ana sayfa > dosyalar > Yüzünü görüp sesini duyamadıklarımız...
Ana Sayfa       Hamamböcüleri Ne?       English       Dosyalar       Arama       Site Haritası       Arşiv





Yüzünü görüp sesini duyamadıklarımız... (*)

Röportaj: Sevgül Uludağ


İzmir’den, Hatay’dan, Gaziantep’ten, Adana’dan, Osmaniye’den, Trabzon’dan, Ordu’dan, Yozgat’tan, Kars’tan, Türkiye’nin dört bir yanından geldiler... Bu topraklara yerleştiler, yerleştirildiler... Kimisi geldiği yörenin geleneklerini sürdürdü, bu toprakların geleneklerini reddederek... Kendi içine kapanıp uzak bir yörede yaşadığı gibi yaşadı... Kimileri her iki kimliği, her iki kültürü kaynaştırdı, ikisini birarada yaşadı...
Bir de bu topraklarda dünyaya gelenler vardı, annelerinin, babalarının doğduğu yere gittiklerinde rahat etmediklerini, edemediklerini farkedenler... Bu topraklarda doğup büyüyenler, köklerini Kıbrıs’a salanlar...
Çocuklarımızla çocukları, gençlerimizle gençleri aynı okul sıralarını paylaştılar: emekçilerin bütün dertleri, bütün sıkıntıları ortaktı... Kavgaları bir türlü ortak olamasa da...
Biz kendini Kıbrıs’a ait hissedenlerle, hayatını bu topraklarda biçimlendirenlerle, çocuklarını bu topraklarda yetiştirenlerle, geleceğini bu adada görenlerle konuştuk: Dokuz bin yıllık Kıbrıs kültürüne rengini ve emeğini katanlarla...
İstedik ki bugüne dek konuşmamış olanlar konuşsun: yüzünü görüp sesini duyamadıklarımız konuşsun... Kendi dertlerini kendi ağızlarından dinleyelim...
Toplumumuza bir ayna tutmak istedik: küçükken kulağınıza koyup denizin sesini dinlediğiniz bir deniz kabuğu gibi onların sesini dinledik... Yüzünü gördüğümüz, seslerini duyamadığımız, kimi zaman önyargıyla yaklaştığımız, bizi rehin tuttuklarını sanıp onların da içinde yaşadığımız koşulların rehinesi olduğunu göremediğimiz insanlar konuştu... Açık yüreklilikle konuştular, yaşadıklarını anlattılar... Beklentilerini, umutlarını, çaresizliklerini, sıkıntılarını... Söz onların...




*** Bir dönem Tatlısu Belediye Başkanlığı yapmış olan Oktay Yaman, hem Türkiyeli hem Kıbrıslı kimliğini birlikte yaşadığını anlatıyor... Yaman’a göre ailesi Türkiye’den gelip burada doğmuş büyümüş gençler üzerinde baskılar yoğun:

“Kıbrıslı olmayı reddeden bir siyasetin baskısı var”

*** “Kimilerine göre ben çifte hainim... Çünkü TC göçmeni olup da Kıbrıslılığı savunmak zor bir olay... Hele benim yaşımda... Ama umurumda da değil pek... Tabii bunun karşıtı, Kıbrıslılar da var... Çok büyük yozlaşma görüyorum, teslimiyet var, aşırı bireyselcilik, hatta şöyle ki, pek çok yerli Kıbrıslı, Kıbrıs şovenistidir, beni hazmedemez... İşbirliği yaptıkları da tam zıddı insanlar. Ama menfaat ilişkileri geldi mi ortaya menfaatlerini korusun diye bir bakarsınız, tam zıddı insanların peşinde...”

*** “Güney göçmeni, burada yerleşip kökleşmiş TC göçmeni, çoğunlukla aralarında bir sorun yoktur..Kaynaşmıştır... Bayağı kaynaşmıştır. Birlikte çalışıyorlar, sorunları birlikte yaşıyorlar... Kaçak işçiden birlikte etkilenmek olayı da var... Ekonomik sorunlardan birlikte etkilenmek... Gelip geçici olanlar için değil yerleşmiş olanlar için söylüyorum bunları... Onlar da aynı acıları, yerli Kıbrıslıyla paylaşıyor. Onların da gençleri var ki bugün birçok genç, büyük çoğunluğu gençlerin, küçükken gelmiş veya burada doğmuş, askerliğini yapmış, gezmeye gittiğinde Türkiye’ye rahat edemez. Nasıl kaçacağını bilmez geriye. Uyum sağlayamaz. Çünkü farklı bir kültürde yaşıyor herşeye rağmen. Ancak rahat bırakılmıyorlar...”


*** “90’a kadar daha iyi bir kaynaşma ortamı vardı. 90’dan sonra, biliyorsunuz iki kutuplu çatışma yaşadık 90’da... Ondan sonra daha bir organize oldu bir takım güçler, özellikle Türkiyelileri kontrol etme açısından daha büyük bir organize oldu. Önemli oranda yerleşik bir hale geldiydi, sonra daha hızlı bir bölgecilik olayı getirildi. Bölgecilik dediğim Mersinli, Adanalı gibi bu daha yoğunlaştı... Bugün 90 öncesine göre daha kötüdür... Siyasetimizi bunlar çok büyük biçimde etkiliyor, bunun karşısında mücadelede de bir tek CTP var. CTP’nin verdiği mücadele çok akıllıca, değerlendirmeleri... Burada uç yaratmak isteyenler var fakat uç yaratmak bu topluma ne getirir ne götürür? Bana göre iyilik getirmez, en azından demokratik güçler yararına olmaz”

*** “AB normlarında bir barışın kötü bir barış olacağına inanmıyorum. Önemli ölçüde insan hakları orada gelişmiştir, burada insanların da mal mülk edinme olayında öyle tutup da elinden evi alınacak, tarlası alınacak, hadi git yerine denilecek şeklinde bir anlaşma yapacağına da inanmıyorum. Çünkü insan hakları açısından alalım. 27 sene önce gelmiş insanlar, bunlara bir çözüm bulunabilir, kolay değil ama bulunabilir. Rumlar da kabul etmek zorunda bazı şeyleri. Ama Denktaş ve onun gibilerin söylemlerine, hele hele Eroğlu’nun söylemlerine göre ben aldım bir karış bile vermem demesiyle olmaz bu iş. Bu al-verle olacak. Rum toplumunun da toplum olarak bir onurları var. Onların da onurlarını korumak lazım. Ben geldim, kan döktüm, koydum askerimi, el koydum bitti demeyle barış olmaz”


Oktay Yaman 53 yaşında, Tatlısu’da yaşıyor...1974’te İzmir’den gelerek Kıbrıs’ı kendine yurt yapmış, eşi Kıbrıslı... Bir dönem Tatlısu Belediye Başkanlığı’nı yürütmüş. Sorularımızı şöyle yanıtlıyor:
SORU: Sizi Tatlısu Belediye Başkanı olarak tanıdık. Kendinizi Kıbrıs’ta nasıl buldunuz?
YAMAN: Kıbrıs’ı duyardık. İlişkilerimiz de vardı, arkadaş çevrelerinden. Eşimle Türkiye’de tanıştım. Henüz sözlüydük, nişan dahi yapamamıştık. Eşim Kıbrıs’a döndü, Güney’de İskele’ye bağlı Tatlısulu’ydu. Ben Türkiye’de, İzmir Defterdarlığı’nda maliyede memurdum. Biliyorsunuz yıllar önce Türkiye’de insanlar bir arayış içindeydi, bir Almanya olayı vardı. Tabii benim durumum biraz daha farklıydı... Kıbrıs’a evlenerek tamamen yerleşme amacıyla geldim, 1974 öncesi sözlüydüm, 1974 Aralık’ta geldim. O zaman burada nişan yüzüklerimizi taktık, Türkiye’ye gittik, Türkiye’de evlendik. O dönem yabancı uyrukluyla evlenme olarak kabul edilirdi, bir on ay kadar bekledik işlemler için. Ankara’ya gidip gelmemiz gerekti bu işlemleri yapmamız için. Nihayet 1975 Ekimi’nde eşimle Kıbrıs’a geldik. Kıbrıs’a pasaportla geldim, ayrı bir ülkeye geldiğimin idrakinde geldim ben bu ülkeye. Pasaportla geldim, bu çok önemli... O günlerde ben burada ev verildi yahut arazi verilecek, çok imkanlar tanınacak deniyordu ama ben öyle bir niyetle gelmemiştim. Kendi eşimin ailesiyle birlikte, kendim birşeyler yapabilirim düşüncesindeydim. Tamamen istifa ederek gelmiştim, burada tavuk çiftliğinde işçilik yaptım, çobanlık yaptım, tavuk çiftliğinde bir sendika olaylarımız oldu, bizi işten attılar... O hareketlerle daha çok, siyasi yaşamım başladı.

“SİYASETLE İLGİLİYDİM”

SORU: Türkiye’de yok muydu siyasete ilginiz?
YAMAN: Vardı, elbette vardı... Ancak doğrudan bir partiye üye olamazdık memurduk diye ama ilgimiz vardı, aklı başında herkesin günlük yaşamında siyaset vardır çünkü... Sürekli siyaseti konuşan, tartışan insanlardan oluşan bir çevremiz vardı, hatta 1973 seçimleri, 12 Mart sonrası ilk seçimler olduğu için bir CHP, Ecevit rüzgarı esiyordu... Onun peşinde bayraklarla koşturduk... Bir umut olayıydı, demokrasiye geçiş olayıydı. Önemli olan 12 Mart cenderesinden kurtulup demokrasiye geçiş süreciydi. Solda da büyük bir mücadele ruhu, güçbirliği vardı... CHP’de birleşmişti bu ruh, CHP destekleniyordu. Örneğin bir DİSK... Benim siyasi düşüncem böyleydi...

“KIBRISLI FARKLI BİR KÜLTÜRE SAHİP”

SORU: Kıbrıs’a geldiğinizde ne hissettiniz ilk günlerde?
YAMAN: Kıbrıs’a ilk 1974 Aralığı’nda geldim, bir ay kaldım. Pek çok konuda bayağı bir farklılıklarımız vardı, örneğin kullanılan sözcüklerde. Burada ispastra oynanıyordu, bilmiyordum, öğrendim, biz rua deriz o riya der... Ben rua dediğimde tuhaf bakışlarla karşılaşırdım. Birşeyi farkettim: Kıbrıs’ta ayrı bir kültür olayı var. Kıbrıslı farklı bir kültüre sahip, her yönüyle farkettim. Muhakkak benzerlikler de var ama çok önemli bir farklı kültür olayı var. Benim Egeli olmam nedeniyle daha kolay bir intibak sağlama durumum oldu ancak bunu sürekli kendi kendime analiz etmişimdir çünkü ben Anadolu’nun da birçok yerini gördüm. Erzurum’u bilirim, Erzurum insanını bilirim, köyden köye kültür farklılıklarını yaşamış bir insanım ama bütün bunların dışında, Kıbrıs’ta tamamen çok farklı, kendine özgü bir kültürün olduğunun farkına vardım, bunu yaşadım. Bundan önce bazı Rumlarla yakın olmasa da tanışmışlığım vardı İzmir’de... Orada da bir benzerlik olayı farkettim. Bunun dışında, ada insanı olmanın farklılığını hissettim. Çünkü örneğin Giritliler tanımıştım. Orada bir garavolli olayı vardır. Garavolli Türkiye’de hiç yemedim, burada yerim. Orada yendiğini bilirim, bu Giritli dostlarım, komşularımız, Girit göçmeni onlar, yerlerdi. Şöyle bir değerlendirmem var: garavolli neden diye düşündüm? Dört tarafı denizle çevrili bir ada, doğadan alabildiğine yararlanma işi... Herşeyinden faydalanma durumunda...
SORU: Yeni geldiğiniz adada yabancılaşmayı çok derin yaşadınız mı veya dönemleri var mıydı bu yabancılaşmanın? Veya kendi kimliğinizi nasıl yaşadınız bu topraklarda?
YAMAN: Bayağı yaşadım... Halen de bir takım farklılıkları yaşıyorum. Ben geldiğim zaman 25 yaşındaydım, oradaki çocukluk, gençlik dönemimi bitirip de geldim buraya... O nedenle Ege kültürünü, Türkiye kültürünü, oradaki insan ilişkilerini yaşadıktan sonra geldim. O nedenle farklılıkları da, zorlukları da daha iyi farkedebildim. Ben yerleşmek için, bu insanlarla birlikte olmak için geldim, bu ülkenin koşullarında ben de bu ülkenin bir varlığı olma düşüncesiyle geldim...

“EMEĞİN MÜCADELESİNE KATILDIM...”

SORU: Emeğin mücadelesine de katıldınız...
YAMAN: Emeğin mücadelesi konusunda zaten ben dünyanın neresine gidersem gideyim aynı... Amerika’ya da gitsem aynı, o yönüyle baktığımızda... 1976 seçimlerinde ben Kıbrıs’ta sağı solu da bilmezdim, yeni gelmiştim, yerleşmedik henüz, çevre bilmiyoruz, ansızın 76’da seçimler çıktı ortaya. O sırada ben tavuk çiftliğinde çalışıyordum. Orada çok ciddi haksızlıklar oldu, sendikalaşma olayına giriştik... O dönem toparlandık, 35-40 kişi, sendika arıyoruz, maalesef sendika bulamadık. Hasan Sarıca’yla görüştük, o dönem DEV-İŞ vardı ama Sarıca Saray Otel’de çalışan birisiydi. DEV-İŞ henüz kuruluş aşamasındaydı.
SORU: Ağır mıydı orada koşullar?
YAMAN: Elbette, koşullar ağırdı, ücret çok azdı... Hiçbir sosyal güvence yoktu. Özel bir çiftlikti. Tatlısu’daydı. Ortadoğu’nun en büyük tavuk çiftliğiydi o dönem, Rumlar bunu Ortadoğu’ya ihracata yönelik olarak kurmuş ama bizde tamamen askere mal satsın, iç piyasaya mal satsın ve çok kolay kazansın, kolay işgücü, böyle bir durum... Devletin resmi bir kuruluşunun gelip müdahalesi olmuyordu, olamıyordu.

“TATLISULULAR BENİMSEMEDİ, SİYASİLER DE DÜRTTÜ”

SORU: Tatlısu’nun yani Akatu’nun özelliği neydi siz geldiğinizde? Güney’deki Tatlısuluların yerleştirildiği yer miydi?
YAMAN: Tatlısu’nun büyük çoğunluğu önce Tatlısulu’ydu. Ancak Türkiyeliler de vardı, Mersinliler ve Konya çevresinden gelen insanlar vardı ama büyük çoğunluk Güney göçmeni Tatlısuluydu...
SORU: Mersinlilerle Konyalılar arasında çok büyük kültür farkı var mıydı?
YAMAN: Muhakkak vardı, bugün gene var... Ona geleceğim zaten... O zaman Tatlısulular orayı benimsemediler. Benimsemezken, o günün çirkinlikleri de vardı. Bir takım siyasiler de dürtüyordu. Tatlısulu buraya yakışmaz diyordu bir takım siyasiler. Tatlısulular da biz burada yaşayamayız, burası sapa bir yer, biz şehre yakın olmak isteriz diyordu. Ama bu tamamen siyasi bir malzeme olarak da kullanıldı. Gerçi öğrendiğim kadarıyla doğrudur, Tatlısulular daha çok işçilik yaparak, çalışarak, kendi işinde, toprakla uğraşarak, sera yaparak, hayvancılık yaparak değil de, bir iş bulsun, işçilik, memurluk yapsın, böyle alışmıştı. Güney’de böyleydi çünkü Güney’de Tatlısu İskele’ye yakın, Limasol’a yakın bir yer. İş alanı çok, patates tarlaları, fabrikalar, herkese iş varmış. Her evden birkaç kişi gidip buralarda çalışırmış. Buna alışmışlar. Çok iyi hatırlarım, İsmet Kotak İskan Bakanı’ydı, o bizzat gelip söylemiştir, “Tatlısulu burada yaşayamaz” demiştir meydanda. 1976’daki seçimden sonra Tatlısulular Balabayıs’a taşındılar. Ben ve ailem ve beş on aile daha Tatlısululardan, onun yanında Susuz’dan bir iki aile kaldık yerli olarak. Onların taşınmasıyla büyük bir boşluk oldu...

“AŞİRETÇİLİK GİBİ...”

SORU: Neden Balabayıs’ı seçtiler?
YAMAN: Şehre yakın olması, iş bulmanın daha kolay olması... Daha çok bir kasabalı havasında yaşamak... Onların taşınmasıyla birçok ev boşaldı, kitle halinde Türkiye’den yerleşim olayı yaşandı. O dönem, daha çok Adana ve Maraş’tan gelenler oldu toplu olarak. Bu nasıl bir göç oldu? Köyde daha önce gelip yerleşmiş olanlar, bir nevi aşiretçilik gibi, kendi köyünden insanları çağırıp yerleştirdi...
SORU: Yani önce gelen bir şekilde haber ulaştırdı, “Gelin yer var” diye...
YAMAN: Bu dediğim olay tamamen böyle olmuştur. Bir anda otobüsler dolusu insanlar getirildiler, belki de bir köy olduğu gibi boşaltılarak getirilip yerleştirildi. Bugün o insanlar yerleşmiştir, dostumuz, ahbabımız, komşumuz gibi... Ama o gün böyle geldiydiler. Yaşadığım bir olayı anlatayım: ben orada belediyeye memur olarak girdim, tahsildar olarak. Ara seçim yapıldı Tatlısu’da... Belediye başkanı Konyalı’ydı, döndü Türkiye’ye, bu yüzden ara seçim yapıldı. 1976 seçimlerinin üstünden bir yıl geçmediydi... O seçim bilhassa, birden yurttaşlık konusu çıktı. O insanlar geldi, yemin etmediydiler henüz. Biz geldiğimizde yemin ederek yurttaş olduk. Ben tek geldiğim için bireysel olarak gidip kimlik kayıt dairesine yemin ettiydim. Ama o zaman kahveye gelirlerdi daireden, yemin ettirirlerdi, yurttaş olunurdu. Kurana el basılıp yemin ettirilirdi. Çok pratik, hızlı bir şekilde yürütülürdü...

“ÇOK HIZLI YURTTAŞ YAPILDILAR...”

SORU: Nüfus kayıt dairesinden memurlardı herhalde...
YAMAN: Kaymakamlık falan herhalde... Ancak Tatlısuluların göçünden sonra ara seçim oluyordu ve gelenler de henüz yurttaş olmamıştı. Yeni yerleşiyorlar. Çok hızlı bir şekilde bunları yurttaş ettirme olayı yaşandı. Bunların gelmesine vesile olan ailelerden birisi aday oldu, muhtardı o zaman, Mehmet Orçan... Maraş’tandı. Maraş ve Adana böyle sınır, birbirine yakın yerler. Ben belediyede memur olduğum için elimizden gelen yardımı yapıyorduk, evinde su yoksa bağlıyorduk, tesisat bozuk olursa belediyenin görevi olmasa da, pek çok ev içinde bu işleri yapıyorduk. Dört elle de geçim işine sarılmışlardı, su boldu, biraz sebze ekip işe girişmişlerdi. Bir pınar suyu vardı, kanallarla sulama vardı o zaman, şimdi o pınar kurudu. O suyla insanlar böyle geçim işine sarıldılar, çok büyük zorluklar içinde yaşadıkları bir ortamdan gelmişlerdi. İmkan bulunca, insanlar hemen geçim için ona sarıldı... Birkaç karış yer, bir toprak parçası veriyorsan hemen sulanacak birşeyler ekip uğraşıyorlardı, üretkendi insanlar. Dediğim gibi ara seçim olayında hiç unutmam, çok da zoruma gitmişti – o günlerde insanları nasıl bölücü bir politika izlendiğini gördüm, yaşadım canlı olarak, yanımda bizzat UBP milletvekiliydi, geldi, belediye çarşısı var, oturuyoruz. Şöyle bir pazarlıklar yapılıyordu: yerel ara seçimler olacak, belediye başkanı seçilecek. UBP adayını gösterdi, bir bağımsız aday çıktı muhtar, UBP’den muhtardı daha önce ama güvendiği güç o yeni gelenlerdi. UBP’nin adayı Konya kökenliydi, iyi bir insandı, büyük saygımız var. UBP milletvekili dediğim gibi geldi, adaya destek saptanacak, bu da kimlerle görüşmek lazım diye bunu sordu insanlara. “Adanalıların önde geleni kim? Mersinlinin önde geleni kim? Konyalının önde geleni kim? Maraşlının önde geleni kim? O önde gelenleri bulup konuşalım, onları alalım, yani aşiret reislerini alalım... Onlarla anlaşalım...” Mersinli, Adanalı, Maraşlı, Konyalı... Bu telaffuzlar yapıldı... Yani bırakın Kıbrıslı Türkiyeli olayını, Adanalı, Mersinli, Konyalı, Maraşlı olayı da gündeme getirilmiş oldu... Ondan sonra bu olaylara ben büyük tepki gösterdim. Bilinen birşeydi ben memurdum ama gene siyasetten hiçbir zaman vazgeçmedim, bu hareketlere karşı tepki koydum. Biz geldik yerleştik, önce Kıbrıslı olmalıyız... Kıbrıs’ı benimsememiz lazım, buranın insanlarıyla kaynaşmamız lazım, buranın insanlarına saygı duymamız lazım. Kıbrıslı’dan kimse fenalık görmedi. 1974’te, ilk yıllarda gelenler Kıbrıslılardan herkes bir destek gördü. Çok basit birşeydir, bir kibrit... Bir ocak yakacak kibriti gidip Kıbrıslı komşundan isterdin... Birçok ihtiyaçları vardı gelen insanların, Kıbrıslı hep yardım ederdi. Güzel ilişkiler de vardı. Ancak siyasi hareketler bu durumu yarattı. Bütün bunlara rağmen gene kaynaşmalar olabiliyordu. Ben de yanımda arkadaşlarımla, bu tür hareketlerin yanlışlığını söyledim.. Kıbrıslı olmak, Tatlısulu olmak gerektiğini anlatıyordum.
Tatlısulu olmam... Bunu çok yoğun biçimde yaşadım, acılarını da çektim... Ama bir yerlere kadar da getirdik. Fakat daha sonra bu siyasi hareket çok farklılaştı, asıl yanlış olan odur. Burada elçilik devreye girdi. Biliyorsunuz, bir Yeni Doğuş olayı yaşandı. İnsanlar birbiriyle kaynaşma ortamına yanaştığı, kaynaştığı bir sırada Yeni Doğuş hareketini ortaya sürdüler. 1980’li yıllarda. Türk Birliği hareketiyle başladı önce... 1981’de genel seçimler yaşanmıştı, hatta üçlü bir koalisyon kurulma ortamı da vardı. Malum şeyler oldu ve orada Türk Birliği Partisi tek bir milletvekili çıkardıydı...

“ELÇİNİN SELAMIDIR, DENKTAŞ DESTEKLENECEK”


SORU: Ne tür müdahaleler yaşanıyordu?
YAMAN: Elbette doğrudan doğruya elçilik, üst düzey bürokratlar gelip müdahale ediyor değildir ama geldikleri de oldu, ben yaşadım. 1990 seçimlerinde açık olarak yaşadık, kimin ne olduğunu o gün de açıklamıştım. Gelip bana yapılan tavsiyeyi, isteği benimsemem mümkün değil diye açıklamıştım...
SORU: Neydi tavsiye ya da istek?
YAMAN: Denktaş desteklenecek. Elçinin selamıdır, Denktaş desteklenecek diye bana açıkça söylendi. Ben de reddettiydim, Denktaş-UBP bir bütündür dediydim. O günlerde malum kıran kırana bir seçim yaşanıyordu...

“HİSSETTİRİLEN HAVA ÖNEMLİ...”

SORU: Başka yerlerden de telkinler geliyor muydu? Bu hissettirilir miydi?
YAMAN: Açık şeyler olmuyor fakat estirdikleri hava çok önemli. Çünkü gelip ortalıkta bir gözükmek, çeşitli yolları var. O görüntü yeter. Örneğin 1990 seçimlerinde bırakın sivil savunmayı, ortalık Ankara plakalı arabalarla doldu. Halbuki hiçbirşey yapmıyorlardı. Hiçbirşey yapmıyorlardı ama 06 plakalar dolaşıyor. Nereden geldin sen? O günlerde bir üniversite olayı da yok... Nereden geldin sen? Tatlısu’da sert tavırlar da koyduyduk o günlerde. Tamamen psikolojik bir baskıdır bu. Bir etkilemedir. Biz buradayız... Çok yakın bir olayı anlatayım: geçen günlerde büyükelçi geldi Tatlısu’ya. Bürokratlarıyla birlikte geldi. Kulüp lokalinde oturduk. Kalabalık bir bürokrat grubu. Her konuda görevleri var, yol işleri, su işleri gibi herhalde. Sorunları araştırıyor, dinliyor. Ve KKTC’nin belediye başkanı sorunları anlatıyor. Şunu da dedi: “Belediye başkanınız anlatacak bütün sorunları, tek tek konuşmaya gerek yok..” Belediye başkanı notlar almış, yazmış. Yarım saat, belki daha da fazla sorunları anlattı. KKTC’nin belediye başkanı, TC Büyükelçisi, saygımız ayrı bir olay ama... Sen ayrı bir ülkenin belediye başkanıysan, o benim misafirimdir. Onunla pek çok şeyi tartışabilirim, dertleşebilirim, o ayrı birşey. Ama orada yapılan neydi? Hükümet şikayet ediliyor. Böyle birşey olabilir mi? Devlet kurumları şikayet ediliyor. Telefon dairesi şikayet ediliyor, karayolları şikayet ediliyor, o şikayet ediliyor, bu şikayet ediliyor, ille KKTC şikayet ediliyor. Ve KKTC’nin belediye başkanı yapıyor bunu. Burada iki taraflı bir yanlış var: o büyükelçi o ortamı yaratmaması gerekirdi. Dolaylı müdahaleler olmasına rağmen, elçi ya da elçiliğin bir görevlisi geldiğinde, bunu bu şekilde, bu kadar aşikar biçimde bir havaya giremezdi...

“SALLA GİTSİN!...”

SORU: Ne değişti sizce?
YAMAN: Çok açık birşey, bence şudur: birçok köyü gezmişler. TC göçmenlerinin yoğunlukta olduğu köyleri... Bugünkü belediye başkanı çok büyük de bir ayıp yaptı, bu ülkeye, bu ülkenin insanına büyük bir saygısızlık yaptı. Yağcılık yapıyor açıkçası adam. Dedi ki ‘Zaten şurada bir Kaplıca, Mersinlik, Tatlısu üç köy kaldık, burada askerimize şunu yaparlar bunu yaparlar’ kastettiği de Bu Memleket Bizim Platformu’nun eylemleri... ‘Bunlara karşı dikilen burada üç köy kaldı, bunları da kaybetmeyelim’ dedi.
Bunun yanında Tarsus, Anamur’dan bir iki araç hediyesi oldu bu yakında belediyeye. Bir küçük çöp aracı, bir kamyon, bir de mersedes makam arabası. Üzerinde yazıyor falan belediyeden Tatlısu belediye başkanlığına armağandır. Mersedesin buraya girişi usülsüz, yaşı geçtiği için gümrük muamelesi yapılamıyor. Fakat Mersedesi kullanıyor. Gümrüğe tamir ettireceğiz diyerek bir aylık bir izinle içeri sokuyorlar, sonra da makam arabası olarak kullanıyorlar. Fakat rahat değiller çünkü Bakanlar Kurulu kararı istiyor, yaş olayından dolayı ülkeye girmemesi lazım çünkü... Sayın Büyükelçi aynen şunu söyledi: ‘Salla gitsin!’... Aynen ‘Salla gitsin!’ dedi... Halkın önünde, ‘kullan sen... Ta gelip tesbit edene kadar araba hurdaya çıkar’ dedi. Belediye Başkanı özel bir plaka yaptırdı, Tatlısu Belediye Başkanı olarak beyaz bir plaka ki yasal değil, o da yasal değil. Belediye amblemini koydu ki o da yasal değildir...Daha önce kendi özel arabası vardı, onu kullanır, belediye hizmetine giderse onun benzin parasını ödenirdi. Ama makam arabası olduğunda bütün hesabı belediye ödüyor. Yasadışı yollardan girmiş, tamamen yasadışı, seyrüseferi olmayan, kaydı kuydu olmayan bir araç kullanılıyor. Bunun belediye meclisinde tartışması oluyor, Sayın Büyükelçi ‘Salla gitsin!’ dedi ya, aynısını söylüyor, “İzin verdi bana, bana kimse birşey yapamaz!”... Kullanmaya devam etti, tepkiler gelince bundan vazgeçti şimdi ama bu yaşandı...

“ELÇİLİK BİZ BURADAYIZ DİYOR...”

SORU: Sizce değişen nedir ki büyükelçilik böyle açık davranmaya başladı?
YAMAN: Bence şu: görüşmelerin ciddi biçimde devam etmesi... Görüşmeler yeni başladıydı o dönem... Bana göre elçiliğin yaptığı o şekilde bir heyetle, üç araçla gidip ‘Biz buradayız’ yani bunu göstermektir. Benim anladığım ‘Biz buradayız, korkmayın’... Çünkü bir anlaşma olur, Türkiyeliler gider gibi abartılı söylentiler var...
SORU: Onları rahatlatma mı diyorsunuz?
YAMAN: Evet, evet... ‘Biz buradayız, korkmayın...’ Onu kabullendikten sonra da ‘Bizim dediğimizden de çıkmayın!’ Bu gelir arkasından değil mi?
SORU: Sizin anladığınız anlamda elçiliğe ‘Biz buradayız, rahatlayın, korkmayın, dediğimizden çıkmayın’ dedirtecek ortamı da Kıbrıslıların kendileri yaratmadı mı?
YAMAN: Evet! Tamamen hükümet boşluğudur... Çünkü hükümet sorunlarla ilgilenmiyor, tamamen Ankara’ya devretti. ‘Para gelmiyor, para gelirse çözeceğiz...’ diyor. Türkiye’den paket geldi...

“RAHAT BIRAKMIYORLAR...”


SORU: Belki bu başlangıçta bir savunma mekanizması olarak gelişti başlangıçta, aman işte yokoluyoruz, sayımız azalıyor, geliyorlar, geliyorlar gibi... Ama bu sanki giderek herkesi aynı kefeye koyma, o çeşitliliği görememe ve onların gelip yerleştiğini, onların çocuklarının burada doğduğunu, bu çocuklara hiç kimsenin git diyemeyeceğini göremeyip de tümüne birden bir tepki geliştirmenin de bir payı olmadı mı bu yaşananlarda? Bunu nasıl yaşadınız siz?
YAMAN: Muhakkak... Kıbrıslılar da kendi derdinde... Herkes kendi derdine düştü... Yoksa Güney göçmeni, burada yerleşip kökleşmiş TC göçmeni, çoğunlukla bir sorun yoktur..Kaynaşmıştır... Bayağı kaynaşmıştır. Birlikte çalışıyorlar, sorunları birlikte yaşıyorlar... Kaçak işçiden birlikte etkilenmek olayı da var... Ekonomik sorunlardan birlikte etkilenmek... Gelip geçici olanlar için değil yerleşmiş olanlar için söylüyorum bunları... Onlar da aynı acıları, yerli Kıbrıslıyla paylaşıyor. Onların da gençleri var ki bugün birçok genç, büyük çoğunluğu gençlerin, küçükken gelmiş veya burada doğmuş, askerliğini yapmış, gezmeye gittiğinde Türkiye’ye rahat edemez. Nasıl kaçacağını bilmez geriye. Uyum sağlayamaz. Çünkü farklı bir kültürde yaşıyor herşeye rağmen. Ancak rahat bırakılmıyorlar... Gençler yerleşmiştir ancak yaşlılar biraz doğaldır, unutamaz. Ben bugün Türkiye’yle bağlarımı koparamam...

“GENÇLER ÜZERİNDE TÜRKİYECİLİK BASKISI VAR”

SORU: İki kimliği birarada yaşıyorsunuz...
YAMAN: Evet, Türkiye’den ilişkilerimi de koparamam, bu ülkenin bir insanı olduğumun da idrakındayım... Bu ülkede güzeli, refahı nasıl yakalayacağımızı düşünerek hareket ederim, mücadele ederim. Ama Türkiye’deki eşimi dostumu, akrabalarımı unutamam. Hatıralarımı da unutamam. Gençler üzerinde bir yaşlıların baskısı var... Bir de tamamen Kıbrıslı olmayı reddeden bir siyasetin örgütlenmesi ve onun baskısı var... Çünkü genç, anası var, babası var... Anası ölmüş, babası ölmüş, amcası var, teyzesi var... Çevre baskısı eksilmiyor üzerinden hiç... Belli bir çevrelerin yarattığı “Türkiyecilik” baskısı, küçük yaşta gelmiş veya burada doğmuş büyümüş, askerlik yapmış, evlenmiş... Onlar Kıbrıslı, yerli, Güney göçmeni de olsa, onlardan çok daha zor durumdalar. Nasıl yapsın? Anasına babasına, hısım akrabasına mı karşı çıksın? Bunun yanında bazı Kıbrıslılarda da bir takım yanlış telaffuzlar var, onları zora sokuyor... Kafaları karmakarışık oluyor...

“AYAK BURUNLARIMDAN TAKSİ TEKERİYLE GEÇTİLER”

SORU: Siz ne zaman aktif politikaya atıldınız?
YAMAN: 1976’da yeni geldiğimizde tam seçimin içindeydik, propagandaların başladığı dönemdi... Tavuk çiftliğinde sendikalaşmaya çalışırken Türk-Sen’e gitmiştik, Türk-Sen’de bize önce tamam hallederiz dediler, geldiler, gittiler. Sonra gelip “Tamamdır, 15 günlük tazminatı vermeye razı ettik ama sen ve bir arkadaş daha işe kabul etmiyor, diğerleri işbaşı yapacak... Sonra toplu sözleşme yapılacak” dediler. Ben dedim, toplu sözleşme yapılsın, ben razıyım işten çıkmaya... Altı ay uğraşıldı, git gel dolaştık, Mağusa Türk-Sen’de... En sonunda orada 30 kişi var, biz onar liradan alsak 300 lira yapar, sendika olarak bizim benzin paramızı kurtarmaz dediler. Bunlar oldu... Orada kamçılandık da... Birgün Lefkoşa’daydım, etrafı da bilmiyorum. Halkın Sesi’nde o günlerde Fuat Veziroğlu’nun yazılarını okurduk, TKP binasına gittim, ben geldim bana afiş verin götürüp asayım dedim, aldım afişlerini gittim, Tatlısu’da astım... O zaman yağma mı, bilmiyoruz bu teşkilat havasını... Ayak burunlarımdan taksi tekeriyle geçtiler bana gözdağı versinler diye, hazmedemediler... Ki bunu yapan yerli Kıbrıslılardan... Pes etmedik... Yaptık ama direndik...

“DAHA BÜYÜK ORGANİZEYE GİTTİLER”

SORU: Birşey değişti mi?
YAMAN: Değişti, o mücadele devam etti... Belediye başkanı olduk 1986’da CTP’den... Bir dönem yaptım, 90’da boykottan sonra ayrıldık. 90’a kadar daha iyi bir kaynaşma ortamı vardı. 90’dan sonra, biliyorsunuz iki kutuplu çatışma yaşadık 90’da... Ondan sonra daha bir organize oldu bir takım güçler, özellikle Türkiyelileri kontrol etme açısından daha büyük bir organize oldu. Önemli oranda yerleşik bir hale geldiydi, sonra daha hızlı bir bölgecilik olayı getirildi. Bölgecilik dediğim Mersinli, Adanalı gibi bu daha yoğunlaştı... Bugün 90 öncesine göre daha kötüdür... Siyasetimizi bunlar çok büyük biçimde etkiliyor, bunun karşısında mücadelede de bir tek CTP var. CTP’nin verdiği mücadele çok akıllıca, değerlendirmeleri... Burada uç yaratmak isteyenler var fakat uç yaratmak bu topluma ne getirir ne götürür? Bana göre iyilik getirmez, en azından demokratik güçler yararına olmaz. Mücadeleyi sürdürüyoruz. Bana göre bu son birkaç yıldır CTP’nin hükümette olduğu dönemde de gerçi CTP siyasi olarak topluma onu satamadı, pazarlayamadı, kendi iç çekişmelerinden ötürü, veya pazarlamacılığı bilmediği için ama güzel şeyler yaptı. Toplumun bütün geneli için yaptığı gibi, TC göçmenleri için de çok güzel şeyler yaptı...

“KOÇAN OLAYINI CTP SÜRÜNCEMEDEN KALDIRDI”

SORU: Ne gibi mesela?
YAMAN: Bir koçan olayı mesela... Bu tamamen TC kökenliler için değildi, koçan olayı daha önce de vardı, İTEM Yasası vardı, koçan gene alınabiliyordu, UBP döneminde çıkmıştı böyle bir yasa ama farklıydı. Onu kolaylaştırdı ve kökten temizleme hesabıyla bir düzenleme yaptı o zamanki hükümet. DP tarafından getirilmek istenen yasa değişikliği çok dar bir kesime hitap ediyordu, CTP bunu genişletti, güzel de bir yasa çıkardı. Bunun ideal olup olmadığı ayrı bir konu, ülke gerçeklerine göre bana göre en güzel şeyi yaptı. Hatta bugün herşeyini Türkiye’ye bağlamış bazı UBP’liler ne der bilir misiniz? Biz vermedik koçanları da CTP verdi Türkiyelilere derler... Ama CTP orada doğruyu yaptı. Neydi? UBP ve Denktaş’ın yaptığı bu koçan olayını hep sürüncemede tutsun, sürekli insanları kendine bağlı tutsun, her seçimde de koçanlarını vereceğiz desin...

“DENKTAŞ’IN SÖYLEMLERİYLE BARIŞ OLMAZ”

SORU: Şu anda anlaşma için bir süreç yaşanıyor gibi, en azından konuşuyorlar masada, kaçamıyorlar ne Denktaş ne Klerides şu anda.. Tatlısu özelinde yaşadıklarınızı düşündüğünüzde ki bunlar herhalde ülke geneli için de az çok geçerlidir, size göre ‘çözüm’ nedir?
YAMAN: Barış nasıl olur? Tarihe bakarsak zamanında güçlü devletler zayıfları silah gücüyle istila etmiş, ganimetini yapmış, vergiye bağlamış, şunu yapmış, bunu yapmış... Ama hiçbirinin sonu gelmemiş. Sonunda çekilmek zorunda kalmış veya kaybetmiş. Demek ki, ben silah gücümle alırım ve kalırım anlayışı bir barış getirmez. Çok güçlü olursun, karşındakine bazı şeyleri kabul ettirebilirsin belki ama barış değildir, hiçbir zaman huzur olmaz ve karşındakinin de bir takım duyguları vardır çünkü... Barışı kiminle yapmak istiyorsan, karşılıklı olarak saygılı olacaksın. Bugün bir Denktaş’ın ya da buradaki sağ güçlerin söylemleriyle barış olmaz. Kesinlikle Rumla beraber yaşayamam gibi söylemlerle barış olmaz. Bu insanlarla biz ilk aşamada yan yana yaşayacağız, geçmişte yaşananları, bir takım acıları düşünerek... İlk aşamada yan yana, gelecekte de içiçe... Eninde sonunda kaçınılmazdır bu, Berlin Duvarı yıkılmıştır...
“ONLAR DA REHİN...”
SORU: Söyledikleriniz doğru... Ancak şunu da sormak istiyorum: Tatlısu, Mersinlik, Kaplıca dediniz, ‘böl ve yönet’i yaşayan insanlar açısından ne olabilir sizce çözüm?
YAMAN: Bu insanlarımıza asıl tehlikenin barış olmazsa geleceği anlatılmıyor. İnsanlar korkutuluyor. Rum gelecek içimize, alacaklar bütün koçanlarınızı, bütün mallarınız elinizden alınacak diye söylentiler, son bir takım rakamlar atıldı ortaya yok beş bin dolar yok şu kadar dolar, böyle şeyler var...
SORU: Bizim gibi rehin midir onlar da?
YAMAN: Muhakkak... Elbette rehindirler... O korku verilerek yapılıyor... Halbuki bugün AB kriterlerine dayanan bir anlaşma... Dünyaya baktığımız ve bugün içinde bulunduğumuz koşullarda daha güzele nasıl gideceğimizi düşündüğümüz zaman AB kriterleri insan haklarını geliştirmiş, ama AB de kapitalist bir sistemdir, oradaki sosyal demokratlar ve sosyalistlerin ağırlığıyla, mücadelesiyle sosyal hakları insanların geliştirilmiştir... İnsanlar bayağı güvence altında, bu güzellikleri var. Benim ideolojimin temelinde insan var, insanı daha güzel yaşatmak var... Önce bunları kazanayım, ondan sonra onu daha da güzele götürmek için elbette vereceğim mücadele var. Ama önce bugünkü rezillikten kurtulup da neden o güzelliklere ulaşmayayım? Bir demokrasiye ulaşmayayım? AB normlarında bir barışın kötü bir barış olacağına inanmıyorum. Önemli ölçüde insan hakları orada gelişmiştir, burada insanların da mal mülk edinme olayında öyle tutup da elinden evi alınacak, tarlası alınacak, hadi git yerine denilecek şeklinde bir anlaşma yapacağına da inanmıyorum. Çünkü insan hakları açısından alalım. 27 sene önce gelmiş insanlar, bunlara bir çözüm bulunabilir, kolay değil ama bulunabilir. Rumlar da kabul etmek zorunda bazı şeyleri. Ama Denktaş ve onun gibilerin söylemlerine, hele hele Eroğlu’nun söylemlerine göre ben aldım bir karış bile vermem demesiyle olmaz bu iş. Bu al-verle olacak. Rum toplumunun da toplum olarak bir onurları var. Onların da onurlarını korumak lazım. Ben geldim, kan döktüm, koydum askerimi, el koydum bitti demeyle barış olmaz. Onları da bir derece tatmin etmek lazım. Elbette tam olarak kimse tatmin olamaz. Güneyli Türkü düşünelim... Güney’de bıraktığının karşılığını alamayan pek çoğu var... O insanı tatmin edebilecek misin? Hadi git desen güneye gidecek mi yani? Değil... Her iki toplumun da duygularına hitap edecek ve tatmin edecek bir ölçüde bir anlaşma lazım... Bu anlayışla hareket ederse iki tarafın liderlikleri, siyasileri çok zor birşey değildir. Toplumu bir takım şeylere ikna etmek o kadar zor değildir ama önemli olan burada niyet...

“KİMİLERİNE GÖRE ÇİFTE HAİNİM...”

SORU: Siz kendinizi nasıl hissedersiniz? Örneğin bir tanım yapmaya çalışsak, bunun çok zor olduğunu görürüz... “Türkiyeli” desek değil, “Türkiyeli Kıbrıslı” mı desek, “yerleşik” mi, bu arada bir hayli de farklı grup var, o zaman ne demeli? Size göre nasıl tanımlamalı?
YAMAN: Ben bunun sıkıntısını yaşıyorum, her iki taraftan da eleştiri alıyorum. Kimilerine göre ben çifte hainim... Çünkü TC göçmeni olup da Kıbrıslılığı savunmak zor bir olay... Hele benim yaşımda... Ama umurumda da değil pek... Tabii bunun karşıtı, Kıbrıslılar da var... Çok büyük yozlaşma görüyorum, teslimiyet var, aşırı bireyselcilik, hatta şöyle ki, pek çok yerli Kıbrıslı, Kıbrıs şovenistidir, beni hazmedemez... İşbirliği yaptıkları da tam zıddı insanlar. Ama menfaat ilişkileri geldi mi ortaya menfaatlerini korusun diye bir bakarsınız, tam zıddı insanların peşinde...

“KIBRIS ŞOVENİSTİNE GÖRE TC GÖÇMENİNİN HİÇBİR HAKKI YOK!”

SORU: Kıbrıs şovenistinden kastınız nedir?
YAMAN: Onun için TC göçmeninin hiçbir hakkı yoktur, defolup gitsin... Kıbrıs şovenizmi budur... Ama tamamen Türkiyeli şovenistlerle de uyum içindedir... Bunları böyle yaşıyoruz. Gelip benimle birebir konuştuğunda öyle dertlenir, böyle anlatır, sonra bir baktığımda, bir çıkar olayı vardır, o çıkarının devam etmesi için kendini göstermesi gerekir, orada bana saldırması gerekir ve bana saldırır topluluk içinde, sadece göstermelik! Sonra da gelir dertlerini anlatır!
SORU: Nasıl tanımlayabiliriz? Bir sözcük var mıdır kafanızda gençler için?
YAMAN: Kıbrıslı demek lazım, Kıbrıslıdır ama çevre baskısı, genel siyasi konjenktür... Türkiye’den bir takım heyetlerin gelip havalar yaratması, bir takım şeyler yapması, bunlar yani... Bu gibi şeyler, onları ortada bırakıyor... Yerliden çok daha zor durumdadırlar bu yönüyle. Kişilik kazanma açısından... Genç çocuk, sakın ola CTP’liyim demesin yahut CTP’linin yanında gözükmesin... Yahut Kıbrıslılarla fazla düşüp kalkmasın, öyle Kıbrıslılık havalarına girmesin... Olmadık baskılarla karşılaşır, laf atmalar, sataşmalar... Bıraktığı bıyığına sakalına bile karışırlar, hiç ilgisi yokken bir örnek, çocuk özentiyle küçük bir sakal bıraktı, hemen CTP’liler bırakır böyle sakal dendi, öyle birşey yok! Akla gelmedik baskılar, çünkü bunları yapanlar da cahil insanlar özellikle köy yerlerinde... İki tarafta da şovenizm var, özellikle bu son yıllarda bu gittikçe daha fazla artıyor...
“RAHAT BIRAKSALAR HERŞEY DAHA GÜZEL OLUR”
SORU: Sormayı ihmal ettiğim, söylemek istediğiniz başka birşey var mı?
YAMAN: Çok konuştuk, bu konu günlerce konuşulabilinir... Toplum kendi haline bırakılsa, bu ülkede Kıbrıs kültürü vardır, Anadolu’dan da buraya insanlar gelmiştir, onların da bu ülkenin insanı olmaları, hem kendileri, hem yerliler tarafından benimsenir, toplum olunursa, bu kültürü daha da zenginleştirir, daha da güzelleşir... Ancak rahat bırakılmıyor. Egemen güçler Kıbrıs üzerinde çok büyük oyunlarını oynuyorlar, çok da güçlüler, 70 milyonla oynayan bizim 150-200 binle nasıl oynar artık bu kadar basittir. Ama buna rağmen mücadelemizi veriyoruz, doğruları söylüyoruz, barış umutlarımızı yaşatmak için, bu umudu söndürmemek için elimizden geleni yapıyoruz. Barış umudu kalmazsa, çok da ileri gidemeyiz... Barışı herkes istiyor...





1975’te Gaziantep’ten Kıbrıs’a gelerek yerleşen ayakkabıcı Ferzan Kılıç, çocuklarının Kıbrıslı olduğunu söylüyor:

“Ben Türkiye’den geldiğim halde, bir anlaşmayı koşaraktan istiyorum”

*** “Çocuklarımız tam buralı, Kıbrıslı... Mesela şunu söyleyeyim: Türkiye’ye gittik biz, bizim memlekette sofrayı yere sererler yemek yerler. Bizim çocuklar oturamadılar, birisi öyle, birisi böyle yüzükoyun yattılar, o şekilde yemek yediler! Düşünce olarak da değişiktir yani, çocuklar da nasıl yetiştiyse Kıbrıs’ta buralı oldular, ayırım da yok çocuklarda... Hani Türkiyeli-Kıbrıslı davası var ya... Benim şahsımda da yani öyle bir ayırım yok. Yobazlarımız da var, işte Türkiyelidir, işte Kıbrıslıdır diye konuşurlar ama genelde bir ayırım yapılmıyor...”


Ferzan Kılıç 55 yaşında, Kıbrıs’a 1975’te Gaziantep’ten gelmiş... Önce Lefkoşa’ya yerleşmiş, 20 yıl burada kaldıktan sonra Geçitkale’ye gitmiş, orada ev yapıp tamir etmiş, orada yerleşmiş... “Evlendik, bekardık, çocuklarımız burada doğdu üç tane oğlan... Eşim Trabzonlu... Onlar da bizim gibi 75’te gelmiş buraya...” diyor. Oğulları 15, 17 ve 19 yaşlarında...
SORU: İlk geldiğinizde Kıbrıs’a ne hissettiydiniz? Çok farklı buldu muydunuz Gaziantep’ten?
KILIÇ: Burası sakin, sessiz, insanları da öyle olduğu için burada kaldım... Bekardım da...
SORU: Ayakkabı tamirciliğiyle uğraşıyorsunuz... Hep bu meslekle mi uğraşırdınız?
KILIÇ: Lefkoşa’da ayakkabıcılık yapardım, mal üretir dağıtımını yapardım. Son Türkiye’den ayakkabılar gelince bizim işlerimiz öldü... Biz de sipariş üzerine ve tamir üzerine yapıyoruz...
SORU: Sipariş üzerine de yapıyorsunuz...
KILIÇ: Evet, mesela bu 51 numara bir bottur! 51 numara yok, atölyelerde 45’e kadar yapılır. Bu özeldir... Lalletayn herkes yapamaz, ustalık isteyen bir iştir...
SORU: Mutlu olabildiniz mi bu ülkede?
KILIÇ: Ben şahsen memnunum ama bu iş durumları bozulunca ekonomik kriz bizi sarsıyor, çocukları okutmakta zorluk çekiyorum, masraflarını karşılayamıyoruz... Hanımım çalışmıyor, ev hanımıdır... 1975’te 100-150 tane ayakkabı atölyesi vardı Lefkoşa’da... 1985’e kadar vardı. Yerli sanayi, yerli ayakkabıları bütün halk giyerdi. Yalnız bir Bayramoğlu vardı, o getirirdi Türkiye’den ve ondan sonra başladılar başkaları naylon faturayla getirmeye, izinsiz böyle gümrüklerden torpille filan geçirdiler ayakkabıları ve esnaf hepsi de kapattı. Benim ayakta durmamın nedeni, a’dan z’ye yaptığım için oldu. Diğer arkadaşlarımız bir iş bilirdi, hepsi de kapattılar. Ekonomik sorunlar yüzünden şimdi şu durumda, halk köşede bucakta ne varsa ayakkabısını getirip tamir ettiriyor burada. 15-20 senelik ayakkabısı bir köşede, çıkarıyor getiriyor, bana tamir ettiriyor şimdi. Ben de bununla çocuk okutuyorum ve taksitlerim geri kalmış... Ve o zamandan CTP’li olduğum için UBP’li tüccarlar da iş vermedi bana... Lefkoşa’da mesela Cabacabalar var, birçok tüccarlar UBP’cidir falan... Ben bu partiliyim diye iş vermediler. Herşey particilikle yürütülüyor şimdi şu durumda. Ama mesleğim olduğu için hiç kimseye ihtiyacım yoktur, burada mesela deriyi alırım, keserim, modelini çıkarırım, tehelini yaparım, finişler bitiririm. Sipariş üzerine yaparım, tamir yaparım...
SORU: Aradan 26 yıl geçti... Kendinizi nasıl hissedersiniz? Gaziantepli mi hissedersiniz? Kıbrıslı mı hissedersiniz? Ne hissedersiniz?
KILIÇ: Ben Kıbrıslı hissediyorum şimdi kendimi çünkü orada bir çevremiz kalmadı, yeni doğan çocuklar 26 yaşında oldu... Gidiyorum, tanımıyorum. Burada var çevremiz... Kıbrıslı hissediyorum ben...
SORU: Çevreniz kimlerden oluşuyor daha çok? Kıbrıslılardan mı? Gazianteplilerden mi? Trabzonlulardan mı?
KILIÇ: Benim çevrem mesela kayınlarım var, alışverişlerim Kıbrıslılardan, bu şekilde...
SORU: Çocuklarınız nasıl hisseder kendilerini?
KILIÇ: Çocuklarımız tam buralı, Kıbrıslı... Mesela şunu söyleyeyim: Türkiye’ye gittik biz, bizim memlekette sofrayı yere sererler yemek yerler. Bizim çocuklar oturamadılar, birisi öyle, birisi böyle yüzükoyun yattılar, o şekilde yemek yediler! Düşünce olarak da değişiktir yani, çocuklar da nasıl yetiştiyse Kıbrıs’ta buralı oldular, ayırım da yok çocuklarda... Hani Türkiyeli-Kıbrıslı davası var ya... Benim şahsımda da yani öyle bir ayırım yok. Yobazlarımız da var, işte Türkiyelidir, işte Kıbrıslıdır diye konuşurlar ama genelde bir ayırım yapılmıyor...
SORU: Denktaş’la Klerides konuşuyor, bir anlaşma süreci gibi birşey yaşanıyor... Bu haberleri duyduğunuzda nasıl etkiler sizi? Gerçekten yüreğinizden geçenleri söyleyin bize...
KILIÇ: Bu yönetim sömürüyor, Türkiye’yi de sömürüyor, burayı da sömürüyor... Birisine diyorlar sol partidir, bunlar Rumcu’dur diyorlar, gerçeği gören onlardır... Öbürlerinin işine gelmiyor, anavatan babavatan deyip gidiyorlar, devamlı yiyorlar ama sonra Denktaş olduğu müddetçe burada anlaşmaya yanaşmıyor... Anlaşma olsa, Türkler söylüyor mesela eskiden Rumlarla biz iyi yaşıyorduk diyorlar... Buranın genelde halkı, ortasınıf ve alttabaka diyelim, o şekle düşürdüler, hepsi anlaşma istiyor...
SORU: Siz istiyor musunuz bir anlaşma?
KILIÇ: Biz koşaraktan istiyoruz... Ben Türkiye’den geldiğim halde...
SORU: Neden?
KILIÇ: Nedeni işte bunlar bizi aç bırakıyorlar, kendileri yiyorlar, son model arabalarda geziyorlar, bizim çocuklar okumasın, onlarınki okusun... İki üç sınıf vatandaş durumuna düşürüyor... Hayatımızdan memnunum diyorum ama benim şahsımda söylüyorum, bir araştırsanız Türkiye’den gelenlerin çoğu burada aç yaşıyor... Benim mesleğim var diye bir ekmek çıkarıyorum ama diğerleri bir kuru ekmeği de bulamıyor. Baştaki hükümetin adamları, çevreleri, adam kayırmacılık bunlarda hep... O partiye gitmek istersen ve oyunu kullanırsın, senin çocuğunu işe alırlar, birşey yaparlar... Aksi halde senin işin olmaz...
SORU: Üç oğlunuz var... Onlar Kıbrıslı Türk kadınlarla evlenmeye kalkarlarsa, aile çevresinden veya akrabalardan herhangi bir tepki alırlar mı?
KILIÇ: Ben babası olaraktan çocuklara hiç karışmam... O onun hayatıdır artık... Hiç karışmak gibi birşey yok... Budur mesele...
SORU: Kıbrıslıların size karşı herhangi bir yaralayıcı davranışı falan oldu mu?
KILIÇ: Yok, ben şuraya geleli iki sene oldu, bütün Mağusa halkı beni sever. Davranışımla, sanatımla, herşeyimle... Biraz da kendindedir yani bir insanla anlaşmak... Sen anlaşmazsan bir insanla, mecbur değilsin... Müşteriye nasıl davranırsam ona göre müşteri de çekerim, sanatımı da devam ettiririm, memnunum. Dükkanımın önünden insanlar seslenmeden geçmez.




Ordu’dan 1965 yılında Akıncılar’a gelin gelen Ayten Orkoz, büyük bir sevgiyle karşılandığını anlatıyor:

“Dar geçinen insanlar için anlaşma son çare...”

*** “Oğlum kendini Karadeniz’de de, Kıbrıs’ta da rahat hissedemedi çünkü çocukluğu biraz problemli geçti. Mahallede oynadığında birgün bana çok kızgın olarak geldi. “Anne ben garasakal mıyım, Kıbrıslı mıyım?” dedi. “Neden böyle söylüyorsun, niçin annem?” dedim. “Çünkü” dedi “Kıbrıslılar sen garasakalsın diye hep itiyorlar, bazan benimle oynamak istemiyorlar...Anne, söyle bana, ben neyim” dedi. Ben de ona “Senin baban Kıbrıslı, ben Türkiyeliyim, sen yapacaksın yorumunu” dedim. Ben de ona söyleyecek cevap bulamadım... “Sen ne hissedersen odur” dedim artık! Bu türden zorluklar yaşandı tabii... Ben de herkesin yaşadığı gibi bu zorlukları yaşadım ama ben kendimi her zaman bir Kıbrıslı gibi hissettim çünkü ben sevgiyle karşılandım, bunu her zaman söyleyeceğim, içten bir sevgi duydum Kıbrıs’a, benim benimsediğim bir yaşamdı bu... Gerçekten de sıcak buldum, etrafımdaki insanları da çok sıcak buldum”


Ayten Orkoz, 1950 doğumlu... Uzun yıllar sekreterlik, çevirmenlik gibi çeşitli görevlerde çalışmış. 1965 yılında Akıncılar’a gelin gitmiş... “Benim Kıbrıs’la tanışmam 1965-66 yıllarında oldu... Eşimle Ankara’da tanışıp evlendik, ben Orduluyum, Karadenizli...” diyor...
SORU: Akıncılar’a geldiğinizde ne hissettiydiniz? Çok farklı geldi miydi size?
ORKOZ: Gelmem çok zor olmuştu, gelmem için eşimin Rum tarafından bazı formaliteleri yerine getirmesi, bazı kağıtları doldurması gerekiyordu. Bunun üç-dört ay Ankara’da bekledim, o kağıtlarım geldi, tamamladıktan sonra uçakla Kıbrıs’a geldim. Akıncılar’a geldiğimde çok büyük bir sevinçle karşılandım... O yıllarda Türkiye’den gelen bir kişi nasıl olabilir, hepsi böyle bir sevgiyle beni karşılamışlardı, bu bana çok mutluluk vermişti ve hala da o Akıncılar’a çok özlem duyuyorum, benim için çok ayrı bir yeri var oranın.... O zamanla bu zaman arasında çok değiştiğini söyleyebilirim... 65-66’dan başlayarak 5 yıl Akıncılar’da kaldım eşimle, sonra ekonomik durum nedeniyle 5 yıl da Almanya’da kaldık, ben tercümanlık yaptım... Tekrar 1975’te Kıbrıs’a döndük ve burada Mağusa’da yerleştik, eşim Ülkü’nün ailesi burada olduğu için...
Akıncılar’a gittiğimde çok farklı bir sevgi, sevecenlikle beni benimsemişlerdi... Sanki benim bir ayrıcalığım vardı... Yoksa ben de normal bir insandım ama çok farklı bir sevgiyle beni benimsemişlerdi. Ama 1974 sonrasını ben de merak ediyorum, çünkü 74 sonrası çok farklıydı, farklı şartlarla buraya yerleşti Türkiye’den gelenler... Ben de onların duygularını gerçekten bilmek, öğrenmek isterdim...
SORU: Bu değişimi siz yaşadınız... Size göre nedir nedenleri bu değişimin?
ORKOZ: 1975’te Almanya’dan Kıbrıs’a geldiğimde beni çok üzen olaylarla karşılaştım... Bu olaylardan şunu söyleyebilirim: mesela yeni gelenlere ambarlardan eşya veriliyordu. Eşya dağıtımı yapılıyordu o günlerde... Komşularımdan biri çok üzgün görünüyordu, “Neden?” diye sorduğumda, “Türkiyelilere öncelik hakkı veriyorlar, bize vermiyorlar, önce Türkiyelilere verilecek, sonra Kıbrıslılara dağıtılacak eşya” diye yorum yaptığında ben buna çok üzülmüştüm çünkü daha önce Kıbrıs’ta yaşadığım için Kıbrıslılara büyük bir haksızlık olarak görmüştüm bu olayı... Bir soru işareti doğdu: neden böyle bir ayırımcılık yapılsın Kıbrıslılara? Bunu bizi okuyan kişilerin değerlendirmesini istiyorum... Çünkü bence burada yıllarını veren, ömrünü çürüten bir insan için bunun yapılmaması gerekiyordu... Belki çok çabuk yapıldığı için bu işler, Türkiye’den göçmen yerleştirme olayı, belki sıkışık zaman içine girdiği için onlara hemen tedarik edelim gibi de düşündüm bu olayı... O insanın da ne kadar üzüldüğünü gördükçe beni de üzüyordu bu, çok üzülüyordum... Böyle birşeyin olmamasını isterdim... Daha önce Kıbrıs’ta yaşamıştım ve kendimce demiştim ki o yıllarda, bu olamaz...
SORU: Çocuğunuz var mı?
ORKOZ: İki oğlum bir kızım var. Büyük oğlum liseyi bitirdi, askerliğini yaptı, İngiltere’de... Ekonomik koşullar nedeniyle burada kalamadı. Diğer oğlum da askerliğini bitirdi, o hala daha işsiz. Limana gidip iş bulabildiğinde çalışıyor, bulamadığında boş duruyor. Kızım evli...
SORU: Onlar kendilerini nasıl hissediyor? Kıbrıslı hissediyorlar mı? Mesela Ordu’ya gittiğinizde tepkileri ne oluyor? Orada mı, burada mı daha rahattırlar? Yoksa hiçbir yerde rahat mı değiller? Onlar nasıl yaşıyor kimliklerini?
ORKOZ: İki yıl önce askerliğini bitirdikten sonra oğlumu Ordu’ya götürdüm. Diğer çocuklarımı da götürdüm ama onlar küçük yaştaydılar. Onların yorumlarını bilemem... Ama küçük oğlumun yorumu, Karadeniz’i gören her insanın aşık olmaması elde değil... Çok güzel bir yerdir, insanları farklıdır, Karadeniz’i çok çok beğendi. Ama Türkiye’nin her yeri için bu söylenilemez. Bu yorum yapılamaz. Karadeniz düşünüldüğünde insan olarak da çok güzel bir toplum, güzellik olarak da anlatılması imkansız birşey...
SORU: İki yerde de rahat edebildi mi diyorsunuz?
ORKOZ: İki yerde de rahat hissedemedi çünkü oğlumun çocukluğu biraz problemli geçti. Mahallede oynadığında birgün bana çok kızgın olarak geldi. “Anne ben garasakal mıyım, Kıbrıslı mıyım?” dedi. “Neden böyle söylüyorsun, niçin annem?” dedim. “Çünkü” dedi “Kıbrıslılar sen garasakalsın diye hep itiyorlar, bazan benimle oynamak istemiyorlar...Anne, söyle bana, ben neyim” dedi. Ben de ona “Senin baban Kıbrıslı, ben Türkiyeliyim, sen yapacaksın yorumunu” dedim. Ben de ona söyleyecek cevap bulamadım... “Sen ne hissedersen odur” dedim artık! Bu türden zorluklar yaşandı tabii... Ben de herkesin yaşadığı gibi bu zorlukları yaşadım ama ben kendimi her zaman bir Kıbrıslı gibi hissettim çünkü ben sevgiyle karşılandım, bunu her zaman söyleyeceğim, içten bir sevgi duydum Kıbrıs’a, benim benimsediğim bir yaşamdı bu... Gerçekten de sıcak buldum, etrafımdaki insanları da çok sıcak buldum.
SORU: Uzun zamandır ilk kez Denktaş’la Klerides aynı masada konuşuyorlar... Siz bu haberleri duyduğunuzda ne hissedersiniz? Çocuklarınız neler hisseder?
ORKOZ: Bu herkes için çok önemli olduğu gibi, bizim için de çok önemlidir. Yalnız bizdeki daha fazla, kendi sınıfımdan insanlar için konuşayım, zor geçinen ya da dar geçinen insanlar için konuşursam, bu artık insanlar için son bir çare olarak önümüzde duruyor. Ben bunu yalnız böyle görmüyorum, daha geniş düşünürsem, keşke biz böyle zor şartlarda hemen AB’ye girelim veya hiç hazırlanmadan, koşullarımızı genişletmeden hemen AB’nin içinde olmak herhalde zor bir durum olsa gerek. Ben Avrupa’da yaşadığım için ülkem de Avrupa’ya layık, çok gelişmiş, iyi bir ülke olarak girelim isterdim AB’ye.
SORU: Bugünkü yönetimle mümkün mü sizce buna hazırlanmak?
ORKOZ: Eğer şartlar ve koşullar değişirse mutlaka iyi bir çalışma yapılırsa mümkün ama şu anda hayır... Öyle bir ışık yok... Ben tabii ki AB için olumlu bakıyorum... Kısa bir sürede imkansız birşey... Her zaman için bu gibi olaylarda çok farklı olasılıklar da olabiliyor... Hep bir ışık olarak baktık, sonucun ne olacağını bilemiyoruz...



*** Başlık parası denkleştirmek için Kars’tan gelerek günlüğü 10 milyon TL’ye inşaatlarda çalışan İsmail Araz:

“İnsanlar hep kardeştir”

*** “Kars’ta başlık parası olarak 50-60 tane koyun vermemiz gerekiyor, evi kendimiz yapmamız gerekiyor, evin eşyalarını kendimiz almamız gerekiyor onun için bir gencin evlenmesi en az 20 milyarı buluyor... Buradaki töreler, buradaki insanlar, anlaşmalar daha güzeldir...”

19 yaşındaki İsmail Araz, Kars’tan Kıbrıs’a gelmiş, inşaatlarda çalışıyor... Nedeni, başlık parası... Beş kardeşin dördü evlenmiş, İsmail Araz, başlık parasını denkleştiremeyince, ona gurbette çalışıp para biriktirmek kalmış... Kars’la Kıbrıs arasında çok büyük farklılıklar gördüğünü söyleyen Araz, “Değişiklik, burası güzeldir, insanları zengindir, bizim orada fakirlik var... Biz ta oradan çıkıp buraya geliyoruz, gurbette çalışmaya” diyor...
SORU: Kıbrıs’ta çalışabileceğinizi nasıl duydunuz?
ARAZ: Eskiden gelenler vardı Karslı, biz de onlardan duyduk... Feribotla geldik, burada şirketlere girdik... Şirketlerin tavsiyesiyle iş bulduk, çalışıyoruz işte...
SORU: Burada kalmayı mı dönmeyi mi planlarsınız?
ARAZ: Burada imkan varsa kalmayı isterim... Çünkü burası daha güzeldir... Herşeyi daha güzeldir...Bizim orada evlenmek için başlık parası isterler, bizde de yok, onun için burası daha güzeldir bence...
SORU: Kars’ta evlenecek olsanız, ne kadar başlık parası vermeniz gerekir?
ARAZ: 50-60 tane koyun vermemiz gerekiyor, evi kendimiz yapmamız gerekiyor, evin eşyalarını kendimiz almamız gerekiyor onun için bir gencin evlenmesi en az 20 milyarı buluyor... Buradaki töreler, buradaki insanlar, anlaşmalar daha güzeldir... Yardımlaşma...
SORU: Kaç para alırsınız?
ARAZ: Günde on milyon... Bir milyonu sigaraya gidiyor, üç milyonu yemeğe gidiyor, geride kalıyor altı milyon...
SORU: Nerede kalırsınız?
ARAZ: İnşaatlarda kalırız... Kışları bir soba ayarlarız, yakarız, işte idare ederiz...
SORU: Kıbrıslı Türklerin davranışını nasıl buluyorsunuz?
ARAZ: Çok iyi davranırlar, allah razı olsun, insanlar hep kardeştir, bunu diyorum...
SORU: Kars’ta yaşam nasıldır?
ARAZ: Kars’ta herkes çiftçilikle uğraşır. Biz beş kardeşiz... Üç kız iki erkek... Hepsi evlidir Kars’ta... En son ben kaldım... Evlenmek için başlık parası düzeltmek lazım... Askere gideceğiz, gelirimiz bir yerde yok. Askerlik harçlığımızı çıkarmak istiyoruz, o da olmuyor. İçkimiz yok, kumarımız yok... Ailenin hasreti, özlem, teselliyi sigarada buluyoruz... Odur...


*** Kadirli’nin Karaköy’ünden 1976’da Kıbrıs’a geldiğinde 17 yaşında olan Selver Kıstı, Akova’da Lefkara işi yapmayı öğrenmiş, şimdi geçim sıkıntısından, hayat pahalılığından, vergide adaletsizlikten şikayetçi...

“Bizi Denktaş getirdi, atıp da yollatacak değil ya...”

*** “Anlaşma için görüşürler diye haberler duyduğumda hiçbirşey hissetmem ben, bizi Denktaş getirdi çünkü. Evet kendi getirdi, kendi yerleştirdi... Bizi atıp da yollatacak değil... Yollatırsa, 26 yıl boyu herkes buraya emek vermiş, bir harcırah birşey... Ben az çok bir iş kurmuşum, bir taksicilik, az çok gidersin gene onun peşinden... Demek ki Denktaş bizi getirdiği gibi de bakmaya mecburdur. Yollamaya da hakkı yok, yollarsa da bir miktar geriye dönük ödemesi gerekir herkese. Çünkü herkes oraya gittiğinde ne yapacak? Herkes oradaki imkanlarını zaten orada harcamış gelmiş artık. Bir imkan sağlasın ki öyle götürsün yerleştirsin... Nasıl ki buraya getirip yerleştirdiyse, yollayacaksa da o şekil yerleştirsin... Hakkı yoktur, kendi getirdi çünkü”

*** “Barış olsa da, nasıl birşey olur? Mesela daha önce Rumlarla Türkler karışık yaşarmış. Bu şekil yaşamak da zordur yani... Cesaret edemezsin artık... Yerli Kıbrıslılarla anlaşıyoruz ne güzel konu komşu ama bir Rum’la ben bu şekil yaşamaya artık biraz tüyüm ürperir... Yaşayamam... Bir düşmanla sen karşı karşıya yaşayabilir misin? Yaşayamazsın... Bakma Kıbrıslılarla ne güzel anlaşıyoruz ama karşına Rum gelince artık değişir. Onların baskısı altına da zaten giremeyiz. Kıbrıslılarla nasıl anlaşıyoruz? Kıbrıslılar bizi baskısı altında tutmuyor ki, biz de onları baskımız altında tutmuyoruz, herkes hür yaşıyor, hürdür çünkü...”


Selver Kıstı, Osmaniye’de Kadirli’nin Karaköy’ünden Kıbrıs’a gelmiş... “17 yaşındaydım geldiğimde” diyor, şimdi 42 yaşında... 1976’da gelmiş, o zaman Kıbrıs’ın çok değişik geldiğini söylüyor. “Neden dersen, geldiğimizde böyle bir kalabalık yoktu ya... Mağusa limanına geldiğimizde, neredeydi o limanın orada o çimentolar, hep kum, topraktı, ayaklarımız toprağa gömüldüydü... Şimdi tabii belediye gelişti, geliştirdi....” diyor. İlk geldiklerinde Güvercinlik köyüne yerleştiklerini anlatıyor. Selver Kıstı, “Bizi hükümet özel göçmen olarak getirmedi, biz turist olarak geldik, babam turist olarak geldi... Biz burada kendimiz göçmen olduk” diyor. 1984’te ise Akova’ya evlenmiş, o günden bu yana Akova’da yaşıyor... Eşi de Türkiye’den, o da Kadirli’nin Kızyusuflu köyünden. Nasıl tanıştıklarını sorduğumuzda “Görücü usulü oldu bizim” diyor... İki kızı bir oğlu var: 14, 11 ve 5 yaşlarındaki üç çocuğunu büyütürken, Kıbrıs’ın geleneksel Lefkara işini de yapıyor boş zamanlarında...
SORU: Bunca yıldır burada yaşıyorsunuz... Nerede daha çok rahat edersiniz? Burada mı yoksa köyünüze geri gitseniz orada mı rahat edersiniz?
KISTI: Çocuklarımız zaten istemez, biz Kıbrıs’ta doğduk, Kıbrıslıyız diyorlar da, biz geldiğimizde Türkiye’deki köyümüz bu kadar gelişmiş değildi. Ama ben şimdi Türkiye’den geleli 5-6 ay birşey oldu, gittim gördüm, köyümüz güzel gelişmiş, elektriğimiz var, suyumuz var, telefonumuz var... Orada çiftçi için ektiğin oluyor, ama bu memlekette görüyorsun, yaz geldi, ne olacak? Çiftçi için etmez burası. Ama bir hükümet memurusun, hükümet işçisisin, amenna, o aylığınla geçinirsin... Bizde o olmadığı için çok geçim sıkıntısı çekiyoruz. Benim üç çocuğum, üçü de okula gidiyor, daha nedir, orta lisedir bunlar... Bunların masrafı... Yarın büyük bir okula başlar, kesin okutamam çocuğumu... Neyle okutacağım? Yoktur imkanım. Nedir? Benim beyim bir taksicidir. Hükümet veriyor mesela bir mile kadar 3 milyon 250 bin TL kira... Ama taksi istemediğin kadar, işçi çoktur... İmkanı olan aldı bir araba, taksicilik yapar. Birbuçuk milyona gidiyor adam... Benim arabamın yakıtı, arabamın yıpranması, beyimin gündeliğine harcadığı... Ne kazanacak ki ben bununla ev geçindirip çocuk yetiştireceğim... Ben elektrik paramı inanın ödeyemedim, beş ay oldu, bugün yarın kesilecek elektriğim... Telefonu zar zor öderiz, borcumuzu ödemediğimiz anda kesilecek. Ama imkanımız yok, ödeyemiyoruz, yetiştiremiyoruz çünkü. Bir katkı olsun mutfağımıza diye el işleri yapıyorum, boş duracağıma, Lefkara gibi... Bir iki iğnecik, çocuğun bir kalem parası... Ben Lefkara işini bilmezdim, bu köye geldiğimde baktım konu komşu herkes yapıyor, artık ben de alıştım... Ne yapayım? Daha önceleri işlerdim, paketlemede işlerdim Asil Nadir’de, dokuz sene çalıştım. Asil Nadir’i iflas ettirdiler... Ara da uzak artık, kaldığımız bölgede sanayi bölgesi yok, gidemem de artık, hastalık sahibi de oldum, eskisi gibi işleyemem. Şimdi daha çok sıkıntı... Çiftçilik yapan, bu memlekette, bu durumda çiftçilikten ne anlarsın? Yağış oranı çok düşük...
SORU: Çocuklarınız size biz Kıbrıslıyız diyor, siz kendinizi nasıl hissedersiniz? İkisini birlikte mi yaşıyorsunuz?
KISTI: İkisini de birlikte yaşıyorum ben şahsen... Hem Kıbrıslı, hem Türkiyeli... Ben de beyim de oradan küçük geldik... Gitsek ne yaparız orada? 26-27 senedir buradayız, gitsek ne yapabiliriz orada? Çok imkanımız yok ki bir iş çevirelim, sermaye ister... Gittiğinde onda bir evin olacak oturacaksın, bir miktar paran olacak bir işler çeviresin, çiftçilik de yapsan, hayvancılık da yapsan, araba da alsan... Benim beyimin altında bir taksi, en çok etsin 20 milyar, üç tane çocuğum var benim, başka birşeyim yok ya... Beyim taksici, hükümet düşük ücrete işletir, mazota dün yine zam geldi... Bir taksimiz var elimizde, beyim öksüzdü, hiçbirşeyi yoktu, ikimiz çalışıp o taksiyi aldık. Benim beyime bir taksiye 5-600 milyon TL gelir vergisi gelir. Karşıdaki beyin TIR’ı işler, kamyonu işler, 4-5 taksisi işler, gene gelir 500 milyon gelir vergisi. Bu hükümetin yaptığı adalet midir? Benim bir taksime, karşımdakinin 4-5 taksisine aynı gelir vergisi gelir. Bu adalet değil, bu hükümetçilik değil... Böyle olur mu? Olmaz. Düşünsün köylüyü de, vatandaşı da, neyle geçiniyoruz? Her aya bir elektrik zammı... Kocamın 10 milyon gündeliğiyle nasıl geçineceğim ben? Üç tane çocuğum var okuyor, günah değil mi? Hükümet oturuyor, boşa aylık almasınlar... Benim gibi işlesinler de aylık sahibi olsunlar... İzlesin, araştırsın, herkesin kazancına göre gelir alsın...
SORU: Başka birşey sormak istiyorum, Denktaş’la Klerides oturdu konuşur, bir anlaşma olabilir... Bu haberleri duyduğunuzda ne hissedersiniz?
KISTI: Hiçbirşey hissetmem ben, bizi Denktaş getirdi çünkü. Evet kendi getirdi, kendi yerleştirdi... Bizi atıp da yollatacak değil... Yollatırsa, 26 yıl boyu herkes buraya emek vermiş, bir harcırah birşey... Ben az çok bir iş kurmuşum, bir taksicilik, az çok gidersin gene onun peşinden... Demek ki Denktaş bizi getirdiği gibi de bakmaya mecburdur. Yollamaya da hakkı yok, yollarsa da bir miktar geriye dönük ödemesi gerekir herkese. Çünkü herkes oraya gittiğinde ne yapacak? Herkes oradaki imkanlarını zaten orada harcamış gelmiş artık. Bir imkan sağlasın ki öyle götürsün yerleştirsin... Nasıl ki buraya getirip yerleştirdiyse, yollayacaksa da o şekil yerleştirsin... Hakkı yoktur, kendi getirdi çünkü...
SORU: Kıbrıs’ta bir anlaşma, barış olmasını ister misiniz, gerginliğin kalkmasını? Öyle birşey özler misiniz yoksa sizi enterese etmez mi çokluk?
KISTI: Barış olsa da, nasıl birşey olur? Mesela daha önce Rumlarla Türkler karışık yaşarmış. Bu şekil yaşamak da zordur yani... Cesaret edemezsin artık... Yerli Kıbrıslılarla anlaşıyoruz ne güzel konu komşu ama bir Rum’la ben bu şekil yaşamaya artık biraz tüyüm ürperir... Yaşayamam... Bir düşmanla sen karşı karşıya yaşayabilir misin? Yaşayamazsın... Bakma Kıbrıslılarla ne güzel anlaşıyoruz ama karşına Rum gelince artık değişir. Onların baskısı altına da zaten giremeyiz. Kıbrıslılarla nasıl anlaşıyoruz? Kıbrıslılar bizi baskısı altında tutmuyor ki, biz de onları baskımız altında tutmuyoruz, herkes hür yaşıyor, hürdür çünkü...



*** 26 yıl önce Akova’ya yerleşen Hüsne Kıstı’ya göre Kıbrıs, Türkiye’ye kıyasla kadınlar için daha rahat:

“Burada kadınlara ova işi yok, ama erkekler eziliyor”

Hüsne Kıstı 52 yaşında... “Geldik işte buraya, 1976’da... 26 sene oldu. İlk göçmen yurduna yerleştirdi bizi hükümet. Ondan da arkadaşların yardımlarıyla bu köye, Akova’ya geldik, bu köye yerleştik...” diyor. O dönem göçmen yurdunun Mağusa’da olduğunu anlatıyor, “Şimdi orası okul oldu” diyor... “O zaman Kıbrıs’ı çok güzel duyduyduk... Buradan bildirmişler bizim oraya böyle bir olanak olduğunu... Kasabalara, dairelere... Onların adamları geldi, köylere haber verdi. Dediler ki Kıbrıs’tan istiyorlar oraya gitmenizi, hükümet götürecek sizi dediler bize... Biz de karar verdik geldik buraya...”
Hüsne Kıstı hep evhanımı olmuş, üç çocuğu var, ikisi oğlan birisi kız... “Oğlumun birini everdim, Ahmet 27 yaşında, 23 yaşında küçük oğlum, 22 yaşında da kızım...” diyor. “İş bulamadılar, özelde çalışırlar... Çalışır çocuklarım ama ucuz birşeyle geçinmeye çalışıyorlar. Kocam da su işlerindeydi Lefkoşa’da, ondan da çıktı emekli oldu, 200 milyon aylık olur, hiçbirşey... Değiş tokuş geçinip gideriz bunun içinde... Sen olsan ne yapan? 200 milyonu telefonuna mı verin, ceryanına mı verin? Masrafına mı verin? Genç kızın var evin içinde, herşey ister çocuğun... Biz et görmeyiz ya... Bayramdan bayrama bir kuzu keser, buzluğumuza koyar, iki üç ay yeriz de işte... Bir iki tane koyuncuğum var, 20 kadar, onunla uğraşırım, çünkü o parayla geçinemem... Adama da bir oyalantı olur o koyunlar...” diye konuşuyor...
“Kıbrıs’ı niye sevmeyelim ki? Aslında kadınlar için rahatlık ama işte pahalılığı var Kıbrıs’ın” diye konuşuyor... “Kadınlar için rahatlıktır çünkü Türkiye gibi ova işi çok yok... Türkiye’de ova işi çok, kadınlar çok gider ovaya... Çapa, pamuk işi var orada, burada ev işin var, el işin var, rahatsın... Ama burada da erkekler çok eziliyor, yardımcı olan kadınlar oluyor çok kocalarına ama olmayan da olmuyor...” diyor...





AYŞE KISTI (Akova) - resimaltı

Ayşe 22 yaşında... Ortaokulu bitirmiş, okula devam edememiş... Şimdi Lefkara işiyle uğraşıyor... “Burası daha iyi... Burada doğdum, burada büyüdüm, onun için Kıbrıs’ı seviyorum... Osmaniye’ye hiç gitmedim, imkansızlık işte, pahalılıktan gidemedim... Biraz da işsizim, gerçi oyalantı çok ama...” diye konuşuyor...





*** Hatay’dan gelerek inşaat demirciliği yapan Kemal Şanverdi, krizler nedeniyle inşaatlar durunca manavlık yaparak geçinmeye çalışıyor:

“Ekmeğimiz için Kıbrıs’ı seviyoruz”

*** “Hatay’dan Kıbrıs’a geldiğinde, “giyimimiz pek uymadı ama değiştirmedik. Önemli olan namusluluk, dürüstlüktür” diyor. Eşinin “başı bağlı...Ama ben karışmadım, herkesin kendine göre birşeyi var...” diye konuşuyor. Hatay’da “erkeğin dediği olur, buraya geldiğimizde baktık hayat şartları daha değişik olmaya başladı... Kıbrıs’ta kadın erkek ayırımı yok... Herkes bir... Orada bir kadın hamile olduğunda kız doğurmasın oğlan doğursun derler. Burada kesinlikle evlat evlattır... Ha kız olmuş, ha oğlan olmuş, evladın değil mi yahu? Evladındır” diyor Kemal Şanverdi. Kızının başını bağlamasını isteyip istemediğini sorduğumuzda, “Vallahi kendi bilir, okula gider, okulda böyle şeyler yoktur... O kendinin bileceği bir iş... Ben zorlamam, giy, giyme kesinlikle öyle birşey olamaz... Hatay’da olsaydık, ortam zorlardı zaten biz söylemeden...” diyor. “İş bakımından, kimseye muhtaç olmama bakımından burada daha rahatız, tek sorun pahalılık işte...”

Kemal Şanverdi manavlık yaparak geçimini sağlamaya çalışıyor, 35 yaşında... Yıldırım köyünde yaşıyor, çarşıdan aldığı sebzeleri arabasına yükleyip civar köyleri dolaşıyor... “Belirli müşterilerimiz vardır” diyor... Kıbrıs’a Hatay’dan Reyhanlı’dan 1989’da gelmiş. Hatay’dayken inşaat demirciliği yapıyormuş, 8-9 yıl Kıbrıs’ta da aynı işi sürdürmüş... “Sonra inşaat işi durdu, krizden dolayı” diyor... “Üç katlı apartman yapacak, bir katını çıkar, ikinci katı yetiştiremez, herşey pahalı...” Bu yüzden manavcılığa dönüştürmüş işini...
“Hatay’la Kıbrıs arasındaki fark iş sorunudur... İşlediğin zaman hakkını alamıyorsun... Burada geldik, vatandaş olduk, birşeyler yaptık... Burada iş imkanı oraya göre daha iyidir ama bu pahalılık insanı canından bıktırıyor... Ben sebzeci olarak bütün gün köy köy dolaşırım, çıkmaz pek birşey bu pahalılıktan” diyor...
1989’da Kıbrıs’a geldiği zaman Yıldırım’a yerleşmiş. “Yıldırım halkından çok memnunum , allah razı olsun kendilerinden, ne kötülük yaptık, ne de bize kötülük yaptılar... Kardeşçe geçindik gittik. Bir sorun çıkmadı Allaha şükür... Kıbrıs’ı seviyoruz, ekmeğimiz için... Ekmeğimizi kazanıyoruz, çoluk çocuğumuzu kimseye muhtaç etmiyoruz” diye konuşuyor.
Eşi de Hataylı, “O da ovada işler” diyor. 4, 6 ve 9 yaşlarında üç çocukları var. Çok çocuk yapmaya karşı... “Bakabileceğin kadar yapmalısın” diye konuşuyor. Hatay’dan Kıbrıs’a geldiğinde, “giyimimiz pek uymadı ama değiştirmedik. Önemli olan namusluluk, dürüstlüktür” diyor. Eşinin “başı bağlı...Ama ben karışmadım, herkesin kendine göre birşeyi var...” diye konuşuyor. Hatay’da “erkeğin dediği olur, buraya geldiğimizde baktık hayat şartları daha değişik olmaya başladı... Kıbrıs’ta kadın erkek ayırımı yok... Herkes bir... Orada bir kadın hamile olduğunda kız doğurmasın oğlan doğursun derler. Burada kesinlikle evlat evlattır... Ha kız olmuş, ha oğlan olmuş, evladın değil mi yahu? Evladındır” diyor Kemal Şanverdi. Kızının başını bağlamasını isteyip istemediğini sorduğumuzda, “Vallahi kendi bilir, okula gider, okulda böyle şeyler yoktur... O kendinin bileceği bir iş... Ben zorlamam, giy, giyme kesinlikle öyle birşey olamaz... Hatay’da olsaydık, ortam zorlardı zaten biz söylemeden...” diyor. “İş bakımından, kimseye muhtaç olmama bakımından burada daha rahatız, tek sorun pahalılık işte... Bir kilo domatesi orada 500 bin TL’ye alırsan burada ikibuçuk milyon... Orada bir ayakkabı 2-3 milyon, burada 20-30 milyon. Karı koca çalışıp zar zor dengeliyoruz..Gözüm kızardı, bir göz damlası aldım 7 milyona... Sabahtan akşama dolaşacağız da o 7 milyonu çıkaralım... Bir okka et 8 milyon... Aylık gelirim işe bağlıdır, bu iş ticarettir, bazı gün kar eden, bazı gün zarar eden... Günlük ortalama gelirim 10 milyon... Ancak da çıkar... Yani asgari ücretten daha da düşük... Alış-veriş olmuyor...Pahalılık...”
“Bu siyasi işlerden anlamam da, uğraşmadım da... Ama savaş kim ister yahu? İnşallah barış...” diyor olası bir anlaşma için...




*** 6 yaşında Kıbrıs’a gelen Hasan Karip, bugünkü gidişattan memnun olmadığını anlatıyor:

“Herkes gibi ben de bir anlaşma beklerim...”

Hasan Karip inşaat işiyle uğraşıyor, 1975’ten beri Kıbrıs’ta, Akova’da yaşıyor... 1968 doğumlu, 6 yaşında Kıbrıs’a Osmaniye’den gelmiş... Bekirpaşa Ticaret Lisesi’ni bitirmiş, iki kere Osmaniye’ye gitmiş... “Biz burada büyüdüğümüz için burası daha rahat gelir bize... Bundan sonra Türkiye’yi pek düşünemem ben kendi açımdan...”
Hasan Karip, hayatında herhangi bir Türkiyeli-Kıbrıslı ayırımcılığı yaşamadığını, kimliğini düşündüğünde kendini “normal bir vatandaş” olarak gördüğünü anlatıyor... “Zaten Akova’da karışık yaşanır” diyor...
Denktaş-Klerides görüşmeleriyle ilgili olarak şöyle diyor:
“Herkes gibi ben de bir anlaşma beklerim... Bugünkü gidişattan ben memnun değilim. İki sene askerlik yaptım, gençliğimin en iyi iki yılını hükümete verdim ama hükümet bana hiçbirşey vermedi. Bu şartlarda herhalde ben her türlü bir anlaşma derim. Bugünkü şartlardan iyi olacak bir anlaşma, ben ona inanırım yani...”
Avrupa Birliği için ne düşünüyor?
“Ben Avrupa’da biraz kaldım diye şunu söyleyebilirim: Avrupa’nın insanıyla bizim insanımız arasındaki kültür farkı aşırı... Ama ne derece bizi kabul ederler, onu bilemem... Nihayette herhalde 180 bin insanız burada, Avrupa için bir problem olmaz ama Türkiye’yi düşündüğünüzde, milyonlar, Avrupa’yı etkiler... Ama bence anlaşma yani... Her türlüsü herhalde bugünkü şartlardan daha iyi olacak...”


*** 1976’da Trabzon’dan Kıbrıs’a gelerek Akova’ya yerleşen Seyfullah Kurt, kaçak işçilerden şikayetçi:

“Kaçak işçiler ekmeğimizle oynarlar”

*** “Herhangi bir anlaşma olsun, bu düzenden değişik bir düzen gelsin... Bu düzen bunun içinde yaramaz... Burada çünkü partizanlık vardır. Baştaki parti taraftarlarını işe koyar, parti tutmayan dışarıda kalır. Anlaşma olsa iyi olur... Bütün Kıbrıs halkı için de iyi olur, bizim için de iyi olur, Türkiye için de iyi olur... Türkiye’nin garantisini kaybedecek bir anlaşma da istemeyiz biz, çünkü Ruma güvenilmez...”

*** “Çocuklar buraya geldiklerinde en büyüğü 2 yaşındaydı, zaten onu Türkiye’ye evlendirdim, diğerleri buradadır... Kendilerini nasıl hissederler ben de bilmem, Kıbrıslı mıdırlar, Türkiyeli midirler, ne Kıbrıslıdırlar, ne Türkiyelidirler... Trabzon’a gittiler, burada büyüdükleri için burayı daha çok isterler, orası yabancı gelir onlara... Ben kendim buraya alıştım. Ben Karadeniz’e gittiğimde 15-20 gün zor dururum, Kıbrıs’a dönmek isterim. Hakikaten yani, mesela buranın tabiatı, hava şartları güzel... Havası temiz... İnsanlarına alıştık, insanları, bilhassa bizim köyün halkı çok iyidir... Bir işin düşse işine, hemen yaparlar... Birkaç tane kötüleri var ama her toplumda birkaç tane çıkar, onu da mazur görürüz...”

Seyfullah Kurt 52 yaşında. 1976 yılında Trabzon’dan Kıbrıs’a gelmiş: “Bizim orada gözümüzü boyadılar, büyük vaadlerde bulundular. Kıbrıs’ta şöyle iyi durumlar var, yıllık kazanç 30 bin lirayı bulurdu o zamanlar, biz o zaman senede 1-2 bin lira alırdık.. Biz geldik, ev var, evin içinde eşyalar hepsi var, televizyon da var, herşey tamam demişlerdi, geldik bize bir kuru ev verdiler. İçinde birşey yok... Birkaç tane karyola falan vardı. Akova’ya yerleştik, o gün bugündür devam ediyoruz...” diye konuşuyor.
Türkiye’deyken 1976’da Rize’de çay fabrikasında çalışıyormuş: “Türkiye’de kalmış olsaydım, buraya gelmemiş olsaydım, aşağı yukarı şimdi 7-8 senelik emekli olacaktım, düzgün bir hayat yaşayacaktım. Burada geldik, kuru arazi verdiler bize, ektik biçtik, zarar ettik, ekemedik, icar ettik... Öyle durur... Bir faydasını görmedik... İnşaatlara gittik, müteahhitler bizi çalıştırdı, ne sigorta yatırdı, ne emekli sandığı yatırdı, ne birşey yatırdı.. Oradan da zararımız oldu. Yaşımız geldi 52’ye... Ne emeklilik var, ne iş var, iki-üç tane hayvan var... Onu da dayatmışlar, atın köyden dışarı mandıra yapın... Bugün bir mandıra yapasın 8-10 milyar liradır, biz parayı nereden bulacağız? Onları da elimizden alacaklar, durum öyle gözüküyor... Durumumuz perişandır... Mutsuzum...”
Anlaşmayla ilgili haberleri duyunca Seyfullah Kurt neler hissediyor?
“Herhangi bir anlaşma olsun, bu düzenden değişik bir düzen gelsin... Bu düzen bunun içinde yaramaz... Burada çünkü partizanlık vardır. Baştaki parti taraftarlarını işe koyar, parti tutmayan dışarıda kalır. Anlaşma olsa iyi olur... Bütün Kıbrıs halkı için de iyi olur, bizim için de iyi olur, Türkiye için de iyi olur... Türkiye’nin garantisini kaybedecek bir anlaşma da istemeyiz biz, çünkü Ruma güvenilmez...”
Seyfullah Kurt’un altı çocuğu var, en küçüğü 5 aylık:
“Çocuklar buraya geldiklerinde en büyüğü 2 yaşındaydı, zaten onu Türkiye’ye evlendirdim, diğerleri buradadır... Kendilerini nasıl hissederler ben de bilmem, Kıbrıslı mıdırlar, Türkiyeli midirler, ne Kıbrıslıdırlar, ne Türkiyelidirler... Trabzon’a gittiler, burada büyüdükleri için burayı daha çok isterler, orası yabancı gelir onlara... Ben kendim buraya alıştım. Ben Karadeniz’e gittiğimde 15-20 gün zor dururum, Kıbrıs’a dönmek isterim. Hakikaten yani, mesela buranın tabiatı, hava şartları güzel... Havası temiz... İnsanlarına alıştık, insanları, bilhassa bizim köyün halkı çok iyidir... Bir işin düşse işine, hemen yaparlar... Birkaç tane kötüleri var ama her toplumda birkaç tane çıkar, onu da mazur görürüz...”
Seyfullah Usta, kaçak işçilerin varlığına karşı:
“Onlara karşıyım çünkü bizim ekmeğimizle oynarlar. Mesela ben yapıcıyım aynı zamanda, iki senedir ben boşta bu köyün içinde dururum. Dışarı gitsen, Lefkoşa’ya, Mağusa’ya, iş bulsan bile, çok ucuz bir fiyata... Sigortasız olarak... Kaçak işçiler bizi baltalıyorlar. Geliyor adam, yiyip içip inşaatta yatıyor, bizim yarı paraya çalışıyorlar, çünkü onlar idare edebilir. Ama biz edemeyiz, çünkü biz 6-7 nüfus bakıyoruz, o bakımdan bu işçilere karşıyım. Bunlar da buraya gelmese, buranın halkı daha refah yaşar çünkü iş imkanı daha çok olur. Bunu ben bakanlara bile söyledim, bir netice alamadım. Şikayet ettim çalıştığım yerde kaçak işçileri, polis bastı, adamın pasaportuna bakar polis, 20 günlük vizesi var, altı aydır işler orada. Dedim bunlar hep gider, 20-30 tane vardı. Ben çıktım oradan, onlar daha işlerdi. Bu ne biçim adalet, birşey anlayamadım...”



*** Oğulları iş bulamadığı için inşaat işiyle uğraşan Emine Karip’e göre, bir anlaşma olursa, “işler bolarabilir”

“Mısmıl iş yoktur gitsin halk işlesin”

Emine Karip 56 yaşında. Sekiz çocuğu var... Bir kızı Türkiye’de, geriye kalan tüm çocukları Kıbrıs’ta... Kıbrıs’a 26 yıl önce Osmaniye’den gelmiş...
“İlk geldiğimde Kıbrıs bana herşeyiyle değişik geldiydi... Sebzeleri de, meyveleri de, yumurtaları, sütleri de... Hepsi bize değişik geldiydi... İnsanları da... İlk gelenlerdenim... Nasıl birbirimizi şimdi seversek, kaynaştıysak, o zaman da... Bize ilgi gösterdiler, iyiydiler, köyümüzün halkı iyidir, fena biri yoktur yani... İşte yalnız bu geçim sıkıları başımızda... On sene oldu kocam rahmetlik oldu... Daha okula gidiyor çocuklarım, bu oğullarım bekar, hayatlarını bize adadılar... İki çocuğum bekar kaldı, bize bakmak zorunda kaldılar. Kocam öldü, ne sigortamız vardı, ne bir yerden birşeyimiz vardı... 59 milyon TL ettiler şimdi sosyal yardım aylığım var, başka birşeyim yoktur... Kızım DAÜ’de okula gider, bu sene son senesi Allah izin verirse... Üç tane bekar var evin içinde... Oğullarım bu inşaat işiyle, bir mısmıl işi yoktur. Zaten evli çocukları olan çocuklarımın bize bakma durumu yoktur, ancak idare ederler pahalılıktan. Durumumuz öyle...”
Emine Karip, “26 sene bitti geleli, Osmaniye’de olanları unuttuk... Bu tarafta iyiysek de, kötüysek de hayatımızdan memnunuz... Zaten unuttuk o tarafı...”
Bir anlaşma için ne düşünüyor?
“Herkes der ki daha iyi olabilir, işler bolarabilir... İş yoktur, mısmıl iş yoktur gitsin halk işlesin... Bakarsın o bakımdan iyi olur...”


*** 1976’da Karadeniz’den gelerek Pamuklu’ya yerleşen Murat Yıldız:

“Anlaşma olsa bu memlekette pazar oynar”

*** Türkiye’den Kıbrıs’a gelip yerleşenlerin “hiçbirisinin memnun olmadığını” anlatan Murat Yıldız, “Geleceğinden de emin değil, bu kadar basit... Onun için anlaşma diyoruz... Oldu mu olacak mıydı, geri mi gideceğiz, bir yerden kalkıp bir yere gitmek... Ben buradan kalkıp Türkiye’ye gitsem bir beş senemi yer bu benim. Beş sene geri atarım kendimi... Ev var, fındık dikeceğim, hayvan yetiştireceğim, şu bu derken, bir beş senemi alır gene.. Kim ne derse desin, ben iyiyim diyen bir tek Türkiyeli yoktur burada. Yalan söylüyor olsa bile...” diyor

*** “Bu ev benim değil, koçan al dediler, gidip almıyorum. Ne yapacağım koçanı? Satamıyorum, alamıyorum, para etmiyor... Napacağım koçanı? Olay bu... Kıbrıs’ta anlaşma olursa, belki bizim için yani belki kurtuluş yolu olur. Biraz ayaklar oynar, Ali Ağa bana iş ver demez, Mehmet Ağa çocuğuma iş ver demez... Zaten ben onu yapmadım yani ömürboyu... Bir umut yani... Para değişir, TC de girerse şayet AB’ye, en azından Kıbrıs’ın parası geri dönebilir, bilemeyiz, belki dolar karşılığı olur, para geri döner... Büyüklerin vereceği bir karardır...”

Murat Yıldız 53 yaşında, Karadeniz’den Kıbrıs’a 1976’da gelip yerleşmiş... Kimliğinde hem Karadenizlilik, hem Kıbrıslılık olduğunu anlatıyor... Çocuklarının ise “Bir kısmının Türkiye’ye yönelik, bir kısmının da Kıbrıslı hissettiğini” anlatıyor. Üç oğlu, bir kızı var... Murat Yıldız, esprili bir dille “Onlar karasakal değil!” deyip gülüyor... “Biz karasakalız... Bu işin esprisi... Oradan buraya gelen vatandaşımız bilmediği için başka türlü düşünüyor karasakal deyince... Aslında böyle birşey yok yani...”

“ÇOCUKLARIMIN ADI YÜZÜNDEN KARAKOLA GİTTİM”

1 Nisan 1976’da Pamuklu’ya yerleşmiş. Karadeniz’deyken devlet yetkililerinin gelip kendilerine “Kıbrıs’a gider misiniz?” diye sormuşlar. “Karadenizliler çalışkan millet, hakikaten de gözü açtır milletin... Dünya benim olsun ister... Geldik gördük işte... Üç çocuğum bu evde doğdu... Biri şu anda yüksek tahsil yapıyor, DAÜ’yü bitirdi, şimdi masterini yapıyor. Ondan bundan borç alıyoruz, ödüyoruz..”
Çocuklarının adı Barış, Zafer, Ulaş ve Özgür... “Çocukların adından bile beni solcu diye yargıladılar! Çocukların adından ben karakola gittim... Niçin böyle isim koydun diye... Solculukla ne alakası var bunların...” Dokuz kez evi aranmış, “Sanki Bin Ladin’mişim gibi!” diye gülüyor... Silah arıyormuşlar... “Ben Karadenizliyim, silah gururudur, şerefidir Karadenizli’nin yahu... Bana Türkiye Cumhuriyeti, sen asker gidiyorsun oraya dediydi... Ben vatanımı korumaya geldim buraya... Vatan, koruyanındır. Korumayanın vatanı olamaz...”

“150 DÖNÜM DEDİLER, 65 DÖNÜM VERDİLER”

Yıldız, şöyle devam ediyor:
“Bende Türkiye hükümetinden kağıt var... O dönem o kağıtta mal verecek, mülk verecek, kurulu düzen olacak diye yazardı...Neyse.. Biz geldik, toprak bize 150 dönüm vadedildi, 65 dönüm verildi. Bize bunu Kıbrıs hükümeti verdi, TC hükümetinin ne şeyi var yani? Bizi gönderdi, çıktık geldik, Kıbrıs’ın vatandaşı olduk... Orada fındık işiyle uğraşırdık... Bir tür özlem vardı o zaman Kıbrıs’a, savaş vardı ya, bir de açgözlü dedik ya Karadenizliler için, yetişip geldik, havası suyu çok güzel... Herşeyi güzel... Bize 65 dönüm tarla verildi, 20 koyun verdi devlet. Hala devam ediyoruz. Borç alıyoruz, para olunca veriyoruz, dört çocuk okutmak bu memlekette kolay değil... Hayvancılık yaptık, ektik verdik, bir senede veriyor parasını hükümet... Borcunuz varsa devamlı faiz... Bu köyün kooperatifinin biliyor musunuz 36 milyar TL borcu var! 50 hanelik bir köy, bir kısmının borcu bu...”

“BENİM SORUNUM KIBRIS’TA ÇÖZÜLECEK”

1976’da geldiklerinde “Herşeyiniz Kıbrıs hükümetince karşılanacak” denilmiş... “Bizim Karadeniz’de günlük yövmiyeyle çalışan arkadaşlarımız, bugün 10 ton fındık topluyor... Bize ait babadan kalan yerler var... Ben yokluktan gelme biri değilim buraya, varlığımız var, arazimiz yine var, burayı vatan yapalım diye geldik ama bakmadıklar bize kardeşim... Günlerce biz burada iş aradık... 50 koyun var orada, Kıbrıs’ta işimiz çok zor. Karadenizliyim, açık yürekliyim, peşin konuşurum, kimseye boyun bükmedim, bükmem de. Fakat burada tek çözüm bence anlaşmadır. Kıbrıslı vatandaşlarımız, her eve 2-3 milyar maaş giriyor, bir ay almasa sokağa dökülüyor... Biz garip garip bakıyoruz burada. Bir dayanağımız yok, sendikamız yok, birşeyimiz yok... Güveneceğimiz bir taraf yok, tek hükümet var, o da vur kafamıza, vur kafamıza... Ben Türkiye’den geleni ne yapayım? Ne yapsın milletvekili burada? Ben Türkiye’de değilim kardeşim, şu anda Kıbrıs’tayım, bitti. Benim sorunum Kıbrıs’ta çözülecek. Türkiye’den gelmiş, o çözüm değil, ben çözümü burada arıyorum yani. Bu toprakta yaşıyorum madem ki, benim sorunumu Türkiye’den gelen çözemez... Bir bakan çözemez...”

“ANLAŞMA BİZİM İÇİN BİR KURTULUŞ ÇARESİ”

Denktaş-Klerides görüşmeleri için şöyle diyor:
“Türkiye hükümeti her ne olursa olsun, hangi hükümet gelirse gelsin, Türkiye hükümetinin göstermiş olduğu yolda hemfikirim Kıbrıs meselesi için, anlaşmalar için... Ama iç duruma geldiğinde ben Kıbrıs hükümetini sorumlu tutarım... Dış bizim işimiz değil... Bizim sorunumuz buradaki ekonomik yön... Bu halkın refahı, mutluluğu... Anlaşma bizim için bir kurtuluş çaresi diyoruz, o da şu: vatandaş umutsuz... Der ki anlaşma olsa bu memlekette pazar oynar... Turizm şu bu... Geçenlerde Türkiye’den işadamları geldi buraya, ben de bulundum. Bir hemşerimi buldum, niye geldin sen buraya kardeşim dedim, turizme dedi... Turist nerede dedim? Hani turist, nerede kardeşim? Kendi grubundan sanmış beni, yok dedim, Karadenizliyim ama Pamuklu köyünde oturuyorum... Allah allah, hayret yahu dedi... Burada yatırım yap güzel birşey ama sen turistik tesis açtın, kim gelecek? Hani turist? Dünyanın neresinden kalkarsa kalksın Kıbrıs’a uçak yok... Ahmak mı buraya gelsin, Mersin’de, İstanbul’da, Ankara’da saatlerce beklesin? Var mı bu gücün İngiltere’den Almanya’dan uçak kaldırabilir misin Kıbrıs’a dedim... Anlaşmanın yolundan geçer kardeşim, haklısın dedi adam...”

“GERİ DÖNSEM BEŞ SENEMİ YERİM”

Türkiye’den Kıbrıs’a gelip yerleşenlerin “hiçbirisinin memnun olmadığını” anlatan Murat Yıldız, “Geleceğinden de emin değil, bu kadar basit... Onun için anlaşma diyoruz... Oldu mu olacak mıydı, geri mi gideceğiz, bir yerden kalkıp bir yere gitmek... Ben buradan kalkıp Türkiye’ye gitsem bir beş senemi yer bu benim. Beş sene geri atarım kendimi... Ev var, fındık dikeceğim, hayvan yetiştireceğim, şu bu derken, bir beş senemi alır gene.. Kim ne derse desin, ben iyiyim diyen bir tek Türkiyeli yoktur burada. Yalan söylüyor olsa bile... Bu ev benim değil, koçan al dediler, gidip almıyorum. Ne yapacağım koçanı? Satamıyorum, alamıyorum, para etmiyor... Napacağım koçanı? Olay bu... Kıbrıs’ta anlaşma olursa, belki bizim için yani belki kurtuluş yolu olur. Biraz ayaklar oynar, Ali Ağa bana iş ver demez, Mehmet Ağa çocuğuma iş ver demez... Zaten ben onu yapmadım yani ömürboyu... Bir umut yani... Para değişir, TC de girerse şayet AB’ye, en azından Kıbrıs’ın parası geri dönebilir, bilemeyiz, belki dolar karşılığı olur, para geri döner... Büyüklerin vereceği bir karardır...”

“HÜKÜMETTEN ŞİKAYETÇİYİM”

Seçim günlerinde, gece onikiden sonra köyde kimisine televizyon, kimisine çamaşır makinesi, kimisine bulaşık makinesi dağıtıldığını anlatıyor Yıldız’ın eşi Fatma Yıldız... “Bu kadar ucuza satılıyor insanlar” diyor... “Kısacası iç politikada, burada zor işimiz... Bu anlaşma meselesi büyüklerin işidir... Bende Türkiyeli Kıbrıslı meselesi yok, bu ırkçılık olur, ırkçılık dünyada kötü birşeydir... Anlaşma Kıbrıs halkı için de iyi olur, bizim için de...İster yanlış anlasınlar, ister doğru anlasınlar, ben hükümetten şikayetçiyim...”




*** 1972 yılında Dr. Burhan Nalbantoğlu Devlet Hastanesi’nin mekanik sistemlerini kurmak için adamıza gelen Kutman Tayaz, “Hayatımın en güzel insanını Kıbrıs’ta buldum” diyor...

“Burada doğmuş, bu ülkeye sahip çıkmaya çalışan insanların geri gönderilmesine kesinlikle karşıyım”

*** ““Yapımız gereği, insanlara yaklaşımımız farklı olduğu için hiçbir farkımız kalmadı Kıbrıslılardan zaten, hatta enteresandır, Saray Otel önünde bir Kıbrıslı arkadaşımız bu gelişen süreç içerisinde Türkiyeliler ile Kıbrıslılar arasındaki ufak tefek çatışmalardan dolayı bana şikayette bulunmuştu, “İşte geldiler, şöyle yaptılar böyle yaptılar” ... Ben o anlattıkça yüzüne bakıp gülüyordum... “Ne gülüyorsun yahu?” dedi, “Karşındaki adama hakaret ediyorsun, farkında değilsin” deyince “Sen Baflı değil min be!” dediydi... Bu bir kültür meselesidir. Biz bu kültürün parçası olarak bu ülkede Kıbrıslı kardeşlerimizle birlikte yaşamaya çalışıyoruz, onlarla aynı mücadeleyi veriyoruz, yaşam mücadelesi veriyoruz...”

*** “Türkiye hala göçer vaziyettedir, Doğu’dan Batı’ya doğru devamlı bir hareketlilik vardır. Doğu insanının kültür yapısıyla, Batı insanının kültür yapısı arasındaki fark, işte burada Kıbrıs’ta ayan beyan ortaya çıkmıştır. Onların yaşam şekilleri başkadır, Türkiye’nin batısındaki insanların yaşam şekilleri başkadır, Kıbrıslı’nın da onlardan daha farklıdır, ada kültürüyle yetişmiş Kıbrıslılar, İngiliz sömürge dönemindeki İngilizin yaşamını almış, Osmanlı’nın yerleşik düzeninden hal ve tavırlarını almış, ikisinin karışımı... Bir de kendine has Türk ve Rum toplumunun, diğer toplumların yapısından kaynaklanan kültür yapısı var. Çok farklı bir yapıdır bu”


Kutman Tayaz, 1972’de Kıbrıs’a gelmiş, sonra “hayatımın en güzel insanı” dediği eşi Melatyalı Perihan’la tanışıp evlenmiş... 1980’li yıllarda TKP’nin aktif kadrolarından olan Tayaz, bir grup arkadaşıyla birlikte partiden ihraç edilince YKP’yi kurmuş, “kadim dostum” dediği Alpay Durduran’la... Şimdi ise YBH’nın bir üyesi...
59 yaşındaki Kutman Tayaz, 1972 yılı sonunda Kıbrıs’a Dr. Burhan Nalbantoğlu Devlet Hastanesi’nin mekanik sistemlerini yapmak üzere gelmiş. Daha önce İstanbul’da çalıştığı şirkette çalışan iki Kıbrıslı arkadaşı olmuş: Saydan Ahmet Eminağa ile “kadim dostum” dediği Alpay Durduran. “Onlarla beraber burada şantiyeyi kurduk, çalışmaya başladık” diye anlatıyor. “1974 harbini yaşadık...74’te Kıbrıslı bir hanımla nişanlandık... Hayatımın en güzel insanını, hayat arkadaşım Perihan’ı Kıbrıs’ta buldum. Lefkoşalı’dır ama aslen Baflı’dır, Melatyalıdır, Baflıların da eniştesi oldum...” diyor.

“SEN BAFLI DEĞİL MİN BE!”

O dönem çok iyi karşılandığını anlatıyor: “Yapımız gereği, insanlara yaklaşımımız farklı olduğu için hiçbir farkımız kalmadı Kıbrıslılardan zaten, hatta enteresandır, Saray Otel önünde bir Kıbrıslı arkadaşımız bu gelişen süreç içerisinde Türkiyeliler ile Kıbrıslılar arasındaki ufak tefek çatışmalardan dolayı bana şikayette bulunmuştu, “İşte geldiler, şöyle yaptılar böyle yaptılar” ... Ben o anlattıkça yüzüne bakıp gülüyordum... “Ne gülüyorsun yahu?” dedi, “Karşındaki adama hakaret ediyorsun, farkında değilsin” deyince “Sen Baflı değil min be!” dediydi... Bu bir kültür meselesidir. Biz bu kültürün parçası olarak bu ülkede Kıbrıslı kardeşlerimizle birlikte yaşamaya çalışıyoruz, onlarla aynı mücadeleyi veriyoruz, yaşam mücadelesi veriyoruz...”
İki tane “dünya güzeli” kızı olduğunu, onların ikisinin de Kıbrıslı olduğunu anlatıyor... “Biz de otuz senede geçen süreç içinde biz de Kıbrıslı sayıyoruz kendimizi, bir takım insanlar bizi Kıbrıslı saymasa bile, biz Kıbrıslı sayıyoruz...”

“HEMŞEHRİLERİM DEĞİL KIBRISLI KARDEŞLERİM BANA OY VERDİ!”

Kutman Tayaz, siyasi yaşamında birlikte çalıştığı arkadaşların önemli rolü olduğunu anlatıyor... Türkiye’deyken her zaman yelpazenin solunda olduğunu, Kıbrıs’ta da yelpazenin solunda olduğunu anlatan Tayaz, “O zaman TKP üyesiydik... 1985’te TKP’den milletvekili adayı olduk, çok enteresandır, aday olduğum Değirmenlik köyünde bana Türkiyeli hemşehrilerim değil de Kıbrıslı kardeşlerim bana oy verdiler!” Bunun nedenini sorduğumuzda, “Herhalde uyumum ve yaşam şeklim onlara daha uygun olduğu için çünkü ben doğma büyüme İzmirliyim, İzmir’in taşrasından değil, doğrudan içindenim... İzmir, geleneksel demokrat bir şehirdir... Kendi ailemin yaşamı da farklı olduğu için, dünyayı daha iyi algılayabilen bir ailenin evladı olduğumuz da bu şekilde ortaya çıktı... Anne tarafında Giritlilik de var.. Dolayısıyla adalıların adalılarla yakınlığı da ortaya çıktı!”

“PARTİ KURDUK, SİLAHLI CEVAPLAR ALDIK!”

TKP’de güzel yıllarının geçtiğini anlatıyor... DMP sürecine gidilirken “bir takım yanlışlıkların yapıldığını gördüklerini” anlatıyor:
“11 arkadaştık. Önce Alpay Bey bu partiden uzaklaştırılmaya çalışıldı, sonra biz 11 arkadaş bir deklerasyon yayımladık, partiye yapmayın, yanlış yapıyorsunuz, bir takım ilkeler vardır diye. Hepimizi disiplin kuruluna verdiler ve bunlar iflah olmaz diyerek bizi partiden uzaklaştırdılar, ihraç ettiler. 1989’du... Ayrılan grup Kıbrıslılar Dayanışma Derneği’ni kurduk, orada çalışmalara başladık, daha sonra Yeni Kıbrıs Partisi kurucuları arasındaydım... Daha sonra hem televizyonlarla, hem gazetelerle cevabımızı aldık! Silahlı cevaplar aldık, partimiz kurşunlandıydı... Maalesef “ahlaksız” muhalefetin de bu işleri şakşaklaması, egemen güçlere bu gücü veriyor. Daha sonra CTP’nin hükümet olup da hükümet olamayışlarının nedenlerini anlayan birkaç arkadaşın ayrılmasıyla birlikte yeni bir çalışma içine girildi, Yurtsever Birlik Hareketi’ni kurduk, şimdi o partinin bir mensubuyum...”
Hastane inşaatından sonra Planlama İnşaat Dairesi’nde çalışmaya başlayan Kutman Tayaz, cezaevi, Atatürk Kültür Merkezi, havaalanı inşaatlarında mekanik sistem teknisyeni olarak çalışmış... “Bu memlekete gelen Türkiye kökenliler içinde hizmet veren ilk kişilerden biriyim, karşılıksız bir hizmet... Kimseye sırtını dayamadan verilmiş bir hizmet, yaşamımız bu, kendi kendimize yeterli olmaya çalıştık ve yettik de...” diyor.

DEĞİŞEN SÜREÇLER...

1972’den bu yana adamızda bulunan Kutman Tayaz’a, Kıbrıslıların Türkiye’den gelenlere yaklaşımında değişen süreçlerle ilgili gözlemlerini soruyoruz. Şöyle diyor:
“1974 öncesi Kıbrıslılar adanın çeşitli bölgelerine dağılmıştı, benim gözlemleyebildiğim Lefkoşa içerisiydi. O zaman Türkiye’den gruplar gelirdi. Bir farklılık vardı. O da şu: mesela Türkiye’de alışverişlerde pazarlık unsuru vardır ama bu memlekete geldiğimde, bu pazarlık unsurunun olmadığını gözlemledim. En büyük özellik oydu alışverişte – Türkiye’den gelenler ille indirim yapılsın isterdi, oysa ki burada öyle birşey yoktu. Ama ilişkiler iyiydi... Kıbrıslı’nın kendine olan saygısı vardı, bütün mesele o, şimdi o da kalmadı. İnsanların birbirlerine saygıları vardı. Ben çok iyi hatırlarım, yasalarla konulmuş çalışma saatleri vardı, onlara kesinlikle uyarlardı. Öğlen çıkıp da Arasta’nın içinde açık dükkan bulamazdınız, o siesta saatinde o dükkanlar mutlaka kapalı olurdu. Şimdi bunların hiçbiri yok. Bir de Arasta eskiden çok güzeldi, şimdi çok değişti, çok büyük farklılıklar var. Biliyorsunuz, Türkiye hala göçer vaziyettedir, Doğu’dan Batı’ya doğru devamlı bir hareketlilik vardır. Doğu insanının kültür yapısıyla, Batı insanının kültür yapısı arasındaki fark, işte burada Kıbrıs’ta ayan beyan ortaya çıkmıştır. Onların yaşam şekilleri başkadır, Türkiye’nin batısındaki insanların yaşam şekilleri başkadır, Kıbrıslı’nın da onlardan daha farklıdır, ada kültürüyle yetişmiş Kıbrıslılar, İngiliz sömürge dönemindeki İngilizin yaşamını almış, Osmanlı’nın yerleşik düzeninden hal ve tavırlarını almış, ikisinin karışımı... Bir de kendine has Türk ve Rum toplumunun, diğer toplumların yapısından kaynaklanan kültür yapısı var. Çok farklı bir yapıdır bu çünkü İzmir’in Giritlilerle İzmir’in yerlileri arasında bile kültür farkı vardı, Girit’ten ilk gelen Giritlilerle... Giritlilere “Kritikozlar” derlerdi... İzmir’de Latinler de vardı, Yahudiler vardı, Levantenler vardı... Birbirleriyle çok iyi anlaşırlardı ama Girit’ten gelenlerle Türk kökenliler arasında yaşam farkı vardı, ailevi yaşamları farklıydı, yemek farklılıkları vardı mesela. Bu farklılıklar olacak... Yani insanlar şalvar giyiyor diye değil de, buraya geldiler kardeşim, ben burada Değirmenlik’te arkadaşlarımızla, yani Türkiye’den gelenlerle konuşuyorum. Kıbrıs’ta yaşamayı insanlar kendilerine verilmiş bir ödün olarak görüyorlar, TC tarafından verilmiş bir ödün olarak görüyor ve o ödünü kullanmaya çalışıyor. Tutunmuyor buraya, ben de bu Kıbrıslılarla beraber bu mücadeleyi vereyim de bu topraklara gerçekten sahip çıkalım diye birşeyleri yok çünkü tarlası varmış, evi varmış, buradaki malını mülkünü satıyor gidiyor oraya, geliyor tekrar, gidiyor... Bizim farklılığımız buradan kaynaklanıyor... Bu kültür farklılığını daha iyi anlayabilmem için benim, bir on sene kadar Değirmenlik Kültür Derneği’nin başkanlığını yaptım... On sene bana bu onuru yaşattı arkadaşlar ve ses verdik bu memlekette... O egemen güçlerin kabul etmediği, “azılı dernekler” sırasına bizi de koydulardı. Halk-Der’le birlikte çalışarak bu derneği geliştirmiştik ve on sene başkanlığını yapmıştım... Benzer oyunlar var mı? Var... Batı kökenli oyunlarda biraz benzerlik vardır, zaten bu Akdeniz havzasının içinde tüm oyunlar benzerdir.”

“KIBRISLI’NIN EVLADI KARŞI GELİR, TÜRKİYELİNİNKİ GELEMEZ”

“Bir o tutunamayanlar var dediniz ama bir de onların çocukları var, onların durumu çok ilginç... Çünkü o çocuklar kendini Kıbrıslı hissediyor, Türkiye’ye gidiyor alışamıyor, geri geliyor, burada rahat ediyor... Ama bir sesleri yok... Aile baskısı veya çevre baskısı altına alınabiliyorlar... Bunları gözlüyor musunuz?” diyoruz...
“Tabii gözlüyorum” diyor Kutman Tayaz... “Gene kültür farkıdır. Ataerkil yapıdan geliyor Türkiye’nin insanları, yani babanın sözü dinleniyor. Baba ne derse odur. Bir de şu vardır: rejimi yaşatsın diye kurulan sistem insanları o hale getirdi ki, çalışmayan ve çalışmadan para alan insanlar var, bağladılar kendilerini... Her seçim dönemlerinde ve seçimlerden sonraki dönemlerde bir takım ulufeler dağıtılıyor. Bu tabii sizin ve benim cebimden alınan paralarla dağıtılan ulufeler bunlar... İnsanlara bir takım paralar veriyorlar... Kıbrıslı’nın evladı atasına, babasına karşı gelebilir ama Türkiye kökenli bir ailenin evladı, anasına babasına karşı gelemez. Onu yapabilmesi için, belli bir kültür seviyesine erişmesi lazım. O kültür seviyesini ailesi verir insana zaten, onu da veremeyeceğine göre, iki derede bir arada kalan çocuklar vardır, doğrudur dediğiniz, üniversiteye giden çocuklar vardır, onlar işin farkındadırlar... Bizim köyümüzde 9-10 tane üniversiteli çocuk var, bunların 5-6 tanesi Kıbrıslıdır, geriye kalanlar Türkiye’den gelmiş ailelerin çocuklarıdır, onların zihinleri açıktır bu konuda... Zaten konuşma şekilleri bile Kıbrıslı lehçesine çalıyor... Ama ailevi baskılar fazla... Enteresandır, burada bir Resul Gez efendi vardır, bir aşiretin başkanı gibidir... 15-20 kişilik bir ailesi vardır, çok da iyi bir insandır, okuma yazması da yoktur, Resul Gez ve ailesi devamlı muhtardır... Söylemem odur ki, bütün çocukları çalışıyorlar, ediyorlar, para geliyor ortaya konuyor ve o şekilde dağılıyor. Yani klan yaşamı sürüyorlar. Siirtliler, Maraşlılar falan vardır, bunlar hep aşirettirler, o aşiretlerin ileri gelenlerini işte siyasilerimiz alıyorlar ellerine, istedikleri gibi yönlendiriyorlar. Bir de Kürtler vardır, onlar üzerinde bir baskı vardır, arada bir yoklarlar kendilerini, devamlı denetim altında tutsunlar diye... Bu insanlar yaşıyorlar... Şurası muhakkak ki Türkiye’deki yaşamlarından çok daha bir yaşam içinde yaşıyorlar burada, daha medeni bir yaşam içindeler bunun içinde. Evleri var, arabaları var, telefonları, televizyonları var... Tahmin etmiyorum onların Kıbrıs’tan ayrılıp geriye gideceklerini çünkü gittikleri yerde bu yaşamı bulamayacaklar. Yepyeni bir hayat kurdular. Aslında ben de yepyeni bir hayat kurdum. Kıbrıs’a gelmekle, ömrümün yarısını yepyeni bir şekilde yaşadım, gelip de Kıbrıs’ta karımla tanışmasaydım, umurumda değildi evlenmek... Türkiye’de iyi para kazanıyorduk, alıyorduk, yiyorduk, İstanbul’da her genç delikanlı nasıl yaşıyorsa, biz de yaşıyorduk... Evimiz barkımız vardı, ailemizden ayrı yaşıyorduk... Ama bir Kıbrıslı bizi teslim aldı!”

“BURADA DOĞMUŞ İNSANLAR GERİ GÖNDERİLEMEZ”

Kutman Tayaz, şöyle diyor:
“Şunu sorarsanız, bir anlaşma durumunda ne olacak, ben kesinlikle burada doğmuş insanların, bu ülkeye sahip çıkmaya çalışan insanların geriye gönderilmesinin karşısındayım. Ama şu, her uygar ülkede olduğu gibi, insanların bir klasifiye edilmesi lazım, kim vatandaştır, kim değildir, kim o vatandaşlıktan, vatandaş haklarından faydalanabilir... Yaşadığınız yerin esas sahiplerinin iradelerine hakim olmayacak bir konumda yaşatılmanız lazım bunun içinde. Yani şimdi ben buraya kendi evime, bir sürü insan getirteyim, evin içine yerleştireyim ve onlar bana hükmetsinler, bu yanlıştır. Yaşasınlar benimle beraber evet, evleri barkları yoksa ama bıraksınlar da evi de ben idare edeyim, idare edemesinler benim evimi gibi...”



*** Associated Press’in Kuzey Kıbrıs foto muhabirliğini yürüten Harun Uçar 1991’de Yozgat’tan çıkıp Kıbrıs’a gelmiş, 12 yıldır adamızda ama vatandaşlığa geçme girişimi yapmamış.. Yozgat’a üç kez gitmiş ve artık “oraya ait olmadığını” anlamış...

“Burada selam verdiğinde selam alabiliyorsun”

*** “Geldiğim ilk aylara dönüp baktığımda ya deliydim ya cesurdum, hiçbir tanıdığın yok bu memlekette, dayanabileceğin hiçbirşey yok, sen bas gel, sonra da ayakta kalmaya çalış! O zaman düşünmemiştim ama şimdi düşünüyorum... Bir çevre ediniyorsun, insanlar tanıyorsun, daha hoş oluyor, daha sıcakkanlı oluyor... Hiç kimseyle selamlaşmamak, işte İstanbulvari, herkesin suratı asıktır, İstanbul 10 milyon... Burada öyle değil, Karpaz’a da gitsen Ahmet Dayı’ya selam veriyorsun “Beeeee!” diyorsun, yani selam verdiğin zaman bir selam alabiliyorsun, sıcakkanlı insanlar... Sonra Rumları da tanıdım, epey arkadaşım oldu, en iyi arkadaşım da Manolis... Fotoğrafçı o da, aynı ajansta çalıştığımız, Associated Press’te çalıştığımız Hristo var, Katia var hem Simerini’de, hem Sigma’da çalışıyor, televizyoncular var, onlarla da çok iyi anlaştım...”


*** “Tabii ki buradaki bakış açısını Türkiyelilere, ilk ben de anlamamıştım. Türkiyelileri kötüleme değil de uzak durma havası vardı, Türkiyelilerden uzak dursun ki başı belaya girmesin havası vardı... Ama ondan sonra çözdüm ki bunların kökeni çok daha eskilere dayanıyor... Sancaktarlık, bayraktarlık dönemine de dayanıyor”

*** “Buradaki halk fazla konuşmuyor, kahvede oturup mastürbasyon yapmak daha hoşuna gidiyor belki, onun dışında hiçbir yerde konuşulmuyor. Ama o günlerden gelen bastırılmış hikayeler var, zamanla patlayacak belki de, bir sosyal patlama belki de... Başka şekillerde dile getiriliyor şimdi... 74’ten sonra daha çok Güneydoğu tarafından gelen insanlar olmuş... Bir de buranın uyguladığı yanlış politikalar da var... İyi ilişkiler olabilir ama bu demek değildir ki ille bütün sabıkalılar buraya gelsin.. Böyle birşey olmaması lazımdı diye düşünüyorum. Oradaki adamın sabıkası varsa, pasaport alamıyorsa, buraya kimlikle geliyor, bir gecede bir işler halledip gidiyor... Giden Türk gelen Türk muhabbeti değil bu ama iyi insan, vasıflı insan, nitelikli insan gelsin”

Harun Uçar 33 yaşında, profesyonel fotoğrafçı. Yozgatlı olan Uçar, 1991’de “bir macera olarak” Kıbrıs’a gelmiş...1991’den beri Kıbrıs’ta yaşıyor... Vatandaşlığa geçme girişimi de yapmamış... Kıbrıs’ta kalmasına en büyük etkenlerden biri, birlikte yaşadığı gazeteci Oya Gürel’in varlığı... Son on yıldır, Oya’yla Harun’u her yerde birlikte görmek mümkün... Uçar, halen Associated Press Haber Ajansı’nda profesyonel fotoğrafçı olarak çalışıyor..

“OYA’YLA TANIŞMASAYDIM BASAR GİDERDİM BELKİ...”

Kıbrıs macerasını şöyle anlatıyor:
“Türkiye’de bir fotoğraf stüdyomuz vardı abimle, sonra bir takım problemler çıktı, uzaklaşma isteği duydum, atladım Antalya’ya geldim, oradan Mersin’e, sonra burada kendimi buldum... Ama geldikten sonra çok hoşuma gitti... Doğası, tarihi hoşuma gitti... Işık çok daha önemliydi, kaldığım yerde ışık görmek mümkün değil, dokuz ay kış... Sibirya gibi bir yerdi... Burası fotoğraf açısından da baktığında çok muhteşem bir yerdi, ışığın her türlü imkanından yararlanabiliyorsun, dikey ışıktan, yumuşak ışıktan falan... Çok güzel yerleri vardı, kozmopolit değil, bakirdi yani... Çok daha sakin... Sessiz... İnsanları sıcakkanlı... Herşey vardı, rahat sakin bir hayat... Tipik bir Akdeniz ülkesi... Oya’yla 91’in sonunda tanıştım, kalmamda o da etkili oldu, belki de onunla tanışmasaydım basıp başka yerlere gidecektim... Tanıştıktan sonra daha çok hoşuma gitti... Sonra birşeyler yapmam gerekiyordu... Geldiğim ilk aylara dönüp baktığımda ya deliydim ya cesurdum, hiçbir tanıdığın yok bu memlekette, dayanabileceğin hiçbirşey yok, sen bas gel, sonra da ayakta kalmaya çalış! O zaman düşünmemiştim ama şimdi düşünüyorum... Bir çevre ediniyorsun, insanlar tanıyorsun, daha hoş oluyor, daha sıcakkanlı oluyor... Hiç kimseyle selamlaşmamak, işte İstanbulvari, herkesin suratı asıktır, İstanbul 10 milyon... Burada öyle değil, Karpaz’a da gitsen Ahmet Dayı’ya selam veriyorsun “Beeeee!” diyorsun, yani selam verdiğin zaman bir selam alabiliyorsun, sıcakkanlı insanlar... Sonra Rumları da tanıdım, epey arkadaşım oldu, en iyi arkadaşım da Manolis... Fotoğrafçı o da, aynı ajansta çalıştığımız, Associated Press’te çalıştığımız Hristo var, Katia var hem Simerini’de, hem Sigma’da çalışıyor, televizyoncular var, onlarla da çok iyi anlaştım...”

“ORAYA AİT OLMADIĞIMI ANLADIM...”

Aradan geçen 10 yıllık sürede üç kez Yozgat’a gitmiş:
“Üçer gün kaldım... Oraya ait olmadığımı düşünüyorum aslında... Bu kendi kökenini inkar etmek değil, orada doğdum, orada büyüdüm, hala bir memleket şeyi var, her insanda var... Gidince burayı çok özlüyorum... Herkes de söylüyor, buraya giren bir daha çıkamaz falan... Ne olduğunu da bilmiyorum, tarihi yapısından mı, mistik bir hikayesinden mi, gizemli bir havası mı var... Öyle birşey mi?”

“HALK FAZLA KONUŞMUYOR, BASTIRILMIŞ HİKAYELER VAR”

Kıbrıslıların Türkiyelilere, Türkiyelilerin Kıbrıslılara davranışlarıyla ilgili gözlemlerini soruyoruz:
“Birçok yerde, Türkiye’de de, burada da, iki tırnak içinde “Türk” kıstasını düşündüğümüzde, “Türkler” biraz daha genel düşünce tarzı içine giriyorlar, işte bunlar kötüdür, iyi değil kıstası... Ben herkese şunu söylüyorum: her ülkede de değil, her köyde bile affedersiniz kötü adamı vardır, iyi adamı vardır, yaramaz adamı vardır. Mutlaka vardır... Bunları aynı kıstasa koyup genellemek yanlıştır. Tabii ki buradaki bakış açısı Türkiyelilere, ilk ben de anlamamıştım. Türkiyelileri kötüleme değil de uzak durma havası vardı, Türkiyelilerden uzak dursun ki başı belaya girmesin havası vardı... Ama ondan sonra çözdüm ki bunların kökeni çok daha eskilere dayanıyor... Sancaktarlık, bayraktarlık dönemine de dayanıyor. Buradaki halk fazla konuşmuyor, kahvede oturup mastürbasyon yapmak daha hoşuna gidiyor belki, onun dışında hiçbir yerde konuşulmuyor. Ama o günlerden gelen bastırılmış hikayeler var, zamanla patlayacak belki de, bir sosyal patlama belki de... Başka şekillerde dile getiriliyor şimdi... 74’ten sonra daha çok Güneydoğu tarafından gelen insanlar olmuş... Bir de buranın uyguladığı yanlış politikalar da var... İyi ilişkiler olabilir ama bu demek değildir ki ille bütün sabıkalılar buraya gelsin.. Böyle birşey olmaması lazımdı diye düşünüyorum. Oradaki adamın sabıkası varsa, pasaport alamıyorsa, buraya kimlikle geliyor, bir gecede bir işler halledip gidiyor... Giden Türk gelen Türk muhabbeti değil bu ama iyi insan, vasıflı insan, nitelikli insan gelsin... Türkiye’de vasat bir aileden gelen ya da tatile gelen insanlar da burada bazı şeyler duyduktan ve Türkiye’ye döndükten sonra Kıbrıslılar hakkında farklı şeyler düşünüyor. İşte onlar Türkiyelileri sevmez, onlar şöyledir, böyledir diye konuşuyorlar... Her ülkenin kendine göre bir kültür yapısı var, sen bunu silemezsin, değiştiremezsin de... Türkiye’ye baktığında 70 tane milletten insan var, hepsi birarada yaşıyor, Lazı’ndan tut Çerkezi’ne, Güneydoğulusu’na, her bölgenin kendine göre insanı var... Burası da farklı bir yer, burası Kıbrıs. Burada Kıbrıs insanı yaşıyor... Konuşma tarzları olsun, düşünce tarzları olsun, onları böyle kabul etmek lazım, bunu değiştirmek mümkün değil... Lazları Çerkez yapıyorum diyemezsiniz... Mümkün değil, onlar da kabul etmez. Burada da aynı şey geçerli... Ben diyorum ki Kıbrıs Kıbrıslılarındır, dolayısıyla burada yaşayan insanlarındır... Onların kendilerine göre düşünce, yaşam tarzları var... Ve ben o insanları seviyorum...”

“ÖNCE TANIYIN, SONRA YARGILAYIN”

Bu konuda Türkiye’den arkadaşlarının onu anlamadığı oluyor mu?
“Oluyor” diyor... “Çoğu zaman çok kısa sürede gelmiş insanlar oluyor, şu insanlar şöyledir böyledir diyorlar, birçok defa konuşuyorum, tartışıyorum... Bu insanların yapısı böyledir, bunları yaşadılar diyorum... İki gün kalıp insanlar hakkında tahmin yapman çok zor, insanların yaşam tarzlarını bilmen lazım, nasıl yaşadıklarını bilmen lazım, geçmişi bilmen lazım, geleceğe bakışlarını bilmek lazım... İnsanları tanıman gerekiyor ki yorum yapabilesin diyorum. Çoğu Türkiyeli diyor ki Kıbrıslılar tembeldir, bence tembel değil, çok çalışkan insanlar... Birçok yerde çatışmamız çıkıyor, onlara da anlatmaya çalışıyorum... Onlar belki de böyle bir saplantı üzerinden gidiyorlar... Yanlış düşündüklerini söylüyorum çünkü anlıyorum, buradaki insanları artık tanıyorum, geçmişini biliyorum, geleceğe bakışını biliyorum... Burada hala havada kalmış bir hayat var, insanlar sallantıda, önünü göremiyor, geleceğini göremiyor. Bu insanları tanımak için yaşamak lazım burada, karar vermeden önce...”

“HALA ADAPTE OLAMAMIŞ İNSANLAR VAR”

Fotoğraf çekmek, araştırma yapmak için Kıbrıs’ı adım adım dolaşan Harun Uçar, Türkiye’den gelip Kıbrıs’a yerleşmiş olan insanlarla diyaloğunu soruyoruz:
“Türkiye’den göçmen statüsünde gelip yerleşen insanlarla da görüştüm, özellikle Mağusa-Karpaz tarafında... Onlarda benim görebildiğim, hala ayak uyduramamış insanlar da var... Hala adapte olamamış veya bu şekilde kabul etmemiş... Ben oradaki yaşamlarını, gelenek göreneklerini silip atsınlar demiyorum ama bugün Türkiyelilerin Almanya’da yaşadığı aynı sorunlarla karşı karşıya... 2 milyonun üstünde Türkiyeli var Almanya’da ama hala başı kapalı, oradaki kültürü tanımayan, o insanları bilmeyen bir toplum da var... Belki %50’si adapte oluyor, diğer yarısı olmuyor. Burada da var, görüyorum... Burada Kıbrıs’taki yaşama adapte olamamış ve hala kendilerini ayırıp biz şuyuz, bozulmamamız lazım deyip kapalı kutu modeline girip kendi çevrelerinde sadece bir hemşeri dediğimiz topluluk grubunda bir takım şeylerini yaşatmaya çalışanlar var. Onların çocuklarıyla da ilişkilerim oldu, onların durumu daha iyi... Doğma büyüme buralı oldukları için en azından buraya daha yatkındırlar, buralı gibi yetişmeye başlayan gençler... Onlar çok daha ılımlı, çok daha kaynaşan insanlar...”

“ÇÖZÜMÜN OLMASINI DİLERİM”

Uçar’a bu ülkeyle bağlantılı kendi geleceğini nasıl tasarladığını soruyoruz...
“Kendi geleceğimi bilmiyorum, keşke bilseydim... Tabii ki bir çözüm olması her zaman için iyi bir olay... Ancak kişi bazında baktığında bu Denktaş veya Klerides’e bağlı birşey değil, dünya kıstasında düşünüyorum, İngiltere, Amerika, AB, Türkiye, Yunanistan... Bunlar derse ki bu işi bitirin, bitirilecek... Bunlar demezse, bitirilmeyecek. Çünkü bu ülkelerin uluslararası alanda bir çıkarları var. Onların gözünde buradaki Harun’un, Oya’nın, Sevgül’ün, Ahmet’in, Mehmet’in bir fonksiyonu da yok, değeri de... Biz bakıyoruz, bugün yaşayabilir miyiz, bu ay ne olacak, çok kısa mesafelerle düşünüyoruz, step by step... Onlar çok daha farklı şekilde, on senelik projelerle düşünüyor... Çözümün olmasını dilerim, kalıcı, iki toplumun daha önce yaşadığı gibi içiçe olmasa da, adı ne olursa olsun ama en azından ortak bir barış prosedüründe uzlaşılabileceğini düşünüyorum. Zaten halklarda bir problem olduğunu sanmıyorum. Bunları yüksekteki insanlar yaratıyor ya çok işlerine gelmeyen fanatik kesimler yapıyor... Ama normal sıradan yaşayan vatandaşın o kadar problemi olacağını sanmıyorum... Çıkarlar sözkonusu burada, kim ne söylerse söylesin, uluslararası çıkarlar var, toplum içindeki çıkarlar var... Şu birşeyler kapmaya çalışır ama sen sadece umut edersin, televizyona, gazetelere bakarsın, ha oldu oluyor, işte artık biraz daha iyi olacağız dersin... Barış içinde yaşamak en iyisi, korku içinde değil ama ne olacağının belirsizliği içinde yaşamaktan çok daha iyi barış...”


*** 12 yıldır Harun Uçar’la birlikte yaşayan gazeteci Oya Gürel, “evlenmemekte ısrar ettiğimiz için aşk da ölmedi” diyor... Gürel’e göre en “ilerici” Kıbrıslılar dahi, Türkiye’den gelenlere “ayırımcılık” uyguluyor:

“İnsanları renklerine göre ayırmakla geldikleri yere göre ayırmak arasında hiçbir fark yok”


Gazeteci Oya Gürel, 12 yıldır Harun Uçar’la birlikte yaşıyor... “Evlenmemekte ısrar ettiğimiz için aşk da ölmedi” diyor... Harun Uçar vatandaşlığa geçmek için herhangi bir girişim yapmamış, bir anlaşma olursa ve Uçar’ın “geri gönderilme” durumu ortaya çıkarsa, o zaman Oya şiddetle karşı olmasına karşın “ister istemez nikah kıyacağız!” diyor... Oya’ya, Harun Uçar’la birlikte yaşamlarıyla ilgili sorular soruyoruz:
SORU: Harun’la yaşamaya başladığın dönemden bugüne 12 yıllık bir zaman geçti... İlk nasıldı, şimdi nasıl? Mutlaka ikiniz de değişmişsinizdir...
GÜREL: Herşey değişir de, bizim ilişkimizde fazla değişen birşey olmadı, herşey güzel başladı, hala güzel... Evlenmemekte ısrar ettiğimiz için aşk da ölmedi! Harun’un Türkiyeli olması aslında benim için farklı birşey değil, Kıbrıslı da olabilirdi, herhangi biri olabilirdi... Önemli olan güzel insan olmasıydı... Başlarda dışlamalardan ötürü yaşamadık mı tavırlarını? Kırgınlıklarını, içe kapanmalarını, üzüntüsünü hissettim... Sonuçta benim mensup olduğum bir toplumun ona karşı uyguladığı bir diskriminasyon vardı ve bununla çok başlarda mücadele ettik...

İŞTEN İLK ATILAN...

SORU: Ne yaparlardı mesela?
GÜREL: Onun Kıbrıslı olmayıp da Türkiyeli olması mesleki yaşamında da oldu, işten çıkarılacak biri varsa daima onlar ön planda, işten çıkarıldı... Çalışma izni çıkarılmasın diye kırk dereden su getirildi, zaten o büyük bir zorluk, en azından bir hafta 15 gün harcaması, aldığı maaşın yarısını ona vermesi lazım...Her zaman oldu bu... Kıbrıslı-Türkiyeli ayırımını yapmadığını iddia eden kişilerde en bariz ayrımları gördük, yaşadık...

BİR ÇÜRÜK ELMA YÜZÜNDEN DAMGALANDILAR

SORU: Sence bunun nedeni nedir?
GÜREL: Bence artık insanların beynine yerleşmiş... Bir zamanlar Amerika’da zencilere karşı insanların kafasında yerleşmiş bir imaj vardı, çok daha güçlüydü bu geçmişte, zenci insan değildir, köpeklerle zenciler giremez yazarlardı, kafada öyle oluşmuş bir imaj vardı, o insan değildir, senin gibi düşünemez, senin gibi yaşayamaz, sana adapte olamaz... Türkiyeliler için de o yani... En iyi düşünenler bile ister istemez kafasının bir tarafında, bir yerinde takılıp kalmış vardır o... Yok mu Türkiye’den gelenlerin ya da bir takım politikaların bir takım suçları? Özellikle yerleşim politikasında burada politika olmadı, gelen girdi, bir sürü abuk sabuk insanlar girdi çok iyi insanlarla birlikte... Derler ya bir çürük elma bir çuvalı bozar... Bir çürük elma yüzünden bütün Türkiyelilere o damga vuruldu... Onu biz yaşadık... Şimdi daha da komiktir durum: Konuşulur edilir, gacolar macolar, sonra Harun’a “sen bizdensin yahu!” denir... Bu bir iltifat mıdır sence? “Sen bizdensin” demek ırkçılık değil midir? İnsanları renklerine göre ayırmakla geldikleri yere göre ayırmak arasında hiçbir fark yok yani... Oturup o insanlarla konuşmak lazım... Benim sevgilim bir Türkiyeli, bir gaco!

“HEP ÖTEKİLER OLACAK”

SORU: Böylesi bir kafa yapısıyla, farzedelim ki yarın bir anlaşma oldu, Rumlara nasıl davranır bu kafa yapısı?
GÜREL: Birileri her zaman “öteki” olacak! Mesela burada her iki kesimde de, en sağda da, en solda da, bu tür tepkileri alıyorsun. Hiçbir zaman ayırım yapmadığını söyleyenler vardır, beyninin bir kenarına yapışıp kalmıştır, hiç farketmediği bir anda, belki kendi bile farketmemiştir, şak diye çıkarıp koyar ortaya... Anlaşma olsun birlikte yaşayalım diyen insanları ben de senin gibi merak ediyorum... Çünkü en azından kesinlikle ayrı yaşamaya başladığımız 74’ten bu yana neredeyse 30 yıl oluyor, koskoca nesiller geçti aradan birbirini tanımayan, kültürler değişti ister istemez... Gene aynı şekilde Türkiye’den gelenler oldu, içimize kapandık... Dünya değişti, onlar kendi içinde bir değişim yaşadı, biz kendi içimizde bir değişim yaşadık. Hiçbir zaman 60’lı 70’li yıllarda olduğu gibi olamaz ki komşuluk ilişkileri, onların çok daha farklıydı komşuluk ilişkileri... Şimdi ne olacağını merak ederiz ama bir “ötekiler” olacak gene diye düşünürüm...

“MECBUREN NİKAH KIYACAĞIZ!”

SORU: Burada yaşayan Türkiyelilerde anlaşmadan sözedildiğinde bir tedirginlik hisseder misin?
GÜREL: Kesinlikle... Özellikle vatandaş değillerse, henüz olmamışlarsa, uzun zamandır burada yaşıyorlarsa... Mesela Harun gibi... 12 yıldır bu ülkede yaşıyor, istese rahatlıkla vatandaş olurdu ama vatandaş enflasyonu konusunda tepkisel olarak gelişen olay, sonra da tembelliğe dönüştü. Ama şu anda onun içinde o kaygı vardır... Harun’un durumu ne olacak? Arkadaşlar espri yapıyor ama o espri olarak mı kalacak? “Patates gemisine sizi koyar yollarız” hikayesi vardır. Yani patates gemisine konup yollanmak da sözkonusudur, tedirgindirler tabii ki... Ama tedirgin olmalarına rağmen burada çözüm isterler... Harun mesela kendini Kıbrıslı gibi görmeye başlayan bir insan, burada huzurun olması gerektiğini düşünür, bireysel değil toplumsal düşünür... Dolayısıyla o tedirginliği yaşamasına rağmen barışı, çözümü ister... Olmazsa mecburen nikah kıyacağız karşı olmamıza rağmen!



*** 3 yaşında Kıbrıs’a gelen Cemil Yılmaz, Karadeniz’de Maçka’ya gittiğinde, kendini sadece bir turist gibi hissetmiş:

“Tamamen bağımsız, tellerin, askerlerin olmadığı bir Kıbrıs düşlüyorum”

1973 doğumlu olan Cemil Yılmaz, Kıbrıs’a üç yaşındayken gelmiş... Ailesi Kıbrıs’a geldiğinde, Sipahi’nin de dışında çok kırsal bir bölgeye yerleşmiş... “Şimdi Teresa Otel’inin olduğu bölgeydi...” diyor... Karadeniz’de Maçka’dan ailesinin kendisi için Kıbrıs’a gelip yerleştiğini anlatan Cemil Yılmaz, “O yaşta ağır bir bronşit geçirmiştim, o zamanın doktorları öldü diye attılar... Kefene de girdik... Bir gün tabutta bekledik... İstanbul’dan dayılarımız falan gelsin görsün ve ona göre cenaze kaldırılsın... Geldiklerinde beni canlı görmüşler, tekrar doktora götürmüşler. O zaman doktorlar ağır bir bronşit geçirdi, sıcak bir yere gitmesi lazım, orada yaşaması lazım demişler. O zaman burası moda olmuştu... 1976’da geldik” diyor...
Cemil’in beş kardeşi daha var... Kardeşlerinden biri Kıbrıs’ta doğmuş... Çok uzun yıllar sonra Maçka’ya iki kez gitmiş:
“Bir yabancı, bir turist gibi gittim, başka da gitmedim” diyor.
Cemil’e “Burada büyümek nasıl bir duyguydu? Evde nasıl bir kültür vardı, dışarıda nasıl bir kültür vardı? İki yerde aynı anda gibi bir duygu yaşadın mı yoksa hep Kıbrıslı gibi mi hissettin kendini? Neydi tam yaşadıkların?” diye soruyoruz. Şöyle diyor:

“ARKADAŞLARIM HEP KIBRISLI’YDI”

“Ben ilkokulu Sipahi köyünde okudum, sonra Erenköy Lisesi’nde okudum. Sipahi tamamen Karadeniz insanlarından oluşan bir köydür ve Rumlarla beraber yaşarlar. Erenköy Ortaokulu açılınca oraya gittiydim. Ortaokulda arkadaşlarım karışıktı, hiç ayrım falan olmadı. Öyle bir çelişkimiz de olmadı birbirimize karşı... Bizim köyde Kıbrıslı Türk hiç yoktu ama benim benim en yakın olduğum, devamlı birlikte olduğum arkadaşlarım hep Kıbrıslı’ydı. Daha sonra otelciliğe başladım, OTEM Okulu’ndan mezun oldum. Turizmi severdim... Fakat sahillerimizde Türkiye’den gelenlerden başka insan çalışmadığı için, biz yine işsiz kaldık, başka bir iş bulduk... Belça’ya girişim bundan sonra oldu... OTEM okulundaki arkadaşlarım da hep yerliydi. Herhangi bir ırk ayrımı falan olmadı aramızda. Çünkü ben daha fazla onlarla olurdum herhalde görüşlerinden dolayı. Ben de kendimi buralı bilirdim ki öyleyim. Kendimi Kıbrıslı hissederim. Türkiyeli arkadaşlarımla da öyle bir ayırım olduğu için ayrılmadım ama bağlarım Kıbrıslılarla diğerlerine kıyasla daha yakındı. Siyasete de çok küçük yaşta başladım.”

“KÖYLÜ SİYASETİME TEPKİ GÖSTERİRDİ”

OTEM’de yakın arkadaşı olan Vehbi Denizci o günlerde CTP gençlik örgütlenmelerinde bulunduğu için siyasete önce CTP’de başlamış:
“Ben de Vehbi’yle beraber olmak için oraya girdim...Tabii boş olarak girmedim, sırf bir yere girmek gibi değil... Uzun süre orada çalıştım... Daha sonra partinin tabanında bir ayrılma oldu, biz ayrıldık, YBH’yı kurduk... Önce YBH Parti Meclisi’ndeydim, kuruluşu seçimlere denk gelmişti, aday sayısını tamamlamak için aday olmam gerekiyordu. Olduk da, seve seve tabii... Kendi köyümdeki büyük bir kesimden büyük bir tepki toplamıştım... Hiçbir zaman Kıbrıslı arkadaşlarıma bir lafları olmazdı köyde, sadece bana siyaset olarak, politika olarak, CTP’nin bir barışı simgeleyen taraf olduğunu, bunu nasıl kabullendiğimi, Rumlarla birlikte yaşamayı niçin kabullendiğimi düşünerekten bir tepki gösterirdi büyükler. Ama gençlik kesinlikle böyle bir tepki vermedi... Hemen hemen hiçbiri gençlerin böyle tepki vermedi. Çünkü onlar okumuş insanlar, yüzde 80’e yakın bir üniversite öğrencisine sahip bir köydür...” Cemil halen YBH Gençlik’te aktif biçimde siyasi yaşamını sürdürüyor...

“NE OLDUYSA NEMRUT’TA OLDU...”

Birlikte folklör oynadığı, 3-4 yıl boyunca birbirlerinden hiç hoşlanmadıkları bir Kıbrıslı kızla evli Cemil... Sürekli çekiştiği kızla evlenme kararlarını şöyle anlatıyor:
“Nemrut’a gittik folklör ekibiyle beraber. Güneşin doğduğu yere çıktık... Ne olduysa ondan sonra oldu. Evlenmeye karar verdik. Biz ve arkadaşlarımız, hatta arkadaşımın annesi babası da bu işe şaşmıştı, hani siz hiç geçinemezdiniz falan diye... Oldu işte... Şu anda iki ayımız kaldı, çocuk bekliyoruz... Evlendik, mutluyuz...”

“TRİLYONLAR VERSELER GİTMEM”

Cemil’e, “Senin konumunda, yani annesi babası Türkiye’den gelmiş fakat kendini Kıbrıslı hisseden gençlerin sesi yok... Onların duyguları, düşünceleri arada yanıp gidiyor, havaya savruluyor... Nedir bunun nedeni sence?” diye soruyoruz.
Cemil şöyle konuşuyor:
“Önce şunu söylemek isterim: milyarlar değil trilyonlar verseler ve Türkiye’de yaşamaya gönderseler gitmem. Burada barış olacaksa... Barış olmayacaksa zaten herkes kaçmaya çalışıyor... Onun için ben barışı destekleyen bir insanım. Ailem başında söylemiştim, benim için geldi. Gitmek ister... Fakat onlar da bizim rahat olduğumuzu görmek ister önce maddi ve manevi olarak... Onları tatmin edebildikten sonra kaçmayı düşünüyorlar... Buraya alışamadılar değil, gayet memnundurlar ama orasını çok özlerler... Oranın havası onlara göre hiçbir zaman hiçbirşeye değişilmez. O zaman bıraktığımız ev, şu anki evimizden binlerce kat daha iyi çünkü onu babam kendi elleriyle özenerek yaptı. Ağaçtan yapılma bir evdir... Ben de olsam onların yerinde aynı şeyi yapardım ama biz orayı yaşamadığımız için, 30’undan sonra da gidip orada yaşama isteğimiz yok... Maçka’ya gittiğimde kendimi gerçekten bir turist gibi hissettim. İçimde herhangi birşey yoktu, yani işte burası benim evim gibi bir duygu... Sadece oranın doğal güzelliği olduğunu gördüm, onun güzelliğini yaşadım. Bir zaman param olsa buraya geri dönsem gibi birşey hiç aklımdan geçmedi. Herhalde geçmez de yani artık.”

“KARADENİZ’DE EVİMİZ HALA BOŞ DURUYOR”

Cemil’in kardeşleri de Kıbrıs’ta, onların da kendisi gibi hissettiklerini anlatıyor:
“Karadeniz’deki evimiz hala boş duruyor, hiç kimse dokunmadı... İstek olsa çoktan giderdi oraya kardeşlerim. Tarlaları var, bağları, bahçeleri var. Bunun eksikliğini hiç kimse hissetmedi. Hissetmediği için de boş duruyor... Gidecek olan biri varsa, annem babamdır, başka kimse gitmez...”
Akrabalarının çoğunun Karadeniz’de olduğunu, Kıbrıs’ta da akrabaları olduğunu anlatıyor Cemil: “Buradaki yaşam tarzını değiştirip, oraya dönmez onların çocukları da...” diyor.

“BARIŞ İSTERİM...”

OTEM günlerinde folklör ekibiyle haftada bir gün Güney Kıbrıs’a, Ledra Palace’a ya da Pile’ye Rumlarla buluşmaya gittiğini anlatıyor Cemil:
“Şölenler yapardık, diyaloğumuz olduydu, bayağı da bir çevre vardı... Rumlarla çok iyi bir ilişkimiz vardı, hep barıştan yanaydık, muhabbetlerimiz, sohbetlerimiz barıştan yanaydı, sloganlarımız...”
“Nasıl bir Kıbrıs’ta yaşamak istersin?” sorumuza ise Cemil, şöyle diyor:
“Bağımsız, tamamen bağımsız olmasını isterim. Tellerin, askerlerin olmadığı bir yer olmasını isterim. Bu federal olur, konfederal olur hiç bağlamaz. Sadece insanların rahat bir ortamda yaşayabilmesini isterim. Askerin kesinlikle hiç olmamasını isterim, yok ki müdahale etmesin, karışmasın, hiç olmasın... Askersiz bir ada... Barış, kardeş kardeşe yaşamak isterim...”

“SİPAHİ’DE HEM TÜRKÇE HEM RUMCA KONUŞULUR”

Sipahi’deki Rumlarla da ilişkilerinin çok iyi olduğunu anlatıyor:
“İlişkilerimiz gerçekten çok iyi... Herşeyi paylaşırız, ekine gideriz, oynamaya gideriz, top oynarız, sohbetimizi paylaşırız. Kahvede otururuz. Birbirimizin evinde davetli olarak içkimizi içeriz, sohbetimizi yaparız. Her ikimiz de iki dili çok iyi kullanıyoruz. Onlar Türkçe’yi, biz Rumca’yı iyi konuşuyoruz. Şimdi köyde bir yüzdeliğe vursanız, yürümeye başlayan çocuk dahi içinde, %98’i Rumca’yı çok iyi konuşabiliyor. Onlar için de hemen hemen aynı bu oran...”
Cemil’e, “Özellikle 1991’de kimlik kartlarıyla girişler başladıktan sonra, kaçak işçi akını yoğunlaştı, soygun için, hırsızlık için gelenler oldu... Kıbrıslı Türklerde başlangıçta kendini koruma güdüsüyle bir tepki gelişti ama bu giderek kurunun yanında yaş da yanar haline dönüştü... Anlıyorum ben nedenini... Nedenlerin biri belki buydu, belki bir ikincisi de kendi iradesini etkileyecek oranda vatandaş yapılması, sürekli müdahaleler olması iradesine falan gibi konular... Sen bu tepkileri duyduğunda neler hissediyorsun? Veya nasıl göğüslüyorsun? Ya da ne yapmak lazım?” diyoruz.

“KİMLİKLE GİRİŞLERE KARŞIYIM”

Cemil şöyle yanıt veriyor:
“Ben mesleğim dolayısıyla, belki de gerçek yerli Kıbrıslılar’dan daha fazla kavga ettim bunlarla... Pek çok işyerinden de bundan ötürü ayrıldım, yapamadım... Nedeni de Türkiye’den kaçak işçi getirilip çalıştırılmasıydı... Bugün adamızın en güzel yeri, Girne’deki Kordon’dur. Kaç tane KKTC kimlikli vatandaş çalışıyor orada? Orana vurduğumuzda %3’ü bulmaz. Geri kalan insanlar yeme içme parasına çalışıyorlar. Bu da bizim ekmeğimize maloluyor. En fazla tepkiyi göstermek isteyenlerden biriyim. Birçok işyeriyle de kavga ettim, kavganın nedeni de buydu. Kesinlikle Türkiye’den bunların kimlikle gelmesinden yana değilim, buna karşıyım. Bakanlıkta öyle bir mevkim olsaydı, herhalde yapacak olduğum ilk iş pasaporta dönüştürmekti girişleri...”

“SOLCULAR NEREDE?”

Kurunun yanında yaşın yanması konusunda da şöyle diyor:
“Hiç üstüme almıyorum bunları... Ben şahsen Cemil olarak, yanacaksa yansın, ben kendimi kabul ettiririm. Ben kendimi burada doğdum biliyorum, okulumu burada okudum, iş hayatıma burada atıldım. Geleceğimi burayla ilgili kurdum. Eşim buralı... Hiç umurumda değil. Hatta bizim köydeki insanlar gazete ve televizyondan dolayı biraz geri kalmış, bir de siyasetle uğraşan vatandaşlara seslenebilirim burada: barışı düşünen gruplar bizim köye hiç gitmez. Bunun nedeni, Türkiyeli olduklarını bildikleri için herhalde gelmek istemiyorlar. Oysa bir gelsinler, oradaki üniversiteli gençlerle konuşsunlar, muhabbet etsinler... Bunca yıl niye gitmedik diye herhalde söylenecekler birbirlerine... Gitmeyince de bu arkadaşlar, oradakilerden ister istemez bir tepki alırlar. Gençlik buraya adapte etmiş kendini, okulunu burada tercih etmiş, işini burada düşünüyor. Eşini burada düşünüyor... Herşeyiyle kendini buralı görüyor, %99’u herhalde ailesinin geldiği yeri gidip görmemiştir, bilmez... Burasını yurdu bilir. Barışa onlar da destek verir, fakat barışı uzaktan dinlerler ve barışı istemeyen insanlardan dinlerler. Barışı çok farklı aktarır bunlar, işte Ruma esir olacaksın, gideceksin geleceksin fakat başında Rum olacak derler. Bu modelde anlatılmış kendilerine. Hiçbir solcu da gelip bunun değişik modelini anlatmadı, alternatif göstermedi bu insanlara. Bu yüzden onlar böyle algılarlar. Geç olmadan, gençlik başka yerlere kaçmadan gelsinler diyorum barışı düşünenler köyümüze... Solcu arkadaşlarımın muhakkak buralardan geçmesi gerektiğini düşünüyorum. Oradaki insanları tamamen Türkiyeli-Kıbrıslı çizgisinde ayırarak Erenköy’e kadar çok geldiklerini biliyorum, fakat Sipahi’ye Türkiyeliler yaşadığı için gelmeye gerek duymadıklarını biliyorum. Böyle yaptıkça da, karşılarına düşman kazanırlar, yeni beyinlerden faydalanmamasından dolayı düşman kazanırlar. Bence gitsinler, görsünler, konuşsunlar, korkmasınlar. Aklı başında insanlardır onlar da... Yalnız sağ kesime bırakılmasın oradaki insanlar. Oradaki en büyük kavga sağ siyaset... Sağdan iki parti var orada, şimdi üçüncüsü de geldi oraya, üç kişi paylaşacak... Bu insanlar hep sağ görüşlü insanlardan nasihat dinlemekte veya diyalog kurmakta... Birazcık da diğer arkadaşlar ilgi göstersinler...”

(*) Bu röportaj dizisi, 22-27 Nisan 2002 tarihlerinde YENİDÜZEN gazetesinde yayımlanmıştır.



copyleft (c) 2001-02 hamamboculeri.org -- hamamboculeri@hamamboculeri.org