Konuk Yazar, 3 Eylül 2004

Halil Pasa

 

Kıbrıslı Türk siyasi imgeleminde; AKEL’İN BÜYÜK GÜNAHI: 4

HRİSTOFYAS AĞIRLIĞINI “HAYIR”DAN YANA KOYUYOR.

Haberin sonrasında, Kuzey’de kaynayan siyaset kazanı, bir anda fokurdamaya başlar. Çünkü Kıbrıslı Türklerin “evet”cileri, AKEL ile DİSİ’nin “evet” diyeceğine kendilerini o kadar alıştırmışlardı ki, kuzeyin “evet” demesi ile çözüme ve birlikte AB üyeliğine ulaşılacağını hesaplıyorlardı. Nasıl olsa güney “özgür bölge”ydi ve kuzey çözüme hazır olduğuna ve çözümsüzlük yanlıları başta Denktaş olmak üzere geriletildiğine göre “mutlu son”a yaklaşılmış demekti. Güney’de AB üyeliğinin gerçekleşmesine çok az bir süre kala, güney ulus üstü dev bir siyasi yapıya (AB) eklemlenirken, ulusçu gerekçelerle çözüme nasıl engel olunabilinirdi ki?

Hele de Orta Doğu ve Avrupa’nın en güçlü “komünist” partisi, çözümden yana olduğunu söyleyen AKEL varken!..

Bu nedenle Kıbrıslı Türk solu referandumda “evet” için çalışmalarını, esas olarak, kuzeyin “evet”i üzerine yoğunlaştırmaktaydı. Kıbrıslı Türk solu’nun siyasi algılamasında, Kıbrıslı Türklerin referandumda “evet”inin güçlenmesiyle, Kıbrıs sorununun da artık sonuna gelinmiş ve yeni bir sayfa açılmak üzereydi.

Kıbrıs Türkleri arasında milliyetçiliğin etkileri, çözüme beş kala hızla geriletilir, Denktaş’ın her konuşması ile “evet”ler artarken, Kıbrıslı Rumlar arasında Papadopulos’un önceden verdiği start ile Elen Milliyetçiliği hızla güçleniyordu. Papadopulos’un her şoven çıkışı, “oxi” lehinde muazzam bir ilerleme yaratıyordu. AKEL bunu fark etmiş ve telaş içerisinde kendi birliğinin parçalanmamasının peşine düşmüştü.

Politbüronun aldığı karar’a karşılık Hristofyas Merkez Komite’de “hayır” yönünde ağırlığını koyunca, AKEL tarihinde ender rastlanan bir olay gerçekleşmişti. Politbüro ile Merkez Komite’nin kararı birbirine ters düşmüştü. Bu bile, AKEL yönetimindeki telaşın, sıkıntının boyutlarını göstermek açısından yeterli bir gelişmeydi.

Ama gerek Stalinist komünist partilerinde, gerekse diğer az gelişmiş ülke partilerindeki otoriter yönetimlerinde görülen “liderin dediği olur” düsturu, AKEL’de de, aynen kendini gösteriyordu.

Son sözü bir hafta sonra toplanacak Parti kurultayı söylenecekti. Ancak Hristofyas’ın partide referanduma “hayır” denmesi için MYK’da ağırlığını koyduğu gerçeği göz önüne alındığında, parti kurultayından tersi yönde bir karar çıkması, Parti MYK’nun kararının değiştirilmesi çok zor, dahası imkansız gibiydi...

Nitekim 15 Nisan tarihinde 2 binden fazla delegenin katılımıyla yapılan olağanüstü kurultaydaki açılış konuşmasını yapan Hristofyas: “...ortam öyle ki “Evet” desek de birşey değişmeyecek. Aşırı milliyetçiler ve şövenistler olumsuz ortam yarattı. Kıbrıs’ı maceralara sürükleyecekler...” (1) diyecek ve “hayır” denmesinin güneydeki Kıbrıslı Rumları maceralara sürüklenmekten koruyacağını ima edecekti.

Böylece AKEL henüz kesinleşmiş olmasa da, referanduma ilişkin olarak açıkladığı “hayır” tavrı ile, Kıbrıs Türk solunun tüm çözüm ve AB üyeliği yönündeki umutlarını yerle bir ediyordu.

Hükümet olma hırsı, koltuktan kalkmada zorlanma, “Ulusal Konsey” de sınırların Girne’de bittiği üzerine atılan nutuklar, kendi milliyetçiliğini mazlum, ötekininkini saldırgan gösteren bir ulusal solculuğun vardığı nokta, evrensel sol’un dünyası değil, kendi milliyetçiliğinin limanı oluyordu.

.......................................................

Öte yandan Kıbrıs Türk solu AKEL’in bu kararından önce, güney’de “evet” çıkacağına kendini o kadar alıştırmıştı ki, daha bir kaç gün önce yolda rastladığım Akıncı’ya “Baharda Avrupa” sloganı atarak, nasıl olur da çözümden bu kadar kesin emin olduğunu sormuş, karşılığında: “İki tarafın da planı reddetme lüksü yoktur” cevabını almıştım. (2)

Talat ve diğer CTP kurmayları da AKEL’in “evet”inden o kadar emindiler ve güney’deki evet’in kuzeyden bile daha yüksek çıkabileceğini düşünüyorlardı ki, partilerinin referandumdaki sloganı bile “bir evet ile dünyaya bağlan” şeklindeydi. İkinci “evet”, güney’in “evet”i, nasıl olsa AKEL ve DİSİ’nin desteği ile “çantada keklik”ti.

Daha önce belirttiğimiz gibi, Ali Erel de, daha iki gece önce bu iki partinin (AKEL ve DİSİ) evet oylarının kesin olduğunu, ATV ekranında çıktığı, Ali Kırca’nın haber programında açıklamakta tereddüt etmemiş ve Rumlardaki “evet” oyunun Türklerinkinden bile, sandıktan daha yüksek bir yüzde ile çıkabileceğini söylemişti. (3)

Kıbrıslı Türk siyasi partileri arasındaki “evet”ciler, 10 Nisan sabahına kadar, 24 Nisan’da yapılacak referandumda iki taraftan, “iki evet” çıkacağından o denli umutludurlar ki, şimdiden 13 Haziran’daki olası parlamento seçimlerini bile konuşmaya ve tartışmaya başlamışlardı bile...

Ama AKEL’in “hayır”ı ile Kıbrıslı Türk solunun siyasi beklentileri birer tatlı düş olarak kalmaya mahkumdu.

Neden Kıbrıslı Türk solu çözümün artık kapıya gelip dayandığına ve bundan sonra asıl çözümsüzlüğün zor olduğuna kendini inandırmıştı?

Kıbrıslı Türkler, 23 Nisan 2003 tarihinde kapıların açılması ile Kıbrıslı Rumlarla iyi bir uyum havası yakaladıkları inancındaydırlar.. Annan Planı uyarınca adada kalacak olan Türkiye’li yerleşiklerin, büyük bir çoğunluğu bile, evlerini ziyarete gelen Kıbrıslı Rumlar’a, sorun çıkarmadan evlerinin kapılarını açmışlardır. Kıbrıs’ta yaşayan sivil halk açısından aradan bir yıl geçmesine rağmen önemli sayılabilecek sorun ya da sorunların yaşanmamış olması, sadece Kıbrıslı Türkleri değil, AB ve BM’yi de çözümün gerçekleşeceğine inandıran en önemli nedenlerden birisi olmuştur.

Öte yandan Türkiye’deki yerel seçimlerde Kıbrıs sorununa destek veren Ak Parti’nin zaferle çıkması; MGK ve en son olarak da Genel Kurmay Başkanlığının, İsviçre’nin Burgenstock kasabasındaki görüşmelerde BM Genel Sekreteri tarafından önerilen Annan Planı’nın 5. versiyonu temelinde sorunun çözümü için yaktığı yeşil ışık; Kıbrıs Türk barışseverlerini, adada yıllar sonra “çözüm için geriye sayım”ın başladığı konusunda bayağı heyecanlandırıyordu.

Kuzeydeki sivil halk, “çözüm sürecinin yolunda gittiği”, “Baharda Avrupa”nın ufukta belirdiği ve artık çözüme yaklaşıldığının sanıldığı bir anda, referanduma 2 hafta kala, AKEL’den çıkan “referandumun ertelenmesi” ya da “hayır” oyu kullanma çağrısında bulunacağı kararı ile sarsılır. Birbuçuk yıldır meydanlarda gösteri yapan, köylerde barış için ateşler yakan Kıbrıs Türk halkı ve gençliği, Denktaş’ın Bursa’da gözü yaşlı milliyetçi “hayır” söylemleri ve sonrasında, Papadopulos’un televizyon konuşmasındaki, gözyaşları ile sonlandırdığı şövence “oxı”sine, başında ileride olacaklardan habersiz hiç mi hiç üzülmez. Aksine, referandumdaki “evet”e öncülük eden Kıbrıs Türk solcuları için, bu iki “yeminli düşman kardeşlerin” “hayır”da birleşmiş olmaları, kendilerinin doğru yolda olduklarının da adeta bir delili sayılır...

Ancak güney’de Papadopulos’un gözyaşları, Kıbrıs Türk solunun küçümsediği Denktaş’ın gözyaşları gibi ters bir etki yaratmaz. Aksine Papadopulos’un boncuk boncuk yaşları, Kıbrıslı Rum toplumu üzerinde büyük etki yaratır ve “oxi” diyenlerin sayısını artırmak bir yana AKEL üzerinde, Hristofyas’ı “oxi”ye yönlendirecek kadar “ikna” edici olur. AKEL yönetimi telaşla referandumda “hayır”a yönelir ve Hristofyas partisinin “oxi” kararına, siyasi gerekçeler aramaya koyulur.

İlk açıklamasında, Annan Planı’nın uygulanacağına dair, BM Güvenlik Konseyinden garanti isteğini öne sürer. Sonraki günlerde de, bu ilk açıklamaya uygun olarak, “oxi”nin siyasi gerekçelerini, güvenlik sorununa ve planın bazı maddelerinin uygulanmayacağı konusunda elde ettikleri duyumlara dayandırır. (4)

Halbuki AKEL’in “oxi” kararından önce ortaya çıkan siyasi tabloda, bir tarafta, kuzey’de Denktaş ve Papadopulos önderliğinde “hayır”da birleşen irredentist milliyetçiler, diğer tarafta ise sol siyaseti ve Kıbrıslılığı öne çıkaran “evet” ittifakı cephesi kendiliğinde oluşmak üzereydi.(AKEL, Vasiliu, Papapetru, DİSİ ve tüm Kıbrıs Türk solu...)

Bir yanda Elen ve Türk Milliyetçileri, aynı zamanda bir zamanların TMT ve EOKA önderleri, yani ayrılıkçılar ve “ortak vatan”a karşı direnenler; diğer yanda ise AB’nin ulusüstü siyasal, sosyal ve ekonomik yapısında, birleşik bir Kıbrıs için, “ortak vatan”ı kurmaya talip olan solcu ve Kıbrıs kimliğini öne çıkaran örgütler...

Eğer referandumda her iki toplumda “evet” oyları fazla çıkar, adada yeni toplumsal dönüşüm ile yeni siyasal yapılanma her iki toplumda onaylanmış olursa, Kıbrıs Rum ve Kıbrıs Türk sol partilerin, referandum sonrasında “Yeni Kıbrıs”a önderlik etmeleri en büyük siyasi olasılık olarak görünüyordu.

Ama AKEL, Politbürosunda daha önce “evet” lehinde çıkan kararını süpriz bir şekilde değiştirerek, böyle bir sürecin başlaması için ümitlenen Kıbrıslı Türk solunun beklentilerine son anda büyük ve beklenmedik bir “oxi” ile darbe vurur...

AKEL’in bu açıklaması, yani referandumun ertelenmesi aksi halde “oxi” oyu lehinde çağrıda bulunulacağı çözümü, barışı, Birleşik Kıbrıs’ın AB üyeliğini savunan Kıbrıslı Türkler ve özellikle de sol arasında şok bir üzüntü yaratır. Deyim yerinde ise, Kıbrıslı Türk barışseverlerin gelecek ile ilgili “barış ve AB” hayalleri alt üst olur.

..................................................................

(1) Radikal gazetesi, AKEL’in son kararı: Ya Erteleme, Ya Hayır”, sf.11, 16 Nisan 2004

(2) Kuzey Kıbrıs’taki Aralık 2004 seçimlerinden sonra sonra, siyasi yanılgılarına şahit olduğum en eski siyasetçi Akıncı olmuştur.

Erdoğan’ın henüz Başbakan ve milletvekili olmadığı sıralarda, Akıncı’nın da bulunduğu BMBP ile, AKPARTİ Başkanı’nı, Ankara’daki makamında ziyaret etmiştik. Oradaki konuşma ve tartışmalarda, Erdoğan’ın Kıbrıs sorununu çözmek iradesi ve niyetinden biraz uzak olduğunu saptamıştık. Nitekim Denktaş bey Mart 2003’de La Hey’e giderken, Erdoğan’ın “Annan beni kandırdı” diye BM Genel Sekreteri aleyhinde demeç vererek Denktaş’ın masayı terk etmesini kolaylaştırması, Erdoğan’ın Kıbrıs sorununu çözme iradesinin henüz uzağında olduğunu gösteriyordu.

Akıncı gibi ben ve birçok arkadaşımla aynı görüşteydik.

Ancak 14 Aralık 2003 seçimleri yapıldıktan sonra, Ankara’ya davet edilen dört parti lideri arasında Akıncı da vardı. Akıncı Kıbrıs dönüşünde BMBP’na ziyarette bulunarak oradaki görüşme ve vardığı sonuçları aktarmıştı. Akıncı, Tayyip Erdoğan’ın en az kendisine vakit ayırdığından şikayet ederek, görüşmede Girne milletvekili Halil Sadrazam’ın da bulunduğunu ve notlar aldığını aktarmıştı. Erdoğan ile yapılan bu görüşmede BDH Milletvekili Sadrazam’ın notları ile görüşme ile ilgili Akıncı’nın kendi intibası aynıydı. Akıncı’ya göre Başbakan Erdoğan zamana oynayacak ve Türkiye’nin AB’den alacağı olası “müzakere tarihi”ne (Aralık 2004) kadar da çözüm için görüşürmüş gibi yapmaya devam edip, bir siyasi atak veya görüşme süreci başlatmayacaktı. Akıncı Erdoğan’ın bu sürede siyasi bir irade ortaya koymaya niyeti olmadığını söylüyordu. Akıncı, KTÖS lokalinde gerçekleşen bu görüşmede, BMBP üyelerine, özetle: “Erdoğan’ın Aralık’ta müzakere tarihi alabilmek için, suçlanan taraf olmamaya, bunun için de görüşürmüş gibi yapmaya ve dünyaya, çözüme niyetli olmayan taraf Türkiye değilmiş gibi, davranmaya” çalışacağını ileri sürdü.

Birkaç hafta sonra, Akıncı’nın intibaları ve tahminleri doğru çıkmadı. Aksine öngörülenden tersi bir siyasal süreç başladı. Erdoğan, Mart 2003’de La Hey öncesinde, Denktaş’ın görüşmeleri terk etmesine neden olan; “Annan beni aldattı” söyleminin tersine, Denktaş’ın çözümsüzlüğüne karşı siyasi irade ortaya koydu. BM Genel Sekreteri Annan ile İsviçre’ye kadar giderek görüştü. “Karşı taraftan hep bir adım önde olacağız” taktiği ile Kofi Annan’a tüm şartlarını kabul ettiğini bildirdi. Böylece bir yıl önce Annan’a karşı: “Beni aldattın”dan, “şartlarını kabul ediyorum”a dönen Erdoğan, BM Genel Sekreteri’ni görüşmelerin başlatılmasına, ABD’nin de desteğini arkasına alarak ikna etti.

Akıncı bu süreci tahmin edemedi. Sadece Akıncı değil, Kıbrıs’ta bir çok solcu parti ve örgüt de böyle bir ani gelişmeyi tahmin edemedi. Akıncı özetle suçlanan taraf olmamak için Erdoğan’ın işi oyalayacağını söylerken, ciddi bir adım atmayacağı yönündeki siyasi öngörüsü doğru çıkmaz. Erdoğan bu siyasi hamlesiyle (İsviçre’de Annan, Washington’da Bush ile Kıbrıs görüşmelerinin yeniden başlatılması için görüşme) sadece Akıncı’yı değil, başta Papadopulos olmak üzere Kıbrıslı Rum siyasi çevrelerini de adeta şaşkına düşürür.

Bu BDH lideri Akıncı’nın bu süreçteki birinci önemli yanılgısıdır.

Sayın Akıncı’nın ikincisi yanılgısı ise, New York ve Burgenstock süreci sonrasındaki; “her iki tarafın da, bu vakitten sonra artık Annan Planı’nı reddetme lüksü yoktur” şeklindeki söylemidir. Bu sürecin başlamasıyla artık çözümün kaçınılmaz olduğu siyasi öngörüsüyle “Baharda Avrupa” sloganı ile fikrini değiştirdiğini açıklayıp, “kimsenin bu planı reddetme lüksü yoktur” diyen Akıncı, Rumların referandumdaki üstelik de %75’lik “hayır”ı ile ikinci kez yanılır.

Yeri gelmişken yazalım. Akıncı’nın 3. siyasi yanılgısı ise, referandumdan hemen sonra ortaya şıkan % 65 “evet” oyuna bakarak, Denktaş’lı bir hükümete desteği çektiklerini ve artık Denktaş’sız bir hükümetten yana olduklarını açıklamasıdır.

Akıncı Denktaş’lı bir hükümet formülüne karşı olduğu ve kesinlikle desteklemeyeceği şeklinde eleştirisini, bir kaç ay içerisinde unutur. Oğul Denktaş’la hükümetin siyasi ortağı olabilmek için görüşme masasına oturunca, “yanılgı ile tornistan” arasında bir siyasete daha imza koyar...

(3) Bu olay, Kıbrıs’ta antlaşma olacağı konusunda, Ali Erel’in üçüncü siyasi yanılgısı oluyordu. Daha önce, 2002 yılı sonunda, BMBP ve Ortak Vizyon tarafından düzenlenen İnönü Meydanı’ndaki büyük mitingde, Ali Erel, “Çözüm ve AB üyeliğinin” Annan Planı’nın ilk versiyonlarındaki tarihlerde öngörüldüğü gibi, şaşmadan gerçekleşeceğine inandığını nutuk eder. Nisan 2003’da referandumun yapılacağına ve evet çıkacağına garanti gözüyle bakar ve herkesi referandumdan sonraki şölene, mitingin yapıldığı “İnönü Meydanı”na davet eder. Tabii o tarihte ne referandum ne de şölen gerçekleşmez!...

Sonra, Veziroğlu, Kotak ve K.Akay’, Özdil Nami ve Ali Erel’in katıldığı BRT programında “bu iş bitti sizin haberiniz yok” diyen Ali Erel’in tersine, Aralık 2002 Kopenhag Zirvesi’nde de Kıbrıs sorunu yine çözülmez.

Gerçekte Ali Erel, 14 Aralık seçimlerinden önce yapılan kamuoyu araştırmalarında, “en güvenilir siyasetçi” iken, bu araştırma sonucunu, ayrı parti kuracak kadar fazla abartır. Nitekim 14 Aralık 2002 seçimleri öncesinde CTP ile girdiği adaylık pazarlığında, yarı yarıya milletvekilliği adaylığı kontenjanı ve hatta eş başkanlık ister, kabul görmeyince ayrı parti kurma yoluna gider. Seçimlerden önce gazetelere verdiği demeçlerde % 30’ların üzerinde oy alacağını söyleyen Ali Erel, % 3 oy bile alamayarak, bu kez de farklı bir şeklide yanılır Halbuki 14 Aralık 2003 seçimlerinde CTP’nin, Ticaret Odası’ndaki arkadaşları ile kendisine, 12 adaylık kontenjanı önerisini kabul etmiş olsaydı, Ali Erel ve birkaç arkadaşı milletvekili olurken, Annan Planı ve BA üyeliğini savunanların oyları da üçe değil, iki’ye bölünmüş olacaktı.

Ali Erel bu şekilde çok hızlı yükseldiği siyasi kariyerinde, zincirleme yaptığı yanlış siyasi değerlendirmeler sonunda, çok hızlı bir siyasi düşüşü yaşar.

(4) Hristofyas 15 Nisan tarihindeki AKEL Kurultayında yaptığı konuşmadan... Ayrıca bir kısım BMBP üyesi ile referandum öncesi yaptığı görüşmelerde söylediklerinden...

copyleft (c) 2001-03 hamamboculeri.org