Konuk Yazar, 3 Mart 2005

Dr. Hakkı Yücel

 

Demokratik Üniversite

Yaygın toplumsal bir kanaattir..Sadece siyasetle ilgili olarak değil, yaşamın diğer alanlarındaki olumsuzlukların giderilmesi ve kalitenin artırılması konusunda da ilk akla gelen hep ‘eğitim’ olmaktadır..Seçkininden sıradan vatandaşına, eli kalem tutanından kahvehane sohbetlerinin müdavimlerine kadar hemen herkes için ‘eğitim’ neredeyse her derdin devası olarak algılanır ve ifade edilir..Bu geniş ön kabul ‘bilim-bilgi’yle toplumun kolaylıkla yeniden kurgulanabileceği inancından beslendiği kadar, ‘bilim-bilgi’nin içerdiği güç nedeniyle en tepedeki güç olan ‘devlet-iktidar’la olan yakınlık ilişkisinden de kaynaklanıyor olsa gerektir..Hal böyle olunca, ‘bilim-bilgi’nin üretilip aktarıldığı , okutulup öğretildiği kurumlar da büyük önem kazanmaktadır..Üniversitelerin ve üniversite çevrelerinin her zaman gündemde olmaları da herhalde bu yüzden..Gelişmiş demokrasilerde ise ‘Akademia’nın kendisiyle bütünleşen ve ağırlıklı olarak ‘olgu’larla anlam kazanan bilimselliğiyle elde ettiği büyük güç ile, yine onun yaşama dönük ve ‘değer’lerle sosyalleşen diyalektik ilişkisinden doğan gücü, son kertede ‘devlet-iktidar’ gücünün sorgulanması ve yeniden oluşturulması anlamında ‘beşinci kuvvet’ olarak ifade edilecek bir önem kazanmasına yol açmakta ve bu da ‘üniversite’yi (yani ‘bilim-bilgi’ ve ‘eğitim’i) hayatın vazgeçilmezi kılmaktadır..

Platon’un, Atina yakınlarındaki bir zeytinliği kendine mekân edinip kurduğu ‘Akademos’undan bu yana, ‘bilim-bilgi’ hayatımızın içindedir..Etrafına topladığı öğrencileriyle Platon, gözlerden uzak bu özel mekânda hakikatin ve düşüncenin peşinde giderken, orada üretilen bilgi, henüz daha çok kendisiyle sınırlı bir güç ve ayrıcalık unsuru olarak telakki edilmekte ve herkesin dahil olamadığı bu alan içinde yaşam bulan küçük bir cemaatin uhdesinde kalmaktadır..Bu o kadar öyledir ki Rönesans’la beraber sanatın ve giderek bilimin, dinin ve eğitim (ya da hakikat) adına öne çıkmış olan Kilise’nin yerini alacak yeni ‘akademi’lerin açılması da –en azından şimdilik- bu kendisiyle ve giderek sadece seçkinlerle sınırlı ve ayrıcalıklı güç konumunu değiştirmeyecektir..Bilim ve bilgi hâl⠑akademi’nin sınırları içinde var olmaktadır ve kendi fildişi kulesinde erişilmezliğini ve kutsiyetini korumaktadır..Ve nihayet Aydınlanma ve Modernite ile birlikte ‘bilim-bilgi’nin doğa ile doğrudan yüzleşmesi ve onu sorgulayarak değiştirmeye çalışması onu giderek gücünün zirvesine doğru çekmektedir..

Aklın, bilimin ve bilginin dünyayı anlamada ve doğayı değiştirme yolunda kazandığı bu büyük güç, 18.nci yüzyılda ‘üniversite’lerin ardı arkasına kurulmalarıyla bir bakıma ‘Üniversiteler Çağı’nı başlatırken (üniversite, ‘üniversal’, yani evrensel olandan neşet etmekte ve evrensel olanı işaret etmektedir), aynı anda ‘ulus-devlet’in de giderek yerleşik ve hakim siyasal yapı halinde oluşması, bu yeni siyasal yapı ve onun ideolojisinin çok genel anlamda ‘eğitim’ ve daha spesifik anlamda da ‘bilim-bilgi’ ve ‘üniversite’ ile olan özel ilişkisini de gündeme getirmektedir..Ulusçuluk ideolojisi ile yeni bir siyasal-toplumsal kurgulanış ve bunu sağlayan ve denetleyen yeni bir sınıfsal ‘devlet-iktidar’ (güç) söz konusudur artık ve ‘eğitim’ ve ‘bilim-bilgi’ de –başka unsurlar yanında- bu kurgulanışın vazgeçilmez dayanakları halini almaktadır..Özellikle ilk ve orta eğitim dönemlerinde ‘devlet-iktidar’ tarafından belirlenen ve bu kurumların gücünü, kalıcılığını ve kutsiyetini sağlayacak yönde ideolojik endoktrinasyona tabi tutularak işlev görür bir hale getirilen eğitim; ‘üniversite’ aşamasına gelindiğinde, bu kurumların bizatihi ‘bilim’ ve ‘bilgi’ üretilen yer olmaları ve bu özelliklerinden kaynaklanan bir gücü içermeleri nedeniyle farklılaşma göstermektedir..Bu farklılaşmanın mahiyeti ise, artık ‘akademia’nın kendi içine kapalı halinin aşılarak duvarlarının ötesine doğru genişlemeye yüz tutan ve doğrudan yaşamla karşı karşıya gelmeye başlayan ‘üniversite’lerin, ‘bilim-bilgi’nin kaynağı ve merkezi olmalarından doğan güçlerini, yüzleştikleri bu yeni dünyada kendilerine yönelen ‘devlet-iktidar’ (güç) merkezleriyle nasıl bir ilişkiye dönüştürecekleri ile anlam kazanmaktadır..

Temel soru şudur: Bu aşamada ‘üniversite’ler ve haliyle ‘bilim-bilgi’, gücünü, ‘devlet-iktidar’ (güç) ile bütünleştiren ve onun emrinde kullanılan bir işlevi üstlenmekle mi yetinecektir; kendi gücünü salt kendisiyle sınırlandırarak, kendi iktidarını sağlamlaştıran bir yalıtılmışlık içinde kalmayı mı tercih edecektir (bu durumu ‘üniversite’nin salt ‘bilimsel olgu’lara dayanarak ‘akademizm’ ya da ‘bilimizm (scientisim)’ dünyasında kalmak, niteliksel dönüşümlerini ve gelişmelerini salt bu dünya ile sınırlandırmak diye tanımlamak da mümkün); yoksa Antik Yunan’dan itibaren aşama aşama gelişen, bu gelişim harcında Kilise’nin ve zalim iktidarların bağnaz şiddetiyle akıtılan bilim adamları ve bilgelerin kanlarının yer aldığı, Descartes’in cogitosu (‘Düşünüyorum o halde varım!’), Kant’ın ‘Sapare Aude’si (‘Kendini tanı!’) ve daha birçoklarının katkılarıyla bilim-bilgi-düşünce ufuklarının sürekli genişletildiği özgür, yaratıcı ve eleştirel gücünü, ‘devlet-iktidar’(güç) karşısında özerkleştirerek, hem ‘bilimsel olgu’lar çerçevesinde ‘dikey’ anlamda derinleşmek ve yetkinleşmek (bilim kalitesini sürekli artırmak ve geliştirmek) ve hem de ‘değer’ler çerçevesinde ‘yatay’ anlamda genişleyerek çağdaş dünya ve toplumun kurulmasına (‘bilim-bilgi’den başlayarak siyasetin ve toplumsal yaşamın demokratikleşmesine), onun zihniyet dünyasının oluşmasına (demokrat zihniyet ya da düşüncenin demokratikleşmesine) katkıda bulunmaya devam mı edecektir..? Günümüzün özellikle gelişmiş demokrasilerinde temel güçler olan Yasama, Yürütme ve Yargı yanında dördüncü kuvvet olarak zikredilen Medya’ya, artık beşinci kuvvet olarak ‘akademia’nın da katılmış olması; yeni toplumsal-siyasal projelerin söz konusu olduğu dünyamızda bu projelerin anlamlandırılması (kavramsallaştırılması) ve hayata yaşayan gerçeklikler olarak yansıtılması (demokrasi ve demokratikleşme işte tam burada önem kazanmaktadır) yönünde ‘üniversite’leri ısrarla gündemde tutmaktadır..

1974 sonrası ülkemizde oluşan yeni siyasal yapı içinde birbiri ardısıra kurulan üniversitelerin, ekonomik-siyasal-sosyal-kültürel yaşamımızdaki yerleri ve onların yaşama ve yaşam kalitesine yönelik katkıları açışından işlerlikleri ve işlevsellikleri, her dönem önemli gündem maddelerimizden birisi olmaya devam etmektedir..Bilimsel özerklik ve kalitenin kimi zaman ticari kâr dürtülerinin öne çıkmasıyla güdük kaldığı endişelerinin sıklıkla dile getirildiği, üniversite eğitiminin sadece meslek sahibi insanlar yetiştirmek gibi algılanarak neredeyse otomasyona bağlanan bir serilik ve kolaycılık içinde mebzul miktarda mezun vermekten öteye gidemediği; akademik hayatla entelektüel hayat arasındaki ilişkilerin yetersiz kaldığı ya da akademik hayatın siyasal-toplumsal kültürümüze katkıları veya ‘devlet-iktidar’-‘üniversite’ ilişkilerinde siyasetin belirleyici olduğu ve benzeri konular hep tartışıla gelmekte ve sonuçta ‘üniversite’ler sürekli sorgulanan ve bir türlü giderilemeyen beklentiler çerçevesinde eleştirilen kurumlar olmaya devam etmektedirler..

Son günlerde, ülkenin en köklü üniversitesi olan Doğu Akdeniz Üniversitesi Rektörlüğü ile üniversitedeki öğretim üyelerinin örgütlü gücü olan DAÜ-SEN arasında gündeme gelen ve siyasal ortamda yaşanan hareketlilikler nedeniyle kamuoyunun ilgisini yeterince çekmeyen gerilimli ilişki de, ‘üniversite’nin ‘ne ve nasıl olması’ ile ‘ne ve nasıl olmaması’ gerektiği konusundaki o kadim tartışmayı yeniden gündeme getirmektedir..Üniversite Rektörü’nün, üniversiteyi kendi burçları içine çekerek ‘bilim-bilgi’de ve üniversite eğitiminde kalite ayarlamasını kendi inhisarına ve iktidarına alma gayretiyle, bu otoriter-hiyerarşik tutuma yönelik her türlü eleştirel yaklaşımı potansiyel bir tehlike ve bilim özerkliğine bir saldırı olarak niteleme kolaycılığı karşısında; DAÜ-SEN yöneticilerinin ortaya koyduğu ve üniversitede katılımcılığı, şeffaflığı , eleştirelliği ve demokratikleşmeyi öngören yaklaşım ve talepleri, sadece ‘üniversite’nin kendini ilgilendirmekten öte, teker teker hepimizi ve toplumsal geleceğimizi ilgilendiren bir sorun olarak algılanmak ve değerlendirmek gerekmektedir..

Görünen o ki üniversite ya kendi sınırları içinde kendisi için bir güç halinde iktidarını kurarak, uygulamada otoriter, bilim adına ise ‘olgu’larla yetinen ‘akademizm (scientism)’ anlayışıyla toplumdan uzaklaşarak varlığını sürdürecek; ya da ‘bilimsel olgu’larla kazandığı bilimsel derinliğini ve yetkinliğini ‘değer’lerle genişleterek sosyalleşecek; katılım, şeffaflık, eleştirellik ve demokratlık ekseninde toplumla yüzleşerek, siyasetten kültüre, düşünceden sanata hayatımıza etkin ve demokratik bir güç halinde dahil olacaktır..

DAÜ Rektörlüğü ve DAÜ-SEN arasındaki gerilimli ilişkiyi bu çerçevede değerlendirmek ve bireysel-toplumsal tercihi de ‘Demokratik Üniversite’den yana koyarak bu mücadeleye destek olmak ertelenemez bir sorumluluk olarak önümüzde durmaktadır..

copyleft (c) 2001-03 hamamboculeri.org