlamak, kurtuluş yolları aramakla geçmiştir.”

      Cumhuriyet gazetesi Kıbrıs’ta artık yeni bir devrin açıldığını, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin artık bir gerçeklik olduğunu, Türk toplumunun da Kıbrıs Devleti’nin politik, toplumsal ve ekonomilk yaşamı içinde vazgeçilmez bir unsur olduğunun iyice benimsenmesinde büyük yarar gördüğünü vurgular:

      “Türk toplumunun hissiyatını, görüşlerini dikkate almamak, hakkında iyi temennilerimiz olan Cumhuriyet rejiminin geleceği için hayırlı bir tutum sayılmaz.”

Cumhurbaşkanı Makarios’un dağ köyü Kilisesi’nde yaptığı konuşmada Zürih ve Londra Antlaşmalarını savunmasını takdir ettiklerini, ancak kuruluşundan bu yana bir yıl geçtiği halde iki toplumu yakından ilgilendiren askıdaki bazı sorunların henüz halledilmemesinin bir kısım fanatik çevrelerin insafsızca ve hatta bilinçsizce yeni idareyi cephe almalarının bazı vatandaşları kötümserliğe düşüren etkenler olduğunu yazar.

      Cumhurbaşkanı’nın inisiyatif kullanarak anlaşmaların ruhuna uygun olarak hazırlanan Anayasa’nın henüz tam olarak uygulanmayan bir kısım asıl maddelerinin uygulama safhsına konmasını isterler.

      İki gün sonra Kıbrıs, bağımsızlığının birinci yılına erişecektir. Ancak anlaşılması güç nedenlerden dolayı o gün herhangi bir kutlama töreni yapılmayacaktır. Bu durum Cumhuriyet yazarlarını çok üzer:

      “Bağımsızlığının yıldönümünü kutlamayan memleket olur mu? Olurmuş işte. Zaten bit yıl içinde bağımsızlığımıza karşı yine bazı Cumhuriyet vatandaşları tarafından öylesine insafsız hücumlar yayılmış, açık veya kapalı öylesine tertiplere girişilmiştir ki, onlar içerden başkaları da dışardan nasıl da bağımsızlığımızı yıkmayı başaramadık hayret etmek gerekmektedir. Kendi ülkemizde kendi başımıza buyruk olmanın mutluluğunu duyamamak ne kadar acıdır.”

      Milliyetçi Rum gazetesi Ethniki yazarlarından Polikarplon Ionnides’in bir yazısında “Anayasanın barbar işgalcisinin boyunduruğu” deyimini kullanması Cumhuriyet gazetesinden büyük tepki görür. Bir kısım Türk ve Rum gazetelerinin iyi niyetle Kıbrıs’ta barış ve huzurun geri gelmesi, anlaşmaların uygulanması ve toplumlar arasında karşılıklı saygıya dayanan dostluğun kurulması yolunda yayın yaptıkları bir sırada Bay Ionnides’in Türk toplumu aleyhinde kullandığı bu çirkin ifadenin yıkıcı olmaktan, memleketin geleceği hakkında endişe yaratmaktan başka bir işe yaramadığını söyler.

      “Bay Ionnides’in fikirlerini yazmakta özgür olduğunu ancak ne Türk toplumuna hakaret etmeye, ne de toplumlararasında kurulmaya çalışılan uyumu bozacak yayın yapmaya hakkı olmadığını belirtiriz.”

      Milliyetçi Ethiniki gazetesinin her fırsatta Türk ulusunun ve toplumumuzun ulusal duygularını incitmesinin yanlış ve yıkıcı bir ziyani tutum olduğunu vurgular ve bu tür yayınlara son vermesini ister. Cumhuriyet, “Rum memurlar Türk bakanları dinlemiyor öyleyse siz de Rum bakanları dinlemeyin” şekindeki tutumun çok yanlış olduğunu, böyle bir kararın Türk toplumunun değil, Kıbrıs anlaşmalarını kendi küçük politik avantajları uğruna çökertmek isteyen fanatik bazı Rum çevrelerin amaçlarına hizmet ettiğini anımsatır. Eleftheria gazetesi Anayasa’da Türkiye’nin, Türk Toplumunu ve ‘Batı’nın Kıbrıs’taki gerçek çıkarlarını göz önünde bulunduracak düzenlemeler istemektedir. (Ne ilginçtir geçtiğimiz yıllarda Denktaş da ‘Kıbrıs’ta Batı’nın çıkarlarını görüşmeye hazırız’ demişti. S.Ö.)

Cumhuriyet Gerçeği 10                                                                               başa dön  

      Makarios’un Tutumu Üzüntü Verici

        Onlar mutlu bir Kıbrıs, mutlu bir dünya için savaşımlarını sürdürürken, Türk ve Rum tarafından sömürgecilerin tam da istediği şekilde birbilrleriyle çatışmaya hazırlanan Bağlantısızlar safında yerini alan Kıbrıs devletini yıkmak isteyenler vardı. Cumhuriyet, ayırım yapmadan Türkler’in de Rumların’da bu konudaki yanlışlarını eleştirdi. Bugün de onların Rum yetkililere yaptığı eleştirilerini aktarmayı sürdürüyoruz.

      Rum Cemaat Meclisi Başkanı Dr. Spiridakis’in, Rum Cemaat Meclisinin 70-30 Nisbetinden ve Bakanlar Kurulu’nun Türk üyelerinin kontrolünden arınmış yegane kurum olduğunu söylemesini Cumhuriyet gazetesi tepki ile karşılar. Mantık yoluna değl kolay olan milli duygularla oynamak yoluna gittiğini söyler.

      “Şovenistçe çıkışlar yaparak mevkilerini kuvvetlendirmek ve böylelikle bazı geçici avantajlar elde etmesini kolay bir tutum olmakla birlikte özellikle huzura ve toplumlararası ilişkilerin iyileşmesine pek muhtaç memleketimiz için hayırlı bir hareket tarzı olmadığını hatırlatırız.”

      Gelir Vergisi Yasa Tasarısı için yaratılan krizin bir tarftan “Türkler’in her istediğine evet mi diyeceğiz?” kopleksi içinde bulunan bir kısım şoven düşünceli Rum milletvekilleriyle, öte yandan Cumhuriyet rejiminin sağlıklı çalışmasını köstekleyici fikir ve uygulamalarıyla tanınmış çevrelerin direktifi ile hareket eden bazı Türk üyelerinin inatçı tutumları sonucu olduğuna inanır:

      “Ne kadar acıdır ki yapıcı fikir ve uygulamalarıyla tanınmış Türk üyelerden Ahmet Mithat Berberoğlu’nun çabaları dahi bu inatçı tutuma etki edememiştir” der.

Cumhuriyet, mevki icabı devlet işlerinde meydana gelen siyasi krizleri çözümlemek görevini taşıyan Cumhurbaşkanı Makarios’un da Gelir Vergisi Yasa Tasarısı’nın geçirilmesi karşısında göstermiş olduğu tutumu düşüncesiz, inatçı olarak niteler ve politik krizi daha da şiddetlendirdiğini söyler. Cumhurbaşkanı Yardımcısı Dr. Küçük’le hemen temasa geçipsöz konusu çıkmaza uygun bir çözüm arayacak yerde, sorumlu devlet makamında bulunan Makarios’un demecinde bazı Anayasa maddelerini tanımayacağını söylemesini, üzüntüyle karşılar ve büyük bir yanlış olarak değerlendirir.

      Bu hatalar zincirine daha büyük bir halkayı Rum muhalefet partisinin yayın organı olan “Ethniki” gazetesinin şovenistçe kaleme alınan makalesi olduğunu yazar. Bu makalede Meclisin karşılaştığı yapay bunalıma çare aramak yerine çok nazik bir konu olan statükonun bir üslupla tekrarlanmış ve böylelikle toplumlar arasında yaratılmak istenen yapay gerginlik daha ciddi bir özellik almıştır. Cumhuriyet bu davranışı şiddetle kınar:

      “Hiçbir ciddi muhalefet organına yakışmayan bu hareketi Kıbrıs Türk Toplumu adına ayıplar ve Rumlar muhalefetinden yurt sorunlarına daha büyük bir ciddiyetle eğiliş beklediğimizi belirtiriz.”

      Cumhuriyet, meydana gelen siyasi kriz kaşısında CumhurbaşkanıYardımcısı Dr. Küçük’ün krizin çözümüne yarayacak şu ılımlı ve yapıcı ifadeleri kullandığını yazar:

      “Ben şahsen şimdiye kadar olduğu gibi bundan böyle de Anayasamıza ve bununla kurulan düzene saygı gösterilmesini temin için bütün ilgili taraflar üzerinde fazla nüfuz kullanmaktan vaz geçmeyeceğime halkı temin etmek istiyorum.”

      Denktaş’ın tutumunun diğer anlaşmazlıklardakinden farklı olmadığını ve bu konudaki demecinin, kendilerini “Bağımsız Türk Meclis Grubu” olarak adlandıran Onbirler’in demeçleriyle krizi artırmak bakımından adeta birbirleriyle yarıştığını söyler.

      Cumhuriyet gidişi beğenmemektedir. Toplumumuzun gerçek çıkarının, Anayasa’nın bütün olarak uygulanmasında ve bunun tersi darvanışları savunan maceracı politika görüşünün artık terk edilmesi gerektiği uyarısında bulunur. Aynı konuda Makarios’a yeni eleştriler yöneltir:

      “Yurdumuzdaki siyasi bunalımın çözümsenecek yerde, günden güne arttığını üzülerek görmekteyiz. Pek yakın bir geçmişe kadar ağır başlılığı ve devlet adamı olarak tanıdığımız Cumhurbaşkanı Makarios’un bazı kötü niyetli baskılara dayanmayarak kendi kendini aşırı ve iki toplumun arasını açıcı demeçlerde bulunmak alanına kaptırması üzüntü vericidir.”

      Ekonomik bağımsızlıklarını örtmek için eskiden beri, politikacıların başvurdukları ucuz siyasi başarı yolları konusunda halkı uyarır Cumhuriyet yazarları. Bazı Rum politikacıların sık sık tertiplenen törenler sırasında çift manaya giden sözler kullanmasının “bitmeyen mücadele”den söz etmelerinin nedeninin bu olduğunu söyler. Rumların bu tutumunun daha başa geçtikleri gün, gelecek seçimlerdeki kaçınılmaz sonlarını gören bazı Türk politikacılarına yanlış yönetimlerini örtbas etmek, yıpranaan kişiliklerini yeni kimliklere uydurma fırsatını verdiklerini yazarlar. Başlatılan “cephe edebiyatının da amacının bu olduğunu belirtir. Herşeye rağmen umutludur Cumhuriyet:

      “Bu siyaset oyunlarının da sonu gelecektir. Bu adada kendi başımıza buyruk olarak yaşayıp kanayan yaralarımıza merhem bulacağımız, bir gerçek kalkınma yolu tutabileceğimiz günler de gelecektir.”

Cumhuriyet Gerçeği 11                                                                               başa dön  

    Dr. Küçük’ü ve Türk Bakanları Dışlamak Yanlış

      Cumhuriyet gazetesi 16 Ağustos 1960’tan 23 Nisan 1962’ye kadar haftalık olarak yayımlandı. Bir tek kez bile akşamadan her hafta düzenli olarak çıktı.

Savundukları görüşleri destekleyen başka bir yayın yoktu. Geriye kalan günlük ve haftalık gazeteler onların karşısındaydı. Özellikle, uzun süre R.R. Denktaş’ın yöneticiliğini yaptığı Nacak gazetesi onları sık sık hainlikle suçladı.

      Geçtiğimiz günlerde Cumhuriyet gazetesi gündeme geldiğinde sayın Cumhurbaşkanı, Ayhan Hikmet ve Muzaffer Gürkan için “Onlar Yorgacis’in casuslarıydı” diyerek, bu konudaki görüşünün değişmediğini belirtti. Ne acıdır ki bir süre önce, 26 Şubat 1998 tarihinde Avrupa gazetesinde yayımlanan bir anıda avukat Menteş Aziz’in “Bilgiyi Denktaş’tan alırdım, Yorgacis’ten aldığım parayı da Denktaş’a verirdim” şeklinde ifade verdiğini okuduk. Bu konuda ne Menteş Aziz, ne de bir başkasından yalanlama yapıldığını da okumadım. Yorgacis Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ilk İçişleri Bakanıydı eski EOKA’cıydı ve CIA ile yakın ilişkileri olduğu söyleniyordu.

      Daha sonra Yunanistan’daki Cunta lideri Papadopulos’a suikast düzenleyen ünlü anarşist Panagulis’e yardımcı olduğu ortaya çıkmış ve hemen sonra öldürülmüştü.

Panagulis’in yakınları onu Yorgacis’in tuzağa düşürüldüğünü yazmışlardı.

      Cumhuriyet yayın yaşamı boyunca sömürge karşıtı, emperyalizm karşıtı bir tavır aldı, ABD’nin uluslararası konularda her zaman karşıtı olan Bağlantısızlar Hareketi’ni destekledi. Ekonomi, politika olarak da “Mümkün olan her yerde, olabildiğince çok devleçiliği savundu. Böyle görüşlere Sahip insanlar nasıl Yorgacis’in casusu olabilir?” diyerek onların Yorgacis’i eleştiren bir yazısıyla Rum yetkililerle ilgili eleştirilerini vermeyi sürdürelim:

      Cumhuriyet, ‘Yorgacis’in Affolunmaz gafı’ başlığı altında Limasol’da bir açılış töreninde, Kıbrıs Türk Toplumu’nun duygularını incitici ve Türk ulusu hakkında suçlamalarla dolu bir söylev verdiği iyazar. Bu sözlerin, ada yönetminde önemli makamlar işgal eden bazı kişilerin şovenizmi kendi kişisel yükselişleri için sıçrama tahtası olarak kullanmaktan daha kurtulamadıklarının ibret verici yeni bir kanıtı olduğunu söyler ve şöyle der:

      “Memleketimizin içinde bulunduğu parasal ve ekonomik güçlükleri şovenistçe meydan söylevleriyle geçici olarak unutturma çabalarına artık son verilmelidir. Biz eminiz ki Rum vatandaşlarımızın ezici çoğunluğu Yorgacis’in fikirlerine asla katılmamaktadır. Kıbrıs halkı toplumların ulusal duygularını incitici sorumsuz söylevler değil, toplumlararası karşılıklı saygı ve işbirliğine dayanan kalkınma özlemektedir.”

      Onlar işlerin, ekmek kavgasının içinde didinip duran barışsever Kıbrıs halkına kalsa, toplumlar arası ilişkilerin çoktan eski normal durumuna dönebileceğine inanıyorlardı.

      Fakat tahrikçilerin, istismarcıların her iki toplumun da sağduyusunu bozmak için basit zabıta olaylarını bile işlerine geldiği gibi istismardan çekinmediklerini görüyorlardı.

      Oysa Kıbrıs Ceza Yasası’nda halkı heyecana düşürenlere, kamuoyunu saptıranlara, yani kısacası tahriklere karşı cezalar vardır: “Hiç olmazsa buna dayanarak tahrikçiliği sabit olanlara karşı devlet harekete geçemez mi?” diye barışın korunması için adeta yalvarırlar.

      Cumhurbaşkanı Muavini Dr. Küçük’ün, Kıbrıs’ın dış siyaseti ile ilgili konularda gerek kendisine ve gerekse Cumhuriyet Hükümeti’nin Türk Bakanlarına söz hakkı tanımadığı nedeniyle Yüksek Anayasa Mahkemesine başvurduğunu okuyoruz. Cumhuriyet gazetesi Kıbrıs Cumhuriyeti’nin dış siyasetini, sömürge karşıtı, bağlantısızlar yanlısı tutumunu her fırsatta takdir etmesine karşın Dr. Küçük’e yapılannın Anayasa’ya aykırı olduğunu ve bu saygısızlığın düzeltilmesini ister.

      Elen yetkililerinin de her fırsatta belirttikleri gibi Kıbrıs Cumhuriyeti İdaresi gerek Bakanlar Kurulu gerekse diğer yönetsel organları ile bir bütün olduğunu ve ırk, din, ulus temeline göre kurulmuş olmadığını anımsatır ve her konuda Cumhurbaşkanı Muavini ve Türk Bakanları’nın, Cumhurbaşkanı ve Elen Bakanlar gibi söz hakkı olduğunu ve bu halkın Cumhuriyet’in Türk yetkililerine tanınmamasıın çok önemli bir yanlış oldğunu ve Anayasa’ya aykırı olduğunu söylerler.

      Cumhuriyet yazarları ne yazık ki onların ölümünden sonra da geçerli olan şöyle bir saptama paparlar:

      “Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kululuşundan bu yana ne zaman iki toplumun ilişkilerinde bir normale yöneliş olduysa çok geçmeden bu olumlu gelişmeler sabotaja maruz kalmıştır. Cumhuriyet’in ilanından bu yana olup bitenler araştırıcı bir gözle incelendiğinde bu yargıya varılabilir.

      Her iki tarafta barış ortamını bozan aşırıların olduğuna inanırlar:

      “Temiz düşünceli, namuslu vatandaşların kurulmasını özledikleri barış ve kalkınma ortamını bozanların arasında başlıca aşırılar yer almaktadır. Her iki tarafın aşırıları...”

      Görüyoruz ki Cumhuriyet yazarları küçük boyutlu gazetelerinde ülkemizde ve dünyada barışa, demokrasiye ve insan haklarına karşı olanları Türk olsun, Rum olsun korkusuzca eleştirdiler. Ne İngiliz, ne Fransız sömürgecileri, ne de Güney Afrika’nın ırkçı yönetimi kurtulabildi sivri kalemlerinden.

      Peki Türkiye’ye karşı neler düşünüyordu Cumhuriyet yazarları? Yarınki yazımızda bu konuyu irdeleyeceğiz.

Cumhuriyet Gerçeği 12                                                                               başa dön  

      Sarper: “Kıbrıs Cumhuriyeti Yaşayacaktır”

     Bugünkü yazımızda Cumhuriyet’in Türkiye’ye bakış açısını irdeleyeceğiz.

Cumhuriyet yazarları Avukat Ayhan Hikmet ve Avukat Muzaffer Gürkan’ın yöneticileri olduğu Kıbrıs Türk Halk Partisi kurulduğu günkü açıklamasında şu sözlerle belirtir Türkiye’ye karşı duygularını:

      “Partimiz için herşeyden önce- Anavatanımız Türkiye ve Türk halkı kutsal varlıklardır. Bu bakımdan Anavatanımıza bağlılığımızı belirtmek isteriz. Bu arada anavatana bağlılığımızın ayrılmaz bir vechesi olarak, büyük Türk inklaplarına olan sevgi, saygı ve mutlak bağlılığımızı iftiharla açıklarız.

      Cumhuriyet, Kıbrıs politikası güderken Türkiye’nin çıkarlarının mutlaka gözönünde bulundurmak gerektiğine inanmaktadır:

      “Partiler üstü bir siyaset çizerken iki nokta önemle dikkate alınmalıdır. Birincisi Kıbrıs’taki siyasi şartlarla Anayasa ve ayni zamanda Türkiyemiz’in çıkarları gözönünde tutulmalıdır.

      Veziroğlu’nun o günlerde de sahnede olduğunu anlıyoruz şu yazıdan: “Yanılırsın Veziroğlu, biz hiçbir yerde sayın Drivana’nın ve İnönü’nün teşvikçimiz olduğunu söylemedik yalnız bazı çevrelerin- Menderes’in yaptığı gibi kiralayıp karşımıza diktiği ve ‘bize önemli yerden söylediler. Türkiye sizi sevmiyor’ dedirttikleri bedbahtlara cevap olarak ‘Biz gerçek büyükelçi Dirvana’nın ve gerekse Milli Birlik Komitesi’nin basiretli Kıbrıs siyasetinden bir adım çıkmıyoruz’ deriz. Bu istismar mı Veziroğlu?”

      “Sonra Veziroğlu, sizin karşı olduğunuz Büyükelçi’nin demecini onayladı diye değerli milletvekilimiz Berberoğlu’na dil uzatmıyorsunuz ve toplum kan dökerken onun nerede olduğunu soruyorsunuz. Berberoğlu’nun ne derece temiz bir geçmişi olduğunu bütün toplum biliyor. (CTP kurucusu ve en kıdemli üyesi avukat A. M. Berberoğlu’ndan söz ediyorlar. S.Ö.)

      Cumhuriyet, Türkiye Dışişleri Bakanı Selim Sarper’in Türkiye Hükümeti’nin mevcut anlaşmalar çerçevesinde Kıbrıs’ta Türk-Rum kardeşliğini devam ettirmek için herşeyi yazmakta olduğunu söylemesini sevinçle karşılar. Selim Sarper Cumhurbaşkanı Makarios ve Cumhurbaşkan Yardımcısı Dr. Küçük Türk-Rum dostluğunun devam etmesine hizmet ettiklerine inanmakta ve Kıbrıs halkına şöyle seslenmektedir.

      “Bu hususta bazı zorluklara ve karıştırıcılara aldırmayınız. Kıbrıs Cumhuriyeti yaşayacaktır.”

      Türkiye Dışişleri Bakanı ufak sorunların büyük meseleler haline getirilmesinin yanlış olduğuna inanmaktadır.

      “Rumlar’ın Kıbrıslı Türklere baskı yaptıkları henüz bir dedikodudan öteye gitmemektedir. Bunun üstünde daha fazla durmak manasız olacaktır. Meselelere karşı hal çareleri ararken, hal çarelerini mesele haline getirmemeliyiz.”

      Cumhuriyet Gazetesi Selim Sarper’in yukarıdaki iki demecinin savundukları Kıbrıs politikasının doğruluğunun kanıtı olduğunu yazar:

      “Devrim Hükümeti Dışişleri Bakanı Sayın Selim Sarper’in birbirini tamamlayan bu iki tarihi demeci Zürih ve Londra anlaşmalarına sadık kalmak ve Kıbrıs Cumhuriyeti’nin yaşaması için gerekeni yapmak şeklnde özetleyebileceğimiz Türkiye Devrim Hükümeti’nin Kıbrıs  siyasetinde hiçbir değişiklik olmadığını açıkça göstermektedir.”

      Cumhuriyet yazarları daha o günlerde yanlışın üzerine yanlışla gidilmemesini görüşmüşlerdi. Herhangibir Rum parti veya zümrenin sorumsuzca ileri sürebileceği Enosis talebi karşısında Türk toplumunun tutumunun Cumhuriyet rejiminin savunmak olması gerektiğini söylüyorlardı. Ve bunu yaparken tutarlı olunması ve hergün değişik tezler üretilmemelidir derler.

      “Bir gün anlaşmaların tatbiki, bir başka gün ise hem Kıbrıs’ta üçlü idare kurulması hem de adanın taksim edilir gibi üç ayrı ve birbirine zıt tezi savunmakla Halkın Sesi refikimiz gülünç bir duruma düşmektedir:

      “Kıbrıs Devleti’nin idare meknizması Türk ve Rum toplumlarının hak, hürriyet ve yetkilileri arasında kurulmş hassas bir dengeye dayanmaktadır. Bu, inceden inceye hesaplaşmak ve binbir emekle taş taş üzerine konulmak suretiyle kurulmuş bir binaya benzetilebilir. Bu binanın bir taşını bile yerinden çıkarmaya teşebbüs etmek, yaşamın yıkılması tehlikesini doğurabilir ve tabii ki bundan en çok bina içinde oturanlar zarar görür. Bundan dolayı bu yapıyı olduğu gibi ayakta tutmak, öncelikle bütün bina sakinlerinin ortak menfaatleri gereğidir. Bu düşünce iledir ki Kıbrıs halkının ahenk ve işbirliği zihniyetiyle hareket edip içinde yaşadıkları binayı asla thelikeye sokmadan huzur ve mutluluğa ulaştırmalarını candan arzulamaktayız.”

      Cumhuriyet, bu açıklamadan şu sonucu çıkarır: “Halkımızı hala daha tahrik edenler ve milli duygularını istismar edenler bu yurdun ve halkımızın hizmetinde olmadıkları gibi Anavatanın izinde de değillerdir.

      Egemenliklerini sürdürmek için terör estirenler Türkiye Büyükelçisi Emin Dirvana’nın kendilerine karşı olduğunu görünce onu Türkiye Dışişleri bakanlığına şikayet etmişlerdir. Selim Sarper’in yaptığı açıklamada Dirvana’nın çok iyi bir insan olduğunu söylemesi ve karıştırıcılara prim vermemesi Cumhuriyet’i sevindirir.

      Dışişleri bakanı’nın bu cümleleriyle, Anavatan Hükümetinin Büyükelçiye olan güvenini bir kez daha açık olarak belirtmek isterken Demokrat Parti ruhundan hala kendilerini kurtarmayan bazı maceracı politikacıların şikayet niteliğindeki curnallara da gereken cevabı vermiş olduğunu belirtir.

      “Aslında hür fikirli ve demokratik düşünceli aydınlar başta olmak üzere toplumumuzun yüzde doksandokuzu daha ilk görevlerinden başlayarak iyi bir insan olduğu kadar, haksever, tarafsız, yetenekli bir diplomat olduğunu takdir etmiştir. Bu, tarafımızdan ne bir övgüdür ne de yaltaklanmak için söylenen sözlerdir. Geniş Türk halk yığınları arasında basit bir araştırma yapmak zahmetine katlanan vicdan sahibi her şahıs bu gerçeği hemen gözlemleyecektir.

      “Kıbrıs Türk Toplumu, Ekselans Dirvana’nın seçkin kişiliğinde özgürlük ve demokrasi ışıklarını ve 27 Mayıs bilincini görmektedir. Ancak, modern dünya görüşünden yoksun-parmakla sayılabilecek kadar az bazı maceracı politikacılar, gün ışığından korkan yarasalar gibi el altından Büyükelçi aleyhinde bir akım yaratmak çabasındadırlar. Bu çevrelerin, kiraladıkları bazı biçareleri toplumumuz arasında düşük Demokrat Parti idarecilerinin propagandasını yaptırmak istemeleri henüz unutulmamıştır.

            Baskı ve yıldırma siyasetiyle halkımızı bilinçsiz bir sürü haline getirmek isteyen bu maceraperestlerin, oyunlarını bozan her şahsın ve yapıcı bir siyaseti, o şahıs Türkiye Büyükelçisi olsa bile- kötülemek istemeleri doğaldır.

Cumhuriyet Gerçeği 13                                                                               başa dön

          Enver Ramadan’ın Öldürülmesi Siyasi Cinayet

        Cumhuriyet yazarları can havliyle Kıbrıs halkına sömürgeci güçlerin oyununa gelmemeleri için adeta yalmvarırken beri yanda her iki toplumdaki maskeli şahıslar Rumlarla Türkler arasındaki iyi ilişkileri savunanları sindirmek için iş başındadırlar.

Belki hepsi de politik değil ama arka arkaya cinayetler işlenmekte failler bir türlü yakalanamamaktadır. Asayişsizlik alıp başını gitmektedir.

      Filya köyünde Evangelos Yuannu adında bir Kıbrıslı Rum vurularak öldürülmüştür. Maşera Manastırı silahlı kişilerce basılmış ve üzerilerine gönderilen jandarmalar da yaralanmıştır. Limasol’da seri halde cinayetler işlenmektedir. Hafta geçmiyor ki bir yurttaş güpegündüz tabanca kurşunlarıyla yerlere serilmesin… Cumhuriyet yazarları haykırmaktadır:

      “Hükümeti uyarmak istiyoruz. Her türlü tedhiş hareketlerine karşı amansız bir savaş açılmalıdır. Yeter artık bu halkın çektiği… Bu memlekette medeni şartlar içinde yaşamak en kabul hakkımızdır.”

      21 Kasım 1960 tarihinde köylerine dönmeye başlayan At Totorolu Türkler’in barınmakta olduğu caminin dışında bir bomba patladı. Patlatılan bomba insanca hiçbir zaiyata neden olmamışsa da memleketin barış havasını sarsacak bir özelliği vardır. Cumhuriyet bu bomba hadisesini hazırlayanları memleket çıkarlarının düşmanı olarak görür ve lanetler.

      Peter Gray isimli genç bir İngiliz mimar Kıbrıs’a çalışmak üzere geldiği on beşinci gün yanında eşi olduğu halde Girne’de alışveriş yaparken güpegündüz vurularak öldürülmüştür.

      Cumhuriyet, bu cinayetin, Kıbrıs Cumhuriyeti Maliye Bakanının bazı mal görüşmeleri yapmak üzere Lonrda’da bulunduğu bir sırada işlenmesinin akla başka ihtimaller getirdiğini yazmakta ve sormaktadır. “Acaba görevi Kıbrıs Cumhuriyetini yıkmak olan silahlı bir grup mu vardır?”

      Asprometri köyünde bir kahvehaneye giren maskeli silahlı kişi orada bulunanların yüzlerini duvara dönmelerini istemiş sonra da masa başında içkisini yudumlamakta olan bir Rum jandarma erini vurarak öldürmüştür.

      Peter Gray’in Girne’de öldürülmesi olayının İngiliz gizli servisi olduğu konusundaki haber yalanlanmoıştır. İngiliz askeri işlerine giden su borularının patlamasının Kıbrıs yandaşlarının itham altında bırakılması amacıyla ayni kara kuvvetlerinin işi olduğuna inanıldığını yazmaktadır Cumhuriyet ve halka şöyle seslenir:

      “Vatandaşlarımızın memlekette yer almakta olan ve ancak Kıbrıs’ta siyasetlerini entrikalarla yürütebileceklerine inanan sömürgecilerin çabalarına hizmet eden olaylar karşısında uyanık bulunmaları ve bu entrikalara alet olmaktan kaçınmaları gerektiğine inanmaktayız. Sömürgeciler şunu bilmelidirler ki bu gibi sinsi faaliyetlerinin iç yüzü, uyanık Kıbrıs vatandaşlarının gözünden kaçmaktadır.

      Ve Cumhuriyet Gazetesine ilk tehdit:

      “30 Temmuz 1961 gecesi gazetemizin baskıya verileceği bir sırada bizce bilinen bazı dindar eller tarafından kapımızın altından bir yazı bırakılmıştır. Açıktan açığa her bakımdan Anavatanımız’ın tutumuna siyasetine, taban tabana zıt bir ifade ve fikir mahiyeti taşıyan bu yazı hakkındaki yorumlarımızı gelecek sayımızda yayımlayacağız.”

Muhalif Rum “Demokratik Birlik Partisi Asbaşkanı Dr. Ionnis Polidorides silahlı saldırıya uğramıştır. Söz ve düşüncelerinden kolayı bir Cumhuriyet vatandaşının böylesine vahşice bir saldırıya uğramasının yapana da yaptırana da hiçbir şey vermeyeceğini belirtir Cumhuriyet: “Zaten dış görünüşteki kabadayılık belirtisine karşın, bu tür davranışlar düşünceye karşılık vermeyen saldırganın zaaflığını göstermektedir.”

      Bu gibi tedhiş hareketlerinn memleketimizi ileriye değil, aksine geriye ortaçağların karanlığına götüreceğine inanan Cumhuriyet memleketimizin iç huzurunu olduğu kadar dış saygınlığını da sarsıcı özellikte olan ve ancak vahşet diye nitelediği bu iğrenç saldırı olayını şiddetle lanetler.

      Cumhuriyet aldığı haberlerden üzüntüyle öğrenmektedir ki Menderes devrin armağanı olan baskı ve tehdiş hareketleri şehir ve kasabalarda çok azalmasına karşın adanın her tarafındaki köylerimizde hala daha bütün şiddetiyle devam etmektedir.

      Köylüler büyük bir korku içinde olduklarından kendilerine yapılan baskı ve yıldırma hareketlerini ilgililere ve yetkili makamlara şikayet etmekten çekinmektedirler. Cumhuriyet Kıbrıs Türk halkına çağrı yaparak baskı ve tedhiş hareketlerini hiç çekinmeden gazete yönetimine bildirmelerini rica eder.

      Kandu köyünde Enver Ramadan adlı yoksul işçinin siyasi sebeplerle öldürüldüğünü açıklar Cumhuriyet. Enver Ramadan, baskıya ve haksızlığa karşı koymak cesaretini gösterdiği için öldürülmüştür. Evli ve en büyüğü altı yaşında olan üç çocuk babası olan maktül, 15 Ağustos sabahı köyün ana yurdundan geçmekteyken, önce yol üzerindeki boş bir evden atılan iki el silahla vurulmuştur.

      Daha sonra da üç kişi olan katiller, bulundukları yerden çıkarak yerde yatan Enver Ramadan’ın yanına gelmiş ve zavallıya bu defa da tabanca ile altı defa ateş etmişlerdir.

      Katillerin pusuya yattıkları evin arkasında bir bahçe bulunmakta ve bahçeden sonra bir dere ve dağ gelmektedir.

      Cinayetten sonra katillerin, kaçmaya uygun olan bu dağ yolunu takip edeceklerine yirmi metre ötedeki kahveye yönelmeleri ve olayı görüp de yerinden kıpırdamayanların bu pervasız tutumlarıyla etrafa bir de göz dağı vermek istemeleridir.

      Asayişsizlik olayları fasılalarla sürüp gitmektedir. 23 Eylül gecesi Atalasa ormanında cereyan eden silahlı tecavüz olayı bunlardan biridir. Aynı gün sabahı bir Rum taksi şöförü Mağusa civarında arabasının içinde tabanca kurşunlarıyla delik deşik vaziyette bulunmuştur. Cumhuriyet gidişattan endişelidir:

      “Memleketimizde bir cana kıymayı bir tavuk kesmek kadar doğal addeden bir sınıf türemişe benziyor. Hemen her olayda faillerin yakalanmayışı bu gibilere adeta cesaret veriyor. Kanunlara, nizamlara saygısızlık, kabadayılık almış yürümüştür.”

Cumhuriyet Gerçeği 14                                                                               başa dön  

    Yabancı Güçler Bogzunculuk Yaratmak İstiyor.

        Kandu’da en büyüğü altı yaşında üç çocuk babası yoksul bir işçinin güpegündüz herkesin gözü önünde öldürülmesi olayını resimleriyle yayınlayan bazı Kıbrıs Türk gazeteleri ciddi bir araştırmaya gerek görmeden ve toplumlar arasında doğurabileceği huzursuzluğu hiç hesaba katmadan söz konusu cinayetin Rumlar tarafından işlendiğini haber vermişlerdi. Oysa Londra’da yayımlanan ve sonraki yıllarda ünü bütün dünyaya ulaşan, şiirleri bir çok dile çevrilecek olan Kıbrıslı ozan Osman Türkay’ın yönettiği Kıbrıslı Türk’ün Sesi gazetesinin 19 Ocak 1962 tarihli altıncı sayısında hiçbir kuşkuya yer vermeyecek şekilde cinayetin Türkler tarafından işlendiğini yazmaktadır. Kandu cinayetinin işleniş tarzını bizzat gören ve Lonrda’da bulunan şahiterin gerektiği takdirde Kıbrıs’a gelip gönüllü oalrak makemede tanıklık yapmaya hazır olduklarını açıklamışlardır.

      Cinayetle ilgili yapılan ihbarlarda, bir şahsın Enver Ramadan’ın öldürülmesinden on beş gün evvel köy kahvesinde maktulün tanıdıklarından yaşlı bir vatandaşa Enver Ramadan’ın ismini söyleyerek “Söyle kendisine… on beş güne kadar kefeni biçilmiştir” şeklinde konuştuğu anlatılmaktadır. Kahvehane halkının da duyduğu bu sözlerın söylenmesı üzerinden 15 gün geçmeden Enver Ramadan vurularak öldürülmüştür.

      Cinayetten sonra yapılan adli soruşturmada, cinayetin aydınlanmasına yarayacak bilgiye sahip olan maktülün karısı Menekşe Enver’in ifadesine baş vurulmadığı, onun yerine yaşlı bir kadıncağız olan annesinin bilgisine başvurulduğu, gazeteye yapılan ihbarda ayrıca belirtilmektedir.

      Cumhuriyet, araştırma yapmadan bu cinayetin resimli haberle birlikte Rumlar tarafından işlendiğini yayan Kıbrıs Türk gazetelerinin olaydan ders çıkarmasını ister:

      “Gönül isterki bu gibi gazeteler sonraki tutumlarında gerçek güneşinin er-geç doğacağını önceden hesaplayarak, huzursuzluk yaratacak balonlar uçurmaktan vazgeçsinler ve yurttaşlara karşı olan sorumluluklarını kavrayabilsinler. (Ne yazık ki benzer yanlışlar sonraları da yapıldı… 1965 yılında orta 1’i bitirdiğimizde bizi askere almışlardı.Çocuktuk ve arkadaşlarımızdan birisi silahı kucaklarken yine öğrenci bir mücahidi vurarak öldürmüştü. Günlerden 14 Temmuz’du ve Bayrak Radyosu’nun 13.30 haber bülteninde “Rumlar Lefke’de bir Türk gencini vurarak şehit ettiler” dendiğini duydum. Vuran çocuk sınıfımızın en zeki öğrencisiydi, o olaydan sonra bir daha kendini toplayamadı, zar zor liseyi bitirdi ve bir daha dönmemek üzere Kıbrıs’ı terketti”.

      19 Ekim 1961 gecesi Lefkoşa’da Osman Manyera Mustafa isimli bir mimarın, kaldığı apartmana girerek silahlı beş kişinin saldırısına uğradığını okuyoruz. Osman Manyera’yı silah tehdidi ile bir otomobile binmeye zorlayan saldırganlar Kermiya’ya sürmüşler ve orada kendisini dövmüşlerdir.

      Baf’da 23 Ekim gecesi aynı saatlerde üç eve birden yerli mal üç bomba atılmıştır.

      24 Ekim sabahı Pirga ovasında davar bekleyen iki Türk gencinin maskeli ve silahlı kişiler tarafından kaçırılıp dövülmesinden iki gün sonra gece çalıştığı Haravgi (Komünist AKEL Partisinin yayın organı –S.Ö.-) gazetesinde işini bitirip evine dönmekte olan bir Rum matbaa işçisinin Lefkoşa’da vurularak öldürüldüğünü okuyoruz. Gazetelerde zavallı işçinin öldürülmüş vaziyetteki fotoğrafı. Yere sırt üztü düşmüştü, yanında devrilmiş bisikleti, bisikletinin dümeninde de plastik sepeti…

      Cumhuriyet, Londra’da yayımlanan Kıbrıslı Türk’ün Sesi Gazetesinden bir alıntı daha yapar. Londra’da bulunan Halil isimli bir Türk genci başından geçenleri anlatmaktadır: Lefkoşa’da bir sinamada oturduğu sırada yerinden kaldırılıp otomobille keyfi bir ceza yerine götürülmüş orada başına torba geçirilmiş boğazı bir tabanca tehdidi ile sıkılarak elleri ayakları bağlanarak ve uzun bir işkenceden sonra salıverilen genç kısa bir süre sonra Londra’ya göç etmiştir.

      Eğer susmak niyetleri yoksa Londra’ya kaçanlar için de kurtuluş yoktur.  Ünlü ozanımız Türkay’ın yönettiği gazete Londra’da bulunan bazı Kıbrıslı Türkleri sindirmek için bir tedhişçi gurubun Kıbrıs’tan gönderildiğinin öğrenildiğini yazar.

Aynı günlerde Nacak Gazetesi Londra’dan K. L. imzasıyla gönderilen tüyler ürpertici bir mektup yayımlamıştir. Kendi ulusundan insanları Londra’ya gönderilecek cani ekipleri tarafından merhametsizce öldürülmelerini dileyen ve Kıbrıs Türk toplumunun medeni özelliğini medeni dünya önünde lekeleyecek bir anlam taşıyan bu mektubu Nacak’ın iri başlıklarla yayımladığını öğreniyoruz. Nacak daha ileri giderek bu gibi olası cani ekiplerinin terör ve cinayet kampanyasına kurban gidebilecek olan Londra’da yerleşmiş bazı Türkleri bol keseden ve çalakalem vatan hainliği ile damgalanmıştır. Söz konusu mektubu gönderen fikir sapığına Nacak’ın muhabbetle selam gönderdiğini de öğreniyoruz.

      Hava kararmakta zorbalar giderek sertleşmektedir. Cumhuriyet yazarları ise akıllara durgunluk verecek bir cesaret ise onların arkalarındaki güçleri ve amaçların halkımıza duyurmaya çalışmaktadır:

      “Türkiye’de girişilen yabancı tahrik faaliyetlerinin burada da sahneye konmak istendiğine şüphe yoktur. Uyanık olmalıyız. Yabancı düşmanlar Türkiye’yi sömürebilmek için Menderes ve Zorlu gibilerin yeniden iktidara gelmelerini isterler. Bu arzu ve ihtiras iledir ki Türkiye’deki gerici ve Atatürk düşmanı unsurları harakete geçirmek gibi alçakça çarelere başvurmuşlardır. Aynı lanetli eller, burada da içimizdeki gericiler vasıtasıyla akıllarınca fesat ve bozgunculuk yapmaya çalışıyorlar.

Cumhuriyet Gerçeği 15                                                                               başa dön

Üç Öğrenci Kıza Tecavüz

        Türkiye’de devrin hükümeti yönetimi sivillere devretmeye hazırlanmakta, ancak hükümet bir türlü kurulamamaktadrı. Türkiye politik tarihinde birçok özgürlüğün kapılarının açıldığı dönem olan 27 Mayıs 1960 dönemi kapanmak üzeredir. İşte Türkiye’de bir yönetim boşluğunun olduğu bu dönemde Kıbrıs’ta zorbalar baskılarını yeniden artırdılar.

      Kullandıkları gerekçe hep aynıdır: “Milli davamıza zarar veriyorlar...”

      Büyük bir ibret ve derin bir nefretle gözlemliyoruz ki kendilerine dalkavukluk etmeye tenezzül etmeyen aydınları her vesile ile lekelemeye yeltenen tekelci çevreler ve bunlara bağlı olan bazı gazeteler, gazetemiz aleyhine giriştikleri yalan ve iftira kampanyalarından vazgeçmiş değildir. Bu gibi gazetelerin milli davalara aykırı bir yol takip etmekte olduğu iftirası gelmektedir.

      “Halbuki gazetemiz yayın hayatına atılalı beri Türk milletinin ve onun ayrılmaz bir parçası olan Kıbrıs Türk toplumunun yüksek menfaatlerini göz kırpmadan savunmuş ve savunmaktadır. Öte yandan bizze saldıranların menfaatlerine zıt olduğu içindir ki bilinen tekelci çevreler Kıbrıs Türkhürriyet hareketinin sesi olan gazetemize ikide bir saldırmaktadırlar. 1950 ile 1960 yılları arasında Anavatanımızı felaketten felakete sürükleyen düşük iktidarın çığırtkanlığını yapmaktan uzak kalmakla, toplumumuzu baskı be tedhiş gibi yüz kızartıcı sapıklıkların etkisinden mümkün olduğu kadar kurtarmak için 27 Mayıs 1960 Devriminin nurlu izinde yayın yapmış bulunmakla, Anavatanın siyasetine ayak uyduracak Zürih ve Londra Anlaşmalarına, Cumhuriyet Anayasası’na ve Kıbrıs Cumhuriyeti’nin yaşatılması idealine gönülden bağlanmakla gazetemiz mutludur ve gerek bugünün gerekse geleceğin Türk kamuoyu önünde alnı açıktır.

      “Öte yandan yıllarca toplumumuzu sımsıkı bağlayan baskılar zincirinin kopmadan devamını özleyen gerici ve zorbalık hayranı çevreler hürriyetin sesi olan gazetemizi susturmak ve onun satılıp okunmasına engel olmak ümidiyle halkı korkutmak kampanyasına köylerde devam etmektedirler. Zamanla bunların yüzlerindeki maskeler elbette düşecek ve akıbetleri hüsran olacaktır.”

      28 Aralık 1962 gecesi Avukat Ayhan Hikmet’in arabası sert cisimler kullanılarak hasara uğratıldı. Ayhan Hikmet, arabasına tecavüz eden kişiye kibarlığını hiç bozmadan şöyle seslenir:

      “Bu hareketi yapan şahsın hangi çevrelerin amaçlarına hizmet ettiğinden hiç şüphem yoktur. Ancak bu gibi tehdit hareketleri toplumumuzun demokratik gelişimi yönündeki çalışmalarına bir engel oluşturmayacaktır. Bu korkunç harekete başvuran kimseye sesleniyorum. Biz bir fikir mücadelesi yapıyoruz, sen bizim fikrimizi beğenmiyorsan seni yazıhaneme gelerek benimle görüşmeye ve kendi fikirlerini savunmaya davet ederim. Burada söz veririm ki polise hiçbir şikayette bulunmayacağım. Fakat eğer bu fırsattan istifade etmezsen senin her türlü fikirden ve medeni cesaretten yoksun biri olduğunu halk huzurunda ilan etmekte tamamıyla haklı olacağım.”

      Bir takım maskeli şahıslar köy kahvelerini basmakta, vatandaşları “şunu yapmayacaksınız, şunu etmeyeceksiniz...” diye tehdit etmekte ve para koparmaktadır. Cumhuriyet halka, hükümete yardımcı olmalarını ve böylece yurdumuzun birtakım maskeli zorbaların kol gezdiği bir diyar olduğu izlenimine son verilmesini ister.

      Birkaç gün sonra bir gece sabaha karşı bu kez Avukat Ahmet Muzaffer Gürkan’ın arabası Lefkoşa’da saldırıya uğrar. Cumhuriyet gazetesi yaszarının arabasının bütün lastikleri delik deşik edilmiş ve boyasının bir kısmı tahrip edilmiştir. Muzaffer Gürkan polise verdiği ifadede kuşku duyduğu kişinin aynı gece tehdit eden bir Türk olduğunu bildirmiştir.

      Cumhuriyet’e Larnaka’dan gelen bir mektupta, gerek Larnaka kasabasında korkutma ve sindirme hareketi bütün şiddeti ile sürmektedir. En ufak bir eleştride bulunan bir kimse derhal susturulmalıdır. Öte yandan okul öğrencisi olan en az üç genç kızın ırzına geçmiş olan bir kişi, hükümetin süren baskı ve korkutmadan dolayı kız babaları şikayette bulunmadığından yakasını adaletin pençesinden kurtarmış vaziyettedir.

      Güzel Sanatlar Derneği elemanları televizyonda “Yıkık Bina” isimli bir piyes oynamıştır. Halkın çok beğendiği bu piyes bazı kimselerin hiç de hoşuna gitmemiştir. Çünkü içinde “açlık” ve “işsizlik” sözleri olan bu piyes onlara göre “sol eğilimlidir”.

      Oyundan sonra televizyon görevlilerinden birini gören Savunma Bakanı Osman Örek’in “Sen buraya gel bakalım. Açlık ve işsizlikten söz eden oyunlara televizyonda nasıl yer veriyorsunuz?” diyerek bu memuru azarladığını öğreniyoruz.

Türkiye’de hükümet kurulmasının gecikmesini fırsat bilen zorbalar toplum üzerindeki baskı hareketlerini artırmışlardır. Türk köylerinde yapılan genel baskılara ek olarak bağımsız Türk aydınlarının sindirilmesi için de tehditler sürmektedir:

      “İsmi yanımızda saklı olan ve tedişçi gruplara bağlı olduğu pekiyi bilinen ve maalesef memuriyette bulunan bir zorba geçen gün yolun tenhalığından istifade ederek arabasıyla gazetemiz yazarı Avukat Ayhan Hikmet’e yaklaşımı ve en bayağı küfürlerle bu arkadaşımıza söverek kendisini tehdit etmiştir.

            “Bu olayı da diğer çirkin ve utandırıcı olaylar gibi Türk kamuooyunun bilgisine sunarken şimdi toplumumuz arasında demokrasinin kökleşmesini lütfen izin vermiş gibi bir tavır takındığı bilinen baskıcı çevrelerin yüzlerindeki maskeyi indirmiş bulunuyoruz.”

Cumhuriyet Gerçeği 16                                                                               başa dön  

    Dr. İhsan Ali’nin Yazıları

        Cumhuriyet gazetesinde zaman zaman Dr. İhsan Ali’nin de yazılar yayımlanmaktadır. Bilindiği gibi Dr. İhsan Ali başarılı bir doktor, Baf’ta çok sevilen bir kişiydi. Ayhan Hikmet ve Muzaffer Gürkan’la birlikte Kıbrıs Türk Halk Partisi’nin yöneticileri arasındaydı. Özgür düşünceli aydınlar üzerine faşizmin bütün ağırlığıyla yüklenmesi üzerine yaşamının geriye kalan kısmını Rum kesiminde sürdürmüştür.

      6 Eylül 1969 günü şöyle yazar Dr. İhsan Ali:

      “Demokrasi rejiminde muhalefet, iktidarın uygulamalarını eleştirmek ve onu denetlemek için kurulmuyor mu? Muhalefet iktidarın yaptıklarını eleştirmeyecek olduktan sonra varlığının manası kalmaz. Esasen bu hoşgörüsüzlükleri yüzündendir ki, burada bir muhalefet var yahut kurulmak üzeredir dendi mi iktidardakiler küplere biniyorlar. Derhal ileri sürdükleri olay “birlik ve beraberlik bozulacak” fikridir. Bu söz artık demode olmuştur... Herkesin bugün kabul ettiği bir gerçek vardır. O da nedir bilir misiniz? Muhalefetsiz demokrasi olmaz. Muhalefetin olmadığı yerde ancak diktatörlük hüküm sürer. İşte bu gerçeğe inandığımız içindir ki bu memlekette Cumhuriyet kurulduktan sonra bir muhalefet partisinin luzumu üzerinde ısrar ediyoruz. Ve böyle bir  partinin vücuda getirilmesini sağlamak amacıyladır ki “Cumhuriyet” gazetesi yayına girmiştir. Bu hususta hürriyete aşık aydınların desteğini görmeyi gönül arzu etmektedir. Bu memlekette şimdiye kadar Türk toplmunun dikta rejimi yüzünden ne çileler çektiğini bilenlere sorunuz. Buna artık son verilmelidir. İktidarda bulunanları ikaz etmek fikir ve söz hürriyetini sağlamak Türk toplumunun menfaatine olmak üzere çalışmak bir muhalefet partisi vücuda getirmek bizce Türk aydınlarının en kutsal görevi olmalıdır.”

      Dr. İhsan Ali’nin 19 Eylül 1960 günü yayımlanan yazısı yöneticilerin aldıkları yardımları insanlarımız üzerinde bir baskı aracı olarak kullanmak isteyebilecekleri endişesi üzerindeydi:

      “Biliyoruz ki Demokrat iktidarı zamanında Türkiye’ye su gibi yabancı para akmıştı. Bu muazzam paraların bir kısmı bağış ve bir kısmı da borç olarak verilmişti. Memlekete gelen bu paralarla Türkiye’nin kısa bir zaman zarfında parmakla gösterilebilecek bir seviyeye erişeceği tahmin ediliyordu. Halbuki maalesef böyle olmadı. Plansızlık ve programsızlık yüzünden on yıllık Demokrat iktidarının memleketi ekonomik olarak nasıl bir çıkmaza soktuğu  malum. Ama yalnız plansızlık ve programsızlık degil; partizan zihniyetin tesiri altında işlenmiş bir takım yanlış hareketler de memleketin ekonomisini çökertmeye neden olmuştur. Yapılan borçlardan bir sürü partizan beslemek ve partiyi tutmak için az mı harcandı? Bu paralarladır ki Demokrat demokrasi namına bir şey bırakmadılar. Ve yine bu paralarladır ki Türk Milletinin haklarına saygı gösterilmedi. Bu acı gerçeği bakınız İnönü ne kadar usta bir dille ifade etmiştir:

      “Dışardan bin minnetle alınan yardımların içeride Türk milletinn haklarına saygısızlık için araç olarak kullanılmasının karşısındayız.

      Gerçekten İnönü’nün belittiği gibi dışardan alınan yardımlara dayanarak vatandaşlara baskı kullanmak çok fecidir. Anavatan’da gerçekleşmiş bu yobazlıkları bildiğimiz içindir ki burada da belirtilerine şahit olmaktayız. Mesela; Türkiye hükümeti Kıbrıslılar için burs veriyor. Bu burslar federasyon kanalıyla dağıtılmaktadır. Böyle olunca vatandaşa baskı yapılabilir. Nitekim bazı vatandaşların bu yüzden tesir altında kaldıklarını esefle gördük. Gerçi Federasyon siyasi bir kuruluş değildir. Ve belki de onun için kendisine bu görev verilmiştir. Fakat araştırılınca Federasyonun siyasi bir rol oynadığı görülmektedir. Bundan dolayıdır ki bursların doğrudan doğruya dağıtılması, aracı konmadan dağıtılması, daha doğru bir hareket olacaktır. Acı duyarak söylemek isteriz ki bu, yapılan baskı hareketlerinin tek bir örneğini oluşturmaktadır... Borçlusunuz: ödünç para istiyorsunuz; siyasi durumunuz araştırılacak ve ona göre verilecek. O halde Anavatan hükümetinin Kıbrıs Türklerine yardım yaparken bu durumları dikkate almasını istemek bizim için bir görevdir. Çünkü dışarıdan almış olduğu yardımları istismar ederek vatandaşlar üzerinde demokratik iktidar nasıl maddi ve manevi baskı kullanmış ise aynı şeylere burada da şahit olacağımızdan korkuyoruz... Ve tabiidir ki bu suretle yapılacak yardımlar Türkiye’de olduğu gibi birçok vatandaşın yozlaşmasına neden olacaktır.

      Sonuç olarak bulundukları güç durumda birçok köylümüzü kurtarmak, çeşitli sahalarda Türk toplumunun gelişmesini sağlamak amacıyla yapılacak yardımların kontrol ve denetleme sistemine tutulmasını görmek isteriz.”

      26 Eylül 160 tarihli Cumhuriyet’de de Dr. İhsan Ali’nin bir yazısına rastlıyoruz.

“Rumlarla dostluk ilişkilerini ikide bir gündeme getirmekten ne gibi bir maksat güdüldüğünü anlamak zordur. Bu dostluk uğruna acaba hangi Türk menfaatlerini feda ettim? Bu vesile ile şunu belirtelim ki 6-7 Eylül hadiselerini bir zümre burada alkışlarken biz lanetleyip durmuştuk. Milli Birlik Komitesi soruşturma Kurulu, 6-7 Eylül hadiselerinin, Selanik’te Atatürk’ün evine atılan bombaların sorumlularını meydana çıkarmaya çalışırken 1958’de iki toplum arasındaki kanlı hadiselere neden olan Kıbrıs’kaki bomba hadiselerinn de aynı kökenli olduğunu hatırda tutar ona göre işlem yaparsa burada da milliyetseverlerle hainler daha kolyaca ayırt edilebilecektir.”

      Tarih Dr. İhsan Ali’yi haklı çıkaracaktır. Türkiye Cumhuriyeti tarihinin bol Amerikan yardımı alındığı Menderes döneminde o zamanki Türk makamlarına görevlendirilmiş bir MİT subayının Selanik’te Atatürk’ün evine bomba yerleştirilmesinin ardından İstanbul’da körüklenen insanlar altı bine yakın dükkanı yakıp yağmalamış, kiliseleri, Rum okullarını harap etmiştir. İşte bu dönemde Kıbrıslı Türkler arasında yeraltı çalışmaları başlatılmış ve sonradan R. R. Denktaş’ın “Türk Haber Ajansı’na bombayı dostlarımız koymuştu” diye açıkladığı bombalama olayı gerçekleşmişti. Ardından Rum dükkanları yakılmış kanlı çatışmalar olmuştu.

 Cumhuriyet Gerçeği 17                                                                               başa dön

İngiltere’den Zorbalara Destek

        Cumhuriyet gazetesi yayın yaşamına başladığı ilk günlerden baskılar, tehditlerle karşılaşır. Onlar uzlaşma yanlısıdırlar, bir kan davası gütme niyetleri yoktur. Kıbrıs Türkleri ve Türkiye kamuoyuna açıklayabilecekleri, ilgi çekici birçok konular olduğunu ancak geçmiş dönemi deşmek istemedikleirni, tahrik edilmedikleri, iftiraya uğramadıkları sürece de bunu yapmayacaklarını duyurdular.

Hiç kimseye şahsi kinlerin bulunmadığını, kim tarafından yapılırsa yapılsın iyi işleri daima alkışlayacaklarını ve zararlı faaliyetleri de korkmadan, fakat yapıcı bir ruhla eleştireceklerini açıklarlar. Karşı taraf acımasızdır ama, üstelik en ağır iftiralarla saldırmaktadır. Buna karşın efendice yansıtırlar:

      “Yazılarınız masabaşı hazırlanmış kişisel fikir değil, halkla temasa geçerek, halkın düşüncelerini ve sorunlarını yansıtan yazılardır. Biz ‘İngiliz şurada kalmalıdır. İngilizler Türk haklarının koruyucularıdır (!)’ diye sömürgecilerin borusunu öttürmedik... Biz yalan haber vererek ve ortaya asılsız sözler yayarak, savunmasız Türk gençlerinin tanklar altında çiğnenmesine vesile olmadık. Kardeş kanına girmedik, Türk’ü Türk’e vurdurup küçük yavruların öksüz, genç kadınların korumasız, dul kalmasına neden olmadık. Biz, Arslan Zorlu’lar ve Yavuz Mendereslerle el ele vererek medeni dünya nezdinde Türkiyemizin şerefini zedelemesine neden olan 6-7 Eylül olaylarının yaratılmasında başrolü oynamadık. Biz, demokrasi inançlarına ve hür fikirlere kurşun sıkıldığı, sopa sallandığı o karanlık günlerde dahi ümidini ve Türk halkının demokratik ve hürriyetsever güçlerine olan güvenimizi asla yitirmedik.”

      Sürüp giden baskılardan, tedhiş ve tehditlerden vatandaşların artık kurtarılması gerektiğine inanmaktadrılar. Korkunun yurttaşın kendi içine kapanmasına, çevresinde olup bitenle ilgilenmemesine, kötümserliğe saplanıp kalmasına neden olduğunu, bu içine kapanıklığın toplumumuzu bir ortaçağ Ste Düzeni’ne doğru hızla ittiğini yazarlar. “Bunun önü alınmalıdır, yurttaşın yaşama sevincini yeniden kazanması gereklidir” derler.

      Cumhuriyet 1957 sonundan başlayarak 1960 senesinin ortalarına kadar Kıbrıs Türk toplumunun, tarihinin en karanlık devrelerinden birini yaşadığına inanmaktadır. Bu devrenin belirgin özelliğinin eli sopalı, beli tabancalı, acaip kılıklı zavallıların toplumu bir koyun sürüsü gibi idare etmeye çalışması olduğunu, halkın bu devirde çok çektiğini yazar: “Tahammül edebilenler sustular, hürriyet güneşinin doğacağı günleri beklediler. Tahammül edemeyenler evi, barkı terk edip memleketten göç ettiler.”

      Cumhuriyet gazetesinin okunmasını, dağıtılmasını önlemek için zorbalık yapılmaktadır. Bazı kahvehanelerde Cumhuriyet yırtılmakta, yazarları ağıza alınmayacak küfür ve ithamlara maruz kalmaktadır... Köylere “Bu gazeteyi okumayacaksınız, bu adamları köylerinize sokmayacaksınız” şeklinde haberler salınmaktadır. Kıbrıs Türk Halk Partisi’nin toplantılarına katılmamaları için insanlar tek tek tehdit edilmektedir. Cumhuriyet korkuya pabuç bırakmaz:

      “Bizim mücadelemiz demokratiktir, barışçıdır ve toplumumuzun kalkınmasını hedef almaktadır. Bizim çalışmalarımızdan kuşkulananlar, olumlu gelişmeye set çekmek isteyenler şunu açıkça bilsinler ki Türk toplumu, tarihsel gelişiminin normal akışını takip etmektedir. Bunu hiçbir güç alsa durduramayacaktır.”

      “Geçmil devrin eli sopalı kahramanları: Dikkat ediniz, bindiğiniz dalı kesiyorsunuz. Bu toplum geçirmiş olduğu acı deneyimlerle ulusal çıkarlarının nerede olduğunu biliyor. Bu yıkıcı çabalarınız yüreklerinizdeki uğursuz maskenin indirilmesine asla engel olamaz. Toplum gerçek yurtseverin hangileri, şarlatanların da hangileri olduğunu seçecek denli deneyim sahibidir. Aziz Türk halkı size sesleniyoruz: Bugün geleceğimiz kıymetli Türkiye Hükümetimiz tarafından garanti altına alınmıştır. Artık korku perdesi kalkmalıdır. Ulusal ve toplumların kalkınması ancak özgürlük içinde mümkündür. Palavracı, sahte kahramanlardan korkmak Türklük hasletine yakışan bir şey değildir.”

      Onlar bu baskıların ilk kez Kıbrıs’ta yaşanmadığının çok iyi bilincindedirler.

“Diktatorya türedilerinin, demokratik fikir ve akımlarının en acımasız düşmanı kesildiklerini tarih ilk defa kaydetmiş değildir. Diktatorya devrinin türedileri, demokrasi filizlerinin yeşerdiğini gördükçe kudurur, sağa-sola saldırır, yalana, ikiyüzülüğe ve her çeşit kanunsuz, iğrenç vasıtalara başvurur. Cinayet dahi işlemekten çekinmez.

      “Diktatör türedi yalnız kendilerine inanmıştır. Kurtarıcı, vatansever, sadece kendisidir. Ona kimse soru, hesap soramaz. Hatasını gösteren, eleştiren vatan hainidir; kesilmelidir, asılmalıdır. Bu türedilerin son örnekleri Kore ve Türkiye halkının zalimleri Sinpman Ree ve Adnan Menderes’tir.”

      1957 yılından sonra memlekette vahşi ormanların kanunsuzluk ve aşsayişsizliğin hakim olmaya başladığını okuyoruz... Sokak ortalarında dövülen, öldürülen insanlar, “iane” ismi altında rüşvet veya haraç vermeye mecbur bırakılanlar; dükkanlarındaki eşyaları “yabancı malıdır” diye el konulan dükkan sahipleri, Rumlar’dan alışveriş etti diye cezaya çarptırılan vatandaşlar, ağızlarını açamaz, hiçbir şikayette bulunamaz olmuşlardır... Memlekette egemen olan İngiliz sömürgecileri bu kanunsuz hareketleri önleyici önlemler alacakarına, elebaşlarını teşvik ediyorlar, gereken her türlü desteği kendilerinden esirgemiyorlardı.

            1957 yılından beri devam ettirilen kanun dışı hareketlerin ancak beş-on baskıcı ve tedhişçi çevre mensubunu servet sahibi yapmış, büyük halk kitlelerini ise işsiz, parasız ve hatta aç denilebilecek bir duruma düşürdüğünü yazarlar.

 Cumhuriyet Gerçeği 18                                                                               başa dön

       Yaz Denktaş Yaz

      İnsan demokrasiyi nasıl savunur? Okullarımızda bir gün bu konuda okutulacak kitaplara girebilecek güzellikte bir yazıyla başlıyoruz bugün Cumhuriyet gerçeğini anlatmaya. Lütfen dikkatli okuyun bu yazıyı ve sonra da kesip saklayın. Bedeli çok ağır olmuştur çünkü bu tümcelerin:

      “... Dünyanın neresinde olursa olsun, demokrasi fidancıkları serpildikçe, gövdelenmeye yüz tuttukça, diktatör türediler sonunda geriye birçok milli zararlar ve yaralar bırakarak ya inatçı İspanyol boğaları gibi tepine tepine can verirler ya akrep gibi zehirli iğneleriyle kendi kendilerini iğneleyerek intihar ederler veya zulüm ettikleri halkın gazabına uğrayarak tarümar olurlar.”

      “Biz ‘Cumhuiryet’ gazetesinin mensupları, Kıbrıs’ta toplumumuz arasında demokrasi söz ve fikir hürriyeti sancağını açtığımızda, memleketimizdeki diktatorya devri türedilerinin içinde çalkalandıkları ruh durumunu, kendi kendilerinden başka kimseye inanmadıklarını, kendi kendilerinden başka vatansever bulunacağını kabul etmediklerini, bizi vatan ve millet haini, yabancı çıkarlarına hizmet eden satılmışlar olarak ilan edeceklerini çok iyi bilemekte idiler.

      Biliyorduk ki seçtiğimiz yol sarp çetin ve dikenlidir. Ama bu yolculuğa çıkarken içimizde sağlam bir inanç vardı. Herşeye rağmen diktatoryaya karşı demokrasinin mutlaka galip geleceği inancı. Bu inançla yola koyulduk, halka başvurduk, kısa bir süre içinde onlarca köy ziyaret etitk, kaza merkezlerinde dolaştık, her sınıf halktan binlerce vatandaşla temas ettik, dert yandık, dert dinledik... Burada büyük bir sevinç duyarak huzur içinde belirteliim ki, gerek bu temaslarımızın sonucu ve gerekse Anavatanımızdaki demokratik gelişmeler bizi demokrasi ve hürriyet davasına dünden daha fazla bağladı, inancımızı bir kat daha artırdı.

      Ama bu, diktatorya zihniyetinin memleketimizde, toplumumuz arasında tamamıyla yenildiği demek değildir. Diktatorya devri türedilerinin davalarının çürük olmasına karşın, ellerinde henüz güçlü fakat geçici silahları vardır. İki yüzülük, yalan, milli ve vatani duyguları istismar, baskı, birçok durumda alışkanlık haline gelen korku ve bahanecilik, diktatör türedilerinin yararlandıkları silahlardır.

      Ama buna karşı toplumumuzun da uyanışı ve direnmesi özellikle 27 Mayıs Devrimi’nden sonra demokrasiye karşı güçlü bir eğilimi vardır. Türk köylüsü ve şehirlisi diktatorya türedilerinin keyfi emirlerine ve yasalarına karşı baş kaldırmaktadır. Köylü ve şehirli artık sopa, yumruk ve silah karşısında boyun eğmemektedir. Türk halkı artık gösterileri, emredileni mecbur edileni değil, kendi beğendiğini okumakta, kendi beğendiğini dinlemekte ve kendi beğendiği şahısları seçmekte ve desteklemektedir.

      İşte bütün bunlar karşısında türedilerin, iki yüzülüğe, yalana, küfre, ulusal duyguların istismarına dayanan silahlarının değeri kalmayacak ve diktatoryaya karşı demokrasi mutlaka galip gelecektir.

      Bu gazetenin mensupları olarak bize gelince, diktatör türedilerin bütün ikiyüzlülüklerine, iftiharlarına, küfürlerine karşın görev ve hak bildiğimiz demokrasi yolunda devam edeceğiz.”

      Cumhuriyet yazarlarının en çok çatıştığı gazete Nacak’tır, en çok çatıştığı kişilerden biri de Denktaş... Cumhuriyet, O’nun Kıbrıs Türklerinin yakın tarihini yazacağını öğrenmiştir, kendilerine tavsiyeleri vardır:

      “Yaz sayın Denktaş, unutma yaz ‘1930-60’ yıllarında Kıbrıs Türkleri isimli eserine yaz ki Türk toplumu arasına bir Rauf Raif Denktaş yetişmiştir. Yaz ki bu zat uzun zaman İngiliz sömürge devrinde memurluk yaparak İngiiz maaşı almıştır.

      Yaz ki bu zat ansızın İngiliz memuriyetinden ayrılmış ve kendini ‘gönüllü’ olarak toplumun hizmetine vermiş, ama gene de arkadaşlarının teklifini reddedememiş ve toplumun şilin şilin verdiği paracıklardan meydana gelen Federasyon bütçesinden her ay 100 K.L. almayı kabul etmiştir.

      “Unutma, yaz ki bu zat bilinen usullerle, seçimsiz oarak Cemaat Meclisi’ne girmiş ve başkan olmuştur. Ve yaz ki ‘Cemaata gönüllü olarak işleyeceğiz, para için işlemek isteyenler saflarımızdan ayrılsın’ diye nutuk çektiği halde sözünde durmamış, bir taraftan avukatlığını yaparak para kazanırken diğer taraftan da ayda şu kadar saat Cemaat Meclisi için çalışıyorum diyerek, ekmek parasını bile zor kazanan Türk köylüsünün, Türk esnaf ve işçisinin sırtından senede 2400 K.L. alıyor. Ve yaz ki sonra da bu zat “Bu memlekette milli haklarımızı gözetmek şartıyla iki toplumun işbirliği yapması ve dost geçinmesi, her iki toplumun yararınadır” diyenlere hücüm etmektedir.

      “Unutma Denktaş, eserine yaz ki bu memlekette mahkemeniz suçsuz Türkü-Türke vurduran, Türkü-Türkten korkutan, Türkü-Türkten nefret ettiren ‘Vatanseverler!’ vardır. Yaz ki bu ‘vatanperverlere!’ uyarak kendi din kardeşini, kan kardeşini vuranlar şimdi vicdan azabı çekmektedir.”

      Cumhuriyet tek başınadır. Anacak haftada bir o kadar küçük boyutta çıkacak parasal güce sahiptir. Karşı tarafın ise haftalık günlük gazeteleri vardır. Radyonun ve meclis kürsüsünün de desteğiyle bakalım neler yazıyormuş bu gazeteler:

      “Yapıcı hiçbir fikri çekemeyen ve herkesçe bilinen fikir yobazlarını, mideci yazarları sütunlarında barındıran bazı gazeteler ikide-bir gazetemize en ağıza alınmaz küfürlerle ve kullanıla kullanıla aşınmış birtakım iftiralarla saldırmaktadırlar. Bu gibi gazeteler yarı çıplak kadın resimleri yayımlamaktan tutunuz da filan sinema yıldızının hangi yemeklerden hoşlandığına varıncaya kadar her nesneyi neşretmeyi unutmazlar.

      Fakat iş toplumumuzun bugünkü acıklı durumunu aksettirmeye, aksak olarak yürütülen toplum davalarını ele almaya işçi ve çiftçi dertlerini dile getirmeye geldi mi bu gazetelre dut yemiş bülbüller gibi susmayı tercih ederler. Falan iş yerinde işçilerimizin aldıkları gündelikler acınacak derecede düşükmüş, filanca işyerinde Türk işçileri haklarını elde etmek için grev ilan etmişler, şu veya bu hastalığa karşı işçimizin korunması sözkonusu olmuş, her sahada toplumumuzun parası israf ediliyormuş, bir yandan açlıktan verem olanlar, öte yanda tıksırıncaya, patlayıncaya kadar analardan geçinenler varmış, bu gazeteye vız gelir.

 Cumhuriyet Gerçeği 19                                                                               başa dön

       Başımız Ezilebilir Fakat Muhalefet Susturulamaz

Cumhuriyet, yayımlanmaya başladığı günden beri gerek gizli gerekse açık olaark gazeteye, okuyuculara, gazeteyi köylere götüren şöfşrlere, matbaaya baskılar ve tehditler yapılmakta, Kıbrıs Tğrk Halk Partisinin toplantılarını dağıtmak için çirkin taktiklere başvurulmalıdır. 21 Ocak 1961 günü “Polise Değil Milletimize Bildiriyoruz” başlıklı yazıda Cumhuriyet yazarları üzücü yeni bir olay duyurdular:

“... Bugün Kıbrıs Türküne, Türkiye’nin, aydın, hür fikirli, demokrasiden yana devrimci çevrelerine duyurmak istediğimiz bütün bunlardan daha önemli ve daha üzücü bir olaydır.

“Bu sütunlardan Türk kamuoyuna açıklarız ki, Türk toplumunun en yüksek en en sorumlu makamını işgal eden, Türk Cemaat Meclisi Başkanı Sayın Rauf Raif Denktaş, milletin malı olan Cemaat Meclisi kürsüsünden sanki de parti meclisi kürsüsüymüş gibi gazetemize hücumlarda bulunuyor, görgü-terbirye kurallarına uymayan tehdit be küfürler savuruyor.

Görüşmeleri takip etmek için gazetemiz mensuplarından Avukat Ayhan Hikmet’in Meclis’te görünüşü dahi sayın Denktaş’ın sinirlenmesine ve meclis görüşmelerini bırakarak gazetemize hücuma geçmesine yeterli oluyor. Halbuki mevki itibariyle Cemaat Meclisi Başkanının tolerans sahibi ve Türk toplumuna örnek olması gerekiyordu.

Ne kadar acıdır ki sinirlerine hakim olamayan Sayın Dentaş, tıpkı Menderes’in yaptığı gibi Meclis kürsüsünden gazetemizin temsilcisini özel odasına çağırarak en ağır ve yakışıksız bir dille tehdit ettikten sonra, ‘nereye istersen git, istersen polise git sana yaptıklarımı söyle’ diye korkusun ve güçlü olduğunu göstermek istiyor. “Hayır Sayın Denktaş biz bu yaptıklarını polise değil millete bildireceğiz. Kıbrıs Türk ve Türkiye kamuoyu önüne sereceğiz. Gerek Türkiye2deki hadiselerden, gerekse seçim toplantıları zamanında Kıbrıs’ta ‘Kahrolsun diktatörler’ diye haykırarak baskıya karşı nefretini ilan eden Türk halkının hareketlerinden, gerekse Türkiye’de okuyan öğrenci temsilcilerinin Kıbrıs’taki baskının idarecilerini açıklayan bildirilerden ders almasını bilmeyen Sayın Denktaş geriye döner ve doğru yolu bulur diye şunları hatırlatacağız.

Denktaş bey belki Cumhuriyet gazetesini yayınlayanların başı ezilebilir! Belki birkaç zorba çıkar ve yazdıklarımızı bize ağzımızdan burnumuzdan yedirmeye çalışır; Belki birkaç maceracı bulanık suda balık avlamak için kargaşalık ve kanlı olaylar çıkarmaya teşebbüs edebilir. Fakat soran, Türk toplumunun hür ve demokratik hayata kavuşması için mücadele eden topyekün muhalefet susturulamaz. Çünkü Muhalefet sadece Cumhurieytin sütunlarından gelmiyor. Görmesini bilen, muhalefeti çarşıda, sokakta, köyde, her yerde görüyor.

Sayın Denktaş ‘bir gün gelip de saklanaacak delikbulamayacak’ olanlar hürrüyet ve demokrasiyi vermek istemeyenlerdir ve bunun en taze örneği de yassıada’dır. Geri dön Denktaş henüz vakit vardır.2

Yukardaki tümceler Cumhuriyet’in biçiminin (uslubunun) ne denli kibar olduğunun gçstergesidir. Evleri taşlanır, arabaları saldırıya uğrar, ölümle tehdit edilirlerken bile karşıtlarını efendice yanıtlarlar... Yalnız bir tek kez öldürülmeden bir gün önce en son olaya çok sinirlenirler ve 23 Nisan günkü gazetelerinde bir-iki kaba sözcük kullanırlar.

Onlar, kendilerine bu denli baskı yapılmasınn nedenlerini çok iyi bilirler yine de karşıtlarının bu konudaki çelişkilerini aöığa öıkarmak için sorarlar:

“Cumhuriyet’in kapanmasını neden istiyorsunuz? Menderes devrine Kıbrıs Türklerine yapılan pardımların hesabını sorduğu ve yeni yardımların denetlenmeye tabi tutulmasını istediği için mi? Yoksa adam dövmenin, kanunsuz hareketlerin, faşist yöntemlerin önlenmesini istediği için mi? Yoksa Kıbrıs’ın geleceğini anlaşmalar çerçevesinde iki toplumun samimi dostluk ve işbirliğinde gören Türkiye Dışişleri’nin siyasetini onayladığı ve takdir ettiği için mi kapansın Cumhuriyet?

“Demokraatik düşünceli ve Atatürkçü olduğumuzu iddia eden sizler için Cumhuriyet gazetesiniçin bir huzurlsuzluk unsuru olsun_ Büyük atatürk ‘Gerçek doğrular fikirlein çatışmalarından doğar’ buyurmamışları mı idi? Siz ki Atatürkçüsünüz, bırakınız fikirler çatışsın ve gerçekler daima meydana çıksın. Buyurunuz, yazınız-hatta tenezzü ederseniz Cumhuriyet’te de yazınız ve görmediğiniz kanıtlara samimiyete dayansın.

Eğer bir gün demokrasinin ne olduğunu anlatmak isterse birilier 32 ve 35 yaşlarındayken öldürülen bu insanların yazdıklarını mutlaka örnek göstermelidir... Kendilerini ölümle tehdit edenlere gazetelerinde köşe verebilecek denli kendine güveniyordu onlar ve fikir özgürlüğüne inanıyorlardı.

Cumhuriyet yazarlarının Rum yöneticileri için yazıları eleştirileri daha önceki yazılarımızda uzun uzun vermiştik. Rumların yaptığı bir yanlışa biz de yanlış yaparak yanıt vermemeliyiz diyorlardı.

      “Halkın Sesi, Bozkurt ve Nacak gazeteleri son günlerde aşırı ve yıkıcı Rum çevrelerinin ENOSİS kampanyasına karşılık olarak Zürih ve Londra Anlaşmalarının çökmesini istemekte ve Türkiye Devrim Hükümetinin tutumuna aykırı bir yol tutarak Taksim tezini savunmaktadırlar. Örneğin, Halın Sesi’nin 5 Ağustos 1961 tarihli sayısındaki başyazıda şunlar hayret ve ibretle okumaktayız. “Bu yolun Taksim’e gittiğini bildiğimiz içindir ki Kıbrıs halklarına ayrı self determinasyon uygulamasına hiçbir itirazımız yoktur. Ayni tarihli Bozkurt Gazetesinde ise “Adayı devamlı bir barışa kavuşturacak yegane çıkar yol Kıbrıs’ta yaşayan halklara self determinasyon hakkı (Ayrı egemenlik) tanınmasıdır, denilmektedir. Nacak Gazetesinin sürekli yayını da bu özelliktedir.

 Cumhuriyet Gerçeği 20                                                                               başa dön

       Cumhuriyet Nasıl Susturuldu?

      Sayın Denktaş’ın kırk yıl önce de Avrupa kentlerinde başka, Kıbrıs’ta başka konuştuğunu okuyoruz:

      Kıbrıs Cumhuriyeti’nin yaşayamayacağını, Kıbrıs’taki iki toplumun arasında karşılıklı saygı esasına dayanan dostluğun kurulamayacağını Nacak Gazetesi fanatiklik derecesine varan bir ısrarla savunmaktadır. Diğer taraftan kısa bir süre öncesine kadar Nacak’ın sahibi bulunmuş olan ve halen Nacak’ın ilham kaynağı olan eski Federasyon Başkanı R. R. Denktaş, evvelki hafta İsviçre’nin Cenevre şehrinde tertiplenen manevi silahlanma konferansında yaptığı bir konuşmada “Akdeniz mucizevi anlaşmalarla geleceğe ümitle bakmaktadır” dedi.

      14 Ağustos 1961 günkü yazısında Ayhan Hikmet’in ülkemizdeki baskıcılara tarihten örnekler vererek, sosyal gelişmelerin zor kullanılarak durdurulamayacağını anlatmaya çalıştığını görüyoruz:

      “Her türlü zulüm ve işkence imkanlarını ellerinde bulunduran Engizisyoncular malum yollarla Galile’ye suçunu itiraf ettirmişler ve Galile’nin “Dünya güneşin etrafında dönmez” demesini sağlamışlardı. Galile ancak vücudu çürüdükten, gözleri görmez bir hale geldikten sonra zindandan serbest bırakılmıştır. Fakat adımını zindan koğuşundan dışarı atar atmaz, Galile’nin ilk sözü: “Dünya yine de dönüyor” olmuştu. Galile’den önce Bruno gibi, Sercetus gibi hür düşüncenin, insani duyguların önderliğini yapmış, akıl ve mantığa, duygu ve hırsa hakim olması gerektiğini savunmuş yüce kişiler, devrin idarecileri tarafından idama mahkum edilmişler, odun yığınları üzerinde canlı canlı yakılmışlardı.

      “Aklın batıla, hür düşüncenin tartışmasız kabul edilen inançlara karşı olan mücadelesi bugün de dütün şiddeti ile devam ediyor. Engizisyoncuların halefi olan zümreler bugün de hala daha karşımızda durmaktadırlar. Kendi şahsi hırs ve çıkarları için batılı putlaştımadan, gerçeği ve güzeli baltalamaktan çekinmiyor, utanmıyor bu zümreler. Lakin normal seyrini takip eden tarihin akışı içinde baskıcı ve gerici çevreler hergün biraz daha yıpranmakta, hergün biraz daha gerilemektedirler. Akıl ve mantığın, hür düşüncenin, insani duygu ve görüşlerin dünyada mutlaka egemenliğini kuracağı günler yakındır. Ancak batıla karşı aklın, tartışmasız kabul edilen inançlara karşı hür düşüncenin temsilcisi olan kişilerin cesaretle öne atılması, korkusuzca davalarını savunması gerekir. İnsanlığa hizmet ancak bu yoldan mümkündür ve unutulmasın ki bugün savundukları fikilrerden ötürü bir Bruno, bir Sercetus gibi yakılsalar bile yarın yakıldıkları meydanlarda heykelleri adileleşecektir. Çünkü dünya yine de dönüyor.”

      Nacak’ın, İngiliz haberalma albayı Bylord Jones’un anılarını yayınlayacağı açıklaması ve son anda bundan vazgeçmesi Cumhuriyet’in dikkatinden kaçmaz.

      “Nacak, bir İngiliz haberalma albayının anılarını yayımlamakla Kıbrıs Türk toplumunun ulusal çıkarlarına ne gibi bir hizmette bulunacağını sanmıştı acaba? Ve son saat Nacak’ı bu yayından vazgeçiren etken ne olmuştur?... Başkalarının gözünde çöp arayan kendi gözündeki merteği görmelidir.”

      O zaman da sol görüşlü insanların halkın açlığından ve işsizliğinden söz etmeleri hoş karşılanmıyordu.

      “Nacak halkın açlığından ve işsizliginden bahsetmemize pek sinirleniyor. Ne yapalım bizim çervemizin, bizim tanıdığımız toplumun baş dertleri bunlardır. Nacak arzu ederse kendi kokteyl partilerinden, yeşil oyun masalarından, yat sefalarından, sonradan görmelerin lüks yaşayışlarından bahsetmekte serbesttir.

      Baskıcı çerveler Cumhuriyet Gazetesine ve yazarlarına yaptıkları yetmezmiş gibi sık sık Türkiye’ye gidip yöneticilere asılsız suçlamalar iletmektedirler.

      “Becerip yürütemedikleri memleket ve toplum işlerini tamamen yüzüstü bırakmışlar ve gerçek aydınları lekeleme kampanyası açmışlardır. Bu gibilerin bazı makamlar ve kişiler nezdinde yaptıkları itiraflar tesbit edilmiştir. Bunlar öyle itiraflar ve suçlamalardır ki ahlaktan veya vicdandan zerre kadar nasibi olan hiçbir kimse bu gibi sözleri ağzına dahi alamaz.

      “Bağımsız aydınlardan şimdi bir ses yükselmektedir. Bu insafsız müfritler açık tartışmaya davet olunmaktadır. Bağımsız aydınlar bizi jurnal ettikleri makamlar ve şahıslar hakem olsunlar. Bizi suçlayanlar, suçlamalarının bu küçük bir zerresini ispat edebilirlerse her cezaya karşıyız, ya etmezlerse onların yüzü acaba zerrece kızaracak mı?” demektedirler.

      “Yukarıdaki daveti bütün kalbimizle destekleriz. Bu saygısız kimseler gerçekten erkekseler, söyledikleri sözün doğruluğuna inanıyorlarsa işte meydan buyursunlar.

Temelini karşı düşünceye körü körüne bir düşmanlık üzerine oturtanlar bugün olduğu gibi dün de tutarsızdırlar.

      “Fileleftreos gazetesinin geçen hafta gazetemizden söz eden bir yazı yayımlanmasını Nacak bize karşı bir hücum nedeni yaptı. Ayni Nacak Gazetesi, kısa bir süre önce Elefheira’da yayımlanan Denkaş’ı öven bir yazıyı iftihar vesilesi yapmıştı. (Eleftheria Gazetesi Londra ve Zürih Anlaşmalarını bozmak çabaları ve Kıbrıs’ta batının çıkarlarını gözetecek yeni bir anlaşma önermesi üzerine Cumhuriyet tarafından çeşitli kez kınanmıştı. S.Ö.)

      Dünyaca ünlü ozan Osman Türkay’ın da adayı baskılar nedeniyle terkettiğini okuyoruz Cumhuriyet’te.

      “Esasen Bozkurt Gazetesinden ve dolayısıyla Kıbrıs’tan ayrılarak, ilk önce Türkiye ve daha sonra siyasi durum ve bizdeki siyasi anlayış düşüklüğüyle memleketimizdeki serbest fikir beyanının güçlüğüdür. Fikir ve düşüncelerini serbestçe ifade edebilmek için memleket dışına çıkmak zorunda kaldım.”

 Cumhuriyet Gerçeği 21                                                                               başa dön

        Barut Kokusu ve Kan Yerine Barış

        21 Ağustos 1961 günü Cumhuriyet “Talep Ediyoruz” başlığı altında karşıtlarından yanlış yolda olduklarını anlayıp susmalarını ister:

      “Toplum menfaatlarını yabancı emellere satanların, ‘Cemaata hizmet ediyoruz’ maskesi altında toplumumuzu uçurumudan uçuruma sürükleyenlerin; bir gün ‘Statükonun devamın isteriz’, bir gün ‘Lord Winster Anayasası’nı kabul edeceğiz’, bir gün ‘Lordcliffe Anayasası lehimizedir’, bir gün Mac. Millan’ın teklifleri kabul edilmelidir’, bir gün ‘Muhtariyet istemeyiz’ başka bir gün ‘Adanın taksimini isteriz’, bir gün de ‘Cumhuriyert rejimi yürümeyecektir’ diyen her türlü siyasi görüşten mahrum olanların;

      “Toplumumuza hizmeti, hayranı oldukları Menderes’lerin, aslan Zorlu’ların yolunda yürüyerek millet parasıyla servet biriktirmek manasında anlayanların;

“Toplum parasıyla İsviçre ve İngiltere bankalarında servet Türkiye ve Londra’da mal-mülk sahibi olanların;

      “Yoksul ve işsiz halk’açız okumak isteriz’ diye haykırırken kokteyl partilerinde, kumar masalarında ‘Lüks hayat’ sürenlerin;

      “Her türlü baskı, tedhiş ve zormala ile toplumumuza en kötü zulmü yapanların, bu memleketteki varlığımızı tehlikeye sokan göçleri önleyici tedbirler almak yerine göç edenlerin arkasından ‘Ohhh ellerinden kurtulduk’ şeklinde sevinç naraları atanların, sırf doğruyu yazdığı, gerçek toplum davalarını savunduğu için; harp barut kokusu ve kan yerine yurtta barış ve refah istediği için gazetemizi baskı, tehdit ve tehdiş ile yıldırmaya çalışanların yanlış yolda olduklarını anlayıp susmalarını talep ederiz.”

      28 Ağustos 1961 günkü Cumhuriyet’te Ayhan Hikmet gerçek mıllıyetçiliğin nasıl olabileceğini yazar:

      Gerçek millici alçak gönüllüdür. Milletine yaptığı himzetlerin en büyük mükafatının, görevini yapan insanların duyulan iç huzuru olduğunu kavramıştır. Gerçek millici hiçbir zaman şahsının reklamını yapmaz, yaptırmaz da. Gerçek millici şarlatan değildir, o meydan nutukları çekip ‘ben… şunu yaprım.. ben… millici… onlar hainler…’ demez. Gerçek millicinin milletinin değer yargısına, zekasına, eğriyi doğrudan ayırabilme gücüne ,inanci vardır. Gerçek millici kendisi hakkında hüküm vermeyi milletine bırakır. Milletine kalıplaşmış fikirleri, ham hükümleri zorla kabul ettirmeye çalışmaz.

      “Gerçek millicinin özü ile zözü birdir. Kendisi ‘parolamız Türk’ten Türk’edir derken, karısının yabancı dükkanlardan alış veriş yapmasına göz yuman, bir bağ pazı için fakir fukarayı dövdüren, kendisi yaptığı inşaatın bütün malzemesini yabancıdan alan kimse hiçbir zaman gerçek millici değildir.

      “Gerçek millici milletin bağrından kopmuş, milleti ile haşır neşir olmuş, milleti ile birarada yaşamakla iftihar eden kimsedir. Yapay aristokratik sınıflar yaratan, kendi aristokratik çevresine çekilen, toplumun işsizlik, parasızlık ve açlığı ile alay eden kimse millici değildir. Milleti ile yegane ilgisi ancak parlak nutuklar çekmek için kürsüye çıkmak olan kimse de gerçek millici değildir.

      “Gerçek milllici, toplumu açlık ve sefalet içinde kavrulurken hiçbir zaman ‘lüks hayat’ özlemi duymaz.”

      Aynı günkü gazete Türkiye Devrim Hükümeti’nin, düşük hükümet tarafından alınan Dr. İhsan Ali’nin Türkiye’ye giriş yasağı kararının iptal etmesini sevinçle karşılar.

      “Böylelikle onu asılsız suçlamalarla Türkiye’ye jurnalleyen kötü niyetlilerin maskesi düşüp fenalık dolu çehrelerinin zavallılığı olmaktadır.”

      Yüzde 30-70 nisbetinin uygulanması için Anayasa Mahkemesi’nde sorunun çeşitli yanlarını kapsayacak şekilde bazı Türk memurları tarafından dört dava açılmasına karar verilmiştir. Türk Memurin Cemiyeti, açılacak olan davalarla ilgilenmeye karar vermiş ve bu konuda avukat Rauf Denktaş’a başvurmuştur. Denktaş’ın bu dava için 800 K.L. istemesini doğru bulmaz Cumhuriyet:

      “Vaktinin büyük bir kısmını kişisel yazıhanesinde mesleğiyle ilgilenmekle geçiren Denktaş, ya aldığı yüksek maaşa karşılık bütün zamanını Cemaat Meclisi’ne vermeli ve kişisel işlerle ilgilenmemeli, yahut da Cemaat Meclisi işleri ile şimdiye kadar olduğu gibi günde ancak birkaç saat ilgilenecekse emeğine karşılık daha az bir ücret almalıdır. Böyle yaparsa 1960 yılındaki seçim nutuklarında Cemaat Meclisi’ndeki çalışmaların parasız olacağı yolundaki sözünü de tutmuş olacaktır.”

Koşullar 1958’lerdeki gibi olsa Cumhuriyet’in yirmi ay değil yirmi gün bile yaşatılmayacağını biliyordu yazarları:

      “Bugüne değin hakkımızda düşünülen ‘tedbirler’ancak insafız hücumlar ve ağır ithamlar şeklinde ortaya çıkmıştır. Çeşitli ağızlarda onlara bağımlı kalemlerin bize uygun gördükleri suçlamaları, Rum emellerine hizmet, komünistlik, milli davaya ihanet… şeklinde özetleyebiliriz. Bu tür suçlamaların bir teki bile vaktiyle bir kişinin veya kuruluşun mahfına neden olabilirdi. Ama bizim topuna bizden marus kaldığimiz bu suçlamalara göğüs gerebilmemiz Türkiye’mizdeki 27 Mayıs Devrimi’nin getirdiği hürriyet rüzgarları sayasindedir.

      “Aleyhimize açılan iftira kampanyasının sökmediğini gören çevrelerin son zamanlarda yeniden giriştikleri taktik, ne yapıp yapıp gazetemizin satışını baltalamaktır. Bu kampanya okuyucularımıza şu veya bu şekilde etki edip gazetemizi okumalarına engel olamak veya doğrudan dağıtıcılarımızı korkutup gazetenin satışına engel olmak şeklindedir.”

      Bu gün de zaman zaman gündeme gelen “şarklı” yaklaşım o gündlerde elbette daha yaygın, daha pervasızdı:

      “Şarklı’nın elinde gayet zehirli bir silah vardır. İftira. ‘Şarklı’, çıkarlarının elden gideceğini gördüğü an, her türlü kahpeliğe başvuracak karakterdedir. Arkadan adam vurdurup öldürtmek, gece adam kaçırıp dövdürmek onun için basit birer olaydır. Bunları yapmadığı an ise zulüm görmüş bir insan rolünde arzı endam edecek şekilde ve çekemediği bazı kimseleri en adi ifiralarla lekeleyecektir.

 Cumhuriyet Gerçeği 22                                                                               başa dön

    Yurdumuzun Kana Boyanmasını Özleyenler Var

        1 Ocak 1962 günkü Cumhuriyet’te Ayhan Hikmet’in faşizmin evrelerini anlatan nefis yazısını okuyoruz. Onun dünyada olup bitenler hakkındaki engin bilgisine ve öngörülerine hayran olmamak elde değil:

      “Faşizme giden yol belli hatlar takip eder. Herhangi bir memleketin içinde bulunduğu iktisadi krize bir hal çaresi bulmaktan aciz iktidar sahipleri, iş ve ehmek ihticyacı içinde kıvranan halkın derlerini unutturmak için onların dikkatlerini başka yiönlere çevirmek ihtiyacı hissederler. Bu takdirde iktidar sahiplerinin istisnasiz olarak takip ettikleri yol halkın duygularıyla oynamaktır. Bu amaçla halka sövenist filirler aşılamaya çalışırlar; sık sık düşmanlardan ve bulunmayan tehlikelerden bahsederler.

      “Pek doğaldır ki bu arada iktidar sahiplerinin ciddi olarak ilgilendikleri biricik konu açlık ve sefalet içinde kıvranan halkın kanını emerek kişisel servetleini artırmak konusudur. Halk açlık içinde kıvranırken onlar kokteyl partilerindedirler. Halk soğuktan donarken onlar kumar masalarında avuç dolusu para savurmatan çekinmezler. Onlar için en büyük meşguliyet plaj sefalarıdır, yat yarışlarıdır.

      “Faşizme giden ikinci adım (ki bu devrede iktidar sahipleine dikatör taslağı demek daha doğrudur) vatandaşın demokratik haklarını gasbetmektedir. Sadece diktatör taslaklarının kafasında bulunan tehlikelerin önlenmesi için bir takım fedekarlıklarda bulunulması gerektiği söylenir; bütün fedakarlıkların ise halktan gelmesi beklenir. Diktatör taslakları her türlü rezalete ve alçaklığa başvuracak, fakat halk kitleleri ağzını açıp şikayet etmeyecek. Hatta en küçük bir eleştiride dahi bulunmayacaktır. Böyle bir hareket suç olur ve tedhişçi usullerle cezalandırılır.

      Bu devrede diktatör taslakları kan kokusu almış canavarlara dönerler. Onların kötülüklerinden halkın ne ırzı ve namusu, ne malı ne de canı emin değildir. Diktatör taslakları sık sık halk huzuruna çıkıp şu veya bu maksatla, ama gerçekte kendi cepleri için para toplarlar. Fakat toplanan paranın hesabı hiçbir zaman  halka verilmez.

      “Yukarıda kısaca bassettiğimiz noktalar tarihin çeşitli devirlerinde beliren faşist diktatörlerin gerici faaliyetlerindeki ortak noktalardır. Ama tarih bize her faşist diktatörün kaçınılmaz yazgısının ne olduğunu da göstermiştir. İşte Hitler, Mussolini, Batista ve Trujilo ve işte aynı yolda yürüyerek her geçen gün kaçınılmaz sonunda biraz daha yaklaşan Franko, Salazar ve daha küçük çaptaki diktatör taslakları.

      “Bu maceracı yola gidilmesini önleyecek, birtakım diktatör taslaklarının toplumları keyfi bir şekilde idare etmesini engelleyecek olan halk güçleridir. Halk ne derece uyanık olursa, halklarını ne derec savunursa, diktatör taslaklarının kötülükleri o derece önlenmiş olur.

      Bu bakımdan tarih önünde halka düşen görev, gücünü kavramış ve zafere inanmış olarak mücadeleye atılmak, her engeli yıkacak bir kararlılık ve güçlülük göstermektir. Böyle bir davranışın sonu mutlaka halkn, hakkın ve demokrasinin zaferidir.

      Cumhuriyet, birtakım çevrelerin varlıklarını ancak toplumsal gerginlik ortamında sürdürebileceğinin bilincindedir.

      “Varoluş ancak toplumlararası gerginlikle sürdürülebileceğini bilen Nacak gazetesi, toplumumuz için zararlı olan yapay gerginliği körüklemeye devam ediyor. Bu arada toplumumuzun gerçek çıkarlarının barış içinde ekonomik kalkınma yoluna gidilmesi gerktiğiini kanıtlayan gazetemize karşı Nacak, isminden beklenen bir insafsızlıkla saldırmağa devam ediyor. Çünkü Nacak barış ve huzur havasının kimlerin çıkarlarını zedelediğini biliyor. Onun için, varsın memlekette bir veryansın havası gitsin, yine Türk Türk’ü dövsün, yine kardeş kardeşi öldürsün ve bu toz durmadan istifade edecek birkaç kişi toplum parasıyla servet biriktimeye devam etsin.

      “Nacak geçen hafta bize yeni bir iftirada bulundu; kendilerini jurnal ediyormuşuz. İlahi Nacakçılar, ustanıza sorsaydınız gerçek jurnalcıların kim olduğunu öğrenirdiniz. Egemen çevrelerin her sıkıştıklarında başvurdukları Birlik ve egemenlik çağrılarını şöyle yanıtlar Cumhuriyet:

      “Bugün toplumumuzun birlik ve beraberliğe her zamankinden fazla muhtaç olduğunu bilmeyen, kavramayan yoktur. Ancak birlik ve beraberlik halkın putlaştırılmış kişilerin peşinde koyun sürüleri gibi gitmesi demek değildir. Birlik ve beraberlik, toplumun bir bütün olarak kalkınmasını hedef tutan bilimsel esaslara göre hazırlanmış ilan ve programlar etrafında halkın birleşmesi demektir.

      Londra’da yayımlanan “Daily Express” gazetesi EOKA’nın yedinci yıl dönümü törenleri konusunda verdiği bir haberde “EOKA savaşçıları yürüyüş yaparken Türkler skandalı” diye yazar. Bunu ele alan Türkçe bir gazete ise tahrik tuzağına düşerek ileri geri yayında bulunmuştur. Cumhuriyet’in yaklaşımı ise farklıdır:

      “Gürültücü bir sansasyon gazetesi olan “Daily Express” gazetesi, söz konusu yazısıyla Kıbrıs Türk toplumunu bir maceraya sürüklemek çabasında bulunmuştur. O kadar ki sözkonusu gazete 1 Nisan 1962 günü Türklerin sokaklara dökülüp bir meydan savaşı vermelini özlemiştir. Bu özlemin gerçekleştiğini görmeyince de Kıbrıs Türk toplumuna çatmıştır. ‘Daily Express’ gazetesine göre bir memleketteki iki toplumun birbirinin boğazına sarılmaması ayıptır, mertliğe yakışmaz.

      “Daily Express gazetesinin sözkonusu kışkırtıcı yazısı da göstermiştir ki, bu güzel yurdun kana boyanmasını özleyen bazı çevreler hala bu kötü malsatlarından vazgeçmemişlerdir. İçte ve dışta hala tahrik kol gezmekte, çeşitli yollarla Kıbrıslıları birbirine düşürmek ve toplumlararası keşmekeşin karanlıkarına, felaketlerine ve mahrumiyetlerine yeniden bizleri atmak istemektedirler.”

      “Yabancı bir gazetenin bizden bahsetmesini kontrol etmek bizim elimizde değildir ve şayet bir Bulgar gazetesi bizden bahsettiyse bunu ilk defa Nacak gazetesinden işittik. Ancak sözü geçen gazete ve yazıyı Nacak nereden temin etti? Ve bunu kendisine Bulgarca’dan kim tercüme etti acaba? Yoksa hatıralarını Nacak’ta yayımlayan Lavrens’in yolunun yolcusu istihbarat albay Byford Jones gibi bir albay mı bu haberin kaynağı olmuştur?”

 Cumhuriyet Gerçeği 23                                                                               başa dön

Camiler ve Rumlar Okuluna Saldırı

        24 Mart 1962 Cumartesi gecesi saat 02.00 sularında bilinmeyen kişilerin Lefloşa’da Bayraktar ve Ömerge camilerine yerleştirdiği bombaların patlaması sonucu bu iki camimize önemli hasar yapılmıştır. Olay yerinde inceleme yapan polis görevlilerinin verdiği bilgiye göre camiye 5 adet saatli bomba yerleştirilmiş ve patlatılmaları için caminin elektrik tesistatından yararlanılmıştır.Cumhuriyet halkımızı uyarır:

      “Bu patlamaların, toplumumuzun arasında doğacak yeni gerginlik ve çatışmadan fayda uman yabancı bir devletin aleti olan bir teşkikatın eseri olduğu muhakkaktır. Nitekim bu üzücü olayların hazırlanış şekli, yapanların bu gibi işlerde deneyim sahibi elemanlar oldukları ve patlamaların uzun ve serinkanlı bir hazırlama sonucu olduğu izlenimi vermektedir.Öte yandan saldırının 1958 olayları sırasında bile herhangi bir yıkıma uğramayan bu iki camiye yapılması saldırganların ne gibi siyasi çabalar güttüklerini açıkça göstermektedir. Ayrıca bu üzücü olayların iki toplum arasındaki ilişkilerin düzelme yoluna gittiği bir zamnda gerçekleşmesi üzerinde dikkatle ve ibretle durulmasını gerektirir.

      Gerçekten de bombalama olayından bir ay önce yayımlanan 26 Şubat 1962 tarihli Cumhuriyet, Vergi Yasası nedeniyle ortaya çıkan gerginliğin atlatılmak üzere olduğunu belirtmiş, Cumhurbaşkanı Makarios’un ve Cumhurbaşkan Yardımcısı Dr. Küçük’ün verdiği ılımlı demeçleri ve Belediyeler yasası’nın Temsilciler Meclisi’nde gürültüsüzce bir müddet daha uzatılmasının, iyiye gidişin belirtileri olduğunu yazmıştı.

      Cumhuriyet bomba olaylarının faillerinin meydana çıkarılması konusunda polisin gereken gayreti göstermediğini, tahkikatın ilk ve en önemli bölümü olan parmak izlerinin tespiti konusuna gereken önemi vermediğini üzüntü ile ibretle gözlemlemiştir. Olay anında ilgili polis yetkilileri olay yerini kordon altına almanın ve toplumlararası ilişkileri baltalayan ajanların geride bıraktıkları bazı aletler ve patlamayan bir bomba üzerindeki parmak izlerini tesbit etmeden binaya insanların girmesi engellenmemiştir.

      Cumhuriyet bomba olaylarından sonraki gelişmelerin Kıbrıs Cunhuriyet’nin esas dayanağını oluşturan toplumlararası barışa Türk, Yunan ve Kıbrıs hükümetlerinin verdikleri önemi gösterdiğini belirtir:

      “Özellikle Anavatanımız’ın Kıbrıs Büyükelçisi Ekselans Emin Dırvana’nın diplomatik gelenekleri memleket iyiliği için bir tarafa bırakarak, haklı olarak heyecanlanan Türk gençliğini yatıştırması, toplumlar atasında çıkmaza ramak kalan herhangi bir üzücü olayı önlemiştir. Bu konu ve yüksek akıllılık halkımızın olduğu kadar yabancıların gözünden kaçmamış ve yabancı basında, haklı övgü yazılarının yayımlanmasına neden olmuştur.”

      Siyası havanın huzura ermesinbi sağlayan en önemli ve en yapıcı temasları da şöyle sıralar Cumhuriyet:

      “Türkiye Cumhuriyeti Kıbrıs Büyükelçisi Ekselans Emin Dırvana’yı kabul eden Cumhurbaşkanı Makarios ona, Bayraktar-Ömerge olayının aydınlatılması konusunda faal bir şekilde çalışacak olan Türk ve Rumlar’dan oluşacak bir komitenin kurulması için Cumhurbaşkanı yardımcısı ile anlaşacağını bildirmiştir. Anavatanımızın Büyükelçisi, Cumhurbaşkanı’nın demecinden dolayı Türkiye Hükümeti’nin, Kıbrıs hükümetinin tutumunu memnunlukla karşıladığını bildirmiştir… Daha sonra Cumhurbaşkanı ve Cumhurbaşkanı Yardımcısı görüşerek sözkonusu komisyonun kurulması konusunda prensip anlaşmasına varmışlardır.

      Gerek Ankara, gerekse Atina’da resmi sözcüler tarafından verilen demeçler Türk kutsal yerlerine yaılan iğrenç saldırıların Kıbrıs’ta yaşayan iki esas toplumu arasındaki iyi ilişkilerin ve ada huzurunun düşmanlarının eseri olduğunun belirmesi Cumhuriyet’i, olayın hemen ertesinde yaptığı saptamanın aynısı olduğu için sevindirmiştir.

      Cumhuriyet, bu olaylar nedeniyle Türkiye, Yunanistan ve Kıbrıs hükümetlerinin olumlu tutumlarının her türlü takdirin üerinde olduğunu yazar.

      “Kıbrıs Cumhuriyeti ve toplumlararası ilişkiler büyük ve başarılı bir sınav vermiştir” diyerek sömürgecilerin benzer taktikleri başka ülkelerde de uyguladıklarını anlatır.

      Vaktiyle Hindistan’da Hindular’la Müslümanlar’ı birbirine düşürmek isteyen tahrikçiler bazı dini inanışları istismar yoluyla emellerine ulaşıyorlardı. Hindularca çok kutsal sayılan ve bu yüzden kılına bile dokunulmayan bir beyaz inek bulup keserler ve Hindu mahallesine atatlardı. Bu işin müslümanlar tarafından yapıldığı düşüncesine kapılan Hindular galeyana gelip müslümanlara salar, ondan sonra kan gövdeyi götürürdü.

      Bayrakatar ve Ömerge camilerinin bombalanmasından sonra Aykasyano Rum okulunun yakılmak istenmesini görünce iki toplumun arasını bozmak isteyen vicdansızların “Beyaz İnek” yönteminden esinlenmiş olduğunu söyler Cumhuriyet:

      “Tahrikçiler bize kabuslu bir hafta geçirttiler, fakat gene de istedikleri olmadı. Çünkü ne Kıbrıs o zamanların gözü kapalı Hindistan’ı ne de Türk Rum toplumları öylesine kör bir inancın esiridirler.”

      Olayların yatışmasından tarafların akılcı yaklaşımları çok etkili olmuş, Cumhuriyet de bütün gücüyle gerilern sinirleri yatıştırmaya çalışmıştı:

      “Akyasyano Rum okulunun yakılmak istenmesi üzerine tahrik edilerek sokaklarda gösteri yapan Rum gençlerine hatırlatalım ki, Elen toplumunun düşmanı Türk toplumu değil, Türk toplumunu düşman olarak tanıtmak isteyenlerdir. Yani Elen gençliği, Türk ve Elen toplumlarının düşmanlarını bir ve ortak olduğunu bilmelidir.

      “Cumhuriyet açıkça, bu olayların asıl sorumlularının sömürgeciler olduğunu belirtmiştir. Buna karşın Nacak Gazetesi Cumhuriyet’in, bombalama olaylarında Türk toplumunu sorumlu gösterdiğini yazar. 23 nisan 1962 günkü son sayısında (Gecesi yazarları öldürülmüş ve gazete bir daha yayımlanamamıştı) onları yanıtlar. Bu yanıtta Cumhuriyet yayın yaşamı boyunca ilk kez kabaca bir-iki sözcük kullanır:

      “Nacak’ın eğer gazetecilik adabından zerrece nasibi olsaydı 9 Nisan 1962 taihli sayımızın ikinci sayfasındaki “Bombalar, Yangın ve Düşündürdükleri” başlıklı yazımızdaki “Bomba ve yangın olaylarından ötürü Türk Toplumu’nun hiçbir sorumluluğu olamayacağını kesinlile ifade etmek isteriz” cümlesini okuduktan sonra geçen haftaki yalan ve çarpıtmalarla dolu yazılarını yayımlamaktan çekinir ve utanırdı. Evet, tekrar ediyoruz. Bomba hadiselerinin sorumlusu alçak, adi ve satılmış herifin kim olduğunu aklı-selim sahibi herkıs tahmin etmiştir. Bu alçağın, bu satılmışın yüzündeki maskenin indirileceği gün yakındır. Ve o gün geldiğinde bu alçakça bomba hadiselerinden dolayı Türk toplumunun sorumlu tutulamayacağını kesinlikle ifade edebilecek olan yine biz olacağız.”

      Bu satırların yayımlandığının gecesi Ayhan Hikmet yatağında uyurken, Muzaffer Gürkan da evine girerken kurşun yağmuruna tutularak öldürüldüler. Cumhuriyet gazetesi de bir daha yayımlanmaz.

 Cumhuriyet Gerçeği 24                                                                               başa dön

Cumhuriyet Neden Susturuldu?

        Türkiye Büyükelçisi Emin Dırvana’nın cinayetlerle ilgili 25 Nisan 1962 tarihli Halkın Sesi gazetesindeki demeci:

      “23-24 Nisan gecesi Lefkoşa’da Kıbrıs Türk hukuk ve basın ailesinin iki genç mensubuna karşı işlenen cinayeti en derin üzüntü ile öğrenmiş bulunuyorum. Kederli ailelerine, meslektaşlarına ve bütün Kıbrıslı Türk Cemaatine en derin teessür ve taziyelerimi sunarım.

      “Bütün tarihi boyunca davranışları, milli karakterinin en bariz vasfını teşkil eden mertlik huyuna uygun olan asil Türk Milleti, hangi maksatla yapılırsa yapılsın, her türlü tedhişçiliği daima nefretle karşılamış ve böyle alçakça usullerin bünyesine sokulup yerleşmesine meydan vermemiş ve meyda vermeyecektir. 42’nci yıldönümünü daha dün kutladığımız Atatürk’ün kurdığu Milli Hakimiyet Türkiyesinde ise fikirlere silahla değil, fikirle mukabele edilmesi prensibi hakimdir ve bütün Hür Dünya’da olduğu gibi Türk Milleti’nde de sonsuza dek bu prensip hakim olacaktır.

      Bu bakımdan bütün sosyal ve siyasi davranışlarını Türk Milleti’nin bu değişmez vasıflarına uygun olarak tutmak durumunda bulunan Kıbrıs Türk Toplumu’nun da kendi toplum bünyesi içinde tedhişçilik alçaklığını sokamayacağı aşikardır.

      Kıbrıs Türk toplumunun sosyal, ekonomik ve kültürel kalkınması hür ve demokratik usullere göre siyasi gelişmesinde, maddi, ve manevi önemli sorumluluklar taşıyan Türkiye’nin Kıbrıs Türk Toplumu’nun bu tür iğrenç tecavüzlerden masun bulundurulmasına ve Anayasası ile teminat altında olan hak ve hürriyetlerinin hiç bir suretle zedelenmemesinin azami titizlikle karunacağı şüphesizdir.”

     DR. KÜÇÜK

        Fikri sorulduğu zaman Dr. Küçük şu sözleri söylemiştir.

      “Bu gibi gayri kanuni fiillerin tarafımdan katiyen tasvip edilmediğini ve aynı zamanda bunu yapanların, ancak Cemaatımız arasında ve Kıbrıs içinde düzen ve emniyeti ihlal etmekten başka bir amaca hizmet edemeyeceği düşüncesindeyim.

      “Biz Kıbrıs Türkü’nün öteden beri takip ettiğimiz ağırbaşlılık ve disipilinli hareket, bu gibi sorumsuz olarak ve kanuna aykırı olarak hareket eden kimselerin işledikleri cinayetlerle uyumlu değildir.”

R.R. DENKTAŞ

       Düşüncesi sorulduğu zaman R.R. Denktaş şunları söylemişti:

      “İki Türk’ün bu şekilde öldürülmesi hepimiz için çok üzücü bir olaydır. Dr. Küçük bu mesele hakkında Kıbrıs Türkü’nün duygularını beyan etmiştir. Buna tamamen katılır bu hadiseleri onaylamadığımızı açıklamayı faydalı buluyorum.”

HAŞMET GÜRKAN

        Akın Gazetesi 26 Nisan 1962 tarihli sayısında cinayetlerin Kıbrıs Türk’ünün tarih ve medeniyetini lekelediğini yazar.

      Haşmet Gürkan’ın adayı terketmeden önce verdiği demeç şöyleydi:

      “Kıbrıs Basınına, inanılmaz bir vahşet ile susturulan kara bahtlı “Cumhuriyet gazetesinin hayatta kalan bir mensubu, maktul Avukat-Gazeteci Ahmet Muzaffer Gürkan’ın kardeşi ve maktul Avukat- Gazeteci Ayhan M. Hikmet’in yakın bir fikir arkadaşı olarak, Kıbrıs’tan ayrıldığım bu günde bilinen bazı gerçekleri tekrarlamata fayda görmekteyim.

      “a) Gürkan ile Hikmet, Türkiye’nin Kıbrıs politikasina uygun olarak Kıbrıs’ta Türk ve Rum toplumlarının barış içinde yaşayıp Anayasa Çerçevesi içinde işbirliği yapmaları idealini yılmadan  savundukları için, iki  toplumun yaklaşmasını arzulamayan, aksine buna engel olmak isteyenler tarafından öldürülmüşlerdir. Korkunç cinayetin esas sebebi budur. Bu yüzden bu menfur cinayet tamamıyle siyasi sebeplerle işlenmiştir.

      b) Gürkan ile Hikmet Türk toplumu içinde demokratik düzenin kurulması, söz ve vücdan hürriyetinin gerçekleşmesi için de uğraşıyorlardı. Demokrasiden ürken tekelci çevreler toplumumuz içinde  muhalefetin doğmasını istemiyorlardı. Bu husus menfur cinayetin diğer bir sebebidir.

      c) Cinayet, işleyenler de, cinayetten sorumlu olarak da maalesef bazı Türklerdir. Bununla beraber masum Türk toplumunu her türlü kuşkudan arındırmak isterim. Türk toplumu geçmişte olduğu gibi şimdi de her türlü tedhiş hareketin gönülden lanetlemektedir.”

CEMAAT MECLİSİ

         Türk Cemaat Meclisi Basın İrtibat Bürosu tarafından yayınlanan basın bülteninin 30 Nisan 1962 tarihli sayısında gerek camilerdeki bombalı saldırılardan, gerekse iki Türk gazetecinin öldürülmesinden Rumlar sorumlu tutulur.

SABİHA HİKMET

        Ayhan Hikmet’in eşi Sabiha Hikmet’in olayla ilgilei mahkemeye verdiği ifade:

      “O gece saat 01.45’de silah sesiyle uyandığım zaman maskeli bir şahsın kocamın başucunda durarak kendisine tabanca ile ateş ettiğini gördüm. Kapıda başka bir şahıs durmaktaydı. Ateş eden şahıs dört kurşun attıktan sonra geri çekildi ve bu defa öbür şahıs ilerleyerek üç kurşun da o attı. Maskeli şahısar konuşmuyorlar, işaretle anlaşıyorlardı. Sonra ikisi de çıkıp gittiler. Pencereden baktığımda yanlarında bir maskeli daha gördüm. Zafer Sineması istikametinde kaçıyorlardı. Biraz uzaklaştıktan sonra yüzlerindeki maskeleri çıkardılar. Bu şahıslardan bir tanesinin ayağı hafif aksamaktaydı. Yürüyüşünden kendisini birisine benzettim. Ondan şüpheleniyorum.”

      Sabiha Hikmet olayın öncesiyle ilgili şunları anlattı:

      “Kocam daima telefonla ve mektupla tehdit edilmekteydi. Cinayetten bir hafta evvel kocamın yazıhanesinde bulunduğum bir sırada, meçhul bir şahıs telefon ederek o anda içeride bulunmaya Ayhan’la konuşmak istemiş, Ayhan’ın içeride olmadığını kendisine söyleyince de bana şöyle demişti:”Kocanıza dikkat ediniz. Hayatı tehlikededir. Ayhan Bey ve Ahmet Bey’in hayatı için bir evde toplantılar yapılmaktadır.”

      “Ayhan yazıhaneye gelince kendisine aldığım telefon konuşmasını söyleyerek çok endişeli olduğumu söyledim, fakat O buna ehemniyet vermeyerek “öyleyse sen bir daha yazıhaneye gelme, sinirlerin bozulacak. Ben böyle telefonları her gün alırım” dedi.

      “Kocam Türkiye’ye gidip orada basın toplantısı tertipleyerek adaya döndükten sonra bazı arablı şahısların bizi takip ettiğini fark ettim. Kocama bu durumu söyleyince önce önemsemedi, fakat bir müddet sonra O da şüphelenmeye başladı ve bu arabaların numaralarını aldı. Bu arabalardan bir tanesi hadise gecesi evimizin önünden geçti ve içindeki şahıslardan bir tanesi başını dışarı çıkararak evimize baktı. Bu arabanın numarasını size verebilirim.”

      Ayhan Hikmet ve Muzaffer Gürkan öldürüldükten sonra geride bıraktıkları genç eşleri de çok baskılar gördüler, cinsel tacize uğradılar. Bu baskılara dayanamayan Sabiha Hikmet Rum kesimine kaçtı ve yaşamını orada sürdürdü. İsmet Gürkan ise her türlü baskıya göğüs gererek Türk kesiminde kaldı.

Bitti                                                                               başa dön

copyleft (c) 2001 hamamboculeri.org -- hamamboculeri@hamamboculeri.org