Hamamböcüleri pis değildirler. Pislikleri temizlemek için yaşarlar.

Devlet hamamböcülerini sevmez çünkü hamamböcüleri ona ne kadar pis olduğunu hatırlatırlar!

                         

 

ana sayfa -> dosyalar -> incisini kaybeden istirityeler & kayıpların izinde  -> medyadaki yansımaları

 

 

 

 

İncisini kaybeden istiridyeler & Kayıpların izinde

 

 

KAYIPLARIN İZİNDE DİZİSİNİN MEDYADAKİ YANSIMALARI

 

 

 

~ Sevgül Uludağ ~

 

---

 

Osman Güvenir, Mezarlar Açılırsa, Halkın Sesi, 25.08.2004

 

Armağan Karal, Ya Kayıp Bir Toplumun Akibeti?, Afrika, 24.08.2004

 

Şener Levent, Cezası Kalan Katliamlar, Afrika, 15-16.08.2004

 

Hasan Kahvecioğlu'nun Konukları: Sevgül Uludağ ve Andreas Paraskos, Radyo Mayıs

 

Hasan Kahvecioğlu, Teyzemin oğlu Reşat’ın kimlik mücadelesi, Politis, 12.06.2003

 

Okurlardan Gelen, Yenidüzen Medya

 

 Mehmet İncirli, Rumlar neden katliam yaptılar?, Kıbrıs- Okuyucu Mektupları, 22.08.2004

 

Medyaya takılanlar: Talat’tan “Kayıpların İzinde” yazı dizisine “sitem!...”, SİM FM, 17.08.2004

 

Hasan Kahvecioğlu, Kayıplar konusunda mutlaka birşeyler yapılmalı, Halkın Sesi, 17.08.2004

 

Mehmet Levent, Uçup giden kuşlar nasıl döner yuvaya?,  Afrika, 17.08.2004

 

Medyaya mektup - Ahmet Karaman, Yenidüzen Medya,  15.8.2004

 

Eralp Adanır, Roller, yaşanmışlıklar aynıydı, Kıbrıs Postası, 9.08.2004

 

Osman Güvenir, Sevilay Berk’in öyküsünü okurken gözlerim doldu, Halkın Sesi

 

Kutlay Erk, Kayıplar konusu çözüm bekliyor...,  Yenidüzen,  22.08.2004

 

Sami Özuslu,  “O bir gün çıkıp gelecek!..”, Yenidüzen, 22.08.2004

 

SİM FM, “Geçmişimizle yüzleşelim, bunlar karanlıkta kalmasın...”

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

HALKIN SESİ

Mezarlar açılırsa

Osman Güvenir

 

1963 olayları ile başlayan bir “kayboluş” ve bir “yokoluş” yolculuğunun tamı tamına kırkbirinci yılındayız…

Tam kırkbir yıl önce ilk Türkün kayboluşu ile başlayan bu kötü oyun, kırkbir yıl sonra çok kötü ve çok acımasız bir şekilde noktalanır mı diye düşünüyorum.

Nice insanımızı alıp götürmüşlerdi sokaklardan Rumlar.  Bir çok çocuğu babasız bıraktılar.  Onların baba sevgisinden yoksun büyümelerine neden oldular.

O gözlerinin önünde alınıp götürülen ve meçhulde bir çukura gömülen b abalarının akibetleri ile yanış tutuşan  çocukların hayalleri ve umutları ne oldu?  Ne oldu o yıllarca yollarını bekledikleri babalarının gelişi? 

O çocuklar hep “belki bir gün bu kapıdan yine babamız girecek ve yine onun son öpüşü gibi bir kez daha onu öpme bahtiyarlığına erişeceğiz” düşüncesiyle yaşadılar.  Ama bekledikleri babaları gelmedi.  Hiçbir zaman da gelmiyecek.

Gazeteci yazar Sevgül Uludağ’ın başlatmış olduğu kayıpların hazin hikayeleri ve onların yakınlarının duyguları çok anlamlı ve çok önemlidir bana göre.  Gerçekten bir “iz sürüştür” bu yapılanlar.  “Bu insanları kim ne zaman ve niçin alıp bir yerlere gömmüştür?” sorusunun karmaşası içinde bir arayış…

     Hele annesi ve babası alınıp götürülen o şehit kızının anlattıkları tam bir insanlık trajedisidir.  Ömür boyu bir hayalin peşinde koştular durdular.  Küçük küçük kardeşlerine hem analık hem babalık etti o minik kız.  Ne oldu?  Yıllar sonra anne babasının gömülü olduğu çukurun yerini öğrendi Kayıplar Komitesinden.  Hem de Rumların deşifre ettiği bir gerçekten.

Bakıyorum Taşkentten alınıp götürülen Türk erkeklerine ve onların arkada bıraktıklarına. 

 Fakat bir de Rum tarafındaki kayıp ailelerinin isyanına bakıyorum.  Hey gidi kavgalar ve savaşlar hey… O sıcak savaşlar ve kitle kavgaları değil mi insanları yok eden?

  Sonra soruyorum!  Gerek Türk gerekse Rum insanları hem soğuk savaşta hem de sıcak savaşta neden öldüler?

  Öldüler çünkü bir kısım ENİSİS maskaralığı peşinde koşan manyak ve sonu gelmez bir macera uğruna,ENOSİS uğruna bu adayı kana buladı ve arada hem masum Türkler hem de masum Rumlar canlarından oldular.

  Yani bütün bu kayıpların tümünden tamamen Rumlar sorumludurlar.  Durduk yerde kimse size silah sıkmaz siz durduk yerde o kimseye silah sıkmadıkça.  Yani Türkler ne yapacaklardı?  Elleri kolları bağlı mı oturacaklardı?  Kaybolan kardeşlerinin kanı için, mukabil tedbir almıyacaklar mıyıdı?

 Fakat tek bir Türk, tek bir Rumu kaçırıp meçhulde bir yerlere gömmemiştir.  Sadece sıcak savaşlarda ölen ölmüştür.  Bir de 15 Temmuzda Makarios darbesi esnasında yüzlerce binlerce Rumun ölmesi var. Bunu zaten mezarlık bekçisi papaz itiraf etmedi mi gazetelerde?

            Tam kırkbir yıl sonra Annan’ın görüşleri doğrultusunda “sözde artık her şey ortaya dökülmelidir” felsefesi içinde kayıplar konusu aydınlanacak.  Yeniden otonom Kayıp Şahıslar Komitesi toplanmaya başlayacak.  Hatta dün başlamış olması lazım.

    Herşeye sıfırdan başlayacaksak ve her şeyi kabul ederek bir yerlere varacaksak, geçmişte yaşananları ve yaşananların getirdiği ve hatta bundan sonra da getireceği trajedileri göze almalıyız.

     Masada kabul edilmesi gerekenler neler olmalıdır?

     1963 olaylarında kaybettikleri kişilerin mezarlarını taker taker bize Rumlar göstermelidir.  Ve biz de artık o dönemlerde kaybolan insanlarımızın bir kez daha geri gelemeyeceklerini acı da olsa bilmeliyiz.  Yapılabilecek DNA testleri ile en azından ölülerinin kemikleri alınacak ve bir çukura gömülerek “işte babamızın yıllarca özlemini çektiğimiz ve bulamadığımız mezarı buradadır” diyecekler.

     Ya 1974 savaşları?  Hem Türkler için hem Rumlar için durum aynıdır.  Hatta Rumlar için daha da farklıdır çünkü önce kendi aralarındaki hesaplaşmayı bitirmelidirler sonra 20 Temmuz savaşındaki kayıplarını aramalıdırlar.  EOKA’cıların öldürdükleri kendi soydaşlarından Kıbrıs Türkleri sorumlu tutulamaz.  Şu veya bu şekilde bazı şeyler ortaya çıkar.

     Ama 1974 savaşı sıcak bir savaştı.  Bizden de onlardan da bir çok insan öldü ve bir yerlere gömüldüler herhalde.  Hem Türk tarafındaki hem de Rum tarafındaki kayıp aileleri bağırıp çağırırlarsa ve hala acılar içinde yaşarlarsa “bu insanların buharlaşmadıklarını” da itiraf etme durumundadır iki taraf da.

    Diyelim ki Otonom Kayıp Şahıslar Komitesi belli prensipler içinde bilinen veya bilindiği sanılan mezarları açmaya karar verdiler.  Diyelim ki o açılan mezarlarda bulunan kemikler üzerinde DNA testleri yaptılar ve yakınları belirlendi.  Türk veya Rum…  Önemli olarak addedeceğimiz o insanların geçirecekleri psikolojik travmadır.  Sosyal bir travma olarak ve sosyal bir trajedi olarak yorumlamak durumundayız.

    Bu mezarlar açılırsa ve DNA sonunda hangi kemiklerin kime ait olduğu belirlenirse, yıllarca sürüp giden ruhsal fırtına dinecek ve bir yığın toprağın altında nişanlanmış kaybolan umudun belirgin odağı olarak orada kalacak.

 Şimdi soruyorum!  O insanların acıları dinecek mi?  O insanların acıları belki de daha da katmerlenecek ve yıllarca bulamadıkları veya üzerine kapanamadıkları mezarlar üzerinde ağıtlar yakacaklar.

 Bir dakika istiyorum sizden. Bütün okurlarımdan bir dakikalık zaman istiyorum.  Lütfen o kayıpların eşlerinin ve çocuklarının yerine koyunuz kendinizi.  Hep yıllarca duvardaki resmi ile avunduğunuz eşinizin veya babanızın son izini bulma heyecan ve merakınızı yenebilir miydiniz?

 Bir şehit çocuğu olsaydım bütün Kıbrıs’ı Neron gibi yakardım.  Bütün Rumları da bir kaşık suda boğardım.  İçimdeki yangını kimse de söndüremezdi.  O nedenle şehit veya kayıp çocukları veya aileleri yerden göğe kadar haklıdırlar diyorum arayış içinde olmakta.

 Açılsın bakalım o meçhuldeki mezarlar. Açılsın acılar, çığlıklar yine ayyuka çıksın, yine göz yaşları sessiz aksın şu kara toprağa.  Hayıf hem ölene hem de arkada kalanlaradır.   İki tane kurşun sıkmayan ganimet zengini ve fırsat düşkünü sonradan görmeler kına yaksınlar bir yerlerine… Yudumlasınlar viskilerini görkemli villalarının denize bakan teraslarında.    Asla arkalarına bakmadan şaşaalı hayatlarına devam etsinler.  Kulaklarını tıkasınlar kaybolan insanlar için yakılacak ağıtlara ve dökülecek göz yaşlarına. 

   Herkes görsün!İşte gerçek kahramanların kemikleri toprak altından toprak üstüne çıkıyor.  Aleme ibret olsun…

  Şimdi anladınız mı neden “Mezarlar açılırsa…” sorusunu sorduğumu?

(HALKIN SESİ - Osman GÜVENİR - 25.8.2004)

[ başa dön ]

 

 

 

 

 

 

 

 

 

AFRİKA

YA KAYIP BİR TOPLUMUN AKİBETİ ?

Armağan Karal

 

Sevgül Uludağ'ın kayıplarla ilgili girişimi, Kıbrıs'ın kuzeyinde bu acıları yaşayanların yüreklerindeki kırk elli yıllık suskunluğa gömülmüş o derin acıyı, toplumsal yüreğe yeniden taşımakla kalmadı, bu toplumu yönetenlerin bizlere neler yaptıklarını da başka bir açıyla yeniden görmemizi sağladı.

Sevgül'ün kayıplarla ilgili yaptığı, yalnızca bir yazı dizisi olarak değil, bu adada karanlık tarih yaratanlarca insanların yüreğinde açılan yaralara karşı protesto ve teşhir gücü yüksek, yeni bir hareket olarak algılanmalıdır. O yüzden, Sevgül'ü bu girişiminden ötürü bir daha kutlamak gerekir .

Neredeyse adam başına bir politikacının düştüğü bu kirli siyaset, derin ve karanlık çukurda, şimdiye kadar hiç kimsenin, hiçbir politikacının ya da muhalifin değinmediği, ilgilenip de peşine düşmediği, çözüm aramadığı, o insanların acılarını paylaşmayı dahi düşünmediği bir konuydu kayıplar konusu; yara deşildi, irin akmağa başladı artık; Sevgül'ün sayesinde.

Umarım Sevgül'ün bu cesur ve bireysel hareketi, toplumun bu hiç değinilmeyen önemli yarasının tedavisi için de iyi bir başlangıç olur.

“Başbakan Mehmet Ali Talat'” ın protestosuna rağmen hem de.

Sevgül'ün kayıplarla ilgili yazı dizininin sırası değilmiş idi, şimdi.

Ne zamandır bu toplumun kayıplarını aramanın sırası? Neyin sırasıdır acaba şimdi? Kendisine böyle bir soru sormağa gerek var mı dersiniz?

Hiç kimse kusura bakmasın ama, zaten Kıbrıs'ın kuzeyindeki topluma, ne zamandır zaten tümden kayıp gözüyle bakılmıyor mu?

1974'ten beridir, Kıbrıs'ın kuzeyindeki insanlara ne zaman yaşıyorlarmış, hayattaymışlar , ya da bu dünyada varmışlar gibi muamele edildi ki?

“Başbakan”, hala böyle sürüp gitsin istiyor demek .

Biz kayıp bir toplum olarak sesimizi kısıp oturalım, yoksa varlığımız anlaşılırsa, adamın başı derde mi girer? Bunu mu demek istiyor?

Öyle ya!..

Seçim zamanları geldiğinde, binbir vaadle kayıplar oldukları yerden kah sessiz sedasız, kah meydanlarda keşfedilip alkışlanarak, kah odun , kah mum yaktırılıp, güvercinler uçurtularak, toplumsal varlığın kayıp ruhundaki acı öne çıkarılıp, sizin varlığınızı , yaşadığınızı ve bu dünyada bir değer olduğunuzu kanıtlayacağız denilerek sandıklara götürülür.

Seçimden sonra ise, toplumun insanlarının aslında bu dünyada yasal ve yaşar hiçbir varlık gösteremedikleri ve kayıp oldukları, çoktan kayıp edildikleri ve öylece de kalmaları gerektiği anımsanıp kanıksanır.. hatta kayıp kalmağa zorlanırlar..

Susunuz .. Varlığınızı belli edip de başımı belaya sokmayın demek ne demektir bir “başbakan” için?

Ya da yaşarken ve yaşadığı bilinirken, kendi “seçtiklerince” kayıp sayılan bir toplum için?

Bu dünyada bizim toplum olarak , vücudumuzdan ve iskeletimizden başka, yaşadığımıza ilişkin yasal bir belge, bulgu, ya da tanık, veya kanıt var mıdır ?

“Yokoluşumuzun hızlanması” tehlikesine karşı önlem almağa, ya da “Varlığımızı idame ettirmek” hırsımızı kuvvetlendirmeğe yönelik çabalarımız neden hep boşa gidiyor zannediyorsunuz?

Savaşlarda kaybolanların gündeme gelmesi bu yüzden de çok iyi oldu bence.

Asıl kayıp kavramına uyan ve daha da acıklı olan; bir toplumun, otuz kırk yıl boyunca yaşadığının bilinmesine rağmen, savaşlarda kaybedilenlerden daha çok kayıp sayılıp, yokmuş muamelesi görmesidir sanırım.

İşte Sevgül'ün yazı dizisi, o “anamın babamın kemiklerini isterim” diye yüreği parçalanan kayıp ailelerinin yıllardır çektikleri acıların yanında, bana bunları da düşündürdü.

Yaşarken bile yok saydıları bir toplumun kayıplarının ve kayıplarına ait kemiklerin, kalıntıların, izlerin peşine bu efendiler neden düşsündü?

Oysa kayıpların kemiklerini aramak, kayıpların akibetlerini öğrenmek bir insanlık hakkıdır, bunu yapmamak da bir insanlık suçudur.

Ya kemikleri ve vücudu hala sağlam olan bu kayıp toplumun akibetini kim tayin edecek, kim öğrenecek?

(AFRİKA - 24.8.2004)

[ başa dön ]

 

 

 

 

AFRİKA

Cezasız kalan katliamlar...

Şener LEVENT

 

Geçtiğimiz aylarda Kıbrıslı bir Rum dostum bir gün ilginç bir haber verdi bana.

-Duydun mu, dedi...

-Neyi, dedim.

Sonra şimdi adını anımsayamadığım bir Rumdan söz etti ve,

-Ölmüş, dedi...

Kimmiş bu Rum?

Dohi'deki katliamı yapan adam...

-Herkes biliyor muydu bunu, diye sordum dostuma...

-Biliyordu ya, dedi...

-Ve ne cezalandırıldı, ne de hesap soruldu ondan değil mi? Kendi halinde hiçbir suç işlememiş gibi yaşayıp gitti ve bu dünyadan göçtü demek...

-Ne yazık öyle, dedi dostum...

***

Bir suçlular cennetidir bu ada...

Nice cinayetler işleyen katillerin serbestçe aramızda dolaştığı bir ülke...

Yapanın yaptığı yanına kaldı hep...

Hesap sorulmadı hiçbir zaman kimseden...

Ne İngiliz zamanında adam öldürenlerden, ne cumhuriyet yıllarında cinayet işleyenlerden...

60'lı yıllardaki katliamların da hesabı sorulmadı, 74'teki katliamların da...

Gezer dolanırlar aramızda hiçbirşey olmamış gibi...

Sonra bir gün öldükleri duyulur...

-Ölmüş, derler...

Merak ediyorum...

Muratağa, Atlılar ve Sandallar katliamlarını yapanlar nerde acaba?

Ne yapıyorlar?

Onlar da biliniyor mu böyle?

Herkes bu katliamları yaptıklarını bile bile onlarla birarada yaşamayı içine sindirebiliyor mu?

Ayvasıl katliamını yapanlar yaşıyorsa, bugün 70'li yaşlarında olmalı.

Onlar ne alemde?

Kapılar açıldıktan sonra Ayvasıl'a gidenler de oldu mu acaba?

Tazelediler mi anılarını?

***

Sevgül Uludağ izini sürmüş acıların.

İyi de etmiş...

Türk-Rum kayıp yakınlarını bulup trajik öykülerini dinlemiş onların...

Ve aktarmış bize...

İşte bir şehit eşi ve anası...

Cemaliye Şoförel...

Eşi ile oğlu katledilmiş Ağustos 74'te Dohni'de...

Oğlu,

-Anne son bir defa öp beni, demiş ona.

Bir daha da ne görüşmüşler, ne kucaklaşmışlar...

Cemaliye Şoförel dün gibi anımsıyor herşeyi...

Bu katliamı yapanları da...

-Andriko Foru, diyor...

Herkesi toplayıp götüren Rum o işte...

Yaşıyor mu hala?

Cemaliye Hanım diyor ki:

-Yaşar... Görmedim... Bilirim yaşadığını, gidenler görür... Çıkar mı insan içine? Kaç kişi bizden gitti Dohni'ye, çıkmaz dışarı... Dohni'de tam girişte oturur... Köyü girerken bir hayli kamyonlar, traktörler, şirolar var, hep onundur...

Gördünüz mü, bir cani nasıl yaşar...

Nasıl sefa sürer şu Kıbrıs denilen suçlular cennetinde...

***

Biz bunları bile bile yaşıyoruz işte bu memlekette...

En korkunç katliamların bile cezasız kaldığı bir yerde ömür törpülüyoruz...

Bir Nürenberg Mahkemesi kurmayı başaramadık burada.

Suçluları sanık sandalyesine oturtamadık.

Hatta daha da kötüsü, bu suçluların çoğunu başımıza idareci yaptık.

Bugün Güney'deki ipler de, Kuzey'deki ipler de hala onların elinde...

Kıbrıs'ta çözüm yoksa bunun için yok işte...

Cinayetlerini örtbas eden ve canilerini cezalandırmayıp ödüllendiren toplumlar nasıl bir adalete, nasıl bir barışa ulaşabilirler ki?

Dohni katliamının baş aktörlerinden Andriko Dohni'de kamyonları ve şiroları ile hiçbir şey olmamış gibi yaşayıp gidiyorsa, Kıbrıs'ta bulacağımız adalet nasıl bir adalet olacak?

 

CEZASIZ KALAN KATLİAMLAR (2)

Cezasız kalan cinayet ve toplu katliamlar yalnız Rumlara ait değil.

1974'tre öldürülen çok sayıda Rum da var.

Nerde oldukları, nereye gömüldükleri bilinmeyenler de var...

“Biz sivilleri öldürmedik” diyenler yalan söylüyor.

Bizim Ali Osman, TC'li komutanın öldürmek için kendisine teslim ettiği o beş sivil Rumu emre itaat edip de öldürseydi, onlar da şimdi ölmüş ve bir yerlere gömülmüş olacaktı.

***

Yıllardır terennüm ediyoruz biz...

Dohni...

Muratağa...

Atlılar...

Sandallar...

Eğer Kuzey'deki tozlu mezarlar açılırsa ne olacak?

Rumlar da söylemeye başlayacak belki...

Lapta...

Karava...

Kazafana...

Toplu mezarlar propagandasında bugüne dek Rumlara karşı bir üstünlük sağladıysak, Kuzey'deki toplu mezarların açılmasına izin vermediğimiz için sağladık.

Toplu sivil katliamları bizim değil, yalnız Rumların işiymiş gibi gösterdik.

Ama bilen bilir.

Gören bilir...

Ağızlarını kerpetenle açsan açılmaz bilenlerin ve görenlerin...

En küçük ayrıntılarına dek anlatırlar da “ benden duymamış ol” derler.

Ölenler mezara götürür bildiklerini...

Yaşayanlar mezara götüreceği günü bekler...

***

Bildiklerini, gördüklerini anlatma cesaretine hala sahip olamayan toplum bir zındana hapsetmiş gibidir kendini...

“Gör duy konuşma” ile geçen hayatımız bir korku filminden başka nedir ki?

Bir toplumda konuşanların ocağı söndürülürse eğer, geriye kalanlar nasıl konuşabilir?

Bir de bu korku filminin tam ortasında perdede beliren Talat “Biz özgürüz, içine korku sinmiş olan Rumlardır” demez mi?

Kan lekelerinin tarihteki izini sürerken korkuya kapılan kim?

Biz mi?

Rumlar mı?

***

Güney'deki yönetim Dohni'de yapılan katliamı inkar etmiyor.

Ve 1963'ten sonra kaybolan ve izine bir daha rastlanmayan 500 Kıbrıslıtürkün listesini de hazırlayıp verdi bizim tarafa...

Toplu mezarları açmaya hazır olduğunu açıkladı...

Kan testi için hgalkımıza çağrı yaptı.

Siz bizim tarafta bu yönde herhangi bir adım atıldığını duydunuz mu hiç?

Kuzey'deki toplu mezarların açılmasına hala izin vermedikleri gibi, insanlarımızın Güney'e gidip kan testi yaptırmalarını da engellemeye çalışıyorlar...

***

İçine korku sinmiş olan toplum hangi toplum?

Bizim burada kendi imzası ile gazeteye yazı yazma cesareti bile olmayan binlerce insanımız var...

Dinlenen telefonlardan dolayı telefonda konuşamayanlar var.

Muhalif bir gazeteyi dairede masasına açıp okuyamayanlar var...

“Benden duymamış ol” diyenler ülkesi burası...

Bu mu özgürlük?

Bizim özgürlüğümüz de o üç maymunun özgürlüğü kadar!

***

Toplu mezarlar açılır mı?

Göreceğiz...

İşte Annan da “açın artık” diyor.

Rum “ben hazırım” dedi, ama bizim taraftan yanıt yok henüz...

Canileri bıraktık...

Kimsenin peşine düştüğümüz yok!

Ama hiç değilse yeraltından o kemikleri çıkaralım.

Kemikler katilleri ele vermez!

Merak etmeyin!

Bayrağınızın rengini ele verse de kimse sorumlu tutmaz sizi bundan...

Günahlar savaşa yazılır, size yazılmaz!

(AFRİKA - Şener LEVENT - 15-16.8.2004)

 

[ başa dön ]

 

 

 

 

 

 

***  Kayıplar konusu Radyo Mayıs’ta tartışıldı... Gazeteci Andreas Paraskos ile Sevgül Uludağ, Hasan Kahvecioğlu’nun sorularını yanıtladı... Paraskos:

 

“Lakadamya mezarlığında bir de Kıbrıslıtürk kadın yatıyor...”

 

YENİDÜZEN MEDYA:

 

Kayıplar konusu Radyo Mayıs’ta tartışıldı. Gazeteci Hasan KAHVECİOĞLU’nun hazırlayıp sunduğu “Doğruya Doğru” programının dünkü konukları Kıbrıs’ın güneyinde kayıplar konusunu 10 yıldır işlemekte olan Kıbrıslırum gazeteci Andreas Paraskos ile  Kıbrıslıtürk gazeteci Sevgül Uludağ idi. Geçtiğimiz on yıl içinde Kıbrıs’ın güneyinde kayıplar konusunda yaptığı araştırmaları özetleyen Andreas Paraskos, bu konunun artık bir çözüme kavuşturulması gerektiğini belirterek gelecek kuşaklar için bunun yapılması gerektiğini vurguladı.  Paraskos, 1994 yılında kayıplar konusuyla bir tesadüf sonucu ilgilenmeye başladığını, bir komşusu ve yakın arkadaşının Lakadamya mezarlığında bir cenazeye katıldıktan sonra kendisine burada “meşhul yurttaş-meçhul asker” yazılı mezarlar bulunduğunu ve bunların “kayıplar” olabileceğini söylemesi üzerine konuyla ilgilendiğini anlattı. Paraskos o dönem FİLELEFTHEROS’un SELİDES dergisinde çalıştığını, Lakadamya mezarlığında mezarları incelediğini ve 1619 kişilik kayıplar listesini alarak mezarda gömülü olanlarla kıyaslamak istediğinde kendisine bu bilgilerin “çok gizli” olduğunu söylediklerini ancak konunun peşini bırakmayarak listeyi Strazburg’tan aldığını ve bunu yayımladığını anlattı. Liste yayımlandıktan sonra kayıplar listesinde bulunan bazı kişilerin aslında ölmüş ve gömülmüş olduğu gibi bilgilerin ortaya çıktığını anlatan Paraskos, o günlerde Kıbrıslırum Kayıp Yakınları Komitesi Sekreteri olan Nikos Sergides’in bir memur olduğunu, kardeşinin de devlette kayıplarla ilgili bölümün sorumlusu olduğunu, bu kişilerin kayıplarla ilgili dosyaların “üzerine yattığını” ve 1619 kişilik listede bulunan isimlerle ilgili araştırma yapmadıklarını anlattı. Bir gazeteci olarak yürüttüğü araştırmaları ve ortaya çıkardıklarını aktaran Paraskos, Sergides’in 1974 darbesinde bir Yunan subayının yardımcısı olduğunu söyledi.  Paraskos programda şöyle dedi:

“Bunlar faşistlerdi, halkı terörize ediyorlardı. Lefkoşa Hastanesi’nin kontrolünü ele geçirmişlerdi... Bu durum devam etti... 20 Temmuz’da Türk askerleri adaya geldikten sonra Ağustos’a kadar devam etti. Ağustos’a kadar hala hastaneyi denetimlerinde tutuyorlardı. 1974’te darbeye katılmış olanları değiştirmek üzere yeni Yunan hükümetinin adaya gönderdiği komutan adaya geldiğinde, bu Nikos’un yıldızlarını sökerek onu dışarıya attı. Ancak öykü burada bitmiyor. Lakadamya mezarlığına gömülen bir kısım kayıplardan sorumluydu bu kişi, çünkü hastanedeki görevli buydu. Hastanede bir hayle ölü asker vardı, birisinin bunları gömmesi gerekiyordu. Sivil Savunma Departmanı’nın bunu yapması gerekiyordu. Sivil Savunma’nın başkanı o günlerde Bay İliofodu idi Bu adam yaşlı bir adamdı, İkinci Dünya Savaşı’nda İngiliz ordusunda subay olarak görev yapmıştı. Mısır’da ölen İngiliz askerlerinin gömülmesinden sorumluydu, o nedenle izlemesi gereken prosedürü biliyordu. Onu buldum ve onunla konuştum. Hastaneye giderek Nikos Sergides’le konuştu. “Şimdi bana gömmek üzere bu elli kişiyi veriyorsunuz, bana onların kimliklerini de vermeniz lazım’ dedi. Nikos da ona “Hayır, onları al, git ve göm” dedi. İliofodu, “Doğru prosedür bu değil, ben sorumluyum çünkü bunları gömmekten, onlar burada kalsın, gidip Enformasyon Dairesi’nden bir fotoğrafçı bulayım, ölülere numara verelim, fotoğraflarını çekelim, ondan sonra gömelim, eğer bir kimlik listesi veremiyorsan bana” dedi. Gidip bir kamyon ve fotoğrafçı bulmaya gitti. İki-üç saat sonra hastaneye döndüğünde ölüleri orada bulamadı. Sergides, bandoda görevli askerlere ölülerin Lakadamya mezarlığına gömülmesi için talimat vermişti... Bir askeri kamyon getirip ölüleri gömmüşlerdi. Bunu bana İliofodu’nun kendisi anlattı...”

Bu öyküyü 1994 Aralığında yazdığını anlatan Andreas Paraskos, bu yüzden ölüm tehditleri aldığını, Sergides’in kendisini dava edeceğini söylediğini ama hiçbir zaman dava etmemiş olduğunu anlattı. “Elbette, bir sivil toplum örgütü olan Kayıp Yakınları Komitesi’nin sekreterinin aslında kayıpların bir bölümünden sorumlu olduğunu ortaya çıkardığınızda, neler olabileceğini siz düşünün” diyen Paraskos, hükümetin 20 yıl boyunca kayıplar konusunu bu kişilerin eline bırakmış olduğunu, “Bunlar kayıp yakınlarıdır, en iyi onlar bilir” diye düşündüğünü aktardı. Rum Dışişleri Bakanlığı’nda genç kuşak insanların da bu konuyla ilgilenmeye başladığını ve Rum tarafında kayıplarla ilgili sürecin bu şekilde başladığını aktaran Paraskos, medyanın bu konuda nasıl bir rol oynayabileceğini de anlattıklarıyla gösterdi. Lakadamya mezarlığının daha sonra açıldığını ve Kıbrıslırum ölü askerler arasında bir de Kıbrıslıtürk kadına ait olduğuna inanılan bir ceset bulunduğunu, kayıp ailelerinin kan vermesi halinde DNA testlerinden bu kadının kimliğinin ortaya çıkarılabileceğini de aktardı.

YENİDÜZEN’de 2002’de “İNCİSİNİ KAYBEDEN İSTİRİDYELER” ile geçtiğimiz günlerde “KAYIPLARIN İZİNDE” başlıklı yazı dizileri yayımlanan gazeteci Sevgül Uludağ ise kayıp insanların aslında Kıbrıs tarihinin kayıp parçaları olduğunu, kayıp ailelerinin büyük acı çekmekte olduğunu anlatarak, “İstiridyelerin incilerine kavuşması gerek... Böylece aileler kayıp şahıslarla ilgili eksik bilgilere kavuşabilecek, tarihimizin karınlık bölümleri de aydınlatılacak” dedi. Sevgül Uludağ şöyle dedi:

“Bir insan yaşıyor, doğuyor, yaşıyor, evleniyor belki, çoluk çocuğu oluyor. Bir gün aniden ortadan kayboluyor. Ne sağdır ne de ölü kayıp kişi... Yeryüzünde bütün kültürlerde bir ritüüel var, bir kişi gömülmeden mezara, ne kadar çılgın olursa olsun, sağ olduğuna dair çılgın bir umudu yaşatıyor insanlar yüreklerinde. Belki gelir, belki döner diye... Bunu anlatmak kolay değil... İncisini kaybeden istiridyeler dedim, onlar istiridye gibiydiler, incileri eksikti... Bekliyorlardı... İnciler bulunup yerine konulmalıdır... Kayıpların İzinde dizisinin inanılmaz bir etkisi oldu, bu, Kıbrıs Türk toplumunda yeni bir süreci başlattı tarihle ilgili. Kayıp insanlar aslında tarihimizle ilgili kayıp parçalardır... Kim kayıp olursa olsun Kıbrıs’ta, tarihimizin kayıp parçalarıdır, bunları alıp yerine koymalıyız. Kayıp insanların topluma geri döndürülmesi lazım, onlarla ilgili bilgiler paylaşılmalı, geride kalanlar ailelere verilmeli ki uygun biçimde gömülebilsinler... Ki inciler istiridyelerine dönebilsin... Yeni bir süreç başlatılmalıdır, Annan planı temelinde çok küçük bir bölüm olarak ele alındı, “Yeniden Uzlaşma Komitesi” bir dairede bir altbirim olarak ele alınmıştı. Oysa bunun sivil toplum tarafından, otoritelerden bağımsız olarak yapılmalıdır. Kayıplarla ilgili veriler belki bir enstitü oluşturularak belgelenmelidir, insanlar yaşadıklarını bu enstitüde anlatmalıdır. Herşey ortaya dökülmelidir çünkü bunlar açığa çıkarılmazsa, bastırılmış kuşkular, korkular, önyargılar, sistemi zehirlemeye devam edecektir...”

Andreas Paraskos ise programın sonunda şöyle konuştu:

“Bu kanlı sayfayı temizlemediğimiz sürece, gelecekte tekrarlanabilir. Kanlı tarihi ancak mezarları açarsak temizleyebiliriz. Sevdiklerini kaybeden ailelere özür dilenmesi lazımdır. Bu kanı temizlemeliyiz ki aynı hataları yapmayalım. Çünkü aynı hataları yaparsak kurbanlar çocuklarımız olabilir, o zaman da suçlanan biz olacağız, bu kanlı işi temizlemediğimiz için biz suçlanacağız...Bir tek mezar açarsak, tüm mezarlar açılmış olacak. Bu kanı temizlemeliyiz...”

Programa katılan BDH lideri Mustafa Akıncı da programa telefoniyen katılarak mezarların açılmasına destek verdiğini belirterek, şöyle konuştu:

 “Kıbrıs acılı sayfalarından birini çevirmek zorunda. Bunu çevirirken benim geçmişte yaptığım bir öneriyi yeniden tekrarlamak istiyorum. Ortak vatanımız diyoruz ama bu ortak vatanda savaştık, acılar çektik, ölüler var, kayıplar var, geride bir hayli acılı insan var. Bu acılı insanlar haklı olarak sevdiklerinden geride kalanları geri istiyorlar. Düşünüyorum, hiç de yadırgamıyorum. Sayın Cumhurbaşkanı annesinin kemiklerini taşıttı, yanına Lefkoşa’ya getirtti, değil mi? İnsanlar sevdiklerini anacağı bir yer olsun ister. Türk olsun, Rum olsun, insanlar mezarların açılmasını haklı olarak istiyor. İnsani bir konudur, bugüne kadar politik kaygılar, insani değerlerin önüne geçti. Ne kadar acı olursa olsun, bu acı gerçekle yüzleşmeyi öğrenmek zorundayız. Bu acı gerçeği, bir şekilde tarihin sayfalarına yazıp, yüzleşmek zorundayız. Bir yandan bu yüzleşmeyi yaşarken en azından acılarımızı ortak anacağımız ortak bir anıt olursa uygun bir yerde... İki tarafın kayıp ailelerinden müteşebbis bir heyetin biraraya gelerek yapacağı birşeydir bu, toplumlarımızın acılarını paylaşmaktır bir bakıma ve geleceğe daha farklı bir bakış açısıyla yürümemizi temin edecek bir harekettir diye düşünüyorum. Gözümün önüne Willy Brandt geliyor, gidip Yahudi anıtında diz çöküp özür dilemişti. Dünya liderleri bunu başarıyorsa, Kıbrıslıtürkler ve Kıbrıslırumlar da bunu başarabilmeli. Andreas Paraskos bunu yapmıştı sınır açıldığında GENÇ TV’de... Birbirimize çok acılar çektirdik, onlardan kaybolan dünya kadar insan var, bizden kaybolan insanlar var. Andreas Paraskos ve Sevgül Uludağ, gerek yaptıkları yayınlar, gerekse duruşlarıyla öncülük yapıyorlar bu konuya...”

[ başa dön ]

 

 

 

 

 

 

 

POLİTİS

 

Teyzemin oğlu Reşat’ın kimlik mücadelesi…

 

Hasan KAHVECİOĞLU

 

Teyzemin oğlu Reşat; 1966 yılına Dohni köyünde doğdu.

1974’te köyünde ilkokula gidiyordu. Savaşın hemen arkasından annesi ve diğer kardeşleri ile birlikte kuzeye göç etti. Lefkoşa’nın yakınındaki “Vuno” köyüne yerleşti.

Küçük Reşat; bu yeni köyünün dağ yamaçlarında oynarken, yerde bulduğu savaştan kalma bir bombanın patlaması sonucu, sol elinin üç parmağını kaybetti.

Savaşın; Reşat’a vurduğu bu ikinci “darbe”ydi..

Birincisi, çok daha acı vermişti..

Dohni’de köyün bütün erkekleri toplanmış ve Limasol yakınında katledilmişlerdi. Reşat’ın babası da, abisi de bu öldürülenler arasındaydı.

Savaş’ın “acı”sını hem teyzem, hem Reşat hep “yüreklerinde” taşıdılar.

Reşat’ın iki ağabeyisi ve kızkardeşi hep bu “acı” ile büyüdüler.

Reşat, Meslek Lisesi’ni bitirip elektrik teknisyeni oldu.

İlk gençlik yıllarında O’nu hep muhalif haraketler içinde gördüm. Aşırı milliyetçilerin ve sağ partilerin kayıp aileleri üzerinde oynadıkları oyunlara gelmedi.  1990 seçimlerinde aktif biçimde Denktaş’ın karşısındaki adayları ve partileri destekledi.

Gün geldi, köyünde aday oldu, barışı savunan partilerde yer alarak politika yaptı.

Ailesinden en çok sevdiği babası ile ağabeyisini kaybetmiş olması onu “Rum düşmanı” yapamadı.

Barış eylemlerinde elinde bayrakla O’nu gördüğümde hep gurur duydum.

Muhalif  karakteri  ve ailesinin pozisyonu nedeniyle, bu taraftaki yönetim ne ona, ne de iki ağabeyisine iş verdi.

Yıllarca, burada bir üniversitede elektrik teknisyeni olarak çalıştı.

Bir gün ekonomik kriz olunca, pek çok kişi gibi, kendisini iki çocuğuyla kapı önünde buldu. Uzun süre işsiz kaldı.

Geçen yıl, bir tanıdığının yardımı ile Rum tarafında inşaatlarda işe başladı.

Sabahleyin saat 4.00’te kalkıyor, Pergama barikatından geçerek güneyde çalışmaya gidiyordu.

Ayda iki gün, buradaki makamlardan güneye geçiş izni alabilmek için gece yarıları kalkıp kuyrukta bekliyordu.

Rum tarafında çalışabilmesi için gerekli olan “Kimlik Kartı” yoktu.

Bunun üzerine, 16 Eylül 2002’de “Kıbrıs Cumhuriyeti” kimlik kartı alabilmek için Larnaka kaymakamlığı’na başvurdu. İlkokula Dohni’de başlamasına karşın, kaymakamlıkta kaydı yoktu. 16 Eylül 2002 günü Larnaka’da mahkemede yemin verdi.

Kendisinden annesinin ve babasının kimlik kartlarını talep ettiler. Onları da götürüp teslim etti.

3 ay sonra, daireye gittiğinde kimliği hazır değildi. Reşat’tan verdiği belgelere ilave olarak  “Muhtar kağıdı” getirmesini istediler. 1974’te babasını ve ağabeyisini yitirdiği köyüne, ustası ile birlikte gitti ve Muhtar’dan istenen belgeyi alıp Larnaka Kaymakamlığı’na teslim etti.

Bu defa kendisinden “ilkokul diploması”nı istediler. Diploması yoktu, çok uğraştı ve buradaki makamlardan ilkokulu bitirme belgesini alarak götürdü.

Bu defa annesinin evlenme kağıdını talep ettiler. O’nu da götürdü. Bütün kardeşleri ile ilgili doğum bilgilerini talep ettiler. Bunları da verdi. Geçen yıldan beri hem Reşat, hem Rum ustası bir “kimlik kartı” çıkarmak için uğraşıyorlar.

23 Nisan’dan sonra, Pile’de Rum polisi, “kimlik” kontrolü yapmaya başladı.

Reşat, daha önce güneyde serbestçe çalıştığı halde, 23’ünden sonra polis kontrolü nedeniyle Pile’den öteye geçerek çalışmaya gidemedi.

Bir aydan beri “işsiz” olarak kimlik kartını alacağı günü bekliyor. Son kez Larnaka Kaymakamlığı’na gittiğinde kendisine Stella adında bir memur yardımcı oldu. “Ben dosyanı tamamladım. Müdürün yanındadır.” dedi. Müdürün yanına giden Reşat “Burada dosyan yok” yanıtını aldı.

Reşat; şimdi ne yapacak?

Kendini yönetenler ona iş vermedi. Ailesinden öldürülenler olduğu halde, iş için güneye geçmeyi içine sindirebildi.  Babasının öldürüldüğü köye gidip belge aldı. Ancak bir aydır güneye geçerek çalışamıyor.

Hem Türk tarafı, hem Rum tarafı bu “savaş”ın yaraladığı gence iyi davranmıyor.

Bu genç; ne birinden, ne de ötekinden yardım görebiliyor.

İki çocuğununa, bir aydan beridir ekmek götüremiyor.

Kıbrıslı Rumlar, sanırım kendileri ile birlikte yaşamak istediğimiz bu “ortak vatan”da bu tür “tatsız olaylar”a karşı çok duyarlı olacaklardır. Bu bir genel şikayet değildir. Ancak birileri sanırım bana “iyi haber” verebilmek için gerekli hassasiyeti gösterecektir.

Ben size Reşat’ın “duygu dünyası”nı anlatmadım.

Köyüne gittiğinde yaşadıklarını, burada işten atıldığında hissetiklerini, güneyde bir  kimlik kartını bir yılda alamamasının yarattığı tahribatı anlatmadım. Bizler bu tür insanların “kin” taşımayan yüreklerini “sevgi” ile doldurmalıyız. Onlara yardım elini uzatmalıyız.

Kıbrıslı Rumların “hassasiyetlerini” görmek Reşat’ı ve beni mutlu edecektir.

(POLİTİS - Hasan KAHVECİOĞLU - 12.6.2003)

[ başa dön ]

 

 

 

 

 

 

 

OKURLARDAN GELEN...

 

***  Babası toplu mezarda bulunan Aleminyolu Ali Taşbel, onu kaybettiğinde henüz üç yaşındaydı... Duygu ve düşüncelerini YENİDÜZEN’e yazdı:

 

“Annan planı gelince, bu konular ister istemez gündemden düştü...”

 

***  “Eğer günün birinde Annan planında öngörüldüğü gibi Rumlarla birlikte yaşayacaksak geçmişte bu insanlık suçlarını işleyen kişlerin (gerek Türk gerek Rum) ölmüş olsalar bile insanlık önünde teşhir edilmeleri ve hesap vermeleri gerektiğini düşünüyorum”

 

***  “Bizler 1974'de Rumların elinde esirken ben sürekli olarak 'babamı öldürecekler'diyerek ağlıyordum.Babam 2. gün Rum askerlerinin arasında getirilip hiçbirşey söylemeden beni alıp yanaklarımdan öptü ve bize veda etti.Ben bu toplu mezarı her ziyaret ettiğimde onlara getirdiğim çiçekleri öpüp atıyorum bu şekilde babamın o günkü öpücüğünü tekrar yanaklarımda hissedip mutlu oluyorum.Ve topluma da şunu söylemek istiyorum.Bizler yakınlarımızdan kalan tüm anılarına ve kırıntılarına, 27 yıl sonra 30-40 kişinin katılımıyla yapılan devlet töreniyle değil herzaman onları yüreklerimizde yaşatarak sahip çıkmaktayız.”

 

 

Sayın Sevgül Uludağ,

Yenidüzen gazetesindeki Kayıpların İzinde adlı yazı dizinizi 3 gündür takip etmekteyim. Ben (Mustafa Ali 'nin oğlu Ali Taşbel) Aleminyo'daki olayda birinci dereceden yakınlarını kaybeden birisiyim. Size öncelikle şunu belirtmek isterim ki bu travmaları yaşamış olan ve her temmuzda yeniden yaşayan insanların hissettiklerini anlaması, birinci dereceden yakınlarını kaybetmeyen insanlar için o kadar kolay değildir.

Ben öncelikle yaptığınız röportajda önemli bir yanlışı düzeltmenizi istiyorum.Röportajda 'yeri saptanan Aleminyo toplu mezarı' ve sorduğunuz bir soruda 'Aleminyo'da bir toplu mezar bulundu' şeklinde kullanılan ifadeler konuyu yanlış bir şekilde topluma aktardığınızı gösteriyor.Ben 1971 doğumluyum , yani savaşda 3 yaşındaydım.Yaşananları daha çok annem ve halamın anlattıkları ile biliyorum.Bizler 3 gün esir tutulduktan sonra serbest bırakıldık ve talan edilmiş evlerimize birkaç giyisi almak için gittiğimizde birçok insanın gördüğü ve bildiği gibi, babalarımızın ,amcalarımızın katledildiği duvarın üzerindeki kazınmış kan izlerini ve toplu halde gömüldükleri yeri gördü.Burası Rum dışişlerinin internet sayfasında yayınladığı gibi rastgele bulunmuş bir toplu mezar değildir.Keza büyüklerimizin anlattıklarına göre köydeki olaylar sırasında ve sonrasında köye gelen BM askerleri durumu ve yeri rapor ettiler fakat gerekli kimyasal maddeleri olmadığı için burasının açılamayacağını söylemişler.Ayrıca BBC'de ve İngiliz basınında toplu mezar önünde ağlayan, 2 oğlunu kaybetmiş Dildare Dayı'nın röportajı ve fotoğrafları yayınlanmıştır.

İkinci husus olarak da, röportajda katledilen bu insanların birinci dereceden yakınları olarak bizlerin geri çekildiği ve yeterince uğraşmadığımız iddiasını kesinlikle ret ediyorum.Ben 2002 Aralık ayında olayı duyar duymaz Kayıplar Komitesi üyesi Rüstem Bey'den bilgi almaya gittim.Neler yapabileceğimizi etrafımızdaki yakınlarımızla tartışmaya başladık ve 2003 Temmuzunda Mustafa Tolga Bey'in evinde bir toplantı yaptık.Bu tartışmalar sonucunda edindiğim izlenimler şunlardır:

1-Bir kısmımız çıkartılacak kemiklerin teşis edildikten sonra ,Aleminyo'da bir anıt yapılarak orada gömülmesini,

2-Bir kısmımız ise kemiklerin Türk tarafında Değirmenlik veya uygun başka bir yere gömülmesini uygun gördü.

3-Birde bazı yakınlarımızın ruhsal durumlarının bu olayları kaldıramayacak kadar hassas olduklarını gözlemledim.

Daha sonra gündeme Annan planın girmesiyle bu konular gündemden ister istemez düştü.

Bu günlerde BM ve siz kayıplar konusunu yine gündeme getiriyorsunuz.Benim bu konudaki görüşüm mezarın uygun bir zamanda açılıp teşis yapıldıktan sonra oraya, Aleminyo'ya gömülmesidir.Bu işlem yapılırken kendi devletimizden de uzmanların orada olmasını istiyorum.Çünkü 2002 Aralık ve 2003 Ocak aylarında Rum tarafında bu konuyla ilgili Cyprus Weekly gazetesinde çıkan 2 yazıda anlatılan yalanlar Rumların bu olayları saptırmaya çalıştıklarını gösteriyor.Eğer günün birinde Annan planında öngörüldüğü gibi Rumlarla birlikte yaşayacaksak geçmişte bu insanlık suçlarını işleyen kişlerin (gerek Türk gerek Rum) ölmüş olsalar bile insanlık önünde teşhir edilmeleri ve hesap vermeleri gerektiğini düşünüyorum.(Bir iddiaya göre bizim köydeki olayların sorumluları ismen bilinmektedir)

Sonuç olarak bizler yakınlarımızın öldürüldüğünü biliyoruz ve kabul ediyoruz. Bazıları gibi kayıp mı ? esir mi tutuluyor ?diye düşünmüyoruz.Bizler 1974'de Rumların elinde esirken ben sürekli olarak 'babamı öldürecekler'diyerek ağlıyordum.Babam 2. gün Rum askerlerinin arasında getirilip hiçbirşey söylemeden beni alıp yanaklarımdan öptü ve bize veda etti.Ben bu toplu mezarı her ziyaret ettiğimde onlara getirdiğim çiçekleri öpüp atıyorum bu şekilde babamın o günkü öpücüğünü tekrar yanaklarımda hissedip mutlu oluyorum.Ve topluma da şunu söylemek istiyorum.Bizler yakınlarımızdan kalan tüm anılarına ve kırıntılarına, 27 yıl sonra 30-40 kişinin katılımıyla yapılan devlet töreniyle değil herzaman onları yüreklerimizde yaşatarak sahip çıkmaktayız.

 

Ali Taşbel (Tel 2234061)

tasbel@kibris.net

 

Not:Yazı dizinizde direk adım geçmediği halde yazılanların bir kısmının direk muattabı olduğum için bu yazıyı da gazetenizde yayınlamanızı rica ediyorum.”

[ başa dön ]

 

 

 

 

 

KIBRIS

Rumlar neden katliam yaptılar?

Mehmet İNCİRLİ

 

   Bildiğim kadarıyla Rumlar, Aralık 1963’te Ayvasıl’da, Temmuz 1974’te Aleminyo’da(Taşkent)  Ağustos 1974’te Muratağa-Sandallar-Atlılar’da toplu katliamlar yaptılar... Bu katliamların hepsinde toplu mezarlar ortaya çıktı... 2-3 aylık çocuklardan 70-80 yaşlarındaki yaşlılara kadar... Çoğunluğu kadın ve çocuk... Ancak Aleminyo katliamındakilerin tümü erkeklerden oluşuyor... Bu katliamları, hangi kurama göre açıklayabiliriz ki!... Korku, nefret, kin, intikam, zevk, rahatlama. Rakibinden kurtulma güdüsü...

   Rumların münferit olarak yollardan toplayıp öldürdükleri/katlettikleri insanlar da çoktur...

   Yapılan katliam ve cinayetlerin nedenleri(nin) araştırılıp, açıklamaları yapılmalıdır. Çünkü Rum toplumunun bu katliamlarla yüzleşmesi mutlaktır. Hatalarıyla yüzleşmeyen insan(lar)/toplumlar sağlıklı olamazlar. Bu bakımdan, Rumların bu gerçeklerle yüzleşmesi çok önemli bir olgudur.

   Bizim hiç mi günahımız yoktur. Elbette vardır. Ancak Kıbrıslı Türkler, kısmen de olsa hatalarıyla yüzleşmişlerdir. Geçmişte yapılanlar gençlik arasında konuşulmuş, tartışılmış ve en azından deşifre edilmiştir. Bu kadarı yeterli mi dersiniz? Elbette yeterli değildir. Bu yazının amacı da, bunu yeniden gündeme getirmeyi amaçlamaktadır.

   İki toplum için de gerçeklerle yüzleşme zamanı çoktan gelmiş ve geçmiştir. Yüzleşme olmadan, geleceğe sağlıklı olarak varmak mümkün değildir. Sağlıklı nesillerin yetişmesi için her şeyin açıklanması, deşifre edilmesi, gerekirse de cezalandırılmaların yapılması şarttır.

   Hepsini bir tarafa bırakarak bu köylere geri dönmeye çalışalım. Yani katliamların yapılmadığı dönemlere. Bu köylerin hemen hemen hepsinde Türklerle Rumlar karışık ya da yakın yakın  yaşıyorlardı. 1950’lere kadar, barış içinde yaşayan insanlara ne olmuş da birbirlerinin boğazlarına sarılmışlardır. Aslında Rum toplumu genel olarak Türkleri küçümseyerek (çünkü onların kilisenin önderliğinde İngilizlere karşı bir özgürlük mücadeleleri vardı. Ve adayı Yunanistan’a bağlamaya çalışıyorlardı. Türkler de Rumlara göre sayıca az ve güçsüz oldukları için, İngilizlerin yanına sokularak korunmaya çalışmışlardır.

   Rumları, çoğunlukla kilise yönlendirdiğine göre soruna buradan bakmakta yarar var. 1571’de Osmanlıların Kıbrıs’a çıkmasında Rum Ortodoks Kilisesi’nin büyük katkısı olduğu bilinmektedir. Venediklilerin zulmünden bıkan yerli halk, çareyi Osmanlıları adaya çağırmakta bulmuştu. Bundan dolayı, Osmanlılar adayı ele geçirdikten sonra Rum Ortodoks Kilisesi’ne özerklik vermiştir. Zulümden kurtulan Rum halkı, adaya gelen Türklerle uzun zaman barış içinde yaşayacaklardır. Zaman sonra, 1821 yıllarında adadaki Rumlar, Yunanistan’ın bağımsızlık kazanması üzerine seslerini yükseltmeye başlarlar. Dönemin valisi Küçük Mehmet de 500 Rum’u öldürterek kanlı bir olaya sebebiyet verir. O dönemdeki ölüm cezasını (idamı) tabii ki bugünkü şartlara göre düşünemeyiz. Haklı mıydı haksız mıydı tartışması da yapma durumunda değiliz. Ancak 500 kişinin öldürüldüğü de bir gerçek. O döneme göre 500 kişi oldukça büyük bir sayı. Öldürülenlerin çoğu da kiliseye yakın insanlar. Ve bütün mallarına el konuluyor. Tabii daha sonra Rum Ortodoks Kilisesi’ne başkası atanıyor. Kilisenin hakları eskisi gibi devam ediyor. Rum Ortodoks Kilisesi’nin, bu ölümlerden sonra Türklere karşı herhangi bir kini oldu mu?. Bizce olmaması lazım ancak bunun kilise tarafından da açıklanması lazım. Ve daha sonra 1900’lü yıllardan sonra Rumların kilise önderliğindeki bağımsızlık mücadelesi. Ancak Türklerin dışlanacağı bir özgürlük mücadelesi. Rumlar Türkleri neden dışladılar??? Bu konunun da açıklanması şart. Bu dışlama Rumların özledikleri bağımsızlığın gelmesini de engellemiştir.(Ünlü şair N. Hikmet ne güzel söylemiş “Kurtulmak yok tek başına ya hep beraber ya hiçbirimiz” diye...) Bu dışlama meselesi çok önemli bir konu ve kuramsal olarak henüz açıklanmamıştır. 

   Rumlar yola yalnız çıktıkları için İngilizlerin işi kolaylaşmıştır. Böl-yönet tekniği devreye sokulmuş... Fakir Türkler polis olarak Rumların üstüne sürülerek düşmanlık tohumları kolayca ekilmiş olur... Böylece Rumlar dışladıkları Türkleri bir engel olarak görmeye başlarlar...

   1950’li yıllardan sonra Türklerle Rumlar iyice ayrılmaya başlarlar. Önce Rumlar EOKAyı sonra Türkler tam karşıtı TMTyi kurarak devreye sokarlar.

   Çatışmalar yavaş yavaş alevlenmeye başlamak üzere iken 1960 yılında ortak bir cumhuriyet kurulur. (İngilizlerin istediği olmuştur. Bir anlaşma yapılarak İngilizler 99 mil kare toprağı garantiye almışlardır. 1960 öncesinde İngiliz’in böl-yönet yöntemi uygulamada olduğu için barış ortamının sağlanması mümkün değildi. Ancak artık İngilizler yoktu. Daha doğrusu böl-yönet politikası uygulamadan kalkmıştı...) Üç yıl sonra, 21 Aralık 1963’te toplumlar arası çatışmalar tekrardan başlar... Zaman zaman alevlenen çatışmalar, 1968 yılında ateşkes ilan edilerek sona erer. Rumların, 1963 yılında yaptıkları Ayvasıl katliamı hakkında bilgimiz olmadığı için, yorum yapmayalım. Bu katliamla ilgili Rumlardan herhangi bir açıklama yapılmış mıdır??? Kimler yaptı ve nedeni nedir?... Rum kardeşlerden açıklama bekliyoruz. Yalnız bizim için değil kendileri için de gereklidir bu açıklama...

   Gelelim Temmuz 1974’e... 20 Temmuz 1974’te Türkiye adaya çıkarma yaptığı zaman toplumlar arası şiddetli çatışmalar yine başlar. (15 Temmuz 1974’te Yunan cuntasının adamı Samson, Makarios’a darbe yaparak yönetimi ele geçirir. Samson, Türklere herhangi bir saldırı yapmaz. Samson öncelikle AKEL’li komünistlere ve Makarios’un taraftarlarına saldırır. Sonradan Türklere de saldıracak mıydı bilinmez... Ancak Samson’un öncelikle Rumları öldürdüğü kesin. Aslında Makarios’a yaptırılan darbe biraz da Türkiye’nin adaya çıkmasını haklı çıkarmaktı...) Türkiye’nin adaya çıkması üzerine, Rumlar Türklere de saldırmaya başlarlar. Birçok yerde Türkler zor durumda kalırlar. Bunun üzerine, BM devreye girerek, Türklerin silahlarını bırakarak teslim olmaları teklifinde bulunur. Bu çağrı üzerine, birçok Türk köyünde olduğu gibi Aleminyo’daki Türkler de teslim olur. BM, insanlara can güvenliği hakkında güvence vermesine rağmen, her yerde bunu başaramamıştır. Aleminyo köyündeki kadınlarla erkekler ayrılarak farklı yerlere gönderilirler. Ve malum olayda, Rumlar Aleminyolu Türk erkeklerini ıssız bir yer götürüp katletmişlerdir. Şans eseri bir kişi kurtularak kaçmayı başarmış ve her şeyi anlatmıştır... Olaydan sağ kurtulan adam- ‘bizi ıssız bir yere götürdüler. Ve makineli tüfekle tarayarak öldürdüler. Ben bayılarak yere düştüm. Kalktığım zaman yeğenim benim üzerimdeydi ve ölmüştü. O kadar çok kan vardı ki!; Rumlar benim vurulmadığımı anlayamadılar. Ben ayıldığım zaman herkes gitmişti. Herkes ölmüştü. Babam, kardeşim, yeğenim. Herkes. Oradan nasıl uzaklaştığımı bugün bile anımsamıyorum...’ diye anlatmıştır.

   Korkunç olaydan önce, Aleminyo köyünde birlikte yaşayan Türklerle Rumlar neden bu olayı yaşamak zorunda kalmışlardır. Aslında 1963 yılından sonra Türklerle Rumlar arasında gerginlik başlamış ve köy ikiye ayrılmıştı. (Birçok köyde olduğu gibi) köyden giriş-çıkışlar BM vasıtası ile oluyordu. Genellikle bütün köylerin ortasında sınır vardı. Diğer tarafa geçmek isteyen, BM eskortu ile geçiyordu. Aleminyo’da da durum aynıydı. Ancak Aleminyo’da Türk tarafından çıkış yapmak avantajlıydı. Rumların da, köye girmek için Türk tarafındaki yolu kullanmaları daha avantajlıydı. Aksi takdirde yol çok uzundu. Dağların arasında kendi başına bir köycüktü. Aleminyo, geçişler BM aracılığıyla olmasına rağmen, Türk ve Rum komutanlığının da geçişe onay vermesi şarttı. Onay verilmediği takdirde kapıya kadar geldikten sonra geriye dönüş olabilirdi. ‘Geçiş yok geri dönülecektir...’

   Aleminyo köyünün Türk bölgesindeki sorumlusu, sık sık Rum arabalarını geriye döndürüyormuş. Özellikle de köy otobüsünü. İzin verilmediği takdirde arabalar geriye dönerek, uzak yoldan köye girmek zorunda kalıyorlarmış. Ancak otobüs büyük, yol dar olduğu için geri geri gitmek zorundaymış. Köyün yolları uçurum olduğu için arabanın geri geri gitmesi çok tehlikeliymiş. Yani otobüs geriye döndürüldüğü zaman ölüm tehlikesi yaşanıyormuş. Ve bu olay sık sık da tekrarlanıyormuş. Bunu yaptıran adamın maksadını anlamak oldukça zor olsa gerek. Ancak bu fenalığa karşılık olarak insanların hayatına son vermek de anlaşılacak gibi değil. Katliamın başıboş Rum askerleri tarafından yapıldığı sanılmaktadır. Bu konunun da aydınlanmaya ihtiyacı vardır...

   Gelelim 14 Ağustos 1974 Muratağa-Atlılar-Sandallar katliamına. Rumların buradaki katliamda kadın ve çocukları öldürdüğünü görüyoruz. Erkekler teslim olup esir kampına gönderildikten sonra kadınlar köyde kalır. Türkiye’nin 2. harekatı başlatması üzerine Muratağa-Atlılar-Sandallar köylerindeki Rum ele başları kaybedeceklerini anlayarak bütün kadın-çocuk-yaşlı ne varsa hepsini çukurların içine koyarak öldürmüşlerdir. Ellerini telle bağlayıp, iş araçlarıyla üzerlerine toprak dökerek ve çiğneyerek, öldürmüşlerdir. Neden bu kadar vahşice. Açıklanması mümkün değil. Katliamı yapanların, çevre köylerin Rum ileri gelenleri olduğu bilinmektedir. Neden yapmışlardır. Rumların bu konuyu da açıklaması şarttır. Bizden çok kendileri için. Kendi toplumlarının sağlığı için. Çünkü ortada bir suç var ve henüz aydınlatılmamıştır...

   Gelelim Muratağa-Atlılar-Sandallar köylerinin öncesine. Yani savaş öncesine. Buradaki köylerde de 1950’lerden sonra bir gerginlik başlar. Gerçi bu üç köyde Rum yoktu ancak çevre köylerin hemen hemen hepsi Rum köylerinden oluşuyordu. Muratağa-Atlılar-Sandallar köyünde de, diğer Türk köylerinde olduğu gibi savunma örgütlenmeleri vardı. Örgütün gençleri arasında A ve B isimli iki kişi vardı... ( İsim yazmıyoruz. Bizim işimiz isimlerden çok olaylarla ilgilidir) Bu iki kişi, küçük yaşta teşkilata katılırlar. Bir gün komşu köyün fırıncısının deposunu kundaklarlar. Depo ve içindeki un çuvalları yanar.(Bu fırıncı daha sonra katliamın ele başlarından biri olacaktır) Gençler yakalanmazlar. Ancak Kıbrıs küçük yerdir. Rumlar kundaklamayı kimlerin yaptığını öğrenirler. Bu olayı yıllar sonra A şöyle yorumlamıştır- ‘Bize ekmek vermediler biz de onların fırınlarını yaktık. Sonra onlar bizim çocuklarımızı toprağa gömdüler. Olacak şey değil...’ Başka bir gece ise A isimli Türk alkol aldıktan sonra, Landrover marka araçla komşu Rum köyüne giderek, kahvehaneyi tarar. Kimse ölmez. Ancak kahvedekiler arabayı görürler. Tabii kimin yaptığını da... Bunun üzerine Rumlar hemen ardından A’nın babasını ve amcasını öldürerek intikam almışlardır. Merada hayvan otlatırken A’nın babası ve iki kişi; yıllardır, birlikte hayvan otlattıkları için Rum arkadaşlarından kuşkulanıp kaçmaya teşebbüs bile etmemişler... Önceki olaylardan haberleri olmadıkları için. Feodal bir intikam şekli... A’nın bu olayla ilgili söyledikleri de çok acıklı... - ‘Bizi ablukaya almışlardı. Sıkışmıştık. Onlardan korkmadığımızı göstermek için bir gece kahveyi taradım. Ancak onlar babamı ve amcamı öldürdüler. Sanki onların bir suçu vardı. Sonra da çocuklarımızı. Bütün köyü öldürdüler... Alçaklar...’

   Evet işte böyle... İki toplum birbirlerine anlamsız saldırılarda bulunmuş. İnsanlar ölmüş. Büyük acılar yaşanmıştır. Rumların bu katliamı da açıklığa kavuşturmalar şarttır. İki kişinin yaptığını (eğer yaptıysalar...) kadınlar-çocuklar-yaşlılar çekmemeliydi... Bu vahşetin de aydınlığa kavuşması dileklerimiz arasında...

   İki toplum kendi hatalarıyla yüzleşmeden, gerçek barış sağlanamayacaktır. Biz kısmen de olsa hatalarımızla yüzleştik. Ancak Rum kardeşlerimiz henüz gerçekleriyle yüzleşmemişlerdir. Milli davalarının zarara uğramaması için gerçeklerle yüzleşmekten kaçıyorlar. Bu çok tehlikeli bir şey. Bizim için değil, kendileri için... Halen daha, Muratağa-Atlılar-Sandallar katliamından haberdar olmaya, Rumlar vardır... (kapılar açıldıktan sonra Muratağa köyüne giderek çocukluk arkadaşını görmek isteyen Rumlar vardır...)

   Kardeşler her zaman için kavga edebilirler. Birbirlerinden nefrette de edebilirler. Ancak bu nefret kardeş olduklarını değiştirmez...

   Anadolu / Hellas iki komşu, kardeş ne derseniz deyin...Troya savaşı vardır; herkes bilir. (Geçtiğimiz aylarda gösterilen Troy filmi değil ama. Homeros’un İlyada ve Odesa destanlarından bahsediyoruz...) Troya savaşında Anadolulular ile Hellaslar karşı karşıya gelirler. Savaşı tam Anadolulular kazanmış derken Hellaslar hile yaparak savaşı dokuz yıl aradan sonra kazanırlar. Ancak savaşı kazanan Hellaslar geriye dönerlerken başlarına büyük belalar çıkar. Sanki hilenin gazabına uğrarlar. Ve evlerine ancak dokuz yıl aradan sonra dönebilirler. Bu savaş mitolojik bir savaş olabilir. Ancak mitolojilerin, insanları etkileyen faktörler olduğu unutulmamalıdır...

   İkinci savaş 1920’lerde olan savaştır. Kurtuluş Savaşı. Bu savaşı Anadolulular kazanmıştır. Hellaslar Anadolu’yu işgal etmişler. Bir süre sonra Anadolulular Hellaslıları geriye göndermişlerdir...

   Durum 1-1 iken rövanş yapılmıştır...Yani Kıbrıs’taki olaylar... Buradaki savaşta kimse kazanamamıştır. Yani, sıfır sıfır ve maç bitmek üzeredir. Kimsenin kazanmasına da olanak yoktur. Önemli olan zararı önlemek için maçı bitirmektir...

   Bir bir ve sıfır sıfır maç bitsin artık...

   Geçmişi geri getiremeyiz. Yaşananlar yaşanmış ve bitmiştir. Geride kalmıştır. Önemli olan gelecektir. Ancak sağlıklı bir gelecek için hesaplaşmak, kaçınılmaz bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır. Barış dolu günlere...

(KIBRIS - OKUYUCU MEKTUPLARI - KONUK YAZAR - Mehmet İNCİRLİ - 22.8.2004)

[ başa dön ]

 

 

 

 

 

 

 

MEDYAYA TAKILANLAR

 

Talat’tan “Kayıpların İzinde” yazı dizisine “sitem!...”

 

Gazeteci Cenk Mutluyakalı’nın SİM FM’de hazırlayıp sunduğu ve her gün saat  12.15-13.30 arasında yayımlanan “RADYO GAZETESİ” programının dünkü konuğu olan Başbakan Mehmet Ali Talat, YENİDÜZEN’de yayımlanmakta olan Sevgül Uludağ’ın hazırladığı  “Kayıpların İzinde” yazı dizisine “sitemde” bulundu...

Kendilerinin kayıplarla ilgili komiteler kurarak görüşmeler yaptıklarını, her iki tarafta da konunun “politize edilmemesi ve insani olarak ele alınması” yönünde karar aldıkları günün ertesi günü YENİDÜZEN’deki yazı dizisinin yayımlanmaya başladığını söyleyen Talat “YENİDÜZEN’e sitemim var” diye konuştu. Kayıplar konusunun her iki tarafta da “politikaya malzeme yapılması halinde çözülemeyeceğini” duyuran Talat, konunun “zaman zaman politika malzemesi yapıldığını” söyledi.

(SİM FM - 17.8.2004)

[ başa dön ]

 

 

 

 

 

 

 

 

HALKIN SESİ

 

Kayıplar konusunda mutlaka birşeyler yapılmalı...

 

Hasan KAHVECİOĞLU

 

1975 yılı sonbaharında Beyarmudu’nda öğretmendim...

Bir gün teyzem, elinde bir mendil ile ziyaretime geldi...

Hıçkırıkları kalbimde yankılanıyor, bilincimi delip geçiyordu...

-Enişten yaşıyor, Limasol’da kaledeymiş, diyordu... Bize bir beyaz mendil gönderdi...

Beyaz mendili alıp inceledim... Üzerinde kanla “Bizi kurtarın” yazıyordu...

Teyzemin hem kocası hem de oğlu Taşkent köyünden alınıp götürülmüştü...

Daha sonra, köyün tüm erkeklerinin katledildiğini öğrenmiştik...

Teyzem köyde erkekleri toplayan Rum’u yakından tanıyordu...

Adamın adı Andrikko idi... Bu karma köyde o güne kadar Türk komşuları ile hiçbir sorunu yoktu.

1974’ten hemen sonra, zaman zaman eniştem ile yeğenimin yaşadığına ilişkin bilgiler alıyorduk... Uzun süre bu bilgilerin peşinden koştuk... Bazen umutlandık, kimi zaman da herşey bitti diyerek kahrolduk...

Kıbrıs sorunu bu tür “trajik” öykülerle doludur...

50’li yıllardan beri “kayıp”lar veriyoruz...

Yollardan, işyerlerinden, yaşadıkları evlerinin önünden  alınıp götürülmüş ve bir daha kendilerinden haber alınamamış yüzlerce Türk ve Rum yakın tarihin “kurbanları” oldular...

23 Nisan’da kapıların açılmasından sonra, Türk ve Rum birçok kayıp ailesi, yıllar önce kaybettiği babasının, annesinin ya da kardeşinin mezarını bulmak için yollara düştü...

İnsanı hüngür hüngür ağlatacak birçok acı “öykü” ortaya çıkarıldı...

Babasının içine atıldığı kuyuyu, gömüldüğü mağarayı saptayıp, yılların “acı”ları ile yeniden yüzleşenler oldu...

Her iki tarafın “otorite”si bu konuda işbirliği yapmazken sivil düzeyde insanlar hem kuzeyde hem güneyde kayıplar konusunda birbirlerine yardımcı oldular...

Şimdi BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ı bile harekete geçiren önemli bir “aşama”da bulunuyoruz...

Annan; her iki taraftaki mezarların açılmasını istiyor...

Bu konuda hem Türk, hem de Rum tarafına mektup göndermiş bulunuyor...

Zamanımızda DNA testleri ile mezarlardaki şehitlerin kimlikleri tesbit edilebiliyor... Bu konuda bizim taraf Rum Kayıplar Komitesi’nin önerilerini kabul etmeyince, ne yazıktır ki kendiliğinden bir insiyatif geliştirildi. Taşkent köylülerinin büyük bölümü Rum tarafına giderek kan örneği verdi. Ancak Alaminyo şehitlerinin aileleri farklı davrandı. Denktaş’a yakın bazı kişiler bu köylülerin kan vermesini engellediler.

İki toplumun birçok çatışma ve savaştan sonra, kayıplarını ortaya çıkarma ve sahip çıkma konusunda işbirliği yapması gerekirken, ne yazıktır ki bu konuda tam bir “başıbozukluk” yaşanıyor...

Türk tarafının eskiden beri “korku”larını yenemediği ve bu konuda somut adım atmaktan kaçtığı anlaşılıyor...

Böyle olunca da, Rum tarafı bunun üzerinden politika yaparak, bu insani konuda dünyaya yapıcı mesajlar göndermeyi başarıyor...

Aslında artık bu konunun tamamen temize havale edilmesi gerekmektedir...

Şok halinde bir “acı” kasırgası yaşayacak olsak da, buna göğüs germeliyiz...

Kayıp öyküleri artık yüreğimizi dağlarken, savaşların acı sonuçlarının üzerinden gelebileceğimizi kanıtlamalıyız...

Bu konunun tanınma ya da tanıtma ile ilgisi yoktur...

Her iki tarafın yönetimleri süratle biraraya gelebilmeli ve bu konuda herkes eteğindeki taşaları ortaya dökmelidir...

Taşkent (Vuni) köyünde yaşayan teyzem, geçen gün Sevgül Uludağ’ın kendisi ile yaptığı söyleşide şöyle diyordu:

-Biz mezarlarımıza sahip çıkmak istiyoruz... Ancak bizim köyün muhtarı ile Denktaş Bey  şehitlerimizi geri almamızı engelliyor... Biz mezarlarımızı alalım, onları ziyaret edelim, suyunu dökelim, çiçeğini koyalım istiyoruz...

Temmuz ve Ağustos aylarında her gün gazete sayfalarını açarken, kocaman fotoğraflardaki savaş kurbanlarını görüyoruz...

Yüreğimiz paramparça oluyor...

O günleri bir daha yaşıyoruz...

Mezarı bile bilinmeyen kayıp ailelerinin acıları ise, mevlid ilanlarında, anma fotoğraflarında her gün karşımıza çıkıyor...

Temmuz’u ve Ağustos’u zehir ediyor...

Kayıplar konusunda iki tarafın yönetimleri bir an önce “ortak insiyatif” ile birşeyler yapmalıdır...

Bu “acı”lar daha uzun süre insanımızı tutsak etmemelidir...

(HALKIN SESİ - Hasan KAHVECİOĞLU - 17.8.2004)

[ başa dön ]

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

  

AFRİKA

 

Uçup giden kuşlar nasıl döner yuvaya?

 

Mehmet Levent

 

Türk tarafı, toplu mezarların açılması konusuna 30 yıldır hep soğuk baktı.

İsteksiz davrandı.

Hâlâ da öyle davranıyor!

Böylesine insancıl bir konuya insanca bir yaklaşım göstermiyor.

Neden?

Kimbilir, belki de 30 yıldır dünyaya sundukları katliam politikası ve propagandasının çökeceğinden, en azından Rum tarafıyla eşitleneceğinden korkuyor bizimkiler!

***

BM Genel Sekreteri Kofi Annan'ın geçenlerde yaptığı “Toplu mezarları açın” çağrısına Rum tarafı hiç gecikmeden olumlu yanıt verdi.

“Biz bu konuda üstümüze düşen herşeyi yapmaya hazırız” dedi.

Türk tarafı ise olumsuzluk anlamına gelen 30 yıllık suskunluğunu sürdürüyor!

Oysa kayıplar konusu da, toplu mezarların açılması da, barış ve çözüm çabalarının, niyetlerinin bir anlamda içtenlik ölçüsüdür.

Toplu mezarların açılmasını kabul etmemek, geçmişi bağışlamamak demektir.

Kan ve gözyaşı ile yoğrulmuş o geçmişi unutmak, elbette mümkün değildir.

Ama ondan ders almak, aynı acıların bir daha yaşanmasına geçit vermemek mümkündür.

Bunun için de, Türk olsun, Rum olsun her Kıbrıslıya düşen görev, bu acı dolu geçmişi karşılıklı olarak bağışlamaktır.

Bağışlamak, unutmak anlamına gelmiyor.

Tam tersi “Biz bu kanlı geçmişi bir daha yaşamak istemiyoruz ve buna kararlıyız” anlamına geliyor.

Rum tarafı, Annan'ın çağrısına olumlu yanıt vererek bu niyet ve tavrını ortaya koydu.

Türk tarafı da, siyasi kaygılardan bir an önce kurtularak, konuya insancıl ve barışçıl bir yaklaşım göstermek sorumluluğundadır.

Ama ne yazık ki bizimkiler, bırakın toplu mezarların açılmasını, iki toplumun savaşta kaybettiklerini ortak bir etkinlikle birlikte anmalarına bile izin vermiyorlar!

İki toplumlu eğlenceler düzenleniyor...

Korolar...

Halkdansları gösterileri...

Festivaller...

Kültür-sanat etkinlikleri...

Vur patlasın çal oynasın!

Düzenlenmesin mi?

Elbette düzenlensin.

Bütün bunlar insanın yüreğinde kıpırtılar ve umutlar uyandıran şeyler.

Ama ne yazık ki bugüne kadar barışa ve çözüme elle tutulur bir katkıları olmadı bu iki toplumlu etkinliklerin...

Türk makamları bütün bunlarda biraraya gelmemize izin veriyorlar da, savaşta kaybettiklerimizi birlikte anmamıza izin vermiyorlar!

“Siz bizim şehitlerimizin mezarlarına çiçek koyamazsınız” diyorlar Rumlara!

“Siz bizim şehitlerimize gözyaşı dökemez, ağıt yakamaz, onlardan bağışlama dileyemezsiniz”!

Peki, söyler misiniz be efendiler!

Kayıplarımızın mezarları başında birlikte gözyaşı dökemez, acılarımızı ve pişmanlıklarımızı paylaşamaz, birbirimizi karşılıklı olarak bağışlayamazsak...

Nasıl gelir bu adaya barış?

Uçup giden kuşlar nasıl döner yuvaya?

(AFRİKA - Mehmet LEVENT - 17.8.2004)

[ başa dön ]

 

 

 

 

 

 

  

 

 

MEDYAYA MEKTUP

Kıbrıs Türkü’nün hali...

Ahmet KARAMAN

 

   1963 olaylarından sonra Kıbrıs’ta oluşturulan Türk bölgelerine TC’den yöneticiler gönderdiği günler yaşandı. O dönemlerde insan hakları ve hukuk, bu yöneticilerin iki dudağı arasındaydı.

   Kıbrıs’lı dostlar bilir ama,Türkiye’ ve diğer ülkelerde bulunan dostlar için yazalım:Olaylar başlamadan önce ismi  “Köfünye” olan Türk köyü, bir yerleşim yeriydi. Çevre yerleşim yerleriyle bölgede bir Türk kantonu oluşturulmuştu.

   Ve zamanın modasına uyularak “Köfünye’nin “ ismi Türkçeleştirmek için “Geçitkale” olarak değiştirildi..

     O dönemlerde Türk yerleşim yerlerinden Rum barikatlarındaki zorluklara ve insanlık dışı uygulamalara katlanılarak Lefkoşa’ya gidilip gelinmeler başlayınca, buradan da ayni olay başlar.

   Ne var ki köy otobüsünün  “Geçitkale” olarak yazılan ismine kafayı takan Rum görevliler,otobüs şoförünü hakaretlerle bir güzel “uyararak”, köyün onlara göre esas adı olan “Köfünye’yi” yazmasını isterler.

   Adam çaresiz bunu yapar.

   Gel gelelim köye dönüşte olayı öğrenen bölgenin komutanı çağırıp şoförü bir güzel tertipleyerek otobüse “Geçitkale” tabelasını asmasını emreder.

   Biçare şoför,”Geçitkale” yazdığı için Rum’dan,”Köfünye” yazdığı için bölge yöneticisi Türkiyeli  Komutandan “nasibini” almada şaşkındır..

   En nihayet iki tabela yapar.Türk bölgesine yakın yerde “Geçitkale”, Rum bölgelerine gireceği yerde “Köfünye” tabelasını takmak zorunda bırakılır.. 

    Kıbrıs Türkü’nün bu günlere gelişlerinde böyle yaşanmış öyküler çok.

    Ve bugünlerde diğerlerini geçin,yılların “Lefkoşa’sının” adını bilgisayarımda yazarken yanlış kelime olarak altını kırmızı çizgi ile çizip, “Lefkoşe” diye yazınca yanlış çizgisini kaldırmasında dünden bu güne ne değişti diye düşünüyorum işte...

   Ve birkaç gün önce bir yerel gazetemizde verilen ilanda adres kısmına “Lefkoşe” yazılmasına tepkimin “yersiz” olduğuna da inanıyorum!.

    Para ödeyerek,halen taksitlerini ödemeye devam ettiğim bilgisayarım bana bunu yapabilirse, para ödeyerek gazeteye ilan veren ilan sahibi bunu hayda hayda yapabilir!..

    Bu olayı yine bazı arkadaşlar “bu küçük iş.Şimdi onca sorun dururken bunu ön plana çıkarmanın yeri zamanı mı?” diye geçiştirmeye soyunup,bunu gündeme getirdiğim için beni kınayabilirler..

   Dahası “Kıbrıs’lı şövenist” olarak de tanımlayabilirler..

    Benim kendi ülkemde bana dayatılanlara, “dünyaca bilinen,çocukluğumdan beri telafuz ettiğim “Lefkoşa’nın-Lefkoşe” olarak değiştirilmesi,bilgisayarıma bile öyle kotlanması değil de, benim yaptığım şövenistlikse bunu kabul ediyorum..

    “Köfünye” bir yanda,”Geçitkale” bir yanda hala bu topraklarda!..

      Daha acısı “Köfünye” baskıcıları “Lefkoşa’nın” adını değiştirmedi..

      Ama “Geçitkale” baskıcıları değiştiriyor..

      1974 öncesi onca  baskılara rağmen değişemeyen Kıbrıs Türkü’nün yaşamını,1974 sonrasında “sağlanan özgürlükte” değiştirebildikleri gibi!..

       Rumlar 1967’de işgal ettikleri Köfünye’den çekilmişlerdi..

      Ama ne yazık ki “Geçitkale” hala  işgal altında!...

       Bugünlük bu kadar,gerekirse daha açabiliriz bu konuyu..

(YENİDÜZEN MEDYA - 15.8.2004)

[ başa dön ]

 

 

 

 

 

 

 

 

 

KIBRIS POSTASI

 

Roller, yaşanmışlıklar aynıydı...

 

Eralp ADANIR

 

Evet, roller, yaşanmışlıklar aynıydı ama kahramanlar farklıydı.

Özellikle röportajlarında, araştırmalarında çok takdir ettiğim gazetecilerden olan sevgili Sevgül Uludağ’ın, Yenidüzen gazetesinde yer alan “Kayıpların İzinde” başlıklı yazı dizisinde, savaşın iğrenç yüzünün izdüşümleri yansımaktaydı sayfalara.

Gerek Kıbrıslı Türk olsun gerekse Kıbrıslı Rum, savaşın “yıkıcılığı”, ne yazık ki ırk, din, dil tanımıyor.

Tandığı tek şey “insanların kıyımıydı”.

Şu küçücük adada nice insanları “kayıp” olarak belgeledik yaşamlarımıza.

Binlerce insan sadece bir “sayı” oluverdi kayıplar listesinde.

Sevgül’ün araştırma dizisinde yer alan Maria Georgiades’in anıları, yaşanmışlıkları ve Kıbrıslı Rumların sosyal yaşantılarına denk düşen bazı satıraraları, ne kadar benzeştiğimizin çarpıcı bir örneğiydi.

“... Pazarları Kefalovrisos’a giderdik annemle-annem her Pazar tava pişirirdi, et ve patates kebabı hazırlardı...”

Pazar günleri “patates fırında” dediğimiz “gelenekselleşen” yemek bizim evde de pişer. Hatta hatırladığım kadarıyla; Limasol’da Rum kesminde İstanbul’dan gelmiş bir Rum’un (belki de Ermeniydi) fırını vardı, tepsileri hazırlar ona götürür ve Pazar yemeğimiz fırında pişirilirdi. Kuzey’e geçtiğimizde rahmetli anneannem bu geleneği sürdürürdü. Onun yaptığı “patates fırında”, onunla birlikte anılarımda kaldı ne yazık ki...

“... 20 Temmuz geldiğinde herşeyi görmüştük, evimizin yanına bir uçak düşmüştü...”

Bu satırarasındaki bilgi şu soruyu getirmişti aklıma; 20 Temmuz’da başlayan harekatta kaç uçağımız, nerelerde düşürülmüştü? Bir bileniniz varsa bu bilgiyi bizlerle paylaşsın. Türk milleti “kahramanlıkları” paylaşır da acıları pek gündeme getirmeyi sevmez nedense; tıpkı “Kocatepenin” batış nedenini, elinden geldiğince bir “sır” olarak saklamaya çalışması gibi.

“... Ancak babam savaştan sonra hiçbir yere gitmemişti. Değirmenlik’te kalmıştı...” diye anlatıyor Maria Georgiades.

20 Temmuz’dan ikinci harekatın başladığı 15 Ağustos’a kadar geçen sürede, Değirmenlik bölgesinde hâlâ daha Rumların yaşadığını görüyoruz. Maria’nın annesi, babası ve kızkardeşi Değirmenlik’ten ayrılmak için otobüse binmişler ama sonra inmek durumunda kalmışlardı. Nedeni;

“... Ancak bazı Kıbrıslı Rum askerler gelmiş ve sivil giysiler istemişler, üstlerini değiştirmek üzere...”

Bu olay bana Limasol’da teslim olduğumuz günü hatırlattı. Saklandığımız eve birçok mücahit gelmişti, yana yana sivil elbiseler arıyorlardı. Üstlerini çıkarıp buldukları gömlekleri, pantolonları giyiyorlardı. Uzunluğu kısalığı, bol gelmesi filan önemli değildi. Yeter ki tutsak olduklarında “asker” oldukları anlaşılmasın. Hatta bazıları hastahaneye gidip doktor gömleği bile geçirmişti üzerine. Savaşın iki yüzünde de askerlerin davranışları aynıydı...

Maria’nın annesi, Değirmenlik’ten kaçmaları gerektiğini belirten dostlarına, 14 Ağustos günü şu sözleri sarfetmişti:

“... Hayır gidemem, oğlumun dönmesini bekleyeceğim...”

Anneannem de aynı şeyi yapmıştı Limasol’da. Esirler arasında yer alan başta oğlu ve tüm yakınlarının, sağ salim Kuzey’e geçmedikleri sürece Limasol’da kalmayı sürdürdü, onlara yemekler yapıp göndermişti. Halbuki önlerinde Kuzey’e geçmek için iki seçenek vardı; ya bizimle birlikte arabamızla Dikelya üzerinden geçeceklerdi ya da “Happy Valley”e gidip çadırlarda kalacaklardı. Limasol’u en son terkedenlerdendi çünkü, oğlunun ve yakınlarının öncelikle Kuzey’e geçmesini bekliyordu.

“... Annem 15 Ağustos’ta ortaya çıkmayınca Panayota teyze merak etmiş ve tarladan geçerek ona bakmaya gitmiş. Onları yatağın üstünde vurulmuş olarak bulmuş, üçü de aynı yatağın üstündeymiş, annem, babam ve kızkardeşim...”

Tıpkı bir fotoğraf gibi; yatak ve üç masum insanın ceseti. Tıpkı Limasol’a civar köylerden kamyonun arkasında getirilen cesetler gibi. Yaşlı bir dedenin arkasında dört kurşun izi vardı. Bir de futbol üniforması giymiş, eli anlında kasılı kalmış gençten çocuk vardı. Onların gömülüşlerini hiç unutmadım.

Ve son...

“ Aynı çadırda on aile kalıyorlardı, insanlar hayatta kalmak için böyle yaşıyorlardı...”

Limasol’daki “Happy Valley” denen bölgede aynı ızdırabı ve çileyi Kıbrıslı Türkler de çekiyordu.

Savaşın insanlar üzerindeki etkisinde bir farklılık yoktu gördüğünüz gibi. Hırs ve politikalar sadece politikacıların üzerinde kalırken, acıların bin beteri ise sivil insanların yüreklerinde ölene kadar kendini hissettiriyordu.

(KIBRISPOSTASI.COM - Eralp ADANIR - 9.8.2004)

[ başa dön ]

 

 

 

 

 

 

 

 

 

HALKIN SESİ

Sevilay Berk’in öyküsünü okurken gözlerim doldu

Osman GÜVENİR

 

29 Temmuz, 2004 tarihli Yeni Düzen Gazetesi’nde manşeten verilen bir mülakat vardı. Manşete atılan başlık “TRAJEDİ”ydi.

1964 yılında anne ve babaları Rumlar tarafından alınıp götürülen ve öldürülerek bir katliam kuyusuna atılan bir karı kocanın ve beş çocuğunun dramını ve hayat yolunda çektikleri acıları analtan en büyük çocuk Sevilay Berk’in ve kardeşlerinin acıları.  Sevgül Uludağ’ın röportajı…

İnanır mısınız ki bu röportajı okurken gözlerim dolu dolu oldu.  İçimde derin bir sızı duydum.  Eminim ki siz de okumuşsanız en azından benim hissettiklerimi siz de hissetmişsinizdir.

Sevilah Berk, beş kardeşin en büyüğü… Yani 1964’te henüz 16-17 yaşında.  En küçüğü de 2 yaşında.  1964’teki aile hayatlarını ve hayatta kalabilme mücadelesini, anne babasının hayvancılık ve bahçe işleri ile uğraşlarını, çocuklarını en iyi şekilde olabildiğince yetiştirme gayreti içinde olduklarını anlatıyor.

21 Aralık sonrasında, yani 1964’ün Anneler Günü’nde anne ve babalarının son gidişini ve bir kez daha onlardan haber alamayışlarını, geçen 39 yıllık zaman zarfında üzerine çiçekler koyabilecekleri mezarları dahi olmamasının sızısını nasıl yüreklerinde hissettiklerini analtıyor Sevilay Berk…

Sevilay Berk’in yerine koydum kemdimi bir an için ve içimde büyük fırtınaların dalga dalga yayıldığını hissettim.  Bu çocukların yerinde ben olsaydım başıma neler gelirdi ve hangi duygularla bu zor hayat yolunda nasıl bir gelecekle kucaklaşırdım?  Hep bu soruyu sordum kendi kendime.

Genç bir kızın çaresizlik içindeki çırpınışlarını, kardeşlerine sahip çıkmanın zorluklarını ve doğru hayat yolunda yürümenin erdemlerini nasıl muhafaza ettiğini büyük bir takdirle karşıladım.  Onların yüreklerinde hep yoksun sevginin arayışı vardı. Anasız babasız büyümenin ve hayata dört elle sarılmasının zorluklarını idrak ettim.

Sevilay Berk ve kardeşleri hep o kaybolan, gaddar Rumlar tarafından alınıp götürülen ve bir kere daha geri gönderilmeyen anne babalarının akibetlerini öğrenmekle bir ömür tükettiler.  Dile kolay bir ömür.

Tek bir Allah’ın kulu çıkıp da,  “İşte bu toprak yığının altında yatan ölüler sizin anneniz babanızdır” diyemedi.  Her anneler veya babalar gününde yüreklerinde büyük bir sızı hissettiler.

Sevilay Berk, on yıl önce Kıbrıs Türk Kayıplar Komitesi’nden, anne babasının gömülü olduğu kuyunun harita üzerinde yerini öğrenir.  Ama bir sonuç alamaz; bütün çırpınışlarına rağmen. Ta ki 39 yıl sonra kapılar açılıncaya ve gidip o haritadaki noktayı buluncaya kadar…

Vardığı nokta, üzeri otlarla kaplı fosilleşmiş toprakla örtülü bir kuyu… Bu kuyu, bir toplu mezardır.  Bakalım daha ne kadar masum insanın kemikleri o kuyunun içindedir.

Sevilay Berk gerekli girişimleri yaptığında, bu kez Rum’un tepkisi ile karşılaşır.  Hatta kuyunun bulunduğu arazi üzerine villarlar yapılmakta imiş.  Ve hatta kuyunun açıldığı haberini alıp çılgına dönmüş Sevilay Berk. Esasında o müteahhidin imar izni alamamasının nedeni, o arazide masum sivillerin gömülü olmasındandı.

Sevilay Berk’in heyecanı, en azından anne babalarının kemiklerini alarak DNA testi yaptırmak suretiyle onlara ayrı ayrı iki mezar hazırlatarak, “İşte yıllarca özlem duyduğumuz ve yokluğuna alışamadığımız anne babamızın en azından mezarları buradadır” diyebilmeleri içindi.

Ve sıkılmadan şimdi Rumlar, Türkiye’nin AB yolundaki gidişatında ön şart olarak “kayıp Rumlar” hakkında hesap sormaktadır.  Bu kadar somut ve gerçek belgeler elimizde olmasına rağmen Rumlar hâlâ sıkılmadan kendilerini dünyaya sütten çıkmış kaşık gibi bembeyaz ve masum göstermeye çalışıyorlar.

Bence Sevilay Berk’in bu acılarla dolu mülakatı bütün AB üyelerine tercüme edilerek gönderilmeli, “İşte sizin tanıdığını zannettiğiniz Rumların gerçek yüzleri” demeliyiz.  Daha nice Sevilay Berk’ler vardır ki yüreklerinde o acıyı hâlâ taşımakta ve sessizliklerini korumaktadırlar.

Bu kayıp insanların, bu şehitlerin veya hadise kurbanlarının çocuklarına bütün dünyayı versek ne yazar?  Bütün dünyanın hazinelerini önlerine döksek ne yazar? Onların yüreklerinden kopartılıp meçhule gönderilen anne babalarının hazine ve dünya mallarından da değerli manevi varlıkları olmadıktan sonra…

Sevilay Berk’in hazin hikayesini herkes okusun ve geleceğe öyle baksın

 

YENİDÜZEN MEDYA’nın NOTU: Osman Güvenir, röportajı dikkatli okumamış. Sevilay BERK anne ve babasının nerede gömülü olduğunu Kıbrıs Türk Kayıplar Komitesi’nden değil, Kıbrıs Rum Kayıplar Komitesi’nden öğrendi. Kıbrıs Türk Kayıplar Komitesi’nin kuyunun yeri hakkında on yıldan bu yana bilgisi olduğu halde, bu bilgiyi Sevilay Berk ve ailesine vermekten kaçındı. Ancak Sevilay Berk bu bilgiyi Rum Kayıplar Komitesi’nden öğrendikten ve gidip Rüstem Tatar’ı sıkıştırdıktan sonra Tatar önce bunu inkar etti ancak sonuçta böyle bir dosyanın kendilerinde de olduğunu kabul etti.

Osman Güvenir, Sevilay Berk’in ailesinin Rum tarafında bir kuyuda olduğunu sanıyor. Oysa röportajda Sevilay Berk açıkça bu mezarın (kuyunun) Türk tarafında, İskele yakınında olduğunu, kuyunun bulunduğu araziye de Kıbrıslıtürk bir müteahhidin villa yaptığını söylüyor. Kemikleri alamamasının nedeni ise Rumlar değil, Türk makamların tavrıdır çünkü kemikler Kıbrıs Rum polisinde değil Kıbrıs Türk polisindedir. Osman Güvenir’e röportajı bir daha, dikkatlice okumasını öneririz.

[ başa dön ]

 

 

 

 

 

 

 

 

 

YENİDÜZEN

 

Kayıplar konusu çözüm bekliyor...

 

Kutlay ERK

 

Kayıp insanlar konusu Kıbrıs sorunu kadar eski bir sorundur.

Yüzlerce insan onlarca yıldır bu küçücük adada kayıptır ?!. Onlar Kıbrıs sorununun kaybettiği insanlardır...

Yüzlerce aile onlarca yıldır kayıpları ile ilgili beklenti içindedir... Çözümsüzlük onları ve kayıplarını ayırmaya devam ediyor; yürek yanıklığı ve bir türlü gömülemeyen acı süregeliyor...

Ve politikacılar vardır, kaybolan insanların gaybubetinin müsebbibi... Ve politikacılar vardır kayıp aileleri üzerine politika yapıp ikbal edinen...

Ve insanlar vardır, kayıplarının acısını hala yüreğinde taşıyan... Ve insanlar vardır kayıpları ile ilgili beklentisini mezarına taşımış, kayıp insanına hasretini mezara kendi ile gömmüş olan...

Ve politikacılar ve adamları vardır, kayıp yakınları ile dalga geçmiş olan ve dalga gerçmeyi marifet saymış olan ve dalga geçtiği kendine söylendiği zaman da öfke buyuran...

Ve komite vardır, kayıplar konusunda çalışma yapmış, dosyalar oluşturmuş ama kendine saklayan ve kayıp ailelerini dışlayan ve onların acılarını başkalarının politika malzemesi olmasını önleyemeyen...

Ve gazeteci vardır, “incisini kaybeden istiridyeler” diyerek kayıpların izinde koşan ve kayıp yakınlarının acılarını kayıpların gömütlerinin dağıldığı tüm adanın üzerinde yaşayan insanlarla paylaşılmasını sağlayan...

 

Ve konu gene gündemede...

Ve kayıp aileleri, onlarca yıldır bekledikleri kavuşmayı bir daha ve bıkmadan ve usanmmadan ve acıyı bitirmeden ve dindirrmeden ve acıya yenik düşmeden ve acıyı kin yapmadan ve en önemlisi gözünden damlayamayan yaşını ve boğazında düğümlenen hıçkırığını boşaltmaya hazır, kayıplar konusunun artık çözülmesini bekliyor.

Bu yürekler, onlarca yılın bilinmezliği ve yokluğu ve hasreti ile korlaşmış; bir daha bir travmaya daha ve sonuçsuz bir girişime daha dayanmak artık gittikce zorlaşıyor... Bu yüreklerin hasret acısı bir kere daha boğazına düğümlenen çığlığı atamayacak, gözünde damlayamayan gözyaşını akıtamayacak ve susacaksa içine ve içinde yaşayacaksa acısını ve kayıp insanına kavuşamayacaksa gene ve gene onu elleri ile gömemeyecekse ve gene bilemeyecekse mezarının yerini ve gene gidemeyecekse mezar başına ve mezar taşı yapamayacaksa ona ve toprağını kendi elleri ile örtemeyecekse, bu insanların yüreği daha dayanamayabilir...

İstiridyeler incilerini istiyor... Bu istek politik değil, bu istek hıncın ve öfkenin ve kinin değil, sevginin ve insanın insan olduğu değerlerinin isteğidir; bu istek kavuşmanın isteğidir...

Bu defa başlatılan süreç çözüme gitmelidir...

Kıbrıslı Türk ve Kıbrıslı Rum liderler, politikacılar ve ilgililer çok hassas bir sorunun çok hassas bir aşamasındadır. Kıbrıs Türk liderliğinin yıllarca kaçtığı, Kıbrıs Rum liderliğinin de yıllarca politika sofralarına meze yaptığı bu sorun, bu yeni aşamada çözülmeli, tespitler yapılmalı, mezarlar açılmalı ve kemikler ailelere verilmelidir. Olayın bu süreci, iki toplumun fanatiklerinin ve ırkcı ve hegemonyacı ve faşistlerinin yaptığı fenalığı ortaya serecek ve onların eserini toplumsal bilince çıkaracaktır. Bu konu öyle sessiz sedasız ve birey bazına indirgeyerek çözülecek sorun değildir; ve bu konunun çözümünü fanatizmin bir şölenine çevirmek de doğru değildir.

Konuyu yeniden ve “Mezarlar açılacaktır” diyerek gündeme getirenlerin sonuca gitme zorunluğu ve sorumluluğu kayıp ailelerinin demokratik denetiminde olacaktır.

Onlarca yılın acı ve hüznü, ve bitmeyen ve susmayan sessiz çığlık, ve dinmeyen ve akmayan gözyaşı, ve düğümü onlarca yıldır çözülmemiş hıçkırık ve bir ölüye hasretlik... Bilmeyen bilmesin, yaşamayan yaşamasın... Kayıp insanlar konusu ve aileleri artık kalmasın...   

(YENİDÜZEN - Kutlay ERK - 22.8.2004)

[ başa dön ]

 

 

 

 

YENİDÜZEN

 

“O bir gün çıkıp gelecek!..”

 

Sami ÖZUSLU

 

“Kayıplar” konusu son dönemlerde Sevgül Uludağ’ın da büyük katkılarıyla toplumun gündemine yeniden, ama farklı boyutlarıyla geldi. Birçok kayıp yakını ilk kez kalbine gömdüğü acılarını, duygularını paylaşıma açtı.

Gerçekten de kayıp yakınlarının neler yaşadığını birçoğumuz yeni yeni kavramaya başlıyoruz: Neden hala “kayıp”larını aradıklarını, bulunacak kemiklerin onlar için ne kadar değerli olduğunu...

Ve birçoğunun hala, “O, bir gün çıkıp gelecek” diye umut taşıdığını!..

**

SİM FM’de Radyo Gazetesi’nin her Cuma günü devreye giren “Serbest Kürsü” bölümünde bu hafta “kayıplar” konusu konuşuldu yoğunlukla...

Program süresince gelen telefonlar yürekleri dağladı. Radyodaki arkadaşlar da dahil, dinleyenlerin birçoğu ağladı.

Konu hassastı. 40 yıldır yaşadıkları acıyı özel sohbetlerde dahi kolay kolay dile getiremeyen, susmayı tercih eden insanlarımızın radyoda canlı yayına çıkıp anlatmaları kolay değildi. Sevgül’ün yaptığı röportajlardan ve verdiği ön bilgilerden de anlıyorduk ki, o mülakatlar da hep gözyaşları arasında yapılıyordu.

Ama bir dinleyicinin “mezarları açıp yeniden acıları debreştirmenin ne anlamı var?” şeklinde, son derece iyi niyetli sorusu, kayıp yakınlarını konuşmaya motive etti.

**

Gerçekten ne istiyordu kayıp yakınları?

Çok basitti: Sadece ve sadece bilgi istiyorlardı. Daha doğrusu bir “teyit”, bir de “kanıt” talep ediyorlardı.

Yetkili birilerinin çıkıp “yakınınız falan tarihte, falan yerde öldürüldü. O artık yaşamıyor” demesini istiyorlardı.

Ne gariptir ki, normal koşullarda yıkıcı bir bilgi olan “yakınınız öldü” sözcükleri, onlar için “rahatlatıcı” etkiye sahip olacaktı!..

“Görmek” istiyorlardı, nerede yattığını... Ve orada yatanın “o” olup olmadığını anlamak için tıbbi bir tahlil...

“O”nun gerçekten öldüğünü kabullenebilmek için delildi istedikleri...

**

Birşey daha istiyordu kayıp yakınları: 40 yıl sonra da olsa “cenazeleri”ne kavuşmak!..

Kaldıysa eğer ve bulunursa, yok edilmemişse birkaç kemiğini alıp, aileden başkalarının yattığı mezarlığa gömmek...

O mezarı ziyaret etmek...

Okunmuş suyunu dökmek toprağına...

Çiçekle, mersin dallarıyla bezemek...

Bayramda, namazda buhurunu yakmak...

Duasını okumak...

Torunlara “bakın, dedeniz burada yatıyor” diyebilmek...

**

Program boyunca kimi zaman hıçkırıklar arasında dile getirilen acı olaylar, dudaklardan dökülerek SİM FM frekanslarından alıcılara ulaşan yürek parçalayıcı duygular, fanatizmin ülkemizde yarattığı felaketi bir kez daha beynimize çaktı!..

450 kadar Kıbrıslı Türk ve bin 500 kadar da Rum’un yakınları yıllardır “kayıplar” konusunda adım atılmasını beklediler.

İki toplumdan ve Birleşmiş Milletler’den temsilcilerin katılımıyla oluşturulan komitenin bugüne kadar aldığı yol, bir, hade bilemediniz iki arpa boyudur!..

Bazı kayıp Türk yakınları, 23 Nisan 2003 sonrası Güney’deki ofisle temas kurduklarında, daha fazla bilgi aldıklarını söylemektedir. Bunun anlamı, kayıp yakınlarından bilgilerin saklandığıdır!..

“Ben 39 sene eşimin öldüğüne inanmadım. Bir gün çıkıp gelebileceğini düşündüm. 23 Nisan sonrası Rum Kayıplar Dairesi’ne gidince aldığım bilgilerden sonra, öldüğünü kabullendim...”

Bu ve benzeri cümleler, program boyunca defalarca işitildi...

Peki kimin, ne hakkı vardı bunca yıl o insanları “yakınının yaşamakta olabilme ihtimali”yle yaşatmaya? Neden gizlenmişti bilgiler kayıp yakınlarından?

Kayıpların kemikleri üzerinden hamaset yapabilmek için mi yoksa?

(YENİDÜZEN - Sami ÖZUSLU - 22.8.2004)

[ başa dön ]

 

 

 

 

 

 

***  SİM FM’de “kayıplar” tartışıldı... Kayıp yakınlarının çığlığı: “Nerede gömülü olduklarını bilmek istiyoruz...”

 

“Geçmişimizle yüzleşelim, bunlar karanlıkta kalmasın...”

 

SİM FM’de her sabah 07.00-09.00 saatleri arasında yayımlanan gazeteci Sami Özuslu’nun hazırlayıp sunduğu “Radyo Gazetesi”nin “Serbest Kürsü” başlıklı 20.8.2004 Cuma günkü programında “kayıplar” tartışıldı.

Gazeteci Sami Özuslu şöyle dedi:

“Kayıplar konusu uzun yıllar bir tabu olarak kaldı, bu konuda birşey talep etmek mümkün olmadı. Mezarların açılması gerçekten “kayıp” diye, “ölü” diye ya da “şehit” diye anılıyor. Neden? Kayboldular... Ve kayıp aileleri hala bir gün sevdiklerinin geri döneceğini sanıyor ya da öyle umuyor... Bu elbette inanılmaz, yaşamayanların anlamayacağı bir acı. O yüzden mezarların açılması, onların gerçekten ölü olduğunu ortaya çıkarcak. Bulunmazsa ne olacak? O zaman ben de gerçekten bilemiyorum... Kayıp yakınlarının talebi bu... Elbette mezarların taşınması da başka bir unsur... Ama esas öldü mü, ölmedi mi sorusunun yanıtı aranıyor. Bu konuda en doğrusu kayıp yakınlarının görüşleri...”

 

KAYIP KIZI ALEV’İN ANLATTIKLARI...

Bir kayıp kızı olan Alev Boysan, programa katılarak şöyle konuştu:

“Gerçekten de kolay değil. Babam kaybolduğu zaman 63’te 7 yaşındaydım. Küçük Kaymaklı’da kaybolduydu. Çok kötü bir kış vardı o zaman, elbise almaya gittiydi bize, geri dönerken toplandılar... Çok hatırladığım birşey yok babamla ilgili ama babama ne olduğunu bilmek isterim, kemiği neredeyse belki oradan çıkarmam, belki orada kaç kişi gömülüyse o ailelerle birlikte belki birlikte bir anıt mezar yaparız ama en azından bilmek isterim, babam falan yerdedir, akıbeti ne oldu, nasıl öldürüldü, nereye gömüldü - bu benim en doğal hakkım. Gerçekten 23 Nisan’dan sonra ben de gittim, kanımı da verdim. Açılırsa bulunmasını da isterim. Farklı düşünene saygı duyarım ama onlar da bana duysun. O gün bize Rum Kayıplar Komitesi’nde söylendiğine göre ki bunca yıldır ben Türk tarafından hiçbir zaman böyle bir ilgi görmedim, gelin araştıralım falan filan gibisinden. Gittiğimizde bize iki-üç yer söylediler ancak açılmadığını ve o yerlerin açılamadığını söylediler... Lefkoşa’da, Aleminyo’da ve bir yer daha...

Ailemizde bu konuları her zaman konuşuruz... Annem hayattadır, annem uzun yıllar boyunca babamı aradı, bazı yerlere gittik ve aradık. Alırdı bizi üç çocuk, giderdik... Her zaman hayal kırıklığına uğrardık. Ancak 23 Nisan’dan sonra  Rum tarafındaki Kayıplar Komitesi’ne gittiğimde  babamın resmini, ailesini, nerede öldürüldüğünü, kimler tarafından öldürüldüğünü bize oradaki görevli söyledi. O güne kadar içimizde “ölmedi” diye bir duygu olabilirdi ama o günden sonra kalktı....Ben her zaman bir baba hayali kurmuştum, bu hayalden öteye de gitmedi hiçbir zaman... Babamın adı Münür Yusuf idi... O zaman soyadı yoktu... Yani 23 Nisan’dan sonra gittiğimde, nasıl öldürüldüğünü anlattılar. 27 Aralık’ta öldürüldüğünü, Nikos Sampson’un adamlarının 8-10 tane Türk’ü o zaman toplayıp da kurşuna dizdiklerini söylediler. Bunların arasında babam da varmış. Hatta o zaman ölülerin konulduğu bir hastane varmış, orada beklemişler aileler gelsin. Hatta biz buna itiraz ettik, o zaman öyle bir yere kim gidebilirdi? O çatışmanın içine kim gidecekti veya nereden bilirdik ki öldüğünü? Yeniden canlandı ve ben artık 27 Aralık’ı babamın ölüm tarihi olarak kabul ettim ve geçen yıldan itibaren bu tarihte mevlitlerini okutmaya başladık. Bu duyguları yaşamayanlar gerçek anlamda anlayamazlar...”

 

“KAYIPLAR BULUNMADAN ACILAR DİNMEZ”

Dinleyicilerden Salih Özmanevra da programa katılarak şöyle dedi:

“Kayıplar konusu gerçekten yüreğimizi dağlıyor... Benim ninemi Aytuma’da vurdular, onun meftasını yedi gün sonra Paramal’a getirdiler, iki bağın arasına gömdüler. Ben gittim, bana bir Rum gösterdi lakin orada 7-8 tane daha mezar var. Bulamadım yerini, tam nerede olduğunu. Bana göre bu kayıpların akibeti belli olmadan, bu kayıp yakınlarının acısı hiçbir zaman dinmeyecek.

 

GİRNE’DEN LAPTA’YA DÖNERKEN ÖLDÜRÜLDÜ

Lapta’dan arayan Aysel hanım ise şöyle konuştu:

“40 senedir bu acıları çekeriz. Eşim kayıp, 1963, 25 Aralık’ta kayboldu. Bize Rum tarafı liste halinde verdi gömülü olduğu yeri. Ama bize bunda hiçbir ilgilenen olmadı, neresidir göstersin... Rumlar bu listeyi vereli bir sene oluyor, dosya halinde geldi nerede öldürüldüğü. Tabii bugüne kadar biz de hiçbirşey bilmezdik. Fakat o dosya İngilizce olarak, kitap gibi, verdi elimize, aldık, araştırdık bulduk, Acısu deresinde gömülüdür diye. İki kişi... İki arkadaştılar... Karaoğlanoğlu, Ada Otel’in olduğu bölge... Biz araştırdık, fakat ağzıları mühür, hiçbirşey söylemediler. Rüstem Tatar’dan geldi elimize dosya, başka hiçbirşey yok. Dosyada isimleri yazan adamları gittik bulduk, kimisi ölmüş, sağ olan da konuşmaz ama mutlaka bilirler... Gizlediler, sakladılar yıllar yılı, köylü meğer biliyormuş. Ben anlamadım neden gizlediklerini, muammadır, anlamadım. Dağlarda, ovalarda, allah bilir hangi evin altındadır? Kaldı mı yer? EOKA’cılar yaptı herhalde... Yazılı belgeden Girne’ye gittiklerini biliyoruz. Kocam Lapta’da teşkilat başkanıyla Girne’ye gittiler, durumu öğrenmeye, Girne’de giderken Rum polisi sakın geri dönmeyin demiş. Fakat gittikleri yerde Mehmet Bodamyalı diye Girne’nin sorumlusu geri kendilerini yolladı buraya, Lapta’ya. “Böyle günde köyü boş bırakamazsınız” demiş ve geri yolladı. Geri yolladığında öldürdüler kendilerini, allah bilir naptılar. Geçen yıla kadar bize Karaoğlanoğlu’nda yatıyor denmedi... İki çocuğumu babasız büyüttüm, biri 17 aylıktı, biri 3 yaşındaydı... Hala bugün baba dendi mi tüyleri kalkar üzüntüden. Eşimin ismi Şevket Kadir, öteki de İbrahim Nidai. Üç çocuğu da onun vardı ama onun eşi çocuklarını alıp Londra’ya gitti, iki aile söndü... Bunlara sebep olanların başına gelsin, gıymatlısında bulsun derim başka birşey demem.”

 

“MEZARLAR AÇILMALI”

Tema Irkad ise programda yaptığı konuşmada şöyle dedi:

“Geçmişte yaşadığımız acıların burukluğunu yaşıyorum... Bu her iki toplumun da gerçek bir insanlık ayıbıdır. Ailesinden kayıp olanlar üzülüyor, hatta parçalanıyor. Hatta çocukları, yakınları kayıpların nerede olduğunu bilemedikleri için bir belirsizlik içinde yaşadılar, hatta ömürlerini tükettiler. Bütün dünya bize bakıp da şimdi bizim için neler hissediyor? Hiç de iyi şeyler hissetmiyor... Ailesinde bir kayıp olan bir Kıbrıslırum şu anda bir Kıbrıslıtürk için ne hisseder? Aynı şekilde kaybı olan bir Kıbrıslıtürk, bir Kıbrıslırum için ne hisseder? Bu hislerin ortadan kaldırma gerekliliğine inanarak ben bu toplu mezarların açılarak, o toplu mezarlarda kimlerin olduğunun derhal temize havale edilmesini, ancak ve ancak, açıldıktan sonra bu mezarlar, hem Rumların, hem de Türklerin topluca veya ayrı ayrı başka bir alana birlikte yerleştirmelerini, mezar taşlarına da kimler tarafından öldürüldüklerinin yazılmasını isterim ben, tüm dünya bu rezilliğimizi, bu insanlık dışı hareketimizi görsün, biz de yaşayalım, çocuklarımız da görsün ve akıllarına dank etsin - bu adada bu rezilliği yaşayanların adasıdır burası diye...”

 

SEVİLAY BERK’İN TRAJİK ÖYKÜSÜ

Programa katılan Sevilay Berk de çabasının sürdüğünü belirtti ve şöyle konuştu:

“Benim acım daha büyüktür. 39 yıl boyunca annemizin babamızın nerede olduğunu, nasıl olduğunu, hayatta mıdır, değil midir bilemedik. Kapılar açılınca iki ay boyunca eşim uğraştı kapı kapı, bir sonuç alamadı. Daha sonra tanrının bize lütfettiği Tasos diye bir dost dükkanımıza geldi ve öylesine bir soru sordu bize, “savaşta birşey kaybettin mi?” diye. Annemle babamı kaybettiğimi söyledim. “Sana yardım etmek isterim” dedi. Bizi elimizden tuttu, kayıplar komitesine götürdü, Mr. İlia’yla tanıştırdı...”

Berk, bundan sonra yaşadığı süreci, annesiyle babasının gömülü olduğu yeri Rum Kayıplar Komitesi’nden öğrendiklerini anlattı. Annesi ve babası kuzey Kıbrıs’ta bir yerde gömülü olan Sevilay Berk, “Beni yaralayan buradaki yöneticilerin bu konuya bu kadar duyarsız ve katı davranmalarıdır...Yöneticilere olsun, siyasilere olsun çok kırgınım. Duvar olsa beni dinler ve anlardı... Onlar için önemsiz olabilir ama bir yıl önce ben atalarımın gömülü olduğu kuyuyu öğrendiğimde bu taraftaki sorumluya gittik hep beraber kardeşlerimle, söylediğimizde bunların hepsinin yalan olduğunu, böyle birşeyin olmadığını söyledi.... Köyümün yanında bir kuyudaydı atamın kemikleri. Açılsın istedik ve atalarımızdan kalanı alalım. Hayır dediler, elinizi keserler, orası bir toplu mezardır, ellemeye kalkmayın, ağır cezalar yersiniz. Bekleyin dediler. Bir yıl boyunca bekledik hiçbir reaksiyon göstermeden, görüyorsunuz, otların bürüdüğü kuyunun etrafında dönüyorsunuz, elleyemiyorsunuz...”

Berk, bundan sonra arazi sahibinin oradaki kuyuyu kendi aklınca açtığını ve çıkan kemikleri polise teslim ettiğini, kazının devam ettiğini ve bir miktar kemiğin daha çıkarılarak polise teslim edildiğini anlattı. Bu konuda derhal İçişleri Bakanlığı’na ve Başbakanlığa yazılı olarak bilgi vererek müdahale etmelerini istediğini anlatan Berk, “Bu kemikler kayıptır” dedi ve arazi sahibinden hesap sorulmadığını aktardı. “Benim isyanım budur... Bugüne kadar kime başvurduysam duyarsız kaldı. Bu kemikler onlar için hiçbirşey ifade etmeyebilir ama onlara hatırlatmak isterim - genç kızlığımı, hayatımı çaldılar... Şimdi de kemiklerimi çaldılar... Bu kadar olmaz artık! Şunu bilsinler ki korkmuyorum... Lütfen, bütün kayıp ailelerine çağrıda bulunuyorum, ellerini uzatsınlar ve bir büyük çığlık olsun bu güç! Yardım etsinler, biraraya gelelim, bir noktada buluşalım, bu duyarsız, kör insanlara neler yaşadığımızı gösterelim...Kofi Annan’dan da yardım istedim...Ona mektup yazarak bu duygularımı anlattım, bana yardım etmesini istedim. Çünkü endişelerim var, sorumsuz olan bu insanlar kemikleri yok edebilir...En baştaki sorumlu da, polis de alay ediyor benimle...Kuyuda yalnız annem babam yok, Monarga’dan Hasan Bulli diye üçüncü bir kişinin kemikleri de var...”

 

“SAVAŞ SUÇLULARI ORTAYA ÇIKARILMALI”

Gazeteci Ahmet Karaman ise programa katılarak yaptığı konuşmada kayıpları bulmanın yetmediğini, suçluların da bulunması gerektiğini anlatarak “Bunlar cinayettir, savaş sırasında kim vurduya gitti falan değil” diyerek Rum tarafında, öldürülmüş olan Türklerin kimler tarafından öldürüldüğünün imkanlar nisbetinde açıklanabildiğini belirtti. Karaman,  “Aynı şekilde Türk tarafında öldürülen Rumlar var. Bu olayı bir bütün içinde ele alıp, sonuçlandırmak gerekir. Bugüne kadar iki halkın arasında olan bu olaylarda birileri işi karıştırmış ve savaş suçluları da bulunamamıştır. Bugüne kadar her iki toplumun yaşadığı olaylarda birileri etkin olmuş ama suçluları ortaya çıkarılıp yargılanmaya gidilmemiştir. Benim önerim savaş suçlularının da aranıp ortaya çıkarılmasıdır” dedi.

 

“GEÇMİŞİMİZLE YÜZLEŞMEMİZ LAZIM, BUNLAR KARANLIK KALMAMALI”

Akçay muhtarı Cafer Seferoğlu “Acılar deşilmezse, acılar devam edecektir” diyerek programa katıldı ve şöyle konuştu:

“Benim kardeşim Fikret Hüseyin kayıptır. 22 yaşında ovadan alınıp götürüldü. Ne ölüsünü, ne canlısını bulamadık. Ve kapılar açıldığı zaman, Mayıs ayında geçip güneydeki kayıplar dairesine gittim, orada bana gerekli bilgileri verdiler. 500 tane kaybımız vardır. Bunların 200 kadarının yerini bilirler. Bana orada bunu kayıplar dairesinin sorumlusu söyledi. Kardeşimin gömülü olduğu yeri de bilirler. Ne kadar bir alanda olduğunu sordum, kesin olarak bilirler mi diye, bir odanın içi kadar bir alanda olduğunu bilirler. Ancak bana söyledikleri, iki kişi bir yerde gömülüdürler. Bir de Luricinalıyla birlikte gömülü olduğunu söylediler. Kan vermemiz gerektiğini söylediler, DNA testi için kan da verdik. Konu öyle kaldı... İki önemli mesele vardır - bir, insanların vicdanının rahatlaması lazım. Ben çocuk değilim, 49 yaşındayım şu anda. Tabii ki kardeşimin ölü olduğunu bilirim ama insanın beyninin bir köşesinde her zaman bir kuşku vardır, acaba çıkıp gelse, acaba kuşkusu vardır insanın beyninde. Ve ben o gün kardeşimin ölü olduğuna inandım. O gün itibarıyla ölü olduğuna inandım. O bakımdan insanların vicdanının rahatlaması lazımdır. Ondan sonra köyüme giderim, ovaya çıkarım, güneydeki köyüme giderim, attığım her adımda acaba burada mı gömülüdür diye bir kuşku insanın içinde.. İki şey bekleme dediler, bir mezarın yeri, iki kimin öldürdüğü. Ancak Birleşmiş Milletler nezaretinde mezarlar açılacağında söyleyecekler, kimin öldürdüğünü hiçbir zaman söylemeyecekler. Bana da bölge olarak söylediler ama somut yerini söylemediler. Benim bakış açım artık bu sorun çözülmelidir, artık bu kemiklerin çıkarılıp herkes bu kemikleri alıp bir mezara gömebilsin. Nasıl insanın annesi babası ölüdür ve bir bayramda gidip suyunu döker, çiçeğini götürür, o şekilde vicdanlarımızın rahat olması açısından gidip bayramda çiçeğini götürmemiz, vicdanımızın rahatlatılması lazım. Bir diğer mesele ise geçmişimizle yüzleşmemiz lazımdır bu memlekette barışa giderken, bunlar karanlık kalmamalıdır çünkü ben her gittiğimde köyüme, köyümün yanında bir Rum köyü vardır; acaba kim öldürdü, acaba nerededir, acaba nasıldır, bu kuşkulardan sıyrılmamız lazımdır. Gerçeklerle, geçmişimizle yüzleşmemiz lazımdır, aksi takdirde ileride sorun yaşayacağız... Bir acı daha çekeceğiz ama bu sorunu çözmek lazımdır, bu insanların vicdanının rahatlatılması açısından... Çok sık gündeme getirilmesi taraftarı değilim, çünkü kapılar açıldı, biz gideriz, onlar gelir...  Bir an önce bu sorun çözülsün, herkes kemiklerini alsın, istediği yere gömsün ve bu sorun hallolsun diyorum ben...Duyuyoruz Sayın Cumhurbaşkanı kemiklerin hepsi bize verilsin, topluca gömelim, bir anıt yapılsın diyormuş. Ben buna karşıyım, ben alacaksam kardeşimin kemiklerini, mezarlığa gömeceğim ve her bayram kendime göre anacağım... Bir an önce çözülmesi lazım bu sorunun çünkü çeşit türlü spekülasyon yapılıyor... Bir an önce sonuçlanması lazımdır bu konunun...”

 

“CENAZEMİZİ ALIP GÖMECEĞİZ”

Asım Erk programda yaptığı konuşmada şöyle dedi:

“Benim babam da kayıp... Bir anımı anlatayım... Benim annem beş sene evvel rahmetlendi ve annem ölene kadar babamı bekledi. Hatta bir defasında Karpaz yolunda giderken, orada yeni binalar yapılıyordu, yazlık evler gibi küçük küçük evler. Annem ne dedi biliyor musunuz? “Baban gelecek, bu evlerden bir tane de bize alınız” dedi. O kadar acı ki, her hatırladığımızda içimiz buruluyor... Anlatılacak gibi değil duygular. Biz anıt mezar yaptık babamıza, annemizin yanına. Biz bekliyoruz cesedini, alacağız cenazemizi, gömeceğiz. Niye toplu gömeyim ben? Kapıdan girecek diye hala daha bekliyoruz, gömmedin mi insan inanmıyor. Ölüsünü görmediğinizde insanın inanası gelmiyor. İnanmıyoruz biz hala öldüğüne, ancak DNA testi yapılırsa ve verilirse sizin ölünüzdür bu, o zaman kanaat getireceğiz öldüğüne. Ben babam kaybolduğunda 17 yaşındaydım... Bütün aile hala daha bu acıyı yaşıyor. Aile içinde konuşurken hiçbir zaman rahmetli oldu demedik, kayıptır diyoruz....”

 [ başa dön ]

 

İncisini kaybeden istiridyeler & Kayıpların izinde

 

 

 

 

            

copyleft (c) 2001-02 Hamamboculeri Dergisi - hamamboculeri@hamamboculeri.org

Bu sayfaya yer sağladığı için Science And Technology Wing, Pennsylvania Üniversitesi'ne teşekkür ederiz.