Hamamböcüleri pis değildirler. Pislikleri temizlemek için yaşarlar.

Devlet hamamböcülerini sevmez çünkü hamamböcüleri ona ne kadar pis olduğunu hatırlatırlar!

                         

 

ana sayfa -> dosyalar -> incisini kaybeden istirityeler & kayıpların izinde  - Sevgül Uludağ

 

 

 

 

 

İNCİSİNİ KAYBEDEN İSTİRİDYELER

 

(Ocak-Şubat 2002, Yenidüzen)

 

&

 

KAYIPLARIN İZİNDE

 

(Temmuz-Ağustos 2004, Yenidüzen)

 

&

 

Kayıpların izinde dizisinin medyadaki yansımaları

 

 

 

~ Sevgül Uludağ ~

 

 

 

 

 

 

 

İncisini kaybeden istiridyeler - 1

 

İncisini kaybeden istiridyeler - 2

 

İncisini kaybeden istiridyeler - 3

 

İncisini kaybeden istiridyeler - 4

 

İncisini kaybeden istiridyeler - 5

 

 

 

---

 

 

Kayıpların izinde -  1

 

Kayıpların izinde -  2

 

Kayıpların izinde -  3

 

Kayıpların izinde -  4

 

Kayıpların izinde -  5

 

Kayıpların izinde -  6

 

Kayıpların izinde -  7

 

Kayıpların izinde -  8

 

Kayıpların izinde -  9

 

Kayıpların izinde - 10

 

---

 

Kayıpların izinde dizisinin medyadaki yansımaları

 

 

 

 

 

 

İncisini Kaybeden İsdiridyeler -  1  [ başa dön ]

 

Babası kayıp çocuk yürekleri...

Onlar incisini kaybeden istiridyeler gibiydiler... Babaları “kayıp” çocuklardı... Babayı kaybetmek, çocukluğunu yitirmekti... İncecik bir tel koptu yüreklerinde, asla kimse tamir edemedi, yapıştıramadı... İçlerindeki kara boşlukta çok uzun yıllar babaları dönecekmiş gibi umudu taşıdılar... Bütün savaşlarda ve iç savaşlarda, bütün çatışmalarda babasını yitirmiş çocuklardan birkaçıydılar... Yürekleri Kampuçyalıydı, Vietnamlıydı, Boşnaktı, Sırptı, Hırvattı, Kıbrıslıydı... Yürekleri babası kayıp çocuk yürekleriydi... Savaş ve çatışmalar, onlardan asla yerine konulamayacak birşeyi, çocukluk sevincini çaldı... Yaşamları boyunca bu acıyla başetmeyi öğrenmek zorunda kalanlardı...

Kaybolanlar, teşkilatları yönetenler, savaş kararı verenler, göç kararı verenler değildi, emekçilerdi... Kimisi mozaikçiydi, kimisi çiftçi, kimisi gardiyan... Bu topraklarda hayatlarını alın teri dökerek kazananlardı... Savaş rüzgarları estiğinde onları alıp gitmiş, bir daha geri getirmemişti... Çocuklar babalarını beklediler ama onlar asla dönmedi...  Kayıp mezar taşlarını yüreklerinde taşıdılar, bu yüzden barışı herkesten çok istediler...

Onlarla konuşmak kolay olmadı: yaşadıkları travmayı bir kez daha yaşamak zorunda kaldılar... Onların konuşması kadar, onları dinlemek de zordu... Kendini onların yerine koyup yitirdikleri o çok değerli çocukluk yıllarını gözünüzün önünde canlandırmak, acıyı ta derinlerinizde hissetmek, bu topraklarda yaşanmış travmaların boyutunu kavramak... Yine de konuştuk: incisini yitirmiş istiridyelerin yaşamında “kayıp” babaların yerini anlamaya çalıştık...

Bugün kimisi babasının kemiklerini geri istiyor, kimisi yalnızca nereye gömüldüğünü bilmeyi, kimisi DNA testine hazır ama tümü bu konunun çok uzadığını hissediyor... Tijen Gülle, Özel Pınardan, Şemi Bora, Kutlay Erk, Mehmet Ali Göçer, Salih Bayraktar toplumumuzdan yalnızca bir kesit... Savaşın nelere malolduğunu yüreklerini açarak anlattılar... Bu riski, yani yüreğini açıp acılarını gösterebilme ve bunlardan bugünün koşullarında rasyonel bir sonuç çıkarabilme yeteneğini paylaştıkları için onlara teşekkür borçluyuz...

Tijen Gülle, babası kaybolduğunda 11 aylıktı, şimdi 39 yaşında... Bunca yıldır bu olayların ortaya çıkarılamamasına kızgın olduğunu anlatıyor:

 

“Bu bir insanlık ayıbıdır”

 

***  Tijen Gülle’nin babası Aretyulu Vasıf Hasan, Lefkoşa’da mozaikçiydi... Babası kaybolduğunda 11 aylıktı, takvimler 18 Aralık 1963’ü gösteriyordu:

 

 

“Veli toplantısı olurdu, anneler babalar gelirdi, benim babam yok... O eziklik hiç eksilmedi... Babaya tam ne olduğunu bilememek, o çocuk aklımla yorum getirememek... Baban kayboldu diyorlar ama mezarı yok... Sanki babam çıkıp gelecekmiş gibi gelirdi, hatta ortaokula kadar ben babama mektup yazardım, duygularımı anlatırdım... Kayıp olduğunu bilmek ve mezarının olmaması, insanda her zaman bir ümide yol açıyor... Şu anda öyle bir ümidim yok ama belli bir yaşa kadar o ümidi taşıdım...”

 

***  “Savaş ihtimalinin ortadan kaldırıldığı ve Avrupa Birliği’ne girmiş bir Kıbrıs’ta çocuklarımın geleceğinin çok daha iyi olacağını düşünüyorum,  savaş olasılığının da böylelikle ortadan kalkacağına inanıyorum çünkü AB içinde olan ülkeler, geçmişte birbirleriyle savaşmışlar, çok büyük acılar çekmiş ülkeler. Ama bugün bu ülkelerin insanları birbirleriyle çok iyi anlaşabiliyorlar. Gelecekte belki bizim insanlarımız da, birbirlerini çok iyi tanıdıktan sonra, birbirlerine güven geliştirdikten sonra onlar gibi yaşayabilecekler ama ilk etapta, en azından kendilerini güven içinde hissedecekleri bir anlaşma modeli olması gerekir, ona inanıyorum. Bu iki kesimlilikse, iki kesimlilik olacak ki ufukta görünen öyle bir modeldir çünkü benim çocuğum büyürken Rum’un nasıl birşey olduğunu bilmeden büyüdü. İlkokula başladığında Rum’un bir insan olduğunu bile düşünemiyordu...”

 

Tijen Gülle, 39 yaşında, İçişleri Bakanlığı’nda çalışıyor... Tijen Gülle’nin babası Aretyulu Vasıf Hasan, Lefkoşa’da mozaikçiydi... Babası kaybolduğunda 11 aylıktı, takvimler 18 Aralık 1963’ü gösteriyordu...

SORU: Tijen, baban kaybolduğunda 11 aylıktın...

GÜLLE: Evet, onu hiç tanıma şansım olmadı... Annem, babam ikisi de Aretyu köyünden, evlendikten sonra Lefkoşa’da Tahtakale semtine yerleşmişler. Babam mozaik işiyle uğraşırdı. Dereboyu’nda bir zamanlar mozaik fabrikası vardı, orada başka arkadaşlarıyla beraber ortak fabrika kurmuşlar, mozaik işi yapardı. Çok güçlü bir insanmış, çok güzel ıslık çalarmış, mahalleye gelişinde mahalleli ıslığıyla anlarmış, herkes “Hah Vasıf geldi” dermiş... Annemle de uzun bir süre geçiremedi, yaklaşık iki yıllık bir evlilik... Benim doğum günümü kutlamaya hazırlanırlarmış 11 Ocak doğumluyum, kaybolmadan önce annemle alışverişe çıkmışlar,  bana doğumgünümde giyeceğim elbiseyi almışlar. Kaybolduğu gün, benim sonradan öğrendiğim, Yenişehir’deki bir eve mermer koyuyormuş... Onlardan ayrıldıktan sonra gören olmamış. Bir arkadaşıyla gitmişler, sonra babam eve doğru ayrılmış ama eve gelmedi... Akibetini öğrenemediler... 18 Aralık’ta kayboldu... Annem ve bütün aile onun izini aramaya başlamışlar, çeşitli yerlere başvurmuşlar... Gelmeyince annem çok endişelenmiş çünkü ufak ufak huzursuzluklar varmış Türklerle Rumlar arasında... Tam bir çatışma yok henüz, o yüzden başına ne geldiği bilinmiyor...

 

Kayboldu diyorlar ama mezarı yok...

SORU: Babanın “kayıp” olduğunu bilerek büyümek nasıl bir duyguydu? Neler hissederdin?

GÜLLE: Babasız büyüyen her çocuk gibi bir eksiklik, babası olan çocukları kıskanırdım, neden derdim, o zamanki çocuk aklıyla insan bencil oluyor, neden neden onun babası değil de benim babam yok... Hiç unutmam, bazı şeyler insanın çocukluk günlerinde beynine yerleşir, yara olur ya... Mesela veli toplantısı olurdu, anneler babalar gelir çocuğunu sorardı, benim yalnız annem gelirdi. O içimde hep bir eziklik, bu duygu hiç eksilmedi... Eziklik derken babaya ne olduğunu tam bilememek, o çocuk aklımla bir yorum getirememek... Baban kayboldu diyorlar ama mezarı yok...

SORU: Mezarının olmaması nasıl bir duyguydu?

GÜLLE: Sanki böyle babam çıkıp gelecekmiş gibi... Belli bir yaşa kadar, hatta ortaokulda olduğum dönemlere kadar ben babama mektup yazardım, o günkü halimi anlatırdım, duygularımı anlatırdım ve sanki böyle bizi bulacak, beni o halimle görecek, vay işte sen büyüdün bu yaşa geldin diyecek... Kayıp olduğunu bilmek ve mezarının olmaması, insanda her zaman bir ümidin olmasına yolaçıyor... Şu anda öyle bir ümidim yok ama belli bir yaşa kadar o ümidi taşıdım. Biraz da bunda ailenin kendi içinde konuşmalarının da etkisi var, işte acaba yaşıyorlar da bir yerde esir midirler, mesela babamın babası yıllarca babamın izini sürmeye çalıştı... Herkes her duyduğuna inandı. Kimisi işte Atina’dadır, işte Rum tarafındadır demiş, bir yerde esir tutuluyorlar demiş. Dedem şu anda hayatta değil ama belki de öldüğü zaman bile hep oğlunun geri geleceği ümidini taşıdı...

 

Baban yoksa denize gidemezdin...

SORU: Anneni nasıl etkiledi?

GÜLLE: 20 yaşında dul kalmak yeni evli bir insan olarak, hayata çaresiz bir şekilde atılmak, bir de göçmenlik var o günlerde... Hem babamı kaybetti, hem Tahtakale’den göçmen oldular, evini bıraktı, eşyasını bıraktı, eşi yok yanında, eşine ne olduğunu bilmiyor... Eminim o günlerde bir yerlerden çıkıp geleceği ümidini taşıdı... Belli bir zaman sonra kendi ayakları üstünde durmaya çalıştı, annem hayatı boyunca belli bir yaşa kadar hep çalıştı... Tek başına bir çocuk büyütmenin hele o dönemlerde zorluğunu yaşadı... Çok net hatırladığım birşey var mesela: denize gidemezdik... O dönemlerde baban yoksa denize gidemezdin... Dedem gelirdi, ona da çok uymazdı, senede bir defa beni alır denize götürürdü... Ne pikniğe gidebilirdik, ne denize gidebilirdik... Annenannemlerle birlikte yaşardık ve Kıbrıslı Türklerin o aile dayanışması olmasa şehit ve kayıp aileleri çok daha güç koşullarda yaşardı. Aile dayanışması güçlü olduğu için insanlar bir yerde acıları da paylaşıyorlar. Ama sonuçta babasız bir çocuksun, pek çok şeyden mahrum kalıyorsun, bugünkü koşullar gibi de değil, anneler dedikodu olur düşüncesiyle bir yere gidemiyor, yalnız başına çocuğunu alıp alışveriş dahi yapamıyor... Çok zor koşullardı aslında...

SORU: Ailenizden başka kayıplar da vardı galiba...

GÜLLE: Evet, anneannemin kardeşi, kardeşinin oğlu, Aretyu köyünden başka akrabaları... Anneannem bana ailemde 7 tane kayıp var der her zaman için bunu söyler. Çok acı çekmişler, iki kez göçmen olmuşlar, bir 58’de, bir 63’te...

 

“Öncelikle kızgınım”

SORU: Şimdi “kayıplar” konusu yeniden açıldı, iki taraf da herhalde uluslararası baskılarla bu konuyu bir yerde çözme gibi bir söz verdiler... Bir takım DNA testleri yapılsın, kemikler tesbit edilsin deniliyor... Bu haberleri duyduğunda sende ne tür bir etki yaratıyor?

GÜLLE: Öncelikle kızgınım... Yani babam kaybolduğunda ben 11 aylıktım, bugün 39 yaşındayım... Bugüne kadar babamla ilgili bizleri yönetenler bana hiçbir açıklamada bulunamadılar. Bu bizleri yönetenlerin suçudur da demiyorum ama bunu bir insanlık ayıbı olarak görüyorum. Yüzlerce insan, ne olduğu belli değil, nerede gömüldükleri belli değil ve bu insanlar yıllarca yakınlarının, babalarının, kardeşlerinin, eşlerinin geleceği ümidini taşıdılar. Bu, o insanlarda çok kötü bir psikolojik travma yaratır, değil mi? Kabullenemezler bu olayı bir türlü... Herşeyden önce bu kadar yıldır bu olayın netleşememesini, ortaya çıkarılamamasını bir insanlık ayıbı olarak görürüm... Bir an önce sonuçlandırılmalıdır. Eğer DNA testi yapılacaksa, yapılmasına taraftarım. Ben de babama ne olduğunu, nerede olduğunu bilmek isterim. En azından nerede gömülü olduğunu bilirsem, o da benim için bir huzurdur... Mezarını ziyaret ederim, başına neler geldiğini tam olarak öğrenemesem de, belki aşağı yukarı tahmin edebilirim. Ama bu şekilde çok muamma... Yani size herbirşey söyleyene inanmak eğilimindesiniz. Zaman zaman karşıma insanlar çıktı, ben senin babanı tanıyorum, senin baban çok iyi bir insandı dedi... Hep hayalimde yaşattığım bir baba, hiçbir ortak anım olmamış babamla, biraz daha büyük olsam, ortak anın olacak, bir baba canlanacak gözünde... Onu hiç yaşamamışım...

Genel için konuşacağım, bu şekilde büyüyen çocuklar çocukluklarını da yaşayamıyorlar aslında, daha erken yaşta sorumluluk almak durumundadırlar, daha erken olgunlaşıyorlar, babasız veya annesiz büyüyen her çocuk gibi...

 

“Gelecek, AB üyesi bir Kıbrıs’ta...”

SORU: Sence çocuklarımızın benzer acılar yaşamaması için senin kafanda nasıl bir Kıbrıs var? Nasıl bir ülke olmalı ki bir daha insanlar kolay kolay ortadan kaybolmasın, savaşlarda ölmesin....

GÜLLE: Herşeyden önce insanlar kendilerini nasıl güvende hissediyorlarsa, o koşulların sağlanması gerekir diye düşünüyorum, bizim için veya karşı taraf için... Güven duygusu çok önemli bir duygudur. İkincisi bu iki toplumun bir daha savaşmamasını istiyorsak bu adada, eğitimimizin yeni baştan gözden geçirilmesini isterim. Yeni yetişen nesiller iyi ilişkiler kurarak, birbirlerini tanıyarak yetişmeli ki düşmanca duyguları birbirlerine duyamasınlar, dışarıdan gelecek olumsuz etkilenmelere karşı açık olmasınlar. Dediğim gibi iki tarafın da kendini güven içinde hissedeceği bir Kıbrıs, bunun tabii koşullarını anlaşmayı yapanlar belirleyecek... Savaş ihtimalinin ortadan kaldırıldığı ve Avrupa Birliği’ne girmiş bir Kıbrıs’ta çocuklarımın geleceğinin çok daha iyi olacağını düşünüyorum,  savaş olasılığının da böylelikle ortadan kalkacağına inanıyorum çünkü AB içinde olan ülkeler, geçmişte birbirleriyle savaşmışlar, çok büyük acılar çekmiş ülkeler. Ama bugün bu ülkelerin insanları birbirleriyle çok iyi anlaşabiliyorlar. Gelecekte belki bizim insanlarımız da, birbirlerini çok iyi tanıdıktan sonra, birbirlerine güven geliştirdikten sonra onlar gibi yaşayabilecekler ama ilk etapta, en azından kendilerini güven içinde hissedecekleri bir anlaşma modeli olması gerekir, ona inanıyorum. Bu iki kesimlilikse, iki kesimlilik olacak ki ufukta görünen öyle bir modeldir çünkü benim çocuğum büyürken Rum’un nasıl birşey olduğunu bilmeden büyüdü. İlkokula başladığında Rum’un bir insan olduğunu bile düşünemiyordu. “Rum” dendiği zaman çocuğun kafasında insanın dışında çok farklı bir canlı modeli, bir yaratık vardı... Hiç unutmam, onu birgün Birleşmiş Milletler Günü’ne götürdüm, Ledra Palace’ta, “Rum”un ne olduğunu görsün diye... Görünce gözlerine inanamadı, onlar da bizim gibi insan anne dedi bana, evet dedim, onlar da bizim gibi insan... Benim taşıyacağım, çocuğuma vereceğim düşmanlık duyguları o çocuğun geleceği açısından hiç iyi birşey değil... Ona iyi günlerde barış içinde yaşama imkanı vermeyecek ki... Ben onun o duygularla yetişmesini istemiyorum... Savaşı yaşamasını istemiyorum. Ne benim çocuklarımın, ne çocuklarımın evlatlarının, annesiz babasız büyümesini istemiyorum... Bunu sağlayacak olan da, şu anda görüşmeleri yürüten iki lider. Onlar da mutlaka çeşitli acılar çekmişlerdir, bazı acılara yakından tanık olmuşlardır. Artık bu insanların daha fazla acıya da tahammülü yok aslında. Bu acıların bir daha yaşanmayacağı bir Kıbrıs hayal ediyorum..

 

“Rahatsız edilmesin”

SORU: Başka söylemek istediğin birşey var mı?

GÜLLE: Şu gündemde: mezarları bulunursa getirilsin falan... Daha önce birisinin röportajında okumuştum, mezarını getirtmek istiyor diye. Ben çok sıcak bakamıyorum buna. Bu insanlar zaten çok acı çekmişler, ölürken de çok acı çekmişler. Çok rahatsız edilmesinler istiyorum. Ne olduğunu öğrenmek için DNA testinin yapılmasını istiyorum, ama belli bir yeri varsa ve bana onu gidip ziyaret etme imkanı tanınacaksa, yerinde yatmasını isterim ama bilemiyoruz ki... Toplu bir mezarda mı, ayrı bir yerde mi gömülüdür, bilemediğim için çok net de birşey söyleyemiyorum. Ama ayrı bir yerdeyse, yerinden rahatsız edilmesini açıkçası istemiyorum, eğer gidip ziyaret edebileceğim bir imkan tanınırsa tabii... 

[ başa dön ]

 

 

 

 

 

 

 

 

İncisini Kaybeden İsdiridyeler -  2   [ başa dön ]

 

 

***  23 Aralık 1963’te tedavi gördüğü Lefkoşa Devlet Hastanesi’nde kaybolan Mustafa Arif’in oğlu Kutlay Erk, babasının kemiklerini geri istiyor:

 

“Gömmediğinizde, cılız da olsa umudu içinizde tutuyorsunuz”

 

 

***  Babası Merkezi Cezaevi gardiyanı Mustafa Arif 23 Aralık 1963’te kaybolduğunda, Kutlay Erk 11 yaşındaydı, ilkokul son sınıftaydı...  “Çatışmalardan bir süre sonra esirlerin değiş tokuşu gündeme geldi... Esir edilmiş Kıbrıslı Türkler kamyonlar içinde Girne Kapısı’na getirilirdi. Babam geldi mi diye onu bulmaya giderdim... Girne kapısında kamyondan bir bir esir Türkler çıkar, aileleriyle kucaklaşırdı... Ben hisarın üstünde beklerdim, benim babam çıkmazdı... Gidip oradakilere sorardım, “Bu defa değilse gelen defa çıkar, daha gelecek olanlar var” diye bir umut verirlerdi... O burukluk, acı ve hüsranla eve giderdim... Tek başıma döndüğümde evde yıkım olurdu...”

 

 

Kutlay Erk, babası kaybolduğunda 11 yaşındaydı...

SORU: Babanla ilgili neler hatırlıyorsun?

ERK: Babam Mustafa Arif, Merkezi Cezaevi’nde gardiyandı... Yazlık, kışlık üniformalı hatırlarım. Bir arabamız vardı Morris Minor, BE304 plakalı... O arabayla bizi pikniğe, denize götürürdü, Karpaz Boğazı’na giderdik pikniğe, denize Glapsides’e, Salamis ormanlarının oradaki plaja giderdik. Lefkoşa’da yaşardık. Zaman zaman Larnaka’ya giderdik, Girne’ye giderdik. Daha çok Mağusa denizlerine giderdik... Babamın köyü Komikebir’e giderdik. Eğitime çok önem verdiğini hatırlarım... Kendisi ilkokulu bile bitirememiş bir kişi olarak bizim okumamızı çok arzu ederdi. Dört kardeştik, ben en küçükleriydim. Yenilikçiydi, yeni çıkan şeyleri alırdı, yeni çıkan gazocağı, buzdolabı, alırdı. Mahallede ilk televizyon bizimdi, oturduğumuz ev de çıkmaz sokaktaydı. Şimdiki Haşmet Gürkan sokak daha önce Farabi sokaktı, bir çıkmaz sokaktı...Bütün mahalleli toplanır televizyon seyrederdik evde. Av merağı vardı, av tüfeği vardı ama pek gidemezdi. Gardiyanlıktı, nöbetiydi falan denk gelmediği için ama tüfek aldığında beraber bir yerlere ovalara gittiydik, Hamitmandrez ovaları mıydı, ne tarafıydı, fazla hatırlayamıyorum... Orada atış yaptığını hatırlarım. Sevecen, şakacı birisiydi, bütün sevgili babalar gibi bir babaydı.

SORU: Dört kardeştiniz...

ERK: Ablam benden 7 yaş büyüktür, büyük abim 6 yaş, küçük abim 3 yaş büyüktür.

 

Hastaneden “kaybolan” adam...

SORU: 1963’te ne olduydu? Kaç yaşındaydın?

ERK: Ben 11 yaşındaydım, ilkokul son sınıf öğrencisiydim. Atatürk İlkokulu’nda son sınıftaydım. Şöyle birşey oldu, 21 Aralık’ta Rum EOKA’cılar Türk Lisesi’ne ateş açtılar, öğrenciler okul bahçesindeydi. Babam da o gün nöbete gidiyordu, yolda giderken arkadaşının birine rastlamış, arkadaşı yahu EOKA’cılar liseye ateş açtı, yaralananlar vardır, galiba demiş senin oğlan da yaralandı. Babam bu bilgiyi kontrol etmek için geri dönemedi, nöbetine gitti. Nöbette kalp krizi geçirdi. O zaman arkadaşları kendisini  tedavi için Lefkoşa Devlet Hastanesi’ne götürdüler ve bize de haber verdiler. Gittik, ziyaret ettik. Yoğun bakımda değildi ama bakımdaydı. Cumartesiydi... Görüştük, iyiydi ama müşahade altındaydı, bizden sivil elbiselerini istediydi, sonra eve döndük. Pazar gün tekrar ziyarete gittik ama durum hiç iyi değildi, hiç tekin değildi etraf. Bize dedi ki ‘Durum iyi görünmez, fazla oyalanmayın, dolanmayın, eve gidin de yarın doktor herhalde beni çıkarır, ben çıkar gelirim, yarın gelmeyin’ dedi. Biz döndük. Gerçekten de etraftaki gerilimi, gerginliği, anormal hareketleri hissedebilirdiniz... Ertesi gün 23 Aralık olayları, iki toplumun çatışması bir harp haline dönüştü. Tabii ki gelmedi. Biz de zaten herkes gibi beklemeye başladık. Oturduğumuz ev Çetinkaya Kulübü’ne çok yakındı, orada çok şiddetli çatışmalar olurdu, Baf Kapısı polisi ve Arabahmet mahallesine yakındı, o tarafta çok çatışmalar olurdu. Evimiz iki taraftan çatışmalara çok yakın bir yerdeydi. Dolayısıyla evde çatışmaların geçmesini bekledik, sonra ateşkes oldu, babamdan hiçbir haber çıkmadı. Herkes sakinlediğinde, 3-4 gün sonra gibi o tarafa gidiş gelişler kesilmiş, baktık ki barikatlar var, belirli insanlar gidebiliyor... Dr. Küçük’ün müsteşarı Cemal Müftüzade’yi hatırlıyorum, bir gidiş gelişi olduydu sanki ve Rum tarafında kalmış insanlardan haber almak için ona gittik hep beraber. İngiliz askerleri arabulucu olduydu, BM askerlerinin yerine, onlarla bir temaslarımız olduydu. Bir takım kanallardan haber almaya çalıştık ama haber alamadık. Sürekli oraya gittik, buraya geldik, hiçbir haber alamadıydık. Büyük abim mücahit olduydu, 16-17 yaşlarındaydı, ablam lise sondu, söz kesildiydi, onun sözlüsü eniştemiz de TMT mensubuydu, o da bir taraflara gitti, haber alamadık. Evde erkek de kalmadıydı, annem, biz uzun süre bir taraflara koşuşup haber almaya çalışıyorduk. Bütün gayretlerimizin sonucunda herhangi bir haber alamadık... Sonunda bunların yakalanıp esir olduğu haberi çıktı ama tabii ki bunu teyit eden bilgilere sahip değildik... Hastanede kalan Türk hastalar hemşirelerle, doktorlarla birlikte geri geldiydi, onların içinde yoktu. Kimse bir bilgi veremedi bize, ne hemşireler, ne hastalar... Süre de akar giderdi. Bir süre sonra, esirlerin değiş tokuşu gündeme geldi. Bu değiş-tokuşlar çok iyi hatırlıyorum, esir denen Kıbrıslı Türkler, kamyonlar içerisinde Girne kapısına getirilirdi, 3-4 kamyon birlikte, biz de oraya gidip babamız geldi mi diye onu bulmaya çalışırdık. Evde büyük erkek de kalmadığı için, küçük abim de sinemada çalıştığı için ben giderdim bakmak için...

 

Kamyonlar boşalırdı, babam çıkmazdı...

SORU: Beklerken ne tür duygular içindeydin? Gördüğün zaman baban yok, neler hissederdin?

ERK: Tabii ki bunlar olayın en çarpıcı ve çocukluk hafızasında dahi iyice yer eden anılar. Orada ben hatırlıyorum, küçük 11 yaşında bir çocuk olduğum için hisarın üzerinden izlerdim, daha yüksekçe bir yerden yani, çünkü kalabalığın içine karıştığımda göremezdim diye... Tabii gözünüz takılır kamyonun arkasından atlayan insanlara... Ve onun etrafında, ona sarılan, kucaklayan insanlara... Her atlayana bakardım ama hiçbiri değildi... Hep şimdi çıkacak olan, şimdi çıkacak olan diye Hisarın yamacında ayakta beklediğimi hatırlarım, o çıkarsa koşacak gibi bir hazırlık içinde... Bir kamyon boşalır, ikinci kamyon boşalır ve çıkmaz... Ve en sonunda bütün boşalan kamyonlar gider ve çıkmayınca tabii, büyük bir burukluk, kırıklık, hüsran içinde olurdum. Bu o anki bir ruhtu ama bir de eve gittiğimde ne diyeceğim de vardı. Bir benim yaşadığım vardı ki gelmedi, bir de eve gittiğimde, söylediğimde yaşanacak olan vardı. Onu da beraber yaşarsınız. Başka bir esir değiş-tokuş programı olur ve bu gene yaşanır ve çok iyi hatırlarım, o esirlerin değiş-tokuşu olduğu gün için annem evi hazırlardı... Bayram temizliği gibi temizlik yapılırdı geri dönecek diye. Bisikletini temizlerdik, hazırlardık geri dönecek diye...

 

Eve yalnız dönünce yıkım olurdu...

SORU: Belki de özel bir yemek falan da pişirilirdi...

ERK: Onlar da yapılırdı, elbiseleri hazırlanırdı geri dönecek diye... Dediğim gibi evin en müsait oğlanı bendim onu gidip izleyebilecek durumda... Bu arada ben bisiklet sürmeyi öğrendim, bir defasında hatırlıyorum bisikletiyle gittim, bisikletiyle birlikte geleceğiz diye. Her defasında aynı olay olur, kamyondan bir bir esir Türkler çıkar, aileleriyle kucaklaşır, arkadaşıyla dostlarıyla kucaklaşır ama benim babam çıkmaz... Gene hüsran, gene yoktur. Gidip oradakilere sorardım, başka gelecek var mı diye, tabii tabii derler, daha gelecek var. Bu defa değilse, gelen defa diye bir umut verilirdi. O buruklukla, o acıyla, o hüsranla eve giderdim. Tek başıma dönünce evde epey bir üzüntü, ağlama, yıkım havası çıkardı. Teselli etmeye çalışırdım annemi, ablamı, daha gelecek olan var, bu defaya olabilir diye. Bir süre sonra dediler ki bitti, artık yok... O gün bana bunu söylemediler, yine bana daha gelecek var, bu defaya olabilir oğlum dediler. Sonra değiş-tokuş olmayınca, sağa sola bakındık, dediler ki bitti artık, yoktur. Daha fazla polise giderdik, babamın gardiyan arkadaşları vardı, onlara gider sorardık, onlar bir taraflara sorardı. Neticede dediler ki artık yok... Bundan sonra dediler, henüz evine dönmemiş olanlar akibeti meçhul kayıp kişiler sayılabilir. Onlarla ilgili araştırmalar yapılacak, belki bulunur falan şekline döndü durum. Ve kayıp ailesi olarak ilan edildik ama hala daha babamın maaşı verilirdi, sanki o an görevde olan insanlar gibi... Ve bütün insanlara verildiği gibi 30 Kıbrıs Lirası hatırlıyorum, o veriliyordu... Bu arada çeşitli söylentiler çıktı, birisi görmüş, bir grup Türk esir insanlar, ayaklarından zincirli olmak üzere Lefkoşa-Limasol anayolu yapılır, orada çalıştırılır... Perişan halde çalıştırılıyor görüldü. Başka bir gün, bir tanesi birini gördüm babanıza benzerdi, falan yerde çalıştırılırdı... Başka bir gün hapishanede hapismiş yahu diye haber gelirdi. Her defasında inanırdınız...

 

Kayıplar ölüdür artık, yürek inanırsa...

SORU: İnanmak isterdiniz...

ERK: İnanmak isterdik ama hatırlıyorum, kendi kendime bu geçen süre içinde sağ mıdır, değil midir diye sorguladığımı... Ve herhalde sağ değildir diye düşündüğümü hatırlıyorum. Ama her duyduğunuz dedikodu bir umut verir, o umudu hep içimizde taşıdık. Bir sosyal yardım dairesi kurulduydu, oradan bize yardım verilmeye başlandıydı, raşın derdik, yiyecek de dağıtılırdı, işyerlerine göre ayrıldıydı, biz gardiyan ailesi olarak polisten gider bunları alırdık, bakliyat, şeker, un, konserveler, yağ verilirdi. İslim için akaryakıt verilirdi... Elbise yardımı falan yapılmaya başladıydı.. Bu süre böyle dedikodularıyla, hikayeleriyle, yardımlarıyla geçti... 1968 yılı diye hatırlıyorum, Denktaş o zaman sürgünden döndüydü ve Klerides’le görüşmelere başlayacağı günlerdi, kayıp aileleri gittik, ben annemle ablamla beraber vardım, biz kayıplarımızı istiyoruz dedik, bu görüşmede onların akibetini de öğrensin diye. Tamam falan dediydi. Bilahare Denktaş bir açıklama yaptı. Anladığımız kadarıyla Klerides’le yaptığı görüşmeler sonucunda kayıplarla ilgili, Denktaş dedi ki kayıp şahısların ölü olduğu kabul edilir. Ölüdürler artık dedi, ona göre yeni düzenleme yapıldı. Babamın maaşı kesildi, şehit maaşı bağlandı, bu daha düşük bir maaştı. Ölü olduğu anlaşılır diye söylenmiş olmasına rağmen, insan gene de bir umut taşırdı içinde... Yanlış hatırlamazsam, 70 yılıydı, Lefkoşa’da kiracıydık, ev sahibi tahliye davası açtıydı evini isterdi, mahkemeye gittiydik annemle. Eniştem mücahitliğe devam, kardeşim mücahitliğe devam ederdi, dağdaydı da, ortanca kardeşim de evin gelirine katkı olsun diye sinemada çalışıyordu, hem öğrenciydi, hem çalışırdı. Evin git-gel işleri bana aitti. Hatırlıyorum, hakim bizi odasına aldı, hanım dedi hakim, bu evi tahliye etmeniz lazım çünkü evsahibi evini geri ister. Annem dedi, çıkalım da dedi, benim eşim kayıptır, geri dönerse, kurtulur kaçar ve gelirse bizi nerede bulacak? Annemde bu his vardı... O evi tahliye ettik yani 70’te... Diğer kardeşlerim ve eniştem hepsi yurtdışındaydı yüksek eğitim için, bir tek ben vardım, ben de mücahittim... Annem Mağusalı olduğu için, Mağusa’ya taşındıydı... Sonra tabii umutlar kalmaz, mantık umudu giderek öldürür... Annemi 99 yılının Ağustos’unda kaybettikti, ölmezden birkaç ay önceydi, eşimle beraber annemi alıp Karpaz boğazında bir yemeğe gittiydik. Oradan da babamın köyüne halamı ziyaret etmeye gittiydik halama.. Yanlış hatırlamazsam, petrollerin depolarının yanında tatil evleri vardı, bir kısmı bitmişti... Onları gördü annem, ne bunlar dedi, yazlık ev dedik. Bir tane de bize alın dedi... Dedik siz kim yani... Ben hem babana dedi. Nasıl şey dedik, yapma... Belki gelir dedi ve biz beraber kalırız... Tamam falan dedik, geçiştirdik... Bu demektir ki 99’da ve bir umut vardı bir yerde saklı, zaman zaman çıkıyordu, espri gibi yaptı ama birşey vardı... Bir iki ay sonra da vefat etti... Demek ki eğer gömmediyse insan, hala daha, ne kadar cılız da olsa bir umudu içinde tutabiliyor... Onun için ben Sayın Denktaş’la bir vesileyle bir yerde buluştuğumuzda, bana sorduğunda siz DNA testini ve kemikleri ister misiniz birkaç hafta kadar önce, evet dedim, istiyoruz, çünkü bizim için bütün konu o zaman kapanacak... Çünkü alıp gömmeden bu defteri kapatamıyorsunuz... Tabii ki çok gerçekçi olmak lazım, bütün kayıpların her bir tanesinin de kemikleri hep tesbit edilecek, bulunacak anlamına gelmiyor bu süreç. Kemikleri bulunamamış insanlar da olacak, o aileler en şanssız noktada olacak. Ama diyebilirsiniz ki kemikler bulundu, verildi, gömüldü ve bitti, bundan sonrası yoktur dersiniz. Belki kalan o çok cılız umut da, o da biter ve tamamen kapatırsınız hikayenizi. Bütün kayıp yakınları da benim gibi düşünür diye hissediyorum, güzel bir düşüncedir kayıpların kemikleri alındığında bir yere gömülmesi, bir anıt yapılması, törenlerle onurlandırılması ama bizim hissiyatımız bunu kendi yerimizde bizim tarafımızdan gömülmesidir. Ancak o zaman bu biter diye düşünüyoruz.

 

Yanda yatan eşi dönmesini bekler...

SORU: Annenizin gömüldüğü yerde de yer ayırtmışsınız...

ERK: Evet annem vefat ettiğinde, Mağusa mezarlığına defin yaptık, yanındaki yeri babamız için aldık. Annemiz için orada mezarını yaparken, bunu babamız için de birlikte düşünerek kendimize göre küçük, mütevazi anıtsal bir mezar yaptık. Babamın gömüleceği yer için, gömülecek alanı boş bıraktık, boşluğa bir siyah granit levha koyduk. Eğik düzlemde... Üzerine de yazdık. “Burası Mustafa Arif’in yeridir... Yanda yatan Radiye Erk’le evliydi, Kıbrıs’taki toplumlararası çatışmalarda kayboldu 23 Aralık 1963’te ve yanda yatan eşi hala dönmesini ve yanına gömülmesini bekliyor” gibi bir yazı yazdık... Dedik ki biz gömmek istiyoruz, kendimize göre bir mütevazi anıt da yaptık, böyle birşeyin olmasını tercih ediyoruz. Sayın Denktaş da madem istiyorsunuz alırsınız dediydi... Umarım ki bu genel bir olay olsun, iki tarafın kayıplarının kimlik tesbiti yapılsın, kayıp ailelerine sevdiklerine kalıntıları, kemikleri verilsin, herkes kendine göre düzenlediği bir yerde kayıp insanının kalıntılarını gömsün... Devlet de kayıplarla ilgili bir anıtı her zaman yapabilir... Şehitler Anıtı gibi, kayıpları simgeleyen, bundan sonra insanların kaybolmamasını amaçlayan, savaşlarda insanlık dışı hareketlerin yapılmamasını amaçlayan bir anıt yapılabilir.

Bana göre bütün savaşlarda kayıplar oluyor, kayıplar savaşların bir parçası gibidir. Kampuçya’da da oldu bu, Vietnam’da da oldu, Arjantin’de de iç çatışmasında da oldu, İkinci Dünya Savaşı’nda oldu, İsrail’de, Filistin’de şu anda vardır, Bosna-Hersek’te, eski Yugoslavya’da da yaşanmıştır, Makedonya’da da vardır. Bu aslında bütün dünyada, iç savaşlarda da olur, düşman devletlerle savaşlarda da olur. Eminim Afganistan’da da vardır. Yani evrensel bir sorunudur, bir insanlık sorunudur, bir insanlık ayıbıdır. İnsanların kaybolup akibetinin bilinmemesi, otoritelerin bildiği halde bu insanları akibeti hakkında bilgi vermemek ve kalıntılarını ailelerine iade etmemek bir insanlık ayıbıdır. Bunu hiç politize etmeden, savaşlarda kayıpların olmasını önleyemiyorsak, savaşların ilk ateşkesinde, kayıpların otoriteler tarafından iade edilmesi, insanlık ayıbının şiddetini azaltır. Şimdiye kadar bu yönde bir evrensel işbirliği, bir evrensel organizasyon  falan yapılmamıştır. Umarım bu yapılır da kayıp aileleri, dünyanın neresinde olursa olsun, kayıpların akibetinin öğrenilmesi ve iadesi için hep beraber bir çalışma yapılır. Bence bir Kampuçyalı, Arjantinli, Afganistanlı, İsrailli, Filistinli kayıp ailelerinden benim bir farkım yoktur, Kıbrıs Rum kayıp ailelerinin de bir farkı yoktur. Hepimizin bence yaşadığı acı da, hayat biçimi de, karşılaştıkları sorunlar da, hissettikleri de ortaktır... Bunu çok insancıl bir konu olarak kabul edip, o şekilde çözüm aramak, otoritelerin de buna böyle yaklaşmasına büyük ihtiyaç vardır.

SORU: Birkaç yıl önce Rumlar mezarları açıp DNA testleri yapmaya, kayıpları saptamaya başladılar, hatta Türk tarafına da çağrı yapıldıydı ancak Denktaş’ın yanıtı yeterince kan aldılar, bir damla bile vermeyiz olmuştu. Şimdi görüşme süreciyle birlikte kayıplar konusu yeniden ele alınıyor. Siz bu haberlerleri duyduğunuzda neler hissedersiniz?

ERK: Kayıplarla ilgili her çalışma yapıldığında bir heyecan hissederiz, bir bekleyiş içine gireriz ancak Kıbrıs Rum yönetimi kayıplar konusunda hiç de insancıl bir yaklaşım içine girmedi. Kayıp ailelerine kayıplarının hala daha bir yerlerde sağ olduğunu söyleyerek, onların mantığının bile öldürmekte zorluk çektiği umutlarını hep canlı tuttu. Göğüslerine resim vererek sınıra gidip gösteri yapmasını örgütledi. Duyduğumuz kadarıyla o insanlara bu gösterileri yapmak için maaş da veriliyormuş. Oraya gelmezse o para kesilir diye bir takım tehditler de varmış. Eğer bunlar doğru bilgilerse, Kıbrıs Rum yönetiminin kayıplarla ilgili yaptığı politika aslında kendi insanına devlet eliyle işkencedir, bunu yaşamayan anlayamaz. Kıbrıs Rum yönetimi kayıplar konusunu politize etti, bütün amacı Türk tarafına üstünlük sağlamaktı. Kayıp değil, ölü olduğunu bildikleri, kimisinin nereye gömülü olduğuna dair bilgiye sahip oldukları halde başından itibaren hepsini kayıp diye geçtiler kayda ve bulunsa bile kayıp tutun politikasını güttükleri için, aynı şekilde buna devam ediyorlar. Son zamanlarda Klerides’in bazı politik değişimleriyle kayıplar konusunda bazı bulgulara ulaşmaya çalışıyorlar ama 74’ten beri sürdürdükleri politika kendi insanına işkence eden bir tavırdır. Kendi insanlarında yarattıkları travma, tedavisi zor bir travmadır. Hangi yönetim bunu yaparsa, Adalet Divanı’na gitmesi gerekir. Hiçbir hissin, hiçbir mantığın kaldıramayacağı bir politikadır bu. Denktaş’ın yaklaşımı tabii ki buna mukabildir. Çok ağır bir şekilde konuyu politize ederseniz, karşı taraf ne kadar insancıl yaklaşmak istese dahi ortam uygun değildir. Eminim Denktaş Bey de bu konuda işbirliğine çok fazla hevesli değildir ama bunun dışında eğer koşulları yaratır ve bunu insancıl olarak çözelim derseniz, birbirimizi suçlamak için değil, kayıp ailelerine kayıpların akibetini bildirelim, kalıntılarını verelim derseniz, Denktaş Bey de sanırım işbirliği ruhunu kazanabilir.

SORU: Etkili bir işadamısın, babana 23 Aralık’ta ne olduğunu araştırdın mı sonraları?

ERK: Benim sorunum evet, benim kendi kayıbımla ilgili ayrıntıyı öğrenmek, kemiklerini almaktır özelde ama benim tavrım genelde bütün kayıpların, akibeti meçhul olanların akibeti öğrenilsin, dolayısıyla kendim münferit birşey yapılmasını talep etmedim, buna karşıyım da...

SORU: Babanın kaybolduğu gün hastanede hangi hemşireler görevdeydi mesela... Gören biri var mıydı, duyan biri var mıydı, kastım bu...

ERK: Onunla ilgili bazı bilgilere sahibim. Yan yatakta yatan bir Kıbrıslı Türk’ten aldığımız bilgi şu, dedi ki, 23 Aralık’ta hastaneye EOKA’cılar, birileri gelir giderdi, konuştular, kalktı giyindi ve hazırlandı, gidiyordu üniformalı birileriyle. Demişler ki yahu Mustafa Bey nereye gidiyorsun, demiş ki bunlar benim hapishaneden gardiyan arkadaşlarımdır, bunlar bana yardımcı olacak ve evime döneceğim... Onun dışında pek çok dedikodu var, oradaki hastaları aldılar kanlarını boşalttılar, yaralı EOKA’cılara kullandılar gibi hikayeler de vardır... Bir başka duyduğumuz hastaneden aldıklarını öldürdüler ve hastanenin yanındaki dere yatağına gömdüler, dere şiddetli geldiği zaman toprak gitti, cesetler meydana çıktı, köpekler cesetlere saldırdı, kazıp çıkardılar, başka bir yere gömdüler derler. Ama spesifik olarak ben senin babanın akibetini öğrenip gelip sana bildireceğim diyen olmadı, böyle bir bilgi talep de etmedim, çünkü bu toplumsal bir sorun, hepsiyle birlikte çözülmeli. Savaşlarda ölenler, yaralananlar, kaybolanlar olur. Bunlar önlenemiyor. Önlenemiyorsa en azından kayıplar için bir evrensel anlayış geliştirilmesi gerekir, ilk ateşkeste bu kayıpların iade edilmesi lazım, bilgileriyle birlikte. Zaman zaman tartışılır, Güney Afrika’da olduğu gibi gerçeği itiraf sisteminin uygulanmasını ister misiniz, kim ne yaptı bulunsun. Ben büyük ülkelerde bu belki çalışabilir diye düşünüyorum ama bizim ülkemizde bunun amaca hizmet etmeyeceği gibi bir endişem vardır. Biri babama ne yaptığını itiraf edecekse ve öğreneceğim, cezasını göremeyecekse bunun da bir anlamı yoktur. Ancak uzun süren Kıbrıs sorununda yaraları sarmaya, toplumları yakınlaştırmaya ve barışa doğru giderken bunları yapmak, bunlara yardımcı olmayacak, en azından bizim nesil için. İleriki nesil için bunlar bir kayda alınır, saklanır, belki ileriki nesillerde bu açıklanır, onların bunları bilmesinde yarar vardır, umarım sürdürülebilir bir barış başarılır, ileriki nesiller bunları öğrendiğinde, barışı sürdürmenin önemini daha iyi anlayabilir. Şu anda bize bu yapılırsa, o ailenin ne gibi haleti ruhiyeye gireceğinden emin değilim. Katkısı olmayabilir... Yapılsın, kayda alınsın, devlet arşivlerine girsin, belli bir süre sonra açıklansın. Küçük bir ülke olmanın getirdiği bir sonuçtur.

(Yarın: Özel Pınardan, Mehmet Ali Göçer)

[ başa dön ]

 

 

 

 

 

 

 

İncisini Kaybeden İsdiridyeler -  3   [ başa dön ]

 

 

***  Özel Pınardan’ın babası Cemal Mehmet Salih, Çatoz’da çiftçiydi... Babası 1974’te kaybolduğunda o henüz 6 yaşındaydı...

 

“En büyük hastalık neyse, savaş ondan da kötü...”

 

***  “Babamı son gördüğümde traktörle Gönendere’ye doğru giderdi, biz de dere yatağına inip köyün üstüne, dağlara doğru gittik... İkinci harekat bitti, ateşkes sağlandı, babamın traktörünü Durmuş Dede dediğimiz evliyanın yanında buldular. Anahtar üzerindeydi... Hiçbir iz, hiçbir belirti yok... Kayıp olup da şu anda yaşayanların olacağına inanmam ama uzun seneler o umut ışığını taşıdık... Eski anılar açıldığında, şu an bile keşke babam burada olsa derim, o duygu nasıl birşey? Küçüktük, çok az hatıramız var... “

 

***  “En büyük korkum, çocuklarım bu duyguyu  yaşamasın... En büyük hastalık neyse, savaş ondan da kötü... Biz milliyetçiyiz, benim ailem hep askerdir, ben de kendimi öyle addederim ama kendi varlıklarımıza sahip çıkmasını bilmiyoruz...Bize şehit çocuğu dediler, bir arsa verdiler, bir ev yapamadım, şimdi ölsem çocuklarıma ancak borç bırakırım... Televizyonlarda çıkıp konuşuyor bazı kesimler, şunu yaptık bunu yaptık... Bugün, babamı Rumlar öldürdü, bunu ispatlayabilir mi bana? Ben inanmıyorum babamı Rumların öldürdüğüne... Türkler mi öldürdü? Ona da inanmıyorum çünkü orta yerde öyle bir kanıt, delil görmüyorum ki... Elle tutulan birşey var mı? Bana diyebilir misiniz ki şunu şu yaptı? Belki de kaza kurşunuyla ölmüştür, cesedi nerede? Sonradan dediler ki Türkler vurdu, anlaşılmasın diye kuyuya attılar... Neler söylendi, neler anlatıldı bize... Bunları atlattık, devam ediyoruz...”

 

 

Özel Pınardan, Çatozlu...Halen Çatoz’da ilkokul öğretmenliği yapıyor. Babası Cemal Mehmet Salih, 1974’te kaybolmuş...

SORU: Kaç yaşındasınız?

PINARDAN: 33 yaşındayım. 1974’te altı yaşındaydım... 74’e kadar Serdarlı’da kaldık, arkasından esas aile Pınarlı’dan yani Vitsada, oraya gittik, şimdi Serdarlı’da kalırız...

SORU: Çocukluğunuzdan babanızla ilgili neler hatırlarsınız?

PINARDAN: Yaşımız ufak olduğu için belli noktalardır hafızalarda kalan... Babam çiftçiydi, davarı vardı, inekleri vardı, küçükbaş, büyükbaş hayvan yetiştirirdi. Traktörle beni kahveye götürürdü onu hatırlarım çok iyi. Bizim köyde meşhur bir kahvecimiz vardı, rahmetlik oldu. Onun o dönemde lokumları meşhurdu... Her gittiğimiz zaman lokum yerdik...

74 harbi çok iyi aklımda, babamın kaybolduğu o gün beynimin içinde yer etti.

 

Mandraya sığındık

SORU: Neler hatırlarsınız o günden?

PINARDAN: Birinci harekat sonrası biz yukarıdaki köye, babamın annesi orada kalırdı, Görneç’e gittiydik... Şu anda yeni yolun geçtiği, göçmen evleri dediğimiz yerde kalırdık biz. Daha önce Vitsada’dan yani Pınarlı’dan Serdarlı’ya göçmen geldilerdi. 74 harbi çıktığında, ninemin evine gittik, orada kaldık, çatışmalar devam ederken. Ateşkeste, hayvanları yemlemek, sulamak, bakımını yapmak için annemle babam traktörle aşağı inmek istedi. Ben o zaman küçük olduğum için annemden pek ayrılmazdım. İndik yani aşağıya, inekleri yedirirken ikinci harekat başladı. Çok iyi hatırlarım, Marata dediğimiz Ulukışla’dan Rum’un ateş açarak geldiğini... Evin arka kısmında mandralar vardı, babam oraya saklanmamızı söyledi, kaçamadık çünkü bayağı ateş gelirdi, mermiler duvarlara vururken çıkan ses beynimde yer etti. Belli bir süre kaldık orada, ne kadar, o hafızamda yok da daha sonra babam burada kalırsak öleceğimizi, hemen kaçmamız gerektiğini söyledi. Yine babamın kardeşi halam yan taraftaki göçmen evinde kalırdı, sürünerek çıktık... Çatışma devam ediyordu. Babam o zaman ne düşünerek bilmiyorum, traktöre bindi. Annem de kapıyı bağlama ihtiyacı hissetti. Gancelliden çıktık, kapıyı bağlamaya çalışırdı, çarşaf giyerdi, düşünün savaşın içinde... Annemin adı Latife’ydi, babamın adı Cemal Mehmet Salih. Öyle korkayım, ağlayım falan öyle bir duygu yoktu...Sakin sakin  izlerdim. Annemin eline yapışılıydım, o bana git babanla da kurtul dedi... Ben gitmedim, anneme bağlı olduğumdan dolayı çünkü yaşım küçüktü. Babam Gönendere’ye doğru traktörü sürerek hareket ettiğini hatırlıyorum, son görüntü o... Biz de Serdarlı’nın doğu tarafında Gaş Deresi deriz, dere yatağına indik ve dağa doğru yürümeye başladık, halam, oğlu, ben, annem... On kardeştik, bir tanesi ömür bıraktı... Üç kardeşim savaştaydı, bir başka abim Görneç’te esir düştü... Biz Gönendere’ye hareket etmek amacıyla çıktık dere yatağından, yürüdük, köy de Gönendere’ye boşalıyordu, onlara katılarak Gönendere’ye gittik.

 

Onu son görüşümüz oldu

SORU: Babanızı son görüşünüz müydü o?

PINARDAN: Evet, benim de, annemin de onu son görüşümüz oldu. Daha sonraları, pek fazla detaylı bilgiler aklımda yok... Biz belli bir süre Gönendere’de kaldık, abimin esir olduğu haberi geldi, diğer abimlerden iyi haberler aldık ama babamdan o dönem hiçbir haber alınamadı. Savaş bittikten sonra, biliyorsunuz Serdarlı’nın yarısına kadar Rum girmişti, okulun bulunduğu bölgeye kadar ve orada kaldı... Sonra biz geri döndük Serdarlı’ya, Rumlar aşağıda, biz de Görneç tarafında... Süreyi tam bilmiyorum ama geceleri çok iyi hatırlıyorum yatırken Rumların bağırdığını, “Makarios gelecek kellenizi kesecek” diye bağırdıklarını çok iyi hatırlıyorum. 14 Ağustos’a kadar... Yani bütün bunlar birinci harekat sonrası oldu... 14 Ağustos’tan sonra ateşkes oldu, anlaşma oldu, Rum gitti... Babamın traktörünü Durmuş Dede dediğimiz evliyanın yanında bulduk. Bize haber geldi, Barış Gücü’yle gidilip alındı traktör. Anahtar üzerinde... Fakat hiçbir ne iz, ne belirti yok. Daha sonraları işte Rum tarafında falancı polis karakolunda görüldü Cemal diye dedikodular çıktı, araştırıldı tabii, kamplara gidildi bakıldı, bulunamadı... Bugünkü tarihe kadar hiçbir haber de alamadık yani...

SORU: Kayıplarla ilgili biliyorsunuz Denktaş’la Klerides görüştü, bu işi bir sonuca ulaştırma gibi bir açıklamaları oldu. Ne hissettiniz bu haberi duyunca?

PINARDAN: Açık söyleyeyim, pek bir umudum yok. Şu ana kadar kayıp olup da yaşayan kişiler olacağına inancım yok. Uzun seneler, özellikle öğrencilik yıllarımda bayağı bu eksikliği, burukluğu hissettim. Bir umudu taşıdım...

 

O duygu nasıl birşey?

SORU: Belki bulunur, belki gelir diye...

PINARDAN: Evet yani, şu anda bile zaman zaman eski anılar açıldığı zaman keşke derim benim de babam olsa, o duygu nasıl birşey? Küçüktük... Çok az hatıra var aklımda... Keşke olabilse ama şu anda... Özellikle Rum tarafının öne sürdüğü tezler var, işte kayıplar Türkiye’de diye, ben pek imkan vermiyorum yani kayıpların yaşadığına.

SORU: Şimdi DNA testleri yapılacak kemikler üzerinde, belki bulunursa bir mezarı olsun ister miydiniz?

PINARDAN: Muhakkak... Tabii kolay değil DNA testleri. Aradan 30 yıl geçmiş, çıkıyor geliyor, DNA testi yapılacak diye... Nasıl bir psikolojik etki altında kalacağız? Nasıl bir tepki gösteririm? Açıkçası düşünemiyorum, neler hissedeceğimi tahmin edemiyorum. Ben şu anda zaten kabullenmişim bazı şeyleri, artık olmuş birşey. Ben kendime bir düzen kurmuşum, yaşıyorum, artık kendi iç dünyamda bazı şeyleri de kabul ettim. Şu anda işte al bunlar babanın kemikleridir dense, pek de inandırıcı gelmiyor bana... Benim o içimde yaşıyor, mezar önemli de değil, babası annesinin yanında onun adına sanki orada yatıyormuş gibi bir mezar yaptırdık. Kabullendik. Bayrağımızı da üzerinde dalgalandırıyoruz. Benim için yer farketmez, nerede olursa olsun, çünkü o içimdedir.

 

Kıbrıs’ta bir anlaşma şart

SORU: Bir daha çocuklarımızın bu tür acıları yaşamaması için ne olması gerekir? Ölümler de, kayıplar da çok kötü birşey... Yaşanmaması için ne yapmalı sizce?

PINARDAN: Bunların yaşanmaması için barış, barış ve barış... Bugün yani ev hayatında dahi eşlerin varlığını sürdürebilmesi için barış içinde, uyum içinde geçinmesi lazım. Bugün tabii hep belli bir kinle yönlendirildik, işte Rum öcü, düşman, sonsuza kadar... Ama öyle bir çağda yaşıyoruz ki dünyada artık bu kinlerin, düşmanlıkların kalkması gerekir diye düşünüyorum. Ama öz benliğimizi de kaybetmemek şartıyla, yani Türklüğümüzü, örf-adetlerimizi, inançlarımızı, milliyetçiliğimizi kaybetmeden uyum içinde geçinmemiz gerektiğine inanıyorum, barışın da şart olduğuna inanıyorum. Özellikle bu dönemde artık büyük güçler, küçük devletleri birbirine düşürerek ortadan kaldırmaya çalışıyor veya ekonomik olarak bunlardan kazanç elde etmek için birbirine düşürmeye çalışıyor. Özellikle Kıbrıs’ta bir anlaşmanın şart olduğuna inanıyorum. Biraz önce bir soru sordunuz, çocuklarımızın yaşamaması diye... Ben zaman zaman özellikle yalnız kaldığım zaman düşünüyorum. Benim yaşadıklarımı inşallah çocuklarım yaşamaz diye... Çünkü o acıyı, o eksikliği hissediyorum beynimde, içimde. Ölümden korkmadığım halde, ölürsem çocuklarımın bu acıyı yaşayacağını hissedip korkuyorum. Bu normal hayatta da olabilir ama savaş kadar kötü hiçbirşey yok hayatta. En büyük hastalık bugün neyse, savaş ondan daha da kötü... Küçük bebeklerden yaşlılara kadar insanlar savaşta yok olurlar, yaşanması gereken şeyleri yaşamadan, paylaşılması gereken şeyleri paylaşamadan aramızdan gidiyorlar. En büyük nedeni bu savaşlar... Ülkeler artık ekonomik savaş yapıyor, güçlü olanlar hayatta kalabiliyor. Bir AB gündeme geldi, Rum’un bize çok sıcak baktığına inanmıyorum ben. O da artık mecbur kaldığı için bir zemin oluştu şu anda. Gelişmeler de güzel, sevindirici... İki taraflı, iki toplumlu, herkesin özgürce yaşayabileceği, gezip görebileceği bir ülke istiyorum ben. Şu anda merak ediyorum Larnaka nasıl bir yer, Baf nasıl bir yer diye...

 

Baba-oğul görürsünüz, içiniz yanar...

SORU: Benim sormayı unuttuğum, sizin mutlaka söylemek istediğiniz birşeyler kaldı mı?

PINARDAN: Zaman zaman korkuyorum, çocuklarım aynı atmosfere girmesin, aynı şartlarda yaşamasın. Ben belki de şanslı çocuklardan biriyim, 6 yaşında öksüz kaldım, babama şehit olmuş gözüyle bakıyorum, ama ailem çok iyi olduğu için kendimi yetiştirebildim, eğitimi tamamlayabildim. Pek de hissettirmediler bana, abilerim vardı, ablalarım vardı, ailemiz genişti. Ama ne kadar da yapsanız, bir baba şefkatini ya da onunla paylaşmak istediğiniz şeyleri paylaşmamanın bir eksikliği var insanın içinde. Özellikle erkek çocuklar babalarına biraz daha yakın olur, birşeyleri paylaşmak isterler, ben bunu oğlumla yapmaya çalışıyorum... Bir kızım, bir oğlum var...Bir baba oğul geçerken görürsünüz, içiniz yanar... Neden böyle oldu diye düşünürsünüz.

 

Ölsem çocuklarıma borç bırakırım

SORU: Hiçbir tazminat, hiçbirşey onun hayatının karşılığı olamaz...

PINARDAN: Evet, bugün ekonomik sıkıntılar yaşıyor insanlarımız, devletin en üst kademesinden normal vatandaşlara kadar. Bize şehit çocuğuyuz dediler. Bir arsa verdiler bana, en basit örneği, Mağusa’da bir yerde bir tarla. Ben Şehit Aileleri Derneği üyesiyim de aynı zamanda. Verdiğimiz aidat hiçbirşey ama bir bakıyorum, benim için hiçbirşey yapmıyor bu dernek. Devletim sağolsun bana bir arsa vermiş,  ben 33 yaşına geldim, 30 sene daha ya yaşarım, ya yaşamam... Onu da bilmem... Ama şu anda onu kullanabileceğim, bana katkı koyabilecek hiçbirşey yok ortada. Bana iş de vermediler, ben kendi kendimi yetiştirdim. Diyorlar ki şehit çocuklarına iş verdik, hayır ben kendi kendimi yetiştirerek bu raddeye geldim. Bugün benim borcum var, evim yok şu anda. Ev yapamıyorum. Başlattım bir tane, durur. Ailemin bütçesi de iyi değil, annem altı tane çocuk evlendirdi... Bana da bir katkı koyamadım, ben yazları çalışırdım, kış dönemleri okurdum. Böyle yetiştim. Şu anda ben bir maaşımla, yeni evlendim, başlattım bir ev, Rum’dan kalan bir ev vardı, oradan ayrıldım lojmana yerleştim ama geleceğim ne olacak belli değil. Ben şu an ölmüş olsam, çocuklarıma bırakacak birşeyim yok borçtan başka... Nasıl sahip çıkılıyor? Özel birşey de istemiyorum ben. Basına veya televizyonlara çıkıp da şehit çocuklarına şunu yaptık, arsa verdik, iş bulduk denmesin. Ben istemiyorum zaten, bir günden bir güne düşmedim peşine ne olacak bu arsalar, bir müteahhite vereyim veya satayım, kendi evimi yapayım diye... Bana yaramazsa oğluma yarar belki, ne olacağı da meçhul... 74 sonrası belli dönemlerde şehit ailelerine plaket verirlerdi, annem alırdı. İki dönem yanlış hatırlamıyorsam aldıydı. Kadın duygulanırdı... Sonra onlar da unutuldu. Bir maaş verildi... Biz milliyetçiyiz, benim ailem hep askerdir. Ben de kendimi öyle addediyorum, bu milletin bir askeriyiz. Ama sahip çıkmasını bilmiyoruz kendi özümüze, varlıklarımıza, çıkamadık... Televizyonlarda, basında konuşuyor bazı kesimler, söylüyorlar, şunu yaptık bunu yaptık diye...

 

Babamı kim öldürdü, delil yok...

SORU: Kim daha milliyetçi yarışı da var...

PINARDAN: Bunun ölçüsü yok ki, insan kendini nasıl değerlendirirse... Milliyetçiysem milliyetçiyim. Babamı Rumlar öldürdü, bunu ispatlayabilir mi bana? Ben inanmıyorum babamı Rumlar öldürdü... Türkler mi öldürdü? Ona da inanmıyorum... Çünkü orta yerde görmedim ki öyle bir kanıt, delil... Elle tutulan birşey var mı? Bana diyebilir misin şunu şu yaptı? Belki de bir kaza kurşunuyla ölmüştür, cesedi nerede? Köye kadar gelmiş bir traktör, ki sonra yapılan yorumlardan benim tahminim, Pınarlı yolu ile Gönendere arasında bir tepe var. O tepenin üzerinde Türk mücahitleri vardı. Babamın o tarafa hareket ettiğini gördüm. Orada ateş mi yedi, veya Rumlardan korktuğu için bizi almak üzere geri mi döndü? Ama traktörün yüzü kuzeye bakıyordu... Köyün içerisine doğru, traktörün isvici üzerinde... Gören yok... Köy boşalmamıştı... Kim diyebilir bana ne olduğunu... Sonradan işte Türkler vurdu, anlaşılmasın diye kuyuya attılar dendi, ama neler söylendi, neler anlatıldı bize... Tabii bu söylediklerim size, 20 yıl önceki olaylar... 74 sonrası sıcağı sıcağına anlatılanlar... Çok şükür bunları atlattık yani, kabullendik... Devam ediyoruz...

(Yarın: Şemi Bora, Mehmet Ali Göçer)

 

[ başa dön ]

 

 

 

 

 

 

 

İncisini Kaybeden İsdiridyeler -  4  [ başa dön ]

 

***  Mehmet Ali Göçer’in kardeşi Naim Hüseyin 29 Aralık 1963’te Aretyu’daki evinden Rum polisi tarafından alınıp götürüldükten sonra ondan bir daha haber alınamamış: “Kıbrıs hükümeti kardeşimi bulmaya zorunludur”

 

“Savaş daima iz bırakır...”

 

***  “Uzun müddet abimin öldürüldüğüne hiç inanmadıydım, esir olduğunu düşünerek, o hayalle yaşadım senelerce... Hiçbir zaman ölü olduğunu düşünmedim... Fakat zaman geçince artık o ümidi yitirdim... Suçsuz biriydi... Bir mevzide çarpışırken ölseydi, savaştı öldü derdim. EOKA’cılar yoldan alıp gitseydi, bir diyeceğim olmazdı. Ama müdafaasız biri silahlı biri tarafından alındı, resmi görevli polis tarafından alındı, eğer Kıbrıs hükümeti varsa, ben bundan onu sorumlu tutarım. Kıbrıs hükümeti bugün bana kardeşimi bulmaya zorunludur... Deftera polisiydi alan, belki de bugün o polis yaşamaktadır... Eğer bu suç cezasız kalacaksa ve AB’ye gireceklerse, nasıl girecekler? Ben Avrupa Birliği’nde hakkımı arayacağım... Ben de barıştan yanayım, ama bunlara dikkat edelim, çünkü yarın bunlar çıban başı olacak... Bu gibi insanlar istismar edilip bir kıvılcım başlayabilir, o nedenle çok dikkatli olmalıyız Kıbrıs’ta...”

 

 

Mehmet Ali Göçer’in kardeşi Naim Hüseyin, 29 Aralık 1963’te Aretyu’daki evinden Kıbrıs Rum polisi tarafından alınıp götürüldükten sonra ondan bir daha haber alınamamış..

SORU: Mehmet Ali bey, kardeşiniz Naim Hüseyin 29 Aralık 1963’te kayboldu...

GÖÇER: Kayboldu demiyelim, Rum polisi tarafından evinden alındı. Kardeşim Ticaret Lisesi’nden yeni mezun olduydu, bir senedir işsizdi... Yaklaşık 22 yaşındaydı, Aretyu köyünden...

SORU: Bu karma bir köy müydü?

GÖÇER: Rum Türk karışık karma bir köydü, Türklerin çok az bir nüfusu vardı orada, bir 30 aile vardı. Rumların ortasında kalan bir köydü, 3-4 Rum köyü geçip köyümüze varacaktık. Onların korktukları işte sizin Türk askeri gelecek, sizleri kurtaracak falan derlerdi ama gitmesi çok zordu. Ben de abimden 3-4 yaş küçüktüm. Türk Lisesi’nde öğrenciydim. Ben geldim, Türk tarafında kaldım, o tekrar geri döndü, Lefkoşa’da çarpışma var, ben gitmeyeyim dedi. Köy daha sakindi diye gitti. Ben otobüsle gelirdim, onun taksici bir Rum arkadaşı vardı, onunla gelirdi. Ticaret Lisesi mezunu olduğu için Rumcası da vardı, hatta gelirken taksici arkadaşı al bu gazeteyi oku dedi kendine, Rumca gazete okurdu, ilgisi vardı. Dönüp gitti, köyde kaldı. Annem babam çiftçilik çobancılık yapardı, o da onlara yardım ederdi. Köyde kalması bir fayda etmedi, bu tarafa geçseydi belki de kurtulacaktı... Sağ olacaktı... Senelerce içimde bir burukluk, hatta ailem tarafından da... Köye gittiğimizde çeşitli zamanlarda çeşitli kişiler derdi ki biz biliriz nerededir, isterseniz mezarını gösterelim falan...

 

Dr. Küçük’e götüreceğiz dediler

SORU: O gün ne oldu, köye döndükten sonra?

GÖÇER: Rum polisi Landrover’le eve geldi, kapıyı çaldı, anneme oğlun nerede dediler... Annemin adı Melek Hüseyin, babamın adı Hüseyin Mehmet... Polis onu Dr. Küçük’e götüreceğini söyledi, siz burada sağsınız, size birşey olmadı, Dr. Küçük’e götürelim sağ olduğunuzu görsün dedi... Tamam dediler, köyden üç insan aldılar, biri kardeşim Naim Hüseyin, ötekiler de Salih Mehmet ve Kemal Hüseyin... Salih Mehmet amcamdır, Kemal Hüseyin de yeğenimdi. Daha önce de Niyazi Cemal’ı aldılardı aynı şekilde, Dr. Küçük’e götüreceklerini söyleyerek... Annem arabaya bindi, hayır sen in aşağı, seni istemeyiz deyip indirdiler kendisini... Tabii zaman geçti, annem dedi ki hani bana oğlumu getirmediniz, getireceğiz dediler, öylece oyaladılar... Sonra polisler hiçbirşey söylemedi, zaman geçti. Biz göçmen olarak Mora’ya gittik 1964’te... O zaman bütün hayvanlarımızı, malımızı da aldılardı. Babam diyor ki kapıyı açtılar bütün davarımızı sürdüler aldılar götürdüler, hiç hayvanımız kalmadı, ineğimiz vardı, keçi koyunumuz vardı, hepsini aldılar dedi... Napacaksınız dedi babam, girin içeri yoksa sizi vururuz dediler. Tabii silahsız bir insan babam, evin içinde kaldılar. Hiçbir yere gidemediler... Son artık anlaşma oldu, biz de Mora’ya yerleştiydik...

 

Esir olduğu hayaliyle yaşadım...

SORU: Nasıl etkiledi bütün bunlar sizi, abinizin kaybolması, geri dönmemesi...

GÖÇER: Ben uzun müddet abimin öldürüldüğüne hiç inanmadıydım, esir olduğunu düşünerek, o hayalle yaşadım senelerce. Birgün abim gelecek nasıl olsa diye düşündüm. Hiçbir zaman ölü olduğunu düşünmedim fakat zaman geçince o ümidi yitirdim. İki kardeştik, tek abim olduğu için üstümde çok büyük tesir yaptı. Suçsuz biriydi... Bir mevzide çarpışırken birşey olsaydı, savaştı öldü derdim. Fakat müdafaasız birinin silahlı biri tarafından alınması, ona yakışır sonuna kadar korusunlardı... Üstelik devlet resmi kuruluşundan insanlar... Ben bundan Kıbrıs hükümetini, eğer Kıbrıs hükümeti varsa, sorumludur. Kıbrıs hükümeti bugün bana abimi bulmakla sorumludur. Bugün belki de o polis yaşamaktadır, Deftera polisidir. Deftera polisi bir Türkü evden nasıl aldığının kayıtlarını bulup getirmesi lazım. Bugün AB’ye girmek isterler fakat bu suçu da yaptılar, eğer bu suç cezasız kalacaksa ve bunlar AB’ye girecekse, nasıl girecekler? Büyük suç işlediler? Kim telafi edecek?

 

Özür dilemesi lazım

SORU: İki savaş yaşadık, pek çok insanlık suçu işlendi... Bu yaraların kapanması için sizce ne yapmalı? Ufukta bir anlaşma görünüyor, sizin yüreğinizi ne rahatlatır? Ne istersiniz olsun ki, o acınız, ya da o “adalet” duygusu yerine gelsin sizin yüreğinizde...

GÖÇER: Mesela benim abimi bir EOKA’cı yoldan alıp öldürseydi, ona bir diyeceğim olmazdı... Ama polis aldığı için bana ne yaptığını söylemesi lazım. Öldürdük be kardeşim, ceza verdik kendine, silahlar vardı elinde, bu bu belgeler vardı diyecek ve bunu idam ettik, gömdük diyecek adaleti var ise, mahkeme ettik, suçludur, idam ettik kendini, buraya gömdük demesi lazım bana. Ben de inanayım, hakikaten suç yaptı, hükümete karşı geldi, bir ayaklanma yaptı. Fakat böyle bir olay da yok, silahlı da bulmadılar kendini. Müdafaasız bir insanı aldılar. Özür dilerse benden, tamam bu suçu işledik, Türk olduğu için öldürdük ve bunun cezasını çekmeye razıyız, seni her şekilde ne tazmin edersek, ne yaparsak yapalım, senin abini burada gömdük... Bunu demesi lazım bana...

 

Çocuklarıma düşmanlık aşılamadım...

SORU: Aksi halde anlaşmanın bir anlamı olmayacak mı diyorsunuz...

GÖÇER: Bence anlaşma olmayacak, ben hiçbir zaman çocuğuma bunları söylemedim, çocuğuma demedim amcanız vardı, Rumlar tarafından alındı diye... Nineleri söyledi kendilerine... Fakat ben hiçbir zaman fanatik olarak çocuklarıma düşmanlık aşılamadım. Olmuş olan, savaşta olabilecek şeylerdir bunlar ama böyle savaş olmadıydı, müdafaasız birini alınca bu savaş olmaz, mevzide olanlara bir diyeceğim yoktur.

SORU: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne götürmeyi düşündünüz mü bu konuyu?

GÖÇER: Ben tabii hiç düşünmedim bunu. Bir zamanlar Denktaş beyin bir demeci vardı, bunlar öldü artık sineye çekeceğiz, istismar etmeyeceğiz diye. Ben de istismar edilmemesi yönünde gittim, tamam. Bir savaş esnasında kahpece alındı öldürüldü, bunlara sünger çekelim ama bilelim de, gerçek buydu... Gerçek bunlarsaydı, ne yaptığımızı, ne ettiğimizi bilelim, doğru yolu gösterelim. Herkes de bilsin. Ben bütün Kıbrıs Türkleri fenadır veya bütün Kıbrıs Rumları fenadır, barıştan yana değil demiyorum. Ben de barıştan yanayım. Ama barış olurken bunlara da dikkat edelim, çünkü bunlar yarın çıban başı olacak. Ben hiçbir zaman gidip anarşist bir olay yapacak değilim, o gücüm de yok. Ama bunlar da kibrit olabilir, bu kibriti söndürelim... Ben Rum tarafına da geçtim, ama abim hakkında bir bilgi edinmedim...

 

Savaş daima iz bırakır

SORU: Nasıl bir ülkede yaşamak isterdiniz ki bunlar yaşanmasın? Ne tür insani ilişkiler isterdiniz ki bunlar tekrarlanmasın? Ne yapmak lazım?

GÖÇER: Aslında Kıbrıs’ta çok dikkat etmek lazım, benim gibi bu gibi insanları çoğu istismar edip bir kıvılcım başlayabilir... Bunlara çok dikkat etmemiz lazım fakat ayrı ayrı bölgelerde olursak, biraz daha uzun zamanlarda, 30-40 sene sonra, belki iki taraf da körüklemez, sakin olur ve barış ve huzur içinde yaşarız. İçiçe yaşarsak bile buna çok dikkat etmek lazım çünkü büyük olaylar çıkmasın tekrar, tekrar savaş olmasın... Savaş daima iz bırakır, bugün benim üzerimde bıraktığı gibi, başka ailelerde de iz bırakır... Senelerce babasız kalanlar var, ben abisiz kaldım, annesiz kalanlar var. Bunlar olmasın, ben öyle bir barış isterim ama içiçe şu anda bence mümkün değil... Olacak bölgeler vardır ama bu gibi insanlar içiçe olduğunda iyi değildir, savaşa veya huzursuzluğa sebebiyet olur. Bu gibi insanları bir yere getirmek yanlıştır...

 

Toprak bir Kıbrıs’tır...

SORU: Şimdi kayıplar konusu gündemde, DNA testi yapılması gündemde. Bunu benimser misiniz? Bulunursa kemikleri onu getirip bu tarafta gömmek ister misiniz?

GÖÇER: Ben DNA testine karşıyım, öldürdülerse, öldürdükleri yeri göstersinler. Burada gömülüdür, burada kalsın. Onun anısı orada kalsın, tekrar onu alıp başka yere getirip rahatsız etmek yanlış birşeydir. Benim malım o taraftadır, Güney’de kaldı bütün mallarım, bu tarafta mal aldıysak bile benim esas malım o taraftadır. O tarafta da malımız var, toprak bir Kıbrıs’tır, ha orada kaldı, ha burada... Orada bir türbe yapılması, orada bir düzenleme yapılması... Yeter ki yerini göstersinler...

SORU: Benim sormayı unuttuğum, sizin söylemek istediğiniz başka birşey var mı?

GÖÇER: Rum tarafı son zamanlarda kayıplar üstüne büyük şeyler yarattı, biz maalesef burada bir kayıp komitesi bile kurmadık. Bunları hep şehit addettik, şehitlerin çatısı altındadır. Onlar için mücadele edilir. Bir yerde baktım, abim şehittir fakat ona mukabil bazı şehitlerin çocuklarına birşeyler verildi, anneme sağ iken birşey verilmedi, şimdi yaşamıyor, dört yıl önce öldü. Devamlı söylerdi, oğlumu belki görürüm, mezarını belki birgün görürüm. Hatta bir zamanlar köye gitti, para verdi 25 Kıbrıs Lirası, işte filan yerdedir diye, sırf bilgi alsın diye, hiç bilgi alamadı, yerini de göstermediler kendine... Uzun müddet hayaliyle yaşadı... Filan yerde esirdir, Yunanistan’dadır, filanla evlidir dediler... Hiçbir bilgi edinemedik, Birleşmiş Milletler’e fotoğrafını verdiğimiz halde bilgi edinemedik. Olumlu olumsuz, sağ ölü bir cevap gelmedi. Yalnız bize burada söylenen bunları unutunuz, bunlar şehit oldu bitti dediler. Biz de daha fazla araştırma yapmadık fakat şimdi sırası geldi, ve ben kendi fikrimi söyleyeyim, şu an AB’ye girecek Kıbrıs, ben bu AB’de hakkımı arayacağım. Çünkü o taraftaki hükümetse, beni de koruması lazımdı, ne yaptıysa bulması lazımdı benim kardeşimi. Bulamazsa AB bulsun, cezasını görsün bu hükümet. Yaptığı suç, savaş esiriyse, neden dolayıdır, savaştan mı öldürdü, yoksa sıradan bir vatandaşı alıp öldürdü... Suç işledi, cezasını görmesi lazımdır. Bu, KKTC’nin de yaptığı yanlışlardır, bizi yalnız bıraktılar, hiçbir zaman sahip çıkmadılar... AB’ye müracaat edip hakkımızı aramamız lazım...

 

 

 

 

 

*** İçişleri Bakanlığı Kaza Müfettişi Şahap Şemi kaybolduğunda, Şemi Bora 12 yaşındaydı:

“Unutamayız ama bağışlama duygusunu geliştirebiliriz...”

 

“Türkler tarafından Larnaka polis karakolunda en son 26 Aralık 1963’te görüldü... Bir yerde 12 yaşında ailenin sorumluluğunu üstlenen bir çocuğu düşünün... İkimizin de büyümesi, tahsin yapması için annem büyük özverilerde bulundu... Dedem de bize yardımcı oldu, zor günlerden geçip bugünlere geldik... O hisleri anlatmak da kolay değil, yaşamayan insanın anlaması mümkün değil... Hiç kimsenin bu duyguları yaşamamasını dilerim... Bana göre kin, medeni bir insanın içinde olacak bir duygu değil... Ancak hiçbir zaman unutamayız, bu gibi olaylar başına gelenler karşı tarafı bağışlama duygusunu geliştirmeli, onun da koşulları birlikte gelme duygusuyla... Kayıpta adalet yoktur... Bu konular bir an önce politik malzeme olmaktan çıkarılmalıdır... Yeter artık diyoruz, neredeyse 40 yıl geçti üzerinden... Ben 12 yaşındaydım, oğlum üniversiteden mezun oluyor ve hala biz bu kayıplar konusunun her iki taraf arasında gidip geldiğini, görüşüldüğünü, alevlendiğini, geri düştüğünü görüyoruz... Artık yeter diyorum, bu konu artık kapansın. Otursunlar, bir şekilde ne yapacaklarsa yapsınlar, bu konunun kapatılmasının yönetimini 40 yıldır bulmalıydılar diyorum...Çünkü her açıldığında, ben yaşlı annemi düşünüyorum, babam kaybolduğunda 30 yaşındaydı, şimdi zor yürüyecek durumdadır. Her konu açıldığında acı çekmektedir... Artık yeter diyorum....”

 

İçişleri Bakanlığı Kaza Müfettişi Şahap Şemi kaybolduğunda, Şemi Bora 12 yaşındaydı...

SORU: Babanız Şahap Şemi, 1963’te ne iş yapıyordu?

BORA: Babam 1963 Aralığında kaybolduğuna İçişleri Bakanlığı’na bağlı, o zamanlar Komiserlik dediğimiz bölümde kaza müfettişiydi..

SORU: Tam hangi tarihte kaybolmuştu?

BORA: Bize verilen bilgiye göre, 26 Aralık günü Larnaka polis istasyonunda, yani karakolda görüldü Türkler tarafından en son...

SORU: O gün evden çıkıp gittiği ve dönmediği gün müydü?

BORA: Şöyle anlatayım: olaylardan birkaç ay önce Mağusa’ya becayiş olmuştu, ben de İngiliz Okulu’nda yurtta kalıyordum... 12 yaşındaydım, İngiliz Okulu’nun birinci sınıfına başlamıştım, Rum tarafındaydı okul. Babam Mağusa’ya tayin olduğu için, hafta arasında orada kalıyordu, haftasonu Lefkoşa’ya geliyordu, kızkardeşim ve annemle ev bulduktan sonra Mağusa’ya taşınacaklardı. Ben o yüzden yurda başlamıştım bile ama hemen tabii bir iki ay içinde bu olaylar çıkınca, taşınma işlemi gerçekleşemedi...

 

Kaybolduktan iki ay sonra mektubunu aldık...

SORU: Kaybolduğu gün ne olduydu?

BORA: Şunu da söyleyeyim, 24 Aralık tarihli bir mektubu geçti elimize Şubat 1964’te ancak mektup elimize ulaştı ama 24 Aralık tarihli mektubunda, gelmek için yola çıktığını, Büyük Kaymaklı’ya kadar geldiğini ancak oradan silah sesleri geldiğini, havanın kararmakta olduğunu, etrafta çatışma sesleri geldiği için dönmek zorunda kaldığını Mağusa’ya yazdı. Ancak oradaki arkadaşları, sonra bana anlattılar, o gün geri döndü, ertesi gün yine yola çıktı, bu sefer de değişik yoldan gelmek üzere, belki değişik yoldan gidersem barikat falan yoktur gibi düşünmüş olabilir. Ancak yolda sivil Rumlar tarafından arabasıyla beraber alınıp Larnaka polis istasyonuna götürülmüş, oraya girerken gören Türkler var, örneğin Süleyman Züğürt bana bunları kendisi anlattı, geçen yıl rahmetli oldu Süleyman Züğürt...

SORU: Arabası neydi?

BORA: Austin Cambridge...BD434 plakayı hatırlıyorum...

SORU: Ne renkti?

BORA: Gri renk bir Austin Cambridge’ti...

SORU: O Austin’le nerelere giderdiniz? Nasıl bir babaydı?

BORA: 12 yaşında, hatırlayacak kadar yaşım vardı... O Austin Cambridge’le biz Türkiye’ye geziye bile gittik, o zamanlar arabayla bir İstanbul, Bursa, İzmir turu yaptık. Kıbrıs’ta tüm ailelerin yaptığı gibi haftasonu piknik, gezme, babaannemi ziyaret, anneannemin köyüne gitme, deniz...

 

Dünyaya tepkim var

SORU: Siz Lefkoşalı mıydınız?

BORA: Esas doğum yerim Larnaka ama ben 9 yaşındaydım, Lefkoşa’ya tayin olduydu babam, görevinden dolayı sık sık tayin olurdu.. Baba tarafım Larnakalıydı... İki kardeştik, ben ve dokuz yaşında o zaman kızkardeşim Hülya... Vecihe Hülya Tokatlı... Annemin adı Hatice... Dediğim gibi en son polis karakolunda görüldükten sonra, hiçbir haber alamadık ve bu konuda aslında birazcık benim tepkim var dünyaya... Çünkü 1963’ten 74’e kadar biz ne yaptıysak bir türlü hiçbir haber alamadık, hiçbir dünya basınında da konu olmadı. 74’ten sonra kayıp Rumlar da oldu, 74’ten bu yana dünya çalkalanıyor kayıp Rumlar hakkında. Peki Türkler insan değil miydi ki 63’ten 74’e kadar yüzlerce Türk kayboldu ve hiç konu edilmedi... Bu konuda isyanım var, çünkü bana göre her insan kendi ailesi için de, milleti için de bir değerdir, bunun milliyeti olmamalıdır. Hayatını her ne sebeple olursa olsun kaybeden herkes için üzüntü duyarız, insanlık bunu gerektirir. SORU: Büyürken nasıl bir duyguydu babanızın kayıp olması? Nasıl etkiledi sizi? 12 yaşındaydınız ve artık babanız yoktu...

BORA: Bir yerde 12 yaşında ailenin sorumluluğunu üstünde hisseden bir çocuğu düşünün... Annem sağolsun, tüm bu zorluklara göğüs gerdi ve ben 12, kızkardeşim 9-10 yaşlarındaydı, ikimizin de büyümesi, tahsil yapması için büyük özverilerde bulundu, dedem, annemin babası da bize yardımcı oldu. O zor günlerden geçip tahsilimizi de tamamladık, bugünlere geldik. Kolay değil, anlatmak da kolay değil... O hisleri yaşamayan insanın anlaması, bana göre tarifle olmaz... Hiç kimsenin bu duyguları yaşamamasını dilerim...

 

Bağışlama duygusunu geliştirmeli

SORU: Yüreğinizi ne yatıştırabilir? Eminim bütün babasız büyüyen çocuklar gibi, üstelik sizin babanızın bir mezarı bile yok ziyarete gidebileceğiniz, korkunç bir duygudur.. Ne yatıştırabilir yüreğinizi? Bu yüzden kin duyuyor musunuz? Öfke duyuyor musunuz? Ne duyuyorsunuz?

BORA: Öncelikle kin ve nefret var mı sorunuzdan başlayalım... Bana göre kin medeni bir insanın içinde olacak bir duygu değil. Hoş bir olay değildir, mutlaka bize acı vermiştir, aileye acı vermiştir, ailesinde kayıp olan, şehit olan herkese acı verdiği gibi... Ama kin duygusuyla bunun üstesinden gelmek çok çağdışı bir yaklaşımdır. Ancak hiçbir zaman unutamayız, bunu kabul etmeliyiz, unutmak mümkün değildir. Bu gibi olaylar başına gelenler ancak karşı tarafı bağışlama duygusunu bir şekilde geliştirmeli, onun da koşulları birlikte gelmesi kaydıyla...

 

Artık yeter diyorum...

SORU: Bir anlaşmaya doğru gidilirken ne olması gerekir ki yüreğiniz yatışsın, o “adalet” duygusu yerine gelsin? Çünkü sadece Kıbrıslı Türklerin değil, Rumların da kayıpları var, Kampuçyalıların da oldu, Vietnamlıların da... Siz, kayıp bir babanın oğlu olarak ne istiyorsunuz?

BORA: Benim gibi eminim tüm ailelerin de istedikleri, bir an önce bu konuların politik malzeme olmaktan çıkarılmasıdır. Yeter artık diyoruz, 40 yıl geçti üzerinden neredeyse, ben 12 yaşındaydım, bugün 51 yaşındayım,  oğlum üniversiteden mezun olacak çağa gelmiştir ve hala biz bu kayıplar konusunun her iki taraf arasında gidip geldiğini, görüşüldüğünü, birkaç yılda bir konunun alevlendiğini sonra tekrar geri düştüğünü görüyoruz. Ben diyorum ki artık yeter, bu aileleri her konu açıldığında yeteri kadar ızdırap içine sokuyorlar, bu konu artık kapansın. Otursunlar bir şekilde ne yapacaklarsa, görüşmelere, bulacakları yöntemlere bağlıdır ama artık bu konunun kapatılmasının yöntemini 40 yıldır bulmalıydılar. Bulacakları çareler mutlaka açıklanacaktır, bir an önce ne yapılacaksa bu ailelere açıklansın ve bu konu da kapansın. Çünkü her açıldığında, ben yaşlı annemi düşünüyorum, o kadın babam kaybolduğu zaman 30 yaşındaydı, bugün zor yürüyecek durumdadır yaşlılığından dolayı ve bu kadın 40 yıldır her konu açıldığına acı çekmektedir. Artık yeter diyorum, çünkü gerçekçi davranacaksak, bu sevdiğimiz insanların hayatta olmadığını biliyoruz. Mantıklı bir insan bunu kabul eder. Duygusal yönden insan her zaman umut etmek ister ama mantıklı düşündüğünüz zaman, hayatta olabilmesi ihtimalinin sürecinin sadece bir iki yılla sınırlı olduğunu kabul edersiniz. 20 yıldan, 40 yıldan sonra bunu umut etmek, hiçbir mantıklı insanın yapacağı bir hareket değildir. Ancak yapılan bana göre politik olarak bu konuyu istismar etmektir ve biz aileler olarak, yeter artık konunun istismar edilmesini istemiyoruz, bulunacak yöntem neyse açıklandığında, inanın aileler de belki bir yerde huzura kavuşacaklardır.

 

Savaş ihtimali ortadan kaldırılsın

SORU: Nasıl bir Kıbrıs’ta yaşamak istersiniz ki bu olaylar tekrarlanmasın? Kafanızdaki Kıbrıs nasıl bir yerdir? Şu anlamda sormuyorum: işte iki bölgeli, iki toplumlu federal, konfederal anlamında değil...

BORA: Huzurlu bir ortamda yaşamak için öncelikle savaş tehlikesinin ortadan kalkması gerekir. Savaş olma ihtimalini ortadan kaldıracak her türlü hareketi destekleriz. Çeşitli görüşler ortaya çıkabilir, silahsızlandırma bir tarafça önerilebilir, diğer taraf da diyebilir ki ancak biz güçlü olduğumuz zaman veya her iki tarafta da silah dengesi olduğu zaman savaş tehlikesi ortadan kalkar ki bunun doğruluğu bana göre bir yerde ispatlanmıştır, 74’ten bu yana geçen süre zarfında herhangi bir çatışmanın olmaması, askeri dengenin olmasından dolayı gelmiştir görüşüne katılıyorum ama tabii ki bunun da ilelebet gitmesi ne pratiktir, ne de böyle niyeti olan var sanıyorum. Mutlaka bir çözüm bulunmalıdır, onun için son günlerde başlayan bu görüşmelerin olumlu bir sonuç çıkaracağını umud ederiz... Her iki tarafın da olumlu ve yapıcı yaklaşımını gerektirir. Karşı tarafın kabul etmeyeceğini bildiğimiz noktalarda ısrarlı davranırsak, herhangi bir sonuç çıkması zorlaşır. Umarız ki her iki tarafın da kabul edeceği, anlaşacağı bir noktaya varılır ve geçmişte yaşanan bu tür olumsuzluklar ileride yaşanmaz...

(Yarın: Salih Bayraktar)

[ başa dön ]

 

 

 

 

 

 

 

İncisini Kaybeden İsdiridyeler -  5   [ başa dön ]

 

“Nutuklardan bunalmış bir kadın,

çökmüş göğsünden çıkarıp

          çürümüş fotoğrafını oğlunun, öpüp

volta atıyor kokuşan kaldırımlarda...

Sesi kendine uzak, yabancı kulaklarda

sonsuz bir nakarat gibi

takip ediyor yorulmaz bedenini...

 

        "Ben kimim şimdi,

         çocuklarım nerede,

         nerede o peşimden koşan dostlar?

         Battıkça batıyor gemi,

         bu şatafatlı yıldız yağmuru

         bu tufan, nereden çıktı ansızın,

         nereden çıktı bu karanlıklar,

         kim çaldı gözlerimden güneşi,

         dudaklarımdan narı, kim çaldı?

         Gemi battıkça dökülüyor her yanım,

         batıkça kirleniyor toprak...

         Yükselmek istiyorum,

         yükselmek istiyorum ışığa

         - her yanım boşluk-

         Kimim ben şimdi,

         nerede defne taçlarım,

         yasemin kolyelerim,

         çocuklarım ve hayat nerede ?”

 Temmuz, 1995 Lefkoşa

 (Tamer Öncül’ün Gündüz Düşleri başlıklı kitabından, “NUTUK” şiirinden)

 

19 Ocak 1957’de polis Cemal Ali Bey’i, Nikos Sampson’un adamları vurduğunda, Salih Bayraktar 10 yaşındaydı:

 

“Amerika ve garantörler, Kıbrıslılardan özür dilesin”

 

 

***  “55 yaşındayım ve o babasızlığın verdiği boşluk hala içimde var... Liderlerimiz zannederler ki şehit çocuğuyuz, kayıp çocuğuyuz da biz daha çok kin güdeceğiz bu sözde düşmanlara karşı. Halbuki ben çekmişim bu ızdırabı, kendi çocuğum çeksin ister miyim? Ben barış isterim... İkinci Dünya Harbi’nde de insanlar birbirini öldürdü, 55 milyon genç insan öldü, ne diye ondan sonra gelen nesiller de çarpışsın? Aradan 4 yıl geçmeden 1949’da AB’nin temelini attılar... AET’yi kurdular, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ni kurdular. Benim babam vuruldu, başkalarının babaları, evlatları vuruldu, kayboldu, öldürüldü, kimse bunun hesabını sormadı, o zamanlar Kıbrıs Cumhuriyeti vardı, garantörler vardı... Acaba kendi aralarında biz öldürdük sizden, siz de bizden, karıştırmayalım fazla mı demek istediler? Hiç bunun hesabını sormadılar...”

 

***  “Güney Afrika’da olduğu gibi gerçek komisyonlarının kurulması lazım, suçlular kimse bunun cezasını görmeleri lazım... Bu benim babam olsa, onun da yargılanması gerekiyor... Halk kendi kendini yönettiği, gerçek iradesini ortaya koyabildiği, tam demokrasi geldiği zaman mümkün olabilir... Benim yüreğimi ne rahatlatabilir? Amerikan hükümeti, İngiliz hükümeti, bütün garantör ülkeler biz suçluyduk, sizi koruyamadık ya da birbirinize düşürdük, komplolar kurduk, planlar yaptık, şimdi pişman olduk, özür dileriz bütün Kıbrıs halkından ve ailelerini yitirenlerden diyecek... Ve bir daha da bu tekrarlanmayacak diye söz verdikleri zaman, belki o zaman yüreğim rahatlar...”

 

 

Ressam Salih Bayraktar’ın babası, “kayıplar” listesinde değil... Ancak o da babasını küçük yaşta yitirenlerden... Bu yazı dizisinde incisini kaybeden bir diğer istiridye o...

SORU: Kaç yaşındasınız?

BAYRAKTAR: 54-55 yaşındayım. Öğretmenlikten emekliyim.

SORU: Babanızı ne zaman kaybettiniz?

BAYRAKTAR: 1957 Ocak ayının 19’unda... Babamın adı Cemal Ali Bey... Vurulduğu zaman polisti. 1957’de Tahtakale’de santral vardı, “Elektrik Fabrikası” derlerdi, orada nöbet tutardı, İngiliz zamanıydı. Henüz Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kuruluşu fikir halindeydi. Orada nöbet tutuyordu, bir Rum EOKA’cı bir el bombası atmış, Nikos Sampson’un adamlarından biri olduğu söylendi... Sampson hapisteydi o zamanlar, araştırdım ben...  Herkes saklanırken, babamın “Çatozluluğu” tutmuş, silahı boşalttığı halde, tekrar doldurmuş ve arkasından da ateş etmiş bu teröristin. Bu arada da bomba patlamış... Ciğerlerinden yaralandıydı ve üç gün yaşadı...

 

Şuursuzca koştuk...

SORU: Siz kaç yaşındaydınız o zaman? Babanızla ilgili neler hatırlıyorsunuz? Ölümü sizi nasıl etkiledi?

BAYRAKTAR: Ben 10 yaşındaydım. Babam çok iyi bir adamdı. Herkesin “Cemal ağa” dediği biriydi, zengin biri de değildi, saygı gösterirlerdi kendine. Eskiden köylerde saygı duydukları insanlara “ağa” derlerdi. İyi şarkı söylerdi, sesi çok güzeldi...Ben oynuyordum çocuklarla beraber, abim benden 3 yaş büyüktür, bir ablam, bir de büyük abim vardır, aramız hep üçer yaş... Ben en küçüktüm... Biz Küçük Kaymaklı’da oynardık, gelip söylediler, duyduğumda beynimden vurulmuşa döndüm, ben de abim de. Yollarda şuursuzca koşmaya başladık... Kaymaklı’da kahvelerin olduğu yer vardı, tanıdılar tabii, “Cemal Ağa’nın oğludur” dediler, tuttular bizi ve geri çevirdiler. Biz bir yere gitmiyorduk, şuursuz bir şekilde ağlayarak koşuyorduk. Benim hayatımda bir kopuk dönem oldu... Hayat orada koptu ve sonradan da yapıştıramadım... En küçük çocuktum ben, babam beni çok severdi, parlak bir öğrenciydim. O zaman ilkokul iki ya da üçüncü sınıftım. Dersleri dinleyemez oldum... Çok başarısız değil ama vasat, neredeyse vasatın altında bir öğrenci oldum. Ortaokul lisede yine vasat bir öğrenciydim. Üniversiteye gittiğimde kendimi toparlayabildim.

 

Yaşama sevincini kaybettim...

SORU: Yani yaşama sevincini mi kaybettiydiniz?

BAYRAKTAR: Yaşama sevincini kaybettim, geçim zorlukları çektik. Rahmetli annem çok uğraştı. Çıraklıların yanına girdi, şeker sarardı, haftada beş on şilin ya da birkaç lira gibi bir para alırdı. Onunla idare ettik. Göçmenlik günleri var, çadırlarda... Yani herşeyi tatmış bu toplum, sadece ben değil, herkes bu acıyı, ızdırabı yaşamış herkes...

Bana pek çok şey tuhaf gelir, dağdaki bayrak tuhaf gelir, “Komando” yazısı tuhaf gelir, “Zafer süngünün ucundadır” diye barikatlarda duvarlar var, onlar tuhaf gelir... Yarım vatanlı bırakılmam çok acı ve tuhaf gelir, anlamsız gelir bana... O tarafa geçeceğimde, kendi polisimin bana engel koyması tuhaf gelir...

SORU: Resime ne zaman başladıydınız?

BAYRAKTAR: Küçükkenden resim yapardım. Ablam ve abim çok güzel yapardı, onların resimlerine bakarak, ben de onlar gibi güzel resim yapsam derdim. Babam müzikle uğraşırdı, şarkı söylerdi, ses sanatçısıydı. Bir şarkıyı bir defa dinlerdi, radyo falan da yoktu. Konserler olurdu, Münir Nurettin Selçuk gelirdi, diğer sanatçılar gelirdi Kıbrıs’a, bir iki konser verir giderlerdi. Bir defa dinlemekle ezberlerdi bütün şarkılardı...

SORU: Resim bu duyguları ifade yolu mu oldu?

BAYRAKTAR: Karamsar birşeyler yapmaya başladım. Renklerim griydi, çok dramatik ve ekspresyonist bir yaklaşım içindeydim devamlı, ben bundan kurtulamadım tabii. Şimdi yetişkinim, orta yaşı da geçtim, ona rağmen o babasızlığın yarattığı boşluk var içimde...

SORU: Üniversite sonrası Kıbrıs’a döndünüz...

BAYRAKTAR: 1974’te İstanbul’daydım... Mezun olduktan sonra çalışmaya başladım bir reklam ajansında, 74’te bu savaş çıkınca dönmek zorunda kaldık. Akrabalarımız, kardeşlerimiz buradaydı...

 

Herkes depresyondaydı...

SORU: Savaş sonrası Kıbrıs’a dönmek nasıl bir duyguydu?

BAYRAKTAR: Döndüğümde savaş bitmişti. İlk geldiğimde şaşkınlık vardı, korku vardı, psikolojik bir bunalım, herkes depresyondaydı... Öyle bir hava vardı geldiğimde...

SORU: O havayı atlatabildi mi insanlar sizce, o depresyonları?

BAYRAKTAR: Bunu ben atlatamadım, insanlar da atlatamadı... Öyle mantıksız, acayip şeyler söylerler ki size, bilhassa Kıbrıs meselesiyle ilgili. Mesela şöyle derler: O zaman teşkilat bu adamları vurdu ama lüzumudu vursunlar derler... Bunu “aklı başında” insanlar savunuyor, yani insanlıktan çıktıydı insanlar ama gerekliydi de galiba çıksınlar diyorlar. Böyle mantıksız bir yaklaşım içinde... Biz istiyoruz ki insanlar birbirini öldürmesin. Ben çektim, biliyorum. Bizim liderlerimiz zannederler ki biz şehit çocuğuyuz, kayıp çocuğuyuz da biz daha çok kin güdeceğiz bu sözde düşmanlara karşı. Halbuki ben çekmişim bu ızdırabı, çocuğum çeksin ister miyim? Ben barış isterim. Evet, İkinci Dünya Harbi’nde de insanlar birbirini öldürdü, 55 milyon insan hayatını kaybetti, ondan sonra gelen nesiller ne diye çarpışsın? Aradan dört sene geçmeden 1945’ten sonra, 1949’da AB’nin temelini attılar, AET kuruldu, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kuruldu. Bir de bu konu var. Benim babam vuruldu, başkalarının babaları, evlatları kayboldu, vuruldu, öldürüldü. Kimse bunun hesabını sormadı. O zamanlar Kıbrıs Cumhuriyeti vardı, İngiltere vardı, öteki garantörler vardı. Acaba kendi aralarında işte biz öldürdük sizden, siz de bizden bu işi karıştırmayalım fazla mı demek istediler, hiç bunun hesabını sormadılar şimdiye kadar. Yeni yeni başladı insanlar bu mahkemeye başvurmaya...

 

Suçlular yargılanmalı

SORU: Güney Afrika’da “Gerçek Komisyonları” kuruldu, birbirlerine yaptıklarını itiraf ettiler, birbirlerini affetmeyi denediler, o sayfaları kapatmak için böyle bir yönteme başvurdular. Sizce böyle bir yöntem Kıbrıs’ta çalışır mı? Acıları daha çok mu derinleştirir küçük yer olduğu için? Çalışabilir mi Kıbrıs’ta sizce bu?

BAYRAKTAR: Çalışması lazım. Biz kurmazsak, başkaları kuracak. Bizden sonra gelen nesiller kuracak. Biz hiç olmazsa görenler, yaşayanlarız... Birinci elden görüp yaşayanların anlatması, itiraf etmesi daha iyidir. Ben gerçi kişi olarak çok fazla birşey görmedim, 1963’te de bir iki Rum’un bir iki Türk’ün vurulduğunu gördüm, ama başkaları küçük kız çocuklarının öldürüldüğünü gördü, toplu mezarları gördü, bunları açıklamaları lazım artık. Suçlular kimse yargılanması lazım, bu benim babam olsa, onun da yargılanması gerekiyor.

SORU: Bunu yapabilmek için sizce burada öyle demokratik bir ortam var mıdır?

BAYRAKTAR: Burada bundan bahsetmek mümkün değil, dünyanın her yerinde olur bu, Kuzey Kıbrıs’ta olmaz. Şimdilik de mümkün gibi görünmüyor... Halk kendi kendini yönettiği zaman, gerçek iradesini ortaya koyabildiği, tam demokrasi geldiği zaman bu mümkün olabilir.

 

Amerika ve garantörler özür dilesin

SORU: Sizin yüreğinizi ne rahatlatırdı?

BAYRAKTAR: Söyledim bunu bir Amerikalıya, Amerikan hükümeti yetkilileri, benden özür dileyecek, sadece lafla değil tabii gereğini de yapacak neyse, İngiliz hükümeti, bütün garantör ülkeler, biz suçluyduk, garantörlük yaptık sizi koruyamadık, sizi birbirinize düşürdük, böyle böyle planlar yaptık, komplolar kurduk, şimdi pişman olduk, özür dileriz bütün Kıbrıs halkından ve ailelerini yitirenlerden. Belki o zaman yüreğim rahatlayabilir... Gereğini yaptıkları zaman.. Ve bir daha da bu tekrarlanmayacak diye söz verdikleri zaman...

SORU: Babanızı EOKA’cılar öldürdü ama faşistlerden çok Rumlar’ı “düşman” görmek gibi bir duygunuz oldu mu?

BAYRAKTAR: Hayır, öyle bir duygum olmadı... Yalnız yapanların suçlu olduğunu düşündüm, bu işi yapanın, onun komutanının, Nikos Sampson’un suçlu olduğunu düşündüm. Sampson’un oğlu da aynı şeyi düşünüyorsa, “düşman” odur benim için, çünkü bunlar insanlık düşmanıdır. Sadece benim değil, kendi toplumunun da düşmanıdır, çünkü kendi insanını katletti bunlar...

 

Amaca hizmet etmiyor

SORU: Babasını 1957’de yitirmiş birisi olarak, “Şehit aileleri” derneğinin duruşu ve çıkışları, sizin duygularınızı yansıtıyor mu?

BAYRAKTAR: Amaca hizmet etmiyor, yaptıkları iş, “Efendiyi destekleriz” gibi ikide bir beyanat vermek ki bu kuruluş amaçlarıyla ilgili birşey değil. Şehit çocuklarının, şehit eşlerinin ve şehit ailelerinin menfaatlerini korumak üzere kuruldu bunlar, öyle birşey yaptıklarını sanmıyorum. Benim babamın mezarı hala yapılmış değildir, siz niye yaptırmadınız diyeceksiniz. Bu iş bana düşmezdi, ben o zaman çocuktum, hiçbirşeyin farkında değildim. Eski mezarlıkta gömülüdür. Hatta yerini bile bilmezlerdi ve ben gösterdim. Bu da bende şüpheler uyandırdı...

 

Sakıncalı şüpheler...

SORU: Ne gibi?

BAYRAKTAR: Niçin bu uğurda öldürülmüş, suikaste kurban gitmiş, bomba atılmış, yaralanmış ve ölmüş, üstelik polis, resmi görevliye bir mezar yaptırılmaz? Ondan hemen sonra ölenlere yaptılar... Bu olayların içerisinde öldürüldü babam da... Bazı şüphelerim oldu tabii... Bunlar sakıncalı şüpheler... Babam işçi sendikalarına üyeydi, işçiydi daha önce. Komünist falan derlerdi o zaman işçi sendikalarına üye olanlara...

SORU: İki tarafın faşistleri işbirliği içinde yapmış olabilir diye bir kuşku...

BAYRAKTAR: Zaten iki tarafın faşistleri işbirliği içinde oldular, hala daha işbirliği içindedirler. Artık halk uyandı, gençler, çocuklar bunu biliyor. Sıkıştırıyor kendilerini, buna verecek cevapları yoktur...

SORU: Benim sormayı unuttuğum, ihmal ettiğim, sizin mutlaka söylemek istediğiniz son birşey var mı?

BAYRAKTAR: Var... Çocuklarım ve angonilerim babasız, kardeşsiz, kocasız büyümesinler... Hiç kimseyle de bir düşmanlık gütmesinler, bunu isterim. Emperyalist ülkeler kışkırtacak, fakir halk birbirini öldürecek, kan davası olacak aralarında ve bu böyle sürekli devam edecek. Böyle olmasın artık. Çocuklarım barış içinde yaşasınlar, kimseye silah çekmesinler, bir daha birbirimizin çocuklarını öldürmeyelim, bunu öğretmek isterim çocuklarıma...

 [ başa dön ]

 

 

 

 

 

Kayıpların İzinde -1    [ başa dön ]

Ölüler konuşamaz... Başlarından neler geçtiğini anlatamaz... Ölüler sessizdir ama sabırlıdır. Bir meraklısının çıkıp da nasıl öldüklerini, neden öldüklerini, ne tür bir cinayete kurban gittiklerini araştırmasını beklerler...

Savaş – o çirkin sözcük! İçinde cinayetleri, tecavüzleri, ölümleri ve sakatlıkları barındıran sözcük. Yıkımı ve vahşeti barındıran sözcük! Öncesinin ve sonrasının travmalarının yıllarca süreceği sözcük! Savaş!

Savaş ki meydana geldiği yerde adına “asker” dediğimiz, bir ordunun mensupları ölmez sadece. Onlardan daha fazla siviller ölür. Aslında savaşla doğrudan ilgisi olmayan, üniforma giymeyen siviller. Yaşlı neneler ve dedeler... Genç kızlar... Genç erkekler... Çocuklar... Minicik, süt kokulu bebekler...

Çoğunlukla alel acele kazılmış, isimsiz toplu bir mezara yığılır cesetleri... Masum sivilleri öldürenlerin, suç işlediklerini bildiklerindendir bu -  telaşla, aceleyle gömülmüş ölülerin üstü alel acele örtülür. Kimi zaman dozerlerle açılmış çukura üstüste yığılırlar, birer et parçası gibi... Kimi zaman alel acele küreklerle kazılmış çukurlara atılıp üstlerine küreklerle toprak atılır...

Mevsimler gelir geçer, o mezarların üstünde otlar biter... Yaşayanlar onların izini aramadığı sürece, sessizce beklerler çukurlarında ölüler. Çünkü ölüler konuşamaz, çığlık atamaz, başlarından neler geçtiğini ağlayarak anlatamaz. Ama yaşayanlar onların izini aradığı sürece beklerler sabırla...

Bütün bunlar bizim coğrafyamız için de ne kadar tanıdık: incecik bir bağ birleştirir bizi Arjantin’le, El Salvador’la, Honduras’la, Sierra Leone’yle, Endonezya’yla, Bosna-Hersek’le, Hırvatistan’la... Yeryüzünün bütün coğrafyalarıyla aynı kaderi paylaşırız – bizim de toplu mezarlarımız vardır, içinde Kıbrıslıtürk olsun, Kıbrıslırum olsun, bizim insanlarımız yatır sessizce. Çünkü yeryüzünün bu ülkelerinde yaşanmış olan o korkunç deneyimi, savaş denen deneyimi biz de yaşadık. Bizde de Kıbrıslıtürk olsun, Kıbrıslırum olsun masum siviller öldürüldü, alel acele kazılan çukurlara topluca gömüldü, yaşlı neneler ve dedelerden tutun da gencecik kızlara, erkeklere, süt kokulu bebeklere kadar...

Kayıpların izini sürmek kolay mı? Ancak savaşlar sona erdiğinde, ateşkes koşulları yerini barışa, diktatörlükler yerini demokratik rejimlere bıraktığında gerçek ortaya çıkacak alanı bulabilir...

“Kayıplar” aslında “kayıp” değildir – mutlaka bir gören, bir duyan, bir bilen vardır yerlerini... Kimi zaman izlere rastlarsınız, kimi zaman izler kendiliğinden gelip sizi bulur. Kimi zaman telefondaki bir ses, kimi zaman bir radyo programında ağızdan kaçan bir sözcük, kimi zaman gizlice fısıldanan, bütün bir köyün otuz yıldır bildiği bir sırda gizlidir “kayıplar”... Ağaçlar bilir yerini, rüzgar fısıldar, toprak iç çeker... Bu “gizler” o kadar dayanılmazdır ki günlerce uyuyamazsınız... Herkesin bildiği bir şeyi fısıldamak yerine yüksek sesle söyleyen bir kadının evini polisler basar, korkutup sindirmek için! Kahvede anlatılanlar kayıp mezarların yerini gizleyenler için “tehdit”e dönüştüğünde, “tedbir”i de alınıverir... Gerçek ancak demokratik rejimlerde gün ışığına çıkacak alanı bulabilir... Ama ölüler sabırlıdır, bir yere gitmezler, çukurlarında yatıp yaşayanların onları bulmasını, acıklı öykülerini araştırmasını beklerler...

Bu yazı dizisinde “kayıplar” konusunu bir kez daha gündeme getiriyoruz – kayıp yakınlarının acıları dindirilsin istiyoruz. O çirkin sözcükten, “savaş”tan artakalan bütün yaralarımızı sarmadıkça, iyileştirmedikçe, “tabu” olmaktan çıkarmadıkça, “barış” denen o büyülü topraklara asla ulaşamayacağız çünkü... Aramızda “kan ve kin” o toplu mezarlardan kendi kendini beslemeyi sürdürecek... “Anma törenleri”nde sızacak içimize, barikatlarda ete kemiğe bürünüp elinde bir fotoğrafla karşımıza dikilecek... Ta ki cesaretimizi toplayıp “Evet, bu topraklarda cinayetler işlendi, masum siviller mezarlara gönderildi” diyebilelim, bildiklerimizi, duyduklarımızı korkmadan, ürkmeden, tehdit altında kalmadan paylaşabilelim... Ta ki içinde kimlerin gömülü olduğuna bakılmaksızın, adamızın her iki tarafında da, tüm “kayıp mezarları”nı açıp, kalanları ailelerine teslim edelim... Ve bir daha asla böylesi cinayetlerin işlenemeyeceği yeni bir ülke yaratma cesaretini bulabilelim...

 

---

***  Bosna, Honduras, Rwanda, Sierra Leone, Irak gibi ülkelerde toplu mezarların açılarak mezardakilerin kimliklerini belirlemeye çalışan Dr. William Haglund, 1997’den bu yana Kıbrıs’taki toplu mezarlarda çalışıyor...

 

Uzmanlığı toplu mezarlar...

 

***  Aleminyo’da toplu mezarın yerini belirlediklerini ancak Aleminyolu aileler DNA örneği vermediği için bu mezarda çalışma yapmadıklarını anlatan Dr. William Haglund “Yakınları kayıp olan pek çok Kıbrıslıtürk aile başvuru yaptı, Aleminyolu aileler kan örneği vermek üzere başvuru yapmadı. Aleminyolular ortaya çıkarsa, sevdiklerinden kalanları geri alabilecekler... Biz Kıbrıslıtürk ailelere yardımcı olmaya hazırız” dedi

 

***  Dr. Haglund, Kıbrıslırumların mezarlarının çoğunun kuzeyde kaldığını belirterek, güneyde de 300-350 kadar Kıbrıslıtürkün gömülü olduğunu söylüyor “Bu mezarların bir kısmının yerini biliyoruz” diyor. Dr. Haglund, Kıbrıs Türk makamlarının istemesi halinde, kuzeyde de çalışabileceklerini anlatıyor...

 

***  Haglund, “Ölüler çok sabırlıdır, özellikle Kıbrıs’ta. 30 yıldır, kimi kez 50 yıldır orada yatıyorlar... Aradan bunca yıl geçmiş olmasına karşın eğer birileri çıkıp da almak isterse, yanıt vermeye hazırdırlar. Kendi öykülerini anlatmaya hazırdırlar, mümkün olduğunca... Elimizdeki olanaklar çerçevesinde anlatılabilecek öyküler... Bunları ailelerle paylaşmaya hazırız, onlarla birlikte çalışabilirsek – böylece belki yaşamlarına biraz olsun huzur katabiliriz” diyor

 

Dr. William Haglund, İnsan Hakları için Uluslararası Hekimler Örgütü’nün Uluslararası Adli Tıp Programı’nın yöneticisi... Uzmanlığı toplu mezarlar... Sierra Leone’den tutun da Irak’a, Bosna’dan Honduras’a dek katliam çukurlarının başında çalışmış – Rwanda’da işlenen cinayetler ardından kurulan uluslararası mahkemeye kanıtları toplayan da o olmuş – Rwanda’da katliam çukurlarında Birleşmiş Milletler’in atadığı uzman olarak çalışma yapmış.

Dr. Haglund, 1997’den bu yana Kıbrıs’ın güneyinde Lakadamya mezarlığı ile Konstantin Helena mezarlığında çalışıyor...

Aleminyo’da toplu mezarın yerini belirlediklerini ancak Aleminyolu aileler DNA örneği vermediği için bu mezarda çalışma yapmadıklarını anlatan Dr. William Haglund “Yakınları kayıp olan pek çok Kıbrıslıtürk aile başvuru yaptı, Aleminyolu aileler kan örneği vermek üzere başvuru yapmadı. Aleminyolular ortaya çıkarsa, sevdiklerinden kalanları geri alabilecekler... Biz Kıbrıslıtürk ailelere yardımcı olmaya hazırız” dedi

Dr. Haglund, Kıbrıslırumların mezarlarının çoğunun kuzeyde kaldığını belirterek, güneyde de 300-350 kadar Kıbrıslıtürkün gömülü olduğunu söylüyor “Bu mezarların bir kısmının yerini biliyoruz” diyor. Dr. Haglund, Kıbrıs Türk makamlarının istemesi halinde, kuzeyde de çalışabileceklerini anlatıyor... Onunla röportajımız şöyle:

 

KOLEJE GİDERKEN MORGTA ÇALIŞIYORDU!...

SORU: Dr. Haglund birazcık bize kendinizden söz eder misiniz?

HAGLUND: Minnesota’nın Duluth kasabasında doğdum, bu Bob Dylan’ın doğduğu şehir! 11 yaşına kadar bu şehirde yaşadım, sonra Oregon’da büyükannem ve büyükbabamla yaşadım. Liseyi bitirdikten sonra Kaliforniya’ya gittim, burada koleje giderken morgta da çalışıyordum...

 

SORU: Neden böyle birşey yapmak istediniz?

HAGLUND: Doktor olmak istiyordum... Koleje gitmiştim, burada eşim olacak kişiyle tanışmıştım. Sonra gençken bir süre tatil yapmaya karar verdim.

 

SORU: Yani seyahat mı ettiniz?

HAGLUND: Hayır, hayır. Yalnızca tatil yaptım! Müzik yapıyordum, bir roman yazar gibi yapıyordum! Sonra eşim Seattle-Washington’da okula gitti 1979’da – benim de işe ihtiyacım vardı. Eşim oğlumla Seattle’a gitmişti, ben Kaliforniya’da çalışıyordum – ilk bulabildiğim iş de ölümlerin araştırıldığı adli tıp bölümündeydi. Ölümler araştırılıyordu, bunu yapabilirim diye düşündüm, biyoloji okumuştum zaten, orada 16 yıl çalıştım...

 

KEMİKLERİ İNCELEYEREK KİMLİK TESBİTİ

SORU: Televizyonda “Jordan” dizisini izliyoruz!

HAGLUND: Evet! Bir patolog o! Ben oradayken çok ünlü bir seri cinayetler dizisi işlenmişti, onu araştırıyorduk, 50 kadar genç kadın öldürülmüştü 2 yıl içinde – o zaman gerçekten bu işe ilgi duymaya başladım, iskeletler üzerindeki incelemeye. Doktoramı da adli tıp antropolojisi üstüne yaptım. Bu bilim dalında temelde kemikleri inceliyorsunuz, adli tıp bağlamında yapıyorsunuz bunu – kemikleri inceleyerek ölünün kimliğini bulmaya çalışıyorsunuz, kaç yaşındaydılar öldüklerinde, boyu ne kadar uzundu, yaşarken bir hastalık geçirdiler mi, örneğin herhangi bir kemikleri kırıldı mıydı... Yani kim olduklarına dair ipuçları arıyorsunuz, nasıl öldüklerine dair ipuçları, oraya nasıl geldikleri konusunda ipuçları... Sonra 1992 ya da 1993’te Vukobar’a gitmem istendi – bu Hırvatistan’da bir toplu mezar. Önce uzmanlar heyeti bu bölgede çok sayıda cinayetin işlenmiş olabileceğinden kuşkulandı. Bu mezarda Vukobar hastanesinden alınan 200 kadar hasta ve personel yatıyordu – sanırım Eylül 1991’de olmuştu bu. Hastalar ve personel hastaneden alınıp bir çiftliğe götürülmüş ve burada vurulmuşlardı, toplu bir mezara gömülmüşlerdi. Mezar bulunmuştu, Birleşmiş Milletler’in denetimi altına alınmıştı. Oraya mezarı kazmaya gittik ancak Sırplar tanklarla oradaydı, “Gidin!” dediler. Mecburen geri döndük. İnsan Hakları için Uluslararası Hekimler Örgütü görevlisi olarak gitmiştim oraya, ancak bu örgüt başka şeyler de yapıyor. Örneğin işkenceye karşı uluslararası protokolü geliştirdiler – kara mayınlarına karşı yaptıkları çalışmayla Nobel ödülünü aldılar. Halen Afrika’da AIDS konusunda yoğun biçimde çalışıyorlar. Ben örgütün Uluslararası Adli Tıp Programı’nı yönetiyorum. Kimi zaman otopsileri gözden geçiriyoruz. Bazan örneğin Filistinliler öldürülüyor İsrail’de, bunlara bakmak üzere patologlarımız görev alıyor orada. El Salvador’daki bir projede çalışıyoruz – pek çok çocuk ailesinden ayrılmıştı El Salvador’da ve bunlardan 2300 kadarı Amerikan aileleri tarafından evlatlık edinilmişti. Bu çocuklar şimdi büyüdüler, 20 yaşlarında falandırlar, biyolojik ailelerini arıyorlar, aileleri de orada çocuklarını arıyor! Onları biraraya getirmek için bir proje yaptık. Ancak çoğunlukla yaptığım şey Latin Amerika’ya gidiyorum. Daha çok Honduras’a gidiyorum ve mezarları kazıp içindekileri çıkarıyorum, mezarlarda kimlerin yattığını bulmaya çalışıyorum.

 

RWANDA VE BOSNA’DA ÇALIŞMIŞ

SORU: Bosna’ya da gittiniz mi?

HAGLUND: 1995’te Rwanda’ya gitmem istendi, kurulacak mahkeme için bir değerlendirme yapmam istendi. Mezarları kazmanın ne kadar süre alacağını, bunu nasıl yapacağımızı bilmek istiyorlardı. Rwanda’dan dönüş yolunda da Bosna’da durmamı istediler! 1996’da Birleşmiş Milletler görevlendirdi beni Bosna’da ve BM için orada ikibuçuk yıl çalıştım. 1996’da da uluslararası mahkeme için Rwanda’da tüm toplu mezarları ben açtım. Bunu bitirdikten sonra da İnsan Hakları için Hekimler’le çalışmaya başladım, daha çok uluslararası alanda çalışıyorum şimdi...

 

SORU: Sierra Leone, Irak ve Afganistan’a da gittiğinizi söylemiştiniz...

HAGLUND: Sierra Leone için adli tıp raporunu henüz tamamladım Kasım-Aralık’ta... Elbette tüm bunları yalnız başıma yapmıyorum, ekiplerim var...

 

SIERRA LEONE’DE TOPLU MEZARLAR

SORU: Adli tıp raporu derken tam olarak neyi kastediyorsunuz?

HAGLUND: Önce Sierra Leone’ye gittim, tam olarak ne istediklerini öğrendim, 50 kadar toplu mezar yerini gezdim, onların sınırları içinde bunlardan hangilerini yapabileceklerini belirledim, bu mezarları açmak için ne kadar ekip, ne tür malzeme ve ne kadar para gerekeceğini hesaplayıp onlara söyledim. Tüm bu mezarlar açıldığında ne tür kanıtlar elde edebileceklerini de anlattım. Ne yapmak istediklerini belirleyince, Sierra Leone’ye geri döndüm, mezarları kazdım, içinde bulunanları inceledik. Çoğunlukla mezarlarda yatanların kim olduğunu bulabildik çünkü yerliler kim olduklarını biliyordu, giysilerinden falan kim olduklarını bulabildik. Pek çok da çocuk öldürüldü Sierra Leone’de biliyorsunuz... Sierra Leone’de isyancılar elmas bölgelerini ele geçirmişti, bir noktada Sierra Leone ordusu da onlara katılmıştı. Gruplardan biri buydu. Sierra Leone’nin güneyinde bir başka grup daha vardı, bunlar da kendilerine K-MAJORS diyordu. Bunlar ayna takıp kurşunların kendilerine işlemeyeceğine inanan bir gruptu, bu bölgeyi ele geçirmeye çalışıyordu. İki ana grup bunlardı...

 

NİJERYA’DA ÇALIŞMA...

SORU: Ve Sierra Leone’de toplu mezarlar vardı...

HAGLUND: Çok sayıda toplu mezar vardı. Bir de biliyorsunuz, Sierra Leone’de insanların kolları da kesiliyordu... Şu anda Nijerya’da bir projeyi bitirmek üzereyim. Nijerya’da ünlü bir çevreci yazar vardı, insan hakları aktivistiydi Ken Saro Wiwa – grubundan sekiz kişiyle birlikte bir askeri mahkemede yargılanıp ordu tarafından öldürüldüler, onları bir yere gömdüler – aileleri nereye gömülü olduğunu bilmiyordu. Onları bulup çoğunun kimliğini tanımladım, yakında oraya geri gideceğim. Endonezya’da da çalıştım. Sierra Leone’ye Birleşmiş Milletler adına gitmiştim...

 

IRAK’TA KÜRT MEZARLARI...

SORU: Irak’tan da bahsetmiştiniz...

HAGLUND: Evet, Irak’a son iki yılda üç kez gittim. Aslında 1991’de Irak Kürdistanı’ndaydık İnsan Hakları İçin Hekimler olarak. Öldürülen Kürtlerin mezarlarını açmıştık, Irak’ta bulduğumuz bir diğer şey de şuydu – bazı bomba kraterlerinden toprak örnekleri almıştık, kimyasal silahlar kullandıklarını ortaya çıkardık. İki yıl önce de Afganistan’a gittim birkaç kez Birleşmiş Milletler ve İnsan Hakları İçin Hekimler adına... Orada büyük mezarlar var. Şabargran denen bir yerde bir toplu mezar var – Kuzey İttifakı’nın  bulunduğu yerde. O bölgedeki büyük şehir Kandus düştüğünde tutukluluların oraya götürülüp öldürüldüğünü ve gömüldüğünü tahmin ediyoruz. Orada Amerikan gözlemciler vardı, o mezarı açamadık güvenlik nedeniyle ancak mezarı kazmak istiyoruz, bölgeyi temizlemek ve ne olduğunu ortaya çıkarmak... Oraya gidebildim, kısa bir süre için, bir buçuk günlüğüne, mezarın da bir kenarını açtım, 15 kişi gördük o kenarda, üç tanesini dışarı çıkarıp otopsi de yaptım söylentileri doğrulamak için ancak orada kaç kişinin yattığını bilmiyoruz...

 

“ÇOK KORKUNÇ ŞEYLER GÖRDÜM...”

SORU: Tüm bunları düşündüğünüzde neler hissediyorsunuz? Yani bunlar korkunç cinayetler, insan haklarının çiğnenmesi... Toplu mezarlarda yatanlar çoğunlukla masum insanlar, siviller...

HAGLUND: Öncelikle her zaman ölümle ilgiliydim mesleğimden ötürü, o nedenle o kadar fazla etkilemez beni ölüm, üzerinde fazla düşünmem. Son 20 yılda cinayetlere baktım ve çok korkunç şeyler gördüm. Ama bu mesleğim. Yani sen de bir trafik kazasına gidersin, seni rahatsız eden çok şey görürsün... Ama oradayken görürsün, koklanırsın, tanık olursun ama mesleğini yaparsın, yazını yazarsın...

 

“BİZE MEZARIN TANIKLARI DİYORLAR...”

SORU: Ama acısını da taşırsın...

HAGLUND: Kendini onların yerine koyabilirsin, duyarlı olabilirsin. Ancak bu duyguların objektif olmanı engellemesine izin vermezsin. Bir bakıma ben orada ölülerin dostu olarak bulunuyorum. Ve ölüleri incelemem de onlarla bir tür sohbetim gibidir. “Sen kaç yaşındasın acaba? Kırık kemiğin var mı? Cinsiyetin ne?” gibi! Çünkü kemiklere bakıyoruz ve ne olduğunu anlamaya çalışıyoruz. Bazı bakımlardan bu bir tür bulmaca gibidir – ancak nihai nokta şudur: eğer kemiklerden ölen kişinin kimliğini belirleyebilir ve ailesine bunları geri verebilir, ne olduğunu da anlatabilirseniz, onlar için bu çok önemlidir. Ödülümüz de budur. Biz onların avukatıyız yani. Bize mezarın tanıkları diyorlar, yani yaptığımız ölülerin anlatamadığı hikayeyi anlatmak... Nasıl öldüklerini, ne olduğunu anlatmak. Korkunç hikayeler var... Bosna’da bir mezar vardı örneğin – orada güvenlik olmadığı için mezarda kalmak zorundaydım bütün gece, beni koruyan asker falan da yoktu. Yolun kenarına 150 kadar adam ve erkek çocuk cesedi dizilmişti – vurulup gömülmüşlerdi. Küçük bir nehir vardı, dağlardaydık, çok güzel bir yerdi – orada bunları düşündüm uzun süre – çevremde diziliydiler ve ben oradaydım, kimisi yirmi kez vurulmuştu, elleri arkadan bağlanmıştı... Yani bunlar kimi zaman insanı rahatsız eder... Ressam Chagall’ı biliyorsunuz – onun resimlerinde sürrealistik şeyler havada uçuşur, yüzler bacalardan çıkar falan... Chagall’in tabloları gibiydi o mezar, mezarın üstünde sanki o insanların hayaletleri dolanıyordu... Belki de çoğunlukla depresyonda oluyorum, belki de artık farkı farkedemiyorum, bilmiyorum... Herkes bana bu soruyu soruyor, ne söyleyeceğimi bilmediğim için böyle konuşuyorum...

 

SORU: Kıbrıs’la ilginiz nasıl oldu?

HAGLUND: İlk kez Kıbrıs’a Amerikan Dışişleri Bakanlığı istemişti, 1974’te beş Amerikalı öldürülmüştü, mezarları da kuzey Kıbrıs’taydı. Kıbrıslırumların mezarları kuzeyde, Kıbrıslıtürklerin mezarları da güneyde...

 

“YANLIŞLIK MEZARLARIN OLMASI”

SORU: Mezarlar “yanlış taraf”ta kaldı yani!...

HAGLUND: Aslında “yanlışlık”, mezarların olması... Burasının mükemmel bir dünya olmasını, benim de bu işleri yapmamamı isterdim – çünkü insanlar ölmeyecekti o zaman... Kıbrıs’a ilk gelişim güzeldi biraz çünkü sınırı geçmiştim, Girne yakınlarında kalıyordum, bir hafta kadar kaldım, tatilde gibiydim...

 

KIBRIS’TA ÖLEN AMERİKALILARI BULDU

SORU: Hangi yıldı bu?

HAGLUND: 1997’ydi. Aralık’tı sanırım. İnsanlar ava gidiyordu köpekleriyle, gidip kalelere falan gezmiştik. Pek ender böyle şeyler yapabilirim çalıştığım yerde. Sonuçta o beş Amerikalı’dan kalanları bulduk, onları tanımlayabildik. Sanırım bundan ötürüydü, İngiltere’de bulunan bir patolog var Kıbrıslı. Onu benimle birlikte Rwanda ve Bosna’ya götürmüştüm... Dr. Hristoforu’yla konuştuğunda benden söz etmişti, şimdi emeklidir, o zaman kayıplarla ilgili yetkililerden biriydi. Komik bir adamdı... Onu ilk aradığımda bana “Tamam tamam, sana ihtiyacım olduğunda ararım” deyip telefonu kapatmıştı! Yani bu o kadar da kolay değil ki! Benim de bir yaşamım var, programlarım var, falan! Böyle komik biçimde başlamıştı Kıbrıs’la ilgim, sonra Sayın Kallis ve Sayın Conis istedi buraya gelmemi.

 

LAKADAMYA’DAKİ MEZAR AÇILIYOR

SORU: Ne zaman geldiniz?

HAGLUND: 1999’da geldim. Birkaç toplantı yaptık, neler yapabileceğimizi, nelere ihtiyacımız olacağını belirlemeye çalıştık. Eski bir fabrika bulmuştuk, sonradan bunun Sampson’un gazetesi MAHİ’nin eskiden bulunduğu bina olduğunu anladık. O binaya yerleşmiştik. 40 kişilik bir ekip getirmiştik, aylardan Ağustos’tu, buraya gelmek için çılgın bir zamandı çünkü hava çok sıcaktı.  Lakadamya’daki mezarları açtık, sonra da Konstantin Helena Mezarlığı’nı... Proje işte böyle başladı, tüm zamanımız da bulduklarımızı tanımlamaya çalışmakla geçti...

 

MEZARLIKTA KARMAŞA...

SORU: Lakadamya’da tam olarak ne yaptınız?

HAGLUND: Sıra sıra mezarlar düşünün – önce mezarların üzerindeki işaretleri çıkardık ama nerede hangi mezarın bulunduğunu da işaretledik. Sonra mezarları kazdık cesetleri bulana kadar. Pek çok yerde mezarda ceset yoktu. Çünkü Yunan ordusundan insanlar 1979’da buraya gelmişler, 44 mezar kazmışlar ve cesetleri alıp gitmişler, 1981’de yine gelmişler, 50 kadar ceset daha çıkarmışlar. Ancak sanırım onların kimliğini tanımlayamayacaklarını kavramışlar – o zaman bir uçağın bulunduğu anıta koymuşlar onları. Bu anıtı biliyor musunuz? Türklerin “kurtuluş”, Rumların da “işgal” dediği dönemde yani 1974’te Yunanlılar birkaç uçak dolusu özel kuvvet göndermişler – ancak arada iletişim zorlukları yaşanmış. Kıbrıslılar bu uçakların ne olduğunu bilmedikleri için birini vurup düşürmüşler, iki uçağa da zarar vermişler. Anıt da o düşen uçağın çevresine yapılmış. Ve anıtta içinde mezarlardan çıkarılmış kalıntıların bulunduğu kutular vardı. Ancak ortaya çıkardığımız, kemiklerin karıştırıldığı oldu. Bunu çözmeye çalışıyoruz. Şu anda yapmaya çalıştığımız Yunanistan’a gidip oradaki ailelerle konuşmak, 1979’da aldıkları kemiklere bakmamıza izin vermelerini istemek. Çünkü onlara ait olmayabilir bu kemikler. Bazı durumlarda böyle olduğunu öğrendik.

Bir de mezarlar kazılıp içinden kemikler alınıp tekrar toprakla örtülmüş. Bu defa dişler ve küçük kemikler de toprağa karışmış. Tüm bu toprağı elekten geçirmek zorunda kaldık, düzene sokabilmek için herşeyi. Ailelerle konuştuk, kimlikleri belirleyebilmek için. Yaptığımız şu: ailelere haber veriyoruz, buraya geliyorlar, kimi zaman 3 kişi geliyor veya 30 kişilik bir grup da gelebiliyor. Oturup konuşuyoruz. Onlara bulduklarımızı gösteriyoruz. Harita üzerinde bulduğumuzun yanında yatanın kim olmuş olabileceğini izah ediyoruz... Kimlik tanımında yaptığımız iki şey var: öncelikle aileyle çok ayrıntılı bir konuşma yapıyoruz. Bunun bir bölümü bizi tanımalarını ve bildiklerini bizimle paylaşmaları içindir. Eğer bizimle bildiklerini paylaşıyorlarsa, o zaman kimliğin belirlenmesinde bize yardım etmiş olduklarını bilmeleri önemlidir. Acaba kayıp kişinin bir dişi eksik miydi? Küçükken kolu veya bacağı kırılmış mıydı? Bu tür sorular soruyoruz. İnsanlar her zaman saat takar örneğin veya yüzük. Yani cesedi tanımlamaya yarayacak birşeyler öğrenmeye çalışıyoruz. Kimi zaman bu mülakatları biz değil Kıbrıs’taki araştırmacılarımız yapıyor. Yapılan ikinci şey ise kan örneği ya da DNA örneği almak aileden. Kan almak da gerekmiyor, canlı olan akrabalardan hücre gerekiyor kimlik tanımı için. Bir saç teli de olabilir bu. Genelde kan alınıyor ama şimdi insanlara daha kolay gelen yöntemler uyguluyoruz. Küçük bir diş fırçası veriyoruz ve kişi bunu yanağının iç bölümüne sürüyor, böylece hücre alınmış oluyor – bundan da DNA tanımı yapabiliyoruz. Her insanın DNA’sı kendine özgüdür...

 

“KIBRIS’TA TOPRAK KEMİKLERİ KORUYOR”

SORU: Yani kaç yıl geçerse geçsin aradan, 30 yıl da geçse, 50 yıl da geçse, tanımlayabiliyorsunuz mu demek istiyorsunuz?

HAGLUND: Burada çok şanslı olduğumuzu söyleyeyim çünkü toprak kemiklere çok iyi davranıyor. Böylece 30 yıl sonra bile DNA alabiliyoruz kemikten. Bazı ülkelerde bu toprağın yapısına bağlıdır. Kıbrıs’taki toprak çok iyi gömülmüş kemikler için çünkü onları koruyarak saklıyor. Ancak bazı ülkelerde böyle değil. Örneğin Honduras’ın bazı bölgelerinde volkanik bir toprak var ve toprak çok asitlidir. 12 yıl sonra kemikler neredeyse tümüyle erimiş oluyor orada. Yani çevre koşullarına bağlı birşey bu. Ama burada şanslıyız. Dr. Karioglu’nun laboratuvarında onun ekibi DNA’ları alıyor Genetik Enstitüsü’nde.

Genellikle beden gömüldüğünde, etler üzerinden gittiğinde, kemikler bedenin yattığı yerde durur. Yani iskeleti yeniden kurmamız gerekmez ancak kırık dökük birşeyler varsa, onları biraraya getirmeye çalışırız, kurşun yarası falan ararız. Ancak Lakadamya’da böyle bir karmaşa yaşandı – insanlar iyi niyetliydi ama ne yaptıklarını bilmiyorlardı... Yapmak istediğimiz şey, insanlara sevdiklerinin kalıntılarını geri verdiğimizde, verdiklerimizin kesinlikle onlara ait olduğundan emin olmalarını istiyoruz. Eğer bilmiyorsak, kemikleri geri vermiyoruz. Ailelere de mümkün olduğunca çok şeyi geri vermek istiyoruz – çünkü insanları çok rahatsız eder örneğin eğer kafatası olmayan kemikler verirseniz. Yani insanların acılarına yeni acılar eklemek istemeyiz... Bu da bizim için çok zor bir durum...

 

SORU: Kıbrıslıtürk kayıp yakınlarıyla yapmış olduğum röportajlarda şunu anladım: Anneleri, babaları ya da kayıp olan ailelerinden her kimse, onun ölmüş olduğunu mantıki olarak bilseler dahi, bir mezar kazıp onu gömmedikleri sürece yürekleri buna inanmayı reddediyor. Sanırım bu, bütün kültürlerde bir tür ritüel...

HAGLUND: Bunu gittiğim her yerde görüyorum. Bosna’ya ilk gittiğimde Seberniça’da öldürülmüş olan erkeklerin karılarıyla buluşmuştum, 7 bin erkek öldürülmüştü orada. Kadınlar kocalarının öldüğüne inanmıyordu, ölmüşlerse bile, mezarları kazıp cesetleri çıkarmamızı istemiyorlardı! En ufak umut kırıntısına bile sarılıyorlar. Dünyanın her yerinde böyle...

 

GÜNEYDE 300-350 KIBRISLITÜRK GÖMÜLÜ

SORU: Lakadamya ve Konstantin Helena Mezarlığı dışında başka bir yerde çalıştınız mı Kıbrıs’ta?

HAGLUND: Hayır, henüz değil. Kıbrıslırumların ölülerinin çoğu kuzeyde ve politika nedeniyle bu mezarlara ulaşamıyorlar... Ulaşabilecekleri tek iki mezarlık bunlardı yani, güneyde. Biliyorsunuz, güneyde herhalde 300-350 kadar Kıbrıslıtürk gömülü olmalı. Bu mezarların bir kısmının yerini biliyoruz.

 

SORU: Henüz bunları kazamadınız mı?

HAGLUND: Bir tanesini açtık.

 

SORU: Aleminyo mu?

HAGLUND: Evet. Burayı inceledik...

 

SORU: Orada kaç insan yatıyor?

HAGLUND: Bilmiyoruz. 15 kişi falan olmalı. Anlatılan bu yani... Yaptığımız şu oldu: o mezarı, yerini belirleyebilmek için açtık – sonra da bazı tedbirler aldık ki olduğu gibi kalabilsin. Mezardaki hiçbirşeyi ellemedik, orada duruyor. Eğer aileler gelirse... Şimdi biliyorsunuz aileler buraya gelebiliyor güneye.

 

SORU: Yani gelip kan vermediler mi?

HAGLUND: Pek çok aile geldi...

 

“ALEMİNYOLULAR GELMEDİ...”

SORU: Pek çok aile geldi ama Aleminyolular gelmedi mi?

HAGLUND: Aleminyolular gelmedi. Eğer Aleminyolular ortaya çıkarsa, Kıbrıs hükümeti o mezarı kazıp bulduklarını ailelere geri vermeye istekli olacaktır. Böyle birşey olursa o zaman insanlara bulunanların geri verilmesine yönelik bir istek olduğu da kanıtlanmış olacaktır. İnsanların sevdiklerine ne olduğunu öğrenme ve onlardan kalanları geri alma hakkı vardır, bu bir insan hakkıdır. Eğer istiyorlarsa, geri alabilirler yani...

 

“KIRISLITÜRKLERE YARDIMA HAZIRIZ”

SORU: Sizin de söylemiş olduğunuz ve bizim de bildiğimiz gibi kuzeyde Kıbrıslırumlara ait mezarlar var. Bu da sizin kuzeyde yapacak çok işiniz var demektir. Annan’ın iki yıl önce zorlamaya çalıştığı yönde kayıplar konusunda bir anlaşmaya varılacak olursa...

HAGLUND: İnsanlar daima bu konuyu konuşuyor, 30 yıldır konuşuyorlar. Ne olacak? Oluncaya kadar ne olacağını bilemiyorum. İstenirse neler yapabileceğimizi Sayın Tatar’la konuşabiliriz, eğer yardım isterlerse onlara yardım etmeye hazırız. Kıbrıs hükümetiyle çalışıyor olsak da aileler için Kıbrıs’tayız. Kıbrıs’ta olma nedenimiz aileler...

 

SORU: Hiç Kıbrıslıtürk ailelerle konuştunuz mu?

HAGLUND: Hayır, henüz konuşmadık çünkü benim onlarla buluşmamın yolu hiç olmadı. 1997’de kuzeydeyken de başka birşeye konsantre olmuştum. Ama Kıbrıslıtürk ailelerle buluşmak istiyorum, oturup onlarla konuşmak isterim, soruları varsa bunları yanıtlamak isterim...

 

SORU: Özellikle Aleminyo’dan...

HAGLUND: Kesinlikle...

 

“ÖLÜLER SABIRLIDIR, YANIT VERMEYE HAZIRDIRLAR...”

SORU: Pek çok şeyi sormadım ama sizin özellikle iki taraftan Kıbrıslılara söylemek istediğiniz birşey var mı?

HAGLUND: Ailelerin sevdiklerine ne olduğunu öğrendiklerini görmek isterim. Kimi zaman bu eşleridir, oğullarıdır, çocuklarıdır... Herhalde çirkin ölümlerdi ama savaşın kendi çirkindir. Belki de bu insanların çoğu savaşta da ölmedi, bilemiyorum. Ailelerin sevdiklerine ne olduğunu öğrenmelerini isterim çünkü yaşlıların pek çoğu ölüyor... İnsanların huzura kavuştuğunu görmek istiyorum. Eğer bu durum onları rahatsız ediyorsa, sevdiklerinden geriye kalanları geri alma fırsatını kullanmak ellerindedir. Bunda utanılacak birşey yoktur. Bunu tek başına yapmaları zordur, onlara yardımcı olmak için buradayız eğer bize yardımcı olurlarsa. Onların yardımına ihtiyacımız var, bunu yalnız yapamayız. Ölüler, iskeletler çok sabırlıdır, özellikle Kıbrıs’ta. 30 yıldır, kimi kez 50 yıldır orada yatıyorlar... Aradan bunca yıl geçmiş olmasına karşın eğer birileri çıkıp da almak isterse, yanıt vermeye hazırdırlar. Kendi öykülerini anlatmaya hazırdırlar, mümkün olduğunca... Elimizdeki olanaklar çerçevesinde anlatılabilecek öyküler... Bunları ailelerle paylaşmaya hazırız, onlarla birlikte çalışabilirsek – böylece belki yaşamlarına biraz olsun huzur katabiliriz. Belki de bu koşullarda bazılarının bulabileceği tek barış budur – dünyada ne kadar küçük de olsa barış ve huzuru bulmaya çalışmalıyız çünkü dünyamız barışçıl bir yer değil.

[ başa dön ]

 

 

Kayıpların İzinde - 2    [ başa dön ]

***  1964’te annesi Şefika’yla babası Hüseyin’i kaybeden Sevilay Berk, gömülü oldukları toplu mezarın yerini ancak “sınır”lar açıldıktan sonra öğrenebildi... Kuzey Kıbrıs’ta bulunan mezar, inşaat yapan bir müteahhit tarafından açılıp kemikler içinden alınıp polise verildi... Sevilay Berk, hala kayıp kemiklerin peşinde...

 

“39 yıl boyunca izlerini bulamadık...”

 

Sevilay Berk’in öyküsü, Kıbrıs’ta yaşanmış olan trajedilerin bir örneği... Henüz 15-16 yaşlarındayken 1964’te, bir Anneler Günü’nde hem annesini, hem de babasını kaybediyor. Sevilay, beş kardeşin en büyüğü ve hayatı bir anda kararıyor... O güne dek Bahçeler köyünde yaşanan mutluluk sona eriyor: artık bir gelirleri yoktur, beş kardeş yapayalnızdır, yaşam düzeni altüst olmuştur. Mağusa’dan Bahçeler köyüne dönmek üzere Hillman bir arabayla yola çıkan Şefika hanım ve Hüseyin bey, asla gidecekleri yere varamazlar, çünkü yoldayken alınıp götürülürler, öldürülürler ve cesetleri İskele Boğazı’nda şimdilerde villaların yükseldiği bir alandaki kuyuya atılır...

Sevilay Berk, kardeşleriyle birlikte çetin bir hayatta kalma mücadelesi verir – onlara ablalık yapmak, okumak, bir işe girmek... Ama annesiyle babasına ne olmuş olduğunu araştırmaktan da vaz geçmez. 39 yıl boyunca onlara ilişkin hiçbir haber alamaz... Ta ki, geçen yıl 23 Nisan’da “sınır”lar açılıncaya ve Rum Kayıplar Komitesi’yle temasa geçinceye kadar...

Sevilay Berk’i burada bir sürpriz beklemektedir: on yıl önce Kıbrıs Türk Kayıplar Komitesi’ne ailesinin dosyasının verildiği ve bu dosyada annesiyle babasının gömülü olduğu kuyunun yerinin de harita üzerinde işaretlenmiş olduğunu öğrenir. Hemen Kıbrıs Türk Kayıplar Komitesi Başkanı Rüstem Tatar’a koşar – Tatar, önce böyle bir dosyanın varlığını inkar eder ancak Sevilay hanım ısrar edince, kendilerinde de böyle bir dosya bulunduğunu söyler.

Sevilay Berk, 39 yıl aradan sonra nihayet annesiyle babasının gömülü olduğu yeri bulmuştur – üzerini otlar bürümüş bir kuyudur bu. Kuyuyu açamayacakları söylenir, nedeni de bunun bir “toplu mezar” olması olarak gösterilir. Ancak Kuzey Kıbrıs’ta, İskele Boğazı’nda bulunan “toplu mezar”la ilgili kötü gelişmeler beklemektedir Sevilay Berk ve kardeşlerini: müteahhidin biri, içinde kuyunun bulunduğu araziye villalar inşa etmektedir ve imar izni alamamasının nedeninin içinde masum sivillerin gömülü olduğu kuyunun varlığı olduğunu öğrenince, bu kuyuyu açmaya karar vermiştir. Kuyunun açıldığı haberi, Sevilay hanım ve kardeşlerini çılgına döndürür: Sevilay hanım hemen İçişleri Bakanlığı’na, ardından Başbakanlığa koşar. Amacı annesi ve babasına ait kemikleri almak ve onları gömmektir... Ancak kemiklerin nerede olduğu belirsizdir... Poliste mi? Müteahhitte mi? Kuyudan çıkarılan sulu çamurun içinde insan kemiği olduğundan kuşkulandıkları kemikleri Rum tarafında DNA testine götürür Sevilay hanımın ailesi – bunların gerçekten de insan kemiği olduğunu öğrenir ancak DNA testleri için, iri kemikler gerekmektedir. İri kemiklere ise Sevilay hanımın ulaşması bugüne dek mümkün olmamıştır. Ancak Sevilay Berk ve eşi Mustafa Berk’in yanısıra, Sevilay hanımın kardeşleri bu işin peşini bırakmamakta, kemiklerini geri almakta kararlıdır... Çalmadıkları kapı bırakmazlar, konu Birleşmiş Milletler’e dek gider...

Onun inanılmaz, yürek burkan, acıklı öyküsünü, bu topraklarda yaşanmış insanlık trajedisini Sevilay hanım ve eşi Mustafa Berk’le konuştuk... Kıbrıs’ın bu güzel insanları, ailelerinden kayıplar olduğu halde, içlerinde kin ve nefret tutmayan, sevecen insanlar. Birazcık huzur istiyorlar, anneleriyle babalarının kemiklerini geri alıp onları gömmek, Sevilay hanımın deyişiyle istedikleri son görevlerini yerine getirmek...

“Kemiklerimizi istiyoruz. Yani ahım çok büyüktür onlara, bu şekilde engeller çıkarıp da bizi huzura kavuşturmayanlara ahım çok büyüktür! Bize yaşattıklarını Allahım onlara versin, bunu diyorum. Ve bizi bu huzurdan mahrum edenler, köpek kemiği değildir atamızın kemikleri. O kemikleri alıp bir yere gömdüğümüzde en azından onlara olan saygımızı kanıtlamış olacağız, bizi yetiştiren insanlara olan saygımızı... Ve en azından huzurlarına gidip bir duamızı yapabileceğiz ve belki şu kadarcık bir görev yapmanın huzurunu yaşayacağız. Bu neden bize çok görülüyor, merak ediyorum...” diyor Sevilay hanım...

 

Sevilay Berk ve eşi Mustafa Berk’le röportajımız şöyle:

 

SORU: Sevilay hanım kaç yaşındasınız?

SEVİLAY BERK: 59 yaşındayım...

 

SORU: Nerede doğduydunuz?

SEVİLAY BERK: Mağusa’nın Bahçeler köyünde doğdum...

 

SORU: Neler hatırlarsınız çocukluğunuzdan? Nasıldı çocukluğunuz?

SEVİLAY BERK: Yedibuçuk dönüm bir narenciye bahçemiz vardı, meyva bahçesi... Annem bahçeyle ilgili çalışmalar yapardı – babam da kunduracıydı esas mesleği, Lefkoşalıydı babam. Annemin adı Şefika Hüseyin’di, baba adıyla söylersek Şefika Ali diye anılırdı. Babam Hüseyin Ahmet Kamber...

 

SORU: Kaç kardeştiniz?

SEVİLAY BERK: Beş kardeşiz.

 

SORU: Hep Bahçeler’de kaldınız, yoksa?

SEVİLAY BERK: Malum hadise olana kadar yani annem babam kaybolana kadar oradaydık, ondan sonra göç ettik... Ama ben Bahçeler köyünde doğdum beş kardeşimle birlikte. Annem bahçe işleriyle uğraşır, meyvaları yetiştirirdi. Babam pazarlardı. İneklerimiz vardı, sütünü pazarlardı. Mağusa’da babam “Sütçü” diye anılır... “Kayıp Sütçü” olarak anılırız, biz okulda da “Kayıp Sütçü”nün çocukları olarak anıldık hep...

 

SORU: Siz büyük çocuk muydunuz?

SEVİLAY BERK: Ben en büyükleriyim, ablayım...

 

SORU: Karma bir köy müydü Bahçeler?

SEVİLAY BERK: Çok yakın bugünkü İskele’ye... Bir kilometre uzakta Bahçeler köyüdür. Etrafımızda Rum aileler vardı, karıştığımız... İyi komşuluk ilişkilerimiz vardı onlarla, çok iyiydik. Malımızı da pazarlarken onlara da giderdik, Tirgomo’da satardık... Çok iyi ilişkilerimiz vardı, çok iyiliklerini gördük Rumların, şikayetim yoktur, annem babamı kaybetmeme rağmen...

 

SORU: 1964’te ne oldu?

SEVİLAY BERK: O zamanlar ben 17 yaşında falandım... En büyük abla bendim... Mağusa’da liseye giderdim, günübirlik Rum otobüsüyle giderdik. 11 Mayıs 1964 Anneler Günü’ydü, Pazar günü... O gün kayboldu annem ve babam. Her günkü gibi bütün işleri yapmaya çalışırdık, babam da malımızı pazarlamak için Mağusa’ya giderdi. Ama o günlerde çetindi herşey, gergin günler yaşıyorduk 58’den beri. Tehdit altındaydık. Komşular, Rumlar bazan tehdit ederdi, yani “Burayı boşaltın, köyünüzü boşaltın, yakarız ederiz” diye. Biraz sıkıntılıydık bu konuda çünkü köyümüz savunmasız bir köydü. Daha fazla yaşlıların yaşadığı 50-60 nüfuslu bir köydü.  Köyde vasıtamız da yoktu, tek babamdı ulaşan Mağusa’ya. Arabası vardı, Hillman... O gün sütü sağdı annem, arabaya koyduk, şişelerdik ve şişe şişe satardık. Zor günler geçiriyorduk, biraz sıkıntılıydık, gergindi ortam ve babam giderse ve dönmezse diye kaygılıydık... Bu sıkıntılar yüzünden hatta babam bir belge de almıştı Rum polisinden, onu iyice hatırlarım... “Bu bizdendir, ellemeyin, zarar vermeyin” gibi bir belgeydi bu – onu gösterdiği zaman sıkıntısını atlatırdı, geçerdi. Gene öyle bir gündü. Ama o günden önce, bir komşumuz vardı yaşlı bir anne Zekiye hanım... Onun evlatları vardı Mağusa’da. Ziyaretine gitmek istedi, babamdan rica etti, babam da onu aldı Cuma gün Mağusa’ya götürdü. Pazar günü Zekiye hanımı alıp köye geri getirecekti babam, öyle konuşmuşlardı, alıp geri getirecekti. Babam gitti işini gördü, gelirken onu unuttu. Ama o gün Pandelidis diye bir milletvekili vardı, onun oğlu keşif için Mağusa surlariçine girmeye çalıştı. Oradaki emniyet görevlileri “Dur” emri vermişler, öyle biliyoruz. “Dur” emrine uymadı, girmeye çalıştı, bu sefer ateş açılınca öldü adam. Öldüğü gün bütün yolları kestiler ve bütün bu kaybolan vatandaşlarımız o gün kayboldu... Otobüslerle, arabalarla, yüzlerce insandı o gün otobüsler dolusu, civar köylerden... Mağusa bölgesi... Hep alınıp götürüldü bu insanlar. O kritik gündü... Ama kaybolmazdan önce babam Mağusa’ya gitti, geri de geldi. Ama o Zekiye hanıma söz verdiği için onu geri getirecek diye, unuttu ve eve gelince paniğe kapıldı. “Zekiye hanıma söz verdiydim ama onu almayı unuttum!” dedi anneme. “Ne yapacağım? Benim geri dönmem lazım” dedi. Annem “Olmaz, geri dönme” dedi. Çünkü babam anlattıydı ve “Bugün çok zor bir gün yaşadım, yollar toplu tüfekli Rum askerleriyle doludur” dediydi... “Hatta biraz hırpaladılar da beni” dedi, “Zor bir gündü” dedi. Annem arabanın kontak anahtarını sakladı, babam buldu onu. Annem lastiklerin havasını indirmeye kalktı, annemi itekleyerek “Giyin, hemen gidiyoruz” dedi. Annem “Başımıza birşey gelirse?” dedi, “Gelirse ikimizin da gelsin, yalnız olmaycayık” dedi. Annemi itekleyerek koydu arabaya, çıktılar ve gittiler Mağusa’ya ulaştılar. Zorluklar içinde ulaşmışlar. Ve orada karşılaştıkları bütün polisler ve mücahitler uyarmışlar. Annem geri gelmek istedi çünkü beş çocuğunu bıraktı geride, böyle zor günler yaşadığımız, korkular içinde olduğumuz için güvende olmadıklarını düşündü ve geri gelmek istedi. Bu sefer babam gelmek istemedi. Ama annemin ısrarına dayanamadı ve yola çıktılar. Bütün ikazlara rağmen yola çıktılar. Mücahitlerle polislerin onları ciddi şekilde uyardığını daha sonra öğrendik. Geri gelemeyeceklerini, köye ulaşamayacaklarını söylemişler ama kulak asmadılar... “Çocuklarımın gittiği yerde ben de giderim” demiş annem ve ısrarla köye gelmek istedi. Yola çıktılar...

 

SORU: Kaçta çıktıydılar yola?

SEVİLAY BERK: Öğleden sonra iki-üç gibi belki...

 

SORU: Zekiye hanımı da aldıydılar?

SEVİLAY BERK: Zekiye hanımı alamadılar çünkü bu olaylar yaşandığı için, orada gergin bir durum yaşanıyordu ve kimseyi düşünecek halde de değillerdi zaten. Önce köye ulaşmak istediler. Ve kimseyi dinlemeden yola çıktılar. Ve yeni yeni öğrendiğimize göre, köyümüzün civarında bir bölgededir infaz edildikten sonra atıldıkları kuyu... O kuyu bizim bölgededir... 39 yıl boyunca bilemedik hiç nerede olduklarını...

 

SORU: Siz evde beklerdiniz...

SEVİLAY BERK: Evet, annemi babamı beklerdik o gün, gelmediler, dönmediler.

 

SORU: Ne hissettiniz dönmeyince?

SEVİLAY BERK: Önce kaybolduklarını düşünemedik, tehlikede olduklarını düşündük ama başlarına felaket geleceğini düşünemedik. Ama ben gece yattığımda rüya gördüm, evimizde yangın çıktığını, çok kara dumanlar çıktığını ve evimizin yıkıldığını ve bizim de altında kaldığımızı gördüm rüyamda. Ertesi gün kötü şeyler olacağını düşündüm ama çocuklara hiçbirşey söylemedim. Bekledik dönmelerini, gelmediler... Bu mahsur kalan insanları, herkesi Birleşmiş Milletler köylerine ulaştırdı, Zekiye hanım geldi ama annemle babam gelmediydi. O geldi baktı geldiler mi diye, “Gelmediler” dedim... Sonra bekledik gene, fakat haberlerde duyulmuş radyodan kaybolduklarını duyduk. Dayım vardı bitişiğimizde, o dinlemiş haberlerde ve bize haberi getirdi, “Anneniz babanızı Rumlar aldı götürdü, artık dönmeyecekler, belki de öldürdüler” gibisinden. Bizi sevmeyen bir dayıydı o, öyle anlattı. Paniğe kapıldık tabii... Üç ay boyunca orada yaşadık tek başımıza beş kardeş. Bahçemiz vardı, sahip çıkmamız lazımdı. İneklerimiz vardı, sahip çıkmamız lazımdı. Etraftan duyuldu ki tehdit altındayız ve zor günler geçiriyoruz. Kurtuluş köyünde yaşayan büyük teyzemin oğlu vardı, mücahit komutanıydı o... Böyle haberler alınca bizi risk altında bırakmak istemedi, geldi topladı herşeyimizi ve bizi köyüne götürdü. İki-üç ay da orada yaşadık ama biz okullu olduğumuz için okula yazılmak istedik.

 

SORU: Kardeşleriniz kaç yaşındaydı o zaman?

SEVİLAY BERK: Benden sonra 15, 14 yaşlarındaydı kardeşlerim, en küçüğümüz iki yaşındaydı. O köye gittik, fazla duramadık, hem okullu olduğumuz için istikbalimiz önemli. Varlığımızı yitirdik, herşeyimizi, maddi, manevi olarak bütün varlığımız yok oldu. Yaşam sürüyor ve ihtiyaçlarımız vardı. O köyde yaşadık ama elimizde bir miktar para vardı, onu harcayarak yaşadık, o bitince de okula girmek istedim ben, engel olmaya çalıştı akrabalar. Ben dinlemedim, gittim okula kaydoldum, kardeşlerimi de kaydettik. Bir kızkardeşimizi Kurtuluş köyünde bıraktık hayvanlara sahip çıksın, biz okula gittik kaydolduk, teyzemin yanına yerleştik. Ondan sonra üç ay boyunca bekledik, birkaç gün sonra annemin babamın götürüldüğünü, dönmeyeceklerini öğrendik. Gerçeği öğrendik en azından, artık başımıza gelen felaketi öğrendik. 39 yıl boyunca nerede olduklarını, hiçbir izlerini bulamadık. Nerede? Öldürdüler mutlaka çünkü hiçbir şekilde bir haber almadık o günden sonra. Öldürülmüş olabilirler ama nerede gömülüdür çok merak ettik ama hiçbir bilgi alamadık. Zaman zaman başvurduk Kayıplar Bürosu’na, bilgi vermediler. Orada görevli Latife Birgen var, benim hocamdı, beni tanıyan, bilen insandır, ona da sordum zaman zaman, “Sevilay onları unut” dedi bana. Bilgi vermekten kaçındı. Öyle yıllar geçti... Ben Ticaret Lisesi’ni bitirdim. Bitirdiğim gün eşim Mustafa Berk iki yıldan beridir beni beğenmiş istiyordu, nişan oldum, buraya geldim Lefkoşa’ya. Kızkardeşimin bir tanesi eczacı oldu, burslu olarak okudu. Bir erkek kardeşim var, o da İzmir’de Ticaret Fakültesi mezunu oldu. İki yaşında olan kızkardeşim optik tahsili gördü İngiltere’de çünkü onu bir evlat olarak verdiydik Pileli bir aileye. Bizi de benimsediler, aile olarak kabul ettiler ve onlara hep ölene kadar saygı duyduk, anne-baba olarak kabul ettik. Ömrümüz böyle geçti ama hep sıkıntılı geçti, akarımız olmadığı için... Ben mezun olduğum gün diplomamı aldım, eşim talipti diye annesini babasını gönderdi... Gidecek yerim de yoktu zaten... Kardeşlerime yazları oda kiralardık Mağusa’da, orada barınırdık. Akarımız da, Sosyal Yardım Dairesi’ne başvurduydum, cüzi bir para verirlerdi, onunla götürmeye çalışıyorduk hayatı. İnekleri sattım ve onların hesabına yatırdıydım ineklerin parasını. Okul bitince eşim talip olduydu, geldi beni aldı. Gidecek yerim yoktu zaten, yol bittiydi orada, gidecek yerim yok, evim yok, yuvam yok... Param yok, tahsil yapmak istiyordum ama öyle bir imkanım yok. O yüzden kararımı verdim, eşim talip oldu, iyiyse de kötüyse de bu benim bahtım dedim ve buraya geldim, nişan oldum, nikah oldum ve buraya evlendim. 1966 yılı mezunuyum. 1968’de radyoya girdim, BRT’ye, on yıl görev yaptım, müzik memuru olarak görev yaptım. Ondan sonra dükkan açtım, “Betiberk”in sahibiyim... Goblen satıcısıyım, çerçeve yapıyorum. Ondan önce de cam çanak, oyuncak gibi şeyler sattım. Ticari yeteneklerim biraz fazladır, radyodayken de günübirlik işleri böyle yapardım, karar verdim ve çarşıya gittim, dükkan açtım. O gün bugündür de çarşıdayım, ekmeğimi kazanmaya çalışıyorum.

 

SORU: 39 yıl bilemediğinizi söylediniz annenizle babanızın nerede olduğunu. 39 yıl sonra ne oldu da öğrendiniz?

SEVİLAY BERK: 23 Nisan’da kapılar açıldığı gün... Madem faili Rumlardır bunların, bilmiş olmalılar diye düşündük. Eşim de benim kadar meraklı, bana duyduğu saygıdan dolayı çünkü çok acı günler geçirdik. Düşünün, evliliklerimiz oldu, beş evlat yetiştirdik, kimsenin muradını da göremedi bu insan... Annem bizi çok severdi, çok bağlıydı çocuklarına, hiçbirimizin muradını göremeden gitti. O yüzden eşim de benim bu sıkıntılarımı bilerek, saygı duyarak, bisikleti aldı ve o tarafa belki birşey yakalarım diye hergün gitti yani... Belki bir ay iki ay boyunca. Polise sordu, ona sordu, buna sordu. Hiçbirşey öğrenemedi. Her dönüşünde morali bozuk döndü, birşey öğrenemediği için sıkıntılı döndü. Ama birgün öyle birşey oldu ki... Çarşıda dolanırken Tassos diye birisi vardı Rumlar’dan, çok insan yapılı, yüreği insan biri... Gezinirmiş oralarda... “Merhaba” dedi Mustafa, Rumcası iyidir. “Bir yer arıyoruz” dedi “Yemek yemek için” Tassos. “Buyrun” dedi Mustafa “Bizim karşımızda bir yer var, gayet temizdir...” Oturdular birlikte yemek yediler, sohbet ettiler. Sıcak geldi Tassos’a Mustafa’nın dostluğu. Dedi “Buyurun gidelim eşimi tanıştırayım size, burada dükkanımız var...” Geldiler birlikte, tanıştık. Ayrılırken de bana “Çok şey yaşadık bu savaşlarda, bir kaybınız oldu mu, merak ediyorum” dedi. “Çok acı çektik” dedim, “Annemi babamı kaybettik...” “Nerede şimdi?” dedi, “Bilmiyorum” dedim. “Hiç mi bilmiyorsun?” dedi... “Yok, kayıptır, hiç bilgimiz yok” dedim. “Ben ilgileneyim, bu konuyla ilgilenmem lazım” dedi. “Bu benim insani görevimdir, sana bilgi getireceğim merak etme, bizim orada Kayıplar Bürosu var, ona başvurup yardımcı olacağım size... Mustafa’ya bilgi veririm” dedi. Gitti araştırdı, Kayıplar Bürosu’ndan Mister İliya’yla tanıştı, konumuzu anlattı... Bilgisi olduğunu öğrendi. Mustafa’yı çağırdı İliya ve elinde dosya olduğunu söyledi, bizim olayı nasıl karşılayacağımızı düşünüyordu – acaba paniğe mi kapılırız, feveran mı ederiz, saçımızı başımızı mı yolarız, onlara düşman mı kesiliriz. Bunları bilemediği için temkinli davranarak eşimi çağırdı önce, bilgi verdi. “Dosyaları elimizdedir” dedi “Hatta onlara nerede olduklarını da söyleyebilirim” dedi “Ama hemen söyleme, yavaş yavaş, getir onları tanıyayım” dedi Tassos’a. “Al hepsini gel” dedi. Hepimiz toparlandık, küçük kızkardeşim Londra’da olduğu için gidemedi. Hepimiz gittik oraya. Bir kızkardeşim kanser hastasıdır. Konuştuk... “Kanlarınızı vermenizi isteriz” dedi “Hatta bunun için haber gönderdik, DNA testleri yapılacak belki ileride bulunursa” dedi. “Onun için hemen verin kanınızı, hazır olsun” dedi. Çok heyecanlandık ve bizi tekrar çağırdığında cesetlerimizi verecek diye olayın sevincini yaşardık. Orada konuştuk... “Peki artık sakıncası yok herhalde, rahat hissediyorsunuz kendinizi” dedi. Çok saygı göstererek, ilgi göstererek, hürmetli biçimde davrandı. Dosyayı çıkardı... “Dosya budur” dedi, “Bunu size vermeme gerek yoktur, ihtiyacınız olursa kopyasını çeker veririz ama bu dosya 10 yıl önce sizin Kayıplar Bürosu Başkanlığı’na teslim edilmiştir, Cumhurbaşkanlığınıza teslim edilmiştir, size bilgi verilmesi için” dedi.

 

SORU: O dosyada ne derdi tam?

SEVİLAY BERK: En son görüldüğü noktalar falan yazılıydı...

 

SORU: Olası mezarının yeri de var mıydı orada?

SEVİLAY BERK: Vardı, plan, pafta numarası ve kuyunun yeri kırmızıyla işaretli...

 

SORU: Kuyu neredeydi?

SEVİLAY BERK: Mağusa Boğazı’nı geçtiğinizde benzinlere doğru sağ tarafta yeni villalar yapılır. O villaların, dereyle denizin kavuştuğu noktadadır...

 

SORU: Yani bu bilgiyi on sene önce Rum Kayıplar Komitesi, Rüstem Tatar’a verdi, Cumhurbaşkanlığı’na...

SEVİLAY BERK: Evet... Bize bilgi verilmesi için o dosyaların verildiğini söyledi Mister İliya... Ama buradakilerin hiçbirisi bir kelime dahi bilgi vermediler bize. Biz bunu öğrenince Rüstem Tatar’a müracaat ettik Kayıplar Bürosu Başkanı olarak. Öyle bir dosyamız olduğunu ve bilgi istedik... Hesap sormaya gittik oraya. Evvela bizi panik içinde karşıladı, öyle birşeyin olmadığını, yalan olduğunu ve her zaman bu kuyuların açıldığını ama içinden hiçbirşey çıkmadığını, İliya’nın dolduruşuna geldiğimizi ve hep herşeyin yalan olduğunu ve bunları unutmamızı söyledi. Hem dedi ki hepimize “Üç beş kemiği alıp ne yapacayık?!” Ben de o 39 yılın acaba nasıl geçtiğini hiç düşünebilir mi, insan olduğumu ve bunun benim hakkım olduğunu, beni yetiştiren atamın kemiğinin böyle sağda solda atılı kalmasına müsadem olmadığını ve onu istediğimi, kemikleri istediğimi söyledim. Madem pafta numarası var, işaretli bir bölge var, lütfen bunu denesinler, açsınlar o kuyuyu ve bize versinler ya da biz açalım. Bizim açamayacağımızı söylediler.

 

MUSTAFA BERK: İlk başlangıçta inkar etti Rüstem Bey, öyle birşey olmadığını, Rumların yalanı olduğunu, hatta Çıkarma’nın oralarda birşey olduğunun iddia edildiğini, kazılıp içinden birşey çıkmadığını söyledi... Bu arada biz sıkıştırınca, “Tamam madem öyledir, alın aynı dosya bizde de var, buyurun” dedi. Ve aynı dosyayı çıkarıp bize Tatar da verdi!

 

SORU: Yani on senedir elindeydi ama ailelere hiçbir bilgi vermedi. Sınır açılınca ancak öğrenebildiniz...

MUSTAFA BERK: Ve son biz sıkıştırınca kabul etti ancak, elimizde Rum’dan alınmış dosya olduğuna inandığı an vermek mecburiyetinde kaldı bana göre! Belki vermeyebilirdi ama bana göre vermek mecburiyetinde kaldı da verdi.

 

SORU: Sonra ne yaptınız? Gidip baktınız mı kuyunun yerine?

MUSTAFA BERK: Tabii gittik, tapudan adam bulup gidip yerini de bulduk. Otlar bürümüştü orayı, hiç ellenmemişti. Birkaç yere müracaat ettik “Aman” dediler “Keseller elinizi. Toplu mezar bu!” Tamam, hürmet ettik. Toplu mezar ellenmezse ellenmez, atamızın kemikleri olmasına rağmen. Ancak aradan bir müddet zaman geçti, bu müddet zarfında oralara inşaatlar başladı. Ben kayınbiraderime dedim ki “Turgut dikkatli ol, yanaşmasınlar kuyuya.” Her hafta gitti kontrol etti o bölgeyi, her hafta... Son gittiğinde inşaat başladığını gördü. İnşaat başladığını görünce müracaat etti polise, sağa sola, dendi ki “Tamam merak etmeyin, şöyledir böyledir” denirken bir gün duyduk ki kuyu açıldı. Tekrar Turgut koşturdu, polise müracaat etti. Polis geldi, laubali bir şekilde “Hani aha hiçbirşey yoktur” gibisinden laflar edildi orada. Polise mürcaat etmişler de birkaç parça köpek kemiği olduğunu iddia ettiler polisler...

 

SEVİLAY BERK: Kuyuyu açan kişi benim bir arkadaşımın yakını. Telefon açtı bir sabah bana... Kuyunun açıldığını duyduk ve ben hemen yazılı olarak İçişleri Bakanlığı’nı ilgilendiren bir konudur. Bu sene Mayıs ayında oldu bunlar. İçişleri Bakanlığı’na acilen çok önemli bir konu olduğunu söyleyerek telefoniyen randevu  istedim, mutlaka görüşmek istediğimi, çok sıkıntılı olduğumu, psikolojik yük altında olduğumuzu ve bu yükü taşıyamayacağımızı söyledim, yardım istediğimi milletvekili, bakan kim ise yetkili erk... Oradaki bayan “Böyle bir randevu alabilmek için yazılı dilekçe getirmeniz lazım, o dilekçeyi getirirseniz alabilirsiniz” dedi. Hemen konuyu toparlayan bir dilekçe yazıp gittim, “Görüşmek isterim bakan beyle” dedim. “Bakan bey özel görüşleri iptal etti, çok yoğundur” dedi. “Ben buradan gitmiyorum, derdimi bugün anlatmam lazım, sıkıntım var, beni dinlemesi lazımdır herhangi birinin” dedim. O zaman beni kalem müdürüne götürdü, Kemal Bey vardı orada, “Buyurun Sevilay hanım” dedi. Amcası kayıpmış onun da. “Paniğe kapılmayın, sakin olun, rahat olun” dedi. “Anlatın” dedi. Anlattım, müracaatımı aldı, “Ben bunu bizzat bakana okutacağım ve senin için çalışacağım, üzülme” dedi. “Git ve telefonumu bekle” dedi. Pazartesi günü aradı beni “Sevilay hanım konuyu bakan beyle görüştüm, sizi kabul edecekti ancak Başbakanlığın gündemindedir bu konu, yakında Strazburg’a gidecek ve konu kayıplar konusu... Başbakanlığa ilettim dilekçenizi, sizinle ilgilenecekler, hükümetin siyaseti de bu konuyu çözmek, bu kanayan yarayı temizlemektir” dedi. Tamam dedim, rahatladım. Tekrar bir telefon geldi bir arkadaşımdan. Şöyle birşey oldu orada: O kuyuyu açan insan, mal sahibi direktif verdi ya kuyunun açılmasına, o inşaatı yapacak olan kişi... Benim arkadaşım mühendistir ve bir şekilde beraber olurlar bazı işlerde. Bir gün karşılaştılar, o mühendis arkadaşım benim sıkıntılarımı çok yakından biliyor. Ben Başbakanlık’tan bilgi beklerken, bu sefer arkadaşımdan telefon geldi bana “Sıkı dur, rahat ol! Sana enteresan bir bilgi vereceğim. O kıyısında kuyu olan arazinin sahibi emir verdi ve kuyuyu açtırdı – kuyuyu kazarken içinde kemikler bulundu, polise teslim edildi, devam edildi... Boşver bunları saklayın, bunlar köpek kemiğidir deyin ve kapatın konuyu diye bir olay çıktı ortaya” dedi. Kardeşim bunu duyunca hemen koşuşturdu ve bu kemiklere sahip çıkmak istedi, ziyan olmasın veya imha etmesinler diye. Olayı anlatan, olayı yaşayan, eliyle kuyuyu açan kişi farkına varmadan, o insanın benim yakınım olduğunu hiç bilmeden olayın psikolojik yükünü taşıyamamış olmalı ki üç beş gün boyunca, böyle bir olay yaşadığını, toplu bir mezarı istemeden açtığını, emir üzerine açtığını ve karşılaştığı olayın kendini çok etkilediğini, buldukları kemikleri polise verdiğini, devam ettiğini, hala kemikleri bulduğunu, onları da verdiğini ve hala kuyuda kemik olduğunu söyledi... Ve bana al sana telefon, bu bu isimler biliyor bu olayı, oradaydılar. Bu telefonlardan daha geniş bilgi alabilirsin” dedi. Ben o telefonları alır almaz hemen yarım saat içinde koştum Başbakanlığa. Üstüme birşey geçirdim ve koştum gittim, direkman Başbakan’la görüşmek istedim madem orada görüşülür benim konum. Böyle bir bilgim var benim. İmha ederlerse ne yapacağım? Nasıl böyle bir sorumsuzluk yaşanır? Başbakan’ın içeride olmadığını söylediler, müsteşarı söyledim, o da olmaz misafiri vardır dediler. “Peki” dedim, “Kim yardımcı olacak bana? Lütfen bana yardım edin!” Zaten anladılar herhalde, panik içindeydim. “O zaman sizi Halkla İlişkiler Müdürü Hüseyin beye götürelim” dediler. Götürdüler beni Hüseyin beye. Hüseyin bey beni can kulağıyla dinledi, verdim o telefonları, bizzat Hüseyin bey açtı telefonu, Muhittin bey denen kişi, müteahhittir ve kemikleri eliyle alan insan, emri de veren mal sahibi, Muhittin bey onun yanında çalışan insandır. Ve yanlış hatırlamıyorsam ismini Muhittin’di adı, arkadaşıma bu bilgileri o getirdi. O anda bilgiyi Muhittin beyden aldı Hüseyin bey ve isyan durumundaydı Hüseyin bey, “Allah allah! Nasıl olur?” diye sıkıntılar yaşadı bunları dinlerken...

 

SORU: Başbakanlık Halkla İlişkiler Müdürü Hüseyin Bey, polisi aradı mı?

SEVİLAY BERK: Hayır aramadı. Müsteşara aktaracağını söyledi konuyu. Acaba devlet eliyle yapılan bir işlem midir? Yoksa bu keyfi yapılan bir işlem midir? Devletin haberi yoksa, ben devletten bunu istiyorum. Devletin erki varsa görmek isterim, bana yardım etsin. Bu kemikleri isterim. Ben orada bunu söyledim. Hüseyin bey “Müsteşarın misafiri var, bu dosyayı görüşmeden hiçbir yere ayrılmayacağım” dedi. “Bu senin getirdiğin bilgileri ileteceğim, aldığım yeni bilgileri de götüreceğim, birşeyler yapmaya çalışacağım” dedi, telefonunu verdi. İki gün sonra bana bilgi geldi, Cumartesi sayın Başbakan gidecekti Strazburg’a, bana Perşembe gün geldi bilgi... Ondan önce dediler ki Rüstem Tatar içeride yok, Başbakan’ın da seyahati vardır, ikisi buluşamıyor, Rüstem Tatar gelince, Başbakan da gelince yurtdışından buluşacaklar, konuyu görüşecekler, sana bilgi verecekler. Beklediğim halde hiçbirşey gelmedi. Sonra Hüseyin bey tekrar bilgi verdi “Müsteşara konuyu ilettim. O da dedi ki konuyla ilgileniyoruz, kayıplar konusu büyük bir hadise, insanların üzülmesini daha fazla istemiyoruz, kimseye fayda getirmez, bize de fayda getirmez...” Güvenlik Kuvvetleri Komutanı, Barış Kuvvetleri Komutanı, Sayın Büyükelçi ve Başbakan, belki Denktaş... Bunlar bir toplantı yaptılar, dört saat süren bir toplantıymış bu, Hüseyin bey bana “Dört saat boyunca özellikle sizin konunuzu görüştüler” dedi, “Bu konuda size yardımcı olmaya karar verdiler, yalnız bu Strazburg’tan dönünce olacak, lütfen müsade et...” dedi. Ben ayrılırken Hüseyin beye bir soru sordum: Bu yükü artık taşıyamayacak haldeyiz, psikolojimiz bozuldu, ben bundan önce de Mehmet Çakıcı’yı aradım birkaç sefer, buluşamadık. Hem psikolojik açıdan yön almak için, hem de bu çaresiz durumda ne yapabilirim? Bana nasıl yön verebilir? Çıkmazdayım, ondan bir aydın olarak, konusu olarak benim psikolojimi anlayabilecek bir insan olarak ona danışmak için çırpındım durdum dört gün boyunca, başbakanlıktan haber beklerken. Ama buluşamadık, ya röportajdaydı, ya televizyondaydı, bir türlü buluşamadık. Ayrılırken Hüseyin beye sordum: “Her an bir gazetenin kapısını çalıp bütün bu yaşadıklarımı ömür boyu anlatmak isterim ve anlatacağım. Ama size saygı duydum çünkü beni insan gibi dinlediniz, saygı duydunuz, bana birşeyler yapacağınızı söylediniz. Size soruyorum: bu konuyu basına aktarayım mı aktarmayayım mı?” “Siz bir insansınız Sevilay hanım, bu sizin hakkınızdır, bir insan hakkıdır. Ben size yön veremem, siz kendiniz düşünün, manevi hakkınızdır bu, birşey diyemem. Ama birkaç gün müsade ederseniz, sanırım hakkınızda iyi olacak...” dedi Hüseyin bey. “Tamam, olur” dedim. Eşime danıştım geldiğinde, “Ne yapalım, arayalım mı bir gazeteyi, anlatalım mı bu olayı?” “Biraz bekleyelim bakalım ne olacak” dedi. Hüseyin bey de kapatırken telefonu “Sevilay hanım en azından Başbakanın dönüşünü bekle Strazburg’tan” demişti. Döndükten sonra o gün bugündür Başbakanlıktan hiçbirşey gelmedi. Ama habire oradaki o kemikler orada açıldı, eller tarafından alındı, bir oradaydı, bir buradaydı. Ya ondadır ya bunda oynadık bütün zaman. Ama bizim bu halimizi düşünün... Hala ellerim titrer yani...

 

MUSTAFA BERK: Bu kuyuda üç kişi vardı, o civar köylerden, Monarga’dan Mehmet Halil Bulli... Kuyunun açıldığını bildikleri için Sevilay’ın kızkardeşinin biri ve o aileden birkaç kişi Denktaş beyden randevu alıyor ve gidip bu konuyu görüşüyor. Denktaş bey onlara demiş ki “Olmaz böyle şey, bu sorumsuzluktur, polisin yaptığı sorumsuzluktur, ben onlara çok sert bir yazı yazacağım” demiş. Neticede bunlar ayrılır. Ayrıldıktan bir gün sonra, baldızıma Denktaş bey bizzat telefon açmış ve demiş ki “Kemikleriniz filan adamdadır, gidin alın...”

 

SORU: Yani özel bir kişi, polis falan değil...

MUSTAFA BERK: Hayır, bilmiyorum kimdir, mülk sahibiymiş... Sakın dedim, bu patlamak üzere olan bir bomba, yarın size alır beş tane on tane köpek kemiği, der ki kemikleriniz bunlardır ve konu kapanır. Bilirkişi tarafından gelsin, ister Birleşmiş Milletler, ister Rum tarafından, ister Avrupa Birliği, nereden gelirse gelsin, bilirkişi gelsin, ona göre teslim alalım kemiklerimizi. Bu arada yine Sevilay’ın kızkardeşleri ve erkek kardeşi gidiyorlar, biri telefon etti onlara, gelin kemiklerinizi verelim diye, gittiler kuyunun yanına, kuyunun yanında kuyudan çıkan moloz değil de, cıvık su var ya, kuyunun kenarına atıldı bunlar. Bunlar sertleşir, kaya gibi oldu... Bir tanesi kemik parçası gördüğünde, orada elindeki anahtarlarla, tornavidalarla kazıdı iki üç saat boyunca, oradaki kemikleri toparlamaya çalıştılar ne kadar buldularsa. Küçük küçük  parçalar. Biz bu parçaları alıp Rum tarafına götürdük, kesin olarak insan kemiği olduğunu öğrendik. Ayak tarak kemiği... Bulunan parçaları belge karşılığında teslim ettik ancak ufak ufak parçalar olduğu için insanlar bizden daha büyük kemikler gelsin ki dedi, bunların DNA testini yapabilelim tam. Bundan da yapabiliyoruz dedi ama kemikler zayolabilir...

 

SEVİLAY BERK: Konuyu anlattık panik içinde... Onlar bunların kesin insan kemiği olduğunu ve çok yüksek bir ihtimalle, yüzde yüz o kuyunun içinden çıkan kemiklerin onlara ait olduğunu iddia ederler, bunu lütfen bizim Kayıplar Bürosu’na ve devletimize söylememizi ve talep etmemizi söylediler. Biz gittik şifahen bu kemikleri talep ettik. En azından bu kuyunun koruma altına altınmasını söyledik.

 

SORU: Polisle herhangi bir temasınız oldu mu?

SEVİLAY BERK: Polisle herhangi bir temasım olmadı...

 

MUSTAFA BERK: Polisle yapılacak olan bir temas zaten başından itibaren sıfırlandı. Çünkü Turgut yani kayınbiraderim polisi çağırdığında oraya alayvari gülerek işte “Hani kemik mi var?” deyip alaylı alaylı konuşmalar yaptı. Bu demektir ki polise itimat yok, polis laubali, görevini yapmıyor veya yapmaması için emir almıştır. Açıklaması bu...

 

SEVİLAY BERK: Açıklaması bu... Şimdi kemikler orada duruyor, bizim DNA testlerimiz verilmiştir ama bu büyük kemiklere sahip çıkmak isteriz evlatları olarak. Oyalamalar vardır.  Kayıp Bürosu’ndan bizi Kutlay beye yönlendirdiler, Kutlay beyin çok insan biri olduğunu, iyi bir politikacı olduğunu ve yardımsever bir insan olduğunu, onun da kayıpları olduğunu, psikolojimizi anlayacağını söylediler. Randevu aldık Kutlay beyden, Kutlay bey de bizi Başbakanık Müsteşarı Eşref Vaiz beye gönderdi. O da kayıp ailesidir. O çok ciddi bir şekilde dinledi, “Kayıp ailesiyim çok iyi anlıyorum” dedi “Ama olaya fazla kaptırmışsınız kendinizi, metin olun. Mutlaka birşeyler yapacağız... 15 gün bana zaman verin” dedi. Biz kuyunun koruma altına alınmasını istedik çünkü oradan su çekiliyor, inşaat yapılıyor, bu kemik parçaları o inşaatın içine dağılıyor...

 

SORU: Yani kuyuyu su almak için mi açtılar?

MUSTAFA BERK: Hayır, izin alamadılar... İmar izni alamayınca kuyunun engel olduğunu anladılar ve kuyuyu bir şekilde açtılar... Açınca da su buldular ve kullanmaya başladılar. Ama ben şaşarım, ne biçim devlettir bu devlet ki toplu mezar olduğu için izin verilmiyor ve bizim kemik sahibi olarak dokanırsak ellerimizin kesileceğini bahsedenler, ne olduğu belirsiz kişiler tarafından emir verilip açılabiliyor ve bu adamların kılına zarar gelmiyor. Adaletin gerçeği!

 

SEVİLAY BERK: Bizim isyanımız burada! İsyanımız budur! Ve bugün hala bu kemikler meçhul kişidedir... Ve Sayın Cumhurbaşkanı telefon ediyor kızkardeşim Nurten’e “Kemikleriniz filan kişidedir, gidin alın” diye. Biz de karşı olduğumuzu, güvenmediğimizi, bir oyuna gelebileceğimizi düşündük, gidip almadık öyle birşey. Raptuzapt altında bize verilmesini, resmi bir şekilde verilmesini istiyoruz. En azından bu komiteler üçlüdür, tek başına kimse hareket edemez, ne Türk, ne Rum, ne de Birleşmiş Milletler. Bu arada Birleşmiş Milletler’e de gittik, olayı aktardık, o da dedi ki Tatar beye gitmeniz lazım, onun görevidir ve yapmazsa bize yaz dedi, en azından size yardımcı olacağız dedi. Ondan da birşey çıkmadı. Bu arada biz ortalıkta sağa sola koşuştururken herhalde rahatsız oldu Sayın Cumhurbaşkanı ve kızkardeşime telefon etti, filandadır gidin alın diye, biz de karşı çıktık tabii, gitmedik. Olay burada duruyor...

 

MUSTAFA BERK: Fakat gayet normaldir çünkü bugüne kadar, 1963’ten bugüne kadar politikalar vatan-millet-sakarya ve şehitler üzerine yapıldı. Bu kayıplar, şehitler eğer verilirse neyin üzerine politika yapacaklar? Bu bir... İkincisi, onlarca kişi var Türk tarafında, Rum tarafında... Bu kemikler ortaya çıkarsa, bunların hampası nereye gidecek? Her biri beş-on bin dolar alır toplantı başına!

 

SORU: Son olarak ne söylemek istersiniz?

SEVİLAY BERK: Kemiklerimizi istiyoruz. Yani ahım çok büyüktür onlara, bu şekilde engeller çıkarıp da bizi huzura kavuşturmayanlara ahım çok büyüktür! Bize yaşattıklarını Allahım onlara versin, bunu diyorum. Ve bizi bu huzurdan mahrum edenler, köpek kemiği değildir atamızın kemikleri. O kemikleri alıp bir yere gömdüğümüzde en azından onlara olan saygımızı kanıtlamış olacağız, bizi yetiştiren insanlara olan saygımızı... Ve en azından huzurlarına gidip bir duamızı yapabileceğiz ve belki şu kadarcık bir görev yapmanın huzurunu yaşayacağız. Bu neden bize çok görülüyor, merak ediyorum. Acaba kendi ailelerini Limasol’dan kemik taşırken buraya, bizimki neden kemik değil? Yahut da ata değil? Yahut da insan değil? Neden bu kadar hafife alınıyor, onu anlamak çok zor. Anlayabilmiş değilim, çözmüş değilim, sabahlara kadar uykularım kaçar, üç ay boyunca bu evin içinde sabahlara kadar dolandım, şekerim yükseldi, tedavi altındayım. Kızkardeşim kanser hastasıdır, hepimiz çok perişanız yani... Yaşadıklarımızı anlatamam... Çektiğimiz yeter olsun...

 

SORU: Teşekkür ederim bana konuştuğunuz için... 

[ başa dön ]

 

 

 

 

 

 

 

Kayıpların İzinde - 3  [ başa dön ]

Değirmenlik’ten Maria Georgiades’in öyküsü...(*)

 

Herşey ALITHIA gazetesine bırakılan, el yazısıyla kaleme alınmış bir mektupla başlamıştı... Kıbrıs’ın güneyinde yayımlanmakta olan günlük ALITHIA gazetesinde haftada bir kez, Pazar günleri yayımlanan makalelerimden birini okuyan George Georgiades adlı bir okurum, bana bir mektup yazarak  “Benim Kahramanlarım” başlıklı makalemi beğeniyle okuduğunu, saydığım isimlerin yanına karısını da eklemem gerektiğini, karısı Maria’nın kardeşi kayıp, annesi, babası ve kızkardeşi de öldürülmüş  olduğu halde içinde kin ve nefret beslemediğini söylüyor ve benimle tanışmak istediklerini yazıyordu...

Maria’nın annesi, babası, kızkardeşi ve erkek kardeşi kayıptı... Değirmenlik köyündeki ailesi 1974’ün Ağustos’unda kaybolmuştu...

Bir akşamüstü onları Ledra Palace barikatından alarak evimize getiriyoruz, bahçede, havuzun başında oturup yemek yiyoruz, sohbet ediyoruz...  Maria ve George, tıpkı bizler gibi insanlar. Maria yıllarca bir bankada çalışmış, sonra emekli olmuş. George da emekli ama şimdilerde bir kurye şirketi için motosikletinin üstünde taşımacılık yapıyor.

Maria harika bir kadın: zaman zaman kuzeye geçiyor, çarşıya da gidiyor, köyüne de... İçinde en ufak bir düşmanlık ya da kin duygusu yok. Tüm ailesi kayıp olduğu halde, insanlara sevecenlikle yaklaşıyor...

Annemin hastalıkla boğuştuğu günler bunlar ama Maria’nın içten gelen o doğal sevecenlikle söylediği birkaç sözcük, tıpkı büyü yapmışçasına annemi ayağa kaldırmaya yetiyor:

“Koukla!” diyor annemi görünce Maria... “Sen ne güzel kadınmışsın! Çabuk iyileşmelisin ki her tarafa gidebilelim, bandabuliyaya da, alışverişe de, kebap yapmaya da, Larnaka’da denize de...”

Belki bu sözcükler annemin moralini düzeltiyor, kendini güzel ve iyi hissetmesini sağlıyor ve o günden sonra hızla iyileşmeye başlıyor. Çünkü uzun süre yemeyi reddettiği yemekleri yemeye,  kopmuş olduğu hayata yeniden sarılmaya, çevresinde olup bitenlerle ilgilenmeye başlıyor.

Maria’yla ikinci kez evinde buluşuyoruz - artık annem onlarda yemeğe gidebilecek kadar toparlandı. Maria epey uğraşmış - harika yemekler hazırlamış. Annemin çok beğendiği et dolmaları, kebaplar, harika bir cheesecake vesaire... Maria’nın çocukları ve torunları da geliyor, hepsiyle tanışıp konuşuyoruz... Torunu Georgia resimde çok yetenekli - belki resim okuyacak... Minik torunu Emily bir gün önce kayıp düşmüş, bana dizindeki yaraları gösteriyor. Televizyonun üstünde geçmişten gelen eski bir fotoğraf: Maria’nın annesi, babası, kızkardeşi gülümsüyor... Zamanda donup kalmışlar, bir daha asla bu şekilde gülümseyemeyecekler...

Yemekte Xenia da var - Xenia, Maria’nın kayıp erkek kardeşi Stelyos’la evliymiş - henüz genç bir gelinken dul kalmış. 13 yaşından beridir fabrikalarda çalışan emekçi bir kadın. Xenia’nın gözleri konuşuyor, gözleri ağlıyor, gözleri bütün hikayesini dünyaya anlatıyor... Ondaki hüzün o kadar somut, o kadar elle tutulur ki buna dokunuyorsunuz ve dokunduğunuzda yüreğiniz kırılıyor...

Yemek sona erdiğinde, kahvelerimizi içerken arka bahçede oturup röportaj yapıyoruz..

Ardından yine buluşuyoruz. Bu kez annesi, babası, kız ve erkek kardeşinin izini sürmeye, cesetlerinin nereye gömülü olduğunu araştırmaya gidiyoruz. Önce Minareliköy’den geçip erkek kardeşinin Xenia’yla içine evlendiği ve şimdilerde kreş olan evi geziyoruz. Ardından Beyköy’e, Maria’nın ailesini yakından tanıyan ve bir zamanlar amcasıyla ortak işler yapmış olan İsmet beyi bulmaya gidiyoruz. İsmet bey evde yok... Ailesine ait hellim fabrikasını sora sora bulup kızları ve eşiyle sohbete dalıyoruz, derken İsmet bey de kahve içmeye gittiği Cihangir’den geliyor ve sohbete katılıyor. Ardından Maria’nın doğup büyüdüğü eve gidiyoruz. Annesi, babası ve kızkardeşi bu evde yaşamışlar, bu evde öldürülmüşler. Maria’nın toparladığı bilgilere göre son görüldüklerinde üçünün de cesedi yatağın üzerine serilmiş... Ardından söylentilere göre bahçedeki asmanın altına gömülmüşler. Ama artık asma yok, incir de öyle. Evinde yaşayan Ramazan beyle konuşuyoruz, ben tercümanlık yapıyorum. Bizi büyük bir saygıyla karşılıyor ve dikkatlice dinliyor...

12 yaşlarında bir çocukken annesi ve babasıyla gelmiş Kıbrıs’a, Değirmenliğe, Mariaların evine yerleşmiş. O zamanlar bahçede asma da, incir de varmış... 1986’dan sonra Değirmenlik pınarı kuruduktan sonra, köydeki pek çok ağaç gibi asma da, incir de kurumuş. Kesmişler.

Asmanın yerini tam olarak kestirmek zor çünkü Mariaların avlusunda yeni bir ev inşa edilmiş. Ramazan bey inşaat yapılırken kemik falan bulmadıklarını söylüyor... Maria ona “Herhangi bir yeri kazmanızı istemiyorum... Bir gün  kayıplar konusunda anlaşma olursa... O güne kadar arada bir gelip bulundukları yeri tütütmeme izin veriniz” diyor... Bizim “kötü göze” karşı zeytin dalı yakmamızın Kıbrıslırumlarda da bir gelenek olduğunu biliyordum ama bunu ayrıca mezarlarını tütütmek için yaptıklarını bilmiyordum... Ramazan bey Maria’ya ne zaman isterse gelebileceğini söylüyor...

Değirmenlik’te daha fazla oyalanmanın anlamı yok... Ama tıpkı Sevilay Berk ve ailesinin, annesiyle babasını aramayı sürdürdüğü gibi, Maria da annesinin, babasının, kızkardeşinin ve erkek kardeşinin izlerini aramayı sürdürecek. Belki Değirmenliğe yeniden gidip başkalarıyla da konuşacağız. Ya da bu röportajın yayımlandığını gören, duyan, okuyan birileri çıkıp Maria’nın ailesine neler olmuş olduğunu anlatmaya karar verecek.

Bu yazı dizisinin başında da yazmıştık: Ölüler sabırlıdır, yaşayanlar onları unutmadığı sürece, başlarından neler geçtiğini anlatmak için sessizce beklerler. Maria da, tıpkı Sevilay Berk gibi, annesinin, babasının ve kardeşlerinin kemiklerini istiyor. Onlara doğru düzgün bir tören yapıp gömmek için... Bu son derece insani bir istek...

Kıbrıslıtürk olsun, Kıbrıslırum olsun, tüm kayıplarımızın akibetini öğrenmek, onların bulunup uygun biçimde gömülmelerini sağlamak ve bir daha aynı şeylerin yaşanmaması için bu trajik öyküleri belgelemek, biz hayatta olanların yapması gereken insani bir görev...

 

 

***  1974’te annesi Christalla, babası Andreas, kızkardeşi Militsa ve erkek kardeşi Stelyos Orfanidu’yu kaybeden Maria Georgiades:

 

“Denktaş gibi, biz de ailemizin kemiklerini geri istiyoruz”

 

Maria Georgiades ya da evlenmeden önceki adıyla Maria Orfanidis ve kayıp kardeşi Stelyos’un eşi Xenia’yla  söyleşimiz şöyle:

 

SORU: Kaç yaşındasın Maria?

MARİA: 59 yaşındayım. 1945 yılının Aralık ayında Kythrea’da (Değirmenlik) dünyaya geldim...

 

SORU: Değirmenlik küçük bir köy müydü, büyük bir köy müydü?

MARİA: Köy değildi, büyüktü, kasabaydı... Omorfo gibiydi Kythrea. Zengin bir köydü.

 

SORU: Pınarı vardı, ağaçları vardı, değirmenleri vardı...

MARİA: Evet un değirmenleri vardı. Suyu vardı ya, tüm civar köyler Kythrea’ya gelirlerdi, buğdaylarını getirirlerdi değirmenlere un elde etmek için, hayvan yemi elde etmek için. Değirmen sayısı 10’dan fazlaydı hatırladığım. Kefalovrisos’un yanında (pınarın çıktığı nokta) hala çalışan bir değirmen var, o değirmeni hatırlıyorum.

 

SORU: Çocukluğundan neler hatırlıyorsun Maria? Nasıl bir çocukluk geçirmiştin?

MARİA: Çok güzeldi çocukluğum... Yoksulduk, zengin değildik ama çocukluğumuz zengindi. Oyunlarımızı hatırlıyorum...

 

SORU: Kaç kardeştiniz?

MARİA: Bir kız kardeşim, bir erkek kardeşim vardı. Kız kardeşim Militsa yani Emily benden 2 yaş, erkek kardeşim Stelyos da 5 yaş küçüktü.

 

SORU: Annenle baban ne yapardı?

MARİA: Babam gençliğinde babasıyla birlikte hayvancılık yapardı, koyunları, kuzuları vardı, sütçülük yaparlardı, hellim üretirlerdi. Ancak büyükbabam ölünce babam herşeyi satıp inşaatlarda çalışmaya başlamıştı. Annem ise ben 12 yaşına gelinceye kadar köyde çalışırdı, evlere gidip zeytinlerin toplanıp tuzlanmasına, buğdayın biçilmesine, domateslerin macun yapılmasına, lahanaların toplanmasına yardım ederdi. Çünkü Değirmenlik’te bol bol sebze yetişirdi, çünkü suyu boldu...

 

SORU: Bir Kıbrıslırum köyü müydü Değirmenlik, Kıbrıslıtürkler de yaşar mıydı burada?

MARİA: Yalnızca birkaç Kıbrıslıtürk aile vardı. Ali ve Emine’yi hatırlıyorum, Frederik’in babasına ait çiftlik ve ağaçlara bakarlardı, bahçede portakal ağaçları vardı... Mulihiya ektiklerini de hatırlıyorum. Oraya gidip mulihiya ayıklamaya yardım ederdik, Ali’yle Emine de olurdu. Bir de galligas vardı (nalbant), onu da hatırlıyorum, Kıbrıslıtürk’tü... Ama çok yakınımızda bir Kıbrıslıtürk köyü olan Beyköyü vardı... Beyköy’den sürekli gelirlerdi, değirmenlere gelirlerdi ya da ürettiklerini satmaya, birşeyler almaya gelirlerdi. Annemin danaları vardı, inekleri vardı... Beyköy’den İsmet evimize gelir, bu hayvanlardan alırdı, annem de hellimini ondan alırdı. Karışırdık, zeytin toplarken karışırdık... O kadar bol su vardı ki, evlekleri hatırlıyorum... Yalınayak girerdik evleklere ve burada yengeçler bulurduk, ördekleri yakalamaya çalışırdık! Sigara bulmaya çalışırdık ki ördeklerin ağzına sigara koyalım! Böyle oyunlar oynardık sularda! Sonra annem Lefkoşa’da bazı evlere gitmeye başlamıştı çalışmaya, o zaman Lefkoşa’da okula gitmeye başladıydım... Ortaokula yani... O zaman hayatımız değişmeye başlamıştı. Annem çalıştığı yerlerde yeni şeyler görüyordu. Annemin adı Christalla, babamın adı Andreas Orfanidu idi... Değirmenlik’teki okul evimizden çok uzaktaydı, yürüyerek giderdik... Yükseklerdeydi, tırmanırdık, oraya “Dumba” derdik. Öğleden sonraları da olurdu okul, bunu unutmadım. Ben ilkokula giderken henüz İngiliz idaresi vardı Kıbrıs’ta ve okulda bize üzerinde İngiliz Kraliçesi’nin resmi olan bardaklarda süt dağıtırlardı. O kadar kötü kokardı ki, sütten nefret etmiştim, hala süt içemiyorum...

 

SORU: Herhalde süt tozundan yapılmıştı...

MARİA: Süt tozundan yapılmıştı evet... Değirmenlik güzeldi, yemyeşildi, kendi “buppa”larımızı (oyuncak bebeklerimizi) kendimiz yapardık, karışık yaşardık, aklımızdan kötü şeyler geçmezdi, temizdik hepimiz... Bu başka bir hayattı... O hayatı özlüyorum gerçekten. Şimdiki çocukların o kadar çok şeyi var ve yine de sıkılıyorlar. Nasıl oynayacaklarını bilmiyorlar, hangi oyuncağı seçeceklerini bilmiyorlar.

 

SORU: Sonra Lefkoşa’ya geldin ve ortaokula burada gittin...

MARİA: Evet, Lefkoşa’ya geldim. Palluryotissa Ortaokulu’na gidiyordum, açıldığı ilk yıldı bu okulun.

 

SORU: Köye nasıl gidip geliyordunuz?

MARİA: Otobüsle gidip geliyorduk. Otobüs gelip okulun dışında dururdu... 14 yaşına geldiğimde, belki hatırlayacaksınız Papadopulos diye biri naylon torba üretmeye başlamıştı, annem onların evinde çalışıyordu - bir de kulüpleri vardı. Annem oraya giderdi, o zaman Lefkoşa’da kalır, çocuk bakıcılığı yapardım ya da anneme işini bitirmesinde yardımcı olurdum.

 

SORU: Liseyi bitirdikten sonra neler yaptın?

MARİA: O zaman mesleğimi seçmem gerekti. Hostes olmak istiyordum! Ama babam bırakmadı!

 

SORU: Oğlun seçti bu mesleği!

MARİA: Evet! Hostesliği çok seviyordum, hatta sınava da girmiş ve kazanmıştım ama babam gitmeme izin vermemişti! Şimdiki gibi değildi o zamanlar, daha değişikti. Sonra çocuk doktoru olmam için bir burs önerisi gelmişti, Romanya’ya gidip okuyacaktım. Babam yine “Hayır, burada kalacaksın!” dedi ve gitmeme izin vermedi. Altı ay kadar hükümette çalıştım ama hoşuma gitmedi, başka birşey istiyordum, insanlarla ilgili bir işte çalışmak istiyordum. Bankada bir münhal açılınca başvurdum, sınava girdim, kazandım. 1966’da bir yıl kadar hükümette çalıştım, sonra da Bank of Cyprus’un Larnaka şubesinde çalışmaya başladım. Orada kalıyordum, ayda üç Kıbrıs Lirası kira ödüyordum...

 

SORU: Çalışmaya başlayınca, para kazanmaya başlayınca ve kendine ait bir oda kiralayınca, kendini özgür hissetmeye başlamış mıydın?

MARİA: Evet! Annemiz babamız pinti olduğundan değil ama gerçekten  üç çocuğu yetiştirip okutacak ve onlar için birşeyler yapacak  kadar çok paraları yoktu. Ayda 33 Kıbrıs Lirası alıyordum, o zamana göre iyi paraydı bu. Giyinmeyi çok severim... Önce kendime güzel elbiseler aldım...

 

SORU: O zaman terziler vardı, herhalde kumaş alıp diktirirdiniz...

MARİA: Yeğenim terziydi. Benim için elbiseler dikiyordu... Her ay neredeyse bütün maaşımı elbise diktirmeye harcıyordum! Şapkaları da çok severim, o zamanlar şapka da takardım.

 

SORU: Ne zaman evlendin?

MARİA: 1969’da evlendim. George daha önce evlenip ama boşanmıştı, Christie ve Andros onun ilk eşinden çocuklarıdır ama onları ben büyüttüm. Lefkoşa’da evlendik, törenimizi de Papadopulos’un kulübünde yaptık. George RAF’te çalışıyordu, havaalanında. “Shift” çalışıyordu, nöbetlere giriyordu, kimi zaman sabah gidiyordu işe, ertesi sabah dönüyordu. Bir ev kiralamıştık Lefkoşa’da... Haftada birkaç kez Değirmenliğe gidiyorduk, özellikle Pazar günleri... Erkek kardeşim Stelyos, Xenia’yla 1971’de evlendikten sonra onlar Neochorgo’ya yerleşmişti (Minareliköy), gidip onları da arıyorduk ve Değirmenliğe gidiyorduk. Pazarları Kefalovrisos’a giderdik annemle - annem her Pazar tava pişirirdi, et ve patates kebabı hazırlardı... Bahçelerden glistirida toplardı (semizotu)...

 

SORU: 1974’te ne oldu? 15’inde ne yapıyordun?

MARİA: 15’inde işteydim, Christine ve Andros okuldaydı, iki oğlum olmuştu, Stelyos kreşteydi, Michael’a da kayınvalidem bakıyordu. Kızkardeşim Militsa da Lefkoşa’da Nicolau fabrikasında çalışıyordu... 15 Temmuz’da korkmuştuk, çocuklar korkmuştu. Ben Bank of Cyprus’un Cumhurbaşkanlığı yakınındaki şubesinde çalışıyordum, Atalassa caddesinde, İngiliz Okulu’nun arkasında... Annemle babama dikkatli olmalarını söylemiştim... Annem çalışmaktan vaz geçmişti, herkes ne olacağını bilemiyordu o günlerde çünkü... 20 Temmuz geldiğinde herşeyi görmüştük, evimizin yanına bir uçak düşmüştü, Michael henüz 9 aylıktı ama Stelyos hatırlıyor, annemin evini de hatırlıyor... 4 yaşındaydı o zaman. Yatağın altına saklanıyordu! Hepimiz korkmuştuk çünkü o zaman farklı yerlerden gelen insanlar görüyorduk, olağandışı şeyler oluyordu...

 

SORU: Savaştı bu...

MARİA: Böyle şeylerin olabileceğine inanmak zordu, inanılmazdı!... Annem Değirmenlik’teydi ama sık sık bize gelirdi. Ancak babam savaştan sonra hiçbir yere gitmemişti. Değirmenlik’te kalmıştı o. Kızkardeşim Lefkoşa’ya gelirdi çalışmaya. Herkes şoke olmuştu, etrafta gerginlik vardı. İkinci harekattan bir gün önce...

 

SORU: Yani Ağustos’a kadar Değirmenlik’teydi..

MARİA: Evet... İkinci işgalden önceki Pazar, annemin evinde toplanmıştık. George anneme “Oğlun Stelyos’a biraz para versene” demişti, “Şimdi asker oldu o...” Kardeşim Miamilya yakınlarındaydı (Haspolat).

 

SORU: Stelyos zorunlu askerlik yaptığı için mi askerdi yoksa savaştan ötürü mü asker alınmıştı?

MARİA: Hayır, savaştan ötürü askere çağrılmıştı, herkesi askere çağırmışlardı. Stelyos BATA’da çalışırdı öncelerdi, sonra inşaatlarda çalışmaya başlamıştı, Neachorgo’da (Minareliköy) kendi evini yapmıştı. Eşi Xenia da JET fabrikasında çalışıyordu, akrabamızdı sahibi, 13 yaşından beri orada çalışırdı Xenia. O günlerde çalışmazdı çünkü Pandelitsa’yı dünyaya getirmişti ve çocuğu 22 Ağustos’ta iki yaşında olacaktı. Annem ona doğumgünü pastası yapması için badem almıştı... İkinci işgalden önceki Pazar annemin evinde toplanmıştık. Tava yapmıştı annem, patates kebabı... Konuşuyorduk... Ondan sonraki Pazartesi gelmemişti Lefkoşa’ya ama Salı günü gelmişti evimize. Onu otobüs durağına götürmemi istemişti. Ama gitmeden önce “Klorun var mı? Köye gidinceye kadar bakkallar kapanacak” demişti. Evde klor vardı, dört yaşındaki Stelyos ona “Burasının bir süpermarket mi olduğunu düşünüyorsun?” demişti! Annem de ona “Ey be maskaracık!” demişti. Klorla bulaşık teknesini temizleyecekti. Ona “Anne, gitme!” demiştim. “Durumlar iyi değil, başka şeyler de olacak diyorlar, gitme! Kızkardeşim Militsa’yı da arayayım, burada kal” demiştim ona. Annem de bana “Olmaz! Babanı evde yalnız bırakmak istemiyorum” demişti. “Beni otobüs durağına götür, birşey olursa gelirim” demişti. Ama gelemedi geri...

 

SORU: Bu onu son görüşündü...

MARİA: Evet... Salı günüydü onu son görüşüm ve Çarşamba günü ikinci işgal olmuştu. Ancak duyduğuma göre 15 Ağustos’ta öldürülmüşler... Annemin doğum günüydü 15 Ağustos. Bir komşumuz bana şunu anlattı: annem köyden kalkan son otobüse binmiş Değirmenlik’ten ayrılmak üzere. Ancak bazı Kıbrıslırum askerler gelmiş ve sivil giysiler istemişler, üstlerini değiştirmek üzere. Sanırım oğlunu düşünüyordu annem daha çok, belki oğlunun onların arasında olabileceğini düşünmüştür. Otobüsten inmiş, o inince babam da inmiş, kızkardeşim de inmiş. Ve köyde kalmışlar. Annem komşuların geride bıraktığı hayvanlara da bakıyormuş. Petros Stylianou’yu bilir misin? O zaman milletvekiliydi. Babasının inekleri vardı, adı Savvas Stylianou’ydu. Annemin evine gittiğini söyledi bize Savvas ve onlarla 14 Ağustos’ta konuştuğunu... Anneme “Gori Hristallu, bu gece gidiyorum ben!” demiş. “Kanlıdere’yi takip edeceğim... Benimle gelmek istersen, bu gece gel, hep birlikte gidelim” demiş. Annem “Hayır gidemem, oğlumun dönmesini bekleyeceğim” demiş. Savvas Stylianou da ona “Madem kalacaksın, o zaman bizim hayvanların sütünü al, hellim yap” demiş. Bir başka komşumuz daha vardı, adı Bebu... Şimdi Avustralya’dadırlar, yakın geçmişte kocası öldü. Onların da inekleri vardı, annesi Panayota da orada kalmıştı Bebu’nun çünkü çok yaşlıydı ve hareket edemezdi fazla. Bebu da anneme “Arada bir gidip anneme bak, hayvanların sütünü de al, hellim yap” demiş. Annem 15’inde ortaya çıkmayınca Panayota teyze merak etmiş ve tarlalardan geçerek ona bakmaya gitmiş. Onları yatağın üstünde vurulmuş olarak bulmuş, üçü de aynı yatağın üstündeymiş, annem, babam ve kızkardeşim. Hemen orayı terketmiş. Ekim-Kasım aylarına dek kaldı Panayota enklavda, ama döndükten sonra anlattı bize. Amcam da enklavda kalmıştı ve sürekli mesaj gönderiyorduk Voni’ye çünkü tüm tutuklular oraya götürülmüştü, okulda kalıyorlardı. Biz Voni’ye mesaj gönderiyorduk ve sağ olduklarına dair yanıt alıyorduk, “Tamamız” diye.

 

SORU: Kim getiriyordu bu mesajları?

MARİA: Birleşmiş Milletler. Ancak amcam oradaydı tutuklu, karısıyla. Belki de onlardı gönderen bu mesajları, üzülmeyelim diye. 26 Ekim 1974’te kayın pederimin ölüm yıldönümüydü, George kiliseye gitmişti ama ben evdeydim. Her sabah gazeteci gelip gazeteyi eve getirirdi. Gazetede Değirmenlik ve tüm civar köylerde ölenlerin isimleri yazılmıştı, onların adını gazetede gördüm. O an ölmüştüm... Xenia Larnaka yakınlarındaydı kızı ve annesiyle, bir çadırda kalıyorlardı... Aynı çadırda on aile kalıyorlardı, insanlar hayatta kalmak için böyle yaşıyorlardı. George’un kardeşi bizde kalıyordu, daha önce Neapoli’de yaşarlardı (Yenişehir).

 

SORU: Kardeşin Stelyos’un adı da o listede miydi?

MARİA: Hayır. Stelyos kayboldu. Xenia’nın tek bildiği şey, kızkardeşinin kayın pederi Xilofagu’da buluştuklarında ona Stelyos’u Yipsu yakınlarında görmüş olduğunu söylemesidir. Yipsu-Trikomo arası bir yerde...

Ancak insanların çoğu onun Değirmenlik’te olduğunu söylüyorlar. Kim bilir? Belki Dikomo’dan gelip karısıyla kızını aramaya mı gitmişti Değirmenliğe? Ne olduğunu bilmiyoruz, kayıptır. Salı öğleden sonra eve gelmişti yani 13’ünde, duş yapmıştı, Xenia ona yemek yapmıştı, traş olmuştu, kızı Litza onu öpmüş ve “Artık sakalın yok baba!” demişti, kızı henüz iki yaşındaydı... Sonra Xenia ve kızı Minareliköy’den kaçtılar... O zamandan beri ondan haber yok. Ancak buraya gelenler, annenle baban şuraya gömülüdür, buraya gömülüdür diyordu. Thomazos, Kallis Jet’in kayın pederiydi - Xenia da Jet fabrikasında çalışıyordu 1974’ten sonra. Thomazos da esir alınanlar arasındaydı. Döndükten sonra  Xenia’ya “Ben hayatta olsam da olmasam da, yollar açılırsa Değirmenliğe gidin, kayın pederin ve kayın validen asmanın altında gömüldür, bunu bilin...” dedi...

Barikatlar açıldıktan sonra evime gittim, birşey bulamadım. Evimde Kürtler yaşıyordu... Evimiz önce bir mandra olarak kullanılıyordu, sonra 1975-76’da Kürtler gelip yerleşti. Konuştuğum kadın birşey bulmadıklarını söylüyor, İngilizce de bilmiyor zaten. Evin avlusuna yeni bir ev yaptılar, artık asma da orada yoktur... Yine de oraya gidip zeytin yaprağıyla tütüdüyorum gömülü olmuş olabilecekleri yeri... Bana böyle birşey yapma demediler... Önceleri her ay giderdim oraya ancak son gidişim referandum sonrasıydı, bir kez gittim. Köyümüzden benim yaşlarımda bir kadın beni arayıp “Birileri bana ailenin nerede gömülü olduğunu söyledi” dedi. “Öyleyse gidelim” dedim. Bu kadınla ve Xenia’yla birlikte gittik. Bir Kıbrıslıtürk kadınla buluştuk, Rumca konuşuyordu. Bizi bir yere götürdü, oradan evimiz görünüyordu ancak kadının ailemin gömülü olduğunu söylediği yere bedenleri taşımak çok zor olurdu, çünkü bedenler şişmişti ve asbestos koymuşlardı üstlerine duyduğumuza göre ve bahçemize gömmüşlerdi. Nasıl taşıyacaklardı bu bedenleri? Bir traktör ya da şiro gerekirdi ama traktörün oradan geçmesine imkan yoktu çünkü zeyin ağaçları çok sık ekilmişti o bölgeye, araç geçemezdi... Thomazos’un anlattığı daha akla yakın geliyor bana. Yoksa yeni bir ev yaptıklarında kemikleri oradan kaldırdılar da bize söylemek istemiyorlar mı? Ben yalnızca ailemin kemiklerini bulmak istiyorum, başka birşey istemiyorum. Başka hiçbirşey istemiyorum, inan. Evimi seviyorum, orada doğdum büyüdüm... Çocuklarıma ne dedim biliyor musun? Ölürsem beni yalnız olacağım bir yere gömün dedim. Annemin, babamın, kızkardeşimin kemiklerinizi bulduğunuzda onları da benimle gömün... Onlara doğru düzgün bir tören yapmak istiyorum, sadece nerede gömülü olduklarını bilmek için. Şuradaydı yok buradaydı demekten kurtulmak için. Bu adil birşey, insanlık bu, başka birşey değil. Geçmişte olanlar olmuştur. Nehir geriye dönmez, hep akar... Ancak en azından onlardan birşey almalıyım geriye. Hiçbirşey bulamadım. Bütün çocukluk fotoğraflarım Değirmenlik’teydi - 1970’te evlenmiştim ve kiralık evde oturduğumuz için hiçbirşey almadım Değirmenlik’ten. Düğünümde gelen bütün hediyeler de Değirmenlik’teki evdeydi... Herşey annemin evindeydi... Annem bana çarşaflar almıştı, tencereler, tavalar... Tekrar gitmek istemiyorum, gidersem seninle gideceğim, sana göstermek için gideceğim. Belki Kürtlerle ya da o bize yardımcı olmaya çalışan Kıbrıslıtürk kadınla konuşmak istersin, Aleminyolu’dur, çok iyi bir insan, çok yardımsever. Larnaka’da malları var. Bize annemle babam ve kızkardeşimin gömülü olduğu yeri gösterdiğinde, orası tellerle çevriliydi ama şimdi telleri kaldırdılar.

 

SORU: Eğer herhangi bir kimse birşey duymuş, görmüş ya da birşeylere tanık olmuşsa, belki bu röportaj yayımlandıktan sonra konuşmak isterler...

MARİA: İnanıyorum ki bilenler vardır ama konuşmak istemiyorlar şimdi... Belki daha sonra konuşurlar. Denktaş Baf’a gitti ve annesinin kemiklerini aldı, onu doğru düzgün biçimde tören yapıp gömdü. Neden biz de yapmayalım bunu? Bunun savaşla, politikayla ilgisi yok, nefretle ilgisi yok. Bu insanlıktır. İnan bana, içimde nefret yoktur... Pek çok insan bana “Neden kuzeye gidiyorsun? İlk geçenlerden birisin, geçmemelisin, ailenin başına gelenlerden sonra” dediler. Ben de onlara “Bunun insanlarla ilgisi yok, o zamanki durumla ilgisi var” dedim. Annem, babam, kızkardeşim ve erkek kardeşim kayıptır diye Kıbrıslıtürklerden nefret etmem gerekmez... Onlar da insandır... Bir köpek alırsın, evde beslersin, köpek öldüğünde bile bir eksiklik hissedersin. Ya insanlar?

 

SORU: Kayıp kardeşin Stelyos’un eşi Xenia da birşey eklemek ister mi acaba? Çok acı çektiğini görebiliyorum...

XENİA: Ne söyleyebilirim ki? Yalnızca Yipsu yakınlarında gördüklerini biliyorum... Bekliyorum... Ölü mü diri mi olduğunu bilmek istiyoruz... Dinimize göre uygun bir tören yapmak istiyoruz. İçim acıyla doludur. Minareliköy’den kaçtığımızda hiçbirşey alamamıştık yanımıza, neredeyse yalınayaktık, iki yaşındaki kızım kollarımdaydı. Nereye gidecektik? Tek başıma çocuğumu büyütmek, onu yetiştirmek, bir iş bulup çalışmak ve ayakta durmak için çok çaba harcadım, çok acı çektim.

MARİA: 32 yıldır birlikteyiz. 24 yaşındaydı eşi Stelyos’u kaybettiğinde. Onunla kızkardeşten bile daha yakınız. Ama çok acı çekti Xenia. Babası onları terketmişti Xenia henüz üç yaşındayken, kızkardeşi Sotirulla henüz dört aylıktı. Annesi onları tek başına büyüttü. 13 yaşında çalışmaya başladı, dikiş dikmeyi öğrenmişti... Çalışarak Neochorgo’daki (Minareliköy) evini yaptı. Şimdi o ev bir kreştir... Boyamışlar evi... Çocuklar olduğu için evinde memnundur. Daha önce bir elektrik kontağından yanmış evi ama tamir etmişler. Orada yaşayan insanlar İngiltere’den gelen Kıbrıslıtürklerdi, İngiliz pasaportları vardı. Xenia evindeki eşyalardan yalnızca bir puf ve bir ütü bulabildi, başka hiçbirşey bulamadı.

XENİA: İlk evlilik yıldönümümüzde bir radyo satın almıştık. 1974’te evden kaçarken bu radyoyu almıştım yanıma, ne olup bittiğini takip edebileyim diye... Kızım Pantelitsa’nın ayakkabılarını almayı bile unutmuştum... Süt yok, ayakkabı yok... Kuzenimin arabasıyla kaçmıştık 14 Ağustos’ta, sabah saat 5.30’da. Stelyos 13’ünde gelmişti eve ve  “Yarın gelip size kebap yapacağım” demişti... Çarşamba günü uçaklar gelince, apar topar kaçtık...Xilotimbu’ya gittik, Pantelitsa’nın kulakları ağrıyordu, her hafta doktora giderdik Lefkoşa’ya... Sonra fuar alanına gittik... Tüm göçmen aileler oraya gidiyordu, orada kalıyorduk, çadırlarda... Çok zor günler geçirdik...

[ başa dön ]

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kayıpların İzinde - 4    [ başa dön ]

Cesareti olmasaydı, mezarlar açılmazdı...

 

Andreas Paraskos, Kıbrıs’ın yetiştirdiği en cesur, sözünü sakınmayan, doğruya doğru, eğriye eğri dediği için kendi yönetimince (bu her zaman böyledir!) sevilmeyen eski bir gazeteci arkadaşım...

Onunla 1987’de Dünya Kadınlar Konferansı için ilk kez gittiğim Moskova’da tanışmıştık... Henüz gazetecilik okuyordu. Ardından öğrenimini tamamlayıp Kıbrıs’a gelerek gazeteciliğe başladı.

Henüz “Barış ve Federal Çözüm İçin Kadın Hareketi”ni oluşturmadan önce, Paraskos bir gün beni alıp Popi Daniel’le buluşturmuştu... Popi Daniel güneyde kadın hareketinin aktif üyelerindendi. Popi’nin evine gitmiştik Andreas’la - burada bizleri bir grup kadın bekliyordu. “Women Walk Home” yani “Kadınlar Eve Dönüyor” hareketinin lider kadrolarıydılar... Onlarla konuşmuş, bu hareketin sürekli olarak kuzeydeki rejim tarafından biz Kıbrıslıtürk ilericilerin aleyhine bir silah olarak kullanıldığını anlatmaya çalışmıştık... Popi’yle anlaşmıştık: kuzeyde de barışı savunan benzer bir kadın hareketi oluşturarak biraraya gelecektik. Ama “Kadınlar Eve Dönüyor” tarzı bir biraraya geliş olmayacaktı bu... Daha çok birbirimizi tanıyıp anlamak, birlikte çeşitli etkinlikler yapmak ve belki ortak bir görüş, ortak bir duruş oluşturmak olacaktı amacımız...

Yıllardan belki 1987, belki 1988’di... Andreas’la Popi’nin balkonuna çıkmış, uzaklardan görünen Beşparmaklar’a bakmıştık... Kıbrıs’ı, barış için yapmamız gerekenleri konuşmuştuk... Arkadaşım Şefika Beren’le birlikte kolları sıvamış, yeni bir kadın barış hareketine katabileceğimiz isimlerin listesini yapmış, bunun için insanlarımızla konuşmaya başlamıştık... Ardından Oya Talat, Dudu Soyer gibi Yurtsever Kadınlar Birliği’nden gelen kadınlar da bize katılmıştı... Oya’nın kafasında zaten benzer bir hareket oluşturmak vardı... Kolları sıvamış ve “Barış ve Federal Çözüm İçin Kadın Hareketi”ni oluşturmuştuk... Popi Daniel’le ya da “Kadınlar Eve Dönüyor” hareketiyle hiçbir zaman biraraya gelememiştik çünkü biz kendi hareketimizi oluşturuncaya dek, onlar dağılmıştı.  “Sınır”dan geçmenin “hain”likle eşdeğer olduğu, barış aktivitelerine katılan kadınların özel sektörde dahi işinden atıldığı, Kıbrıslırumlarla buluşmaya rejimin kolay kolay izin vermediği günlerdi... Kıbrıslırumlarla buluşmanın “tabu” olduğu günlerdi. Bir gazeteci olarak bile röportaj için güneye “geçiş izni” almanın çok zor olduğu günlerdi... Andreas’la işte bu koşullarda dostluğumuzu sürdürmeye çalıştık - telefon, faks, internet, mobil telefonların olmadığı, “sınırlar”dan kuş uçurulmadığı koşullarda...

Ogünden bugüne Paraskos değişmedi: aynı insan yüreği, aynı dobracılık, gerçeğin peşinde her ne pahasına olursa olsun koşmak için aynı isteklilik...

Andreas Paraskos’un yazılarını hazırlamakta olduğum YENİDÜZEN MEDYA sayfalarında zaman zaman okuyorsunuz... Ama Kıbrıslıtürklerin onu gerçekten tanıması, geçen yıla rastlıyor. 23 Nisan’da “sınırlar” aralandığında, kuzeye geçen ilk gazetecilerdendi... Zaten gazetecilik yapmaya başladığı günden hep kuzeye geçerdi. 23 Nisan’dan hemen sonra GENÇ TV’ye, yanılmıyorsam Harun Denizkan’ın hazırladığı GAK TV’ye çıkmış ve Kıbrıs’ta bugüne dek yaşanmış olan acı tarihimizden ötürü Kıbrıslıtürklerden özür dilemişti. Paraskos’un Kıbrıslıtürklerden yaşananlardan ötürü özür dilemesi, Kıbrıs’ın güneyinde “olay” olmuş, bunu bir “skandal” olarak niteleyen gerici güçler, Paraskos’u “Hain” ilan etmişlerdi. Onun hayatında bu tür olaylar ne ilk, ne de son olacaktı...

Andreas kayıplarla ilgili çalışmalar yaptığında da ölüm tehditleri almıştı - bazılarının çıkarına çomak soktuğunuzda sizin fikirlerinizle değil hayatınızla oynamayı seçerler... Kaba güce başvurmakla tehdit ederler... Gazetecilik tarihimiz bunun örnekleriyle doludur...

Paraskos’un çalışmaları sonucundadır ki güneydeki toplu mezarları açma kararı aldı Rum yönetimi... Onun kesintisiz mücadelesi, inatçılığı ve cesareti olmasaydı, bugün İnsan Hakları için Hekimler Örgütü’nden Dr. Haglund, Kıbrıs’ta toplu mezarlardaki kemikleri inceliyor, insanlardan kan örnekleri alıp, geride kalanların kimlere ait olduğunu araştırıyor olmayacaktı...

Bu yüzden “Kayıpların İzinde” dizisinde Andreas Paraskos’la da konuşmayı seçtim... O bir kayıp ailesi değil ama kayıpların izini sürmüş bir Kıbrıslırum gazeteci... Cesareti olmasaydı, mezarlar açılmaz, kayıplar konusu da olduğu yerde dururdu...

 

***  Gazeteci Andreas Paraskos, kayıpların izinde yıllarını harcadı ama toplu mezarların açılmasını da sağladı...

“Bu insancıl konuyu çözelim...”(*)

 

Kayıplar konusunda kesintisiz mücadele vermiş olan POLİTİS gazetesi Yazı İşleri Müdürü olan Andreas Paraskos’la söyleşimiz şöyle:

 

SORU: Andreas gazeteciliğe ne zaman başlamıştın?

PARASKOS: 1987’de dönmüştüm Moskova’dan, o zaman başlamıştım...

 

SORU: Kayıplar konusuyla ilgilenmeye nasıl başlamıştın?

PARASKOS: 1995 yılında... 1994’te bir şarkı yazmıştım kayıplarla ilgili. Bu şarkı burada çok popüler olmuştu.

 

SORU: Şarkının adı neydi?

PARASKOS: Vağoris...  Şarkı Evagoras Balligaridis’le ilgiliydi, 1957’de İngilizler asmıştı onu, asılan en genç kişiydi İngilizler tarafından. Henüz 17 yaşındaydı. Düşünebiliyor musun? 17 yaşında olmak ve asılmak! Bir şairdi Evagoras, özgürlükle, aşkla ilgili şiirler yazardı. Bu şarkıyı yazarken bizim tarafta “kutsal” bir sayı vardı - 1619 kayıp kişi... Bunlardan bahsediyordum şarkımda, kayıp insanlardan, yaşları iki ile 100 arasında değişen kayıplardan. Şarkımda onları yürüyüşe geçmiş halde resmediyordum, bir yere gidiyorlardı ve aniden çıkmaza giriyorlardı, çıkış yolu bulamıyorlardı. Bu kişi yani Evagoras önlerine çıkıyor ve onlara yolu gösteriyordu, asılmamak için, özgürlük için. O zaman çok meşhur olmuştum bu şarkıdan ötürü.

 

SORU: Bestesini de sen mi yapmıştın?

PARASKOS: Hayır, bestesini Gullis Theodorou isimli bir arkadaşım yapmıştı ve şarkı Kıbrıs ağzıyla yazılmıştır, çok popüler bir şarkı olmuştu bu. Dalaras söyledi bu şarkıyı. Kimi zaman ya kader ya da şans diyelim insanı çok garip bir durumla karşı karşıya getirir. 1619 sayısını şarkımda kullanan bendim, ama sonra da bu sayının gerçek olmadığını kanıtlayan da ben olmuştum! Bu şöyle olmuştu: çok yakın bir arkadaşım Lakadamya Mezarlığı’nda bir cenaze törenine katılmıştı - burada 1974’te öldürülenlerin mezarları vardı. Bu mezarların bazılarının üzerinde “Meçhul asker” ya da “Meçhul sivil” yazıyordu. Arkadaşım bunu bana söyledi ve dedi ki “Eğer meçhulse, bu onun kayıp olduğu anlamına gelir! Demek ki burada gömülü kayıp kişiler vardır!” Ben de ona “Bu nasıl olabililir?” dedim. O da bana “Neden? Hiç Lakadamya Mezarlığı’na gitmedin mi?” dedi. “Hayır, gitmedim” dedim. Araştırmaya da oradan başladım.

 

SORU: Orada kaç mezar vardı?

PARASKOS: Bazı toplu mezarlar vardı, bir de tek tek gömülenler vardı. Ama konu bu değil yani kaç kişi oldukları... 150 falan olabilir, şu anda hatırlamıyorum, tam sayı verebilirim bakıp ama konu bu değil. Yaptığım ilk şey, öncelikle kayıplar listesini bulmaya çalışmak oldu. Eğer 1619 kayıp varsa demek ki bir isim listesi olmalıydı.  Bunun “gizli” tutulduğunu, kayıplar listesine ulaşmanın zor olduğunu öğrendim. Kayıp Şahısların Yakınları Örgütü’ne gittim ve bana “Bizde böyle bir liste yoktur” dediler. “O zaman nasıl çalışıyorsunuz?” diye sordum. “Bu imkansız!” O zaman bana, “Ama bu liste gizlidir, dışarıya veremeyiz” dediler. “Ama 21 senedir nasıl çalışıyorsunuz? Bu imkansız!” dedim. Bana söylemek istemiyorlardı. Üstelik kızmışlardı da bana. Sonra Zahariadis’le konuşmaya çalıştım, sizin tarafta Rüstem Tatar’ın yaptığı işi yapıyordu bu tarafta. Tatar’ın muadiliydi bu tarafta. Zahariadis ile Kayıp Şahısların Yakınları Örgütü arasında birşeylerin tamam olmadığını anladım. O zaman konu ilgimi çekmeye başladı. Gazeteci olarak merağınızı çekerse, o zaman tartışılacak bir konu vardır ortada demektir. Araştırmaya başladım. Listeyi kendi kendime buldum. 1619 kişilik listeyi. Bu listeyi Strazburg’a vermişlerdi, ben de listeyi Strazburg’tan buldum. Bir kitap gibiydi, daktiloda yazılmıştı, buna bakmakla bunun imkansız olduğunu anlıyordunuz. Bazı şeyler uymuyordu. Bazı isimler aynıydı ya da tarihler tutmuyordu mesela... Bu listeyle işe giriştim ve mezarları listeyle karşılaştırmaya giriştim. Mezarlığa gidiyordum, tek tek mezarların üstündeki isimleri yazıyordum, mezar taşlarının resmini çekiyordum. O kadar ki insanlar meraklanmıştı, ne yapıyor bu insan mezarlıkta diye!  “Hava karardı, hala mezarlıkta birşeyler yapıyor” diyorlardı! Benim tuhaf biri olduğumu düşünüyorlardı.

Sonra gidip mezarlıkta bulunanların akrabalarını bulmaya çalıştım. Onların öykülerini dinlemeye başladım. Mezarlıkla ilgili çok tuhaf öyküler olduğunu keşfettim. Kocası Kermiya-Ayios Pavlos bölgesinde kaybolmuş olan bir kadının onu aradığını, adamın toplu mezara gömülmüş olduğunu öğrendim, o kadınla tanıştım. O toplu mezarın bir de fotoğrafı var bende. Kadın, kocasıyla aynı takımda olanlara gidip kocasına ne olduğunu sormuş, ona hiçbirşey söyleyememişlerdi. Sonra kadın onların bir evde kısıldığını, askerlerin geri çekildiğini, Türk askerlerinin geldiğini ve çevrelerini sardığını keşfettiklerini öğrenmişti. Ve öldürülmüşlerdi. Ama kimse kadına kocasının nereye gömülü olduğunu söyleyemiyordu. 1974’ün Eylül ayında nihayet kocasının nereye gömülü olduğunu bilen birilerini bulmuştu. Kadının kocası sivil bir kişi olduğu için kot pantolon ve spor ayakkabı giyiyordu. Kadın askerlere “Kot pantolon ve spor ayakkabı giyen birini gömmüş müydünüz?” diye sordu ve biri “Evet” dedi. “Evet” diyen kişi de benim bir arkadaşımdır, onunla bu yıl tanıştım. Ona bu öyküyü anlattığımda “Ama evet diyen o kişi bendim!” dedi bana! Yaşam o kadar tuhaf yani!

Kadın Lakadamya’ya gitti gecenin birinde ve mezarları kazmaya başladı akrabalarıyla birlikte. Mezarları açmış, tek tek ölülere bakarak kocasının ölüsünü bulmaya çalışmıştı Eylül ayında. Kocasını bulmuştu, kocasının cebinde hala kimlik kartı duruyordu ve parası...

 

SORU: Öyleyse onları nasıl gömmüşlerdi?

PARASKOS: Yani onları gömdüklerinde kimlik bile aramamışlardı! Kayıp Şahısların Yakınları Örgütü’nde bulunan bir kişi darbede rol almıştı. 1974’te  bir Yunan subayı Genel Hastane’nin başına geçmişti, Kayıp Şahısların Yakınları Örgütü’nde bulunan ve darbede rol alan o kişi de, bu subayın yardımcısıydı. Ölenleri o mezarlığa göndermekten sorumlu olan kişi de bu şahıstı. Ölenleri saymadan ve üzerilerini kimlik için aramadan, hiçbirşey yapmadan gömmüştü onları. Ve kayıplar komitesinde görevliydi! Kayıp şahıslardan sorumlu olduğu halde, kayıpları bulacak olan komitede görev alıyordu! Bu çıkmaz bir sokaktı! Bu çıkmaz sokaktı çünkü bu şahsı tek ilgilendiren şey, 1619 sayısının bozulmamasıydı, bunun üzerinden politika yapmaktı, başka bir istediği yoktu. Bu tür öyküler... Binlercesini anlatabilirim...

 

SORU: Bir de yaşayıp da kayıplar listesinde olan yaşlı adamdan söz etmiştin sohbetimizde...

PARASKOS: Evet! Adı Andreas Mayas idi. 572 numaralı kayıp şahıstı listede. 15 Ağustos 1974’te Değirmenlik’te kaybolduğu yazıyordu. Aslında kaybolan oğluydu, kendi değildi. Oğlunun adı Panayotis idi, 1954’te doğmuştu. Bu yaşlı adamın 1954’te doğmuş olması imkansızdı. 8 Aralık 1995’te bir makale yazmıştım onunla ilgili. Adam hayattaydı, umarım bugün de hayattadır. Gece bekçisi olarak bir inşaat şirketinde çalışıyordu Kaymaklı yöresinde. Hükümet ona her ay 67 Kıbrıs Liralık bir çek gönderiyordu kendi adına, kayıp olduğu için!

 

SORU: Listeye nasıl dahil olmuştu?

PARASKOS: 1974’te gidip oğlunun kayıp olduğunu bildirmişti - anons yapmışlardı, ailesinde kayıp olanlar gelip kayıp şahısların adını yazdırsın diye. Adamcağız da gidip “Bakın, oğlum kayıptır” demişti. Ona “Adın nedir?” diye sormuşlar, o da “Andreas Mayas” demiş. “Oğlunun adı nedir?” demişler. O da “Panayotis Mayas” demiş. Listeye oğlu yerine adamın kendini yazmışlar ve her ay ona çek gönderiyorlardı 67 Liralık, 1995’te oğlu kayıp olduğu için ama listede oğlunun değil kendi adı vardı!

 

SORU: Yani listede kayıp oğlu Panayotis’in adı yoktu...

PARASKOS: Yoktu. Yani böyle bir liste yapmışlardı ama 21 yıl boyunca kimse bu listeyi kontrol etmemişti! Ve oraya buraya gidip “Bunlar kayıplarımızdır! Türkiye bize onları ne yaptığını söylesin!” diye bağırıyorlardı. Ben de “Evet ama siz bu konuda hiçbirşey yapmadınız! Neler olduğunu öğrenmek için araştırma yapmadınız!” diye bağırıyordum! “Burnunuzun dibinde gömülü olanlar kimlerdir acaba?” diye soruyordum... Orada gömülü olanların listesi vardı ellerinde, tümünün değil yarısının listesiydi bu, akrabalarına bunu bildirme zahmetine bile katlanmamışlardı! Yani Lakadamya’da gömülü olanların akrabalarına zahmet edip de yakınınız burada gömülüdür dememişlerdi!

Andreas Mayas gibi başka kişiler de vardı. Yunanistan’dan Lohios Hristos Kukullaris de listedeydi, 2000 yılında mezarlar kazılıp çıkarıldığında bulunmuştu mezarda. Ben birkaç kez yazdım bunun bir suç olduğunu, çünkü annesi babası ölmüştü mezar açılmadan önce, oğlularının nerede olduğunu bilemeden ölmüşlerdi. Oysa bu resmi bir listeydi, 1991’de 12 Kasım’da yapılmıştı. Hükümetin Kayıp Kişiler Dairesi’nden  Bendalyodis isimli yetkilinin imzası var altında.  1974’ten bir belge var mesela, Lakadamya mezarlığına gömülenlerin listesi... Bu listeyi, bir kısım ölüyü mezarlığa gömerken üzerlerinde kimlik aramayı bilen kişiler yapmıştı. Bu listede Yunanistan Kukullaris de vardı. Yani 1974’ten beri orada gömülü olduğunu biliyorlardı ama kimse ailesine söyleme zahmetine katlanmamıştı. Böylesi suçlar, VIP olan ve kayıp şahısların dosyalarının üstünde oturanlar tarafından işleniyordu. Dosyaları kapatmıyorlardı, araştırmıyorlardı... Çünkü öncelikle yapmaları gereken bu listeyi yayınlamak olmalıydı, böylece kayıp şahıslarla ilgili bir bilgisi olan ortaya çıkıp, bunu söyleyebilirdi. Örneğin Girne’den X kişinin öldürüldüğünü gördüm diyebilirdi, o zaman listeden düşülürdü X kişi. Bu yıl 20 Temmuz’da bu konuda bir makale yazdım, kayıplarla ilgili... Beşparmaklar’da öldürülen bir kişinin öyküsünü yazdım. Kahramanca bir hareket yapmıştı arkadaşlarını kurtarmak için... Etrafları çevrilmişti, karanlık bastırıyordu, karşılarında makineli bir tüfek vardı. Gidip bir el bombası atmıştı makineli tüfeğe, vurulmuştu ama arkadaşları kurtulmuştu, büyük bir ekibi kurtarmıştı. Gidip el bombasını atmadan önce arkadaşlarına “Eğer öldürülürsem, aileme onları çok sevdiğimi söyleyin” demişti. İki yıl önce ben kayıplar listesini yayımlayınca, bunu okuyan o ekipten arkadaşlarından biri bana telefon etti ve “Ailesinin onun öldürüldüğünü bilmediklerini ben nereden bilecektim?” diye sordu. “Onun ailesini nerede bulacağımı bilmiyordum ki... Onların kim olduğunu da bilmiyordum. Ordunun onlara bilgi vermiş olduğunu varsaydım. Şimdi onun kayıplar listesinde olduğunu görüyorum oysa o kayıp değil, o benim için bir kahraman, benim hayatımı, bizlerin hayatını kurtardı” demişti.

Eğer 1619 kişilik kayıplar listesi henüz ilk günden yayımlanmış olsaydı 1974’te, sorular sorulmuş olsaydı haklarında “Bu adamla ilgili birşey biliyor musunuz?” diye, bu insanlar gelip bizlere anlatacaklardı...

Örneğin bazı insanlar Türkiye’ye götürülmüş, yoldayken gemide öldürülmüşler. Bunu bana bağımsız bir kaynak söyledi - yabancı hükümetler biliyor ki bazı Kıbrıslırumlar gemideyken öldürülüp denize atılmışlar. Evet ama, mutlaka gemide duran bir Paraskos ya da bir Sevgül vardı, kimlerin denize atıldığını gören birileri vardı yani. Eğer bu liste yayımlanmış olsaydı, insanlara sorulmuş olsaydı, insanlar bunları hatırlayacaktı. 30 yıl aradan sonra hatırlamaları zordur oysa...

Yani kayıplar konusu insani bir konudur, bu çerçevede bakılmalıdır. Siyasi bir konu olarak kullanılmıştır. Şimdi sana söyleyeceklerimden emin olabilirsin, buradaki hükümete karşı pozisyonumu biliyorsun. Şimdi eminim ki bu konuyu insancıl biçimde ele alıyorlar. İnsancıl bir konu olarak bakıyorlar şimdi. Bu konuyu çözümleyebiliriz, elbette 1619 Kıbrıslırumun ya da 500 Kıbrıslıtürkün tümünün de tam olarak nereye gömülü olduğunu bulamayız. Herşeyi tümüyle bulmak mümkün değil ama çok büyük oranda çözülebilir bu konu. %90’ı çözümlenebilir. Ailelere nerede gömülü oldukları söylenmeli ve sevdiklerinden geriye kalanlar ailelerine geri verilmelidir. Ve böylece iki toplumun arasını açan, araya kanın girmesine neden olan bu sorun çözümlenmelidir.

 

SORU: Lakadamya’yla ilgili yazılarından sonra neler oldu? Sanırım sen yazmaya başlayınca, bu, mezarların açılmasına neden oldu...

PARASKOS: Evet... Çok kötü bir dönem geçirmiştim o dönem...

 

SORU: Ölüm tehditleri de alıyordun...

PARASKOS: Konu bu değil ama... Organize olup hayatlarını bundan kazanan, VIP olarak dünyayı dolaşıp, kayıplarla ilgili konuşan, öteki tarafın ne kadar kötü, bizim tarafın da ne kadar iyi olduğunu anlatan bu kişiler, Aleminyo ve Dohni’de gömülü bulunan kendi günahlarımıza rağmen, bu kişiler hayatımı zorlaştırmaya çalıştılar. Resmi kayıtlara girmem zordu, hükümetler bu işi ellemekten korkuyordu, öylesi şeyler yazıyordum ki başka bir ülkede olsaydık hükümetler düşerdi oysa herkes hiçbirşey olmamış gibi davranıyordu. Buna karşın öyle bir dönem geldi ki Kasulides Dışişleri Bakanı’ydı, Klerides hükümetteydi... Dışişleri Bakanlığı’nda bulunan birkaç kişinin kayıplar konusunda harika işler yapmış olduklarını görünce, bazı kayıp kişilerin mezarlıklarda gömülü olduğunu görünce, o zaman gidip mezarları açmaya karar verdiler. O zaman bu konularla ilgili uluslararası bir örgüt bulunduğunu keşfettiler, Dr. Haglund’un ekibiydi bu, İnsan Hakları için Doktorlar Örgütü. Bosna’da, Arjantin’de, Latin Amerika’nın başka ülkelerinde benzer konularda çalışmıştı Dr. Haglund’un ekibi. Çok enteresandırlar, mezarları arkeolojik bir alan çalışması yapar gibi açıyorlar, çok dikkatli çalışıyorlar, her bir kemik parçasını topluyorlar, iskeleti yeniden biraraya getiriyorlar. Bazı durumlarda o kişinin nasıl öldürülmüş olduğunu bile söyleyebiliyorlar. Çok ilginçtirler. Ekip şu anda Kıbrıs’tadır.

2000 yılında mezarları açmaya başladılar, kemikleri alıp biraraya getirdiler, bazı durumlarda mezarın üstünde yazan isimle içinde yatanın aynı kişi olmadığını, o kişinin başka bir mezarda olduğunu buldular.

1978-1980 yıllarında Yunan Kayıp Şahıslar Komitesi Kıbrıs’a gelmiş, o mezarları açmış, oradan kemikler alıp geri Yunanistan’a gitmişlerdi. Bu kemikleri Yunanistan’da gömdüler. Ancak Haglund ve ekibi, bu süreçte alınan kemiklerin bir kısmının Kıbrıslırum kayıp şahıslara ait olduğunu buldular, başka kemikler de buldular. Yani Yunanlılar kendilerine ait kemikleri değil, başkalarının kemiklerini alıp gitmişlerdi kendilerinin sanıp. O zaman önlerine şöyle zorlu bir görev çıktı: Yunanistan’a gidip ailelerle konuşmak, oradaki mezarları açmak, kemikleri alıp Kıbrıs’a getirmek ve ait oldukları ailelere vermek. Yani doğru biçimde yapılırsa bu iş, son kalan kemiği bile bulabilirsin, eğer oradaysa. Şu kemiğin, bu iskeletin filan kişiye ait olduğunu, bulmuş olduğun ekstra kemiğin de ona ait olmadığını bulabilirsin. O kadar detaylı yani... İyi bir iş yapıyorlar, işlerine bağlıdırlar ve deneyimlidirler. 

Prosedür şöyledir: kayıp şahısların birinci dereceden akrabaları, gidip kan veriyorlar Genetik Enstitüsü’ne, burada DNA’yı tanımlıyorlar kan örneğinden. Kemikten de DNA alıyorlar ve bunun kandaki DNA’yla uyuşup uyuşmadığına bakıyorlar. Ve sana söz konusu kemiklerin ailenin kayıp üyesine ait olup olmadığını söyleyebiliyorlar. Biliyorum ki 23 Nisan’dan sonra barikatlar açılınca pek çok Kıbrıslıtürk gidip kan vermiştir. Bu enstitü çok iyidir, iki toplumlu olmalıydı, enstitüyü iki toplumlu bir şekle dönüştürmeleri gerektiğine inanıyorum. Bunun için mücadele etmeliyiz. Resmi olarak iki toplumlu olan herşey, özünde de iki toplumlu olmalıdır. Yukarılarda olup da iki toplumlu olması gereken şeyleri yapmayanları, bunu yapmaları için biz zorlamalıyız. Çözümümüz budur.

Kayıplarını bulmak isteyenler Genetik Enstitüsü’ne gidip kan örneği vermelidir. Orada bu konularda çalışan bir Kıbrıslıtürk kadın doktor vardır, Arif Hasan Tahsin’in eşidir, Armağan hanım. O bu konuda çalışıyor, çok iyi bir insandır ve bunu yapabilir. Artık bu işi ciddi biçimde yapmamızın zamanı gelmiştir. Bugüne kadar kayıplarla ilgilenen kişiler bu konuyu çözmek istemediklerini bizlere kanıtladılar. Çözemezler de. Bu konuyla ilgilenen bağımsız bir kişi olarak - çünkü ben kendimi bağımsız olarak kabul ediyorum - şunu söylüyorum: eğer Kıbrıs sorununu çözmek istiyorsak, o zaman Kayıplar Komitesi’nin damarlarına taze kan gitmelidir. Her iki tarafta da bu sorunu çözmek isteyenler bu komiteye getirilmelidir, sorunun çözümü yalnızca birkaç ay alacaktır. Toplu mezarlar her iki tarafta da açılmalıdır. Bu tarafta toplu mezarların yerlerini biliyorlar, Dohni’de öldürülmüş olanların nerede gömülü olduğunu biliyorlar. Hatta Aleminyo mezarını da açtılar, gördüler ve kapattılar, ta ki Aleminyoluların akrabaları gelip kan verinceye kadar. Aleminyoluların akrabaları Değirmenlik’te yaşıyor, onlarla buluştum, bazı yaşlı hanımlarla. Ancak orada korktukları biri vardı sanırım ve o nedenle gelip kan vermediler. Onların çocukları bunu yapmalıdır. Aleminyo mezarlığı zaten açıktır, bu konuyu çözmek kolaydır ve çözebiliriz.

 

SORU: 23 Nisan’da “sınır”lar kısmi olarak açıldıktan sonra Kıbrıs hükümeti ilanlar vermişti gazetelere ve çağrılar yapmıştı...

PARASKOS: Kıbrıslıtürkler gelip nasıl kan verecek? Öncelikle kayıp Kıbrıslıtürklerin listesini yayımlamanız gerekir. Ve bu listeyi Kıbrıs Türk tarafında yapmalısınız. Önce bunu yapmak istemediler, “Öteki tarafta nasıl ilan verebiliriz?” dediler. Ben de onlara “Ben yayınlatırım öteki tarafta!” dedim kendilerine. Böylece Türk tarafında yayımlandı listeler gazetelerde. Bunu yapmaya karar vermişlerdi, sonra seçimler oldu, herşey bir kenara itildi, sonra referandum oldu, yine herşey bir kenara itildi. İnanıyorum ki referandumdan birkaç ay sonra şimdi, eğer bir çözüm istediklerini söyleyen bizim tarafın bunu kanıtlamak üzere yapabileceği şeyler vardır. Bunlardan bir tanesi de kayıplar konusudur. Aldığım bilgilere göre bunu yapmak istiyorlar da. Elbette yüzde yüz garanti veremem ancak bu konuyu çözmek isteyen insanlar olduğunu biliyorum. Şimdi önemli olan sizin tarafın da bu konuyu çözmeye karar vermesidir. İnanıyorum ki sizin tarafta dürüst, barışa inanan insanlar vardır ve bu konuyu çözmek isteyen. Niyet varsa, bunu çözmenin yolu da vardır. Biraraya gelelim ve bu işi yapalım.

[ başa dön ]

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kayıpların İzinde - 5    [ başa dön ]

***  Aleminyolu İbrahim Dervişoğulları, güneyde yeri saptanan Aleminyo toplu mezarı için Aleminyoluların kan vermesinin önündeki engeli açıklıyor:

 

“Denktaş izin vermedi!”

 

***  Uluslararası İnsan Hakları için Hekimler Örgütü’nden Dr. Haglund, YENİDÜZEN’e yaptığı açıklamada, Aleminyo toplu mezarının yerini saptadığını ancak mezarın açılarak kemiklerin Aleminyolu ailelere verilebilmesi için Aleminyolu Kıbrıslıtürklerin kan örneği vermesi gerektiğini söylemişti

 

***  Aleminyolu İbrahim Dervişoğulları’na göre güneyde yeri saptanan Aleminyo toplu mezarındaki kemiklerin kimlere ait olmasını belirlemek üzere Aleminyoluların kan vermesini Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş “Biz kendimiz kan alıp yapacağız” diyerek geçen yıl engelledi...

 

Aleminyolu İbrahim Dervişoğulları, güneyde yeri saptanan Aleminyo toplu mezarı için Kıbrıslıtürk Aleminyoluların kan vermesine Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ın izin vermediğini söylüyor. “KAYIPLARIN İZİNDE” röportaj dizimizin ilk röportajında Uluslararası İnsan Hakları için Hekimler Örgütü’nden Dr. Haglund, YENİDÜZEN’e yaptığı açıklamada, Aleminyo toplu mezarının yerini saptadığını ancak mezarın açılarak kemiklerin Aleminyolu ailelere verilebilmesi için Aleminyolu Kıbrıslıtürklerin kan örneği vermesi gerektiğini söylemişti. Aleminyo toplu mezarında gömülü olanların kemiklerinin yakınlarına verilebilmesi için yakın akrabalarının kan örneği vermesini isteyen Dr. Haglund, böylece DNA testleriyle hangi kemiklerin hangi aileye ait olduğunu saptayabilecekti. Kıbrıs’ın güneyinde yeri saptanmış olan ve Aleminyoluların kan vermesini bekleyen toplu mezarda Kıbrıslıtürk Aleminyolular bu örnekleri vermediği için herhangi bir çalışma yapılamıyor.

Aleminyolu İbrahim Dervişoğulları’na göre güneyde yeri saptanan Aleminyo toplu mezarındaki kemiklerin kimlere ait olmasını belirlemek üzere Aleminyoluların kan vermesini Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş “Biz kendimiz kan alıp yapacağız” diyerek geçen yıl engelledi...Ancak Denktaş sözünü ettiği “biz kendimiz kan alıp test yapacağız” sözünü de tutmuş değil...

İbrahim Dervişoğulları’yla Değirmenlik’teki evinde yaptığımız röportaj şöyle:

 

SORU: İbrahim bey kaç yaşındasınız?

DERVİŞOĞULLARI: 1936 doğumluyum yani 68 yaşındayım. 1936’da Larnaka kazasına bağlı Aleminyo köyünde doğdum...

 

SORU: Nasıl bir köydü orası?

DERVİŞOĞULLARI: Köy iki kısımdan ibaretti. Bir kısım Türk, bir kısım Rum. İsim bir, Aleminyo ama tamamen ayrıydı. Rumlarla aramızda bir dere vardı, akıyordu. Derenin doğusunda biz, batısında Rumlar kalırdı. Aramızda en az 7-8 dönümlük bir mesafe vardı. Yalnız tabii onlar bizim kahvelerimize, biz onların kahvelerine gidiyorduk - daha evvelden çok karışırdık. Tabii bu 63-74 arası bu münasebetlerimiz tabii Komutanlığın da devreye girmesiyle kesilmişti, karışmıyorduk...

 

SORU: Siz kaç kardeştiniz?

DERVİŞOĞULLARI: Biz hepsi üç kardeştik, iki oğlan, bir kız. Kardeşimin biri Londra’ya kaçtı, bir kız kardeşim de buradadır,  o da eşini ve çocuklarını kaybetti 1968’de, yani “Hadise Kurbanı” dediler... Rumların kurduğu bir tezgahtı... Tabii şehit değil de...

 

SORU: Kayıptırlar...

DERVİŞOĞULLARI: Kayıp değiller, yanımızda öldüler... Ailemizde bunlar var kayıp. Hanımın bacanağı var, 25 yaşlarında falan. En yakınlarımız bunlar, kızkardeşimin kocası ve çocukları. İki kişi bacanağım ama köyden kayıplarımız çok yani, çok oldu...

 

SORU: Babanız anneniz rençberlikle mi uğraşırdı?

DERVİŞOĞULLARI: Bunlar bir vesile oldu ve Londra’ya kaçtılar. Önce babam gitti, arkadan annemi arattı, zaten kardeşim de gitmişti ya... Kalan malını mülkünü de bana verdi... Yani anne babamdan ayrılmıştım. Hadiseler çıktığında onlar Londra’daydı, bunda kesilmediler.

 

SORU: Peki ne zaman başladı gerginleşsin Aleminyo’da ilişkiler?

DERVİŞOĞULLARI: Şimdi gerginlik 1956’lardan ufak çapta başladı ama pek böyle birbirimize belli etmeyecek kadar 58’lere kadar. 58’lerde bayağı aramız açıldı... Ama kavgaya girecek duruma girmedik, muhabbetimiz azaldı falan... Bir tedirginlik oldu ama aramızda kavga falan olmadı...

 

SORU: 60’ı yıllarda neler oldu?

DERVİŞOĞULLARI: 60’lı yıllarda anlaşmalar oldu... İstesek de istemesek de bu seneleri iyi geçirdik gibi göründü - esasında pek iyi geçirdik sayılmaz yani...

 

SORU: Ne oldu yani?

DERVİŞOĞULLARI: O eski şey yoğudu, ovalarda kalırdık, galiflerimiz yakın yakındı, birbirimiznan ne irtibat kurardık, ne birşey... Olmadı... 1963’te hadiseler koptuğu zaman o zaman tamamen... Gerçi yine de ovalarda buluştuğumuz zaman konuşuyorduk ama birbirimize de pek iyi niyetle bakmıyorduk. Bilhassa onlar...

 

SORU: Köyde ne zaman oldu hadiseler?

DERVİŞOĞULLARI: Karşı karşı olmadı hiçbir zaman. 74’te şöyle oldu... Köyün dışında, aşağı yukarı iki kilometre dışında eniştemin, kızkardeşimin kocasının bahçeleri vardı, orada çalışıyorlardı. Hadise şöyle oldu - bizim bu Derviş Yücetürk var, görmezler derneği başkanı. Bu bizim Derviş 15-16 yaşlarında delikanlıcığıdı - traktör falan sürerdi. Rumlar bunlara bir tuzak kurdu. Bunlar bir bomba buldular, bomba derken bir kutu buldu Derviş ve kardeşi falan. Derviş büyükleriydi. Bir kutu... Öyle bir şekle soktular ki, mermi kutusu intiabı yaratacak şekilde. Gayet güzel, süslü püslü, üstünde mermi resimleri anlattıklarına göre, fakat kutuyu görmedim... İnsana al beni deyen bir kutu. Kızkardeşimin adı Rahmeli’ydi, Dervişler bu kutuynan geldi bahçeye... Eniştem saf biri, öyle kalbinde kötülük olan biri değil. İşte bir kutu bulduk ama açamadık dediler ona... Bu da saf biri, koştu traktörün yanına, çocukları da orada. Bu Salih Aleminyolu’nun bir kardeşi vardı orada, Derviş, kardeşi, bir de kendi... Bu güçlüydü... Derviş traktörün üstünde bakıyordu, eniştem kutuyu açtığında patladı, Derviş ölmedi ama gözünün şafkını aldı. Eniştem, Derviş’in kardeşi, Aleminyolu’nun kardeşi üç, iki çocuğu eniştemin beş... Öldüler... Derviş de gözlerini kaybetti, epey hastanede yattı. Yani aramızda harp olmadı, hadise böyle oldu, hatta birçok Rumlar olduktan sonra üzüntülerini belirttiler falan. Yani bazı şeyler oldu ama dediğim gibi karşılıklı kavgamız olmadı. Gücenme falan oldu ama kavgamız olmadı.  

 

SORU: Bu hangi sene olduydu?

DERVİŞOĞULLARI: Bunlar 68’de olduydu.

 

SORU: 74’e kadar köydeydiniz yani...

DERVİŞOĞULLARI: Göçmen olmadık biz 74’e kadar köydeydik, çalıştık, hatta ortakçılık da yaptık. Ben 74’te bu hadiselerin içinde bir Rum’la ortakçılık yapıyordum. Ortakçılık da yaptık...

 

SORU: 74’te ne yaptınız?

DERVİŞOĞULLARI: 15 Temmuz’da Rumlarla domates toplardık, benim hanımım, onun hanımı falan. Bir radyocuğu vardı Rumun, açtı dinlerdi haber, Makarios’a darbe yapıldı diye... O esnada radyoda “Makarios öldü” denildi. Ortağım sesini çıkarmadı ama ortağımın karısı böyle bir heşşa çekti böyle, yani bir sevindi! Papazın ölüm haberini duyunca böyle bir sevinç yaşadı orada!  Tabii sonradan duyuldu ki papaz kaçtı, ölmedi! Yani dolayısıyla, ortakçılık yapardık ama belki de bir yandan kuyumuzu kazarlardı!

 

SORU: Siz ne zaman kaçtınız köyden?

DERVİŞOĞULLARI: 74 hadiselerinin ilk günlerinde kaçtık. 74’ün 20 Temmuzu’nda akşamüstü sıra bize gelmişti. İlk zaten mesela Köfünye yahut Yeni Boğaziçi savaşları’nda doğrudan onlara saldıydılar, bize dokanmadıydılar. Bu defa doğrudan bizim üstümüze geldiler 20 Temmuz’da...

 

SORU: Bunlar Kıbrıslırumlar mıydı yoksa Yunan askerleri miydi, yoksa bilmez misiniz?

DERVİŞOĞULLARI: Şimdi bunların en iyisini bana Andreas Paraskos buraya geldiğinde o anlattı bana. Onun deyimine göre onun da bir arkadaşı varmış o gelen askerlerin içinde mecburi askerliğini yaparmış, tesadüfen. Yalnız onlar arkadan gelirmiş, görmüşler ki önde sakallı falan EOKA’cılar gelir...

 

SORU EOKA B’ciler...

DERVİŞOĞULLARI: Evet. Bu adam demiş, “Yahu” demiş, “Yanlıştır. Biz nizami ordu olarak yürüyelim, bunları çekin, alın bunları geri...” Böyle bir laf etmiş, ama Andreas Paraskos bana o çocuğun bu lafı ettiği için onu öldürdüklerini anlattı. “Öldürdüler kendini” dedi bana. “Kendi arkadaşları öldürdüler kendini” dedi...

 

SORU: Köyden birini öldürdüler miydi o gün?

DERVİŞOĞULLARI: Tabii. Epey insanımız öldü o gün...

 

SORU: Nasıl olduydu?

DERVİŞOĞULLARI: Biz tabii emirleri Geçitkale’den komutanlıktan alırdık. Telsiz çalıştı, şöyle şöyle üzerimize geliyorlar falan, napalım diye. “Çarpışacaksınız, yardım gelecek” falan dendi. Emir kıldan ince, kılıçtan keskin! Yerine getirildi tabii! Çarpışmaya başladık!

 

SORU: Kaç kişi vardı köyde?

DERVİŞOĞULLARI: Asker olarak, eli silah tutan 15-20 kişiydi. Zaten gerisi 63’ten 74’e kadar gençlik kaçtı, dağıldı yani. Azaldı nüfusumuz 250’den 180’e düştük, onlar da yaşlı kısım, en gençleri bizidik. Dolayısıyla ne olacak? Hade bir saat, birbuçuk saat dayandık! Köfünye’den yardım gelemedi. Gelse ne olacaktı? Köfünye’ye kim yardım edecekti? Tabii bu esnada biz da insan öldürdük. Her halukarda kapalı mevzinde, o da gelir üstüne, tabii atacan kendine değil mi yani? Harba girdik yani...

 

SORU: Kaç kişi öldüydü yani o gün?

DERVİŞOĞULLARI: Vallahi bilmiyorum ama epeyi öldürdük biz da. Sayısını bilmiyorum ama 7-8 kişi öldürdük.

 

SORU: Sizden kaç kişi öldüydü?

DERVİŞOĞULLARI: Bizden 15-16 kişi öldüydü. Şöyle bir durum var, biz daha güçlü olsak belki 20-30-40 kişi öldürürdük, o zaman ne olacaktı? Sonra hepsimizi öldürürlerdi, esir aldıktan sonra yani! Ne kadar fazla öldürürsek, o kadar fazla ölecekti bizden de, dolayısıyla çıkmazın içindeydik. Yapabileceğimizin belki en iyisini yaptık ama dediğim gibi daha da fazla insan öldürebilsek onlar da bizden daha fazla öldürecekti. Hatta bir ara hepsini öldürmeyi düşünmüşler yani bizim köylüler. Hepsini öldürmeyi de düşünmüşler...

 

SORU: Sonra ne oldu? Esir mi oldunuz?

DERVİŞOĞULLARI: Şimdi bizim köyde bir muhtar vardı Layifi diye, öyle çağırırdık kendini, Rum muhtar... Bu adam çok iyi niyetli yani, Türkleri çok seven, Türklerle çok iyi irtibatları olan bir kişiydi. Mücadele etmiş. Galiba tesadüfen oğlu da komutanlarıymış bunların. Bizimkilerden çoluk çocuğumuz kaçabilen kaçtıydık zaten dağlara mağlara falan. En sonunda kaçabilen kaçtı, saklanabilen saklandı. Ama gerisini öldürmeyi düşünmüşler ama o engellemiş işittiğim kadarıyla, pek de resmi değil bu ama duyum...

 

SORU: Köy kaçtı dağlardan, nereye saklandı?

DERVİŞOĞULLARI: Köy dağlardan kaçtı, mücahitler mesela kaçtı kaçabilen.  Akşamüstü bizim teslim olacağımız saat, Köfünye’den birkaç tane havan topu atıldı. Rumlar genelde korkaktırlar, birkaç havan topu vurunca toparlama yaptılar, çekildiler mahallelerine.  Onlar mahallelerine çekilince bizimkiler de gecenin karanlığından istifade kaçabilenler kaçtı, kalanlar kaldı, çoluk çocuk falan kaldı. Bu kaçamayan kişilerimiz ki 18-40 yaş arasındaydı yani mücahitlik yapabilecek yaştaydılar, onları öldürdüler.

 

SORU: Ve gömdüler o toplu mezara...

DERVİŞOĞULLARI: Evet, ve gömdüler. Yani çarpışırken öldürmediler bu insanları...

 

SORU: Teslim aldıktan sonra öldürdüler...

DERVİŞOĞULLARI: Evet, teslim aldıktan sonra öldürdüler. Yani yüzyüze çarpıştık ve öldürdüler, hayır! Teslim aldıktan sonra...

 

SORU: Peki bu öldürenler, çarpıştığınız insanlar, sizin köyden insanlar mıydı? 

DERVİŞOĞULLARI: Bana “Teslim ol!” diye çağıranların içinde bizim köylülerdi, seslerinden tanırım. Onların sesini tanırım yani, bizim köylüydüler. Yalnız tabii onlara göre yani kendileri öldürmemiş de, EOKA’cılar falan öldürmüş, önleyememişler. Bilemem tabii, ne diyecek sana şimdi? Ben öldürdüm de diyemez ya! Ama köylü olarak niye önleyemediniz? Önleyemedik diyorlar. Önlemek istedik da önleyemedik derler, ne kadar samimidirler bilemem... Bana göre önleyebilirdi. Onlarda da bir mazaret: Niye silahlarınızı teslim etmediniz? Kolay mı silah teslim etmek? Nasıl teslim edeyim, emir alırım teslim etmeyecen çarpışacan diye! Kolay mı? Hiç teslim eder min?

 

SORU: Geçitkale’de kimdi komutanınız?

DERVİŞOĞULLARI: Türkiyeli bir komutandı... Şimdi iş devam etti. Biz kaçtıktan sonra sağ kalanlar Geçitkale’ye gittik. Ertesi gün tabii Geçitkale’yi kuşattı Rum, yani Köfünye’yi...

 

SORU: Niçin iki tane ismi var? Hem Köfünye, hem Geçitkale?

DERVİŞOĞULLARI: Şimdi Rumlar Köfünye der esasında - 63’e kadar Köfünye bilinirdi. Sonra bizimkiler Geçitkale yaptılar orayı. Çok da uygun bir isim yani Geçitkale çünkü bir kere Leymosun-İskele, Leymosun-Lefkoşa, Geçitkale’nin içinden geçmesi gerekirdi, hiçbir yolu yoktu, ortadaydı, merkezdi yani Geçitkale... Köfünye’yle Aleminyo’nun arası da üç mil idi. Yani 5 kilometre... Köfünye’de hiçbir zaman yoktu Rum, beş-on kişi vardı, onlar da ayrılmışlardı, dolayısıyla Köfünye, Mennoya, Aytotoro, bunlar Türk köyüydü. Dolayısıyla biz silah tutanlar Köfünye’ye sığındık, ertesi gün Rumlar Köfünye’yi kuşattı. Ama orada Barış Gücü komutanı girdi devreye. Bizde yetişemediydi gelebilsin... Barış Gücü komutanı gelir ve bizim komutana der ki, “Aleminyo’da sağ insan bırakmadılar. İskele düştü... Leymosun’u bitirdiler. Üç kuvvet burada toplanıyor, onlarla çarpışacak durumdamın?  Hadi sen çarpışacak durumdasın ama bu çoluk çocuk ne olacak? Teslim ol ki sizin can emniyetinizi sağlayayım, mal emniyeti değil, sadece can emniyetinizi sağlayayım...” Ve yalvarır tabii Barış Gücü komutanı bizim komutana... Bizim komutan tabii ne yapacak? Bölük komutanı, takım komutanına danışır, köyün ileri gelenlerine falan. Kimi böyle der, kimi şöyle der, bir türlü bir karara varamadılar. Kimi savaşalım der, kimi teslim olalım. Komutan da ne yapacağını şaşırdı. Adam gene gelir, “Aha geliyorlar” der “Üç kuvvet burada toplanacak!”

 

SORU: Siz evli miydiniz o zaman?

DERVİŞOĞULLARI: Evliydim, ondört yıllık evliydik. Dört çocuğumuz vardı, en küçüğü beş yaşındaydı. Sonunda komutan karar verdi, dedi ki ben kendi insiyatifimi kullanarak köyü teslim ediyorum! Bu defa Barış Gücü “Tamam” dedi “Teslim olacaksınız amma silahını koyanı asker kabul ederim, silahsız geleni asker diye kabul etmiyorum esirliğe, Barış Gücü esiri olarak...” Dolayısıyla ben de Aleminyo’dan kaçarken bir tabanca getirebildim ancak, onu verip biz de esir kampına girdik diğer arkadaşlarla! Köfünye’nin çıkışındaydı esir kampı, Bebek Bar vardı, onun karşısında.

 

SORU: Sizi başka köye götürmediler yani...

DERVİŞOĞULLARI: Yok yok, Barış Gücü aldı, isimlerimizi aldı, Ruma bildirdi, bu kadar kişi, isimleri şunlar şunlar, liste olarak Ruma bildirdi. Rumu bize yanaştırmadı yani. Biz esir olduk ama Rum esiri, Barış Gücü himayesinde. Esir olarak Rum esiriydik ama Barış Gücü himayesindeydik, Rumun yüzünü görmedik yani...

 

SORU: Önlemeye çalıştı ki birleşip de üstünüze gidip sizi kesmesinler ve böyle bir yöntem buldu Birleşmiş Milletler Barış Gücü...

DERVİŞOĞULLARI: Evet. İkinci Barış Harekatı olduktan sonra artık Rum bizimle uğraşmadı, anladı hanyayı konyayı, bu işlerin daha fazla büyümesinden daha fazla zararlı çıkacaklarını herhalde anladılar onlar da. Gelip bizimle uğraşmadılar. Hatta bizim onun içinde ne olurdu? Mesela her gece üç beş tane arkadaş kaçardı, kaçak kaçardı Lefkoşa’ya bir yolunu bulup kaçıyordu, onların arkasından başkalarını getirirdik, yazmazdı! İbrahim kaçtı, başka İbrahim getirirdik! Dolayısıyla o kadar insan kaçtı onun içinden, aynı nüfus devam etti yani!

 

SORU: Ne kadar kaldınız orada?

DERVİŞOĞULLARI: Üç ay... Aleminyo’daki kadınlar ve çocuklar da üç gün sonra geldiydiler... 20 Temmuz’dan üç gün sonra.

 

SORU: Şimdi mesela Aleminyo’da bir toplu mezar buldular. Açtılar. Baktılar, Uluslararası İnsan Hakları için Hekimler Örgütü... Açtılar, baktılar, tahmin ettiler ki 15-16 kişi olabilir. Gene kapattılar... Çünkü açabilmeleri için Aleminyoluların kan örneği vermesi gerekir DNA testi için. Birinci dereceden akrabaların kan vermesi gerekir ama bu köyden kimse kan vermedi.

DERVİŞOĞULLARI: İki kişimiz var ki kesin orada değil... Biz gittik, Denktaş’a danıştık, bu Salih Aleminyo falan... Dedik ki böyle böyle, bu Andreas Paraskos geldi bize yardımcı olacak, kan testi yaptıralım, cenazelerimizi kaldıralım Türk tarafına. Denktaş hayır dedi.

 

SORU: Niçin?

DERVİŞOĞULLARI: Ben yaptıracam dedi...

 

SORU: Ben yaptıracam dedi?

DERVİŞOĞULLARI: Evet, biz yaptıracayık dedi, yaptırmadı! O dava bu şekilde oldu yani...

 

SORU: Yani Denktaş’ın izni yoktur köye gitsin ve kan versin...

DERVİŞOĞULLARI: Öyle. Galiba Dohnililer uğraşmış, yapabildiler mi Dohnililer, Taşkentliler yani? Onlar karar verdilerdi yapsınlar yani.

 

AYSAN DERVİŞOĞULLARI: Tabii bizim güveyimizi öldürdüler, iki kişi daha. Yekten onları öldürdüler, ertesi gün aldılar. Onları tam olarak bilmeyik yani öldürdülersa...

 

DERVİŞOĞULLARI: Güveyimizi getirdiler, görsün karısını ve çocuklarını, ondan sonra öldürdüler...

 

AYSAN DERVİŞOĞULLARI: Onları Pazar gün aldılar... Kızkardeşimin kocasıydı o, kızkardeşim yaşar Yenişehir’de. Kocasını gördü o, süngü da varduydular ona, boğazı hep kandı.

 

DERVİŞOĞULLARI: Ben birinci derece şehit ailesi değildim, yakınlarımızdı ölenler, arkadaşlarımızdı hepsi ama neticede onlar karar vereceklerdi. Mesela Sadiye hanım var, onun oğulları mesela, hatta bir tanesi Denktaş’ın yanında çalışmış Kudret Özersay... Onlar geri çekildi. Birinci derecede onların uğraşması lazımdı, babaları olarak. Baldızımın çocukları da uğraşmadı.

Bir de bunları alıp götürsek nereye gömeceğiz? O zaman Paraskos’a da söyledim. Diyelim ki getirdik Değirmenliğe. Değirmenliğin verilip verilmeyeceği ne malum. En azından bir anlaşma olsa... Hesapta Değirmenlik bizde kalacak bir anlaşma olursa ama kesin mi? Ben dedim ki kesin bir anlaşma olsun, nere gömeceğimizi tesbit edelim. O da tabii maalesef Rum’un inadına takıldı... Olacağa da benzemez şimdi bu durumda, Rumların yanaştıkları yok. Öyle bir durum ki Rum’dan insaf beklemek lazım artık - e buna da biz yanaşmayık, daha fazla taviz verecek durumda da değilik herhalde yani. Haklarımızdan feragat etmeyik, Annan Planı’na razı olduk, EVET dedik. Şimdi bakarım Rumlar Annan Planı’nda değişiklik ister ama yapılacak olan değişiklik ne olacak? Bir de o var yani...

 

SORU: Aleminyoluları hep bu köye, Değirmenliğe mi yerleştirdiler?

DERVİŞOĞULLARI: Şehit ailelerine bir şans tanıdılar, istedikleri yere yerleşsinler diye. Esasında leyhlerine olmadı, o şans aleyhlerine oldu çünkü mal vermediler ondan sonra. Bu köye gelselerdi mal alacaklardı. Lefkoşa’dan ev aldılar, şehire gitmeleri aleyhlerine oldu çünkü bu defa mal alamadılar. Oradan mağdur kaldılar...

[ başa dön ]

 

 

 

 

 

 

 

Kayıpların İzinde - 6    [ başa dön ]

 

***  Babası Hüseyin Dildar, Aleminyo’da bir toplu mezarda bulunan Kudret Özersay, bir kayıp çocuğu olarak duygu ve düşüncelerini yazdı:

 

“Kan testini kendi devletimiz yapsın”

 

***  Babasının Aleminyo’da gömülü kalmasını isteyen Kudret Özersay, Aleminyo’da teslim alındıktan sonra öldürülerek toplu mezara gömülenler için Kıbrıslırumların anıt mezar yaptırmasını öneriyor

 

***  Kudret Özersay, kan testi yaptırmamış... Bunun nedenini şöyle açıklıyor: “Bu testi yaptıran Taşkent (Dohni) köylülerinden edindiğim ve bu test sırasında kişilere sağlık görevlileri tarafından imzalatılan formda yazanlar benim için kabul edilebilir değildi. Zira orada, verilen kanın sadece bu amaç için kullanılacağı belirtildikten sonra “Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanının” kanı veren kişiyi bilgilendireceğini, kişisel olarak kabul eden bir beyan altına imza atılması talep edilmekteydi. Bu uygulamanın devam edip etmediğini bilmiyorum...”

 

***  Özersay, kan testi yaptırdıktan sonra olabilecekler konusundaki kaygılarını şöyle dile getiriyor: “Fakat, kan testini yaptırmaktan kaçınmamın asıl nedeni, şehitlerin kimliklerinin belirlenmesi ertesinde karşı karşıya kalabileceğim bir diğer “siyasi” girişimdi. Kimlikleri tespit edilen bu kemiklerin akıbeti ne olacaktı. Buraya mı getirilecek yoksa güneyde mi kalacaklardı?...”

 

***  Kudret Özersay, “Babamın, şu anda gömülü bulunduğu yerde sade bir mezar taşı altında yatmasını ve onu öldürenlerin, köy meydanına yakın yerdeki bu mezar konusunda kendi çocuklarına her karşılaşmada hesap vermesi gerektiğine inandığım için kan testi yaptırmadım...” diyor...

 

Babası Hüseyin Dildar, Aleminyo’da bir toplu mezarda bulunan Kudret Özersay, bir kayıp çocuğu olarak duygu ve düşüncelerini yazılı olarak gazetemize gönderdi. Özersay’ın mektubu şöyle:

“Sevgül hanım,

Bu mektubu Yenidüzen’de Alaminyo şehitleri konusunda yayınlamış olduğunuz röportaj üzerine yazıyorum. Aslında bu köy şehit yakınlarının önemli bir bölümünün benimle aynı görüşte olduğunu biliyorum, ancak bu yazıyı onlar adına değil, kendi adıma yazıyorum. Babasını, amcasını, birisi evli diğeri bekar iki dayısını, büyük dayısını ve onun çocuklarını Alaminyo’da kaybeden bir şehid oğlu olarak yazıyorum, şehid Hüseyin Dildar’ın oğlu olarak yazıyorum, bu konuda söz söylemeyi hak bilerek yazıyorum...

            Bir süredir, Alaminyo şehid yakınlarının Rum yönetiminin girişimiyle başlatılmış olan kan testlerini yaptırmadığı, oysa diğer köylerdeki yakınların bu işlemi yaptırdığı, bunun nedeninin anlaşılamadığı yönünde haberler çıkıyor basında. Bu da, Alaminyo şehid yakınlarının “şehitlerine sahip çıkmadıkları” havasının esmesine neden oluyor ve çok sayıda insanın henüz dinmemiş acılarını tazeleyerek hepimizi üzüyor.

            Bizler şehidlerimize sahip çıkıyoruz. Tam 30 yıldır, her 20 Temmuz tarihinde evlerimizde mevlidler okutuyoruz, onları, babalarımızı, amcalarımızı, dayılarımızı anıyoruz. Üstelik geçtiğimiz yıl kan testine ilişkin gelişmeler yaşanırken Alaminyo şehid yakınları da bazı girişimler yapmış ve Yenidüzen’deki röportajda da belirtildiği şekilde devlet yetkililerinin bu konuda vermiş olduğu sözün yerine getirilmesini beklemiştir, halen beklemektedir.

            Ben de, yakınlarım gibi  kan testi yaptırmayı kabul etmedim. Bunun iki temel nedeni vardır. Bir kere, bu testi yaptıran Taşkent (Dohni) köylülerinden edindiğim ve bu test sırasında kişilere sağlık görevlileri tarafından imzalatılan formda yazanlar benim için kabul edilebilir değildi. Zira orada, verilen kanın sadece bu amaç için kullanılacağı belirtildikten sonra “Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanının” kanı veren kişiyi bilgilendireceğini, kişisel olarak kabul eden bir beyan altına imza atılması talep edilmekteydi. Bu uygulamanın devam edip etmediğini bilmiyorum, ancak bu denli insani bir konuya Rum tarafının siyaset bulaştırdığı çok açıktı. Fakat, kan testini yaptırmaktan kaçınmamın asıl nedeni, şehitlerin kimliklerinin belirlenmesi ertesinde karşı karşıya kalabileceğim bir diğer “siyasi” girişimdi. Kimlikleri tespit edilen bu kemiklerin akıbeti ne olacaktı. Buraya mı getirilecek yoksa güneyde mi kalacaklardı?

            Kişisel olarak tercihim, Alaminyo dışı şehid yakınlarından farklı oldu. Bu benim en doğal insan hakkım. Neden mi?

1-     Alaminyo’da 30 yıldan sonra şehidlerin kemiklerinin kaldırılmasını, taputlara konularak bayraklara sarılmasını ve tören eşliğinde buraya getirilmesini, bu olayın siyaset aracı olarak kullanılmasını istemediğim ve KKTC’de bunu siyaset malzemesi yapacak çok sayıda kişi olduğunu bildiğim için;

2-     Bütün ömrünü Alaminyo’da geçirmiş, orada direnmiş ve orada şehid olmuş olan babamı, hayatında adım atmadığı bir köye (Değirmenlik) götürüp toprak altına koymaya elim varmadğı için;

3-     Çocukluğunu birlikte geçirmiş, birlikte mücadele etmiş ve omuz omuza savaşmış olan şehitlerimizin, içiçe geçip bütünleşmiş kemiklerini isme göre ayırıp ayrı ayrı gömmeye yüreğim elvermediği için ve onları bunca yıldan sonra ayırmaya hakkım olmadığını düşündüğüm için;

4-     Bu konular konuşulmaya başlandığından bu yana uykuları kaçan anneme ve ailemin diğer üyelerine, aynı acıları yeniden yaşatmak ve onların ruh sağlığı ile oynamak istemediğim için;

5-     Çatışma sona erdikten ve mevzi düştükten sonra, silahsız bir savaş esiri olmasına rağmen kurşuna dizilerek ve savaş suçu işlenerek öldürülen babamın, şu anda gömülü bulunduğu yerde sade bir mezar taşı altında yatmasını ve onu öldürenlerin, köy meydanına yakın yerdeki bu mezar konusunda kendi çocuklarına her karşılaşmada hesap vermesi gerektiğine inandığım için;

Sevgül hanım,

Tüm bunları, aynı koşullarda hayatını kaybeden Kıbrıslı Rumların ve yakınlarının durumunu akılda tutarak söylüyorum. Alaminyo şehid çocuğu olarak ben, kan testi yapılmasına karşı değilim. Ancak şehitlerimizin, oldukları yerde ve insan onuruna yaraşır şekilde (bugün toplu mezar bitişiğinde fırın kurmuş küp kebap yapıyorlar) kalmasını istiyorum. Kan testinin tercihan kendi devletim tarafından organize edilmesi, eğer olamıyorsa da Rum yönetiminin bu konuyu siyasete alet eden tutumundan vazgeçerek formları gözden geçirmesi gerektiğini düşünüyorum.

Şehitler, toplum ve devlet için çok önemli değerledir. Ve toplumun ve devletin, şehitler konusunda söz söylemeye hakları vardır. Buna şüphe yok. Ancak bu konuda belirleyici olması gereken bireysel hak olarak bizlerin, şehid çocuklarının, analarının, eşlerinin ve kardeşlerinin görüşüdür.      

Kudret ÖZERSAY

kudret.ozersay@emu.edu.tr

9 Ağustos 2004”

 

[ başa dön ]

 

 

 

 

 

 

Kayıpların İzinde - 7    [ başa dön ]

***  Eşi Cuma Hamit ile oğlu Hamit Cuma, Dohni’den Andriko Foru tarafından alınıp toplu bir mezara gömülen Cemaliye Şoförel, yakınlarının kemiklerini geri istiyor:

 

“Kemikleri almamızı Denktaş ve muhtar engelledi...(*)

 

***  Beş çocuk annesi Cemaliye Şoförel Dohni’de yaşananları YENİDÜZEN’e anlattı... Dohnili Andriko Foru’nun köydeki Kıbrıslıtürk erkekleri teker teker evinden topladığını anlatan Şoförel, onların iki otobüsle köyün dışına götürülerek toplu bir mezara gömüldüğünü, oğlunun ve eşinin bir daha geri gelmediğini söylüyor...

 

***  Uzun süre eşinin ve oğlunun geri gelmesini bekleyen beş çocuk annesi Cemaliye Şoförel, kuzeye geçtiğinde Taşkent’e yerleşti... Uzun yıllar oğlunun ve eşinin izini aradı... Çocuklarına iş verilmedi... Sınırlar aralandığında güneye giderek DNA testi için kan veren Cemaliye Şoförel, eşinin ve oğlunun kemiklerini geri istiyor ancak köyün muhtarıyla birlikte Rauf Denktaş’ın buna engel olduğunu anlatıyor...

 

***  “Tek istediğim kemiklerimizi geri alıp onları gömmek, gidip bir su dökmek, çiçek götürmek, okumak... Onlar orada, biz burada, böyle olmaz...” diyen Cemaliye Şoförel, yaşadıklarını anlattı...

 

Cemaliye Şoförel’i bana gazeteci Hasan Kahvecioğlu tanıştırdı. Cemaliye hanım Kahvecioğlu’nun teyzesi. Onunla konuştuktan sonra bir gün boyunca kendime gelemedim... Ve anladım ki Dohni’nin hikayesini ayrıntılı biçimde bilmeyen birisi, Kıbrıs sorununun ne olduğunu da bilmiyordur... Cemaliye hanımın hayatı, sanki bunun kristalize olmuş hali...

Cemaliye hanım Lefkaralı, Dohni’ye gelin gidiyor, Cuma Hamit’le evleniyor. Beş çocuğu oluyor... Cuma Hamit otobüsüyle köyde şöförlük yapıyor, civar köylere ve Leymosun’a, Larnaka’ya gidip geliyor. Cemaliye hanımın anlattığına göre karma bir köy olan Dohni’de Rumlarla iyi geçiniyorlar, hatta köyde bir Rum otobüsü olmasına rağmen, Rumlar Cuma beyin otobüsüne binmeyi tercih ediyor...

Ama savaş, insanların içinde gizlenmiş ırkçılığı ve şiddeti açığa çıkarıyor. Aynı köyden yine otobüsleri, kamyonları olan Andriko - ki Cuma Hamit otobüsü bozulduğunda Andriko’ya çok yardım etmiştir - 14 Ağustos’ta köyün erkeklerini elinde megafonla açık bir cipte gezerek teker teker toparlıyor. Erkek çocukları da affetmiyor Andriko Foru - buna itiraz eden annelere “Ne çocuğu? Onları emziriyor musunuz da çocuk diyorsunuz?” diyor ve kadınların gözünün yaşına bakmadan alıp köyün okuluna taşıyor hepsini... Komşu Terazi köyünden toplanmış olan erkekler de okula getiriliyor... 15 Ağustos sabahı köye iki otobüs geliyor ve Dohnili Kıbrıslıtürk erkekler ve çocuklarla Terazi köylü Kıbrıslıtürk erkekler ve çocuklar bu otobüslere doldurulup bilinmeyen bir yere götürülüyorlar... Aslında ölüme götürülüyorlar, bir toplu mezara gömülmeye...

Otobüste Cemaliye hanımın 19 yaşındaki oğlu Hamit ve eşi Cuma da vardır... Dohni’de tek bir Kıbrıslıtürk erkek bile bırakılmamıştır ve bugün yolunuz Taşkent köyüne düşerse, burada yaşayan tüm kadınların aynı durumda olduğunu görebilirsiniz... Taşkent yani Voni köyünde Cemaliye hanım bize yüreğini açtı: öyküsünü anlattı, acısını, umudunu ve gözyaşlarını paylaştı... Sınırlar aralandıktan sonra köylüler Rum tarafına gitmişler, DNA testi için kan vermişler, güneydeki toplu mezarın açılmasını, sevdiklerinden geride kalanların kendilerine verilmesini istemişler. Cemaliye hanıma göre Rauf Denktaş ile köyün muhtarı, mezarların kuzeye taşınmasını engellemişler, buna izin vermemişler...

Cemaliye hanım tek birşey istiyor: oğlundan ve eşinden geride kalanları Rum tarafındaki toplu mezardan alıp,  uygun biçimde kuzeyde gömmek, mezarlarına ziyaret yapmak, bir çiçek götürmek, bir su dökmek...

Bunu ona çok görenler utanmalı... Ve Dohni’nin hikayesini bu adada yaşayan herkes, ister Kıbrıslıtürk, ister Kıbrıslırum, isterse başka etnik kimliklerden insanlar olsun, herkes ama herkes öğrenmeli... Savaşın yıkımını öğrenmek, ırkçılığın, şovenizmin, milliyetçiliğin nelere kadir olduğunu kavramak ve toplu mezarların bir daha asla bu adacıkta var olmamasını sağlamak için... Milliyetçiliğe daha fazla kan vermemek için öğrenmeli bunları ve çocuklarımıza da öğretmeli...

 

Cemaliye Şoförel’le Taşkent’teki evinde yaptığımız röportaj şöyle:

 

SORU: Kaç yaşındasınız?

CEMALİYE ŞOFÖREL: 64 yaşındayım...

 

SORU: Nerede doğdunuz?

CEMALİYE ŞOFÖREL: Lefkara’da doğdum, Dohni’ye evlendim... Altı kardeştik... Cuma Hamit’le evlendiydim. Efendim şöfördü. Limasol’a işçi götürürdü, servis yapardı, gidip gelirdi İngiliz talebelerini Polemitya’ya götürürdü. İskele’ye giderdi... Panayır olurdu, halkı panayır yerine götürürdü, sinema olurdu, oraya götürürdü halkı, uğraşırdı işte. Ben hayvancıklarım vardı oğlucuğumun, onlara bakardım, çocuk bakardım, süt yapardım, nakış yapardım, o kadar...

 

SORU: Lefkara işini nasıl öğrendiydiniz?

CEMALİYE ŞOFÖREL: Lefkara’da öğrendiydim, yedi yaşından beri öğrendim. Okula giderdik, okuldan çıkınca nakış ederdik. Annem bilmezdi, köylüden öğrendik nakış etmeyi. Dohni’ye gittik, gene aynı. Çocuklarımın masrafını çıkarırdım Lefkara işleyerek... Bugüne kadar nakışım üstünde, işlerim gene...

 

SORU: Kaç çocuğunuz olduydu?

CEMALİYE ŞOFÖREL: Beş çocuğum oldu, dört oğlum bir kızım.

 

SORU: Nasıldı Dohni’de hayat? Küçük köy müydü, büyük köy müydü?

CEMALİYE ŞOFÖREL: Çok büyük köy değildi, buradaki gibi ama iyi geçinirdik.  Karışık bir köy. Rumlar, Rum şöför olduğu halde, benimkinin arabasına binerlerdi hep, giderlerdi. Rum arabasına binmezlerdi, benim beyim Cuma’nın arabasına binerlerdi.

 

SORU: Sonra nasıl oldu olaylar? Biraz anlatabilir misiniz?

CEMALİYE ŞOFÖREL: 20 Temmuz’dan sonra,  Temmuz’un sonuna doğru Birleşmiş Milletler silahları topladıydı bizden... Rumlarnan beraber topladıydılar...

 

SORU: Köyde çatışma oldu muydu o tarihe kadar?

CEMALİYE ŞOFÖREL: Oldu, biz karşılık vermedik çünkü silahımız yoktu, topladıydılar silahları. Silahları topladıktan sonra adamları bir bir götürürlerdi Kalovosson köyüne, orada bir bir döverlerdi kendilerini, gelene söylemezlerdi şu döverler ama çok felaket döverlerdi kendilerini. Beş-altı kişiyi götürdüler, dövdüler. Ondan sonra biz bunları duyunca benimkine dedim kaçalım, sonu felakettir. O da bana “Bırak da Türkiye onları yeycek, merak etme. Nere gideceyik? Hiçbir yere gidemeyik. Bize da hiçbirşey olmaz” dediydi. Öyle güvendi kendilerine...

 

SORU: Çatışmalara dönersak, Dohnili Kıbrıslırumlar mıydı ateş eden size yoksa başka köyden gelenler miydi, yabancılar mıydı?

CEMALİYE ŞOFÖREL: Kendi köylülerimizdi... Bundan sonra dediler ki bizim erkeklerimiz toplansın, gelsinler Kilise’ye ve bir konuşma yapacayık kendilerine. Hemen toplandılar. Dar bir sokak var bizim orada, giderken hemen ateş açtılar, ateş açınca hepimiz evlere sokulduk, çocukları da bacaklarımızın içine aldık. Bizim araba yukarıdaydı, onu kurşunladılar. Su bombasını patlattılardı otobüsün. Ondan sonra Rumun biri benimkiynan çok iyi giderdi güya, gitti kendine su bombası aldı, yardım etti otobüsü onartsın.

 

SORU: Peki ateş ettiklerinde ölen oldu muydu?

CEMALİYE ŞOFÖREL: Hayır olmadı... Böyle attılar. Kadın bile pencereden atardı bize kurşun. Benimki gitti ve dedi ki kendine “Senin karın bile ateş etti otobüsüme” ama adam inkar etti, halbuki gördüydüler kadını ateş ederken... Ateş ettikten sonra kalmaya devam ettik köyde, sarılıydık, gidecek yerimiz yoktu, etraf hep Rum köyüydü, hiçbir yere gidemezdik...  Sonra devri günü topladılar adamları, gelesiniz okula da bir konuşma yapıp sizi göyverelim dediler. Herkes duydu. Birkaç kişi saklandı. Miyafonnan Andriko, Stasi, Mihalaki - köyden iyi tanıdığımız insanlar bunlar... Dediler ki iki de yabancı vardı ama ben gözümle gördüm, Andriko’ydu... Komşunun oğlunu tutardı ve gelirdi, Andriko miyafonu tutardı, açık cibin üstünde, durdu ve çocuğu aldı. Küçüktü çocuk, 13 yaşında... Mühlet hanımın oğlu... Mühlet onlara “Bu çocuk, neyini alacaksınız?” dedi. Andriko da ona “Çocuktur? Emzirirsiniz gendini?” dedi. Çekti aldı çocuğu, cipe koydu, gitti, o gidiş. Erkekleri bir gün bir gece tuttular okuldu, devri günü bir otobüs doldurdular gittiler... Bir otobüs sabah saat 9’da gitti, 2’ye doğru ikinci otobüs gitti. Herhalde onu götürdükleri yere diğer otobüsü da götürdüler. O zamandan görmedik ne olduklarını. Bir ümitle yaşardık ki gelecekler... Buraya geldik ve bazan çocuklar birşey toplaylım götürelim derlerdi, yok oğlum biz bunda kalmaycayık, kaçıp gideceğiz evimize baban gelecek derdim. Öyle bir umutla geldiydik ama maalesef hiçbirşey görmedik.

 

SORU: Oğlunuz ve kocanız kayboldu...

CEMALİYE ŞOFÖREL: Oğlum Hamit Cuma 19 yaşında ve kocam Cuma Hamit kayboldu... Bugüne kadar 30 sene... 15 Ağustos gene seneleridir. 15 Ağustos’ta götürdüydüler... Dört tane çocukla geldim buraya Taşkent’e (Voni’ye). Önce kaçırdılar orada kalan birkaç kişiyi, benim evim mükemmeldi diye benim evime koydular, kilitlediler. Yeğenim Turgut geldi, onları yataklarla örttü ve Köfünye’ye götürdü. Ondan geçirdi onları diye artık Rumlar başladılar görümceme gidip gelmeye... Onun kocası askeri üslerde işlerdi diye kurtulduydu.

 

SORU: Köyün kaç erkeğini aldıydılar?

CEMALİYE ŞOFÖREL: 74 kişi aldılar. Bir kadınının, Sultan abanın aldılar dört oğlunu, kocasını, kardeşini... Fevziye’nin kocası vardı, dört kardeş onlar - Hüseyin, Salih, Cuma, Turgut... Dört kardeş birden... Her bir evden iki kişi, dört kişi, beş kişi, öyle alındı, gitti... Bindirdiler otobüslere, akibetleri bulunmadı. Bizim de kayıptırlar, kayıptırlar...  Bir gün bana beyaz bir mendil geldi, üzerinde “Cuma hayattadır” yazardı ve kanlı bir parmak izi... Ve Şevket dayının oğlancığı Mustafa’nın da adı vardı üstünde mendilin. Ve Süleyman Mehmetali. Kızkardeşimin oğlu Hasan Kahvecioğlu öğretmendi Pergama’da ve gittik bize yardımcı olsun. Kaç defa gittik 74’te, 75’te... Bir sene gidip geldik Pergama’ya... Bize derlerdi “Hah! Filan yerde gördük Cuma’yı, kalede gördük Cuma’yı, Limasol’da kalede gördük” falan... O mendilin üzerinde “Nolur bizi kurtarın, biz hayattayık” yazardı, “Limasol kalesindeyik...”

 

SORU: Kim yapardı bunları?

CEMALİYE ŞOFÖREL: Hiç bilmem kim yapardı... Peşine düştük, taksiciler bulduk, çok para yediler... Nereye söylerlersa koştururduk, bir sene Fatmanım, Mehmetali, ben ve komşumuz koştuk durduk... Mehmetali kurtulanlardandı, birkaç kişi kurtulan askerdi, birkaç kişi ağaçlara sığındılardı, kuyuya ve kurtuldular. Benim oğlum Hamit, öğretmen Ahmet beynan kuyuya indiler, saklıydılar. Ben bilirdim ki kuyuda saklıdırlar. Sonra tabii konuşurlardı... Ahmet bey oğluma dedi ki “Benim evde bir karpuz vardır büyük, 15 kilo gelir... Gel gidelim göresin...” Çıktılar kuyudan, geldiler gördüler, o tekrar kuyuya indi, benim oğlum da arkadaşı Osman vardı, ona girdi. Ben zannederim ki saklıdır kuyuda. Ne vakit ki topladılar ve aldılar da giderlerdi, o zaman komşunun evinden çıktığını gördüm oğlumun da... Son görüşüm, şu sarıldım üstüne, onu bilirim... Çeşidini bağırdık, bırakın diye!

 

SORU: Kimdi alan oğlunu?

CEMALİYE ŞOFÖREL: Andriko’ydu...

 

SORU: Andriko ne iş yapardı o köyde?

CEMALİYE ŞOFÖREL: Makarios’çuydu evvel... Makarios’çuydu, öldüreceklerdi kendini, saklandı, kurtuldu o. Şimdi de bizimkileri bitirdi. 15 Temmuz’da saklandı... 20 Temmuz’dan sonra çıktı dışarı.

 

SORU: Andriko yaşar mı?

CEMALİYE ŞOFÖREL: Yaşar...

 

SORU: Gördün mü kendini?

CEMALİYE ŞOFÖREL: Görmedim... Bilirim yaşadığını, gidenler görür... Çıkar mı insan içine? Kaç kişi bizden gitti Dohni’ye, çıkmaz dışarı... Dohni’de tam girişte oturur. Köyü girerken bir hayli kamyonlar, traktörler, şirolar var, hep onundur.

 

SORU: Oğlunu ve kocanı Andriko’nun aldığını sen gözünle gördün...

CEMALİYE ŞOFÖREL: Hepsini o aldı, bütün erkekleri toplayan odur. Okula götürdü, Stasi kapıda beklerdi.

 

SORU: Stasi ne iş yapardı?

CEMALİYE ŞOFÖREL: Stasi Amerika’daydı ve bu olay olunca bütün gece geldi Kıbrıs’a... Geldi Kıbrıs’a... Sonra okula gittik yemek götürelim ve kocam ağlardı... Komşu gitti, kahve getirdi kendilerine, “Be Cuma al da iç kahve” dedi. “Be Mühlet aba, zehir getir bana içeyim” dedi. Ben gittim, yemek götürdüm, hiç unutmam. Böyle cam kırıktı okulun ve çocuğum çıkardı böyle başını, “Anne” dedi “Son bir defa öp beni” dedi... Allah beni yaksın... Uzandım o parmak aralarından ve öptüm kendini...

 

SORU: Okulda kimler vardı?

CEMALİYE ŞOFÖREL: Okulda bütün köylülernan karşılaştım ve Terazi köylüleriynan... Terazi köyünden da topladıydılar erkekleri, onlar da oradaydı... 92 kişiydiler hepsi. Stasi de beklerdi kendilerini, silah bacaklarının içinde... Stasi’nin soyadını hatırlamam çünkü o Amerika’daydı ve o gecelerde geldiydi...

 

SORU: Ne otobüsüne koyduydular kendilerini? Köyün otobüsü müydü yoksa başka bir yerden mi geldiydi otobüsler?

CEMALİYE ŞOFÖREL: Başka köyden getirdiler, bizim köyden değil, başka yerden getirdiler, koydular kendilerini otobüse. Sabahın saat dokuzunda, ben tam indim gideyim göreyim kendilerini... 15 Ağustos günüydü... Birinci harekatta birşey olmadı köyde, ikinci harekatta topladılar erkeklerimizi. Sabah dokuza çeyrek kalarak otobüslerden biri geldi köye, bir tanesi de ikide geldi. 15 Ağustos’ta... Dokuzda tam aldılar kendilerini gittiler... Bir kere daha da görmedik... Oğlum kuyuda kalsaydı kurtulacaktı, hoca kendine git karpuzu getir dediği için kuyudan çıktı... Ve alındı... Aldıkları zaman oğlumu ve kocamı, her gün bir fırın vardı, onun üstüne çıkar basardım çığlığı, ağlardım... Birleşmiş Milletler Barış Gücü gelseydi köye, bunlar olmazdı. Aslında Tatlısu’yu götürüp katledeceklerdi ve hemen yetişti Barış Gücü, yazdı kendilerini, kurtuldular. Ondan döndüler bizimkilere ve bizimkiler gitti...

 

SORU: Erkekleri alıp gittikten sonra siz köyde kaç gün daha kaldınız?

CEMALİYE ŞOFÖREL: İki ay daha kaldım. İki ay bekledim, hiçbir haber yok... Evimizdeydik, hiçbir yere gidemezdik ki... Köyde herkes ağlardı, biri düşer bayılırdı, öteki düşer bayılırdı. Ben bayıldım, doktor geldi, garantiye aldılar beni... Sadece kadınlar kaldıydı köyde, hiç erkek yoktu... Barış Gücü 20-22 gün sonra geldi. Şimdi neye geldi? Adamlarımızı aldıktan sonra... Hiç haber almadık onlardan... Barış Gücü geldikten sonra İngilizce bilenler ne olup bittiğini, Andriko’yu falan söyledi kendilerine. Ben iki ay kaldım köyde, sonra beni kuzeye ablam geçirdi. Kahvecioğlu’nun annesi yani... Lefkoşa’da yurtta kaldık bir ay... Kız lisesinin yurduydu... Kızkardeşim izin aldı beni geçirsin diye Dohni’den kuzeye, Rum arabalarıyla bindik geldik, yokladılar bizi barikatta. Geçitkale’ye gittik, oradan da Lefkoşa’ya. Ondan sonra Dohnili kadınları hep geçirdiler bu tarafa. Dohni’deyken anayoldan esirleri geçirirlerdi otobüslerle, kadınlar anayola çıkar bakardı, belki yakınlarını görebilirler diye, “Yoktur yoktur!” diye bağırırlardı...  Obir bas geçerdi, yoktur, yoktur! diye bönürürdü insanlar. Dohnili Kıbrıslıtürk erkekleri okuldan alıp otobüslerle Muttayaga’nın yanında Ayafilaga’ya götürdüler, oraya toplu mezara gömdüler. Ama biz bilmezdik bunu daha... Biz buraya geldik, hepsi geldi, toplandık. Hala daha beklerik, Denktaş’a giderik adamlarımızı kurtarın diye... Tamam gelin yürüyüşe derlerdi, giderdik. Tamam gelin aha Klerides konuşma yapacak, Rumca bilen gelsin konuşsun derlerdi, seçtiler beni ve birkaç kişi gidip konuştuk. Dedim Rum’a “Kayıplarımız bizim... Aldılar adamlarımızı sapasağlam gittiler, ölüdürler, sağdırlar, hiç bilmeyik...” “Bizim de kayıbımız var” dedi, sadece o kadar. Dışarı nasıl çıkardılar kendini, saldırdılar bizimkiler Klerides’in üstüne, tabii Denktaş bırakmadı. Sonra Denktaş ümit keselim diye çağırdı bizi, gidelim, bir toplantı yapalım, bize bir konuşma yapsın...

Daha biz Dohni’deyken haber geldiydi ki öldürdüler adamlarımızı ama Suat aralarından kaçtı. Bir otobüsü öldürdüler ve Suat gördü. Adamlar üstüne sıra sıra düştüğünde öldürürlerken, Suat yara almadan kurtulmuş. Nasıl oldu bilmem. Suat’ın kardeşi hem babası düşmüş üstüne toplu mezarda. Bütün köylüler diyelim ki topladılar, hepsi düşmüş üstüne, o sinmiş, yatmış, ölüymüş gibi yapmış. Gavur hade bırakın gendilerini, gidelim alalım şiroyu da gelelim ve gömelim kendilerini demiş. Onlar yürüyünce o tarafa, bu ağır ağır sıvışmış, Muttayaga’ya gitmiş, bir kişi bulmuş, yardımcı olmuş kendine ve İngiliz üslerine geçti. Da İngiliz üslerinden uçakla geçti bu yannı. Katliamdan kurtulan tek çocuk oydu, o da 18-19 yaşındaydı. Kurtuldu, geldi bu yannı ve söyledi: “Bir otobüsü bilirim, Hasan’ın beyni üstüme geldi ve kurtardı beni” dedi. Anlattı, filan filan vardı dedi. “E bizimkiler?” dedik. “Sizinkiler yoğudu, ikinci arabadaydılar... Herhalde ben kaçtıktan sonra geldiler” dedi. Çünkü ikinci otobüs ikibuçuktan sonra gittiydi köyden. Onu da oraya mı götürdüler? Başka yere mi götürdüler? Ümit de ondandı. Biz sandık ki bir araba katledildi, belki öteki araba kurtuldu derdik... Hala daha o ümit var...

Denktaş beye dönecek olursak, Mücahitler Sitesi’nde topladı bizi, altı aylık alınmıştılar erkeklerimiz. Denktaş “Napalım” dedi “Hepinizin başınız sağolsun” dedi... “Yoktur artık, hepsini katlettiler” dedi. “Zaten bir çocuk da kurtuldu, o da söyledi. Ben aldım bilgi de, ümidinizi kesiniz ve onlar şehit oldular, başınız sağolsun” dedi. Artık düşen bayılanın haddi hesabı yoktu, hastaneler insan doldu... Elimizden ne gelirdi ki yapalım?

 

SORU: 23 Nisan’da “sınırlar” açıldıktan sonra birşey yapmaya çalıştınız mı?

CEMALİYE ŞOFÖREL: Köyden bir grup genç, 11-12 kişilik bir heyet oluşturdu. Köy bunları kendi arasından seçti, onayladı. Rum tarafına gittiler, kan verdiler... Mezarları tesbit edildi, ellerine verildi bu bilgiler. Bu komisyon Denktaş’la görüşmeye gitti sonra, hükümet yardımcı olsun da mezarları buraya taşınsın diye. Denktaş “Çok selam ederim Taşkent hanımlarına! Beklesinler! Önce tazminat istesinler” dedi. Biz tazminat istemeyik, biz erkeklerimizin ne olduğunu öğrenmek isterik. Denktaş “Acele etmesinler!” dedi, “Biz herşeyi yapacayık!” dedi. Şimdiye kadar ne yapmadı? Hani? Gittik hepsimiz kan verdik, mezarlarını getirelim diye, hiç olmazsa bilelim, birceez var mı hayatta, şimdiye kadar ümidinan yaşarık. Gene da yaşarık, ümidimiz ölmez ki... Ben beklerim hala ümidinan çıkıp gelecek diye, geceleri rüyalarıma girer. Kolay değil. Allah kimsesinin başına vermesin... Belki gelseler, belki var birceez hayatta... Oğlum olsun, ya konu komşunun oğlu olsun, birşey... Bilelim... Veyahut da bilelim mezarlarını, gidelim okudalım, su dökelim, çiçeğini koyalım, herşeyini... Yok, onlar onda, bunda okuruk, ne değeri vardır? Var mı bir değeri? Yoktur! Hem köyümüzün muhtarı, hem Denktaş bizi yaktı onun için, çok fena acı... Hem evlat acısı, hem koca acısı, Allah kimseye vermesin. Evinin direği, garip kaldı herkes.... Bıraksa da getirsek mezarlarını, bir çiçek olsun koyardık çocuklarımızın mezarına... Kolay değil... Ne söyleyebilirim artık? İçim kan ağlar... Temmuz’dan beridir şu hergün ağlarım, hergün ağlarım ama hemen o Temmuz ayının girişi şu o felaketler geçti başımızdan bugüne kadar hiç kendime malik değilim, hergün ağlarım. Biri birşey söylese, hemen dokanır bana... 19 yaşında benim oğlum, kapı sığmazdı kendini. Sapasağlam, başı ağrımadı, eli ağrımadı, ayağı ağrımadı da aldılar da gittiler. Gittim Lefkara’ya, kaç tane gavur gördüysem hepsine söyledim. Oğlum da der bana “Ay anne ne söylen her gelene?” Söyleyecem, boşansın garnım dedim, söyleycem yok söylemeycem... Söyledim. Gittim Lefkara’ya, bir tane gene tanıdığdı... Der bana “Ah gızım, o şu ki yaptı, aha böyle yapar” dedi bana. Stasi yani... Bizim acımız zaten odur ki aynı köyden insanlar yaptı bu işi... Denktaş ne bastırmadı? Aha seni bildiğimiz komuşumuz, her gün iş yapan insan... Yardımcı olurlardı o kadar... Kaç defa otobüsü kalırdı yollarda Andriko’nun, benimki onarırdı, yardım ederdi. Andriko şöförüdü...

 

SORU: Dohni’ye gittiniz mi hiç ondan sonra?

CEMALİYE ŞOFÖREL: Gitmedim. Gidemem... Dedim gidersem, nere göreyim? Ta köşeden görürdüm eli kolu dolu, nereye gideyim göreyim? Otobüsünü koyduğu yeri mi? Göreyim şu evladım hayvanlarını otlatırdı, neyi göreyim a gızım? Gidemem ben... Buraya bir hayle Rum geldi, onları ağırladım. Mesela ev sahipleri geldi, oğlumun ev sahipleri, benim ev sahibi yaşlanmış ölmüş... Oğlumun ev sahipleri geldi, ben iyi yüz gösterdim kendilerine, çünkü onlar yapmadı ki! Başka biri yaptı, onun ne suçu var? Ağırladım kendilerini ama lafımı da söyledim... Ağlardım... 33 yaşından beridir dulluk çekerim dedim kendine, kucakladılar beni “Manamu, manamu” diye... “Adları batsın sebep olanların” dedi bana... Ne deycek sana? Lefkara’da bir Rum bana “Bu işi yapanın buracığında ateş yanar” dedi. E bana ne? Beni yaktıktan sonra, ne istersa olsun.. Dört tane çocukla geldim buraya, Vuni’ye (Taşkent)... Buraları asker doluydu, herşeyden Hasan Kahvecioğlu korudu beni, nikahını kıydı, aldı karısını geldi... Bir lacivert pantoloncuk, gelin bile olmadı, geldi benim evde kaldı bir iki ay bunlar kaldı benim yanımda, ta ki diğerleri gelsin köye... Gorkardım yatırayım kendilerini, sererdim yere yatağı ve çocuklarımın hepsini yanıma alırdım... Küçüğü 6 yaşındaydı, 9 yaşında kızcığımdı, 13 yaşında Yılmaz, 14 yaşında Hasanım’dı o zaman... Ve bu çocuklar iş bulmadılar... Hem kocamı kaybettim, hem evladımı, küçük oğlum Reşat da elinde bomba patladı, gitti elciği, bugüne kadar hiçbir destek, hiçbir yardım görmedik. Ne işe alındılar, ne birşey... Hepsinin şehit çocuğuydu, bizim Allah ölümüydüler? Her bir evden bir tane bile koymadılar. Dört tane çocuğum, bir tanesini bile koymadılar işe. Biri işler Rum tarafında, biri sandalye bağlar - onun da dört çocuğu var, onlar da iş bulamadı, onların da kahrını çekerim, işte... Yani biz buraya şu geçtik, hiçbir destek görmedik.

 

SORU: Nasıl hayatta kaldınız bu tarafta? Ne iş yaptınız? Çocuklarınızı nasıl geçindirdiniz?

CEMALİYE ŞOFÖREL: Bu tarafta geldik, aklım başıma gelene kadar, birkaç tane hayvancık aldıydım, onlarla uğraşırdım, çocuklarla beraber ben da hayvancıklara bakardım. Sonra sosyal yardım vermeye başladılar, 3 milyon TL verirlerdi... Sonra ettiler 5 milyon... Buraya yeni geldiydik, oğlum Reşat orta ikiye giderdi, bir ümidi vardı subay olsun. Onu da ağlarım ya her gün... Gitti, hayvancıkları beklerken, çocuk ya bu, fünyecik buldu, oynarken patladı elinde. İki parmacığı yara aldı, gitti bombadan. Altı ay bir başıma, üzüntümden mada onu çektim. Altı ay süründüm hastanelerin içinde. Gittim geldim, yattım kalktım, Erdinç bey sağolsun, Allah iyiliğini versin, acıdı beni, ayrı odaya koydu, üç defa ameliyat ettiler bana çocuğumu. Buraya geldiğimde bitmedi çilem ve bitmedi daha... Çocuklarını görün işsiz, sen nasıl yen da gitsin aşağa? Gecelere kadar çalışırdı, bir gece 12 olduydu gelsin, hava soğuktu, yağmurlar yağardı. Battaniyeye sarınıp dolanır, onu beklerdim. Acıyı gördüm ya, korkarım. Dönerim evin etrafını, geldi mi kaldı mı arabası, ne oldu? Ve bir tanesini bile işe almadılar, böyle acılar geçirdim ve geçiririm daha... Yani dinmedi acım... Reşat hala Rum tarafında çalışır, elektrik teknisyenidir, gece 9’da gelir... Kızımın Türkiyelidir kocası, subay. Şimdi emekli oldu, Kayseri’dedirler. Kızım Gonce 13 yaşındaydı, boyluydu, gösterişliydi diye, gitti geldi komutan, bunlar o kadar söylediler, gene da istedi aldı... Evlendiler... O onda Kayseri’de... Ben da bunun içinde... Çok şükür olsun iyi geçinirler, çocukları büyüdü, bir tanesi okur burda DAܒde, bir tanesi de geldi subay olmak için burada katıldı astsubaylığa... İmtihanı geçti... Yılmaz işsiz... Verdilerdi kendine haftada iki defa yazları, toplardı çöpleri köyden ve birkaç kuruş verirlerdi kendine. Şimdi onu da elinden aldılar. İşsiz kaldı... Bazan bir arkadaşıyla Rum tarafına gider işler... İşsizlik... Bugün işledin ye, yarın tutmadın geri kal...

Oğlum Reşat Rum tarafında çalışırken, kimlik çıkarmak için gittiydi Dohni’ye. Dohni’nin muhtarı Vasso’nun oğlu... Oğlum gitti, “Beni tanımaz mın?” dedi... Çağırdılar birkaç kişi... “Tanıman be muhtar bunu?” dediler kendine... “Onu başka yerde görmüş olsak bile, şöför  Cuma’nın oğludur, Hamit’in torunudur be, tanıman kendini be?” dediler. Görünüşü, yürüyüşü herşeyi benzer. Bütün belgeleri istediler, bütün belgeleri götürdü oğlum. Köyün muhtarından da kağıt istediler, onun için gittiydi. Dokuz ay uğraştı kimlik alsın diye, giderdi gelirdi, işten da durduttuydular kendini... Ne vakit ki Hasan bir yazı yazdı Rumca bir gazetede, o zaman kendine verdiler kimliğini... Rum evsahibimzin da kardeşi kimlik dairesindeymiş, ben rica ettiydim kendilerine, “Bakın da çıkarın çünkü işsizdir, günahtır” dediydim... İkibuçuk ay camlığın içinde oturdu, gider gelir, bakar çocuklarına ağlar... Haçana bir görecen kendini işsiz otursun? Da beklesin ekmek vereyim kendine? İş arardı, ondan bundan, yok yok yok! DAܒde çalışırdı, çıkardıydılar. Liseyi bitirdi, elektrik bölümünü bitirdi, bütün teşkilatı kurmayı, herşeyini bilir elektriğin. Ne bulmadı Denktaş kendine bir iş bunda da yolladı Rum tarafına? Mecburuk, bizi sürükledi Rum tarafına, yani kendi mecbur etti bizi. Dohni’de o istemediği muhtara muhtaç oldu kimlik çıkarmak için... İki hafta çocuğum hasta yattı, Dohni’ye gidip o yerleri gördükten sonra... “O köprüden babam kaç defa geçti otobüsüynan?” derdi... Bir de kardeşinin otobüsünü görmez mi! İskeletini görmez mi tarlanın içinde! Aldılar herşeyini, kasasını bıraktılar. Geldi, iki hafta hasta yattı. Kapalı dönemde olan bir olaydı, ustası da kimliksiz çalıştıramam, getir kimliğini derdi... Rum tarafında çalışma izni alsın diye burada da gelir ayda iki gece nöbet tutardı askerde... Gece yatırdı arabanın içinde, Asal Şube’nin önüne giderdi, gece saat 2’de kalkardı, nöbet tutardı ayda iki gece... Bir aylık verirlerdi izni o zaman.

 

SORU: Ne isten şimdi olsun?

CEMALİYE ŞOFÖREL: Mezarlarını isterim... Hayatta bilelim, hakikaten ölüdürler, sağdırlar, isterik gelsinler, bari bir çiçek olsun koylum, okutalım... Ben tepenin üstünde, ne paralarını isterik ne hiçbirşey. Sadece onların gelmesini, getirsinler bu tarafa, bari sularını dökelim... Gelsin... Biz zaten ölüyük, her gün için ölüyük... Hayatta diye birşey yoktur, benim karnım bu kadar, sakatlandı her tarafım... İsterik erkeklerimizi geçirsinler bu yannı. Mezarlarını olsun bilelim. Niçin engel olsunlar? Lütfen, engel olmasınlar... İsterik bilelim... Rum verecekti bunları, Denktaş ve muhtarımız istemedi. Muhtara ben gittim...

 

SORU: Kanal T geldiydi geçen sene köye, program yaptıydı bu konuda...

CEMALİYE ŞOFÖREL: “Üç tane kendini bilmeyen şehit çocuğu” deyiverdi televizyonda da duyduysanız. Neyi bilmedi?  Sen cahilsin da bunlar okumuştur... Aslan Mengüç kızardı kendilerine “kendini bilmez şehit çocuğu” diye... Olmaz öyle şey... Oğlum da konuştuydu, çok şey söylediydi ama kestilerdi yayınlarken kendini. Çünkü doğruyu söylerdi...

(Devam edecek)

 

(*) Bu yazı dizisini YENİDÜZEN gazetesi için hazırladım, Hamamböcüleri’ndeki okurlarımla da paylaşıyorum...

 

 

POLİTİS

 

Teyzemin oğlu Reşat’ın kimlik mücadelesi… (*)

 

Hasan KAHVECİOĞLU

 

Teyzemin oğlu Reşat; 1966 yılına Dohni köyünde doğdu.

1974’te köyünde ilkokula gidiyordu. Savaşın hemen arkasından annesi ve diğer kardeşleri ile birlikte kuzeye göç etti. Lefkoşa’nın yakınındaki “Vuno” köyüne yerleşti.

Küçük Reşat; bu yeni köyünün dağ yamaçlarında oynarken, yerde bulduğu savaştan kalma bir bombanın patlaması sonucu, sol elinin üç parmağını kaybetti.

Savaşın; Reşat’a vurduğu bu ikinci “darbe”ydi..

Birincisi, çok daha acı vermişti..

Dohni’de köyün bütün erkekleri toplanmış ve Limasol yakınında katledilmişlerdi. Reşat’ın babası da, abisi de bu öldürülenler arasındaydı.

Savaş’ın “acı”sını hem teyzem, hem Reşat hep “yüreklerinde” taşıdılar.

Reşat’ın iki ağabeyisi ve kızkardeşi hep bu “acı” ile büyüdüler.

Reşat, Meslek Lisesi’ni bitirip elektrik teknisyeni oldu.

İlk gençlik yıllarında O’nu hep muhalif haraketler içinde gördüm. Aşırı milliyetçilerin ve sağ partilerin kayıp aileleri üzerinde oynadıkları oyunlara gelmedi.  1990 seçimlerinde aktif biçimde Denktaş’ın karşısındaki adayları ve partileri destekledi.

Gün geldi, köyünde aday oldu, barışı savunan partilerde yer alarak politika yaptı.

Ailesinden en çok sevdiği babası ile ağabeyisini kaybetmiş olması onu “Rum düşmanı” yapamadı.

Barış eylemlerinde elinde bayrakla O’nu gördüğümde hep gurur duydum.

Muhalif  karakteri  ve ailesinin pozisyonu nedeniyle, bu taraftaki yönetim ne ona, ne de iki ağabeyisine iş verdi.

Yıllarca, burada bir üniversitede elektrik teknisyeni olarak çalıştı.

Bir gün ekonomik kriz olunca, pek çok kişi gibi, kendisini iki çocuğuyla kapı önünde buldu. Uzun süre işsiz kaldı.

Geçen yıl, bir tanıdığının yardımı ile Rum tarafında inşaatlarda işe başladı.

Sabahleyin saat 4.00’te kalkıyor, Pergama barikatından geçerek güneyde çalışmaya gidiyordu.

Ayda iki gün, buradaki makamlardan güneye geçiş izni alabilmek için gece yarıları kalkıp kuyrukta bekliyordu.

Rum tarafında çalışabilmesi için gerekli olan “Kimlik Kartı” yoktu.

Bunun üzerine, 16 Eylül 2002’de “Kıbrıs Cumhuriyeti” kimlik kartı alabilmek için Larnaka kaymakamlığı’na başvurdu. İlkokula Dohni’de başlamasına karşın, kaymakamlıkta kaydı yoktu. 16 Eylül 2002 günü Larnaka’da mahkemede yemin verdi.

Kendisinden annesinin ve babasının kimlik kartlarını talep ettiler. Onları da götürüp teslim etti.

3 ay sonra, daireye gittiğinde kimliği hazır değildi. Reşat’tan verdiği belgelere ilave olarak  “Muhtar kağıdı” getirmesini istediler. 1974’te babasını ve ağabeyisini yitirdiği köyüne, ustası ile birlikte gitti ve Muhtar’dan istenen belgeyi alıp Larnaka Kaymakamlığı’na teslim etti.

Bu defa kendisinden “ilkokul diploması”nı istediler. Diploması yoktu, çok uğraştı ve buradaki makamlardan ilkokulu bitirme belgesini alarak götürdü.

Bu defa annesinin evlenme kağıdını talep ettiler. O’nu da götürdü. Bütün kardeşleri ile ilgili doğum bilgilerini talep ettiler. Bunları da verdi. Geçen yıldan beri hem Reşat, hem Rum ustası bir “kimlik kartı” çıkarmak için uğraşıyorlar.

23 Nisan’dan sonra, Pile’de Rum polisi, “kimlik” kontrolü yapmaya başladı.

Reşat, daha önce güneyde serbestçe çalıştığı halde, 23’ünden sonra polis kontrolü nedeniyle Pile’den öteye geçerek çalışmaya gidemedi.

Bir aydan beri “işsiz” olarak kimlik kartını alacağı günü bekliyor. Son kez Larnaka Kaymakamlığı’na gittiğinde kendisine Stella adında bir memur yardımcı oldu. “Ben dosyanı tamamladım. Müdürün yanındadır.” dedi. Müdürün yanına giden Reşat “Burada dosyan yok” yanıtını aldı.

Reşat; şimdi ne yapacak?

Kendini yönetenler ona iş vermedi. Ailesinden öldürülenler olduğu halde, iş için güneye geçmeyi içine sindirebildi.  Babasının öldürüldüğü köye gidip belge aldı. Ancak bir aydır güneye geçerek çalışamıyor.

Hem Türk tarafı, hem Rum tarafı bu “savaş”ın yaraladığı gence iyi davranmıyor.

Bu genç; ne birinden, ne de ötekinden yardım görebiliyor.

İki çocuğununa, bir aydan beridir ekmek götüremiyor.

Kıbrıslı Rumlar, sanırım kendileri ile birlikte yaşamak istediğimiz bu “ortak vatan”da bu tür “tatsız olaylar”a karşı çok duyarlı olacaklardır. Bu bir genel şikayet değildir. Ancak birileri sanırım bana “iyi haber” verebilmek için gerekli hassasiyeti gösterecektir.

Ben size Reşat’ın “duygu dünyası”nı anlatmadım.

Köyüne gittiğinde yaşadıklarını, burada işten atıldığında hissetiklerini, güneyde bir  kimlik kartını bir yılda alamamasının yarattığı tahribatı anlatmadım. Bizler bu tür insanların “kin” taşımayan yüreklerini “sevgi” ile doldurmalıyız. Onlara yardım elini uzatmalıyız.

Kıbrıslı Rumların “hassasiyetlerini” görmek Reşat’ı ve beni mutlu edecektir.

 

(*) Hasan Kahvecioğlu’nun güney Kıbrıs’ta yayımlanan POLİTİS gazetesinde 12 Haziran 2003 tarihinde yayımlanan bu yazısı ardından, babası kayıp Reşat Şoförel, Kıbrıs Cumhuriyeti kimliği alabildi. Bu kimlik kartını almak onun dokuz ayına mal olmuştu...

 

[ başa dön ]

 

 

 

 

 

 

Kayıpların İzinde - 8    [ başa dön ]

***  Babası toplu mezarda bulunan Aleminyolu Ali Taşbel, onu kaybettiğinde henüz üç yaşındaydı... Duygu ve düşüncelerini YENİDÜZEN’e yazdı: “Annan planı gelince, bu konular ister istemez gündemden düştü...”

 

“Babam hiçbirşey söylemeden yanaklarımdan öptü, bize veda etti...” (*)

 

***  “Bizler 1974'de Rumların elinde esirken ben sürekli olarak 'babamı öldürecekler' diyerek ağlıyordum. Babam 2. gün Rum askerlerinin arasında getirilip hiçbirşey söylemeden beni alıp yanaklarımdan öptü ve bize veda etti. Ben bu toplu mezarı her ziyaret ettiğimde onlara getirdiğim çiçekleri öpüp atıyorum bu şekilde babamın o günkü öpücüğünü tekrar yanaklarımda hissedip mutlu oluyorum.Ve topluma da şunu söylemek istiyorum. Bizler yakınlarımızdan kalan tüm anılarına ve kırıntılarına, 27 yıl sonra 30-40 kişinin katılımıyla yapılan devlet töreniyle değil herzaman onları yüreklerimizde yaşatarak sahip çıkmaktayız.”

 

***  “Eğer günün birinde Annan planında öngörüldüğü gibi Rumlarla birlikte yaşayacaksak geçmişte bu insanlık suçlarını işleyen kişlerin (gerek Türk gerek Rum) ölmüş olsalar bile insanlık önünde teşhir edilmeleri ve hesap vermeleri gerektiğini düşünüyorum”

 

Babası toplu mezarda bulunan Aleminyolu Ali Taşbel, onu kaybettiğinde henüz üç yaşındaydı... Duygu ve düşüncelerini, YENİDÜZEN’e şöyle yazdı:

“Sayın Sevgül Uludağ,

Yenidüzen gazetesindeki Kayıpların İzinde adlı yazı dizinizi 3 gündür takip etmekteyim. Ben (Mustafa Ali 'nin oğlu Ali Taşbel) Aleminyo'daki olayda birinci dereceden yakınlarını kaybeden birisiyim. Size öncelikle şunu belirtmek isterim ki bu travmaları yaşamış olan ve her temmuzda yeniden yaşayan insanların hissettiklerini anlaması, birinci dereceden yakınlarını kaybetmeyen insanlar için o kadar kolay değildir.

Ben öncelikle yaptığınız röportajda önemli bir yanlışı düzeltmenizi istiyorum.Röportajda 'yeri saptanan Aleminyo toplu mezarı' ve sorduğunuz bir soruda 'Aleminyo'da bir toplu mezar bulundu' şeklinde kullanılan ifadeler konuyu yanlış bir şekilde topluma aktardığınızı gösteriyor.Ben 1971 doğumluyum , yani savaşda 3 yaşındaydım.Yaşananları daha çok annem ve halamın anlattıkları ile biliyorum.Bizler 3 gün esir tutulduktan sonra serbest bırakıldık ve talan edilmiş evlerimize birkaç giyisi almak için gittiğimizde birçok insanın gördüğü ve bildiği gibi, babalarımızın ,amcalarımızın katledildiği duvarın üzerindeki kazınmış kan izlerini ve toplu halde gömüldükleri yeri gördü.Burası Rum dışişlerinin internet sayfasında yayınladığı gibi rastgele bulunmuş bir toplu mezar değildir.Keza büyüklerimizin anlattıklarına göre köydeki olaylar sırasında ve sonrasında köye gelen BM askerleri durumu ve yeri rapor ettiler fakat gerekli kimyasal maddeleri olmadığı için burasının açılamayacağını söylemişler.Ayrıca BBC'de ve İngiliz basınında toplu mezar önünde ağlayan, 2 oğlunu kaybetmiş Dildare Dayı'nın röportajı ve fotoğrafları yayınlanmıştır.

İkinci husus olarak da, röportajda katledilen bu insanların birinci dereceden yakınları olarak bizlerin geri çekildiği ve yeterince uğraşmadığımız iddiasını kesinlikle ret ediyorum.Ben 2002 Aralık ayında olayı duyar duymaz Kayıplar Komitesi üyesi Rüstem Bey'den bilgi almaya gittim.Neler yapabileceğimizi etrafımızdaki yakınlarımızla tartışmaya başladık ve 2003 Temmuzunda Mustafa Tolga Bey'in evinde bir toplantı yaptık.Bu tartışmalar sonucunda edindiğim izlenimler şunlardır:

1-Bir kısmımız çıkartılacak kemiklerin teşis edildikten sonra ,Aleminyo'da bir anıt yapılarak orada gömülmesini,

2-Bir kısmımız ise kemiklerin Türk tarafında Değirmenlik veya uygun başka bir yere gömülmesini uygun gördü.

3-Birde bazı yakınlarımızın ruhsal durumlarının bu olayları kaldıramayacak kadar hassas olduklarını gözlemledim.

Daha sonra gündeme Annan planın girmesiyle bu konular gündemden ister istemez düştü.

Bu günlerde BM ve siz kayıplar konusunu yine gündeme getiriyorsunuz.Benim bu konudaki görüşüm mezarın uygun bir zamanda açılıp teşis yapıldıktan sonra oraya, Aleminyo'ya gömülmesidir.Bu işlem yapılırken kendi devletimizden de uzmanların orada olmasını istiyorum.Çünkü 2002 Aralık ve 2003 Ocak aylarında Rum tarafında bu konuyla ilgili Cyprus Weekly gazetesinde çıkan 2 yazıda anlatılan yalanlar Rumların bu olayları saptırmaya çalıştıklarını gösteriyor.Eğer günün birinde Annan planında öngörüldüğü gibi Rumlarla birlikte yaşayacaksak geçmişte bu insanlık suçlarını işleyen kişlerin (gerek Türk gerek Rum) ölmüş olsalar bile insanlık önünde teşhir edilmeleri ve hesap vermeleri gerektiğini düşünüyorum.(Bir iddiaya göre bizim köydeki olayların sorumluları ismen bilinmektedir)

Sonuç olarak bizler yakınlarımızın öldürüldüğünü biliyoruz ve kabul ediyoruz. Bazıları gibi kayıp mı ? esir mi tutuluyor ?diye düşünmüyoruz.Bizler 1974'de Rumların elinde esirken ben sürekli olarak 'babamı öldürecekler'diyerek ağlıyordum.Babam 2. gün Rum askerlerinin arasında getirilip hiçbirşey söylemeden beni alıp yanaklarımdan öptü ve bize veda etti.Ben bu toplu mezarı her ziyaret ettiğimde onlara getirdiğim çiçekleri öpüp atıyorum bu şekilde babamın o günkü öpücüğünü tekrar yanaklarımda hissedip mutlu oluyorum.Ve topluma da şunu söylemek istiyorum.Bizler yakınlarımızdan kalan tüm anılarına ve kırıntılarına, 27 yıl sonra 30-40 kişinin katılımıyla yapılan devlet töreniyle değil herzaman onları yüreklerimizde yaşatarak sahip çıkmaktayız.

 

Ali Taşbel (Tel 2234061)

tasbel@kibris.net

 

Not:Yazı dizinizde direk adım geçmediği halde yazılanların bir kısmının direk muattabı olduğum için bu yazıyı da gazetenizde yayınlamanızı rica ediyorum.”

 

[ başa dön ]

 

 

 

 

 

 

Kayıpların İzinde - 9    [ başa dön ]

***  1989 yılından bu yana Kıbrıs Kayıp Şahıslar Komitesi’ndeki Kıbrıslırum Temsilci’nin yardımcılığını yapan ve toplu mezarların açılışında bulunan Xenophon Kallis:

 

“Kıbrıslıtürk kayıpların yarıdan fazlasının akibetini biliyoruz...” (*)

 

***  Kıbrıslıtürk kayıpların %50’den fazlasının  akibetleri ve nerede gömülü olduklarına ilişkin bilgileri Kıbrıs Kayıp Şahıslar Komitesi’ndeki Kıbrıslıtürk Temsilci’ye 1998’de verildiğini anlatan Kallis, “Yaptığımız araştırmalar temelinde, Kıbrıslıtürk temsilciye, Kıbrıslıtürk kayıpların %50’sinden fazlasının akibeti hakkında bilgi verdik... 200’den fazla şahıs... Kıbrıslıtürk temsilciye ayrıca başka kayıp şahıslarla ilgili ek bilgilere sahip olduğumuzu da aktardık.  1963 ve 1974’te kaybolmuş bulunan Kıbrıslıtürk kayıp şahısların durumunu aydınlatmak için çok iş yaptık” diyor...

 

***  Kallis “Bu bilgilerin bazıları 1989’da Kayıp Şahıslar Komitesi’ne verilmişti. Ama esas bilgiler 1998’de verilmişti... Yani 6 yıl önce verildi kendilerine, ancak hiçbirşey yapılmadı. Mezarların açılması için birşey yapılmadı. Ailelerin bu bilgileri alma hakları vardır. O nedenle Kıbrıslıtürk kayıp ailelerine, eğer isterlerse ofisimize gelerek bu bilgileri almaları çağrısı yaptık...” diye konuşuyor...

 

 

Xenophon Kallis, 1989 yılından bu yana “kayıplar” konusuyla yakından ilgili. Kıbrıs Kayıplar Komitesi’nde bulunan Rum üyenin asistanlığını yapıyor. Aynı zamanda toplu mezarların açılışında bulunan çalışma grubunun üyesi... Babası Libmyalı, annesi Dalili olan Xenophon Kallis, halen Dali köyünde yaşıyor. Onunla söyleşimiz şöyle:

 

SORU: Kayıplar konusuyla nasıl ilgilenmeye başladınız?

KALLİS: Farklı düzeylerde ilgilenmeye başladım kayıplar konusuyla... Ancak inanıyorum ki tüm Kıbrıslılar şu veya bu şekilde, şu veya bu düzeyde “kayıplar” konusuyla ilgilidir çünkü kayıplarla ilgili öyküleri dinliyoruz, Kıbrıs’ın zorlu tarihsel dönemleri boyunca kaybolmuş bulunan  arkadaşlarımız, yakınlarımız, ailemiz vardır... Bu bağlamda, her bir Kıbrıslı ilgilidir kayıplar konusuyla. Bu çerçevede ben de kayıplar konusuna duyarlıydım... İngiltere’de öğrencilik yıllarım boyunca da çeşitli gruplardaydım ve kayıplar konusuna duyarlıydım. Sosyoloji, sosyal politika ve kamu yönetimi okuyordum. Kıbrıs’a döndüğümde Kayıplar Komitesi’nde bulunan Rum üyenin ofisinde çalışmaya başlamıştım... Bu da benim resmi olarak ilgimin başlangıcı oldu...

 

SORU: Hangi yıldı bu?

KALLİS: 1989’du...

 

SORU: Yani 15 yıldır kayıplarla uğraşıyorsunuz...

KALLİS: Evet, 15 yıl oldu! Başladığım gündeki konular neyse, bugün de aynı konular var...

 

SORU: Kayıplar konusuyla daha derin biçimde ilgilenmeye başladığınızda neler farkettiniz? Beklediğinizden daha fazla acı mı getirdi size? Neler getirdi? Orada çalışmak nasıl birşeydi?

KALLİS: Her birimiz için kendini keşfetme sürecidir bu... Kıbrıs çok küçük bir yerdir, çok zor koşullarda büyüdük, sürekli öyküler duyuyoruz, kendi yaşanmışlıklarımız da var. Ancak bu konuyla resmi olarak uğraşmaya başlayınca iki şey keşfettim: Kıbrıs toplumunda, hem Kıbrıslırumlar, hem de Kıbrıslıtürklerin bu trajik sorun nedeniyle çektiği acının büyüklüğünü ve olayın genişliğini farkettim. İkincisi de ailelerin çıkarına olacak şekilde, bu sorunu insancıl biçimde çözmek için işbirliği eksikliğini farkettim. Ailelerin çıkarına olacak şekilde derken şunu kastediyorum: onların sevdiklerine neler olduğunu, başlarına neler geldiği konusunda aydınlatacak, sağ mı, ölü mü olduklarını ortaya koymak... Üçüncüsü, bir Kıbrıslı olarak, bir insan olarak, uluslararası topluluğun bu konuya tepkisi benim için üzücüydü. Kıbrıs gibi küçücük, yarım nüfuslu bir ülkede, New York’un ya da Londra’nın bir kenar mahallesi büyüklüğünde bir yerde, nasıl bunca çok kayıbın olabileceğini bugüne kadar anlamış değilim... Ve bu konuların bunca uzun süredir çözülememiş olması, ilerleme kaydedilmemiş olması benim için en trajik yönüdür konunun. Çünkü uluslararası topluluk, her zaman Kıbrıs’ın işlerine karışmıştı ve  bu konu bilinçli ya da maksatlı biçimde çözümsüz mü bırakılmıştır? Çözmek mi istemediler? Bilemiyorum... Bugüne dek bunun nedenini anlayabilmiş değilim.

 

SORU: Sohbetimizde 1981’den bu yana Birleşmiş Milletler’in kayıplar konusuyla ilgili olduğunu, Kayıplar Komitesi’ne bu tarihte katıldığını söylemiştiniz...

KALLİS: Kıbrıs’ta Kayıp Şahıslar Komitesi 1981’de oluşturulmuştu. Birleşmiş Milletler kararları uyarınca oluşturulmuştu bu komite ve üç kişiden oluşuyordu - bir Kıbrıslırum temsilci, bir Kıbrıslıtürk temsilci ve bir de BM Genel Sekreteri’ni temsilen Birleşmiş Milletler temsilcisi. Genellikle bu İsviçre büyükelçisi olurdu, Uluslararası Kızılhaç Komitesi tarafından önerilirdi, Genel Sekreter tarafından da atanırdı. Bu komitenin amacı, kayıplar sorununu çözmekti, Kıbrıslıtürk ve Kıbrıslırum kayıplar sorununu... Hem Kıbrıslıtürk, hem de Kıbrıslırum temsiclilerin araştırma ekipleri vardır ve bunlar tüm Kıbrıs’ta, Birleşmiş Milletler’in de varlığının bulunduğu ortamda araştırma yaparlar, kayıp şahısların sağ mı ölü mü olduklarını bulmak için araştırma yaparlar. Ofisimiz Kıbrıslıtürk kayıpların akibetini araştırdı, Kıbrıslıtürk temsilcinin ofisi de Kıbrıslırum ve Yunan kayıpların akibetini araştırdı, tabii Birleşmiş Milletler’in önünde...

 

SORU: Araştırma yapmaya başladığınızda neler bulmuştunuz? Çünkü Kıbrıslıtürk kayıpların gömülü bulunduğu pek çok alanı bildiğinizi öğrendik... Örneğin Dohni gibi, Alaminyo gibi... Birazcık bulgularınızdan söz edebilir misiniz?

KALLİS: Kıbrıs’ta Kayıp Şahıslar Komitesi çerçevesinde çalışmalarımız tümüyle gizlilik içinde yürütülür, toplantılarımız da, bulgularımız da... Kıbrıslırum araştırma ekibi olarak yaptığımız araştırmalar sonucunda, komiteye birkaç grup Kıbrıslıtürk kayıbın akibeti hakkındaki bulgularımızı aktardık. Bazılarının gömülü bulunduğu alanları da bildirdik 1989’da. Ne yazık ki hiçbirşey yapılmadı. Ne yazık ki Kıbrıslırumlarla ilgili benzer bilgiler gelmedi... Pek çok politika karıştı bu işlere, onca yıl geçti, bulgular ailelerin lehine kullanılamadı. Kıbrıs hükümeti, bir noktada ilerleme ve bazı adımlar atma kararı aldı. 1997’de Sayın Denktaş ve Sayın Klerides, kayıplar konusunda bir anlaşmaya vardılar. Buna göre kayıp şahısların gömülü olduğu yerler hakkında bilgi alış verişinde bulunacaktık. Yaptığımız araştırmalar temelinde, Kıbrıslıtürk temsilciye, Kıbrıslıtürk kayıpların %50’sinden fazlasının akibeti hakkında bilgi verdik...

 

SORU: Kıbrıslıtürk kayıpların %50’si derken, sayıca ne anlama geliyor bu?

KALLİS: 200’den fazla şahıs... Ancak Atlılar-Sandallar’ı da dikkate alırsanız, onlar da kayıp sayılıyor, onları toplam sayıdan çıkarırsınız, çünkü onlardan kalanlar oradadır, gömülü oldukları yer de oradadır. Kıbrıslıtürk temsilciye ayrıca başka kayıp şahıslarla ilgili ek bilgilere sahip olduğumuzu da aktardık.  Bir başka deyişle, 1963 ve 1974’te kaybolmuş bulunan Kıbrıslıtürk kayıp şahısların durumunu aydınlatmak için çok iş yaptık. Kıbrıslıtürk temsilci ise bize Kıbrıslırum kayıp şahısların gömülü bulunduğu iki yerle ilgili bilgi verdi, bu yerlerden biri Beşparmaklar’da, diğeri de Lefkoşa’da. Müzakereler kesildi çünkü Kıbrıslıtürk temsilcilik yeni önşartlar ortaya koymuştu, darbede öldürülenlerin listesini talep etmişti. Onlara bu listeyi verdik, bunu kabul etmediler ve müzakereler durdu.

 

SORU: Yani 15 Temmuz 1974’te meydana gelen darbede öldürülen Kıbrıslırumların listesini mi istediler demek istiyorsunuz?

KALLİS: Evet, çünkü uluslararası alanda Kıbrıslıtürk temsilci her zaman “Onların kayıpları Yunanlılar tarafından öldürüldü, bize onların gömülü olduğu alanları söyleyin” diyordu. Darbede öldürülenlerin listesini hem Birleşmiş Milletler’e, hem de Kıbrıslıtürk temsilciye verdik. Listeyi ben hazırlamıştım...

 

SORU: Kaç kişiydiler?

KALLİS: 100 kişi kadardı. Bu liste Kıbrıs Dışişleri Bakanlığı web sitesinde görülebilir. Listeyi verdik. Bu olanaktan yararlanıp çağrıda bulunuyorum: eğer herhangi bir kişinin bilgisi varsa kayıp Kıbrıslırumlarla ilgili, bunu paylaşsın. Kayıplar listesinde bulunan Kıbrıslırumların, darbe esnasında öldürülen ya da darbe esnasında kaybolan kişilerden oluşmadığını kesinlikle söyleyebilirim. Darbede öldürülen her bir kişiyi biliyoruz, isimlerini biliyoruz, ailelerini biliyoruz, her aileyi bilirim... Yani bu konuda kuşku götürmeyecek bilgilere sahibiz ve kayıp Kıbrıslırumlarla darbede öldürülen Kıbrıslırumlar konusunda kafa karışıklığı olmamalıdır. Ve yine ilerleme olmamıştı, 1997’de varılan anlaşma yine uygulanamamıştı. Sonra hükümet tek taraflı adımlar atmaya karar verdi ve Constantin-Heleni mezarlığı ile Lakadamya’da mezarlar kazılarak açıldı...

 

SORU: Bunu biliyorum çünkü Andreas Paraskos’la röportaj yaptık bu konuda... Lakadamya mezarlığını nasıl keşfettiğini anlattı...

KALLİS: Ben de anlatayım çünkü bu konuda yanlış anlamalar vardır, neden bu kazıların yapıldığına ilişkin de yanlış anlamalar vardır. 1974’te pek çok yaralı ve ölü Kıbrıslırum vardı, oysa Lefkoşa Genel Hastanesi’nde bunca çok ölüye yönelik altyapı bulunmuyordu. İnsanları Constantin-Helena mezarlığına gömmeye başlamışlardı, orası dolunca da Lakadamya’yı buldular. Burası henüz açılmamıştı... Lakadamya’yı ölüleri gömmek için kullandılar. Bazı ölülerin durumu çok kötüydü çünkü bu insanlar normal koşullarda ölmemişlerdi, şiddet dolu ölümlerdi bunlar, kimisi yanmıştı, kimisi bombalardan ölmüştü... İnsanlar hastaneye götürülüyordu ancak onları kaydedecek zaman yoktu, kimlik saptayacak zaman yoktu. Böylece buldozerleri kullanarak ölüleri gömdüler. Gömdükleri pek çok kişinin kimliğini bilmiyorlardı. DNA teknolojisi gelişince artık bilimsel olarak bu insanların kimliğini saptama olanağına kavuştuk, o zaman mezarları açtık. DNA’ları temelinde oraya kimlerin gömülü olduğunu biliyoruz şimdi.  Şu ana kadar 140 kişinin kimliğini saptadık, buna 13 kayıp şahıs da dahildir. Bu 13 kişi Kıbrıs’taki Kayıp Şahıslar Komitesi’ne verilmiş olan kayıplar listesindeydi. Ve buna devam ediyoruz, henüz işimiz tamamlanmadı.  Daha ileri gidebilmek için, Kıbrıslıtürk kayıplarla ilgili olsun, Kıbrıslırum kayıplarla ilgili olsun, ailelerin işbirliğine ihtiyacımız vardır. İster Kıbrıslıtürk, ister Kıbrıslırum, isterse dünyanın başka bir yerinde olsun, aileler DNA testi için kan vermedikleri sürece, herhangi bir kimlik saptaması yapamayız geride kalanlardan. Sonra, bundan sonraki aşamaya geçtik. Bundan sonraki aşama da Kıbrıslıtürk kayıp şahıslar için açıklanan önlemlerdi. Mezarların açılmasından sonra yani, bu önlemler açıklandı...

 

SORU: Bu, 23 Nisan 2003’te barikatların açılmasından sonra olmuştu demek istiyorsunuz herhalde...

KALLİS: Evet...

 

SORU: Kıbrıslıtürk temsilci tarafından Kıbrıs’taki Kayıp Şahıslar Komitesi’ne verilen 500 kişilik bir listeyi yayınlamıştınız... Bu ailelere çağrınız neydi? Gelip kan vermeleri mi isteniyordu DNA testi için?

KALLİS: Bunlar bir dizi önlemlerdi...

 

SORU: Ne gibi?

KALLİS: Kıbrıslıtürk kayıp şahıslarla ilgili çok araştırma yapmıştık. Bunu insancıl nedenlerle yapmak görevimizdi, ayrıca onlar Kıbrıslılardı... İnsanın acısı aynıdır. Böyle bir liste yayımladık, ailelerin buna bakmasını, ailelerinden kayıp şahsın o listede olup olmadığına bakmasını istiyorduk. Ve onların ofisimize gelerek, her bir Kıbrıslıtürk kayıp için hazırladığımız dosyayı görmelerini, kayıp şahıs için ne yaptığımızı, ne tür bilgi topladığımızı görmelerini istedik.

 

SORU: Bu bilgiler, Kayıp Şahıslar Komitesi’ndeki Kıbrıslıtürk temsilciye on yıl kadar önce verilmişti diye duyduk...

KALLİS: Bu bilgilerin bazıları 1989’da Kayıp Şahıslar Komitesi’ne verilmişti. Ama esas bilgiler 1998’de verilmişti... Yani 6 yıl önce verildi kendilerine, ancak hiçbirşey yapılmadı. Mezarların açılması için birşey yapılmadı. Ailelerin bu bilgileri alma hakları vardır. O nedenle Kıbrıslıtürk kayıp ailelerine, eğer isterlerse ofisimize gelerek bu bilgileri almaları çağrısı yaptık...

 

SORU: Bu ofis nerededir?

KALLİS: Telefon numaralarını vermek istiyorum. 22-305794. Bu telefon, Kıbrıs’taki Kayıp Şahıslar Komitesi’ndeki Kıbrıslırum Temsilci’nin ofisinin numarasıdır. Sayın İlias Georgiadis’in... Ben onun yardımcısıyım. Bu ofis Ayios Omogolides bölgesindedir, Akropolis bölgesindedir. Aileler buraya gidebilirler, kayıp şahıslarına ait dosyaya bakabilirler, dosyadaki bilgileri inceleyebilirler. Size anlattığım gibi, Kıbrıslıtürk kayıpların çoğu için yapmış olduğumuz araştırma sonuçları vardır, eğer ölmüşlerse, gömülü oldukları alanlarla ilgili de bilgiler vardır.

 

SORU: Pek çok Kıbrıslıtürk gelip baktı mı bu dosyalara?

KALLİS: Çok sayıda Kıbrıslıtürk geldi...

 

SORU: Ve Kıbrıslıtürk temsilcilik kendilerine bilgi vermediği için ilk kez öğrendiler ne olduğunu...

KALLİS: Evet, ilk kez öğreniyorlardı - kendilerine bilgi verilmemişti... İkinci adım ise şuydu: onlara mezarın açılmasını isteyip istemediklerini soruyorduk. Ancak bunu yapmak için de kan örnekleri gerekiyordu. Bir databank oluşturduk, bir tür kan bankası, bunu Genetik ve Nöroloji Enstitüsü’nde yaptık, havaalanının yanında... Kıbrıslıtürkler oraya gidebilirler, Enstitü’dekiler her bir kayıp şahısla ilgili bilgilendirilmişlerdir. Ve burada küçük bir kan örneği verebilirler, eğer sağlık nedeniyle kan veremiyorlarsa, salya örneği de olabilir bu. Bunu alıp DNA’sını çıkarırlar Enstitü’de. DNA bilgileri son derece gizli tutulur, yalnızca aile içindir bu ve yalnızca sevdiklerinin kimliğini belirlemek içindir, başka bir amaç için kullanılmayacaktır. Ve Kıbrıslıtürklerin gömülü olduğunu bildiğimiz yerler için eğer yeterli sayıda kan örneği varsa, o zaman mezar açılabilir. Alaminyo’da mezar kazılmıştır, yerleri saptanmıştır ancak İnsan Hakları İçin Hekimler adlı sivil toplum örgütünden gelen, farklı ülkelerden bilim adamları - Dr. Haglund ve ekibi yani - ailelerden yeterli sayıda kan örneği olmazsa, buradaki kemikleri çıkarmayı reddetmiş bulunuyorlar. Çünkü bu projenin amacı insanidir - amaç, sevdiklerinden geride kalanları ailelere uygun biçimde gömebilmeleri için geri vermek ve ailelerin nihayet sevdiklerinin akibetini öğrenmeleridir. Sevdiklerinden geride kalanları verdiğimiz her bir olayda DNA analizine ilişkin bilimsel bir rapor da veriyoruz, kazıdaki bulgularla ilgili bilimsel bir rapor da veriyoruz aileye ve bir de ölüm sertifikası veriyoruz, o insanın nasıl öldüğüne ilişkin bir rapordur bu. Her bir kişinin cenazesi için de bin Kıbrıs Lirası veriyoruz...

 

SORU: Hatırladığım kadarıyla bu önlemlerde Kıbrıslıtürk kayıp yakınlarının, Kıbrıslırum kayıp yakınlarıyla aynı haklara sahip olduğu belirtiliyordu, öyle miydi?

KALLİS: Evet, aynı haklara sahiptirler. Yakınları kayıp olan ya da ölmüş bulunan Kıbrıslırumlarla ilgili bir yasa var. Belirli hakları var, anne ya da eş ya da çocuk olmasıyla ilgili bazı kriterlere göre bazı mali yardımlar var. Bu önlemleri açıklarken, Kıbrıslıtürk kayıp ailelerinin, asker olmayan ve ölmüş olan Kıbrıslıtürklerin ailelerinin, bu durumdaki Kıbrıslırum ailelerle aynı haklara sahip olduklarını belirtmiştik. Örneğin darbeye katılmış olan Kıbrıslırum askerler bu yasada haklara sahip değil, o nedenle herhangi bir yardım almıyorlar. O nedenle siviller diyorum... Sivillerin bu hakları var...

Kıbrıslıtürklerin bu çağrımıza yanıtı kitlesel oldu diyebilirim...

 

SORU: Kaç Kıbrıslıtürk ailenin DNA testi için kan verdiğini söyleyebilir misiniz?

KALLİS: Bu gizli bir bilgi olduğu halde, şöyle diyebilirim: yüzlerce kan örneği verildi, yüzlerce... Tam sayıya girmek istemiyorum. Ailelerden ayrıca antropolojik bilgiler de aldık. Ofisimizde bir Kıbrıslıtürk doktor çalışıyor, Dr. Armağan Salih... Ofisimizdedir, kan örneklerini alıyor, Kıbrıslıtürk ailelerin vermek istediği bilgileri alabiliyor... Şunu belirtmek istiyoruz: yaptıklarımızı tümüyle insancıl nedenlerle yapıyoruz, Kıbrıslıtürklerin Kıbrıslırumlar için neler yapıp neler yapmayacağına bakmaksızın, Kıbrıslıtürk kayıp aileleri için elden gelen herşeyi yapacağız. Bu problemin çözümünü istiyoruz, ailelerin çıkarları için bu sorunun çözümünü istiyoruz.

 

SORU: Sohbetimizde bir kişinin kayıp olmasının anlamından söz etmiştiniz. “Kayıp olmak, yaşamın inkarıdır” demiştiniz... Biraz bundan söz eder misiniz?

KALLİS: Kıbrıs dahil, tüm dünyada kayıp şahıslar için trajik olan şudur: insanlık tarihinde ilk kez, bir insan varlığının yaşamının inkarı ortaya çıkıyor - çünkü kayıp kişi ne yaşamdadır, ne de ölüdür. İster sağ, ister ölü olalım, hepimiz bir topluma aitiz. Oysa kayıp şahıslar bir tür boşlukta yaşarlar, insanlık tarihinde ilk kez bu tür bir “varlık” sözkonusudur. Görevimiz,  ki mezarları açarken bunu yapmaya çalışıyoruz, kayıp kişileri ister sağ, isterse ölü olsunlar, ailelerine ve toplumlarına geri vermektir. Elbette her aile sevdiklerinin kendilerine sağ olarak dönmesini ister ancak eğer bu kişiler ölmüşlerse, onların ölülerini ailelerine ve toplumlarına vermek de önemlidir çünkü ölü olsalar bile o topluma aittirler. Sosyal terimlerle söyleyecek olursak, kayıp kişilere “varlık” kazandırırız. Ailelerin buna ikna olması önemlidir çünkü verilen siyasi bir demeç sonucunda bir kayıp kişinin yaşamının inkarını kabul etmek  zordur. Ailelerin ölümle ilgili  kanıta ihtiyacı vardır. Ölümün kanıtı ve yaşamın inkarının kanıtı da kayıp kişilerden geride kalanlardır, bunu ailelere geri veririz. Daha önce belirttiğim gibi kayıp kişilere “varlık” kazandırırız, onları ailelerine ve toplumlarına geri veririz ve bu ailelere ölü olduklarına dair kanıtları veririz. Şunu da eklemeliyim: şimdiki insan hakları kavramlarına ve insani hukuğa göre, uluslararası alanda ölülerin de uygun biçimde gömülme hakları vardır. Ölülerin de huzur içinde yatma hakkı vardır. Bunun çok önemli olduğunu düşünüyorum, hem toplumsal, hem de dini bakımdan... Her birinin uygun biçimde gömülmesinin, her birinin somut kanıtlar sonucu sağ mı ölü mü olduğunun belirlenmesinin önemli olduğunu düşünüyorum.

 

SORU: Birkaç sorum daha var. Biri Dohni’yle ilgili. Dohni’de neler oluyor?

KALLİS: Spesifik olarak konuşmak istemiyorum, diğer kayıp ailelerine haksızlık olur bu.

 

SORU: Neden Dohni’den bahsediyorum? Çünkü Dohnililer DNA testi için kan örneği verdi...

KALLİS: Dohni’deki kayıpların akıbeti ve gömülü oldukları yerler hakkında bilgi verdik. Ailelere, sevdiklerinden geride kalanları geri vermek için elden gelen herşeyi yapacağız. Şu anda ne yaptığımızı tartışamam ancak tüm önçalışmaları yapıyoruz aileler için yapmamız gereken şeyleri yapabilmek için.

 

SORU: Alaminyo’dan bazı insanlarla konuşuyorum, özellikle kayıp çocuklarıyla... Alaminyo’dan kayıp şahısların çocukları birkaç şey söylüyorlar. Öncelikle babalarının kayıp olmadığını bildiklerini, onların ölmüş olduğunu ve gömülü oldukları yeri de bildiklerini söylüyorlar. Bazıları babalarının gömülü olduğu yerde kalmasını istediklerini söylüyorlar, rahatsız edilmelerini istemediklerini söylüyorlar. Bazıları, babalarının gömülü olduğu toplu mezarda bir tür anıt yapılmasını istediklerini söylüyorlar... Ne düşünüyorsunuz? Bunlar Alaminyo’da gömülü bulunan bazı Alaminyolu Kıbrıslıtürklerin çocuklarından aldığım mektuplarda yazıyor... Onlarla konuştum da...

KALLİS: Alaminyo’yla ilgili iki nokta var. Kıbrıslıtürk temsilcinin Kıbrıs Kayıplar Komitesi’ne getirmiş olduğu Alaminyolu Kıbrıslıtürklerle ilgili dosyalarla yapmış olduğu resmi başvuruda, onların “kayıp şahıslar” olduğu belirtiliyor. İlk kez bu kişilerin aileleri tarafından “ölmüş” olarak kabul edildiğini duyuyorum. Burada bir çelişki var çünkü bir yandan bir kişiyi “kayıp” olarak takdim edip, öbür yandan “ölmüş olduğunu” söyleyemezsiniz.  Ailelerin onların kayıp olduğu yönündeki bilgilerine dayanarak, araştırmalar yaptık, önhazırlık kazısı yaptık. Bunun amacı, sevdiklerinden geride kalanları ailelere geri vermekti. Her bir ailenin haklarını tanıyoruz. Ailelerin işbirliği olması halinde, bizim insancıl görevimiz sevdiklerinden geride kalanları, ailelerine geri vermektir. Her bir aileye... Kişi olarak şuna inanıyorum: her bir aile, sevdiklerinden geride kalanlarla ilgili işlemleri kendilerine göre yapacaklardır. Ben yalnızca ailelerin haklarını tanıyorum, her bir ailenin bu hakkı vardır. Şu çağrıda bulunmak istiyorum bir kez daha: eğer sevdiklerinin kayıp olduğuna inanıyorlarsa, elimizde bilgiler vardır, onların işbirliği olmadıkça, daha fazla ilerleyemeyiz.

Sevdiğiniz insanları tarlalarda, dağlarda, gömülmüş oldukları çeşitli yerlerde bırakmanın birazcık insani olmadığını düşünüyorum. Her bir dönemin politikalarına bakılmaksızın, ölülere saygı göstermeliyiz. Ölülerin huzur içinde yatma hakkı vardır, tümümüz bu insanların huzur içinde yatması için işbirliği yapıp elimizden geleni yapacağız.

 

SORU: Dün Alaminyolu kayıplardan bir Kıbrıslıtürkün oğluyla görüştüm...  Öncelikle Kıbrıslırumlardan derin bir kuşku duyuyordu, bunu anlayabilirim. Babasıyla ilgili yaşadığı deneyimler acıdır... Bana şunu söyledi: “Neden mezarları açmaya ille de Alaminyo’dan başlamak istiyorlar da örneğin Dohni’den başlamıyorlar?” dedi. “Çünkü onlar yasaları çok iyi biliyorlar” dedi... Son derece kuşkuluydu... “Neden Dohni değil de Alaminyo?” diyordu...

KALLİS: Bir kuşku olmaması gerekir Alaminyo’yla ilgili. Fazla güven olmadığını anlıyorum, sosyal düzeyde buluşmalara ancak çok yakın geçmişte başladık, geçmişte kötü deneyimlerimiz oldu, bu deneyimler de birbirimize nasıl bakacağımızı koşullandırıyor. Aynı şekilde birbirimizin hareketlerini ve tepkilerini de yorumlamamıza ya da yanlış yorumlamamıza neden oluyor. Bu anlaşılabilir birşey, bu kişinin tepkilerini anlayabiliyorum. Ona şunu söylemek istiyorum: “Gizli” bir “gündem” yoktur, siyasi bir manipülasyon yoktur, neden Alaminyo da Dohni ya da başka bir yer değil diye siyasi bir neden yoktur. Kıbrıslıtürklerin gömülü olduğu alanların büyük çoğunluğuyla ilgili bilgiler verdik. Eğer aileler işbirliği yaparsa, kazılara devam edeceğiz. Yani Alaminyo’yla ilgili özel birşey yok, bir yerden başlamamız gerekirdi, bu da tesadüfen Alaminyo oldu, özel birşey yok yani...

 

SORU: Son sorum şu: Erdoğan hükümetinin Avrupa Konseyi’ne Ekim’e kadar kayıplar sorununu ele alıp çözmeye söz verdiğini okuduk Rum basınından. Neden böyle bir söz verildi? Konu neydi?

KALLİS: Türk delegasyonundan Avrupa Konseyi’ne işbirliği yapacaklarına dair bir söz verildi, mezarların açılacağına, etkili araştırmalar yapılacağına ve başka şeylere söz verdiler.

Ben bir politikacı değilim, umuyorum ve dua ediyorum ki anons ettikleri uygulanır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Kıbrıs’taki kayıp şahıslarla ilgili kararının uygulanması konusu görüşülürken böyle bir söz verdiler.

 

SORU: Bu karar ne zaman alınmıştı?

KALLİS: Birkaç yıl önce. Kıbrıs devletinin Türkiye’ye karşı açtığı bir davanın sonucuydu bu. Yine umudumu ve dualarımı ifade etmek istiyorum, en azından orada söylediklerinin somut adımlar olarak uygulanması ve bu konuda ilerleme kaydedilmesini umuyor, bunun için dua ediyorum.

 

SORU: Benim sormadığım, sizin eklemek istediğiniz birşey var mı son olarak?

KALLİS: Benimle röportaj yapan biri olarak değil de bir Kıbrıslı olarak şunu ifade etmek istiyorum: o kadar çok sayıda, onca kuşak boyunca, o kadar çok acı çekildi ki Kıbrıs’ta, inanıyorum ki bu sorunu çözmeliyiz, bu sorunu inandırıcı biçimde çözmeliyiz. Toplumlar olarak tüm bu hatalardan birşeyler öğrenmeliyiz. Eğer bunları temizlemezsek, bir Kıbrıslı olarak, adada hiçbir zaman güven koşulları oluşturabileceğimize inanmıyorum.

 

SORU: Çünkü bunlar sistemi zehirlemeye devam edecektir...

KALLİS: Sistemi zehirlemeye devam edecektir, şurada, burada, Kıbrıs’ın her yerinde insanların gömülü olduğu mezarlar olacaktır, bunlar tesadüfen ortaya çıkacak, insanlar sevdiklerini aramaya devam edecekler... Benim için iki toplum arasındaki güvenin düzeyini gösteren bir barometredir bu. Gelecekte birlikte yaşama olasılığımızın ve aramızdaki ilişkinin niteliğinin  de barometresidir...

[ başa dön ]

 

 

 

 

 

 

 

Kayıpların İzinde - 10    [ başa dön ]

 

Parçaları gizlenen bir “yapboz” oyunu... (*)

 

“İNCİSİNİ KAYBEDEN İSTİRİDYELER” yazı dizisini Ocak 2002’de YENİDÜZEN’de yayımladığımda, Kıbrıs Türk basınında henüz “kayıplar” konusu fazlaca ellenmemişti...

Kıbrıslıtürk kayıpların çocukları ilk kez basına konuşmuş, yıllarca bastırılmış, gizlenmiş, unutulmuş seslerini, düşüncelerini, duygularını, insan yüreklerini içtenlikle açarak duyurmuşlardı.

Şemi Bora’yla, Kutlay Erk’le, Tijen Gulle’yle, Özel Pınardan’la konuşmuştum... Tümünün babası kayıptı... Babası Sampson’un adamları tarafından vurulan Salih Bayraktar, 1957’de 10 yaşındaydı... O da bu dizide konuşmuştu...

 

KAYIPTA ADALET YOKTUR

İçişleri Bakanlığı Kaza Müfettişi Şahap Şemi kaybolduğunda, Şemi Bora 12 yaşındaydı... “İncisini kaybeden istiridyeler” dizisi için konuştuğumuzda şöyle demişti:

“Babam Türkler tarafından Larnaka polis karakolunda en son 26 Aralık 1963’te görüldü... Bir yerde 12 yaşında ailenin sorumluluğunu üstlenen bir çocuğu düşünün... Kardeşimle birlikte benim büyümemiz, tahsil yapmamız için annem büyük özverilerde bulundu... Dedem de bize yardımcı oldu, zor günlerden geçip bugünlere geldik... O hisleri anlatmak da kolay değil, yaşamayan insanın anlaması mümkün değil... Hiç kimsenin bu duyguları yaşamamasını dilerim... Bana göre kin, medeni bir insanın içinde olacak bir duygu değil... Ancak hiçbir zaman unutamayız, bu gibi olaylar başına gelenler karşı tarafı bağışlama duygusunu geliştirmeli, onun da koşulları birlikte gelme duygusuyla... Kayıpta adalet yoktur... Bu konular bir an önce politik malzeme olmaktan çıkarılmalıdır... Yeter artık diyoruz, neredeyse 40 yıl geçti üzerinden... Ben 12 yaşındaydım, oğlum üniversiteden mezun oluyor ve hala biz bu kayıplar konusunun her iki taraf arasında gidip geldiğini, görüşüldüğünü, alevlendiğini, geri düştüğünü görüyoruz... Artık yeter diyorum, bu konu artık kapansın. Otursunlar, bir şekilde ne yapacaklarsa yapsınlar, bu konunun kapatılmasının yönetimini 40 yıldır bulmalıydılar diyorum...Çünkü her açıldığında, ben yaşlı annemi düşünüyorum, babam kaybolduğunda 30 yaşındaydı, şimdi zor yürüyecek durumdadır. Her konu açıldığında acı çekmektedir... Artık yeter diyorum....”

 

MEZARININ OLMAMASI UMUDA YOL AÇIYOR

Tijen Gülle’nin babası Aretyulu Vasıf Hasan, Lefkoşa’da mozaikçiydi... Babası kaybolduğunda 11 aylıktı, takvimler 18 Aralık 1963’ü gösteriyordu. Tijen Gülle duygularını şöyle anlatıyordu:

“Veli toplantısı olurdu, anneler babalar gelirdi, benim babam yok... O eziklik hiç eksilmedi... Babaya tam ne olduğunu bilememek, o çocuk aklımla yorum getirememek... Baban kayboldu diyorlar ama mezarı yok... Sanki babam çıkıp gelecekmiş gibi gelirdi, hatta ortaokula kadar ben babama mektup yazardım, duygularımı anlatırdım... Kayıp olduğunu bilmek ve mezarının olmaması, insanda her zaman bir ümide yol açıyor... Şu anda öyle bir ümidim yok ama belli bir yaşa kadar o ümidi taşıdım...”

 

SİVİL İNSANLAR ALINIP GÖTÜRÜLDÜ...

Mehmet Ali Göçer’in kardeşi Naim Hüseyin 29 Aralık 1963’te Aretyu’daki evinden Rum polisi tarafından alınıp götürüldükten sonra ondan bir daha haber alınamamıştı... Şöyle diyordu:

“Uzun müddet abimin öldürüldüğüne hiç inanmadıydım, esir olduğunu düşünerek, o hayalle yaşadım senelerce... Hiçbir zaman ölü olduğunu düşünmedim... Fakat zaman geçince artık o ümidi yitirdim... Suçsuz biriydi... Bir mevzide çarpışırken ölseydi, savaştı öldü derdim. EOKA’cılar yoldan alıp gitseydi, bir diyeceğim olmazdı. Ama müdafaasız biri silahlı biri tarafından alındı, resmi görevli polis tarafından alındı, eğer Kıbrıs hükümeti varsa, ben bundan onu sorumlu tutarım. Kıbrıs hükümeti bugün bana kardeşimi bulmaya zorunludur... Deftera polisiydi alan, belki de bugün o polis yaşamaktadır... Eğer bu suç cezasız kalacaksa ve AB’ye gireceklerse, nasıl girecekler? Ben Avrupa Birliği’nde hakkımı arayacağım... Ben de barıştan yanayım, ama bunlara dikkat edelim, çünkü yarın bunlar çıban başı olacak... Bu gibi insanlar istismar edilip bir kıvılcım başlayabilir, o nedenle çok dikkatli olmalıyız Kıbrıs’ta...”

 

BİR ÇOCUĞUN KALDIRAMAYACAĞI BİR YÜK...

Bu dizi yayımlanırken babası kayıp Kutlay Erk’in öyküsü içime dokunmuştu... Babası Merkezi Cezaevi gardiyanı Mustafa Arif 23 Aralık 1963’te kaybolduğunda, Kutlay Erk henüz 11 yaşındaydı, ilkokul son sınıftaydı... Babası nöbetteyken kalp krizi geçirmiş, Lefkoşa devlet hastanesine yatırılmıştı... Tarihler 21 Aralık 1963’ü gösteriyordu... 23 Aralık’ta babası hastaneden alınıp götürülmüş, geride ondan hiçbir iz kalmamıştı... Bir süre sonra esirlerin değiş-tokuşu gündeme geldiğinde Kutlay Erk, Girne Kapısı’na gidip babasının gelip gelmediğine bakardı:

“Esir edilmiş Kıbrıslı Türkler kamyonlar içinde Girne Kapısı’na getirilirdi. Babam geldi mi diye onu bulmaya giderdim... Girne kapısında kamyondan bir bir esir Türkler çıkar, aileleriyle kucaklaşırdı... Ben hisarın üstünde beklerdim, benim babam çıkmazdı... Gidip oradakilere sorardım, “Bu defa değilse gelen defa çıkar, daha gelecek olanlar var” diye bir umut verirlerdi... O burukluk, acı ve hüsranla eve giderdim... Tek başıma döndüğümde evde yıkım olurdu...” diyordu...

“Orada ben hatırlıyorum, küçük 11 yaşında bir çocuk olduğum için hisarın üzerinden izlerdim, daha yüksekçe bir yerden yani, çünkü kalabalığın içine karıştığımda göremezdim diye... Tabii gözünüz takılır kamyonun arkasından atlayan insanlara... Ve onun etrafında, ona sarılan, kucaklayan insanlara... Her atlayana bakardım ama hiçbiri değildi... Hep şimdi çıkacak olan, şimdi çıkacak olan diye Hisarın yamacında ayakta beklediğimi hatırlarım, o çıkarsa koşacak gibi bir hazırlık içinde... Bir kamyon boşalır, ikinci kamyon boşalır ve çıkmaz... Ve en sonunda bütün boşalan kamyonlar gider ve çıkmayınca tabii, büyük bir burukluk, kırıklık, hüsran içinde olurdum. Bu o anki bir ruhtu ama bir de eve gittiğimde ne diyeceğim de vardı. Bir benim yaşadığım vardı ki gelmedi, bir de eve gittiğimde, söylediğimde yaşanacak olan vardı. Onu da beraber yaşarsınız. Başka bir esir değiş-tokuş programı olur ve bu gene yaşanır ve çok iyi hatırlarım, o esirlerin değiş-tokuşu olduğu gün için annem evi hazırlardı... Bayram temizliği gibi temizlik yapılırdı geri dönecek diye. Bisikletini temizlerdik, hazırlardık geri dönecek diye... Yemekler yapılır, elbiseleri hazırlanırdı geri dönecek diye... Dediğim gibi evin en müsait oğlanı bendim onu gidip izleyebilecek durumda... Bu arada ben bisiklet sürmeyi öğrendim, bir defasında hatırlıyorum bisikletiyle gittim, bisikletiyle birlikte geleceğiz diye. Her defasında aynı olay olur, kamyondan bir bir esir Türkler çıkar, aileleriyle kucaklaşır, arkadaşıyla dostlarıyla kucaklaşır ama benim babam çıkmaz... Gene hüsran, gene yoktur. Gidip oradakilere sorardım, başka gelecek var mı diye, tabii tabii derler, daha gelecek var. Bu defa değilse, gelen defa diye bir umut verilirdi. O buruklukla, o acıyla, o hüsranla eve giderdim. Tek başıma dönünce evde epey bir üzüntü, ağlama, yıkım havası çıkardı. Teselli etmeye çalışırdım annemi, ablamı, daha gelecek olan var, bu defaya olabilir diye. Bir süre sonra dediler ki bitti, artık yok... Henüz evine dönmemiş olanlar akibeti meçhul kayıp kişiler sayılabilir. Onlarla ilgili araştırmalar yapılacak, belki bulunur falan şekline döndü durum. Ve kayıp ailesi olarak ilan edildik...”

 

YALUSA’DAN ALINIP GÖTÜRÜLEN YARGIÇ...

Aralık 2002’de YENİDÜZEN’de yayımlanan “ÖTEKİ TARAFTAN İNSAN YÜZLERİ” dizisinde, bir Kıbrıslırum kayıp çocuğuyla konuşmuştum... Babası Takis Hacınikolau, 1974’te ikinci harekat sonrası Yalusa’da (Yeni Erenköy) kahvehanede otururken alınıp götürülmüştü. Kahvehanede 50 kişi vardı ama aralarından 9 kişi seçilip götürülmüştü... Şöyle diyordu:

“Kahvehanede 50 kişi vardı ama 9 kişi aldılar. Bu 9 kişinin alınmasının bilinçli bir seçim mi olduğu, bir listeden mi seçildikleri falan anlaşılamadı çünkü bu 9 insanın iki toplum arasında yaşananlarla ilgisi yoktu. Çünkü alınıp götürülenler arasında öğrenciler vardı, müzik okuyan öğrenciler vardı, yalnızca orada tatillerini geçirmeye gelmişlerdi. Alındılar, biz haberi evde duyduk, şok geçirdik. Tümüyle izlerini yitirdik... Babam bir yargıçtı, Lefkoşa’da mahkemede çalışıyordu, adı Takis Hacınikolau’ydu. Çok bilgili, kibar biriydi. Ve gerçekten de onun alınması sürprizdi, belki yanlışlıkla alınmıştı yani siyasi ya da başka nedenlerden ötürü değil...”

Kıbrıslıtürk olsun, Kıbrıslırum olsun, ailesinde kayıp olanların duyguları aynıydı, acıları aynıydı... Onlar incisini kaybetmiş istiridyelerdi... Hep bir tarafları eksik kalırdı...

 

PARÇALARI BULUP YERİNE KOYMALI...

“Kayıpların izinde” yazı dizisi, “İncisini kaybeden istiridyeler”in devamı oldu... Birlikte okuduk Sevilay Berk’in trajik öyküsünü, Cemaliye Şoförel’in feryadını, İbrahim Dervişoğulları’nın anlattıklarını... Dohni’ye, Alaminyo’ya uzandık... Ali Taşbel’in, Kudret Özersay’ın acılarını paylaştık... Andreas Paraskos’la güneydeki Lakadamya toplu mezarının açılışına tanık olduk - o bize herşeyi anlattı... Ardından Xenophon Kallis’le neler yapıldığını konuştuk... Konuşma cesareti gösterdikleri için tümüne teşekkür ediyorum... Onlar konuştuğu, konuşabildiği için bu topraklarda yaşanmış olan acıların derinliğini öğrendik, yaşanan travmaları birlikte aşmaya çalıştık...

Kayıpların izini sürerken, Maria Georgiades bizleri alıp Değirmenlik’teki küçük evine götürdü - annesini, babasını, kızkardeşini, erkek kardeşini yitirişini anlattı... Bugün bütün ailesi kayıp, buna rağmen kuzeye geçmekte tereddüt etmiyor, Kıbrıslıtürklerle dost olmak istiyor, barış istiyor.

Artık bitsin istiyor...

 

MEZARLAR GİZLENDİKÇE KATİLLER GİZLENİR...

Artık bitsin...

40 yıldır bu topraklarda insanlar kayboluyor... 40 yıldır mezarlar gizleniyor... Kıbrıslıtürk mezarları, Kıbrıslırum mezarları farketmiyor... Kayıpların acısı aynı çünkü: gözyaşlarının milliyeti yok, pasaportu yok, sınırı yok...

Nerede olursa olsunlar, 40 yıldır gizlenen mezarlar, cinayetlerin gizlenmesi demek, kanıtların gizlenmesi demek, katillerin gizlenmesi demek...

Artık bitsin...

Adamız o kadar güzel ki, kan kokusuyla yaşamaktan vazgeçelim artık...

İster Kıbrıslıtürk, ister Kıbrıslırum, ister Kıbrıslıermeni, ister Kıbrıslımaronit, istersek Türkiye’den gelip buraya yerleşmiş olalım, kim olursak olalım, bu adanın sakinleri olarak birbirimize insan elimizi uzatalım... Konuşalım... Suskunluğumuzu bozalım... Bildiklerimizi, gördüklerimizi, duyduklarımızı anlatalım... Bizler suskun kaldıkça mezarlar gizlenir, mezarlar gizlendikçe kanıtlar gizlenir, kanıtlar gizlendikçe katiller gizlenir çünkü... Bu suskunluğu bozalım - hangi milliyetten olursa olsun, kayıplara aramıza dönmeleri, toplumlarımızın parçası olmaları, uygun biçimde gömülüp artık huzur içinde yatmaları için bir şans verelim...

Bir bulmacanın eksik parçalarını yerli yerine koyalım: kayıplar konusunu bir defada, kökten, tümüyle çözelim... Kıbrıslıtürkler ve Kıbrıslırumlar olarak bunu yapalım...

Tarihimizi birleştirelim - eksik parçaları biraraya getirerek kendi tarihimizi kendimiz yazalım... O tarih ki herkes kendine göre anlatır, kendine göre yorumlar... Bu diziyi hazırlarken, Kıbrıs’ta hiçbirşeyin göründüğü gibi olmadığını, anlatıldığı gibi olmadığını, olayları herkesin kendine göre hatırladığını, hoşuna gitmeyen, beğenmediği şeyleri “tarih”ten silmeye çalıştığını, gizlediğini, değiştirdiğini bir kez daha kavradım. Esas tarih yazılamayanlar, fısıltılarla anlatılanlardı... Bir de cesaretle bu dizide konuşabilenlerin anlattıklarıydı esas tarih...

 

PARÇALAR EKSİK, PARÇALAR GİZLENMİŞ...

Karşımızda kocaman bir yap-boz oyunu duruyor, parçalar eksik... Parçalar birileri tarafından alınıp gizlenmiş... Bunları bulalım, birlikte yerli yerine koyalım... Bütün resmi görebilelim ki bu topraklarda umutla, korkusuzca, özgürce, barış içinde yaşayabilelim. Bunu yapmaz, suskun kalır, bildiklerimizi, gördüklerimizi, duyduklarımızı, yaşadıklarımızı sivil yurttaşlar olarak paylaşmazsak, eksik parçaların sorumluluğunu birlikte üstlenmezsek, varolan güvensizlik, kuşkular, bastırılmış, gizlenmiş travmalar, içinde yaşadığımız sistemi zehirlemeye devam eder durur, “kayıp” üreten tarihimiz gelecekte de kendini yineleyebilir...

Bu dizi burada bitmiyor, çalışmalarımız devam edecek - çünkü dizinin ortaya çıkardığı yeni sorulara yanıtlar aramak gerek... Eksik parçaların bulunup yerine konulması, “yapboz” oyunundaki gerçek resmin ortaya çıkarılması gerek... Bu dizide konuşmaya fırsat bulamadığımız başka kayıp çocuklarıyla da konuşacağız, belki bunları bir kitaba dönüştüreceğiz... Ama şimdilik ufak bir ara verelim ve kayıp parçaları dev bir bulmacayı çözer gibi, birlikte aramayı sürdürelim...

 

[ başa dön ]

 

 

Kayıpların izinde dizisinin medyadaki yansımaları

 

 

 

 

            

copyleft (c) 2001-02 Hamamboculeri Dergisi - hamamboculeri@hamamboculeri.org

Bu sayfaya yer sağladığı için Science And Technology Wing, Pennsylvania Üniversitesi'ne teşekkür ederiz.