Medyadan Seçmeler, 18 Ekim 2005

Sevgül Uludağ

 

15 Eylül - 18 Ekim 2005

MEDYAYA TAKILANLAR

Yunan ırkçılar Türkiye karşıtı festivalde ısrarlı

Yunanistan’daki düzenlenmesi planlanan ancak daha iptal edildiği açıklanan ırkçı festivalin organizatörleri, toplantının Yunanistan’da "gizli bir yerde" yapılacağını açıkladı.

Yunanistan’da yapılması planlanan ancak daha sonra Yunan makamlarınca iptal edildiği açıklanan Türkiye karşıtı ırkçı festivalin organizatörleri, her şeye rağmen toplantının yapılacağını iddia etti.

"Bizim Avrupamız, Onların Değil. Türkler Avrupa’dan Dışarı" sloganıyla başlaması planlanan ırkçı festivalin düzenleyicileri, "Festival her şeye rağmen düzenlenecek. Gençlik buluşması, Yunanistan’da özel bir mülk üzerinde gerçekleştirilecek ve hiç kimse toplantıdan bir gün öncesine buranın neresi olduğunu bilmeyecek" diye konuştu.

Avrupa’nın en az dokuz ülkesinden ırkçı partilerin katılımı beklenen festivale birkaç bin neo-Nazi’nin katılması bekleniyor. Daha önce festivale katılacağını açıklayan ırkçı partiler arasında Alman Demokrasi Partisi, İtalyan Forza Nuova, İspanyol La Fallange vardı.

Irkçı festivalin organizasyonunu da Yunan Altın Şafak üstlenmişti. Toplantıya Yunanistan’dan gelen tepkiler de arttı. "Avrupa’da Irkçılık Karşıtı Gençlik" grubunun Yunan üyeleri, festival alanı önünde kendi kamplarını kuracaklarını ve hiçbir neo-Nazi’yi toplantı alanına sokmayacaklarını açıkladı. Yunan ırkçılık karşıtları, "Toplantının nereye kaydırıldığı önemli değil. Festival nederne yapılırsa yapılsın biz de oraya gideveğiz" dedi. Böyle bir karşılaşmanın gerçekleşmesi halinde ise çatışmaların yaşanabileceğinden korkuluyor.

(ANKA – 15.9.2005)

POSTA

Bu iş bizi bozmaz

Mehmet Ali BİRAND

Avrupa Birliği Brüksel’de Türkiye’yi konuşuyor. Ortaya çıkan taslağa bakılırsa, Ankara rahatsız olacak, ancak 3 Ekim müzakereleri kurtulacak. Bakın, AB Karşı Deklarasyonu (KD) ne diyor?

Bu yazıyı belirli bir çekinceyle yazıyorum. Zira dün öğleden sonra, Brüksel’de 25 üye ülke daimi delegeleri bir araya geldiler ve Türkiye konusunda yayınlayacakları Karşı Deklarasyona (KD) son şekli vermek için masaya oturdular. Ben bu yazıyı yazarken toplantılar henüz bitmemişti. Ancak siz bugün diğer sayfalarda kesin sonucu okuyabilirsiniz. Ne olursa olsun, bu yazıda size anlatacaklarımla toplantının sonucunun birbirinden çok farklı olmayacağını sanıyorum.

Herşeyden önce, AB’nin üstünde çalıştığı Karşı Deklarasyon, Türkiye’nin daha önce yayınladığı Kıbrıs Deklarasyonuna bir yanıt niteliğinde olacak.

Nasıl bizimki tek yönlü ve sadece bizi bağlayan bir Deklarasyon idiyse, AB’nin Kıbrıs Deklarasyonu da aynı şekilde tek yönlü ve kendi görüşlerini açıklamaktan ileri gitmeyen, hiçbir bağlayıcılığı olmayan bir belge olacak. Yani fazla telaşlanmaya, onur meselesi yapmaya hiç gerek yok. Ankara beğenmezse, çıkıp “Ben sizinle aynı görüşte değilim. Deklarasyonunuzu da kabul etmiyorum” der ve sırtını döner, kendi işine bakar yani müzakere masasına oturur.

Şu anda tartışılan taslağın ne anlama geldiğini şöyle anlatabiliriz: (Bakınız tam metin yanda)

1. Türkiye’nin ek protokolü imzalaması olumlu, ancak Kıbrıs hakkındaki Deklarasyonundan üzüntü duyar.

2. Türkiye’nin Deklarasyonu tek yanlıdır, bizi bağlamaz. Deklarasyon, Türkiye’nin yükümlülüklerini etkilemez.

3. Türkiye, Kıbrıs gemilerine limanlarını açmak zorunda. Türkiye’nin bu kurala uyup uymadığı 2006 yılında kontrol edilecek. Gerekirse, bu anlaşmazlığı çözmek için mekanizmalar çalıştırılacak. Eğer Türkiye, Kıbrıs gemilerine hava ve deniz limanlarını açmazsa, başlıklar (Ulaşım, Malların serbest dolaşımı ve Gümrükler gibi...) açılmayacak.

4. Türkiye, Kıbrıs’ın 1 Mayıs 2004’ten bu yana AB’nin tam üyesi olduğunu unutmamalı ve buna göre hareket etmeli.

5. Türkiye tam üye olmadan Kıbrıs’ı tanımak zorunda .

6. AB, Kıbrıs sorununun BM çerçevesinde çözümü gerektiğini kabul eder.

7. AB bu sorunları 2006 yılında yeniden ele alıp görüşecek. (NOT: Bu cümle, yeni bir karar gerektirdiği anlamına gelmiyor.)

Bu taslak aynen kabul edilirse, Türkiye’yi bozmaz. Kimileri, AKP hükümetini eleştirir ancak 3 Ekim müzakerelerini engellemeyeceğinden dolayı önemli değildir.

Asıl önemlisi, bundan sonra görüşülmeye başlanacak olan Müzakere Çerçeve Belgesidir. (MÇB) yukarıdaki fikirler MÇB’ye de sokulursa kötü olur. Zira MÇB bağlayıcıdır. Özetle asıl önemli tartışmalar bundan sonra başlayacak.

* * *

TASLAK DEKLARASYON AYNEN ŞÖYLE:

1- Avrupa Topluluğu ve Üye Ülkeleri, Avrupa Komisyonu’nun Aralık 2004 tarihinde varmış olduğu sonuçlar uyarınca Türkiye’nin, Türkiye ile Avrupa Topluluğu ve Üye Ülkeleri arasında ortaklık antlaşmasının ek protokolüne attığı imzayı kabul etmektedir. İmza sırasında Türkiye’nin Kıbrıs Cumhuriyeti ile ilgili açıklama yapma ihtiyacını üzüntü ile karşılamaktadırlar.

2- Avrupa Topluluğu ve Üye Ülkeleri bu açıklamanın tek taraflı olduğunu, Protokolün içeriği olmadığını ve Türkiye’nin zorunluluklarına yasal hiçbir etkisi olmadığını açıkça belirtir.

3- Avrupa Topluluğu ve Üye Ülkeleri Ek protokolün ayrıcılık yapılmadan tamamen uygulanmasını ve taşımacılıktaki kısıtlamaları da içeren malların serbest dolaşımı için bütün engellerin kaldırılmasını beklemektedir. AB tarafı Ortaklık Anlaşması çerçevesinde 2006 yılında uygulamayı değerlendirecektir. Eğer gerekirse, uygulanabilir anlaşmazlıkları çözüm mekanizmalarına yönelecektir. Avrupa Topluluğu ve Üye Ülkeleri Türkiye’nin imza koyduğu obligasyonları yerine getirene kadar ilgili bölümler için görüşmeler başlamayacaktır.

4- Avrupa Topluluğu ve Üye Ülkeleri Kıbrıs Cumhuriyeti’nin 1 Mayıs 2004 tarihinde AB’ne üye olduğunu hatırlatır. Kıbrıs Cumhuriyetini uluslararası hukukun bir parçası olduğundan dolayı tanıdıklarının vurgularlar.

5- Tam üyelik öncesi tüm üye ülkelerin tanınması üyeliğin gerekli bir parçasıdır.Bu nedenle AB, Türkiye’nin tüm üye ülkeler ile ilişkilerinin mümkün olan en kısa zamanda olağanlaşmasına (normalleşmesine) verdiği önemin altını çizer.

6- Bu çerçevede AB ve üye ülkeleri, BM Genel Sekreterinin Kıbrıs sorununun kapsamlı bir çözüme kavuşması yönündeki çabasını desteklemek ve kalıcı bir çözümün bölgede barış, istikrar ile uyumlu ilişkilere katkıda bulunacağı konusunda da hemfikirdirler.’’

7- Konsey bütün bu konuları 2006 yılında ele alacaktır.

(POSTA – Mehmet Ali BİRAND - 15.9.2005)

POLİTİS:

“Kıbrıs sorununda ne istiyoruz?”

Kıbrıs Rum tarafı, uluslararası alanda birçok kuşkucuda, Kıbrıs sorununda gelişme yaşanmasını ve şu anda çözüme varılmasını istemediği, ancak Kıbrıslı Türklerin AB vasıtasıyla Kıbrıs Cumhuriyeti’ne dahil olmasını istediği yönünde bir izlenim yaratmaktadır. Şüphecilere göre bu izlenim, bazı faaliyetlerimizden ortaya çıkmaktadır.

Kıbrıs Rum tarafı, geçtiğimiz yıl Aralık ayında yapılan AB Zirve Toplantısında, Kıbrıs sorununun çözümü ile Türkiye’nin üyelik müzakerelerinin başlamasının bağlantılı kılınmasını istemedi, ancak yeni bir ifade olan Türkiye ile ticari ilişkilerimizin normalleşmesini önerdi.

Tassos Papadopulos’un Sözcüsü, yazın başlarında Prendergast ile görüştü, ancak Annan Planındaki değişikliklerle ilgili somut tezlerimizi değil, genel olarak bazı endişe bölgelerimizi ortaya koydu. Şu günlerde, Türkiye’nin Kıbrıs Cumhuriyeti’ni tanımadığı yönünde yayınladığı deklarasyona cevap olarak Komisyon’un karşı deklarasyonunun görüşülmesi çerçevesinde, Hükümetimiz, Kıbrıs sorunu ile ilgili herhangi bir ifadenin yer almaması konusunda ısrar ediyor.

Hatta iktidardaki partiler bile, Hükümeti, kötü uygulamaları ve Kıbrıs halkının 24 Nisan tarihinde ifade ettiği iradenin kötü bir şekilde ele alınması konusunda suçlayıcı nitelikte bazı açıklamalar yapmaktadır. Genel olarak içinde bulunduğumuz şu günlerde, Kıbrıs sorunundaki görüntü bulanıktır ve bunun bütün sorumluluğunun Hükümette olduğunu düşünüyoruz.

İçteki ve uluslararası alandaki kamuoyu, yanıtlanması gereken bazı sorular sormaktadır:

• Kıbrıs sorunundaki müzakerelerin yeniden başlamasını istiyor muyuz? Eğer yanıt evetse, bu konu ile ilgili olarak ne yapıyoruz?

• Zaman mı kazanmak istiyoruz? Eğer yanıt evetse, ne umut ediyoruz?

• Bizim AB üyesi olduğumuz ve Türkiye’nin Avrupa perspektifini sağlamak için destek aradığı bir dönemde, neden müzakerelerin derhal başlamasını değil de ilişkilerimizin normalleşmesini istiyoruz?

(POLİTİS – 15.9.2005)

ALİTHİA:

“Onbeş dakika yeterli olacaktı”

Alekos KONSTANTİNİDİS

Dışişleri Bakanı Yorgos Yakovu, Cumhurbaşkanı Papadopulos ile BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın beklenen görüşmesinden birşey ortaya çıkmasının sözkonusu olmadığını ifade etmek için şunları söyledi: ‘Cumhurbaşkanı ile BM Genel Sekreteri’nin görüşmenin uzun süreciğini tahmin etmiyorum. Bu görüşmenin sadece on beş dakika sürmesi bekleniyor.’ (Caydırıcı diplomasi).

Ancak Papadopulos ile BM Genel Sekreteri’nin görüşmesinin ne kadar süreceği önemli değildir. Bu görüşmenin uzun sürmesinin hiçbir önemi yoktur. Önemli olan görüşmenin içeriğidir. Önemli olan, Cumhurbaşkanı Papadopulos’un bu görüşmede BM Genel Sekreterine birşeyler söyleyip söylemeyeceğidir.

Eğer Cumhurbaşkanı Papadopulos’un Kofi Annan’a söyleyecek ciddi birşeyleri varsa, bunun için on beş dakika bile yeterli olacaktı. Eğer Cumhurbaşkanı Papadopulos, Kıbrıs sorununun çözümlenmesi ve Kıbrıs’ın yeniden birleşmesi amacıyla müzakerelerin yeniden başlamasını gerçekten istiyorsa, uluslararası örgütün Genel Sekreteri’ni, anlaşmaya varmak için, siyasi iradenin ve kararlılığın varolduğu (ki Prendergast Kıbrıs ziyareti sırasında böyle birşeyin olduğunu saptamamıştı) ikna etmek için yeter de artar bile...

Papadopulos’un Kofi Annan’a, müzakerelerin Annan Planı temelinde yeniden başlamasını imkansız kılacak önkoşul koymadan, müzakere masasına dönmeye hazır olduğunu açık bir şekilde ifade etmesi için on beş dakika yeterlidir. Hem Cumhurbaşkanı Papadopulos, hem de Yorgos Yakovu, Kofi Annan’ın Kıbrıs sorununun çözümü yönünde yeni bir girişim ya da çaba üstlenmeye karar vermesi için tam olarak neyi beklediğini biliyorlar. Papadopulos, BM Genel Sekreteri’nin beklediği şeyi, on beş dakikada değil, beş dakikada da açıklayabilir.

Ancak Kieran Prendergast’ın, New York ve Lefkoşa’da gerçekleştirdiği, uzun saatler süren görüşmelerden sonra saptadığı gibi, siyasi irade ve karalılık yoksa, Cumhurbaşkanı Papadopulos ile Kofi Annan’ın görüşmesi on beş dakika değil, on beş saat sürse bile, hiçbir sonuç vermeyecektir.

EDİ Başkan Yardımcısı Mihalis Papapetru, geçtiğimiz Pazar günü ‘Alithia’ gazetesine verdiği demeçte, ‘BM tarafından yeni bir girişim yönünde önkoşulun ve niyetin varolmadığını, çünkü Kıbrıs Rum tarafının, son ağız yoklamaları yapılırken, BM Genel Sekreteri ve diğer uluslararası faktöre gönderdiği mesajın çözüm için acele etmediğimiz ve şu anda çok şeyin olamayacağı yönünde’ olduğunu söyledi.

Ancak siyasi irade ve kararlılık olduğu ve bir on beş yıl daha beklememizin daha iyi olduğuna karar vermediğimiz zaman, on beş dakika içinde bile çok şey olabilir.

(ALİTHİA – Alekos KONSTANTİNİDİS – 15.9.2005)

ALİTHİA:

“AB’nin komik eşit üyesi”

Pampos HARALAMBUS

Cumhurbaşkanı Tassos Papadopulos, acıklı ulusa sesleniş konuşması vasıtasıyla, Kıbrıslı Rumlara, Annan Planının reddedilmesinden kaygı duymamaları ve iyimser olmaları yönünde çağrıda bulundu, çünkü: ‘Annan Planının reddedilmesi halinde, Kıbrıs Cumhuriyeti bir hafta içinde AB’nin eşit üyesi olacak ve siyasi açıdan korunacaktır.’

17 Haziran 2004 tarihinde, yani Kıbrıs Cumhuriyeti’nin AB üyesi olup, siyasi açıdan korunduğu tarihten bir buçuk ay sonra, Avrupa Konseyi, Cumhurbaşkanı Papadopulos’un katılımıyla, Türkiye’yi, ‘Kıbrıs sorununu çözmek için elinden geleni yaptığı’ yönünde överek, işgalin sorumluluklarından kurtardı.

17 Aralık 2004 tarihinde, Kıbrıs’ın Cumhurbaşkanı’nın eşit üye olarak katılacağı ve Türkiye’nin AB ile üyelik müzakerelerine tarih almayı beklediği ikinci Avrupa Konseyi yapılacaktı.

11 Ekim 2004 tarihinde, Kıbrıs Cumhuriyeti Brüksel’de bir dizi talebini içeren memorandum sundu. Bu memorandum, Türkiye’ye çok istediği tarihi vermek için önkoşul olarak sunuldu.

Memorandumda şunları istedik:

1. Kıbrıs’ın Türkiye tarafından derhal ve tam olarak tanınmasını.

2. Ankara’da Kıbrıs Büyükelçiliği açılmasını.

3. Türk limanlarının Kıbrıs gemilerine açılmasını.

4. Türkiye’nin havaalanlarının Kıbrıs için açılmasını.

5. Yeni yerleşiklere moratoryum konulmasını.

6. Türk askerlerinin geri çekilmesine takvimler konulmasını.

7. Türkiye’nin, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına uymasını

8. Kıbrıs ve Türkiye arasındaki ilişkilerin normalleştirilmesini.

9. Türkiye’nin, uluslararası örgütlere katılmak istediği zaman Kıbrıs karşısında veto kullanmamasını.

10. Gümrük Birliği’nin genişletilmesini.

Nitekim, siyasi açıdan korunmuş Kıbrıs’ın Cumhurbaşkanı bunlardan hiçbirisini elde etmeden, Türkiye’ye üyelik tarihi verdi. Bütün üye devletleri ilgilendiren ve başka türlü olmayan son önkoşul kabul edildi. Türkiye yazılı olarak değil, sözlü olarak taahhütte bulundu. Bunun ötesinde, taahhüt gelecekle ilgiliydi ve karışık ve anlaşılmayan koşullara eşlik ediyordu.

Eşit Cumhurbaşkanı, Türkiye’nin Kıbrıs Cumhuriyeti’ni tanımaktan kurtulmayacağı yönünde kendi açıklamasını yaptı. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ‘gerekleri ile birlikte’ tanınmasını istedi, aksi taktirde Türkiye ile üyelik müzakerelerinin başlamaması gerektiğini ifade etti.

Cumhurbaşkanı’nın sağ kolu DİKO Başkan Vekili Nikos Pittokopitis, durumları ta o zamandan, açık bir şekilde ortaya koydu.

Pittokopitis, ‘Kıbrıs Cumhuriyeti’nin, AB’nin bağımsız ve tam üyesi olarak imza atması için sadece bir anlığına tanınıp, imzadan birkaç dakika sonra tanınmayan bir devlet olamayacağını’ ifade etti.

Pittokopitis, ‘herhangi bir baskıya ya da herhangi bir çıkara boyun eğmeye niyetli değiliz, çünkü neden Avrupa’ya girdik, Avrupa ilkeleri nerede, Avrupa hukuku nerede, mevzuat nerede, Avrupa bütün toprağıyla Kıbrıs Cumhuriyeti olarak tanırken, diğer yandan Türkiye bizi devlet olarak nasıl tanımaz, Türkiye bizi devlet olarak tanımazken, Avrupai süreci için onu tanımamızı nasıl isteyebilir, şeklindeki soruları kendi kendimize soruyoruz.’

Sonuç olarak tanınmış bir devletiz ve baskılara boyun eğmeye niyetli değiliz. AB’nin tam ve eşit üyesiyiz, Avrupa ilkeleri nerededir?

Eğer Pittokopitis liderine sorarsa, lideri ona, sadece Avrupa ilkelerinin nerede olduğu konusunda değil, aynı zamanda siyasi açıdan korunmanın nerede olduğunu ve bir devletin komik bir devlet iken, Avrupa’da ne kadar eşit olduğu konusunda da yanıt veremeyecektir.

(ALİTHİA – Pambos HARALAMBUS – 15.9.2005)

MİLLİYET

Fransa'ya fazla güvenen Rumlara hüsran

Semih İDİZ

Rumların AB'de oynamaya çalıştıkları temel oyun tutmadı. Nedeni ise Fransa'ya fazla güvenmeleri. Paris'in, kendi amaçları için olsa bile, Kıbrıs konusundaki ısrarını sonuna kadar sürdüreceğine inandılar. Oysa gelişmeler bunun böyle olmadığını gösteriyor.

Gerçi Rumlar bu işten elleri tümüyle boş çıkmıyorlar. Türk limanlarının Rum gemilerine açılması konusundaki AB ısrarı bir yerde "kurumsallaşmış" oldu. "Kıbrıs Cumhuriyeti'nin tanınması" konusunda olmasa da, bu konuda 25 üye arasında görüş birliği var.

Türkiye'nin buradaki esas kozu ise AB Komisyonu'nun "Yeşil Hat Tüzüğü"dür. Yani, Kıbrıslı Türkler üzerindeki ekonomik izolasyonun kalkması için ortaya koyulan tüzük. Bu tüzüğün uygulanması şu anda Rumlar tarafından engelleniyor.

Yaygara kopardı

Başka bir ifadeyle, "Türkiye bana ambargo uyguluyor" yaygarasını koparan Rum tarafı, Kıbrıslı Türklere uygulanan ambargonun sürmesi için çalıştığını kasıtlı olarak görmezden geliyor. Ankara, diplomatik maharetini kullanarak, bu iki konu arasında bir bağlantı kurulmasını başarırsa, AB'nin limanlar konusundaki ısrarını Kıbrıslı Türklerin lehine dahi çevirebilir.

Sonuçta bu limanlar meselesi, siyasi olmaktan çok ekonomik bir meseledir. Örneğin, Tayvan limanlarının dünya gemilerine açık olması Tayvan'ın resmen tanındığı anlamına gelmiyor. Öte yandan, Kuzey Kıbrıs üzerindeki ambargo kalkarsa, Rum kesimi ile Türkiye arasında açılacak olan ticari kanallar Kıbrıslı Türklerin işine bile gelir.

BM'den alınamaz

Türkiye'nin burada yürüteceği mantığı ise şöyle özetleyebiliriz:

"AB'deki mevcut Kıbrıs karmaşası, Türk tarafından değil Rum tarafından kaynaklanıyor. Nedenleri ise artık herkes tarafından biliniyor. Onun için Türk tarafı da, AB'nin verdiği sözleri tutmasını bekliyor. Bu yapılırsa, Türk tarafının -tıpkı Annan Planı sürecinde olduğu gibi- Kıbrıs sorununun çözümü konusunda iyi niyetli ve samimi olduğu görülecektir."

Rumlar, elbette ki, bu limanlar meselesinin çok ötesine gidilmesini istiyorlar. AB'nin Türkiye'yi, üstelik müzakereler öncesinde, "Kıbrıs Cumhuriyeti'ni tanımaya zorlamasını bekliyorlar. Ardından da, Kıbrıs sorununun kademeli olarak BM platformundan alınıp AB eksenine oturtulmasını hedefliyorlar. Bu iki temel hedef itibariyle de Fransa'dan ciddi bir "cesaret aşısı" almış durumdalar.

Fakat öyle anlaşılıyor ki mantık Fransa'ya, sonunda bunun AB açısından hiç de iyi bir rota olmayacağını gösterdi. Zira, ortada 30 yıllık bir Kıbrıs sorunu var ve bunun bugüne kadar görüşüldüğü yer de BM'dir. BM'yi, Annan Planı'nın "hortlamasından" korkan Rumların arzuladıkları gibi, dışlamak ise sorunun çözümsüzlüğünü derinleştirmekten başka bir işe yaramayacaktır.

Bu açıdan bakıldığında, Türkiye'nin "Kıbrıs Deklarasyonu"na karşı AB'nin yayımlayacağı belirtilen, ancak dün de ortaya çıkarılamayan deklarasyondaki en önemli madde, kuşkusuz, Kıbrıs sorununun çözümü için BM'ye işaret eden maddedir. Haberlere bakılacak olursa Rumlar bunu engellemeye çalışıyorlar.

Fakat kendileri açısından ortada ciddi bir sorun var. Çünkü, "Hayır, biz BM'yi istemiyoruz" demenin hiç kimse açısından bir mantığı yok. Kaldı ki, hiçbir AB üyesine, "40 yıldır çözülemeyen şu Kıbrıs sorununu BM'nin elinden alıp kendi sorunumuz yapalım" dedirtemezsiniz.

Rum'a baskı yapın

AB'nin de kabul ettiği gibi, esas çözüm yeri BM olduğuna göre, bu çözümün formülü de bu aşamada beş aşağı iki yukarı belli. Türk tarafının kendi içindeki Annan Planı karşıtlarını da artık aşarak, bu hususları AB'ye sürekli olarak hatırlatması ve Avrupalı muhataplarını, bu aşamada baskı uygulanacak tarafın Rum tarafı olduğuna ikna etmesi gerekiyor.

(MİLLİYET – Semih İDİZ – 15.9.2005)

TO VİMA

Atina etki altında kalmamalı

Rihardos Someritis

Türkiye'nin üyeliğine ilişkin olarak Yunanistan'ın özel bir sorumluluğu yok. Bu üyeliği on yıllardan bu yana Türkler amaçlıyor, on yıllardan bu yana da Avrupa hükümetleri ya destekliyor, ya da reddetmekten kaçınıyor. Uzun lafın kısası, Türkiye resmen aday ülke olma hakkına sahiptir.

Bu kararları (Helsinki, Kopenhag, Brüksel vb.) Yunan diplomasisi engellemedi, destekledi, hatta samimi olarak destekledi. Hâlâ gündemde bulunan temel argüman; milliyetçi, yarın da belki İslami-Asyalı bir Türkiye değil, özlü biçimde Avrupalı bir Türkiye çıkarımıza mı değil mi?

Türkiye'nin AB üyesi olması için AB müktesebatına uyum sağlamasının, bütün alanlarda AB müktesebatını kabul etmesinin şart oluşturduğu netti ve hâlâ net. Bu ne zaman olacak? AB yöneliminin başında mı, yoksa sonunda mı? AB geçen ekim ayında Türkiye'nin önümüzdeki ekim ayında müzakerelere başlaması için ne yapması gerektiğini belirledi. Türkiye'nin iç hukukunda değişiklikler yapması, Gümrük Birliği'ni 10 yeni üye ülkeye genişletmeye yönelik ek protokolü imzalaması gerekiyordu. Ancak, Kıbrıs Cumhuriyeti'ni diplomatik olarak tanıması istenmedi Türkiye'den.

Ancak, Türkiye vahim bir hata yaptı: Ek protokolü kabul edilmesi mümkün olmayan itirazlar öne sürerek imzalarken, bu imza ile birlikte Kıbrıs Cumhuriyeti'ni tanımadığına ilişkin bir deklarasyon yayımladı.

Erdoğan hükümeti sadece zorlu iç cepheyi düşündü, Avrupa cephesini düşünmedi: Böylece, kendi iç nedenlerinden dolayı Fransa ve Türkiye'yi Avrupa'da istemeyenlere ya da gelecekteki üyeliğini mümkün olduğu kadar geciktirmek isteyenlere 'altın bir argüman' sağladı; Türkiye 25. müzakereciyi tanımadan '25'ler Türkiye ile nasıl müzakerelere başlayabilir? Bu argüman mantıklı, ancak, aynı zamanda ikiyüzlü ve art niyetlidir: Bu argümanı öne sürenler, başta Papadopulos, Chirac ve birçok Yunanlı yetkili, geçen aralık ayında da durumu biliyorlardı.

Karamanlis, mütereddid ve dikkatli adımlarla 'Türk aleyhtarı' (bu konuda) trene binmekte olduğu belirtileri veriyor. Böylece, dış politikasında tek 'sabit' hususun orta ve uzun vadeli bir hedefi olmadığını gösteriyor.Poker oynanıyor: Erdoğan, üyelik müzakereleri başlamadan bütün Avrupa'da herkesin ayrı ayrı istediğini yerine getirirse, kazanıyor. Getirmezse eski çıkmazlara yeniden sokulacağız.

Yunan ve Türk kurulu düzenlerinin önemli bir kısmının sözde vatansever gerginlikler ve milliyetçiliklerden geçinmeye alışmış olduğu gerçek. Türkiye'nin Avrupa perspektifi hem Türkiye hem bizim için bu durumu değiştirecek. Her halükârda, kendi çıkarlarımıza bakmak istiyorsak, kaderlerimiz Chirac'ın kurnaz politika oyunlarından ve rakibi Sarkozy ya da Blair ile rekabeti çerçevesinde biçimlenmemeli.

Bizim sorunumuz şu: Yarının Türkiyesi'nin AB üyesi olmasını mı yoksa şimdiye kadar var olan sürtüşme ortamını mı tercih ediyoruz. Başka bir ifadeyle: Vazgeçilmez komşumuzu nasıl istiyoruz?

(TO VİMA - Rihardos Someritis – 6.9.2005)

DER STANDARD

“Türkiye’nin zamanı azalıyor”

Alexandra Föderl Schmid

Türkiye'nin katılım ihtimaline ilişkin AB müzakerelerinin eşiğinde kulağa çalınan sesler sertleşmeye başladı. Gerçi üye ülkelerden hiç biri müzakerelerin 3 Ekim'de başlamasını alenen sorgulamıyor, ama zaman azalıyor: AB Ankara'nın AB üyesi Kıbrıs'ı tanımamakta direnmesine ilişkin bir pozisyon belirlememesi bir yana, hala Türkiye ile giriş müzakerelerine ilişkin bir çerçeve belgesi hazırlamadı. 25 AB ülkesinin bu konuda görüş birliğine varamaması halinde, müzakerelere de başlanamayacak. Muhtemelen bazı AB ülkeleri bu karta oynuyor.

Diğer bütün AB ülkeleri yalnız Kıbrıs'ın "mümkün olduğunca çabuk" tanınmasını isterken, Lefkoşa'nın müzakereleri veto edip etmeyeceği biraz şüpheli. Zaten veto ile değil, görüşmeleri bloke etmekle tehdit ediyor. 25 ülkeden oluşan Birlik'te Kıbrıs'ın tek başına isteklerini kabul ettirecek ağırlığı yok. Fransa'nın AB Dönem Başkanı İngiltere'nin ısrarı üzerine, Kıbrıs'ın 3 Ekim'den önce tanınmasını ve bunun en geç 2006'ya kadar gerçekleşmesi gerektiğinin belgede yer almasını istemekten vazgeçmesi üzerine, Kıbrıs güçlü müttefikini kaybederek yalnız kaldı.

Bu Avusturya için de böyle oldu. Şu sıralar hiç bir hükümet Türkiye için tam üyelik hedefinin yanı sıra ikinci bir seçeneğin çerçeve belgesinde yer alması isteğine katılmak istemiyor. Dışişleri Bakanı Ursula Plassnik'in durumun 24'e karşı 1 olduğu yolundaki son beyanı, Avusturya kamuoyuna ve diğer partilere yönelik, "hiç değilse denedik" gibilerinden bir mesajdı. Aslında Türkiye ile giriş müzakerelerinin 3 Ekim'de başlayıp başlamayacağı, Ankara'dan hangi şartların isteneceği ve tam üyeliğin tek hedef olarak kalıp kalmayacağı, Almanya'daki seçimlere, özellikle de akibinde kurulacak koalisyona bağlı.

(DER STANDARD - Alexandra Föderl Schmid – 14.9.2005)

DIE PRESSE

“Kıbrıs, müzakereleri bloke etmek istiyor”

Türkiye'nin Kıbrıs Cumhuriyeti'ni tanımamakta ısrar etmesi halinde, "bu AB ile giriş müzakerelerinin planlandığı gibi 3 Ekim'de başlayamayacağı anlamına gelir" şeklinde konuşan Kıbrıs Hükümet Sözcüsü Kipros Hrisostomidis, gerçi salı günü Lefkoşa'nın müzakerelerin başlangıcını bloke edeceğini söyleyerek tehdit etti, ama bunun ne şekilde gerçekleştirileceğini açıklamadı. Tassos Papadopulos başkanlığındaki Kıbrıs Hükümeti, tüm tehditlere rağmen müzakerelerin başlama tarihini somut bir şekilde veto etmeyi düşünmüyor.

Genişleme Komiseri Olli Rehn salı günü Türkiye'den limanlarını Kıbrıs gemilerine açmasını istedi. Rehn, Türk limanlarının "üye ülkelerin hepsinden gelecek bütün gemilere açık olması gerektiğini." vurguladı.

--AB Daha Esnek Olmalı--

İngiltere'deki "Center for European Reform"un (CER) salı günü yayımladığı bir araştırma, Avrupa'da giderek artan direnişe rağmen, açıkça Türkiye'nin AB'ye alınmasından yana çıkıyor. Araştırmaya göre, Türkiye'nin önünde uzun bir Avrupa yolu olmasına rağmen, Avrupa Birliği Türkiye'nin üye olması halinde zarardan çok kar edecek. Araştırmada AB'nin son genişlemenin ardından artık yıllar önceki gibi "ayrı ülkelerden oluşan, ancak tek kültürlü bir Hristiyan klübü olmadığı", AB'nin yakında sayıları 27'ye çıkacak olan üyeleri ile zaten daha esnek olmak ve üyelerinin farklı gelişme düzeylerini dikkate almak zorunda olduğu belirtiliyor; ayrıca Türkiye'nin Birliğe alınmasının Brüksel'i kendi kurumlarını reforma tabi tutma hızını artırmaya ve daha iyi işlemeye zorlayabileceğinin de altı çiziliyor.

Türkiye'nin AB'ye üye olmak için başvuran ülkeler arasında "stratejik açıdan en önemlisi olduğuna" da değinen araştırmada, Türkiye gibi büyük bir ülkenin ve onun Orta Doğu ülkeleriyle ilişkilerinin, AB'nin dış ve güvenlik politikasının daha fazla nüfuz kazanmasına katkıda bulunabileceği de yer alıyor.

Araştırma birçok Avrupalının "yoksul Türkiye"den korkmasına da karşı çıkıyor: Ülkenin yeni üye ülkelerin şimdiki durumu ile kıyaslanmaması gerektiğine işaret edilerek, Türkiye'nin ekonomik randımanının bugün AB ortalamasının yüzde 30'unu oluşturduğu, Polonya'nınkinin ise katılımdan on yıl önce yüzde 35'ini oluşturduğu belirtiliyor.

Araştırmayı yapan uzmanlar, Batı Avrupa iş piyasasının Türk işgücünün akınına uğramasını da pek olası görmüyorlar. Geçiş hükümlerinin iş piyasalarını koruyacağı, ayrıca genç ve dinamik bir Türkiye'nin, ekonomik durgunluğun yükü altında ezilen, yaşlanmış Avrupa'ya hız kazandıracağı ifade ediliyor.

Araştırma, AB'ye, tam üyeliğin şartlarını daha açık bir şekilde belirlemesini tavsiye ediyor ve Türkiye'nin AB ile uzun yıllar müzakerelerde bulunacak büyük bir ülke olarak, reformlar konusunda kendisine şimdiye kadarki adaylara kıyasla daha açık bir yol gösterilmesine ihtiyaç duyduğunu vurguluyor.

(DIE PRESSE – 14.9.2005)

FİLELEFTHEROS:

“Çerçeve ve karşı deklerasyon olmadan...”

Kostas VENİZELOS

Ankara’nın Kıbrıs Cumhuriyeti’ni tanımadığı yönündeki açıklamasına ilişkin olarak AB içinde şekillenen yeni durumlar, Lefkoşa için elverişli değildir. AB Dönem Başkanı İngiltere ve Fransa’nın anlaşmasından sonra, ‘25’lerin güçlü bir karşı deklarasyon yayınlama olasılığı sınırlıdır. Mesele, Ankara’nın açık deklarasyonuna cevap vermeyen ya da AB’nin ortak tezi olmayan güçlü bir karşı deklarasyonun yayınlanmasının, Lefkoşa’nın ne kadar işine geldiğidir. Özellikle de yeni taslakta benimsenen ifadeler, AB Dönem Başkanı İngiltere’nin meşhur uygulamalarına atıfta bulunurken, ikinci olasılık ihtimal dışı bırakılmamalıdır. Kıbrıs sorununda çabalara ilişkin ifadenin, büyü yoluyla ortadan kaldırılması ve bunun yerini geçen yılki fiyasko-sürece atıfta bulunan ifadesinin alması, çıplak gözle de görülebilir.

Sonuç olarak; metnin Lefkoşa’nın taleplerini tatmin etmemesi halinde, karşı deklarasyonun yayınlanmama olasılığı da tercihler arasında olabilir. Öte yandan, bütün ağırlık, Türkiye ve AB arasındaki müzakere çerçevesine verilmelidir. Türkiye’nin üyelik müzakerelerinin ilerlemesi ve sonuçlanması ile ilgili önkoşul olarak, üye devletler ile ilişkilerinin normalleşmesi ve Protokolün uygulanması ile ilgili olan ifadelerin (çerçevede) güçlendirilmesi, iyileştirilmesi ve somutlaştırılması gerekmektedir. Ayrıca, Kıbrıs sorunu ve çözüm için ifadelerin de dahil olmasının gerektiği gibi...

Bu konuda ısrarlı olunması gerekmektedir. İngilizlerin, tanınma konusunu Lefkoşa ile görüşmeyi reddettikleri andan itibaren, çerçeve konusunda ısrar etmemizden başka yol yoktur. Müzakere çerçevesi olmadan, üye devletlerin Avrupa Komisyonu’na yönelik koşulların yerine getirilmesine ilişkin buyrukları olmadan; Türkiye ile üyelik müzakerelerinin 3 Ekim tarihinde başlayamayacağı açıktır.

Mesele, Lefkoşa’nın, AB tarafından gerçekten kaçınılamayacak asgari unsurlara sahip bir çerçeveyi kabul ettiği zaman, geçtiğimiz Aralık ayında olduğu gibi sürüklenmesi değil, baskılara dayanmasıdır. Şu anda mesele; Lefkoşa’nın çıtayı ne kadar aşağıya indirdiği değil, şimdi onu biraz daha aşağıya indirmek zorunda kalacağıdır. Bu, güvenli bir şekilde kontrol edilen gelişmelerin ele alınma yöntemi ile ilişkilidir. Mesele; Türkiye’nin olası üyelik sürecinin, Kıbrıs sorununun çözüm çabalarına katkıda bulunup bulunamayacağıdır. Bu alandaki tüm silahlar etkisiz hale getirilirse; bütün bir strateji alaşağı edilecektir. Türkiye’nin üyelik sürecinin, Kıbrıs sorununun çözümüne de hizmet etmesi amacıyla kurulmuş olan bir strateji... Lefkoşa’nın; Aralık ayında tatmin edici olmayan bir çerçeveye razı olduğu söz geri alınırsa, o zaman bu amaçlar Türkiye’nin üyelik sürecindeki hedefler vasıtasıyla nasıl hizmet edecek? Sonuç olarak; üyelik müzakerelerinin 3 Ekim tarihinde başlamaması halinde, Türkiye ve AB Dönem Başkanı İngiltere’nin en çok meşgul olacakları konu bu olacaktır. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin de ellerini havaya kaldırmak için marjı yoktur. Yasal olarak kürsümüz olarak nitelendirilen bir sahada, Türkiye’nin koşullarıyla oynamamız felaket olacaktır.

(FİLELEFTHEROS – Kostas VENİZELOS – 15.9.2005)

SİMERİNİ:

“Filler ve çimen”

Filler savaştığı zaman, çimen acı çeker. Filler, Fransa ve İngiltere’nin Avrupa ve Türkiye’deki çıkarlarıdır. Çimen ise, AB’ndeki çıkarların, art niyetlerin, içten pazarlıkların ve zıtlaşmaların dipsiz çıkarlar hunisinde haklarını talep edebileceğini sanan Kıbrıs Cumhuriyeti’dir. Bu zıtlaşmaların sonucu genellikle, Birliğin sözde temelini oluşturan hukuk ilkelerinde değil, yine çıkarlarda uzlaşmadır. Bu bizim için acı bir gerçektir. Fransa Büyükelçisi bunu bize, ‘Politis’ gazetesine dün verdiği demeçte, Fransız nezaketi ile değil, kaba bir ifade ile hatırlatmaya özen gösterdi.

‘Simerini’ gazetesinin Brüksel muhabirinin de dün dikkat çektiği üzere, Fransa’nın çıkarları iki amaçta odaklanmaktadır:

1. Türkiye ile AB’nin üyelik müzakerelerinin 3 Ekim tarihinde başlaması.

2. Fransa ve İngiltere’nin ortak görüşü ile, AB’nin bütçe meselesinin kapanması.

Fransız Büyükelçinin kabul ettiği gibi Fransa’nın, ‘Kıbrıslıdan daha Kıbrıslı’ görünmeme dürtüsü de üçüncü nedendir.

Fransız şirketlerin Türkiye’de büyük çıkarları vardır. O halde geçen yılın 17 Aralık tarihindeki gibi yeni bir korkunç ikileme neden vardık?

Siyasi cesaretsizliğimizi, çıkarlarımızı talep etmedeki yeteneksizliğimizi ve isteksizliğimizi, aynı zamanda taleplerimizin çıtasını çok aşağıya çekmemizi şimdi çok pahalıya ödüyoruz. Geçtiğimiz yıl Kıbrıs Cumhuriyeti’nin tanınmasını istemedik. Bunu bugün istedik. Elbette ki Türkiye, üyeliğe aday ülke olarak, AB’nin, Kıbrıs’ın da dahil olduğu bütün üye devletlerini tanımak zorundadır. Bu, Türkiye’nin üyeliği için gerekli bir önkoşuldur. Ancak bu, AB’nin, Fransa ve İngiltere’nin üzerinde anlaştıkları karşı deklarasyonunda da önerildiği gibi, Kıbrıs’ın zaman içinde tanınması anlamına gelmektedir.

Şimdi Lefkoşa, yalnız ancak suçlu olarak, şu ikilemle karşı karşıyadır: Karşı deklarasyonu kabul etmek ve Türkiye’yi bizi tanımaya zorlamak olan en büyük müzakere kartımızı kaybetmek ya da 24 ortağa karşı çıkıp herşeyi kendisine isteyen grubun kötüsü ve huysuzu olarak görünmek...

Fransa Büyükelçisi, karşı deklarasyonda Lefkoşa’nın desteğini ‘talep ediyor’, çünkü uzlaşma olması gerektiğinden bahsediyor. Aksi taktirde, Avrupa’nın bu hareketinin hoşumuza gitmemesi halinde, kapı gitmemiz için açıktır. Bütün bunların ardında bostan korkuluğu Annan yeniden ortaya çıkıyor. Atina ve Lefkoşa’nın ödlekliği, aynı zamanda Papadopulos’un kasıtlı cesaretsizliği bizi kaçınılmaz olarak ortaya sürüklemektedir. Çimene yeniden basılacak. Atilla’nın hatırına!

(SİMERİNİ – 15.9.2005)

HARAVGİ:

“Haklar için mücadele”

Hakları için bile mücadele etmek küçük ve savunmasız devletlerin kaderidir. Maalesef Kıbrıs bu kuralın dışında değildir. Bu yüzden de Kıbrıs şimdi, bizzat AB’nin ilan ettiği, ancak art niyet ve çıkarlar söz konusu olduğu zaman onları aşıp dirseğiyle bir kenara ittiği ilkeler için ölçülü ve dikkatli adımlarla mücadele etmek zorundadır.

Fransa’nın geri adım atıp, Türkiye’nin Kıbrıs Cumhuriyeti’ni tanımadığı yönündeki tek taraflı deklarasyonuna cevap olarak AB’nin karşı deklarasyon taslağı konusunda AB Dönem Başkanı İngiltere ile ‘anlaşma’ yapması, belki de bu kadar kısa sürede beklenmediği için, hayal kırıklığına neden oldu. Bu, özellikle de, AB’nin bir ‘melekler kulübü’ olduğu ve ilkelerini saygı ile koruduğu izlenimine sahip olan siyasi çevrelerde hayal kırıklığı yaşanmasına neden oldu. Türkiye’nin tahrik edici tutumunun dört ayak üzerine düşmesi için İngiltere’nin onu her türlü yöntemle destekleme çabalarını en başından fark etmiştik.

AB, Türkiye’nin yaptığı bu açıklamayla Protokolü geçersiz kıldığını söyleyip, ona sözünü tutması yönünde çağrıda bulunarak ve Protokolün uygulanması için ona zaman vererek, kararlı ve belirleyici bir şekilde tepki göstermek yerine; AB Dönem Başkanı İngiltere, bugüne kadar, perde gerisi ve diplomatik düzeyde Türkiye’yi suçtan arındırmaya devam etmektedir.

Kıbrıs Hükümetinin, AB’nin karşı deklarasyonunun son taslağının çerçevesini de tatmin edici olarak düşünmemesi ve iyileştirme talebinde bulunması çok doğru bir hareketti.

Kıbrıs, sadece AB’nin ilkelerinin korunmasını değil, aynı zamanda İngiltere’nin, tek taraflı sinsi faaliyetleriyle ihlal ettiği süreçlere de saygı duyulmasını talep etme yönünde haklarında ısrar ederek, diplomatik mücadele vermek zorundadır. Çünkü karşı deklarasyon taslağında yapılacak olan herhangi bir değişiklik konusunda doğrudan etkilenen ya da konuya doğrudan müdahil olan bir üye devletin bilgilendirilmemesi nerede duyuldu?

(HARAVGİ – 15.9.2005)

HARAVGİ:

“Talat, Türkiye’nin hizmetinde”

Kostakis KONSTANTİNU

Kıbrıs Türk toplumunun lideri Mehmet Ali Talat, son günlerde, biri BM Genel Sekreteri’ne ve diğeri de AB Dönem Başkanı İngiltere’ye olmak üzere iki adet mektup gönderdi.

Her iki mektubun da belirleyici özelliği; Türkiye’nin çıkarlarının ilerletilmesi ve savunulmasıdır.

Talat, dünyanın geriye kalan bütün ülkelerinin aksine, Ankara ile tamamen özdeşleşerek, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Ada’daki tek yasal devlet olarak tanındığını, aynı zamanda AB’nin ve BM’nin üyesi olduğunu anlamazlıktan geliyor.

Talat; Kıbrıs sorununun çözümünün savunucusu ve ateşli destekçisi olarak ortaya çıkmakta ve Kıbrıs Rum tarafını, çözüm istemeyen ve uzlaşmaz taraf olarak göstermeye çalışmaktadır. Ancak Talat; işgalci Türkiye’yi ve onun taleplerini desteklemekte ve uzlaşmaz politikasıyla özdeşleşmektedir.

Talat, Ada’nın ve halkın, insan hakları ve temel özgürlükleri sağlama alınmış, iki bölgeli iki toplumlu federasyon temelinde birleşmesini isteyen Kıbrıslı Türklerin çıkarlarını görmezden gelerek, Türkiye’nin emir kulu olarak davranmakta ve onun politikasını savunmaktadır.

Türkiye’nin, Gümrük Birliği Genişleme Protokolü konusundaki kışkırtıcı politikası, bölgemizdeki ilişkilerin güçlendirilmesinin ötesinde, bizzat AB içinde sorunlar yaratmaktadır. Çünkü Türkiye yasal çerçeveye karşı çıkıyor ve üstlendiği yükümlülükleri gerçekleştirmeyi reddediyor. Ancak; Talat, Türkiye ile tam özdeşleşmekle, Türkiye için de ek sorunlar yaratmaktadır. Bu sorunlar, Türkiye’nin konumunu daha da zorlaştırmaktadır.

(HARAVGİ – Kostakis KONSTANTİNU – 15.9.2005)

ÖZGÜR GÜNDEM

Hatasözü ustası Demirel!

*** 'Yeni (Süleyman) Demirel, aralarında sıkıntı da duyduğu muhakkak olan iki kişi ile resim çektiriyordu: Sütkardeşi Necmettin Erbakan, kankardeşi Alparslan Türkeş. Demirel'in asıl yitim yıllar bu yıllardır. Mussolini'sini arayan bir Hitler gibi 'hareket' eden Türkeş'e paçayı fena kaptırmıştır. (...) İktidar umudu belirince paralelkenarı hemeninden yumağa dönüştürüyor. Mantık düzenine yeni duruma uygun bir kodlama getiriyor. Söz ve öyküyü bilimmiş gibi benimseyen, eski siyasetname yazarları gibi konuşmaya başlıyor. Hiçbir özeleştiri girişiminde bulunmuyor.' Cemal Süreya

Sezai SARIOĞLU

Eylül, tarihsel bilincimizde daha çok zor ve zulüm ile yer etmiş netameli bir ay... Henüz, müjdesini göremediğimiz bir aydır Eylül... 6-7 Eylül 1955'te 'azınlıklara' derin devletin, derin gençlerin ve derin derneklerin düzenlediği provokasyon... Can Yücel'in, 'Kainat Paşa' dediği Kenan Evren'in başında olduğu 12 Eylül 1980 Cuntası... Tarihin marangoz hatası her iki olayın üzerinden onlarca yıl geçmesine karşın egemenlerde ve toplumda yüzleşme emaresi yok. Daha da kötüsü tersinden, yüzleşmemeye yönelik bir ırkçı karşı duruş söz konusu. Susan Sontag'ın 'Konu başkalarının acılarına bakmak olduğu zaman, 'biz' asla cepte keklik sayılmamalıdır' cümlesi bu coğrafyada geçerli değil. Tam tersine, bizde, başkalarının, öteki halkın acısı üzerinde demagoji yapılarak, varlıkları yadsınarak daha çok Türk, daha çok 'biz' olunuyor. Hal böyle olunca da, öteki ve adalet korkusunu yenip tarihin, coğrafyanın insanın ve Eylül'ün içi açılamıyor. Bu nedenle de, genel olarak halklara özel olarak azınlıklara, daha özelde ise devrimcilere, demokratlara yapılan kötülükler karşısında tarihin marangoz hatası kötüler, esastan ve usulden 'susma haklarını!' kullanıyorlar. Can Dündar'ın, ellili yıllarda Tan Matbaası'nın basılarak tahrip edilmesi olayında Süleyman Demirel, Turgut Özal ve Necmettin Erbakan'ın da olduğunu yazması üzerine, Demirel sıkıştığı köşesinden çıkıp, 'Elebaşı değildik ama bu olaya katıldığımız doğrudur. Öğrenci hareketiydi. Anti-komünizm çok revaçtaydı. Bizim de hissiyatımız öyleydi' sözleri de gerçekte 'susma hakkının' devamına ilişkin somut bir kanıt. Demirel bu, yazı da tura da gelse, para tarih çamuruna saplanıp kalsa da hep o kazanacak. Ama asıl önemlisi ve kötüsü, Demirel'in, kendi tarihiyle yüzleşemeyen toplumun, ulusun, devletin 'mikro kozmos' bir modeli olması. Bu anlamda o, tarihiyle, zulmüyle yüzleşemeyen 'kötülük toplumunu', resmi tarihi temsil ediyor. Çünkü o, anlamsız söz fazlalıkları içinde tarihin hiçbir döneminde, 'Hiçbir özeleştiri girişiminde bulunmuyor.' Tersine sözü nereye kadar söyleyeceğini en iyi Demirel bilir. Çünkü, o sözler ilerde (veya o anda) gerçek iktidarlar tarafından kişiye geri aldırılabilir. Bu nedenle onun cümleleri, sistemi kutsayacak tüm olasılıkları barındırır. Bu nedenle onun demagojik cümleleri içinde onun adalet duygusu, yüzleşme ihtimali bulunmaz. Onun bu halini Cemal Süreya şöyle yazıya döker: 'İlerisi için iktidar olasılığı belirince, orada söylemiş olduğu sözleri teker teker geri alma eğilimi içinde mi? Söz dediğin nedir ki zaten? Onları belirsizleştirecek, iki, üç anlamlı kılacak biçimde birkaç kez tekrarlasın.' En anlamlı atasözlerini bile hatasözü olarak kullanmak, işte, Demirel budur. Eylül olur da bizim mahallenin çocukları durur mu? '78 kuşağının düşbazları, bu kez kitlesel olarak 12 Eylül 1980 Cuntası'nın sorumlularının tarihen ve siyaseten yargılanması için kampanyalar düzenleyip meydanlarda sesleri duyurdular. Sonuç, ırkçılığın tabiatına uygun saldırılar, biber gazı, gözaltılar, faşistlerin tehditleri... Çünkü bizler, Can Yücel'in, 'Yani Diyalektik/ Yani Aleyhistan'da yeni bir lehçe olmak' dizelerinin eşliğinde Demirellere inat, yolları yürümekle aşındırmanın inadı içindeyiz. 'Ne gelir elimizden insan olmaktan başka'... Sahi ne gelir elimizden, devrimci olmaktan ve her gün halkların kardeşliği için düşbaşı yapmaktan başka... (ÖZGÜR GÜNDEM – Sezai SARIOĞLU – 15.9.2005)

BİRGÜN

ABD medyası sonunda uyandı

*** Katrina kasırgası, Amerikan rüyasının siyah nüfus için bir boşluktan ibaret olduğunu gösteren ve 200 yıl ABD'yi çürüten ırkçılığın korkunç yarasını ortaya çıkardı... George Bush yönetimi, medya eleştirisinden payını alıyor

Aidan WHİTE

Uluslararası Gazeteciler Federasyonu Başkanı

ABD'deki gazetecilik dört yıllık ölü toprağını sonunda üzerinden attı. 11 Eylül'ü izleyen yıllarda Amerikan medyasının çoğu eleştirel sesini kaybetti ve oto-sansüre yenik düştü.

Beyaz Saray'dan gelen benzeri görülmemiş baskı ve New York ile Washington saldırılarının korkunçluğu ve büyüklüğünün gafil avladığı denge karşısında medya, Bush yönetiminin "terörle savaş" politikasını eleştirenleri tecrit etmesine izin verdi ve İrak'a savaş açılacağı dönemde kitle imha silahları yalanını isteyerek boğdu.

Medya, prensiplerinin bu şekilde sekteye uğraması karşısında çok mahcup oldu. New York Times, Washington Post'un köşe yazarları ve bazı önde gelen televizyon kanalları okurlarından ve seyircilerinden Bush ve yönetimine daha araştırıcı soru sormadıkları için özür dilediler. Artık bu bir daha tekrarlanmayacak.

Katrina kasırgası, Amerikan rüyasının siyah nüfus için bir boşluktan ibaret olduğunu gösteren ve 200 yıl ABD'yi çürüten ırkçılığın korkunç yarasını ortaya çıkardı. Aynı zamanda New Orleans'taki trajik ve harap imaj ve tüm güney eyaletlerine karşı Bush yönetiminin merhametsiz ve küstah politikasının örtüsünün ortaya çıkmasına mecbur etti.

Bütün ülkede gazete, televizyon ve medya yorumcuları krizin detaylarını ortaya çıkarmak için savaş verdiler ve sembol kent New Orleans'ta doğal afet sonucu milyonlarca insanın çektiği acıda katkısı olan siyasi elitlerin ikiyüzlü ve kibirliliğini teşhir ettiler.

İçlerinde uydurma ve propaganda haber üretmenin de yer aldığı Amerika'nın tarihinde en fazla medyayı manipüle eden hükümeti olan George Bush yönetimi, medya eleştirisinden payını alıyor. Bu kendi medya politikası gibi ikiyüzlü tarzda değil, gazeteciliğin içinde olan tam da hak ettiği bir eleştiri.

George Bush'un medyadaki yakın dostları bile vergi kesintisi ve savaş bütçesinden gelen paranın körfez kıyıları boyunca yaşayan yoksul halkı korumak ve kıyıları kasırgadan koruyacak sete para harcamaktan çok, iş dünyasındaki kendi dostlarına kazanç sağlamasına maruz görecek bir şey bulamadılar.

Medya birden bire kendini -olması gereken- zayıfın ve toplumun saldırıya açık kesiminin yanında buldu ve halkı hesap sormaya çağırdı. Ama Beyaz Saray'da tavır değişikliği zamanı gelmişti. Medyada çalışan gazeteciler Başkan'a karşı "liberal" veya saldırgan olarak değerlendirildi.

Usûl olarak Başkanlık ve yönetimsel bağlantıyı reddettiler. New York Times gibi gazeteler Başkanlık uçağında yer bulmada zorlandılar. Bağımsız düşünen gazetecilere yönelik bu ufak ayrımcılık yönetimin onları teslim alma uygulamasından biriydi.

Muhaliflerinin gözünü korkutmada hünerli olan hükümet bir gecede başarı olasılığı olmayan bir şey gösterdi. Acil Durumlar Yönetim Birimi gerçekten kasırga karşısında beceriksizliğini kırmak yerine gazeteciler karşı savaş açtı ve birkaç gün önce New Orleans'ta ölen insanların fotoğraflarının çekilmesini istemediğini söyledi.

İrak'tan dönen asker cenazelerinin medyada görüntülenmesini yasaklayan bir uygulamayı hatırlatan bu garip istek, gözden düşen hükümetin basit bir kasılması değil, medyayı suçlayarak hükümetin kriz stratejisinin anahtar bir biriminin kendi beceriksizliğini kabul etmemesi ve kafasını kuma gömmesinin göstergesidir. Medyanın belirlenmeye vereceği yanıt ABD'deki medyanın kendi doğru sesini bulmaya yarayacak.

(BİRGÜN – Aidan WHITE – 15.9.2005)

Yorum Ekleyin!

ELEFTEROS TIPOS

“Türkiye’yle İngiltere ortada kaldı!...”

Yanis Evangelidis

AB Daimi Temsilciler Komitesi'nde de (COREPER) göründüğü gibi Dönem Başakanı İngiltere'nin tertiplerine rağmen her şey birçok üye devletin Türkiye'nin Kıbrıs'ı tanımasına ilişkin zorunluluğu konusunda, Atina ve Lefkoşa'nın görüşlerini desteklediklerini gösteriyor. Komşu ülkenin AB ile 3 Ekim'e programlanmış olan katılım müzakerelerinin başlaması arifesinde, Ankara'nın kulaklarına nahoş gelecek bir karşı bildiriye ilişkin İngiliz tutumunun hakim olmadığı görülüyor.

Kıbrıs'ı tanımamakta ısrar eden ve katılım temel koşullarını yerine getirmeyen Türkiye için mesajlar müspet olamaz. Bütün kamuoyu araştırmaları, Türkiye'nin AB'ye muhtemel girişine, Avrupalı vatandaşların menfi tutumunu kaydediyorlar. Avrupalılar göçmen dalgasından ve işsizlikten korkuyorlar. Avrupalı'lar Türkiye ile AB ülkeleri arasındaki kültürel farkların çok önemli ve aşılabilmesinin zor olduğuna ve Türkiye'nin insan haklarına saygı duyduğunu sistemli olarak kanıtlamak zorunda olduğuna inanıyorlar.

Yunan Hükümeti, bütün Avrupa kanun ve davranış prensiplerine saygı göstermesi şartıyla, Türkiye'nin AB beklentisini taraftarıdır. Ancak, yükümlü olduğu gibi, AB müktesebatına uyum sağlamak yerine (Avrupa düşüncesine tamamen yabancı olan) Avrupa'yı kendi siyasi ve kurumsal karşıtlığına uydurmaya gayret ettiği sürece, Avrupa hayalini kendi kendine sabote ediyor.

(ELEFTEROS TİPOS – Yanis EVANGELİDİS – 15.9.2005)

RADİKAL

BM'de 3 Ekim kulisi

Murat Yetkin

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye'nin Avrupa Birliği ile

3 Ekim'de müzakerelere başlaması konusunu, Birleşmiş Milletler zirvesi çerçevesindeki temaslarda da sıcak tutmaya çalıştıklarını söyledi. BM'nin 60'ıncı kuruluş zirvesi için bulunduğu New York'ta ülke liderleriyle de görüşme fırsatı bulduğunu söyleyen Erdoğan, zirve temaslarından beklentilerini Radikal'e şöyle açıkladı:

"Bulunuş amaçlarımızdan birisi, BM çalışmalarına, özellikle terörizm ve yolsuzlukla mücadele noktasında katkı sağlamak. Genel kurulda herkese verilen beş dakikalık süre bunun için yeterli değil mutlaka, çaba gerektiriyor. Burada bulunmak, tabii diğer ülke liderleriyle çok sayıda görüşme yapma imkânı da veriyor. Bu görüşmelerde AB konusuna önem veriyoruz. 3 Ekim'de müzakerelere başlanması gerektiği konusundaki görüşümüzü sıcak tutmaya, taze tutmaya çalışıyoruz. Bu konunun neden önemli olduğunu anlatıyoruz."

New York'taki Türk heyeti, Başbakan Tayyip Erdoğan, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, AB Müzakarecisi Hazine Bakanı Ali Babacan ve diplomatlar çabalarını BM'nin nasıl adam olacağından çok, 3 Ekim'de başlaması beklenen AB ile üyelik müzakerelerine yoğunlaştırmış bulunuyorlar. BM zirvesi, Türkiye için 3 Ekim'e doğru eşine zor rastlanır bir lobi fırsatı veriyor: AB ülkelerinin liderleri ve önde gelen kadroları da burada.

Bu fırsatın nasıl değerlendirilebileceği ise önem taşıyor. Gerek Erdoğan, gerekse Gül, ikili temaslarında AB ülkelerine ağırlık veriyorlar. Erdoğan'ın dünkü programına son anda İngiltere Başbakanı Tony Blair'in dahil edilebilmesi, 15-20 dakika gibi kısa bir süre de olsa, AB dönem başkanıyla, gelinen nokta üzerine görüş alışverişi imkânı doğurdu. Dışişleri'nin her AB ülkesi için ayrı ayrı hazırladığı 'Bakın şu tarihte ne demişsiniz' dosyaları, muhataplara veriliyor. Gül'ün önceki gün Hollanda Dışişleri Bakanı'na böyle bir dosya vermesinin ardından, arada küçük bir münakaşanın geçtiği kulislere sızdı. Buna göre, Hollandalı Bakan Ben Bot, Türkiye'nin Kıbrıs Cumhuriyeti'ni tanımamasının AB açısından kabul edilemeyeceğini söyledi. Buna Gül'ün karşılığı 17 Aralık 2004'de müzakerelerin başlaması için Türkiye'den istenen bütün koşulların yerine getirildiği, yeni koşulların kabul edilmeyeceğini söylemek oldu.

Yalnızca Hollanda açısından değil, aradan geçen süre içinde Türkiye'ye bakışları olumsuz yönde değişen AB siyasetçileri açısından açmaz da burada zaten. 25 üyeye genişlemiş ve oybirliği-veto sisteminde yürüyen AB'de yeni karar alabilmek, alınmışını değiştirmek artık çok zor. Türkiye'nin 29 Temmuz'da Kıbrıs için ek protokolü imzalarken yayımladığı deklarasyona karşılık vermek için 26 Eylül'de yeniden toplanacak AB yönetiminin ortak bir metin üzerinde anlaşması kolay değil. Bu karşı deklarasyonun, Türkiye açısından asıl önemli belge olan müzakere çerçevesinde yer bulması ise daha da zor. Hükümetin güvencesi de zaten AB cephesindeki bu dağınıklık ve karar zafiyeti.

Dün itibarıyla görünen manzara, 3 Ekim'de AB ile tam üyelik müzakerelerine başlanmasının engellenmesi ihtimalinin iyice zayıfladığı.

3 Ekim'de AB'nin sözünde durup, Türkiye ile üyelik müzakerelerine başlandığını açıklaması, tıpkı 10 Aralık 1999 ve 17 Aralık 2004 gibi, Türkiye-AB ilişkilerinde hukuki bir aşamanın daha geride kalması anlamına gelecek. Siyasi düzeyde yaşanan ciddi tatsızlıklara karşın Türkiye AB'ye daha yakınlaşmış, sistemin içine biraz daha girmiş olacak. Bu durum, Türkiye'yi AB'den gelecek taleplere, buna Kıbrıs konusundakiler dahil, daha açık hale getirecek. Dolayısıyla 4 Ekim'den itibaren AB ile ilişkilerde ve örneğin Kıbrıs gibi konularda yeni denklemler kurulacak.

Bu denklemler Türkiye'nin iç politikası ve hukukuna olduğu kadar dış politikasında da daha ince çizgiler üzerinde yürümek zorunda kalmasına yol açacak. Üst düzey bir Amerikalı yetkilinin dün Radikal'de yer verdiğimiz saptaması önemliydi. Yetkili, 18 Eylül Almanya seçimlerinden sonra ABD'ye daha yakın, Türkiye'ye daha uzak duran bir şansölyenin, Angela Merkel'in muhtemelen işbaşında olacağına dikkat çekiyor, bir yerde AB

ve ABD ile ilişkilerin Türkiye açısından birbirine seçenek değil, tamamlayıcı olduğunu söylüyordu.

Hangi açıdan bakılırsa bakılsın, 3 Ekim bir sürecin sonu değil, yalnızca daha zor bir aşamasının başlangıcı olacak gibi duruyor.

(RADİKAL – Murat YETKİN – 16.9.2005)

POSTA

Türkiye'nin önü açılıyor

Mehmet Ali BİRAND

Hatırlayacaksınız, aylarca önce bu Köşe'de 3 Ekim müzakerelerinin hiçbir yol kazasına uğramadan gerçekleşeceğini yazmıştım. Hatta kimi meslekdaşlarım ve okurlarımdan bazıları itiraz edip "Bizi aldatıyorsun. Baksana adamlar kararlı şekilde, bu müzakereleri ertelemeye hazırlanıyorlar" demişlerdi. Ben ise sık sık " Yapmayın, etmeyin. Dış ilişkiler böyledir. Önce korkutursunuz, ardından deneme balonu olarak demeçler verirsiniz, ancak eninde sonunda yine gerçeklere geri dönülür" diyordum.

Haklı çıktığımı görüyorum.

Şimdiki duruma bakılacak olursa, korktuklarımız başımıza gelmiyor.

Ne Kıbrıs'ın resmen tanınması için bir ısrar kaldı, ne de bizim tüylerimizi diken diken eden, Özel Statü'de bir baskı var. Tabii, Özel Statü konusunda yine de tedbirli olmak gerekir, zira Almanya'da Merkel ezici bir çoğunlukla iktidara gelirse, o zaman çok zor olmasına rağmen, belki bu noktayı tekrar gündeme sokabilir.

Brüksel'deki AB içi pazarlıklarda ele alınan Karşı Deklarasyonun hala tartışma konusu yapılan en önemli noktalarından biri "Kıbrıs gemi ve uçaklarına Türk limanlarının açılması"

Brüksel koridorlarında yaptığım bir telefon turu, Rumların istediklerini istedikleri oranda elde edemeyeceklerini gösteriyor. Örneğin, limanların açılması konusunda Rumlar, mutlaka kesin bir denetim mekanizması kurulmasını ve bir takvime bağlanmasını istiyorlar. Yani, Türkiye'nin kıpırdayamayacağı bir tarih verilip, o zamana kadar limanlar açılmazsa, müzakerelerin hemen askıya alınmasında ısrar ediyorlar.

AB ülkeleri, Türkiye'nin limanlarını açmak zorunda olduğuna inanmış durumdalar. Ancak, Rumların istedikleri gibi, Türkiye'nin elini kolunu bağlama niyetinde değiller. Bu işi zamana bırakacak, biraz erteleyecek bir formül üzerinde duruluyor.

Özetle, Rumlar beklentilerinin yarısıyla yetinmek zorunda kalacaklarmış gibi görünüyor.

* * *

PAPADOPULOS, "HAYIR" ın CEZASINI ÖDÜYOR…

Brüksel' deki diğer bir tartışma konusu,Türkiye'nin Kıbrıs Rum Devletini resmen tanıması".

Rumlar, geçen yıl (17 Aralık 2004'te) AB doruğunda Türkiye'ye müzakere tarihi verilirken, resmen tanınma konusunda büyük çaba harcamışlar, ancak isteklerini kabul ettirememişlerdi. Şimdi şanslarını yeniden deniyorlar. Ya 3 Ekim öncesinde kendilerini Türkiye'ye tanıtacaklar veya müzakerelerin sonuna kadar, yani 10-15 yıl beklemek zorunda kalacaklar.

Bu tartışmaların böylesine yaygınlaşmasının nedeni de, Fransa'nın bir ara iç politika nedeniyle, bu konuda Rumlara destek çıkıyormuş gibi yapmasıydı.

Brükselde Çarşamba günü yapılan Büyükelçiler düzeyinde, 25 üye ülke daimi temsilciler toplantısındaki hava son derece çarpıcıymış. Toplantıda bulunan bir diplomat anlattı:

"İngiltere ve Fransa, Tanınma konusunu müzakerelerin sonuna, yani tam üyelik öncesine bırakan bir formül üzerinde anlaşmışlardı. Ancak Yunanistan ile Kıbrıs Tanınmayı daha erkene çekmek istiyor, bir takvim konmasını ve müzakere sürecinde bunun yapılmasında ısrar ediyorlardı. Ancak, Papadopulos'un Annan planına referandumda HAYIR dedirtmesi ve AB'yi aldatması herkesin aklında. Bundan dolayı da hiçbir destek bulamadı. Yani, AB Türk tarafının hakkını verdi. Papadopulos'a kızgınlık bitmiş değil. " dedi.

Türkiye bu durumdan da memnun.

* * *

ÖZEL STATÜ KUŞKUSU ARTIK YOK…

Brüksel'deki asıl sürpriz ve olumlu gelişme, ünlü Özel Statü konusunda yaşandı.

Hatırlayacaksınız, Alman Hıristiyan Demokratları Türkiye ile Tam Üyelik müzakerelerinin başlatılmasını büyük bir tehlike olarak görüyorlar. Zira başlayan hiçbir müzakerenin başarısızlıkla sonuçlanmadığını, Türkiye'nin de ister 10, ister 15 yıl sonra AB üyesi olacağını biliyorlar. Bunu engellemek için de ellerinden geleni yapıyorlar. Bu nedenle, müzakerelerin "Tam Üyelik yanı sıra, Özel Statü ile de sonuçlanabileceğini" kayda geçirtmek istiyorlar. Suyu bulandırmak, ne olur ne olmaz işin içine bir kıymık atmayı planlıyorlar. Onların adına da, Avusturya hareket ediyor.

Nitekim çarşamba toplantısında Avusturya çıkıp bu öneriyi tekrarlamış.

Salondan bir tek destek bulamamış.

Böyle bir durumun Türkiye'ye karşı haksızlık olacağını söyleyen ilk ülke kim olmuş dersiniz?

Yunanistan !

Fransa dahi eski tutumundan vaz geçmiş durumda.

Toplantıyı izleyenler, bu konunun artık düştüğünü söylüyorlar.

Türkiye bu gelişmeden de memnun.

(POSTA – Mehmet Ali BİRAND – 16.9.2005)

REFERANS

İyi ki Kıbrıs var...

Mensur AKGÜN

İyi ki Rumlar geçtiğimiz yıl Annan Planı'na "hayır" dedi de Kıbrıs sorunu çözülmedi. Eğer çözülmüş olsaydı, biz şimdi büyük bir olasılıkla müzakere çerçeve belgesi üstünde konuşuyor olacaktık. Anayasa referandumundan yara alarak çıkan Fransa, Avusturya'nın da desteğiyle Türkiye'ye müzakere sürecinde olmadık engeller çıkartacaktı. Neyse ki Avrupa kamuoyunu ve dolayısıyla da siyasileri meşgul edecek Kıbrıs var da, özel statü gibi sorunlarla uğraşmak zorunda kalmıyoruz.

Hem nasılsa Kıbrıs sorunundan başımıza bela gelmez. Dönem Başkanlığı'nın hazırladığı belge ne kadar sertleşirse sertleşsin, sonunda şimdikinden çok da farklı bir metin haline dönüşmez. Kimse Türkiye'den önkoşul olarak GKRY'nin adanın tamamı üstündeki egemenlik iddiasını tanımasını beklemez. Çünkü böyle bir isteğin Kıbrıs sorununu yok saymak anlamına geleceğini bilirler. Bunun dışındaki taleplerin ise Türkiye'yi rahatsız etmesine ve müzakere sürecini etkilemesine imkan yok.

Herkes sorunun BM platformunda, iki kesimliliği koruyan, adada iki ayrı etnik grubun varlığını kabul eden bir şekilde çözülmesi gerektiğinin farkında. Bizdeki bazı akademisyenlerin iddia ettiğinin aksine, sorunun 1960'a geri dönülerek çözülemeyeceğini biraz siyasetten anlayan herkes görüyor, 1963'ten bu yana yaşanan değişikliklerin geriye dönüşü imkansız kıldığını biliyor.

Limanlar konusu ise AB hangi talepte bulunursa bulunsun, pazarlığa tabi olacak. Diplomasinin doğası gereği Türkiye elinden geldiği kadar KKTC'ye konan ambargonun kaldırılması, verilen sözlerin yerine getirilmesi için bastıracak. Sorun sonunda, Dönem Başkanlığı'nın hazırladığı deklarasyonun 3. maddesinde öngörüldüğü gibi, yani 22 Aralık 1995 tarihli Ortaklık Konseyi kararının 62. maddesinde belirtildiği şekilde hakeme gidilerek çözümlenecek.

Aslında Rumların bu konudaki ısrarının mantığını da anlamak mümkün değil. Limanların açılmasıyla elde edecekleri hiçbir şey yok. Türkiye'ye mal satmak istiyorlarsa, bunu başka yöntemlerle de yaparlar. Transit ticaret yapacaklarsa, bizim liman ya da havaalanlarını kullanmalarına gerek yok. Yolcu taşıyacaklarsa, o da pek ekonomik olmasa gerek. Nihayetinde kaç kişi Türkiye'ye gelmek isteyecek?

Limanları kullanmakla tanınacaklarını sanıyorlarsa, doğrusu bu da fuzuli bir çaba. Çünkü tanınma ancak bir devletin açık iradesiyle olur. Kaldı ki tanınma konusunda çok ısrarcı olmaları halinde, Türkiye'nin var olan sınırları dahilinde kendilerini tanımaya hazır olduğunu da 29 Temmuz tarihli deklarasyonun 3. maddesine bakıp görmemeleri olanaksız.

Geriye kala kala Türkiye'yi yapamayacağı şeylere zorlayarak yakında başlaması muhtemel çözüm sürecinde köşeye sıkıştırmak istemeleri kalıyor. Ama bir kez yeni tur görüşmeler başladıktan sonra Kıbrıs sorunu ve Türkiye'nin üyeliğinin birbirinden ayrılacak. Sorunu bizimle değil, Kıbrıs'taki muhataplarıyla birlikte çözmeleri gerektiği anlaşılacak. Bizden çok Kıbrıs Türklerini 24 Nisan referandumunda kabul ettikleri şartların gerisinde bir şeye ikna etmeleri gerekecek.

Üstelik artık karşılarında kategorik olarak her türlü çözüme karşı olan bir Türk liderliği ve arkalarında kendilerini destekleyen bir uluslararası kamuoyu da bulamayacaklar. Paradoksal bir şekilde KKTC'yi köşeye sıkıştırmak için attıkları her adım, kendi hanelerine eksi olarak yazılacak, Türk tarafına da uluslararası kamuoyundan destek olarak geri dönecek...

(REFERANS – Mensur AKGÜN – 16.9.2005)

SİMERİNİ:

“Yükümlülükleri önceden haber veren açıklama”

Cumhurbaşkanı Papadopulos’un Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Türkiye tarafından tanınmasının çok ciddi bir konu olduğu, ancak Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bu olmadan da yaşayabileceği yönündeki açıklaması tuhaftır.

Papadopulos, ‘Türkiye, 30 yıldır bizi tanımadı. Bunu küçümsemiyorum. Ancak açık olmamız gerekmektedir. Bu konu ciddi bir konudur, ancak başka konular da vardır’ dedi.

Yani yapılan görüşmeler çerçevesinde, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin tanınmasından başka ciddi olan konular nelerdir?

Kıbrıs Cumhuriyeti’nin tanınması, sadece ‘ciddi bir konu’ değildir, aynı zamanda mihenk taşıdır. İster Türkiye’ye Avrupa yörüngesine girmesi için kapı açılsın, isterse tamamen kapansın... İkinci çözümler ve kesin olmayan çareler yoktur.

Papadopulos, AB üye devletlerin liderlerinden bir tanesine şunu sorsun: Kendi devletini tanımayan bir başka devletin, AB üyesi olmasını kabul eder miydi? Ülkesi içinde silah zoru ile yaratılan yasadışı bir oluşumu tanıyan başka bir devleti AB’ye kabul eder miydi;?

Avrupalı liderlerden sadece bir tanesi bu rezilliği kabul ederse, o zaman Kıbrıs Cumhuriyeti de kabul edecektir.

Ancak kendisine saygı duyan hiçbir Avrupa devleti, Kıbrıs’ın kabul etmeye çağrıldığı bu rezilliği kabul etmezdi. Eğer Cumhurbaşkanı Papadopulos, dünyada böyle bir tarihi rezaleti kabul etmeye hazır ilk lider olmak istiyorsa, Avrupa’ya girmesi için Türkiye’ye halı sersin...

Ancak Kıbrıs halkı, bu sefil rezilliği hiçbir zaman kabul etmeyecektir. Kıbrıs halkı, liderini sorumluluklarını üstlenmeye çağırmaktadır. Papadopulos, Avrupalı liderlere sadece şunu söylesin: Eğer Türkiye Kıbrıs Cumhuriyeti’ni tanımazsa, AB’ne giremez.

Papadopulos görevini yapsın... Çünkü kelimelerle oynamak ve tanınma konusunu küçümsemek, hiçbirşeye yardımcı olmamaktadır.

Cumhurbaşkanı Papadopulos’un açıklaması, ses tonunu alçaltmasını öğütleyen Karamanlis’in baskılarına (Atina, tanınmayı başarması için Kıbrıs’ın çabasına katkıda bulunamadığı için) boyun eğdiği yönündeki bilgileri güçlendirmektedir.

Eğer durumlar böyleyse, tatsız yeni bir metin karşısında Türkiye’nin üyelik müzakerelerine başlamasına razı olursak, o zaman milli davanın cenazesini kaldırmaya hazırlanalım.

(SİMERİNİ – 16.9.2005)

HARAVGİ:

“Tutarlı ve ısrarlı bir şekilde”

Lenia STİLİANU

Kıbrıs Hükümeti’nin tezlerinin AB içinde yankılanması ve ortaklarının çoğunluğu tarafından destek bulması tesadüf değildir. Bu, 17 Aralık tarihinde, Türkiye ile ilgili olarak verilen kararlarla bağlantılı gerçekçi tezler olmasından kaynaklanmaktadır. Kıbrıs Hükümeti, geçtiğimiz Aralık ayında Brüksel’deki Konseyde üzerinde anlaşmaya varılanların yerine getirilmesinden ne daha fazlasını ne de daha azını istemektedir.

Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ilke tezlerde ısrar etmesi ve Türkiye’nin Gümrük Birliği Genişleme Protokolüne ilişkin olarak üstlendiği yükümlülükleri hayata geçirme konusunda gösterdiği tutarlılık, son COREPER toplantısında AB’nin diğer on yedi üye devleti tarafından önemli ölçüde destek sağlamasına neden oldu.

AB’nin büyük ülkelerinin, kendi jeostratejik çıkarlarını, topluluğun ilke ve değerlerlerinin üstünde tutmasına rağmen, AB içinde ilkeler temelinde çalışarak, kendi tezlerini ortaya koyabileceğini, haklı isteklerini talep edeceğini ve doğru politika ile gerekli desteği elde edebileceğini kanıtladı.

Küçük Kıbrıs, talepkar politikası ile, İngiliz uygulamalarını alaşağı edebileceğini ortaya koydu.

AB içindeki mücadele devam etmektedir. Bu yüzden de koordineli çabaların gerçekleştirilmesi ve Kıbrıs’ın, Türkiye’nin tek taraflı olarak yaptığı açıklamaya cevap olarak AB’nin karşı deklarasyonu ile ilgili nihai karar alınana kadar, haklı tezlerini savunma yönünde ısrarcı davranması gerekmektedir. Buna paralel olarak, Türkiye’nin yükümlülüklerini yerine getirmesi için, sürekli olarak uyanık olmamız gerekmektedir.

Çünkü Ankara, sadece imzasına saygı duymadığını değil, aynı zamanda kendi saçma taleplerini tatmin etmek amacıyla, AB’ni ilke konularında ödün vermek zorunda bırakarak, çeşitli yöntemlerle AB kararlarını çürütmeye ve onları çıkmaz ayın son çarşambasına havale etmeye çalışıyor.

Ne yazık ki bu saçmalık, yabancı çıkarlara hizmet etmek için ilkeleri ihlal etmekte tereddüt etmeyen bazı ülkeler tarafından destek de bulmaktadır.

(HARAVGİ – Lenia STİLİYANU – 16.9.2005)

ALİTHİA:

“En kötülerden nasıl kaçınacağız?”

Simitis’e ‘bu yol Lefkoşa’dan geçer’ dedirten, Helsinki anlaşmasıyla güvenceye alınan Türkiye’nin Avrupa sürecinin yol haritasından, ilk önce olumlu olarak bahsediyorduk.

Bu anlaşmaya karşı olanlar, bunun değerini şimdi anlıyorlar. Çünkü Ankara politikasıyla, Kıbrıs’ı kendi Avrupa sürecinden uzaklaştırmayı başardı. Hem de biz, uluslararası alanda izolasyondan ve küçümsenmeden bıkarken... Şimdi; Hükümet grubunun gürültülü siyasi kabadayılıklarının, COREPER Zirvesi’nde geçmediğini görüyoruz. Kıbrıs Hükümeti’nin veto konusunda art arda, dolaylı ve dolaysız olarak yaptığı tehditler, kolay inananların uyuşmasına yönelik olarak içteki tüketimin ötesinde, yankı yaratmadı. Bu, Avrupalı ortaklara, kükreyen fareyi hatırlatıyordu.

Muhalefet olarak, bu kötü duruma sevinemiyoruz. Çünkü birkaç kişinin yaptığı hatalar, birçok kişiye zarar vermektedir. Sorun, acele çözüm ve Ada’nın yeniden birleşmesi için, yeni bir girişime kapı açacak verimli stratejinin belirlenmesine odaklanmaktır.

Böyle birşeyin olmadığını görüyoruz. Sürekli olarak yapılan saçma sapan konuşmalar kulağımızı tırmalamaktadır. Uluslararası faktör ile çatışmamız, uluslararası alanda izolasyonumuzun kötüleşmesine katkıda bulunmakta ve politikamızı rahatsız etmektedir.

‘Avrupai çözüm’ masalının, büyük bir siyasi sahtekarlık olduğu kanıtlandı. Hepimize, BM’ne giden yolu gösteriyorlar ve çözüm arama konusunda tek temel olarak Annan Planı’nı destekliyorlar. DİSİ’nin; Kıbrıs Rum tarafının, kendi takvimlerimiz içinde BM’nin yeni bir müdahalesini mümkün kılacak bir girişimde bulunmasını önermesi, doğru bir hareketti.

Atina yeniden yakınlaşma ilişkilerini geliştirirken, biz reddetme ve çatışma yolunu takip ediyoruz. Hükümet grubu, saçma politikasıyla herşeyi berbat etmektedir. Çıkmaz hala devam etmektedir. En kötüler için tehlikeler artmaktadır. Hükümet ortakları, sebep oldukları çıkmazın kaosunda rahat içinde yaşarken, yapılacak milletvekilliği seçimleri için demagojik dayanaklar arıyorlar.

Bu saçmalıklar karşısında, ‘kötü olmayanları’ isteme konusunda pasif kalmamamız gerekmektedir. Bu durumlara tepki göstermek ve kararlı bir şekilde mücadele etmemiz gerekmektedir. Çözümsüzlüğün ve çıkmazın başrol oyuncuları, ‘canı çıkacak hastaya teselli vermektedirler’. Sunulan uluslararası destekle, ülke için yeni bir trajediyi önleyecek çareyi bulmak bize kalmıştır...

(ALİTHİA – 16.9.2005)

SİMERİNİ:

“AB’nin geleceğiyle ilgili mihenk taşı”

Kornilios HACİKOSTAS

Kıbrıs, üzerinde AB’nin geleceğinin ve kesin olarak söylemek gerekirse haysiyetinin sınandığı bir mihenk taşıdır. AB’nin, hem Türkiye’ye yönelik karşı deklarasyon, hem de Türkiye’nin Avrupa’ya giden yol haritasını belirleyecek müzakere çerçevesi ile ilgili kararı; sadece doğrudan etkilenen bir ülke olan Kıbrıs Cumhuriyeti için değil, bizzat Birlik için de çok büyük bir öneme sahiptir.

AB’nin değeri; kurumlara, ilkelere ve değerlere saygı duymaya bağlıdır. Yasallık ve demokrasiye saygı, onu onurlandıran bir taçdır. Öte yandan Kıbrıs, ekonomik nedenlerden dolayı değil, bu ilkeler ve değerlerden dolayı AB’ne üye oldu.

Ancak; Türkiye’nin, yasallığa uyacağı yönünde söz vermeden, yerleşiklerin varlığı, Kıbrıs’ın işgali ve istilası gibi suçları ve yasa dışılıkları beraberinde taşıyarak AB’ne girmesi halinde, ilk önce, bizzat AB’nin saygınlığı yaralanacaktır. O zaman, ok yaydan çıkacak ve AB’nin geleceği belirsiz olacaktır. Kimsenin, Avrupa ilkeleri ve değerleri konusunda, aynı saygıyla konuşmaya hakkı olmayacaktır.

(SİMERİNİ – Kornilios HACİKOSTAS – 16.9.2005)

LE FIGARO

“Türkiye’nin birliğe üyeliği: 25’ler uzlaşıyor”

Alexandrine Bouilhet

Başkentlerdeki hareketlilikten uzak bir şekilde, 25'lerin büyükelçileri dün Brüksel'de biraraya gelerek önümüzdeki 3 Ekim'de başlayacak olan Türkiye'nin üyelik müzakerelerini ele aldılar. Bu konu özellikle Fransa ve Almanya'da siyasi açıdan her ne kadar çok hassas olsa da, teknik bakımdan müzakerelerin başlaması için artık pek ciddi bir engel kalmadı. Bu yaz Paris tarafından gündeme getirilmiş olan Kıbrıs'ın tanınması konusundaki karmaşık sorun bile çözüm yolundadır. Bir İngiliz diplomatı bu konuda şöyle diyor: "Kıbrıs konusunda ortak uzlaşı çok yakın."

Birlik, Türkiye'ye karşı cevabını yumuşatırken, Türkiye adanın kuzeyini işgal altında tutmakta ve 3 Ekim'den önce adadaki Kıbrıs-Rum Cumhuriyeti'ni tanımaya ve limanlarıyla havaalanlarını açmaya yanaşmamaktadır. 26 Eylül'den önce benimsenecek olan ortak deklarasyon tasarısında 25'ler şunu vurguluyor: "Tüm üye ülkelerin tanınması üyelik sürecinin gerektirdiği bir unsurdur." Bu tanımayı 3 Ekim öncesi zorunlu kılma gücüne sahip olmayan 25'ler, Ankara'ya şu ifadelerle baskı yapmayı deneyecekler: Birlik, Türkiye ile üye devletler arasındaki ilişkilerin mümkün olan en kısa sürede normalleşmesine verdiği önemin altını çizmektedir.

Hukuken 25'ler istekleri konusunda daha fazla ileri gidememektedir, tabii anlaşmalarını bozmak dışında. Bu son dakika zıtlaşması, dün BM Genel Kurulu'na katılmak üzere bulunduğu New York'ta Türk Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından da eleştirilmiştir: "Türkiye gece gündüz çalışarak Kopenhag siyasi kriterlerini yerine getirmiştir (...), ve şimdi tüm bu yaptıklarımızın ardından hala müzakerelerin başlayıp başlamayacağı sorusu tartışılmaktadır. Bu, uluslararası diplomatik ahlak kurallarına uymamaktadır."

Birlik içerisinde, şu günlerde diplomatik etik konusuyla, dönem başkanı olarak İngiltere ilgilenmektedir. Stratejik ve politik nedenlerle Türkiye'nin üyeliğine taraftar olan Londra perde arkasından Paris-Lefkoşa cephesine nifak sokarak yeni Türk karşıtı cepheyi etkisiz hale getirmeyi başarmıştır. İngilizler Kıbrıs sorununu Fransızlar ile, ortak deklarasyon çıkarma fikrini de onların sırtına yüklemek suretiyle, başbaşa halletmişlerdir. Bir anda, Yunanlılar ve Kıbrıslılar 25'ler masasında tecrit edilmiş ve bir kenara itilmiş duruma düşmüşlerdir. Fransa ve Kıbrıs'ın ardından 3 Ekim öncesi ikna edilmesi gereken bir başka ülke de Avusturya'dır. Viyana, müzakereler sırasında tam üyeliğe alternatif olarak ayrıcalıklı ortaklık seçeneğinin de belirtilmesinde ısrar etmekte, bu da Ankara, Londra ve Washington için bir "kırmızı çizgi" oluşturmaktadır.

Bir diplomat bu konuda şu değerlendirmede bulunuyor: "Eğer Hırvatistan ile müzakerelerin başlaması kendilerine vadedilirse Avusturyalılar sakinleşecektir." Bir başka deyişle: Savaş suçluları konusunda Uluslararası Mahkeme ile işbirliği yapmadıkları gerekçesiyle bloke olan Zagreb ile üyelik görüşmeleri, eğer Carla Del Ponte veto etmezse, 3 Ekim'den önce çözülebilir. Brüksel'de de "Hırvatistan, Türkiye konusunda yapılan küresel pazarlığın bir parçasıdır." fikri benimsenmektedir. Başta Avusturya olmak üzere bir çok Orta Avrupa ülkesi gerçekten de Türkiye ile müzakerelerin Hırvatistan'dan önce başlatılmasını "anormal" görmekteler.

Londra'dan Brüksel ve New York'a dek, 3 Ekim öncesi Türkiye konusunda siyasi bir uzlaşı sağlamak konusunda diplomatik pazarlıklar tüm hızıyla sürmektedir. Bir gözlemciye göre, "bu taktik bir ihtimam içermektedir: Kimse 3 Ekim günü bir kriz istemiyor. Avrupa başkentleri, Türkleri baskı altında tutabilmek için, belirsizliği sonuna dek devam ettireceklerdir. Bazı çevreler ise son dakikada Ankara'da her şeyi berbat edebilecek beklenmedik bir olay cereyan etmesinden endişe etmektedir." İhtiyaten, İngiliz dönem başkanlığı Türkiye konusundaki anlaşma konusunu 26 Eylül'de yapılacak Birlik dışişleri bakanları toplantısına bırakmayı düşünmektedir.

(LE FİGARO - Alexandrine Bouilhet – 15.9.2005)

MEDYAYA TAKILANLAR

İsrail, Gazze'de insansız bölge kuruyor!

Geçen hafta Gazze Şeridi'ndeki askerlerini geri çekerek bölgeyi boşaltan İsrail, şimdi de sızmaları önlemek için Gazze'nin kuzeyinde 150 metre genişliğinde bir insansız bölge oluşturacak. İsrail Savunma Bakanlığı, oluşturulacak "güvenli bölge"nin Bakan Shaoul Mofaz'ın verdiği emirle Filistin tarafına doğru genişletileceğini açıkladı.

İsrail "güvenlik bölgesi"ni genişletiyor Le Monde gazetesine göre, Bakanlığın bir sözcüsü, AFP Ajansına yaptığı açıklamada, "Gazze Şeridi'ne hakim kaosun İsrail yerleşimlerini tehdit etmemesi için Gazze Şeridi'nin kuzeyinde, Filistinli taraftaki güvenlik bölgesi genişletilecek" dedi. Aynı sözcü, güvenlik bölgesinin ya elektronik bir düzenekle veya bir duvarla oluşturulacağını açıkladı. Sözcü, "Önemli olan Filistinlilerin İsrail tarafına geçemeyeceği bir insansız bölge oluşturmaktır" diye konuştu.

(BİANET.ORG – 16.9.2005)

BİANET.ORG

Dünya daha zengin, yoksullar daha yoksul...

*** Social Watch raporuna göre, yoksulluğu anlamak için gelir düzeyine değil, eşitsizliklere ve yoksunluklara bakmak gerek. Yoksulların sayısı tahmin edilenden yarım milyar daha fazla. Küreselleşme yoksulluğu artırıyor; tersine döndürülmeli

Tolga KORKUT

Uruguay merkezli uluslararası sivil toplum örgütleri ağı Social Watch'un son raporuna göre, dünya çapında yoksulluk Dünya Bankası'nın (DB) açıkladığı gibi azalmıyor, tam tersine artıyor. Social Watch'a göre, dünyadaki yoksulların sayısı, DB'nin açıkladığından yarım milyar daha fazla.

Örgüt, yoksulluğun ölçümünün yalnızca gelir düzeyine endeksli olmasının yoksulluğun gerçek boyutlarını engellediğini, Dünya Bankası'nın "günde bir dolar" olarak saptadığı mutlak yoksulluk eşiği sayesinde "Küreselleşmenin işe yaradığı" mesajını verebildiğini söylüyor. Dolayısıyla, bu eşiğin ideolojik ve siyasi bir eşik olduğunu saptıyor.

Social Watch, yalnızca gelire bakıldığında bile, bu eşiğin ülkeden ülkeye farklılık göstermesi gerektiğini savunuyor. Örneğin, ABD için bu eşik günde 12 dolar olmalı.

Yoksulluk temel yeterliliklerden yoksun kalmak demek

Örgütün yoksulluğun ölçülmesiyle ilgili kullandığı yeni endeksler bambaşka bir tablo ortaya koyuyor.

Social Watch, Nobel ödüllü iktisatçı Amartya Sen'in "yoksulluk yalnızca gelirin düşüklüğünden çok, temel yeterliliklerden yoksun kalmak olarak görülmeli" sözünden yola çıkarak, yoksulluğun ölçümünde iki temel endeks kullanıyor.

Temel Yeterlilikler Endeksi (BCI), ülkeleri, şu üç ölçüte göre değerlendiriyor:

* Eğitimli sağlık personelinin hazır bulunduğu doğumların oranı

* Beş yaş altı çocukların ölüm oranı

* Beşinci sınıfa kadar kesintisiz okuyan çocukların oranı

Örgütün kullandığı bir başka endeks de, Toplumsal Cinsiyet Adaletsizliği (GEI). Bu endeks, kadınların toplumsal, ekonomik hayatta kararlara katılım oranını gösteriyor ve örgüte göre, yoksullukla doğrudan bağlantılı. Bu endekse göre, Türkiye dünyanın en kötü durumdaki 14 ülkesinden biri.

BCI'ya göre, en kötü durumdaki 10 ülke, Çad, Etiyopya, Ruanda, Gine, Nijer, Madagaskar, Bangladeş, Burundi, Laos ve Pakistan. En iyi durumdaki ilk on ülkeyse şöyle: İsviçre, İsveç, Portekiz, Hollanda, Yeni Zelanda, Norveç, Lüksemburg, Japonya, İzlanda ve Yunanistan.

Türkiye, bu endekse göre, orta düzeyde yer alan ülkelerden biri.

Küreselleşme yoksulluğu artırıyor

Social Watch, yoksulluğun anlaşılabilmesi için gelirlere değil, eşitsizliklere bakmak gerektiğini, dünyada son 15 yılda zenginliğin yaratıldığını ancak bundan pay alamayan ülke ve insanların çok fazla olduğunu söylüyor.

"Son 15 yılda, eşitsizlik artıp toplumsal ilerleme yavaşladı; ulusötesi şirketlerin hakları, ikili, bölgesel ve çok taraflı antlaşmalarla genişletildi; ama sorumlulukları aynı oranda genişlemedi; iş yaptıkları ülkelerdeki hükümetlerin veya işçilerin hakları da öyle.

"Sermaye iki yüzyıl öncesine göre çok daha hızlı hareket edebiliyor, ama işçiler öyle değil. Yatırıma aç hükümetler giderek daha fazla imtiyaz ve vergi muafiyeti sunma rekabetine girişmişken, işçiler sonu dibe varan bir yarışta rekabet etmeye zorlanıyor. Dengesiz kurallar, dengesiz sonuçlar yaratıyor.

"Teşhis buysa, küreselleşme tersine döndürülmeli ya da bir tür küresel zenginlik yönetişimi başarılmalı."

Örgüt, DB ve IMF gibi uluslararası finans kuruluşların acil ihtiyaçları nasıl baltaladığına da dikkat çekiyor. Örneğin, IMF küresel AIDS'le mücadele çabalarını engelliyor.

"2002-2003'te, büyük bir AIDS kriziyle karşı karşıya olan Uganda, AIDS, Sıtma ve Tüberkülozla Savaş Küresel Fonu'ndan gelen 52 milyonluk bir bağışı neredeyse reddetti. Çünkü IMF yardımlarını alabilmek için söz verdiği sıkı bütçe düzenlemelerine bağlı kalmak zorundaydı.

"IMF'nin ülkelerin kamu sektöründe çalışan sağlık görevlililerine ayırabileceği parayı kısıtlaması nedeniyle, birçok ülke yeterli sayıda sağlık görevlisi istihdam edemiyor."

Rapor, 2004'te Arjantin ve Brezilya'nın başını çektiği "Copacabana Yasası"na dikkat çekiyor. Bu anlaşma, şirketlerin altyapı yatırımlarının masraf değil varlık yaratma olarak görüldüğünü, dolayısıyla ülkelerin temel kamu hizmetleri için yaptıkları yatırımların da bu kapsamda değerlendirilmesi gerektiğini savunuyordu.

Atılacak acil adımlar

Social Watch, küresel yoksulluğun aşılabilmesi için, şu konularda adım atılması gerektiğini söylüyor:

* Yoksulluğu gidermek yerine, eşitsizliği ortadan kaldırmalı.

* Kalkınma için uluslararası finans kuruluşlarının rolü yeniden tanımlanmalı.

* Toplumsal cinsiyet alanında eşitlik ve adalet sağlanmalı.

* İklim değişikliğine karşı acil olarak eyleme geçilmeli.

* Militarizasyonun önüne geçilmeli, silahsızlanma hızlanmalı.

* Kalkınmanın finansmanı düzenlenmeli. Yardımlar artırılmalı, borçlar silinmeli, uluslararası vergiler düzenlenmeli.

* Adil ticaret için adım atılmalı.

* AIDS ve diğer büyük çaplı bulaşıcı hastalıklarla mücadele artırılmalı.

* Şirketlerin hesap verebilirliği sağlanmalı.

* Uluslararası yönetişim demokratikleştirilmeli.

* Sivil toplum katılımı artırılmalı.

(BİANET.ORG – Tolga KORKUT – 16.9.2005)

EVRENSEL

Diktatöre silah rüşveti

İngiltere’nin en büyük silah tekeli BAE ile, Şili’nin eski diktatörü Augusto Pinochet arasındaki ilişkiye dair yeni deliller ortaya çıkarıldı. The Guardian gazetesinin dünkü manşet haberine göre şirket, ABD bankaları üzerinden Pinochet’ye 1.1 milyon sterlinin üzerinde ödeme yaptı. Ödemelerin bir kısmının Virgin Adaları’ndaki bir paravan şirket üzerinden yapıldığı saptandı. Bu şirket, BAE tarafından silah anlaşmaları karşılığında rüşvet verilmesi için kullanılıyordu. The Guardian, Aralık 1997 ile Ekim 2004 arasındaki döneme ait bütün ödeme belgelerinin ellerinde olduğunu belirtti. Buna göre son ödeme 30 Haziran 2004 tarihinde yapıldı ve 98 bin sterlin daha gönderildi. Şilili yetkililer tarafından ortaya çıkarılan belgelerde, Pinochet bağlantılı gruplara yapılan gizli ödemeler listeleniyor. BAE’nin, daha önce de Suudi Arabistanlı yetkililere 60 milyon dolar rüşvet ödediği ortaya çıkarılmıştı. Pinochet ile İngiliz silah tekeli arasındaki bağlantı, Şilili yargıç Sergio Munoz tarafından ortaya çıkarıldı. Munoz, Pinochet’nin vergi kaçırdığına yönelik iddiaları soruşturuyor. Bu soruşturma kapsamında ABD’ye başvuran Munoz, diktatörün banka hesaplarını elde etmeyi başardı. Bu hesaplar arasında, Coutts adlı bankadan yapılan büyük çaplı para transferleri dikkat çekiyor. Coutts, 1993 ile 2004 yılları arasında Pinochet’nin hesaplarını yürüttü. Banka, daha sonra İspanyol bankası Santander tarafından satın alındı. Şilililerin elde ettiği belgelere göre BAE, Pinochet’ye hem kendi adına, hem de Red Diamond Trading adlı şirket üzerinden ödemeler yaptı. Bu paravan şirketin adı, daha önce Arjantin’e silah satışı karşılığında yapılan rüşvet ödemelerinde de gündeme gelmişti. Ödemelerde adı geçen diğer paravan şirketler Tasker Investmens, Cornwall Overseas Corporation ve Eastview Finance olarak sıralanıyor. Yetkililer, BAE’nin yatırdığı paraların, Pinochet’nin mali danışmanı Oscar Aitkin tarafından yönetilen kıyı şirketlerine gittiğini belirtiyor. BAE, 1990’larda Şili’ye bir füze sistemi satmaya çalışmıştı. Bugünlerde ise, donanma elektronik aygıtları satma çabası içinde.

(EVRENSEL – 16.9.2005)

EVRENSEL

İsrailli komutanlar İngiltere’ye gitmeyecek

İngiltere’de Filistinliler tarafından İsrailli generaller aleyhine açılan davalar nedeniyle, İsrailli komutanlar İngiltere ziyaretlerinden vazgeçiyor. Geçen pazar günü İsrail ordusunun eski Gazze komutanı Doron Almog’un, tutuklanma endişesi nedeniyle Londra’da Heathrow Havalimanı’ndan uçaktan inmeden geri dönmesi üzerine, eski Genelkurmay Başkanı Moşe Yaalon da Londra’da katılacağı toplantıya gitmekten vazgeçti. 2000-2003 yılları arasında İsrail’in Gazze komutanı olan Doron Almog, Filistinliler tarafından hakkında yapılan şikayetlerin savaş suçu kapsamında değerlendirilmesi ve tutuklanabileceği uyarısı üzerine geldiği uçaktan inmemiş ve ülkesine dönmüştü. İsrail Genelkurmay Başkanı Dan Halutz ve selefi Moşe Yaalon hakkında da İngiltere’de benzer dosyalar bulunuyor. Öte yandan, Doğu Kudüs’te evleri Kudüs Belediyesi’nce yıkılan Filistinlilerin de belediye uzmanları hakkında İngiltere’de “savaş suçu” suçlamasıyla dava açmaya karar verdikleri duyuruldu. ‘Ev Yıkımlarına Karşı İsrail Komitesi’, bu konuda harekete geçerek, İngiltere’deki avukatlık bürolarıyla işbirliğine gitti. Komite sözcüsü Meir Margalit, şikayetlerin sadece uzmanları değil, üst düzey belediye ve İçişleri Bakanlığı yetkililerini de kapsayacağını belirtti.

(EVRENSEL – 16.9.2005)

GAZETEM.NET

Faydalı fanatikler…

Ferhat KENTEL

Adına kısaca “12 Eylül” denilen darbe 12 Eylül 1980 sabahında en meşru, en muteber, en havalı gününü yaşadı. Sonra da uzun bir süre meşruiyetini korudu. Ancak meşruiyetini kaybetmeye başladıkça yaptığı etki ve hasar ortaya çıkmaya başladı. Akla ziyan uygulamalar olmasına rağmen, çaresiz hale getirilen bir toplum ve kuşakların darbenin zihniyetiyle büyüdüğünü gördük. İnsanlar dillerini kaybettiler; anlatmak istediklerini anlatamadılar. Korku ruhları ve dilleri çarpıttı.

Şüphelerle boğuşmak ve karmaşık düşüncelere girmektense bir yanımızla aptallaşmayı, fanatikleşmeyi seçtik…

Yani “günün sözü” olarak internette karşıma çıkan Bertrand Russel’ın sözünü ettiğine benzer bir duruma geçtik: “Bugünkü dünyanın bütün sorunu ‘Aptallar ve fanatikler kendilerinden daima eminken, akıllı insanların daima şüphelerle dolu’ olmasıdır.”

Tabii ki “12 Eylül” denilen darbe sadece 12 Eylül 1980’de olanlarla sınırlı değil. Öncesi ve sonrası var: 27 Mayıs’ı, 12 Mart’ı, 28 Şubat’ı var. Bu darbelerin sıcak günlerinde, korktuklarını kendilerinden bile saklayan insanlar silahlı güç sahiplerine biat ettiler; methiyeler düzdüler… Ve her darbe bizi kendimize ve birbirimize daha da güvensiz kıldı. Güvensizleştikçe, sürekli olarak güven yaratacak garantiler aradık.

Sahip olduğu silah gücüyle ve yarattığı korkuyla “itibar” gören bu darbelerin en önemli sonuçlarından biri yarım yamalak konuşmalar oldu. Ama bütün bu darbelere rağmen hayat devam etti ve zaman içinde, insanlar kendilerine biraz güven duymaya başlayınca konuşmaya, daha da doğrusu gevelemeye başladılar; bazan doğrudan konuşmak yerine konuların etrafından dolaşarak, satır aralarında, mizahla konuşmaya başladılar.

Kendileri için yarattıkları meşruiyetin yanısıra, bu darbelerin yarattıkları en büyük meşruiyet güce ilişkin oldu. İnanılmaz bir biçimde silahlandı toplum. İnanılmaz bir biçimde işlerini “güç”le halletmeye soyundu insanlar. Soruya, şüpheye yer bırakmayacak şekilde, her şeyden emin bir şekilde dayattılar kendi meşruiyetlerini…

Hep “her zamankinden daha çok ihtiyaç duyduğumuz birlik ve beraberlikler” adına yapılan 27 Mayıs’larda, 12 Mart’larda, 12 Eylül’lerde, 28 Şubat’larda edindiğimiz kültürle bugün birbirimizden korkuyoruz. En kötüsü “birlik ve beraberlik” adına yapılan bütün bu faaliyetler sonunda birbirimizden uzaklaşıyoruz. Dile getirmek istediğimiz fikir ve düşünce ötekine geçmiyor; ona değmiyor bile…

Aslına bakılırsa, bütün bunlar darbelerin uzun vadede yarattığı oldukça “beklenebilecek” sonuçlar… Eğer 17 yaşındaki gencecik çocuğu asmak için yanıp tutuşuyorsa koca ihtiyarlar ve “asmayalım da besleyelim mi?” diyebiliyorlarsa, ve biz de korkudan hiçbir şey söyleyemiyorsak, bundan duyacağımız utancı saklamak için her türlü gayri ahlâki taklayı atabiliyorsak, toplumsal olarak derin bir biçimde hastalanmamak mümkün değildir.

Ancak bir de pek “beklenmedik” sonuçları var bu ihtiyarların yaptıklarının. Bu sonuçlar arasında belki de en önemlisi şu: darbelerin uygulamaları bir müddet sonra zaten içinde taşıdıkları ama darbenin sıcaklığında ve korkusunda pek görünür olmayan “trajik-komik” sinyallerini vermeye başlıyor. Çünkü darbe bütün şiddetine rağmen “eskiyor”… Eskidikçe, onunla aramızdaki mesafe arttıkça, her türlü tüketime açılıyor ve çıplaklaşıyor… Darbenin dili denetimden çıkıyor ve o zaman maskaralaşıyor…

O zaman darbe başlangıçta sahiplerine yağ çekilen bir korku unsuru olmaktan çıkıyor. Bir zamanlar yağ çekenler de konuşma cesareti buluyor. Ve darbe sahipsiz bir şekilde kendini anlatmaya başlıyor…

Örneğin, darbenin şuna benzer bir şey olduğunu öğreniyoruz: Darbe türkücüsü Hasan Mutlucan’ın sesini tanıyamayan darbeci, kendi darbesine fon müziği olan sanatçıyı Ruhi Su zannediyor ve hesap soruyor radyoculardan… Başka bir darbecinin uyarısı üzerine Beethoven bile yasaklanıyor…

Darbeci o kadar çok saçmalıyor ki, hiç kimse bu saçmalıklar karşısında bir şey demeye cesaret edemese bile, herkes yarım yamalak konuşsa bile, darbe kendi kendine konuşmaya başlıyor.

Darbeler ve darbeciler karşısında nasıl cesaret edemediysek ama buna rağmen darbeler kendilerini anlatmaya nasıl başladıysa, o darbelerin çocukları olan güce tapan zihniyetler ve ideolojiler de bugün kendilerini açığa çıkarmaya başlıyorlar.

Öyle ki, Russel’ın sözünü ettiği sorunun aşılabileceğine dair emareler ortaya çıkıyor… Örneğin kendilerine “sol” diyen bir takım zihniyetler “Mc Donaldslar ne kadar tehlikeli ise Kürt mutfağı da o kadar tehlikelidir. Başka kültürlerin yemeklerini yiyen kültürler asimile olur. O nedenle Türk, Türk mutfağına sahip çıkmalı, başka şeyler yememelidir. Her şeyden önce Türk üremelidir. Artan her bir Türk bebesi, bizi Ergenokan’dan çıkartacak bir kurtarıcıdır.” gibi inanılmaz mizah boyutlarına varan faaliyet programları sunabiliyorsa, bu köşede ya da başka köşelerde bir şeyler anlatmaya çırpınanların anlatmak istediklerinden çok daha fazla şey anlatıyor demektir.

İnsanın bu tür zihniyet sahiplerine “hadi biraz daha fanatikleşin” diye çağrı yapası geliyor… Çünkü ne kadar fanatikleşirlerse, sahiplerinin yarattığı bütün korkuya rağmen, zihniyetler bir o kadar maskaralaşacak…

(GAZETEM.NET – Ferhat KENTEL – 15.9.2005)

BİANET.ORG

Türkiye cinsiyet adaletinde en kötülerden!...

*** Social Watch raporuna göre, Türkiye, toplumsal cinsiyet adaletsizliğinde dünyanın en kötü on dört ülkesinden biri. En iyi durumdakilerse İskandinav ülkeleri. Fakat, dünyada kadınlarla erkeklere eşit davranan hiçbir ülke yok. Yoksulların yüzde 70'i kadın

Uruguay merkezli uluslararası sivil toplum örgütleri ağı Social Watch'un 2005 raporuna göre, Türkiye toplumsal cinsiyet adaletsizliğinde en kötü durumdaki on dört ülkeden biri. Diğer ülkeler şöyle: Yemen, Pakistan, Fildişi Sahili, Togo, Mısır, Hindistan, Nepal, Guatemala, Suriye, Cezayir, Suudi Arabistan, Lübnan ve Sudan.

Toplumsal Cinsiyet Adaletsizliği Endeksi

Dünyanın sosyo-ekonomik durumunu belgeleyen yıllık raporlarını 1996'dan beri yayınlayan Social Watch, yoksulluğun ölçümünde kullanılmak üzere iki yeni endeksten yararlanıyor. Bunlardan biri Temel Yeterlilikler Endeksi (BCI), diğeri de, yoksulluğunu toplumsal cinsiyete dair niteliklerini ortaya koyan Toplumsal Cinsiyet Adaletsizliği Endeksi (GEI).

GEI'yi üç kategorideki değerler oluşturuyor: Eğitim, ekonomik etkinlik ve kadınların güçlendirilmesi. Endekse göre ülkeler 1-12 arasında puanlara göre sıralanıyor. 12 puan toplumsal cinsiyet adaletine en yakın olma durumunu gösteriyor.

Buna göre, Türkiye'nin endeksteki puanı 5. Toplumsal cinsiyet adaletinde en ileri olan, yani 12 puan alan ülkelerse, Avustralya, Finlandiya, İzlanda, Norveç, İsveç.

Fakat durum ne kadar iyi görünürse görünsün, rapor, kadınlarla erkeklere eşit davranan hiçbir ülke olmadığının altını çiziyor. Kadınlarla erkeklere sunulan fırsatların eşit olduğu bir tek ülke yok. Rapora göre, yoksulluğun toplumsal cinsiyet adaletsizliğiyle doğrudan bağlantılı; dünyadaki yoksulların yaklaşık yüzde 70'i kadın.

Türkiye ortalamanın altında

Eğitim kategorisi, okuryazarlık, ilköğretim, orta öğretim ve yüksek öğretimde yer alan kadınların erkeklere oranını inceliyor. Türkiye, bu kategoride ortalamanın altında kalan ülkeler arasında.

Ekonomik etkinlikse, tarım dışı sektörlerde kadınların oranını ve gelir uçurumunu dikkate alıyor. Türkiye bu kategoride de ortalamanın altında kalıyor.

Kadınların güçlendirilmesi, kadın profesyonellerin oranı, hükümette ve bakanlık düzeyinde karar verici konumdaki kadınların oranı ve parlamentodaki kadınların oranı altbaşlıklarından oluşuyor. Türkiye, bu kategoride, "en kötü durumdaki ülkelerden" biri.

(BİANET.ORG – 16.9.2005)

BİANET.ORG

Cinsiyet ayrımcılığının yasal olduğu ülkeler

Birçok ülkede, kadın dövmek, öldürmek yasal. Yasalarla kadınlara yönelik cinsel ayrımcılık uygulanıyor. Equality Now'un 45 ülkeyi kapsayan 2005 raporuna göre, durum vahim.

Kadın hakları örgütü Equality Now'un 2005 raporunda, kadınlara yönelik cinsiyet ayrımcılığını yasalarında barındıran ülkeler ve uygulamaları yer alıyor.

Örgütün beş yıl önceki raporunda kadınlara karşı yasaları listelenen Türkiye, bu son raporda, ilerleme kaydeden, olumlu reformlar gerçekleştiren 14 ülke arasında gösteriliyor.

Equality Now, kadınlara yönelik yasal reformların kadınların hayatını belirgin biçimde değiştireceğini, bunun özellikle Ortadoğu için gerekli olduğunu söylüyor.

Örgüt, bu nedenle, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri'nin danışmanı olacak ve ülkelerin yasalarındaki ayrımcılık üzerine çalışacak bir "özel raportör" pozisyonunun oluşturulmasını istiyor.

45 ülkenin örneklendiği rapordan kimi örnekler şöyle:

* Suriye ve Haiti'de, bir koca karısını zina yaptığı için öldürdüğünde ceza almıyor.

* Nijerya'da kocalar karılarını, yerel hukuk ya da gelenekler izin verdiği ve "ağır acı vermediği" sürece dövebiliyor ve ceza almıyor.

* İsrail'de, kadınlar kocalarının rızası olmaksızın boşanamıyor.

* Guatemala ve Lübnan'da, sonrasında evlenirlerse, erkeklerin kadın kaçırması yasadışı değil.

* ABD Göçmenlik ve Yurttaşlık Yasası'nın, çocuklarının yurttaşlığa geçişi için, yurttaş olmayan annelerden talep ettikleri, babalardan talep ettiklerine göre daha ağır.

* Yemen'de bir kadın, evin dışındaki hareketlerinde ve cinsel taleplerinde kocasına yasal olarak itaat etmek zorunda.

* Suudi Arabistan'da kadınlar araba kullanamıyor.

* Kuveyt'te kadınlar meclis seçimleri için oy kullanamıyor.

* Pakistan'da bir tecavüzün kanıtlanabilmesi için ya itiraf ya da en az dört erkek görgü tanığının tanıklığı gerekiyor.

Raporun son beş yılda yasalarını ya etkin bir şekilde değiştirdiğini ya da ayrımcı maddeleri yürürlükten kaldırdığını söylediği, aralarında Türkiye'nin de bulunduğu 14 ülke şunlar:

Bahamalar, Kolombiya, Kosta Rika, Fransa, Ürdün, Meksika, Fas, Papua Yeni Gine, Peru, Sırbistan Karadağ, İsviçre, Türkiye ve Venezüella.

(BİANET.ORG – 16.9.2005)

FINANCIAL TIMES

“Kıbrıs tavizi' ile Türkiye vazgeçebilir”

İngiliz Financial Times gazetesi, 'Kıbrıs'ta yeni tavizler istenmesi halinde, Türkiye’nin AB planlarından vazgeçmesinden korkulduğunu' yazdı.

Gazete, İngiltere’nin Türkiye ile müzakerelere başlanması konusunda AB üyesi diğer ülkelerle anlaşmaya varmak konusunda fazla zamanı kalmadığına dikkat çekti.

Financial Times, Türkiye’den istenecek son bir tavizin Ankara’nın hiç hoşuna gitmeyebileceği uyarısında da bulundu. Türkiye ile müzakerelerin başlatılacağı 3 ekime sadece iki hafta kaldığına dikkat çeken İngiliz gazete, dönem başkanı İngiltere’nin önünde çözülmesi gereken iki sorun daha bulunduğunu yazdı. Gazete, AB dönem başkanlığının iki sorununu da şu şekilde ifade etti:

“Türkiye’nin 29 temmuzda yayımladığı 'Kıbrıs Cumhuriyeti'nin tanınmayacağı' deklarasyonuna karşı bir AB açıklaması belirlemek

10 yıl sürebilecek müzakerelerin temel kurallarının belirlenip, bu görüşmelerin sadece Türkiye’nin üyeliğine mi odaklanacağına yoksa planlara AB ile bir tür ortaklık' mı dahil edileceğine karar vermek”

'Ankara, BM planı yüzünden AB'den vazgeçebilir'

Financial Times, Kıbrıs’ın birleştirilmesi için hazırlanan BM planının Türkiye'nin tepkisine neden olacağını belirtti. Gazeteye göre, 'Kıbrıs Rum yönetimi ile ilişkilerin düzeltilmesi amacıyla Türkiye'ye tam üyelik yerine ortaklık için herhangi bir tarih verilmesi' kararının Ankara'nın AB’den vazgeçmesine neden olmasından korkuluyor.

İngiliz gazete, bir AB yetkilisi’nin, “İngiltere haziran ayında başkanlığı devraldığından bu yana, önceliği hep Türkiye’nin vazgeçmeyeceğinden emin olmaya verdi. Ama işler giderek zorlaşıyor” şeklindeki ifadelerine de yer verdi.

(ABHaber - 19.9.2005)

ZAMAN

Türkiye restinde ne kadar ciddi?

SELÇUK GÜLTAŞLI

Eylülün ilk gününden beri Avrupa Birliği’nin gündemi Türkiye. Bir tarafta üzerinde yaklaşık yedi haftadır mutabık kalınamayan bir Kıbrıs beyanı, üst üste yapılan ve AB’nin itibarını ciddi şekilde zedeleyen başarısız toplantılar var, bir tarafta da gittikçe yaklaşan 3 Ekim tarihi. Şimdi Brüksel’de iki hadisenin şifresi çözülmeye çalışılıyor. Birincisi dün yapılan Alman seçimlerinden çıkacak sonucun 3 Ekim’e nasıl yansıyacağı, ikincisi de Türkiye’nin masadan kalkma restinin ne kadar “hakiki” olduğu.

Almanya’dan dün gece gelen haberler seçim sonuçlarının Türkiye muhalif ve düşmanlarının istediği gibi şekillenmediğini ve Hıristiyan Demokratların tek başlarına iktidara gelmelerinin zor olacağını ortaya koydu. Türkiye’nin ve sadece Almanya’daki değil, Avrupa’daki Türklerin de favorisi Schröder’in bütün beklentilerin tersine “küllerinden” tekrar hayat bulması Türkiye için iyi haber. Seçimlerden sonra Türkiye denkleminin nasıl şekilleneceğini şimdiden görmek zor; zira hükümetin “trafik lambası” yani Sosyal Demokratlar, Yeşiller ve Hür Demokratlarla mı olacağı ya da Hıristiyan Demokratlar ile Sosyal Demokratların büyük bir koalisyona mı gidecekleri henüz belli değil. Her halükarda imtiyazlı ortaklık seçeneğinin masaya gelme ihtimalinin kısa vadede zayıfladığı muhakkak. Dün gece geç saatlerde TV yorumcularının çoğunun işaret ettiği gibi Avrupa’da Merkel’in “kaybetmesinden” en fazla Fransız siyasetçi Nicholas Sarkozy ile imtiyazlı ortaklığı müzakere çerçeve belgesine sokabilmek için Merkel’in “zaferini” bekleyen Avusturyalı siyasetçiler müşteki olmalılar. Alman cephesindeki havanın berraklaşması için vakte ihtiyaç var, dolayısıyla 3 Ekim’le ilgili şu an en önemli bilinmeyen Türkiye’nin restinin blöf mü olduğu; yoksa 1997’de Mesut Yılmaz’ın yaptığını Erdoğan’ın -oyunun kuralları ile oynanması durumunda- tekrar etmeye mi hazırlandığı.

Son bir aydır Türkiye’ye yatırım yapan ya da yapmaya hazırlanan şirketlere raporlar hazırlayan risk analizi uzmanları Brüksel’i mesken tuttu. Brüksel’de AB kurumları dahil Türkiye ile ilgili bir sürü insanla görüşüyor, 3 Ekim’de müzakerelerin başlayıp başlamayacağını anlamaya çalışıyorlar. Gül’ün eylül ayı başında The Economist’e söylediği “Ek şartlar önümüze çıkarılır ya da tam üyelik dışında bir teklifle karşılaşırsak masadan kalkarız.” ifadesinin ne kadar ciddi olduğunu soruşturuyorlar. Sadece risk uzmanları değil, AB diplomatları da aynı sorunun efsunlu cevabı peşinde. Bu şifreyi kırabilirlerse, Kıbrıs beyanı ve henüz onaylanmayan müzakere çerçeve belgesinde ne kadar ileri gidebileceklerini ve manevra alanlarının sınırlarını idrak edebilecekler.

AB’nin Kıbrıs beyanında itibar kaybına rağmen yedi haftadır anlaşamamasına bakılırsa, Türkiye’nin “masadan kalkabileceğine” dair sözlerinin en azından bazı üyeler tarafından ciddiye alındığı anlaşılıyor. AB nezdindeki İngiliz ve İtalyan temsilcilerin cuma günü yapılan toplantıda tanıma meselesinin BM sürecinden bağımsızlaştırılması durumunda Ankara’nın 3 Ekim’de masaya gelmeyeceğini söylemeleri bu yüzden.

Türkiye’nin restinin içi boş olduğu izlenimi, ayrımcı 17 Aralık kararlarını daha da ağırlaştıracak ve 3 Ekim’de müzakerelere başlansa bile kısa sürede tıkanmasına ya da başka bir mecraya akmasına sebep olabilecektir. İtidali elden bırakmadan, Gül’ün söylediklerinin blöf olmadığını vurgulamakta fayda var.

(ZAMAN – Selçuk GÜLTAŞLI – 19.9.2005)

ALİTHİA:

“Kıbrıs: Yanılsamaların maceralı bir süreci...”

Nikos Rolandis (Dışişleri Eski Bakanı)

Kıbrıs Cumhuriyeti'nin kurulduğu 1960 yılından bugüne kadar,

geleceğimizi ve isteklerimizi yanılsamalar üzerine inşa ediyoruz. Kırk

beş yıl sonra bugün, rüyadan uyanmadığımız gibi, aynı zamanda yavaş

yavaş kabusa dönüşen derin uykuda gittikçe daha çok derine batıyoruz.

Kıbrıs sorunu, halkın çağdışı bir şekilde yanlış bilgilendirilmesi

vasıtasıyla, sürekli olarak aşağıya doğru yuvarlanmaktadır. Bugün de

jure bölünmenin eşiğine geldik. Çünkü de facto bölünme uzun zamandan

beridir sabitleşti. Hem de bu bölünme sürecinin birkaç yıl içinde,

birkaç on yıl içinde hangi tehlikelere ve dehşete sürükleyeceğini hesaba

katmadan... Yanılsamalar:

1. Birinci ve en kötü yanılsamalar, ilk ondört yılda (1960-1974)

geliştirildi. O zaman, Kıbrıs'ı bölgede küçük bir süper güce

dönüştürebileceğimizi sanıyorduk. Böylece iki süper güç (Doğu ve Batı)

arasında tehlikeli bir oyun oynadık. 1960 Anayasası'nın dengelerini

bizim lehimize ve Kıbrıslı Türklerin aleyhine alaşağı edeceğimize bile

inandık. Bunun bedelini, darbe ve Türk istilasının yakıcı kasırgası

vasıtasıyla, 1974 yılında ödedik.

2. Son 31 yıldır, birkaç istisna hariç işgalin enkazları henüz

vücudumuzdayken, daha iyisini başaracağımız yönünde yanılsamalara

kapılarak, bize sunulan birçok çözüm fırsatlarını (hepsi de Güvenlik

Konseyi ve diğer uluslararası örgütler tarafından onaylanmıştır)

reddediyoruz. Nitekim sürekli olarak daha kötüsünü elde ediyoruz. Çözüm

girişiminin sunulduğu her seferinde, çözümün neden reddedilmesi

gerektiğini izah eden birçok 'bilge' (politikacı ve diğerleri) ortaya

çıkıyordu. Böylece, biraz kendimizi beğenmişliğimiz, biraz inadımız,

biraz 'bilgeler', biraz çeşitli çıkarlar, biraz gerçekçi olmayan

mentalitemiz, biraz da kendi hatalarımızı kabul etmeyi reddetmemiz

nedeniyle, vardığımız şu noktaya geldik: Çözümü, bizi uçurumun derinine

sürükleyen zamana bırakmayı amaçlama noktasına...

3. İnsan hakları diğer büyük yanılsamamızdır. Bunları unutmamız ya

da bunları bir kenara itmemiz gerektiği için değil, başka birşey için...

Ancak insan haklarının bu dünyada ne yazık ki seçici olarak

kullanıldığını ve büyük çıkarlarla bağdaştırıldığını anlamak

istemiyoruz. Gerçekten Nijerya ve bütün aç Afrika'nın durumunda insan

hakları nerededir? New Orleans'ın zencilerinin durumunda insan hakları

nerededir? Avrupa da dahil olmak üzere, hangi insan hakları, halkı

bezdiren tahammül edilmez bir toplumsal haksızlığa izin vermektedir? Yüz

milyonlarca insan tenekeden yapılmış kulübelerde, daha da kötüsü

kümeslerde nasıl yaşıyorlar? Bir milyar insan, günde bir dolardan az

kazanırken, bir milyar insan bir ve iki dolar arası kazanırken ve diğer

bir milyar insan fakirlik sınırının altında yaşarken, insan hakları

nerededir? Yani dünya nüfusunun yarısı açlıktan ölürken, diğerleri

bolluk içinde yaşamakta ve (Kıbrıslılar da dahil) çok yemek yemekten

hastaneye kaldırılmaktadırlar. Bu çiğnenmiş hakların karmakarışıklığı

içinde, bizler, hangi hakları bulacağız?

4. Birçok kurnazın ileri sürdüğü Avrupai çözüm, başka bir

yanılsamadır. Nitekim Cumhurbaşkanı bile böyle bir çözümün olmadığını en

sonunda itiraf etti, ancak onun birçok kurmayı aynı nakarata devam

ediyor. Avrupa, üyelerinin ulusal davalarını çözmemektedir. Bunlara

karışmamaktadır. Avrupa, ne İspanya'nın Bask'larla sorununa, ne

Fransa'nın Korsika sorununa, ne İrlanda sorununa, ne de Yunanistan'ın

Kardak ile ilgili milli çıkarlar konusuna karıştı. Neredeyse bu konunun,

Yunanistan ve Türkiye savaşı şeklinde gelişmesine izin verdi.

5. Türkiye ile ilişkilerimizin normalleşmesinin ve topraklarımızı

işgal eden ülke tarafından tanınmamızın (Kıbrıs sorununun sahnede

olmadığı bir esnada), sorunumuzun çözümlenmesine katkıda bulunacağı

yönündeki görüş de yanılsamadır. İşgal devam ederken, bazı inatçıların

ve asilerin bugün, Türkiye ile normal ilişkilerin (liman ve

havaalanlarının açılması, Kıbrıs'ın ucuz Türk ürünleri ile dolacağı

ticaretin yapılması) kurulmasını istemelerinin nasıl mümkün olduğu

sorusu akıllara gelmektedir. Öte yandan bu insanlar, bazı zamanlar

böyle bir taktiğin ihanet olduğunu düşünüyorlar.

6. Bugünkü ılımlı Kıbrıs Türk liderliğine iftira atarak ve onu

aşağılayarak konumumuzu güçlendireceğimiz yönündeki görüş yanılsamadır.

Eğer gerçekten yeniden birleşme yönünde bir çözüm istiyorsak, bu

insanlar ve onların veliahtları gelecekteki ortaklarımız olacaklardır.

Onların tezleri uç değildir. O halde neden onlarla savaş yapıyoruz ve

sürekli olarak onlara hakaret ediyoruz? Acaba onların bizim tezlerimizi

desteklemelerini mi bekliyoruz?

7. Yerleşiklerin sayısı, Annan Planının düşünülmeden

reddedilmesinden sonra, gün be gün artıyor. Geçtiğimiz günlerde bazı

makale yazarları, yanılsamalar yaratmak için, Yahudi yerleşiklerin

Gazze'den ayrılmalarından bahsetti. Sayıları yaklaşık 420.000 (200.000

Batı Şeria ve 220.000 Doğu Kudüs) olan Yahudi yerleşiklerin toplamından

sadece 9.000'inin Gazze'den gittiğini gizlediler. (İsrail'in en geniş

stratejik planlamaların bir parçası olarak). Bunlardan birçoğu hali

hazırda başka beldelere taşınıyorlar. Sonuç olarak bazı kişiler, yanlış

bilgilendirme vasıtasıyla, sayıları kısa bir süre sonra 200.000'e

varacak Türk yerleşiklerin de Kıbrıs'tan gideceklerini hesaplıyorlar.

Onları kimler, nasıl ve ne zaman kovacaklar?

8. Eğer işgal bölgelerindeki inşaat konusunun hukuki dava açmalarla

çözümleneceğini sanıyorsak, bu da bir yanılsamadır. Retçi taktikleri ile

durumları buraya kadar sürükleyenler, bu patlama derecesinde tehlikeli

konu ile ilgili olarak ne yapmaları gerektiğini düşünsünler...

Yanılsamalardan kurtulacak mıyız? Yoksa acaba bir sonraki büyük darbe

gelene kadar, kum üzerine inşaat mı yapacağız? Sanmıyorum... Yine de

devletimiz bizi bugüne kadar onurlandırmıyor. Bizler de ekonomik çıkarın

ve iktidarın meraklısı olduk. Bizi, sadece bunlar ilgilendiriyor. Milli

sorunun çözümlenmesi yönündeki büyük sorumluluktan kaçtık. Böylesi bir

mentalite ile çok uzağa gitmemiz mümkün değildir.

(ALİTHİA – Nikos ROLANDİS – 19.9.2005)

SİMERİNİ:

“Türkiye ne istiyor?”

Cumhurbaşkanı Papadopulos, geçtiğimiz gün Türkiye Başbakanı Tayyip

Erdoğan ile kısa bir görüşme gerçekleştirdi. BM kürsüsündeki

gazetecilere göre Papadopulos, Erdoğan'a Kıbrıs'ta ne tür bir çözüm

istediğini sordu. Papadopulos, özellikle de Türkiye'nin Kıbrıs'ta tek

bir devlet mi, yoksa aralarında işbirliği yapacak iki devlet olmasını mı

istediğini sordu. Ancak Cumhurbaşkanı sadece, Edoğan'a ne söylediğinden

bahsetti, Türkiye Başbakanı'nın ona ne cevap verdiğini açıklamadı.

Papadopulos'un, Erdoğan'ın ne yanıt verdiğini bize söylemesine gerek

yoktur. Ankara'nın Kıbrıs sorunundaki tezleri o kadar açık, o kadar

sabit ve siyasi-diplomatik açıdan o kadar ısrarcı ki, bunları

bilmeyenler sadece saf olanlar, ilgisizler, aynı zamanda sağır ve

körlerdir.

Üstelik, Türkler, bütün dönemlerde, bütün zamanlarda ve bütün

fırsatlarda amaç ve isteklerini haykırmakta özen gösteriyorlar. Sadece

Kıbrıs ve Yunanistan'daki siyasi liderler bunları anlamak istemiyorlar.

Erdoğan, Gül, Sezer ve eskiden onların selefleri, siyasiler ve

generaller, şunları açıklamakta ısrar ediyorlar:

1. Türkiye'nin aşağılayıcı bir şekilde, 'Kıbrıs Rum Yönetimi'

olarak isimlendirdiği Kıbrıs Cumhuriyeti'ni tanıması söz konusu

değildir.

2. Ankara'nın, işgal rejimini ve Kıbrıslı Türkleri terk etmesi söz

konusu değildir.

3. Türk hükümetinin işgal oluşumunu tanımaktan vazgeçmesi söz

konusu değildir.

4. Yerleşikleri geri çekmesi söz konusu değildir.

5. Türkiye, Kıbrıs Cumhuriyeti'nin olmadığını iddia ederken, buna

rağmen, Kıbrıs Cumhuriyeti'nin varlığından kaynaklanan sözde garantörlük

haklarında ısrar ediyor.

6. İki toplumlu iki bölgeli federal bir çözüm değil, iki ayrı

devletin konfederasyonuna götüren bir çözüm istiyor.

7. Kıbrıs Cumhuriyeti'nin dağılmasından ve çözüm bulunduktan sonra

ortaya çıkacak yeni durumu tanıyacak.

8. Kıbrıs Cumhuriyeti'ni tanımıyor, ancak Avrupa üyelik sürecinde

onun onayını istiyor.

Türkiye, Kıbrıs'ın dağılmasını, teslim olmasını ve boyun eğmesini

istiyor. Bunu istiyor, bunu talep ediyor ve bunu uyguluyor. Karamanlis,

Tassos ve bütün siyasi liderler bunu çok iyi biliyorlar. 'Kesin görüş

birliklerinin', 'gıpta edilecek uyumun' ve 'kardeş dayanışmasının', bu

kadar yıldır neden Türk planlarını etkisiz hale getirmeyi ve durdurmayı

başaramadığı büyük bir sorudur. Atina ve Lefkoşa bu acı verici soruya ne

yanıt verecek? Ancak Karamanlis, Atilla'nın gelip geçmesi için kırmızı

halıyı sererken, öte yandan Tassos dehşete düşerek, vetoyu ileri sürmeye

cesaret edemezken, bu soruya nasıl cevap versinler?

(SİMERİNİ – 17.9.2005)

HARAVGİ:

“Mesajları alsınlar”

Türkiye Başbakanı Tayyip Erdoğan'ın yeni açıklamasının ve bu

açıklamanın içerdiği tehditlerin, haklarını elde etmek için tüm

cephelerde diplomatik bir çaba yürüten hükümetin her hareketini

herkesin önünde yermek ve sıfırlamak için fırsat kaybetmeyen Kıbrıs

içindeki bazı çevreleri kaygılandırması gerekmektedir. Tayyip Erdoğan'ın

Kıbrıs'ta iki ayrı devlet ve konfederasyon çözümü yaratılması ile ilgili

olarak Cumhurbaşkanı Papadopulos'a dile getirdiği talepler, Ankara'nın

sabit tezlerini ve Kıbrıs sorunundaki hedeflerine bağlılığını bir kez

daha teyit etmektedir. Yani sahte devletin yüceltilmesine ve onun yavaş

yavaş devlet olarak tanınmasına... Cumhurbaşkanı haklı olarak böylesi

bir çözüm olanağının kabul edilemez olduğunu söyledi ve Kıbrıs Rum

tarafının, bölücü unsurları ortadan kaldıracak ve Kıbrıs'ı yeniden

birleştirecek iki bölgeli, iki toplumlu bir çözüm lehindeki sabit

tezlerini yineledi.

Hükümetin izlediği talepkar politika ve COREPER'de konuları ele alış

yöntemi, bazı kişilerin Kıbrıs Cumhuriyeti'ne vurmak istedikleri

uzlaşmaz ortak damgasını alaşağı ediyor. Brüksel'deki istişarelerde

çıkan mesaj, Türkiye'nin sonsuza kadar talep edip, kendisinin AB ilke ve

değerlerine uymaya isteksiz olamayacağı yönünedir.

Kıbrıs sorununun parti çıkarları için istismar edilemeyeceğini defalarca

vurguladık. Bütün siyasi partiler, gelişmeleri ciddiyetle

değerlendirmeli ve seçim öncesi çıkarları bir kenara bırakmalıdır. Karar

alma merkezlerine doğru mesajların iletilmesi için birlik içinde, ortak

bir şekilde faaliyette bulunmak gerekmektedir.

Cumhurbaşkanı Papadopulos'un BM Genel Sekreteri ile yaptığı görüşmenin

faydalı ve yapıcı olduğunu düşünüyoruz. Aynı zamanda girişimin faydalı

olabilmesi amacıyla zeminin uygun bir şekilde hazırlanmasının ardından,

yakında yeni bir sürecin başlamasını diliyoruz.

Gerek düşünmeden, gerek kasıtlı bir şekilde, gerekse kendi nedenlerinden

dolayı, hükümeti, sözde Kıbrıs sorununun çözümlenmesini istemediği

konusunda suçlamakta ısrar edenler, Türkiye Başbakanı Tayyip Erdoğan'ın

açıklamalarını yeniden okusunlar ve kimin iki toplumlu, iki bölgeli bir

çözüme engel olduğu konusundaki görüşlerini yeniden gözden

geçirsinler...

(HARAVGİ – 18.9.2005)

POLİTİS:

“Siyasi eşitliğimiz ve sorumluluklarımız”

Andreas THEOFANUS

Kıbrıs sorunundan bağımsız olarak, Türkiye-Avrupa ilişkileri

uluslararası boyutlara sahip, son derece önemli bir konudur. Türkiye'nin

geleceği ve AB'ne üye olup olmayacağı, Birliğin karşı karşıya olduğu en

büyük sorulardan bir tanesidir. Bu, büyük ölçüde bizzat AB'nin

geleceğini de etkileyecektir. Bu konu üzerinde bugüne kadar nihai bir

karar alınmadı.

Kıbrıs sorunu, bölgesel ve uluslararası bir sorundur. Bu nedenle Kıbrıs

sorunu bugün, Türkiye-Avrupa ilişkilerinin önemli başlıklarından bir

tanesidir. Bu yüzden de, gerek çözüm bulunması, gerekse Kıbrıslı

Rumların reddetmesi durumunda, Türkiye'nin suçtan arındırılması ve

üyelik yönündeki yolunun açılması amacıyla, Annan Planı vasıtasıyla

büyük bir çaba sarf edildi. Kıbrıslı Rumlar Annan Planını reddettiler.

Çözümün Türk ilkelerine göre hazırlandığına karar verdiler.

Bugün mesele, kendi amaçlarımızın başarıya ulaşması için kapsamlı bir

stratejinin çizilmesidir. Kıbrıs sorununun Avrupalılaştırılması ve

Avrupa çıkar, ilke ve değerlerinin Kıbrıs'ta tehlikeye atıldığı tezinin

yüceltilmesi çok önemlidir.

AB'nin siyasi perspektifinin güvenilirliği başlığı da aynı ölçüde

önemlidir. Birlik hali hazırda, geçtiğimiz yıllarda Yugoslavya'daki

krizde ve son zamanlarda Irak'a Amerikan müdahalesine ilişkin konularda

bölünmesinde pasif davrandı. Eğer AB, siyasi perspektifi olmasını

isteseydi, Avrupa toprağının üçüncü bir ülke tarafından işgal edilmesine

ilişkin konularda görüş belirtmekten başka yolu olmayacaktı.

Kuşkusuz Türkiye'nin dayandığı büyük çıkarlar söz konusudur. İngiltere

ve Türkiye'nin geleneksel ilişkilerinin ötesinde Londra, Türkiye'nin

üyelik sürecini desteklemektedir, çünkü böyle bir üyeliğin, gevşek

siyasi bağlarla ekonomik birliğin AB'nin kimliğini onaylayacağının

farkındadır. Bu, siyasi açıdan birleşik bir Avrupa perspektifini tercih

eden merkezi Avrupa güçlerinin istekleri ile zıt olarak Londra'nın

stratejik amacını oluşturmaktadır.

Kıbrıs küçük bir devlet olarak, bazı kısıtlamalara sahip olabilir, ancak

bu onu, tez ve taleplerini ileri sürme yükümlülüğü ve sorumluluğundan

kurtarmaz.

Türkiye ve Kıbrıs Cumhuriyeti'nin ilişkilerinin normalleşmesi ve

Kıbrıs'ın Türk işgalinden kurtulması, sadece Türkiye'nin AB

perspektifinin bir sonucu olmamalı, aynı zamanda Türkiye ile AB

arasındaki özel ilişki amacının sonucu olmalıdır. AB üye devletleri

arasındaki siyasi eşitlik, ortaklarımızdan taleplerde bulunmamıza

müsaade etmektedir.

Bütün güçlerimizin seferber olması gerektiği ortadadır. Bu meselelerin,

bütün karar alma merkezlerinde ilerletilmesi, hükümetin, partilerin,

sivil toplum örgütlerinin, üniversitelerin, araştırma merkezlerinin,

genel olarak toplumun bütün örgütlerinin konuya müdahil olması ile

olacaktır. Başarılı bir süreç ile ilgili gerekli önkoşul, Kıbrıs toplumu

ve devletinin canlandırılmasıdır. Görevler büyüktür, ancak amacımız

birliğin ve Kıbrıs Cumhuriyeti'nin toprak bütünlüğünün sağlanmasıysa, o

zaman başka seçenek yoktur.

(POLİTİS – Andreas THEOFANUS – 18.9.2005)

HARAVGİ:

“Kıbrıs halkının arzularına kulak versinler”

Türkiye Başbakanı Tayyip Erdoğan'ın, Kıbrıs'ta iki ayrı devlet ile

ilgili olarak BM kürsüsünde yaptığı açıklamalar, Türkiye'nin Kıbrıs'taki

sabit bölücü amaçlarını hiçbir zaman terk etmediği ve Kıbrıs sorununda

tek gerçekçi çözüm olarak, iki bölgeli iki toplumlu federasyon çözümünü

hiçbir zaman benimsemediğini bir kez daha teyit etmektedir.

New York'ta bulunan Türk politikacıların, Türkiye Dışişleri Bakanı

Abdullah Gül'e göre Kıbrıs sorununda adım atacağına dair söz veren BM

Genel Sekreteri'nden uygun bir yanıt alıp almadığını bilecek konumda

değiliz. Ancak bu adımların atılması ve atılacak adımların dayanıklı

olması için, bütün tarafların, Kıbrıs sorununun hem Türkiye'nin Avrupa

sürecini, hem de Kıbrıs'ın bölünmüş olarak kalmasını isteyenlerin

işlerini kolaylaştıracak şekilde alelacele kapanmasını istememeleri,

aksine Kıbrıs sorununun çözümü konusunda dürüst iradeye sahip olmaları

gerekmektedir. Ne yazık ki Türkiye, gerek AB içindeki tutumu ve

özellikle de tek taraflı yaptığı açıklamayla, gerekse Başbakanı'nın

yaptığı açıklamalarla, iki ayrı devlet çözümünün ötesinde Kıbrıs

sorununun çözümlenmesini istemediğini ortaya koymaktadır.

Kıbrıs halkı, ülkesinde yabancıların müdahalelerinden ve

uygulamalarından yeterince acı çekti. Kıbrıs halkı, ülkesinde patron

olma ve kendi geleceğini belirleme hakkına saygı duyulmasını

istemektedir. Kıbrıs sorunu, bölgedeki yabancı çıkarlarla ilgili alış

verişlerin yapıldığı her seferde, 'as kağıt' olamaz. Uluslararası toplum

ve AB'nin, Kıbrıs halkının kaygı ve isteklerine kulak vermesi, aynı

zamanda sabit ve uzlaşmaz tezlerini terk edip, Kıbrıs sorununun kendi

istediği gibi değil, halkımızın hayal ettiği gibi çözümlenmesi yönünde

iyi niyetle gerçek adımlar atması için Türkiye'ye baskı yapması

gerekmektedir. İstisnasız bütün vatandaşlarının insan haklarına ve temel

özgürlüklere saygı duyulacak, yeni maceralar yaşanmadan iki bölgeli iki

toplumlu bir federasyon temelinde Kıbrıs'ı gerçekten birleştirecek bir

çözüm...

(HARAVGİ – 19.9.2005)

FINANCIAL TIMES

“ABD, Türkiye konusundaki boşluğu doldurmaya hazır olmalıdır”

Mark Grossman

Amerikalıların çoğu, siyasi olarak birlik içinde ve yüzyılın yeni güvenlik tehditlerine karşı koyma kapasitesi olan bir orduya sahip güçlü bir Avrupa'nın, Amerika'nın çıkarına olacağına inanıyor.

Amerikalılar aynı zamanda, Avrupa Birliği'nin en olağanüstü başarılarından bir tanesinin, genişleme yoluyla Avrupa'nın doğu ve güneyine demokrasi ve refah yayma yönündeki uzun vadeli stratejisi olduğuna da ikna oldular. Bu gerçekten Türkiye için de geçerli: Birliğe katılma isteği olumlu bir değişiklik için teşvik edici önemli bir dürtü.

Ancak Atlantik boyunca Fransız ve Hollandalı seçmenlerin, Fransız ve Hollandalı politikacıların ve bazı AB liderlerinin son zamanlarda Türkiye'ye gönderdikleri işaretler konusunda nasıl bir hükme varmalıyız? ABD'nin bakış açısından, nihai üyelik bağlamında demokrasisini güçlendirmek için Türkiye'yi teşvik etme yönündeki Avrupa stratejisi siyasi desteğini kaybediyor gibi görünüyor. Eğer bu doğruysa, Amerikalılar bunun doğru olmadığını ve İngiltere Başbakanı Tony Blair'in, 3 Ekim tarihinde Türkiye ile katılım müzakerelerine başlanması konusunda Fransa ile müzakere edilen anlaşmanın ışığında AB'nin Türkiye'ye odaklanmasını sağlamasını umut etmelidirler. ABD, şu aşamada Avrupalıların tarihi fırsatı kaçırmaları halinde ne yapabileceğini düşünmelidir.

Son üç ABD yönetimi, Türkiye'nin AB üyeliğinin avantajlarını destekledi; bu husus ABD'nin hedefi olmaya devam etmelidir. ABD buna yönelik neden bu denli çaba sarfetti? Bunun birkaç nedeni var.

Öncelikle Türkiye, AB'ye üyelik hedefini gerçekleştirmeye çalışırken zaten önemli adımlar attı -siyasi sistem üzerindeki kontrolleri azaltmak, Yunanistan ile ilişkileri geliştirmek ve ekonomiyi serbest kılmak gibi-. İkinci olarak, Türkiye'nin AB'ye dahil olması, demokrasi ve ekonomik başarıya ulaşmak isteyen diğerleri açısından bir işaret niteliğinde olacaktır. Üçüncüsü ise, AB'nin ilerideki başarısının "Hristiyan klübü" imajını değiştirmesine bağlı olmasıdır.

Amerikalılar, AB'nin geçen yıl Türkiye ile 3 Ekim tarihinde müzakerelere başlama yönünde aldığı kararı alkışladılar. Ancak o tarihten itibaren hayal kırıklıkları yaşandı. Avrupalılar, "imtiyazlı ortaklığı" değil de AB'ye üyelik ihtimalini canlı tutarak, Türkiye'de gerçekleşmesini teşvik ettikleri büyük değişikliklerin önemini anlamalıdırlar. Bunun karşılığında Türkler, siyasi ve ekonomik değişimdeki başarılarına inanmalı ve daha fazla reform gerçekleştirmeyi kendilerine çok görmemelidirler.

Türkiye'nin Batı'ya yönelik hareketinin başarılı bir şekilde sürdürülememesi durumunda, -Amerikalı ve Avrupalıların destekledikleri- değişim için risk alan Türk liderler itibar kaybedecekler. Bu reformları uygulamak daha da zor olacak ve daha radikal bir Türkiye belki de Amerika ve Avrupa için bir yenilgi olacaktır. Demokratik, laik ve Müslüman bir ülkenin mümkün olup olmadığı tartışmalarının yaşandığı bir dünyada "evet" demeye çalışan bir ülkeye dikkat etmek zorundayız.

AB'nin tereddütte kalması halinde, ABD yönetimi stratejik girişimi daha da geliştirmek adına ne yapmalıdır? Amerika ilk olarak, Türkiye karşıtı aşırılık yanlısı grupların (PKK/KADEK) liderlerini ve üyelerini Kuzey Irak dışına çıkarmak veya Irak ya da Türkiye'de adaletin karşısına çıkarmak için gerekli çalışmaları yapmalıdır. AB ile Türkiye arasında her ne yaşanırsa yaşansın, ABD bu girişimi şimdi üstlenmelidir. Amerika veya Irak'ın en kısa süre içerisinde eyleme geçmemesi halinde, Türkiye'yi tek yanlı bir harekette bulunmaktan vazgeçirmek, özellikle de temmuz ayında Türkiye'de yaşanan terör saldırılarının ardından, zor olacaktır.

İkinci olarak ABD yönetimi, ABD ile Türkiye arasında imzalanacak serbest ticaret anlaşmasına hazır olmalıdır. Böylesi bir ticari anlaşma, Türkiye'de piyasa serbestisini ve ekonomik başarıyı geliştirirken, ABD'nin daha fazla ticari faaliyeti ve yatırımını teşvik edecektir.

Üçüncüsü, ABD yönetiminin, Irak konusundaki münakaşayı kapatmak üzere ABD-Türkiye orduları arasındaki ilişkiler için yeni bir gündem geliştirmeye ihtiyacı vardır. Pentagon'da kimileri, savaş öncesinde Kuzey Irak'a geçiş izni vermemesi nedeniyle Türkiye'yi affedemiyor. Ancak vakit, ABD'nin daha büyük çıkarlarını korumaya yoğunlaşma vaktidir.

Türkiye'nin aynı zamanda, yeni Irak'ın başarılı olmasına ihtiyacı var ve elinden gelen her türlü yardımı göstermek zorundadır. Türkler, Amerika ile stratejik ilişkilerinin, Türkiye'deki ABD kuvvetlerine daha fazla esneklik gösterilmesi de dahil olmak üzere iki yönlü olmak zorunda olduğunu anlamalılar.

Türklerin gerek AB ile müzakerelerin yolunda gitmesi için gerekse müzakerelere başlanmaması ya da müzakerelerin başarısızlığa uğraması durumunda Amerika'nın kendisinin yakın ortağı olması için yapması gereken çok şey var. Örneğin Türkiye, Kıbrıs sorununun çözülmesi için, din özgürlüğü ve İstanbul'daki Heybeliada Rum Ortodoks Ruhban Okulu'nun yeniden açılması, Ermenistan ile kişilerin ve malların serbest geçişinin sağlanması, Yahudi karşıtlığına sıfır toleransın deklare edilmesi ve reformların uygulanması gibi üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmek zorundadır. Ayrıca, Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan'ın haziran ayında Washington'da yaptığı gibi Türkler, ABD-Türkiye ilişkilerini destekler tarzda açıklamalarda bulunmalılar.

Eski Başkan Clinton ve şimdiki Başkan Bush haklılar: AB genişlemeye devam etmeli ve Türkiye bir gün Birliğin üyesi olmalı. Bu Türkiye, Avrupa ve ABD için şimdiye dek görünen en iyi çözümdür.

Amerika, Avrupalı liderlerin Birlik içindeki bir Türkiye'nin Avrupa için dışarıdaki bir Türkiye'den daha iyi olacağını halka alenen açıklayacağını umut edebilir. Bu hikayenin sonunu yazmak için henüz çok erken olacaktır. Ancak AB'nin bu fırsatı kaçırması halinde, ABD bu boşluğu doldurmaya hazır olmalıdır.

(FINANCIAL TIMES – Mark GROSSMAN – 16.9.2005)

NETZEITUNG

“AB Büyükelçileri, Türkiye konusunda görüş birliğine varamadı”

3 Ekim tarihinde Türkiye ile başlaması planlanan AB katılım müzakereleri konusunda halen bir sonuca varılamadı. 25 AB ülkesi cuma günü Brüksel'de bir kez daha Türkiye'nin AB üyesi Kıbrıs'ı tanımayacağı açıklamasına nasıl bir tepki verileceği konusunda anlaşmaya varamadı. Diplomatik çevrelerinden edinilen bilgilere göre, üye ülkelerin Büyükelçileri yaklaşık bir saat sonra toplantıyı noktaladı.

Özellikle de Kıbrıs ve Yunanistan sert tutumlarından taviz vermedi. İki ülke, Türkiye'nin Kıbrıs'ı, giriş süreci sırasında tanıması gerektiği konusunda diretiyor. Ancak başkanlığın bu konuyla ilgili metininde bunun "olabildiğince çabuk" ve en geç Türkiye'nin üyeliği durumunda gerçekleşmesi gerektiğine yer veriliyor.

Bunun dışında, Türkiye'nin AB ile varolan Gümrük Birliği'ni kısıtlama yapmaksızın Kıbrıs'ı da kapsayacak şekilde uygulaması konusuna da net bir açıklama getirilmedi. İngilizlerin getirdiği yeni öneride tavır bir kez daha sertleştirilerek, Türkiye'nin protokolü "tamamen uygulaması" gerektiği ve AB'nin bunu "dikkatle izleyeceği" belirtildi.

Ayrıca, söz konusu sorumlulukların hayata geçirilmesi konusundaki eksikliklerin, katılım müzakerelerini etkileyeceği de belirtildi.

Türkiye temmuz ayı sonunda AB'nin talep ettiği gibi, Gümrük Birliği'nin, aralarında Kıbrıs'ın da yer aldığı on yeni üye ülke ile genişletilmesini öngören Ankara Anlaşması'nı imzaladı. Ancak Ankara yaptığı ek bir açıklamayla, protokolün imzalanmasının Kıbrıs Cumhuriyeti'ni resmi olarak tanıdığı anlamına gelmediğini netleştirdi. Türkiye bunun dışında Kıbrıs'a ait uçak ve gemilere Türk limanlarını açmama tehdidinde de bulundu. Özellikle de Kıbrıs bunu "kabul edilemez nitelikte" olarak değerlendirdi ve katılım müzakerelerini bloke etme tehdidinde bulundu.

Kıbrıs meselesinin yanı sıra, AB ülkeleri tarafından oybirliği ile kararlaştırılması gereken, Türkiye ile gerçekleştirilecek görüşmelerin müzakere çerçevesi konusu da halen netlik kazanmış değil.

(NETZEITUNG – 16.9.2005)

GAZETEM.NET

Allak bullak...

Ahmet ALTAN

Dünya, türbülansa gitmiş bir uçak gibi çatırdayarak titriyor.

Tam bir altüst oluştan geçiyoruz.

Ne nereye gittiğimizi biliyoruz, ne de bu sarsıntıdan kurtulup kurtulamayacağımızı...

Dehşetle birbirimize bakıyoruz sadece.

Gördüğümüz sararmış, korku dolu yüzler.

“Süpergüç” Amerika bir kasırgaya bir şehirle birlikte binlerce insanı göz göre göre kaptıracak kadar çürüyüp dağılmış.

“Yeni Çağ”ın kurucusu Fransa, gelişmeleri algılayamayan, unutulmuş bir köye dönmüş.

Almanya, işsizlik karşısında ne yapacağını şaşırıp, gelişme yolunda ilerleyecek mi yoksa gerisin geriye mi dönecek bilemeden kendi siyasetini kilitleyen seçimler yaşıyor.

Rusya bir “mafya cumhuriyeti” olmaktan kurtulabilmek için çırpınıyor.

Japonya, yazları işe gömlekle gelerek “klima masrafından” tasarruf etmeye çalışan bir kıvranma içinde.

Ortadoğu, Müslüman-Yahudi çatışmasından Şii-Sünni savaşına kayıyor.

Afrika, bel kemiği kırılmış bir mefluç gibi duruyor yeryüzünün ortasında.

Tarih daha önce de buna benzer hercümerçlerden geçmiştir mutlaka.

Ama yaşadığı sarsıntının böylesine farkında olduğu bir başka zaman herhalde olmamıştır.

Endonezya’daki tsunamiden, New Orleans’daki kasırgaya, Irak’taki bataklıktan, Rusya’daki okul baskınına, Çeçenya’daki çatışmadan Fransa’daki anayasa krizine kadar her sarsıntıyı anında hissederek yaşıyoruz.

Her felaket evimize girip, hayatımıza katılıyor.

İnsanlık, bir çağdan bir çağa geçmeye çabalıyor.

Hızla koşarak, açılmakta olan bir vapura atlayan bir yolcu gibiyiz.

Ayaklarımız yerden kesildi...

Ama nereye düşeceğimizi bilmiyoruz.

Her şeyin aynı anda ve bu kadar hızla değiştiği bir başka zaman parçası olmamıştır herhalde.

Bir yanımızla bir “bilimkurgu” gelişmişliği yaşıyoruz; uzay yolculukları, fabrikalarda çalışan robotlar, cep telefonları, bütün dünyayı bir saniyede birbirine bağlayan internet, dünyayı gözetleyen uydular, bilgisayarlar...

Bir yanımız ise hala geçmişte; petrol savaşları, çatışmalar, suikastler, sabotajlar, bombalar, teroristler, kazalar, felaketler, gelecek endişeleri, işsizlik salgınları, ürkütücü hastalıklar...

Kabil de bu dünyanın şehri New York da, Bağdat da bu dünyanın şehri Zürih de, Oslo da bu dünyanın şehri Hakkari de...

Hepsi aynı mekanda, hepsi dünyanın üstünde ama hepsi ayrı ayrı zamanlarda, ayrı ayrı çağlarda.

Geçmiş ve gelecek iç içe...

Geçmişten memnun değiliz ama gelecekten de korkuyoruz.

Neredeyse artık bizden bağımsız bir şekilde ilerleyen bir teknoloji, bu teknolojinin yaratılması için zorladığı yeni bir hayat ve eski alışkanlıklara bağımlı kalmış, endişeli bir zihniyet.

Bir yandan birleşmeye, birlikler kurmaya çalışıyoruz, bir yandan da sanki birleşmeye çalışan biz değilmişiz gibi her birimiz ayrı ayrı kurnazlıklarla kendi küçük çıkarlarımızı korumaya çabalıyoruz.

Zihnimiz, teknolojimize ayak uyduramıyor.

Alışkanlıklarımız, yaratıcılığımızın hızına ayak uydurarak değişemiyor.

Nereye gittiğini bilmediğimiz bir uçakla bir türbülansın içinden geçiyoruz.

Bir çağdan bir çağa geçen bir dünyadayız.

Bütün dünya titriyor.

Ben geleceğin geçmişten iyi olacağına inananlardanım.

Ama siz gene de sıkı tutunun... Dünya fena sarsılıyor.

(GAZETEM.NET – Ahmet ALTAN – 19.9.2005)

ZAMAN

Portre - Angela Merkel, tanınan meçhul

PROF. DR. GERD LANGGUTH

1989 yılında Berlin Duvarı yıkıldığında 35 yaşında olan, çöken eski Doğu Almanya’nın enkazı içinden yeniden dirilişin sembolü Phoenix kuşu gibi yükselen bu kadın kimdir? Doğu Almanya’da bir papazın kızı olan Angela Merkel’in siyaset arenasında kariyer yapması ve dik bir şekilde yükselmesi doğal değildi.

Şimdi muhtemelen yeni bir sima Almanya’nın Avrupa politikasını da şekillendirecek. Angela Merkel’in seçilmesi Türkiye’nin AB sürecini nasıl etkiler?

‘Kohl’Ün kızı’ olarak alaya alınıyordu...

Angela Merkel 1991 yılının Ocak ayında eski Doğu Almanya’daki vatandaş hakları oluşumunda yer aldıktan sonra Helmut Kohl’ün kabinesinde kadın ve gençlik bakanı olduğunda ‘Kohl’ün kızı’ olarak alaya alınırdı. Renksiz bir sima, Doğu Almanyalı, o zamanki başbakanın o dönemde Doğu Almanyalılara da belli ölçüde yer verme düşüncesinden yararlanan biri olarak görülüyordu. Angela Merkel o zamanlar nispeten gençti, üstelik Doğu Almanyalı ve Protestan’dı; Helmut Kohl ise kabinesine kendine sadık isimler almak istiyordu. İşte bu ortamda sempatik yapılı, üstelik bir de kadın olan doktora sahibi zeki fizikçi Angela Merkel uygun geldi. Helmut Kohl döneminde bakan olan, ardından CDU genel sekreterliğine, CDU genel başkanlığına ve nihayet CDU/CSU’nun başbakan adaylığına yükselen Angela Merkel’in bugün geldiği noktanın köklerini aslında eski Doğu Almanya’daki sosyalizasyonunda görmek mümkün. Ateist bir devlette bir papazın kızına sıcak bakılan ‘işçi çocuklarından’ daha farklı bir gözle bakılıyordu. Bugünden geriye baktığımızda bunun aslında Merkel için bir dezavantaj anlamına gelmediğini görüyoruz.

Ailesi Merkel’e hep şunu aşılamıştı: Yaşadığın ülkede ancak diğer sınıf arkadaşlarından daha iyi olursan okuyabilirsin. Diğerlerinden daha iyi olma; görüldüğü kadarıyla Angela Merkel bunu erken bir dönemde içselleştirdi. Eski bir öğretmeninin söylediğine göre Angela Merkel müstesna, ideal bir öğrenci idi. Spor dersi dışında bütün derslerinde son derece iyi notlar alıyordu. Kişilik olarak ise pek dikkat çekmeyen bir tipti. Ailesi de kendine çok fazla dikkat çekmemesini tembihlemişti. Kendisi erken bir dönemde özel düşünceleri ile siyaset dünyası ile ilgili düşüncelerini birbirinden ayrı tutmasını öğrenmişti. Kendisinin bugün de özel dünyasına pek baktırmak istememesi bu tutumunun bir sonucu olsa gerek.

Bu kendini çok sözlü suskunluk tavrında da gösteriyor. Merkel kendisi hakkında çok konuşsa ve konuşuyor gibi gözükse de aslında kendi özel dünyası hakkında çok az bilgi veriyor. Eski Doğu Almanya’da kendisi sisteme ayak uydurmuştu. Hatta ‘Hür Alman Gençliği’ (Freie Deutsche Jugend, FDJ) isimli komünist gençlik örgütüne üye olmuştu. Daha sonra Leipzig’de fizik okumasının bir şartı idi bu. Angela Merkel kendine asla direnişçi demedi. Ama gerek arkadaşlarının ve gerekse kendine seçtiği akademik hocalarının tümü eski Doğu Almanya’daki ‘reel mevcut sosyalizme’ karşı oldukça kuşku ile bakıyordu.

CDU’nun liderliğine uzanan ilginç yol...

Siyasi yelpazede daha çok sol eğilimli olan babasının eski Doğu Almanya sistemi ile barışık olmak istemesinin kendini ne derece rahatsız ettiği ise başka bir konu. Angela Merkel siyasi olarak babasından artık bağımsızlığını kazanmış durumda. Merkel’in Helmut Kohl ve Schröder gibi isimlerle ortak bir özelliği olan güçlü iktidarı yakalamak iradesi hep daha iyi olma arzusunun bir sonucu. Merkel’in yükselişinin karakteristik bir özelliği de kendine, ailesine ve bir anlamda da çöken eski Doğu Almanya’ya ortalamanın üstünde başarılarla zirveye çıkabileceğini göstermek istemesi; tıpkı henüz öğrenci iken çok iyi derecedeki Rusça bilgisi sayesinde Moskova’ya kadar seyahat etmeyi başardığı gibi.

Eski bir sınıf arkadaşı Merkel’i şöyle tanımlıyordu: “Angela’yı ne ile görevlendirirseniz görevlendirin, en iyisini yapar. Eğer fizikçi olarak kalsa idi muhtemelen nobel ödülünü alırdı.” Ama kendisi iki Almanya’nın birleşmesinden doğan siyasete girme şansını kullandı. Merkel’in başarısının bir sırrı ise sürekli küçümsenmesidir, özellikle de bir hedefi yakalama konusunda. Kendisi özellikle erken dönemlerde şunu öğrenmişti: Kariyerinde yükselmek için hep kendisi için beklenmeyen, ama şans tanıyan fırsatları kullanmasını bildi. 1999 yılı sonunda Helmut Kohl’ün sebep olduğu bağış skandalı patlak verdiğinde ve CDU temelden sarsıldığında Helmut Kohl’e dönemin CDU Genel Başkanı Wolfgang Schäuble’den habersiz olarak bir tür boşanma mektubunu gönderen o idi. Merkel bu mektubu ile dönemin onursal başkanı Kohl ile parti arasına mesafe koydu. Merkel, “CDU ergenlik dönemine gelen bir çocuk misali ‘eski savaş atından’ (Kohl’ün kendini tarifi) uzaklaşmak zorunda.” diyordu. Merkel bu mektubunu yazarken dönemin CDU Genel Başkanı Wolfgang Schäuble’nin de bağış skandalına karıştığını biliyordu. Nihayet bu da kamuoyuna yansımaya başladığında parti genel başkanlığı otomatik olarak kucağına düşüyordu.

Merkel’in davranışının bir saiki de sorunlara rasyonel bir şekilde yaklaşmasıdır. Tarihçi Kohl’den farklı olarak ‘ideolojisiz’ tabiat bilimci kimliği ile tarihî bir odaklaşmaya sahip olmayan bir generalisttir. Merkel hayatının dönüm noktalarında hep ayık ve rasyonel bir şekilde avantaj ve dezavantajları tartabilen bir isim. Merkel’in inandığı şeyler ise sosyalist rejimde yaptığı tecrübelerden, eksiklik ekonomisinden ve Marksizm-Leninizm tarAfından Doğu Almanya’daki hayatın ideolojik olarak göklere çıkarılması gibi tecrübelerden doğan ve bunların zıddı şeklinde kendini gösteren kanaatlerdir. Merkel ferdi özgürlük ve sorumluluk kategorilerinde düşünür. Ekonomi politikası ile ilgili inancı etkinlik kriterlerine göre yönlendirilen piyasa ekonomisidir. Merkel’in kafasındaki eski Doğu Almanya hakkındaki olumsuz kanaatlerinin doğal karşılığı ise olumlu ABD imajıdır.

Türkiye’nin üyeliğini engeller mi?

Çocuğu olmayan ve ikinci evliliğinde Berlin Humboldt Üniversitesi’nde fizikal ve teoretik kimya profesörü ile beraber olan Merkel, Almanya’nın ilk kadın başbakanı olacak çaptadır. Eski federal çevre bakanı olarak Merkel sadece BM’nin ‘Berlin Konferansı’na başkanlık etmedi, kendisi aynı zamanda Kyoto Protokolü’nün bütün yönlerini de tanıyor. Ana muhalefet lideri olarak da ‘Avrupa Halk Partileri’ başkanlarının toplantıları çerçevesinde Avrupa politikaları ile yoğun bir şekilde ilgilendi. Diplomasi alanında da Merkel hedefe kilitli cazibesini küçük detaylara hakim olma isteği ile birleştirmeye çalışacaktır. Merkel’in bu yönünün tecrübesini 2004 yılı sonunda Başbakan R. Tayyip Erdoğan da yaptı. Merkel bu Türkiye seyahatinde Birlik partilerinin Türkiye’nin AB üyeliği ile ilgili tavrını anlatmaya çalışmıştı. Peki Merkel günün birinde tüm AB ülkeleri tarafından oybirliği ile kabul edilmesi gereken Türkiye’nin AB üyeliğini engeller mi? Bu, bugün itibarıyla net değil. Ancak onun önceliği imtiyazlı ortaklık. Sürekli tam üyeliğe alternatifler dile getiriyor. Ancak Merkel’in demeçlerini okuduğumuzda kendisinin asla Türkiye ile üyelik müzakerelerinin yarıda kesilmesini talep ettiğini görmüyoruz. Şunda hiç kuşku yok ki, Fransa ve Hollanda’daki referandumlarda da açıkça görüldüğü gibi Türkiye’nin AB’ye tam üyeliği konusundaki kuşkular artmıştır. Almanya başbakanı adayı olarak Merkel bu konuda diğer ülkelerin liderleri ile temas halinde tavır geliştirecektir. Türkiye açısından ilk bakışta Schröder daha sevimli Almanya başbakanı olarak görülebilir. Ancak Schröder’in ABD’ye karşı eleştirel politikası Türk siyaseti tarafından soru işaretleri ile karşılanmalı. Merkel bir papaz kızı olmasına rağmen dünya görüşü olarak CDU içindeki geniş kesimlerden çok daha liberal bir dünya görüşüne sahip biri. Bu açıdan İslam’a karşı tutumunun da daha rahat olması gerekir.

Angela Merkel pragmatik bir insandır. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi bir fizikçi olarak ideolojik bir odaklanması yoktur. Ayrıca kendisi AKP’nin Avrupa Halk Partileri (EVP) içinde gözlemci statüsüne sahip olmasına karşı çıkmamıştır. Alman vatandaşlığına sahip olan Türkler, seçim anketlerinde de görüldüğü gibi, şu anki SPD/Yeşiller iktidarına sempatilerini gizlemiyor.

Bu açıdan Merkel’in Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği konusundaki tutumu partisi CDU için çok büyük bir kayıp anlamına gelmiyor. Almanların çoğunun Türklere bakışı gergin olmasa da birçok insan Türkiye’nin AB üyeliğini ekonomik olarak bir yük olarak görüyor. Kaldı ki Türkiye nüfus gelişimi itibarıyla günün birinde Almanya’dan daha fazla nüfusa sahip olacak. Merkel’in bu konudaki tavrı bazı potansiyel Sosyal Demokrat SPD partisi seçmenleri tarafından da paylaşılıyor.

(ZAMAN - Gerd Langguth – 19.9.2005)

MEDYAYA TAKILANLAR

Yeni Zelandalı milletvekili çıplak koşacak

Yeni Zelanda'da geçen cumartesi günü yapılan seçimi rakibi kazanırsa sokaklarda çıplak koşma sözü veren bir siyasetçi, sözünü tutacağını açıkladı.

Locke koşusunun 'artistik' olacağını söylüyor.

Yeşil Partili milletvekili Keith Locke, Hareket Partisi'nden Rodney Hide'ın Auckland'daki seçim yarışını kazanamayacağını savunmuştu.

Gözlemcilerin de fazla şans tanımadığı Hide, sonuçta seçimi açık farkla kazandı.

Keith Locke, Yeşiller'in daima sözlerini tutan bir parti olduğunu ve seçim kampanyasında verdiği bir sözden de asla vazgeçmeyeceğini belirtiyor.

Locke, Associated Press ajansına verdiği demeçte kendi seçim bölgesi olan Epsom'da yapacağı koşu için "Henüz bir gün belirlemedik," diye konuştu.

"Koreografi konusunda yapmamız gereken hazırlıklar var. Vücut boyası kullanmayı düşünüyorum."

Yerel Newmarket İşadamları Derneği de koşu gününde güzergahı hazırlamayı ve gerekli görevlileri tutmayı üzerine aldı.

Derneğin Genel Sekreteri Cameron Brewer, "Seçim kampanyasının ilk tutulmayan vaadi bizim bölgemizden çıksın istemeyiz," dedi.

(BBC – 20.9.2005)

ZAMAN

Geçmişle mi yüzleşiyoruz?

HERKÜL MİLLAS

Bugünlerde ‘geçmişle yüzleşmek' ya da ‘tarihimizle barışmak' söylemiyle dile getirilen etkinliklerin iki örneğini yaşıyoruz. 6/7 Eylül'ün ellinci yılında sergiler, paneller ve birçok yazı gündeme geldi.

Bu hafta da Boğaziçi Üniversitesi'nde ‘İmparatorluğun Çöküş Döneminde Osmanlı Ermenileri: Bilimsel Sorumluluk ve Demokrasi Sorunları' adlı konferansı izleyeceğiz. Ancak bu olayların geçmişten çok bugüne endeksli olduklarını ve bu tür etkinliklere tepkilerin de bu güncellikten kaynaklandığını düşünüyorum.

Yüzleşme ya da barışma (ya da bu ‘geçmişle hesaplaşmaya' başka hangi nitelemeyi yakışık göreceksek) geçmişle değildir; günümüzledir. İstenen, bugün hayatta olan başka insanlarla yüz yüze gelebilmektir, onlarla bir tür ortak zemin oluşturmaktır. Bu tür geçmiş olaylar on yıllarca ‘milli tarih' çerçevesinde ulusal bir kompartımanlaşma içinde yaşatıldı ya da unutulmaya bırakıldı. Ulusal çerçevenin dışında ise bu tür yorumlar geçerli olamadı. Evdeki hesap çarşıya uymadı; çarşı içinde agorafobi yaşandı. Türkiye geniş çevresi ile yabancılaşır oldu, etrafından uzak kaldı. Çevresi ile uyum sağlamayan bu tarih açıklamaları bazı yurttaşlar için günlük bir soruna dönüştü.

Ama bu sorun herkesin sorunu da olmadı. Çelişkiyi içlerinde duymayanlar doğal olarak bu konuda kalem oynatmadılar, panel ve sergi tertiplemediler ve izlemediler. Hatta kimileri tarafsız da kalmadı, sorunsuzluklarının oranında tepkilerini derece derece dile getirdi. Sonunda kimileri bu ‘yüzleşme' etkinliklerinin zamansızlığını dile getirdi, kimileri de daha da sert protestolara yöneldi. Bütün bu tepkiler yelpazesine dikkatle bakınca olayın geniş çevre ile uyum sağlama kaygısı ya da kaygısızlığıyla ilgili olduğu daha iyi görülebilir.

Tarih çekişmesinin taraflarının envanterini çıkarırsak, ilginçtir, bugün AB'ye güvenle bakanlar ile bu konuda güvensiz olanlar diye iki grup da oluşturduklarını görürüz. ‘Tarihle barışmak' konusunda istekli olan ve bu son günlerde ortaya çıkanlar ile AB konusunda coşkulu ve inançlı olanlar aynı kimseler. Geçmişle hesaplaşma konusunda tarafsız kalanlar ve özellikle etkinliklere tepki gösterenler ise AB konusunda da karamsar ya da AB'yi hiç istemeyenler grubuna yakın; daha doğrusu bu grubun ta kendisi.

Tarih tartışmalarının siyasi bir çatışma olduğunu söylemiyorum, bir kimlik sorunu olduğunu, kimlik sorununun da siyasi tercihleri doğrudan etkilediğini savunuyorum. Güven ve güvensizlik kadar, kimlerle tarih konusunda ‘uyum içinde' olmayı ya da olmamayı istemenin de ‘biz' kimliğiyle ilgili olduğunu göstermeye çalışıyorum: Kimileri çok geniş bir alan içinde arar kimliklerini ve ‘bize yakın olanı', kimileri ise daha sınırlı ulusal bir çerçeve içine. Bu yüzden kimileri farklı görüşleri uzlaştırmayı, ‘dünyaya' uymayı ve daha genel kabulü sağlamaya çalışırken başkaları ‘ötekinin' ne dediğini ön plana çıkarmaz, ‘kendi' yorumuna sarılır ve ‘eksiksiz ve üstün' geçmişe toz kondurmak istemez. Üstünde kimliğini kurduğu tarihin -hoş ve kusursuz hikayenin de diyebiliriz- sorgulanmasını, sarsılmasını ve hele reddini istemez.

Dünya ile uyumu arayan birinci grup aslında daha güvensiz, kompleksi ve kimliğinden utanan kimse olduğu için ‘yabancıya' ödün veriyor diyenleri duyar gibi oluyorum. Herhalde öyleleri de bulunuyor bu kampta. Ama bu iki gruba farklı da bakılabilir: Geniş çevre ile uyumu aramayanlar ve bunu şart olarak görmeyenlerin bu seçimleri özgüvenden kaynaklanmıyor, tersine insana, komşuya, ötekine olan güvensizliklerinden de kaynaklanıyor olabilir. Herhalde bu ikinci grup içinde öyleleri de var. Bu konuda son hükmü ben vermeyeceğim; ama kendim geniş çevre ile uyumdan yanayım. Dar ve yöresel konsensüs bana kapalı toplumun zenofobili (yabancı düşmanı) güvenini anımsatıyor: Kolay sağlanan ama köyümüzün dışında pek geçerli olmayan inanç gibi bir şey.

Uzlaşma-uluslaşma ilişkisi

Konsensüsün önemine de değinmeden edemeyeceğim. Uluslaşma sürecinde ortaya çıkan anlaşmazlıklara her toplumda rastlandı. Ama ‘uzlaşma' bir tercih değildir, uluslaşmanın kendisidir; ulus olmanın temel görünümlerinden ve işleme mekanizmalarındandır. Ulusları, aralarında bir arada yaşama iradesini fiilen ortaya koyan toplumlar sağlamıştır. Bunu pratikte yapmayanlar ya da yapamayanlar hâlâ bu alanda arayış içinde olan toplumlardır. Yani işin ironi sergileyen yanı, ‘ulus ulus' diye tutturanların kaygılarından kaynaklanan saldırıların ve tahammülsüzlüğün aslında ulus kavramına ve işleyişine oldukça uzak kalan bir yaklaşımıdır. Her yanda düşman ve hain görenler uluslaşmayı zorlaştıranlardır. Bu açıdan bakıldığında hasır altı edilen geçmişi, bir diyalog çerçevesinde ele alınmasından yana olan ‘uyumcuların' aslında çağdaş bir toplum olan ulus modeline de daha yakın olduklarına inanıyorum. Bu uyumun artık daha geniş bir çerçevede aranması ise bu çağdaşlığın ve güncelliğin başka bir ifadesidir.

Bu kimlik arayışları Türkiye'ye özgü olmadığı ve bütün ülkelerde benzer durumların yaşandığı genellikle (bütün ülkelerde) unutuluyor. Dar çevre dışında daha geniş bir konsensüs arayışları çok eski evrensel bir hasret. Ama taraflar genellikle bu konuda kendileri gibi düşünmeyenleri hainlik ya da cehaletle suçluyorlar. Oysa sanırım bu konuları gündeme getirenlerin çoğu, yani ister ‘tarihle yüzleşmek' isteyenler; ister istemeyenler ve bu mekanizmada komplo sezenler, niyetlerinde samimidirler. İsteklerinde art niyetli değildirler. Her iki taraf da ‘biz' denen taraftan yana bir tutum sergiliyorlar. Yalnız kesimin biri bunu kendi dar çevresi içinde ‘geçmişimize' toz kondurmayarak sağlamaya çalışırken, öteki kesim bunu ‘otokritik' söylemiyle ‘dünya ile' uyum sağlayarak ve bundan toplumsal bir tatmin payı sağlamayı başararak yürütmeye özen gösteriyor.

Belki ileride bu ‘tarih' kavgasının eski bunca başka kardeş kavgaları gibi gereksiz olduğunu anlayacağız. Sabredip diyalog engellenmediğinde her iki kesimin de ulusal projeleri yönünde kazançlı çıkabileceklerini de.

(ZAMAN – Herkül MİLLAS – 20.9.2005)

POLİTİS:

“Gül bizi suçlayacağına...”

Türkiye Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, Kıbrıslı Rumların Kıbrıs

sorununu BM çerçevesinden çıkarmaya ve konuyu Avrupai bir konu yapmaya

çalıştıklarına ikna etme çabası içinde, son günlerde BM'de bir

propagandaya soyundu.

Gül'ün açıklamaları biraz gerçek olabilir, ancak bu ona Kıbrıs

Cumhuriyeti'ni aleni olarak suçlama görevini üstlenme hakkını

vermemektedir.

. Türkiye, 1974 yılından beri, Kıbrıs sorununu ve BM kararlarını

hiçe sayıyor.

. Bu ülke sürekli silahlanarak, Kıbrıs'ta işgal askeri

bulundurmaya devam ediyor.

. Türkiye, son yıllarda Kıbrıs'ın kuzey kesimindeki demografik

yapıyı değiştirmeye çalışıyor.

. Bu ülke, kültürel mirasımıza saygısızlık göstererek, kiliseleri,

ahırlara, mezarlıklara ve çöplüğe dönüştürdü.

Son otuz yılın bu davranışı, Kıbrıslı Rumların, BM örgütünün son planına

'hayır' yanıtı vermeleriyle eşleştirilemez. Üstelik Türkiye geçmişte 30

plan ve öneriyi reddetti.

O halde Gül ve Türkiye, gerçekten Kıbrıs sorununun çözümlenmesini

istiyorsa, dürüst bir şekilde Kıbrıslı Rumlara dönüp, onları,

söylediklerinde samimi olduklarına ikna etmeleri gerekmektedir.

Kısacası, bir güven atmosferi yaratmaya başlayacak bazı iyi niyet

faaliyetlerinde bulunmaları gerekmektedir. Türkiye ne yapabilir?

. Issız şehir Maraş'ı sakinlerine geri versin. Maraş'ın sakinleri

Kıbrıs'ta barışın en iyi elçileri olabilirler.

. Avrupai çevrede askerlerin rolü olmadığını göstererek, bir

miktar askerini Kıbrıs'tan çeksin.

Yukarıdakiler Türkiye'yi hiçbir şeyden yoksun bırakmaz, aksine Kıbrıslı

Rumların kaybolan güvenlerini kazanmasına neden olur.

(POLİTİS – 20.9.005)

ALİTHİA:

“Ön hazırlık herşeydir...”

Alekos KONSTANTİNİDİS

AKEL'in yayın organı 'Haravgi' gazetesi, Cumhurbaşkanı Papadopulos'un

BM Genel Kurulunda yaptığı konuşmayı, ilk sayfasında 'itinalı ön

hazırlık' başlığı altında yayınladı. Gazete bu başlığı, Cumhurbaşkanı

Papadopulos'un BM Genel Kurulunda yaptığı tarihi konuşmanın en önemli

noktası olarak seçti. Papadopulos, 'Kıbrıs sorununun özel bir dikkat

gerektiren kritik bir dönemeçte olduğunu ve başarı perspektiflerinin

kayda değer olabilmesi için müzakerelerin yeniden başlamasının, itinalı

bir ön hazırlık gerektirdiğini' söyledi.

Cumhurbaşkanı Papadopulos, son on yedi aydır, Kıbrıs sorununun çözümü ve

Kıbrıs'ın yeniden birleşmesi ile ilgili olarak yeni bir girişim ya da

yeni bir çabadan bahsedildiği zaman, herhangi bir girişimden önce

itinalı olması gereken doğru bir ön hazırlığın yapılmasını gerektiğini

tekrarlıyor. Ön hazırlık herşeydir. Bu ön hazırlığın ne kadar

süreceğinin önemi yoktur, çünkü 'mesele, yeni bir çabanın başlatılması

değildir.' 'Fileleftheros' gazetesinin makale yazarının geçtiğimiz

günlerde yazdığı gibi mesele, 'çabaya doğru ve yeterli bir şekilde

hazırlanmaktır.' (Filelefteros, 6 Eylül 2005).

Yeni bir girişim imkanlarını araştırmak için geçtiğimiz Haziran ayında

Kıbrıs'a gelen BM Genel Sekreteri'nin Yardımcısı Kieran Prendergast,

Papadopulos ile yaptığı görüşmelerden sonra, itinalı olması gereken bir

ön hazırlık aşamasında olduğumuzu ve bu aşamanın çok uzun sürebileceğini

anladı. Gazetecilerin, yeni bir girişimin başlayıp başlamayacağı ve

başlayacaksa ne zaman başlayacağı yönündeki sorusu üzerine Prendergast,

Robert Luis Sitvenson'a atıfta bulundu: 'Genel Sekreter, Robert Luis

Stivenson'ın 150 yıl önce, 'bazı zamanlar umuda yolculuk yapmak

varmaktan daha iyidir' şeklinde yaptığı açıklamaya katılıyor' dedi.

Yalnız burada tek bir fark var: Biz umut olmadan yolculuk yapıyoruz.

Kıbrıs Rum tarafı, yeni bir çabanın ön hazırlığını, BM Genel

Sekreteri'nin planının reddedilmesinden sonra, yani birbuçuk yıl önce

başlattı ve bu ön hazırlık hala devam ediyor ve devam edecektir.

Ne kadar? Hiçkimse bunu bilmiyor. Zaten bunun bir anlamı yoktur.

Bu ön hazırlık devam edebilir, ancak ne kadar?

Bu konu ile ilgili olarak Hükümet Sözcüsü Kipros Hrisostomides'in de

teorisi vardır: 'Girişim, aynı zamanda ön hazırlık değil midir?"

(ALİTHİA – Alekos KONSTANTİNİDİS – 20.9.2005)

HARAVGİ:

“Ne istiyor?”

ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü'nün, Kıbrıs Rum tarafının, Kıbrıs

sorununun çözümüne ilişkin öncelikli tezlerini Genel Sekretere sunması

gerektiği yönündeki açıklamaları, haklı olarak tepkilere ve akıllara

soru işaretleri yaratılmasına neden oldu. Cumhurbaşkanı Papadopulos,

Kıbrıs Rum tarafının Kıbrıs sorununun çözümüne ilişkin tezlerini BM'e

sundu. Bunu BM yetkilileri de, daha somut olarak söylemek gerektirse,

Sir Kieran Prendergast Cumhurbaşkanı'nın temsilcisi ile temaslar

yaptıktan sonra açık bir şekilde kabul etmişti.

Kıbrıs Rum tarafı, argümanlarla, tezlerinin sıralanmasını neden

reddettiğini izah etti ve nedenler yalnızca BM'de değil, aynı zamanda

ABD'nde de diplomatik yol vasıtasıyla analiz edildi. Bu konu o kadar çok

tartışıldı ki, bunun ABD tarafından yeniden gündeme getirilmesi

gerçekten şaşkınlığa neden oldu. Şimdi ABD'nin bu konuyu yeniden gündeme

getirmesi, belki de COREPER toplantısı çerçevesinde, İngiltere ile

yapılan yoğun perde gerisi faaliyetlerle ilgisiz değildir.

ABD'nin eski taleplerini yeniden gündeme getirmekle, ne istediği sorusu

akıllara gelmektedir. Yeni bir girişimin başlaması gereklidir. Ancak bu

sürecin, yeni çıkmazlara ve zıtlaşmalara değil, üzerinde anlaşmaya

varılmış bir çözüme götürecek dinamik bir süreç ile başlaması

gerekmektedir.

BM, hakemlik rolünden ve baskıcı takvimlerden uzak, doğru bir ön

hazırlık yapmalıdır. BM Genel Sekreteri'nin, haksızlığa uğrayan ve

ABD'nin denge ve siyasi art niyetlerinin mağduru olan Kıbrıs Rum

tarafına yönelik baskı kaldıracı olarak değil, Güvenlik Konseyinin ona

emrettiği gibi iyi niyet çerçevesinde hareket etmesi gerekmektedir.

(HARAVGİ – 20.9.2005)

FİLELEFTHEROS:

“AB’nin çözüm çabalarına müdahil olması”

Cumhurbaşkanı, BM Genel Kurulunda yaptığı konuşmada, AB'nin Kıbrıs

sorununa müdahil olma gerekliliğinden bahsetti. Kıbrıs sorununun çözümü

yönündeki çabalar çerçevesinde, Genel Sekreter'den yakın bir gelecekte

bazı faaliyetler beklediğini kaydederek, son girişimde gözönünde

bulundurulmayan bazı önkoşulların olması gerektiğini yineledi. Hakemliğe

hayır, baskıcı takvimlere hayır ve referanduma havale edilecek bir

çözüm... Genel Sekreter'in müdahale zamanı henüz belirlenmedi. Yeni bir

girişimden bahsetmek için henüz çok erken, çünkü Kıbrıs sorununa müdahil

olan bütün taraflar, müzakere süreci başlamadan önce, özlü bir ön

hazırlığın yapılması gerektiğine açıklık getirdiler. Öte yandan, zeminin

yeterli derecede hazırlanması için Uluslararası Örgütün faaliyetlerde

bulunacağı açıktır.

Lefkoşa, yeni bir çabada, AB'nin daha aktif bir role sahip olması

gerektiğini düşünüyor. Müzakerelerin Uluslararası Örgüt çerçevesinde

olması gerekmektedir. AB'nin de sürece müdahil olması gerçekten

gereklidir. Kıbrıs Cumhuriyeti, hali hazırda AB'nin üyesidir ve Kıbrıs

sorunundaki anlaşmaya eklenecek maddelerin, Avrupa Mevzuatı ile uyumlu

olması gerekmektedir. Kıbrıs çözüm durumunda, ikinci sınıf üye ülke

olamaz. Aynı esnada Türkiye'nin de, AB üyeliği için aday ülke olarak,

kanunlara uyması gerekmektedir.

Elbette ki Türkiye'nin iki ayrı devlet çözümünün kabul edilmesi

gerekliliğini önerdiği bir dönemde, üstlenilecek herhangi bir girişimin

zor olacağı ortadadır. Öte yandan bundan bağımsız olarak, AB'nin çözüm

çabalarına müdahil olması, tek çıkar yoldur. Hem arabulucular, hem

konuya müdahil olan taraflar, hem de bizzat AB için...

(FİLELEFTHEROS – 20.9.2005)

SİMERİNİ:

“Bölünme ikilemi”

Yannos HARALAMBİDİS

İngilizler, AB Dönem Başkanlığı'nı yürütüyorlar ve politikalarını

empoze etmek için, Türkiye'nin Kıbrıs Cumhuriyeti'ni tanımadığı yönünde

yaptığı açıklama ile ilgili karşı deklarasyonu kullanıyorlar. Bu, Kıbrıs

Cumhuriyeti'nin, Kıbrıs sorununun çözümünden önce tanınma olasılıklarını

ve Avrupai çözümün perspektiflerini etkisiz hale getirmeye çalışan bir

politikadır.

Sonuç olarak; tanınmanın ve protokolün uygulanmasının, Kıbrıs sorununun

çözülmesiyle özdeşleştirilmesi ve aralarında zaman açısından ilişki

kurulması şunlara götürmektedir:

a) Ambargoların karşılıklı kaldırılması yönündeki siyasi öneriye...

Yani Türkiye, Kıbrıs Cumhuriyeti'nin uçakları ve gemileri karşısında

uyguladığı ambargoya son vermesine eş zamanlı olarak sahte devletin

yüceltilmesi ve Annan Planı'nın çözümünü daha yakına getirmek için, AB

ve işgal bölgeleri arasında doğrudan ticaretin uygulanmasına.

b) Mevcut Kıbrıs Cumhuriyeti'nin değil, çözüm sonucu ortaya çıkacak

'yeni devletin' tanınmasına...

Gerçekte Avrupai çözümün etkisiz hale getirilmesi isteniyor. İngilizler;

bu yönde, Annan Planının geri dönüş koşullarını yaratarak, siyasi açıdan

bilge ve gerçekçi görünen, aynı zamanda Avrupai çözümün belirsiz ve

imkansız olduğunu iddia etme konusunda yetenekli olan müttefikler

buluyor.

O halde akıllara şu soru gelmektedir: Kıbrıs Cumhuriyeti, AB'nin üye

devletiyken ve işgal altındayken, Avrupai çözümün belirsiz ve imkansız

olduğu yönündeki iddia nasıl ileri sürülebilir? Arzulanan, bir Avrupa

devletinin parçalanması değil, AB Mevzuatının sapmalar olmadan, kuzey

kesimde de uygulanması amacıyla, Türk askerinin ve yerleşiklerinin

uzaklaştırılmasıdır. Bir yandan Türkiye'nin Avrupalılaşması istenirken,

öte yandan bir Avrupa devletinin yani Kıbrıs Cumhuriyeti'nin

parçalanması mümkün müdür?

Kıbrıs sorununun çözümü ile tanınmanın zaman açısından

özdeşleştirilmemesi önemlidir. Çünkü; Ankara'nın çözümden önce Kıbrıs

Cumhuriyeti'ni tanıması, sahte devletin ve işgalin oldu bittilerinin

tanınmasına ilişkin politikasını çürütmektedir. Bu, demokratik ve çağdaş

bir yönetim biçimi temelinde, yeniden birleşme için temelleri

atmaktadır.

İngilizler; elimizdeki tercih alternatifinin yani Avrupai çözümün

etkisiz hale getirilmesiyle, bizi aşağıdaki şantajcı ikilemle karşı

karşıya bırakmaya çalışacaklardır: Ya Annan Planı'nı gösteriş olsun diye

yapılan değişikliklerle kabul edersiniz, ya da bölünmüş olarak

kalırsınız. İkilem sahtedir. Çünkü; ister 'evet', isterse de 'hayır'

yanıtı verelim, bu sefer sonuç aynı kalacaktır: Bölünme.

(SİMERİNİ – Yannos HARALAMBİDİS – 20.9.2005)

FINANCIAL TIMES

“AB, Türkiye konusunda zaman baskısı altında”

Daniel Dombey

İngiltere'nin, Türkiye ile üyelik müzakerelerinin başlaması konusunda Avrupa Birliği ortakları ile bir anlaşmaya varması için zamanı tükeniyor ve son durumda, nihai anlaşmanın, Ankara'nın pek de hoşlanacağı türde olmayacağı yönündeki risk artıyor.

Katılım müzakerelerinin başlamasının planlandığı 3 Ekim tarihine sadece iki hafta kalmasına rağmen AB dönem başkanı İngiltere, öncelikle ele alınması gereken iki konuya da henüz bir çözüm bulamadı.

Çözülmesi gereken ilk mesele şudur: Türkiye'nin temmuz ayında yayımladığı ve Ankara'nın Kıbrıs'ı tanımamaya devam edeceğini açık bir şekilde ortaya koyan deklarasyona karşı AB'nin cevabının ne olacağına karar vermek.

İkinci ve daha önemli olan sorun ise, 10 yıl sürmesi beklenen müzakerelerin, -sadece tam üyeliğe mi yoksa AB ile bir çeşit ortaklığa da mı yoğunlaşılması gerektiği dahil- temel kurallarının ne olacağına karar vermektir.

Londra, Türkiye'ye, -hükümeti Birleşmiş Milletler'in adayı birleştirme planını kabul etmeyen- Kıbrıs ile ilişkilerini geliştirmesi için mühlet vermenin veya müzakerelerin amacını ortaklık olarak belirlemenin, Türkiye'nin AB'ye katılma planlarından vazgeçmesine yol açabileceğinden endişe duyuyor.

Bir AB yetkilisi, "AB dönem başkanlığını üstlenmesinden bu yana İngiltere'nin önceliği, Türkiye meselesinin kolaylıkla üstesinden gelinemeyeceğini göstermek olmuştur, ancak bu mesele giderek daha da zor bir hale geliyor." dedi.

1 Eylül tarihinde gerçekleştirilen dışişleri bakanları toplantısında İngiltere Dışişleri Bakanı Jack Straw, AB'nin, Türkiye'nin Kıbrıs ile ilgili deklarasyonuna bir hafta içerisinde ortak bir "karşı deklarasyon" konusunda anlaşmaya varacağını umduğunu söylemişti. Ancak İngiltere'nin gelişme kaydedildiği iddialarına ve aradan geçen iki haftaya rağmen bir sonuç alınamadı.

AB'nin Kıbrıs Büyükelçisi Nicholas Emiliou geçen hafta, İngiltere'yi, adaya karşı "kolonyalist" bir tutum göstermekle suçladı. Yunanistan ve Çek Cumhuriyeti cuma günü, İngiltere'nin son önerilerinin engellenmesi konusunda Kıbrıs'a katıldı.

Bir başka AB büyükelçisi, "Bazı küçük ülkeler, Kıbrıs'a sempatiyle yaklaşıyor. Bu ülkeler, İngiltere'nin, bir AB üyesi pahasına Türkiye için gerekenden fazla kaygılandığını düşünüyor" dedi.

(FINANCIAL TIMES – Daniel DOMBEY – 19.9.2005)

THE WASHINGTON TIMES

“Türkiye Kıbrıs konusunda taviz vermeyecek”

Andrew Borowiec

Türkiye'nin Kıbrıs konusunda hiçbir taviz planının olmadığını resmen bildirmesi, Avrupa Birliği'ni müzakerelerin daha yakın ilişkiyle mi yoksa çoğunluğunu Müslümanların oluşturduğu devletin nihai üyeliğiyle mi ilerleyeceği konusunda bir çıkmaza soktu.

Diplomatlar, Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan'ın cumartesi günü "3 Ekim tarihine kadar hiçbir taviz verilmeyeceğini" söylemesinin ardından, ikilemi çözmenin kolay bir yolu olmadığını düşünüyorlar.

3 Ekim tarihi, AB'nin Türkiye ile üyelik müzakerelerine başlayacağı tarih. Ancak Avrupa'da artan muhalefet arasında müzakerelerin uzama riski var.

AB'nin yeni bir üyesi olan Kıbrıs, etnik Rum bir hükümet tarafından yönetiliyor. Ancak adanın kuzeyi etnik Türk hükümetince yönetilmekte ve AB'nin dışında kalmaktadır.

Erdoğan son açıklamasında, Türkiye'nin üyelik müzakerelerinin başlaması için gerekli tüm koşulları yerine getirmiş olduğunu ve "Türkiye'nin yapması gereken başka hiçbir şey olmadığını" vurguladı.

Diplomatlarca "yine sıfır ilerleme" olarak nitelendirilen bir atmosferde Erdoğan, Kıbrıs Rum yönetimini bölünmüş Doğu Akdeniz adasının meşru hükümeti olarak tanımayacağını yineledi.

Ankara, bir konfederasyonda birleşmiş ayrı iki hükümeti varlığını sürdürülebilir tek çözüm olarak gören Kuzey Kıbrıs Türk Hükümeti’ni destekliyor.

Türkiye'nin tavrı aynı zamanda, Kıbrıs dahil olmak üzere AB'ye yeni katılan üyeleri kapsayan gümrük protokolünü imzalamasına rağmen Türkiye'nin Kıbrıs Rum gemilerine ve uçaklarına yasağını sürdürmeye niyetli olduğu anlamına geliyor.

Gemilere uygulanan yasak, Kıbrıs'ın popüler bir "kolay bayrak" olarak cazibesini büyük ölçüde düşürdü.

Son rakamlara göre, Kıbrıs gemi kayıtları iki yıl önce 2 bin 500 iken şu anda binden biraz fazla.

Türkiye'nin politikası, Kıbrıs Rum Kesimi Denizcilik Konseyi Genel Sekreteri Thomas Kazakos tarafından "AB kurallarının pervasızca ihlali" olarak kınandı.

Türkiye'nin son açıklamaları ışığında, Yunanistan Başbakanı Kostas Karamanlis, AB'den aday bir ülkenin üyelerden birini tanımayı reddedip edemeyeceğiyle ilgili kuralları açıklamasını istedi.

Karamanlis, "Yunanistan Türkiye'nin Avrupa isteğini destekliyor ancak bu destek şartsız değil. Birileri gelip de daha önceden üstlendiği temel yükümlülüklere uymayı reddedemez" dedi.

Türkiye'nin adaylığını destekleyen Avrupalılar, müzakerelerde yaşanacak bir ertelenmenin İslami hizipleri ve Türkiye'yi Batı ile AB'den ayırmaya çalışan sağ kanattaki milliyetçileri güçlendireceğini düşünüyorlar.

Ankara'nın Avrupa isteği, Türkiye'yi dünyanın en hassas bölgelerinden birinde istikrar sağlayıcı bir unsur olarak gören ABD tarafından da destekleniyor.

ABD'li yetkililere göre, Türkiye'nin AB'ye üyeliği ülkenin istikrarını ve bölgedeki etkisini artırır.

Türkiye NATO askeri ittifakının bir üyesi.

(WASHINGTON TIMES - Andrew Borowiec – 19.9.2005)

POSTA

Bu ayıbın altından kalkamazsınız...

Mehmet Ali BİRAND

Şu sıralarda 25 ülke başkentleri arasında derin bir pazarlık yaşanıyor.

Pazarlığın bir ucunda İngiltere, öbür ucunda Yunanistan, Kıbrıs Rumları ve Çek'ler var.

Hadi bizim Rum ve Yunanlı takımı anlarız da, Çek'ler nereden çıktı diye sormayın. AB pazarlıklarında hep böyle olur. Son dakikaya kalındığı taktirde, başka birileri de pazarlık kuyruğuna takılıp varsa eskiden kalmış hesaplarını ödetirler. Çeklerin Kıbrısla filan hiç ilgisi yok. Onların hesapları başka...

Pazarlık, Kıbrıs'ın Türkiye tarafından resmen tanınması konusunda yapılıyor.

Dikkat edelim, Kıbrıs Rumlarının Türkiye tarafından resmen tanınması demek, Kıbrıs sorununun bitmesi demektir. Yani, KKTC'nin sonu ve Rumların adanın bütününe hakim olması anlamına gelir.

Belki komik ancak, Rumların şu sıralarda dayattıkları bu...Kıbrıs'a el koymak.

Bir anlamda imkansızı istiyorlar.

Türkiye'nin 3 ekim'de masaya oturmak için herşeyi kabul edeceğinden hareket ettiklerinden dolayı olacak, tutumlarını değiştirmiyorlar.

17 Aralık 2004 doruğunda kaçırdıkları fırsatı yeniden yaratmaya çalışıyorlar. Rumlar 17 Aralık 2004'te Brüksel'e, resmen tanınma karşılığında Türkiye'ye müzakere tarihi verileceği hesabıyla gelmişlerdi. Erdoğan itiraz edince, AB üyeleri Rumları satıvermişlerdi. Papadopulos şimdi şansını tekrar deniyor.

İstedikleri şu:

- Türkiye, İngiltere ve Fransa'nın anlaştığı gibi, Kıbrıs hükümetini müzakerelerin sonunda, yani tam üye olmadan önce tanımak yerine, müzakereler süreci içinde tanımalı.

Bunun Türkçe meali, Rumlara müzakereler süresince Türkiye'ye baskı yapacakları bir olanak sağlamak, demektir.

- BM devre dışı tutulmalı. Türkiye resmen tanıdıktan sonra BM çerçevesinde çözüm aranmalı. Ancak iki unsur (tanınma ile BM çerçevesinde çözüm) birbirine ayrı tutulmalı.

Bunun meali de, Kıbrıs'ın kendilerine teslim edilmesidir.

AB İÇİN BUNDAN DAHA BÜYÜK AYIP OLAMAZ...

Rumların ve kendilerini kerhen destekleyen Yunanistan'ın ellerindeki kart, eğer bu Karşı Deklarasyonda tatmin edilmedikleri taktirde, Müzakere Çerçeve Belgesinde aynı değişiklikleri gerçekleştirmek için kullanılacak Karşı Deklarasyonun bir bağlayıcılığı yok. AB'nin tek taraflı bir açıklamasından öteye gitmiyor. Oysa Müzakere Çerçeve Belgesi, hem AB'yi hem de Türkiye'yi bağlayacak bir mekanizma kuruyor. Rumlar "manen tatmin olmak için" bu ısrarlarını sürdürdüklerini belirtip destek arıyorlar.

AB'nin en büyük alışkanlığı, sıkışınca, uzlaşı bulabilmek için, bastıranın ağzına bir parmak bal çalmaktır. Rumların ağzına da bir bal çalınacak gibi görünüyor da, bunun hangi noktaya kadar gideceği belli değil. Eğer Türkiye tarafından kabul edilebilinecek noktanın ötesine giderlerse, "yazıklar olsun size" size diyeceğim.

Düşünebiliyor musunuz, kimin ağzına bal çalınıyor ?

Avrupayı aldatan Papadopulos bal yiyecek.

Annan planı referandumunda, AB ve BM'ye başka şeyler söyleyen, sonra halkına HAYIR oyu verdirten bir lider tatmin edilecek.

Denktaş ile elele vererek Annan planını çökerten bir kişi memnun edilecek.

Bir de Avrupalılara dönüp sormak istiyorum.

Papadoplos'u daha düne kadar kim yerden yere vuruyordu?

KKTC'nin izolasyondan kurtarılması gerektiğini kim söylüyordu ?

Peki şimdi ne oldu da, bu tutum değişti?

Lütfen bana "Uluslararası ilişkiler böyledir. Koşullar değişince, tutumlar da değişir" demeyin. Koşullar henüz o kadar da değişmedi.

TÜRKİYE'YE KABUL ETTİREMEYECEKLERİNİZ VAR

Karşı Deklarasyonu Türkiye kabul etmeyecektir. Sizin yaptığınız gibi, "Bu bizi bağlamaz" diyecektir. Ancak iş bu kadarıyla kalmayacaktır. Bu tip bir yaklaşım, Türk kamu oyunda giderek yerleşen bazı kuşku ve kaygıların yaygınlaşmasına yol açacaktır.

Bence daha kötüsü, Avrupa Birliğinin inandırıcılığını da -hiç değilse bazı toplumların gözünde- zedeleyecektir. İnsanlarda, "Demek ki, AB'yi bir yerlerinden yakaladın mı, istediğini yaptırabilirsin" hissi artacaktır.

Ben İngiliz diplomasisinin kısa vadeli düşünmeyeceğine ve özellikle Kıbrıs konusunu en iyi bilen bir başkent olarak, Türkiye'yi isyan ettirecek, masadan kaldırmaya zorlayacak adımlar atacağına inanmıyorum.

Bu Çarşamba ve ardından -eğer anlaşma zemini bulunamazsa- 26 eylül günü, şu veya bu şekilde, bu sorun çözülecek.

Avrupa herşeye rağmen , Papadopulos'a ödün verebilir. Ancak bilinmesinde çok yarar var ki, buna Türkiye uymayacaktır. Kamuoyu olarak bizlerde hükümeti destekleyeceğiz.

KORKTUĞUMUZ OLMADI.

Türkiye şimdiye kadar hiçbir Alman seçimi Türkiye'de böylesine yakından izlenmemişti.Yine hiçbir Alman seçiminde, Türk unsuru bu kadar tartışma konusu olmamış ve Türkler kendilerini bu kadar Almanyanın bir parçası gibi hissetmemişlerdi.

Bu seçimler, Türkler ile Almanların artık birbirinden uzak iki toplum olmaktan çıktıklarını, hele ilerki yıllarda daha da iç içe yaşayacaklarını, birbirlerinin günlük yaşamlarını etkileyeceklerini gösterdi. Hele Schroeder'e verilen Türk kökenli Alman vatandaşlarının oylarının Başbakanı kaybetmekten kurtardığı inancı, Türklerin ilk defa Alman siyasetinin gerçekten bir parçası oldukları hissini yerleştirdi ki, bu da son derece önemli bir ilk sayılmalı.

Seçimde alınan sonuç, Türkiye'yi önemli oranda rahatlattı.

Bizim için, felaket senaryosu, Merkel'in tek başına Başbakanlık koltuğuna oturmasıydı. Böyle bir olasılıkta Merkel , kampanya sırasında söylediklerinden sadece bir bölümünü uygulamaya koyması dahi, Türk- Alman ilişkileri ve Türkiye'nin AB ile müzakereleri büyük yara alacaktı.

Elde edilen sonuç, Türkiye'nin kötü rüya görmesini önledi, ancak hangi koalisyon kurulursa kurulsun, Türk- Alman ilişkilerinin, Berlin'den gördüğü eski heyecanlı destek döneminin kapanacağını rahatlıkla söyleyebiliriz. Ankara, Schroeder'in verdiği büyük desteği artık uzun süre bulamayacaktır.

Merkel'in katılacağı bir koalisyonda Hristiyan Demokratlar, belki Türkiye'yi AB dışında tutmak ve özel bir statüyle yetinme politikalarını istedikleri kadar etkili olarak uygulayamayacak olsalar dahi, yine de Ankara'ya soğuk bakacaklardır. Bu da günlük politikalara yansıyacaktır.

Özetle, bu sonuçlar Türk-Alma ilişkilerini bir felaketten kurtardı, ancak yine de daha ılık yeni bir dönemin açıldığının sinyalini vermiş oldu.

(POSTA – Mehmet Ali BİRAND – 20.9.2005)

GAZETEM.NET

Schröder başkan, Türkler şampiyon...

Mehmet ALTAN

Galiba zaman geçtikçe, zaman aralıklarını algılama biçimi de farklılaşıyor... "Daha dün oldu" sandığın bir şeyin, çok daha evvellerde cereyan ettiğini görüveriyorsun. Böyle bir olay geçen sabah başıma geldi, Almanya seçimleri ile ilgili olarak "daha dün" yazdığımı sandığım bir yazının 1997'de Power dergisinde çıkmış olduğunu gördüm.

O yazıda, bugünkü Almanya'nın ve Schröder devriminin tohumlarını tartışmaya çalışıyordum.

Yazı bir alıntıyla başlıyordu:

"Amerika'nın önde gelen iktisatçılarından olan Lester Thurow 'Kıran Kırana' adlı kitabının bir yerinde şöyle yazar: 'Komünizmle kapitalizm arasındaki rekabet artık sona erdi, ancak şimdi kapitalizmin iki ayrı biçimi arasındaki yeni bir yarış ufukta göründü. İlk kez Harvard Business School profesörlerinden C. Lodg'un gündeme getirdiği kavramlarla, bireyci Anglo-Sakson İngiliz-Amerikan kapitalizmi, Alman ve Japonlar'ın komüncü kapitalizm anlayışıyla karşı karşıya kalacaktır.'

Thurow, 'bireyci kapitalizm' ile 'komünal kapitalizmi' örneklerle tanımlar: 'Amerika ve İngiltere, bireyci değerleri yüceltir; parlak işadamları, Nobel Ödülü sahipleri, ayrıcalıklı ücretler, bireysel sorumluluk, işten atma ve işten ayrılma kolaylığı, kar artışı, şirketler arasında düşmanca birleşmeler ve devralmalar; onların kahramanı yalnız kovboy'dur.

Buna karşılık Almanya ve Japonya, komüncü değerleri yüceltir; iş grupları, sosyal sorumluluk, ekip çalışması mutlak sadakat, endüstri stratejileri ve büyümeyi teşvik eden etkin sanayi politikaları.

Anglo-Sakson firmaları kar artışını gözetir; Japon şirketleri 'stratejik yarış' diye bilinen oyunu oynarlar. Amerikalılar 'tüketim ekonomisine' inanır, Japonlar 'üretim ekonomisine'...."

* * *

Almanya'daki "Komünal" ya da "Sosyal Kapitalizm" ile Amerika ve İngiltere'deki "bireysel kapitalizm" arasındaki yarışı, devreye giren robotların emek ihtiyacını azaltması nedeniyle "bireysel kapitalizm" kazandı...

Alman sermayesi mevcut şartlar içinde artık ülkeye yatırım yapmayacağını açıkça söyledi. Almanya değişim sancıları çekmeye koyuldu.

Almanya'nın eski başbakanı Helmut Kohl bu değişimin ısınma turlarını başlattıysa da sonunu getirmedi. Zaman akıp gitti...

Almanya'daki dönüşümü gerçekleştirmek, derin reformlar yapmak, köklü kararlar almak Schröder'e kaldı... Rekabet gücü ve verimlilik reformları çok hızlı sonuç vermediği için reform süreci zorluklar doğurdu... Almanya çalkantılı bir döneme girdi. Schröder'in sosyal demokrat partisi sürekli oy ve seçim kaybetmeye başladı... Sonunda iş başındaki Sosyal Demokrat-Yeşiller koalisyonu erken seçim kararı aldı. Sağ, mevcut durumdan hareketle öne çıktı.

* * *

Almanya seçimlerinde Türkiye ve Türk kökenli Almanlar gündemde önemli bir yer tutmaktaydı...

Sosyal Demokrat-Yeşil koalisyonu tavizsiz şekilde hem Türkiye'nin, hem de Avrupa'daki Türkler'in AB'ye entegrasyonundan yana...

Hıristiyan Demokratlar ise buna daha soğuk... Yapılan yoklamalar Almanya'daki Türk kökenli Alman vatandaşların büyük oranda mevcut koalisyonu destekleyeceklerini gösteriyordu... Akılcı olanı da buydu, çünkü Schröder-Fischer koalisyonu bizlerin geleceği açısından hayati bir rol oynarken, Hıristiyan Demokrat Merkel ise yolumuzu biraz daha engebeli hale getirebilecek çıkışlar yapmaktaydı... Neyse ki seçim sonuçları AB yolundaki Türkiye için daha hayırlı olabilecek, Merkel’i ise hayal kırıklığına uğratacak gibi gözüküyor...

* * *

Ancak, diğer taraftan hayatın dayatması karşısında Amerikan usulü "bireysel kapitalizmi" savunmak zorunda kalan Schröder sıkı bir Avrupacı sayılırken Merkel siyaseten daha Amerika yanlısı bir politikacı olarak biliniyordu... Merkel'in iktidara gelmesi halinde politik açıdan Almanya'daki ve dolayısıyla Avrupa'daki Amerikan etkisinin artması bekleniyordu. Ne var ki, Türkiye'nin AB'ye kabulü için ABD çok sıkı bir şekilde lobi yaparken, Merkel'in buna uzak durması garip bir çelişki.. Ya da Merkel ile Trans-atlantik arasında sanıldığı kadar sıcak bir yakınlık yok...

Almanya'da oy kullanan altı yüz bin civarındaki soydaşımız, aslında küresel bir oyunun önemli oyuncuları...

Mevcut koalisyonu desteklemeleri halinde, hem Almanya'daki köklü sosyal değişime, hem de Türkiye'nin AB üyeliğine destek vermiş olacaklar...

Oraya ekmeklerini kazanmak için giden insanlarımızın "komünal kapitalizme" karşı "bireysel kapitalizmi" inşa eden sol bir koalisyona, işsizlik tehlikesine rağmen biraz da Türkiye sevgisiyle destek vermeleri ise yaşamın trajik bir cilvesi gibi...

(GAZETEM.NET – Mehmet ALTAN – 20.9.2005)

ABHABER

*** AB'deki Türkiye yanlıları:

“Türkiye haklı olduğu konuda hata yaptı”

Brüksel'de Türkiye-AB süreci ve Kıbrıs konularına hakim AB'deki Türkiye yanlısı çevreler Türkiye'nin Kıbrıs konusunda yayınladığı Deklarasyon'un içeriği konusunda hata yaptığını açıkladılar.

İşte AB'deki Türkiye yanlısı çevrelerin Kıbrıs ile ilgili değerlendirmeleri:

''Kuzey Kıbrıs ve Türkiye'de kimse Papadopulos'a kızmasın.2003 yılında Lahey'de Türk tarafı masadan kalkmasaydı. Bugün Rumlar AB üyesi değildi. Papadopulos birlik içinde Türkiye karşıtı politika izleyemeyecekti. Geçtiğimiz günlerde EDP ve TUSİAD'ın Göçek'te düzenlediği yuvarlak masa toplantısında herkes eski Rum lider ve başmüzakereci George Vassiliou'yu ülkelerini AB üyesi yaptığı için kutladı. Vassiliou'da kendilerinin AB üyesi olmalarının Türkiye ve Kıbrıs Türk tarafının izlediği politikalar sayesinde olduğunu açıklaması gözönünden uzak tutulmamalı.

Bugün Türkiye yayınladığı detaylı Deklarasyon sayesinde Rumların eline büyük koz verdi. İngiltere olmasaydı, müzakerelerin başlaması zora girerdi. Müzakere çerçeve belgesine şimdi Rumlar Deklarasyonda yer alan bazı ifadeleri ilişkilendirmeye çalışıyor. Oysa bunlara gerek yoktu. Türkiye ayrıca başta Fransa olmak üzere Hıristiyan Demokratlar gibi karşı çevrelerin eline de koz vermiş oldu.

Türkiye Kıbrıs ile ilgili uluslararası arenada kampanya yapıp kendi haklılığını ortaya koymaması durumunda çok kısa zamanda Kıbrıs ile ilgili büyük sorunlar ile karşı karşıya kalacaktır.Çünkü zemin Kıbrıslı Rumlar tarafına kayıyor''

(ABHABER – 22.9.2005)

Wetzlarer Neue Zeitung:

“Türkiye Kıbrıslı Rumları tanımadığı sürece müzakereleri sürdüremez''

Alman Wetzlarer Neue Zeitung gazetesi Kıbrıs sorunu konusunda Türkiye'yi zor günler beklediğini yazdı.

Gazetede konuyla ilgili yer alan haberde şunlar kaydedildi:

“Türkiye ile AB üyelik müzakereleri on, belki de on beş yıl sürecek. Kıbrıs Rum kesimini tanınmadığı sürece Türkiye müzakereleri sürdüremez. Bu karar şimdi Türkiye’ye bırakıldı. Ancak belirleyici olan başka bir nokta var o da Türkiye’nin birlik üyesi diğer ülkeler gibi üyelik için gerekli tüm koşulları yerine getirme zorunluluğu olduğu. Yani paniğe kapılmaya gerek yok, tam tersine, Avrupa çok rahat davranabilir bu konuda.”

(ABHABER – 22.9.2005)

HÜRRİYET

Hani Kıbrıs’tı?

Hadi ULUENGİN

ŞU soruyu sormak boynumun borcudur.

Zaten sırf benim değil, bir nebze vicdan ve biraz mantık sahibi olan herkesin borcudur.

Hani Türkiye Güney Kıbrıs Yönetimi’ni tanımıştı?

Hani ‘Ek Protokol’ü imzalamak Rum kesimini resmileştirmek anlamına geliyordu?

* * *

ÖYLE, zira ‘ulusalcı cihet’ bunun böyle olduğuna dair vaveyla kopartmadı mı?

İktidarı KKTC’yi ‘satmakla’ suçlayan yazıların mürekkebi taptaze durmuyor mu?

Aynı tür demeçlerin kayıt bantları daha tozlanmamış arşivlerde alesta beklemiyor mu?

Dışişleri müsteşarı koltuğunda oturduğu dönemde, Roma sefaretimizin gönderdiği ve Kardak kayalıklarının hukuken Yunanistan’a ait olduğunu doğrulayan kriptoyu gizlemiş bir Onur Öymen, o sıra kendisini eleştiren gazetecileri ‘áli menfaatlerimizi baltalıyorlar’ diye patrona şikayet ettiği yetmiyormuş gibi, 31 Temmuz’daki CHP ilçe kongresinde de, ‘Kıbrıs, Girit gibi feda edilecek noktaya gelmiştir. (...) ‘Katma Protokol’un imzalanması fiili tanımadır’ diyerek demagojiyi ve dezenformasyonu en zirve noktaya vardırmadı mı?

Zaten şu an dahi, dün Türk ordusunu kastederek ‘İşgale nihayet, Kıbrıs’a hürriyet’ diye bağıran ve şimdi ‘kızılelma’ kemiren ‘Karanlıkçı Maocu’lar antici nara atmıyor mu?

Eeh, peki?

* * *

EVET evet, tabii ki ‘eee, peki’, çünkü madem ‘Ek Protokol’ünü imzalamakla Rum Yönetimi’ni tanımıştık, o halde Topluluk neden iki buçuk haftadır sırf bu işle uğraşıyor?

Brüksel’in poposunda hangi çuvaldız cız ediyor ki, AB iç bünyede kavgaya tutuşup, 3 Ekim’de Ankara’yla başlayacak müzakereler öncesi ortak deklarasyon kotarmaya çalışıyor?

Zaten, dün bu satırları yazdığım sırada metin henüz tam kesinlik kazanmamıştı ama, söz konusu deklarasyon niçin Türkiye’ye aşağı yukarı, ‘görüşmeler nihayetinde üyeliğe ulaşmak için diğer tüm üyeleri tanımış olmak gerekir’ türü bir cümleyle hitap edecek?

‘Yirmi beşler’ deli ve divane mi? Rahat onlara batıyor mu?

Ortak Pazar başkentleri kendi kendilerine işkence yapacak ölçüde mazoşist mi?

* * *

ZİRA, madem bizim aymazların yalanına göre eğer ‘Ek Protokol’u imzalamakla Güney Lefkoşa’yı kabullenmiştik, o halde defterin zaten çoktan kapatılmış olması gerekirdi.

Yorgan gittiğine göre kavga da bitmiş demektir ve Brüksel’e el ovuşturmak kalır.

Oysa şu işe bakın ki, iç politika bezirgánı Fransa bir yana, Papadopulos Bey hiç durmadan, ‘Türkiye Kıbrıs’ı tanısın’ diye tutturuyor. Son ana kadar su koyvermek istiyor.

Yani, ‘Girit gitti’ (!) palavrasını bizzat ‘palikarya’ (!) yakınması berhava ediyor.

Bu nesnel gerçeği haykırmak biraz vicdan ve mantık sahibi olan her insanın borcudur.

* * *

VE bizlere ne mutlu ki, 3 Ekim 2005 tarihinde ülkemiz hayati bir viraj dönecek.

Türkiye, özgürlük ve refah coğrafyasına giden ‘uzun, ince yol’a ‘i-l-k’ adımı atacak.

Ancak o yol tabii ki inişli çıkışlı, kavgalı dövüşlü, kazalı patinajlı bir seyir izleyecek.

Burada çelme takmaya çalışacak öğeler ise asla ‘harici’lerle sınırlı kalmayacak.

Tersine, bilhassa, onlardan güç alacak ‘dahili’ unsurlar ortalığı hep birbirine katacak.

Dün, ‘Kıbrıs Girit oldu’ demagojisiyle ‘gaz vermeye’ yeltenenler yarın, haftaya, aya, seneye, böylesine dezenformasyon ve komplo teorilerini ibadullah tekrarlayacaklar.

Ama sağlam durursak gerçekler eninde sonunda dayatacak ve iftiraya şamar indirecek.

Tıpkı, ‘başlamaz’ iddiasına rağmen müzakerelerin başlayacak olması gibi!

Tıpkı, ‘tanıdık’ yalanına rağmen ‘tanımadığı’mızı bizzat AB’nin tescil etmesi gibi!

Ufkumuz engindir, yeter ki geniş açıdan ve sahtekárlığa kanmadan bakmasını bilelim.

(HÜRRİYET - Hadi ULUENGİN – 22.9.2005)

REFERANS

İki farklı pozisyon: Hangisine katılıyorsunuz?

Eser Karakaş

Türkiye artık meseleleri çok kısa vadede düşünmek durumunda olmaması gereken bir ülke; bugünden yaklaşık 18 sene sonra Cumhuriyetimizin kuruluşunun yüzüncü yılını kutlayacağımızı ve bugün atılan bazı siyasi adımların 2023 Türkiye’sini büyük ölçüde şekillendireceğini unutmamak gerekiyor.

3 Ekim 2005 tarihi yani AB ile müzakere sürecinin başlaması yaklaşır iken Türkiye bir kez daha çok sert bir tartışma, hatta dönem dönem maalesef provokatif bir ortamdan geçiyor.

3 Ekim 2005 tarihi ve sonrasının ülkemizin geleceğini bir biçimde şekillendireceği konusunda ortak bir mutabakat mevcut; mutabakat olmayan konu bu şekillendirmenin ne yönde olacağı.

İçinde bizim de olduğumuz bir grup Türkiye’nin yirmi sene sonrasının refahı ve anayasal düzeni için AB üyeliğini adeta bir zorunluk olarak görür iken, başka bir kesim bu konuda çok daha mesafeli hatta muhalif.

3 Ekim 2005 tarihi yaklaşır iken dikenli konuların başına bir kez daha Kıbrıs meselesi, müzakere süreci içinde Kıbrıs’ın tanınması, Ek Protokol çerçevesinde deniz ve hava limanlarımızın Kıbrıs gemi ve uçaklarına açılması gelmiş bulunuyor.

Bu konuda da toplumda görüşler farklı ama tüm görüşleri, ara katmanları biraz ihmal ederek, ikiye ayırabileceğimizi düşünüyorum.

21 Eylül 2005 Çarşamba günkü (dün) Cumhuriyet gazetesinin birinci sayfasında biri manşettte, diğeri biraz daha altında iki önemli ama çok farklı yaklaşım yer almış.

Birinci yaklaşım Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkan Yardımcısı Sayın Onur Öymen’e, ikincisi ise Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanı Sayın Rahmi Koç’a ait.

Yaklaşımları ve demeçleri Cumhuriyet gazetesinde olduğu gibi sizlere aktarmak ve alınan pozisyonların ne kadar faklılaştığını göstermek arzusundayım.

Manşet haber “Rumlar rehin aldı” biçiminde ve hemen altında Sayın Öymen (CHP), ve hemen altında da Sayın Rahmi Koç şunları ifade ediyorlar:

“Öymen: Kurusıkı tepki; CHP Genel Başkan Yardımcısı Öymen, hükümetin izlediği pasif politika nedeniyle köşeye sıkıştığını belirtti.

Öymen, hükümetin ilk önce AB’nin yayımlayacağı deklarasyondan kaçabileceğini sandığını ancak yanıldığnını ortaya çıktığını söyledi. Öymen, 'Kurusıkı tepkiler gösterilerek hiçbir sonuç alınamaz. Yapılacak iş, BM tarafından Kıbrıs’ta çözüm olmadan AB’deki müzakerereleri askıya almaktır. Öyle anlaşılıyor ki kendileri AB’yi tatmin edecek bir yaklaşım içerisindeler. AKP’nin bu konuda da taviz verme yollarını aradığı duyumunu alıyoruz' diye konuştu."“Koç: Koç Holding Yönetim Kurulu Şeref Başkanı Rahmi Koç, Türkiye’nin dinamik bir süreçten geçtiğini vurgulayarak 'Kriz sonrası bir çıkış dönemi var. Bunu iyi değerlendirmek gerekir. Cari açık çok hassas bir konudur. Vergilerin çok yüksek oluşu ve kaçak ekonomi ciddi sorun olmaya devam ediyor' dedi. Kıbrıs’ın AB sürecinde ciddi bir konu olduğunu belirten Koç, bu sonunu tek bir partinin çözemeyeceğini, CHP’nin ve tüm partilerin “evet” diyeceği bir ortak noktanın bulunması gerektiğini söyledi.

‘Kıbrıs için AB’den önce davranalım’: Kıbrıs’ın Türkiye’nin önünü tıkadığını belirten Rahmi Koç, 'AB bu konuda daha dayatmacı olmadan, bizim çözmemiz lazım' dedi. Koç, sorunu çekineceği için tek partinin çözemeyeceğini de belirterek hükümet, ordu ve muhalefet partilerinin mutabakata varması gerektiğini söyledi.”

Yukarıdaki iki pozisyonun iyi anlaşılması ve geleceğe yönelik etkilerinin iyi değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Türkiye artık meseleleri çok kısa vadede düşünmek durumunda olmaması gereken bir ülke; bugünden yaklaşık 18 sene sonra Cumhuriyetimizin kuruluşunun yüzüncü yılını (1923-2023) kutlayacağımızı ve bugün atılan bazı siyasi adımların 2023 Türkiye’sini büyük ölçüde şekillendireceğini unutmamak gerekiyor.

Yukarıdaki alıntıları okuduğunuz zaman bilmem sizlerin de aklına benim aklıma takılan soru takılıyor mu?

2023 senesi için daha zengin, daha özgür ve daha güvenli bir Türkiye istiyor isek, acaba Sayın Öymen’in (CHP) önerileri mi, yoksa Sayın Rahmi Koç’un önerileri mi bu hedefe daha fazla hizmet etmeye yönelik önerilerdir, bu temel sorunun cevabını sizlerin ve hatta tüm Türkiye’nin takdirine bırakıyorum.

(REFERANS – Eser KARAKAŞ – 22.9.2005)

SABAH

İki kulağınız birden Brüksel'de olsun

Erdal ŞAFAK

Türkiye, 3 Ekim'e sayılı günler kala AB içindeki Karşı Deklarasyon (gece onaylandı) ve Müzakere Çerçeve Belgesi görüşmelerine kilitlendi... Daha doğrusu, Rumlar'ın ayak oyunları nedeniyle bitmeyen pazarlıklara... Ancak asıl "öbür" sorunda çok ciddiye alınması gereken gelişmeler oluyor....

Belçika'nın ve AB'nin başkenti Brüksel şu sıralar çok hareketli. Herkes 3 Ekim'e hazırlanıyor.

AB Daimi Temsilciler Komitesi'nin haftalık toplantıları neredeyse günlüğe dönüştü.

AB merkezi ise bir yandan ziyaretçi akınıyla uğraşıyor, bir yandan bildirilerle, talep dilekçeleriyle, bir yandan da konferansların, sempozyumların raporlarıyla... Hepsi de aynı konuda: Güneydoğu sorunu veya Kürt sorunu veya Kürt kökenli Türk yurttaşlarının sorunu.

Biz bu gelişmelerde yavaş ya da sinsi bir zemin kaymasının işaretlerini görüyoruz. Dahası tedirginliğini yaşıyoruz. Anlatalım, bakalım siz de kaygılarımızı paylaşacak mısınız? Merkezleri Berlin'de olan ve Almanya'daki "1 milyon Kürt"ü temsil etttiğini öne süren 4 dernek, AB üyeleri devlet ve hükümet başkanları ile dışişleri bakanlarına, AB Komisyonu'nun genişlemeden sorumlu üyesi Olli Rehn'e, Avrupa Parlamentosu Başkanı Josep Borrell ile grup başkanlarına mektup gönderdiler. Talepleri: Kürt sorununun "Ulusal azınlıklar" çerçevesinde çözümü...

Ardından "Le Monde" ve "The Guardian" gazetelerinde AB'den 104 politikacı, sanatçı ve dinadamının imzasını taşıyan açık mektup yayınlandı. İstekleri: "Kürt sorununun azınlık haklarının tanınması temeline oturtulması..." İmzacılardan Avrupa Parlamentosu'nun İngiliz milletvekili Jean Lambert, BBC'nin "AB'nin Karşı Deklarasyon'u tartıştığı sırada bu açık mektubun yayınlanması rastlantı mı" sorusuna şu yanıtı verdi: " Rastlantı olduğunu sanmıyorum. Yaptığımız, Erdoğan'ın Diyarbakır konuşmasına göndermedir, ileri doğru adım atılması için bir çabadır." Yine o günlerde PKK-Kongra/Gel-DEHAP'ın sözcüsü konumunu iyice benimsemiş olan Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir, Avrupa Parlamentosu Başkanı Josep Borrell'e 15 sayfalık "Çözüm raporu" verdi. Önerileri: "Başta Anayasa olmak üzere tüm hukuksal ve idari mevzuatın kültürel ve siyasal farklılıkları yok sayan yasaklayıcı hükümlerden arındırılması. Kürtçe dilinin eğitim müfredatına alınması."

Dikkat; bir "elbise" dikiliyor

Ve tüm bunların üstüne Avrupa Parlamentosu'nda iki gün boyunca "AB, Türkiye ve Kürtler" konusu tartışıldı. Konferansı parlamentonun Sol Grubu düzenledi ama tüm grupların temsilcileri söz aldılar. Ayrıca Parlamento Başkanı Borrell adına yardımcısı Edward Scott McMillan, AB-Türkiye Karma Parlamenter Heyeti Eşbaşkanı Joost Lagendijk, genişleme sorumlusu Rehn de. Artık Diyarbakır'dan çok Brüksel'de "çalışan" Baydemir de.

Neler demediler ki konuşmacılar Baydemir "Demokratik siyaset kanalları tıkanırsa siyasetin dili tekrar şiddet olur" diyerek, hem PKK'ya "Silahlı muhalefet" tanımını tekrarladı, hem de Türkiye'yi terörle tehdit etti.

Lagendijk , "Meclis'te Kürtler'in haklarını temsil edecek bir parti olması gerektiğini" ifade etti.

Avrupa Halkçı Parti'den Luc Van den Brande, "Diğer azınlıklar için geçerli olan çözüm modelinin Kürtler için de geçerli olduğunu" söyledi.

Sol Grup'tan Vittorio Agnoletto , "Kürtçe'nin okulda kamu dili olmasını" istedi.

Sosyalist Enternasyonel Kürt Çalışma Grubu Başkanı Conny Frederiksson, "Müzakere sürecinde Kürtler'in Türk tarafında gözlemci olarak yer almalarını" önerdi.

Bu görüşler ortak bildiriye şöyle yansıdı: "Kürtler, AB ile müzakere sürecine bir şekilde dahil edilmeli. Kürt toplumunun varlığı anayasal düzeyde (yani azınlık olarak) tanınmalı. Kürt azınlığın haklarının müzakere sürecinin pazarlık edilemeyecek yönlerinden olduğu görülmeli..."

AB Komisyonu'nun geçen yıl yayınladığı İlerleme Raporu'nda Kürtler'den "azınlık" diye söz edilmesi, bir yanlışlık veya bilgisizlik eseri miydi dersiniz?

(SABAH – Erdal ŞAFAK – 22.9.2005)

POSTA

Kıbrıs’ta artık çözüm olmaz!...

Mehmet Ali BİRAND

Avrupa Birliği Kıbrıs konusunu tam anlamıyla yüzüne gözüne bulaştırdı.

Her şey 1995’te, Türkiye’ye Gümrük Birliğinin verilmesi ve buna karşılık Rumları tam üye alma pazarlığı ile başladı. Yunanistan ile o dönemdeki AB üyesi ülkeler arasında yapılan bu sözsüz anlaşma, işleri buraya kadar getirdi.

AB’nin hedefi sopa-havuç politikasıydı.

Havuç, Kıbrıs’lı Rumları ve Türkleri, AB’ye tam üyelik havucuyla heveslendirip, BM çerçevesinde bir anlaşmaya zorlamaktı.

Sopa ise “eğer çözümü kabul etmezseniz dışarıda kalırsınız “ cümlesinde saklıydı.

Ancak oyunun kurallarını ilk bozan taraf AB oldu. Daha ilk aşamalardan itibaren Rumlara, “Siz hiç merak etmeyin, çözüm olmasa dahi tam üye olursunuz” diyerek, Güney Kıbrıs’ı rahatlattılar.

Papadopulos da bu olanağı iyi kullandı. Son dakikaya kadar, Anan planını sanki kabul edecekmiş gibi davrandı ve Denktaş’ın bağnazlığı sayesinde, ince bir çalım ile işi halletti.

Avrupa Birliği, Türk tarafının Anan planını kabul etmesi için verdiği tüm sözleri kolaylıkla unutuverdi. Bunu bilerek ve planlı şekilde yaptığını ileri sürmüyorum, ancak büyük bir beceriksizlik sonucu, referandumda çözümü reddeden taraf kendini içerde buldu. Yani ödüllendi. Referandumu kabul eden taraf ise dışarıda kaldı. Yani cezalandı.

İlk günlerde Rumlar çok eleştirildi, ancak zamanla tam üye olmanın nimetlerinden yararlanmaya başladılar. Oynadıkları oyun da unutuldu ve bugünlere geldik.

RUM OLSANIZ, SİZ NASIL HAREKET EDERSİNİZ ?

Şimdi dizimizi dövmenin zamanı değil.

Gerçekçi olalım ve bugüne bakalım.

Siz Papadopulos’un yerinde olsanız ne yaparsınız ?

Tam üyeliği cebe koymuşsunuz.

AB’ye istediklerinizin büyük bölümünü yaptıracak bir noktaya gelmişsiniz. Özellikle, Türkiye’nin tam üyelik müzakereleri sürecinde tanınma sözü elde etmişsiniz. Yani, yerinizden kıpırdamasanız dahi, Türkiye tam üyeliğe yaklaşırken bu yarışı kazanacaksınız. Üstelik, kimseler sizi çözüm bulmanız için baskı altına da alamaz.

Türkiye, müzakereler süresince ağzını açamaz.

Avrupa kıpırdayamaz.

Geriye bir tek Amerika kalıyor ki, onlarında işleri başlarından aşmış durumda.

Özetle Rumlar, Türkiye’nin tam üyeliğini bekleyecekler ve ogün geldiğinde istediklerine kavuşacaklarını, daha doğrusu Kıbrıs’ın tümüne hakim olacaklarını düşünüyorlar.

Bu noktaya kadar (son ana kadar çözüm peşinde koşmamak) değerlendirmeleri doğru, ancak bir yerde yanılıyorlar. Türkiye’nin tam üyelik karşılığında Kıbrıs’ın tamamını bırakacağını sanıyorlar.

Bilmedikleri bir diğer şey daha var. O da, bu tutumlarıyla belki bilerek, belki bilmeyerek Kıbrıs’ın kuzeyini elleriyle KKTC’ye teslim ediyorlar.

(POSTA – Mehmet Ali BİRAND – 22.9.2005)

REFERANS

Tanımamazlıktan gelme, eski bir Avrupa Birliği alışkanlığı

David Judson

Güney Kıbrıs tanınsın veya tanınmasın diye bir iddiam yok. Ama iddia edebilirim ki, temeli demokrasi, eşitlik ve adalet ilkeleri olan AB projesinde, İspanya, İngiltere ve İrlanda'ya tanınan müzakere esnekliği Türkiye'nin de doğal hakkı olmalı.

Hani Cebelitarık? Hani bir zamanların Kuzey İrlanda sorunu? Türkiye, Kıbrıs Cumhuriyeti'ni tanımadan Avrupa Birliği (AB) müzakerelerine başlarsa, bu durum ne olursa olsun bir "ilk" olmayacak.

Nasıl ifade etmeli bilemiyorum ama Kıbrıs konusunda Avrupa Komisyonu'nun en son sunduğu "karşı-deklarasyon metni" üzerine ben şahsen bir "karşı-karşı-deklarasyon" metni hazırladım. İşte bugünkü yazım. "Sanki seni dinleyen ve takan var" diyebilirsiniz. Ama yine de bunları paylaşmak için izninizi rica edeceğim.

Sorunu tabii ki hepimiz biliyoruz. Kıbrıs bölünmüş. Kıbrıs Cumhuriyeti, yani Rum Kesimi, 2004'te Birleşmiş Milletler ve Avrupa Komisyonu'nun sponsor olduğu yeniden birleşme planını referandumda reddetti ve ardından AB'ye tek başına girebildi. Türkiye, kendi AB müzakereleri ışığında Rum Kesimi'ni mevcut Gümrük Birliği kapsamına aldı ama resmen "tanıma"ya gelince, "Daha dur bakalım. Biz kendi müzakeremizi başlatalım da ilerde bu sorunun çözümüne bakarız" dedi. En son baktığımda, Avrupa Komisyonu ve bazı liderler, Fransız Dışişleri Bakanı Villepin başta olmak üzere "Ne münasebet, tüm üyeleri tanımadan nasıl bir kulübe başvurursunuz?" diye soruyorlardı. Ve geçen hafta AB Daimi Temsilciler toplantısı bu düşünceyle bir "karşı-deklarasyon" oturumuna dönüştü. Şimdi New York'taki Birleşmiş Milletler'e kadar uzanan sorun, biraz düğümlenmiş İstanbul trafiğine benziyor. Hani vardır ya, kavşakta karşı arabanın şoförüyle göz göze gelirsiniz, kim cesaret edecek ve aracın burnunu önce gösterecek diye...

Defansta olmaya gerek yok

Hafta sonu bir İngiliz diplomat olan arkadaşımın evinde yemeğe davetliydim. Galataport ve Türk medyası gibi konular tüketildikten sonra, sohbetler bu bitmeyen Kıbrıs serüvenine geçti. Ve İngiliz dostum bu diplomatik trafikte "burun göstermeye" beni cesaretlendirdi.

"Sanki bu durumda Türkiye defansa düşmüş, ama defansta olmaya gerek yok. Başka bir üyenin egemenliğini tam anlamıyla tanımadan, Avrupa Birliği'ne girmenin daha önceden örneği var. Biri bizim ve İrlanda'nın 1975 yılında girişi, öteki ise Cebelitarık'ın statüsünü çözmeden İspanya'nın 1979'daki girişi." Bu lafları çok ilginç buldum. Pazartesi günü gazeteye geldiğimde konuya daldım.

Çoğumuz İrlanda vakasını aşağı yukarı biliriz. Karmaşık bir tarih. 300 yıl İngiliz işgalindeki İrlanda, ancak 1923'te bağımsızlığını elde etti fakat o gün bugün "Protestan" kimliği olan ve 6 vilayetten oluşan "Kuzey İrlanda" İngiliz egemenliği altında kaldı. Ciddi ve kanlı bir tartışma konusu. Fakat ona rağmen, 1973'te İrlanda ve Birleşik Krallık AB'ye (o zamanki adıyla Avrupa Topluğu'na) girdi. O tarihte yeni alevlen terör yüzünden, İrlanda ve Büyük Britanya ilişkileri bir hayli gergindi ve İrlanda tam anlamıyla Kuzey İrlanda'daki İngiliz egemenliğini kabul etmiyordu. Ama ikisi bu sorunu bir kenara koyarak ve AB'nin yardımı ile, bir uzlaşmaya vardılar. Ancak 1985'te bu statüyü tam netleştiren bir anlaşmaya vardılar. Yine bildiğimiz gibi, durum hâlâ hassas ve daha geçen hafta bir ayaklanma ve yağma yaşandı. Ama iki taraf arasında epey yol kat edilmiş durumda ve bütün bunlar dönemin İngiltere Başbakanı Margaret Thatcher ve İrlanda Başbakanı Gearoid MacGearailt tarafından imzalanan antlaşma sayesinde gerçekleşti. Yani, resmi tanıma işi müzakere başlangıcından önce değil, iki ülke üye olduktan 12 yıl sonra yapılan antlaşmayla gerçekleşti.

Türkiye'nin talebi istisna değil

Cebelitarık ise, daha da ilginç. Ta 1703 yılında İngiltere Akdeniz'in ağzındaki bu daracık kayayı bir savaşta İspanya'dan aldı. 1969 yılındaysa bu "koloni"ye bir özerk statü verdi ve ardından bir referandumda oturan nüfus İspanya'ya katılmayı reddetti. Ama İspanya hâlâ İngiltere'nin adadaki egemenliğini tanımıyor. Yine de bu sorunu çözmeden, yani AB'nin bir parçası olan Cebelitarık'ı tanımadan İspanya, Avrupa Birliği'ne girdi. Üstelik hâlâ da tanımıyor. Belki en ilginç olan, bu belirsiz durum varken, Cebelitarık yönetimi tüm AB kanunlarına uyma yükümlülüğünü kabul ediyor fakat Avrupa Parlamentosu seçimlerine giremeyen tek AB bölgesi. İngiltere ve İspanya hâlâ tam statüyü müzakere de ediyorlar.

İşte bu durumda Türkiye'nin talep ettiği bir istisna değil. Tam aksine...

Güney Kıbrıs tanınsın veya tanınmasın diye bir iddiam yok. O yetkililerin bileceği iş. Ama iddia edebilirim ki, temeli demokrasi, eşitlik ve adalet ilkeleri olan AB projesinde, İspanya'ya, İngiltere'ye ve İrlanda'ya tanınan müzakere esnekliği Türkiye'nin de doğal hakkı olmalı. İşte benim "karşı-karşı deklarasyonum" bu. Tarih dersi için söz ettiğim İngiliz diplomata da teşekkürler.

(REFERANS – David JUDSON – 22.9.2005)

MİLLİYET

Türkiye müzakereyi askıya alabilmeli

Semih İDİZ

AB ile Kıbrıs sorununda yaşadığımız sorunlar büyük ölçüde 2003 Kopenhag zirvesi öncesinde Türk tarafınca kaçırılan tarihi fırsattan kaynaklanıyor.

Bu fırsatın kaçırılmasının mimarları ise bugün, "Demedik mi?" diye, kendilerini hâlâ haklı çıkarmaya çalışıyorlar.

Argümanlarına göre Türk tarafı o sırada "evet," demiş olsaydı bile hiçbir şey değişmeyecekti. Rumlar Annan Planı'nı yine reddedecekler, buna rağmen AB üyesi olacaklardı. Ancak bu o kadar net değil.

AB o sırada, "Kıbrıs Cumhuriyeti'ni her halükârda üye yapacağız" demiyordu. Bu söylem, Sayın Denktaş'ın Kopenhag öncesinde Annan Planı'nı tümüyle reddetmesine bir "karşı meydan okuma" olarak ortaya çıktı.

Annan Planı'nın iş işten geçtikten sonra kabul edilmesi ise bu taktiksel hatanın sonuçlarını dengeleyemedi. Tabii, başta Denktaş olmak üzere, Türk tarafındaki "ret cephesi" açısından ortada bir "hata" zaten yok. "Büyük bir başarı" var.

İpler Rumlarda

Zira onlar Türkiye'nin AB üyeliğini başından beri istemiyorlar. Türkiye, AB üyeliğinden gelen rüzgârla, siyasi ve ekonomik açıdan ciddi bir bölgesel güç haline gelmiş, halkının refah ve mutluluk düzeyini artırmış, pek umurlarında değil.

AB'de yaşanan "deklarasyon fiyaskosu," Rumların gerçekten de koskoca Birliğin iplerini ellerine geçirdiklerini gösteriyor.

Bunun etkilerini - her şeye rağmen 3 Ekim'de başlayacağı anlaşılan- üyelik müzakerelerinin her aşamasında yaşayacağız.

Bu nedenle, Türkiye'nin şimdi takınacağı tutumun büyük önemi var. Daha önce de dediğimiz gibi, AB Kıbrıs konusunda Rumlardan taraf olmuştur. Papadopulos da bunun için sorunu BM'den alıp AB'ye taşımaya çalışıyor. Bunu bir ölçüde de başarmış bulunuyor.

Türkiye bu durumda, AB Konseyi'nden, Kıbrıs konusunun hangi uluslararası platformda görüşülmesi ve hangi kurallara göre çözülmesi gerektiğine ilişkin net görüşünü resmen sormalı. İstediği yanıtı alamazsa, müzakere sürecini askıya alma hakkını saklı tutacağını duyurmalı.

Konu BM'de kalmalı

Bu yapılmaz ve mevcut koşullarda müzakerelere girilirse, Rumlar, ellerine geçirdikleri kozlara yeni kozlar katmış olacaklar. Konuyu BM'den AB'ye çekme çabaları açısından da yeni ilerlemeler sağlayacaklar.

Oysa Türkiye'nin, üyelik müzakerelerini tek taraflı olarak askıya alabileceğini açıklaması, konunun BM platformunda kalmasını sağlayacaktır. Nedeni ise malum: Rumlar, meseleyi bugün AB çerçevesine çekebiliyorlarsa bunu Türkiye'nin AB üyeliği arzusu nedeniyle yapabiliyorlar.

'Askıya aldık' denirse

Türkiye, müzakere sürecini askıya alabileceğini belirtirse, o zaman AB'den gelen Kıbrıs baskıları da azalacaktır. Zira AB diplomatları, Türkiye'nin müzakereleri gerçekten askıya alması halinde, bu baskıların bir anlamının kalmayacağını biliyorlar. O durumda Kıbrıs sorununun, "çözümlenmesi daha da zorlaşmış bir sorun" olarak Avrupa'nın kucağında kalacağının da farkındalar.

AB üyeliğini destekleyen biri olarak yaptığımız bu öneri elbette ki bazılarına fazla "maksimalist" gelecektir. Bu kişiler, haklı olarak, müzakereleri askıya almanın risklerine işaret ederek, bunun Türkiye'ye de zarar vereceğini söyleyeceklerdir.

Bu elbette ki doğrudur. Ancak, zamanında doğru teşhisi koyamayan doktor, hastasını, maalesef, kendi eliyle ağır tedaviye mahkûm etmiş oluyor.

(MİLLİYET – Semih İDİZ – 22.9.2005)

MİLLİYET

Bağlayıcı değil, ama...

Sami KOHEN

İlk bakışta AB'nin dün nihayet kesinleşen "karşı deklarasyon"u, hukuki değeri olmayan, bağlayıcı niteliği bulunmayan tek yanlı bir beyan olarak görülebilir. Dolayısı ile bu belgenin, Türkiye'yi rahatsız eden unsurlar içerse de, fazla bir "kıymeti harbiyesi"nin olmadığı düşünülebilir.

Gerçekten öyle mi?

"Karşı deklarasyon"un hukuki bir değer taşımadığı doğru. Aynen Türkiye'nin de 29 Temmuz'da yayımladığı deklarasyon gibi...

Ama bu "karşı deklarasyon", AB'nin Kıbrıs'ın (Rum kesiminin) tanınması, limanların ve havaalanlarının açılması gibi tartışmalı konularda benimsediği ortak tavrı açıkça ortaya koyuyor. Bu tavır da, Türkiye'nin savunduğu görüşlerle çelişiyor.

"Karşı deklarasyon"un siyasal önem taşıdığı kuşkusuz. Bu belgede Türkiye'nin müzakere sürecinde, yerine getirmesi beklenen yükümlülükler belirtiliyor. Kullanılan ifadeler muğlak da olsa, özellikle Kıbrıs Rum yönetiminin -ve muhtemelen bazı AB üyelerinin- bu süreçte, fırsat buldukça, bu beklentileri hatırlatacağını ve Türkiye'yi baskı altında tutacağını tahmin etmek zor değil.

* * *

Son şekli ile "karşı deklarasyon", özellikle üç konuda dönem başkanı İngiltere'nin haftalardır sürdürdüğü çabalar sonunda bulduğu uzlaşıcı formüller içeriyor.

1. Tanıma meselesi: Türkiye kendi deklarasyonunda, Ek Protokol'ü imzalamasının (ki bu zorunlu idi) Kıbrıs Rum kesimini tanıma anlamına gelmediğini vurgulamış ve bunun ancak çözümden sonra gerçekleşebileceğini belirtmişti. Başta AB içinde Kıbrıs'ın tanınması şartının "Türkiye-AB müzakerelerinin başlaması" ile ilişkilendirilmesini isteyenler çıktı (Kıbrıs Rum yönetimi ve Fransa gibi). Sonra İngiltere Fransa'yı bu konudaki ısrarından vazgeçirdi ve taslak metne tanıma şartının "üyelik aşamasında" yerine getirilmesini öngören bir cümle soktu. Türkiye'nin görüşü doğrultusundaki bu ifadeye Rum tarafı şiddetle karşı çıkınca, bu paragraf "tanıma, katılım sürecinin gerekli bir unsurudur" şeklinde değiştirildi.

Bu ifade şekli, Türkiye'nin savunageldiği görüşten farklı. Belgede tanımanın "müzakere süreci içinde" gerçekleşmesi öneriliyor ve "ilişkilerin en kısa zamanda normalleştirilmesine verilen önem" belirtiliyor. Ancak, bu konudaki "ilerlemeler"in de 2006'da izleneceği vurgulanıyor ki, bu da Türkiye'yi sıkıştıracak olan bir husus...

2. Limanların açılması: Bu konuda deklarasyondaki ifadeler daha açık. Bu yöndeki gelişmelerin 2006'da değerlendirileceği de belirtiliyor. Aksi halde müzakerelerde ilgili başlıkların açılamayacağı ve bunun müzakere sürecini etkileyeceği uyarısı da yapılıyor.

Türkiye'nin müzakere sürecinde, bu soruna pragmatik bir çözüm getirmesi gerekecek. Aksi halde süreçte ciddi bir tıkanma olabilir.

3. Çözüm şekli: Türkiye Kıbrıs sorununun BM çerçevesinde çözümlenmesini istiyor. "Karşı deklarasyon"da her ne kadar Genel Sekreter'in çabalarına destek ifade ediliyorsa da, çözümün "Güvenlik Konseyi kararları ve AB'nin ilkeleri doğrultusunda" olması tavsiye ediliyor ki, bu da Ankara'nın tutumuna uymuyor.

* * *

Başta belirttiğimiz gibi, "karşı deklarasyon", hukuken bağlayıcı bir nitelik taşımamakla beraber, siyasi bakımdan, müzakere sürecinde birtakım ciddi zorluklar yaratacak gibi görünüyor.

Ne var ki bu deklarasyonu bazılarının öne sürdüğü gibi, 3 Ekim'de masaya oturmamak ve müzakereleri askıya almak için bir sebep saymak, hiç de akılcı bir tavır olmaz.

Şimdi asıl önemli ve bağlayıcı olan öbür dokümanın, yani "müzakere çerçeve belgesi"nin son şekline bakmak lazım. Bunu da kesinleştiği ve 25'lerin genel onayını aldığı zaman inceleyeceğiz...

(MİLLİYET – Sami KOHEN – 22.9.2005)

MİLLİYET

Boş havuz söylemi...

Güneri CİVAOĞLU

AB'ye ilk üyelik başvurusunu yapan dönemin Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, "Yunanistan kendisini boş bir havuza atsa bile onu yalnız bırakmaya gelmez. Tereddüt etmeden siz de atlayacaksınız" demişti.

Kıbrıs Rum kesimi ve Yunanistan'ın AB kararlarına "kilit" örneklerini yaşadığımız şu günler, merhum Zorlu'nun öngörüsünü doğrulamakta.

O günlerin altını çizmeye devam...

..................

Gerçekten Yunanistan, Türkiye'den bir adım önce 8 Haziran 1959'da AB'ye (o yıllardaki adıyla AET'e) üyelik başvurusunda bulunmuştu.

Dışişleri Bakanı Zorlu'nun diplomatik refleksiyle Türkiye de 2 ay bile geçmeden 31 Temmuz 1959'da AET'e (ortak üyelik) başvurusunu yaptı.

Hatta...

İç siyasetin en gergin olduğu o yıllarda geç kalarak ya da karar çıkaramayarak Avrupa meydanını Yunanistan'a bırakmak riskliydi.

O nedenle...

Dönemin DP iktidarı, TBMM'den karar çıkarmaksızın sadece ani bir hükümet kararıyla "ortak üyelik" isteğini Brüksel'e bildirmişti.

..................

Zorlu, "ortak üyelik" sürecini hızlandırmak için diplomatik atak başlatmıştı.

Makam odasında kabul ettiği AET büyükelçisine, "Yunanistan ile Türkiye'yi nasıl birbirine karıştırırsınız? Küçük bir ülkenin potansiyeli ile Türkiye'ninki bir midir?" diye sormuştu.

Bu soru ve devamındaki söylem etkili olmuş, AET, Atina ile Ankara arasında denge arayışına girmişti.

Sonuç...

Yunanistan ile AET ortaklık görüşmeleri 10 Eylül 1959'da başlamıştı.

Türkiye-AET ortaklık görüşmeleri ise, sadece 17 gün sonra, 27 Eylül 1959'da başladı.

....................

Görülüyor ki, AB yolundaki yarışa Türkiye, Yunanistan ile aynı tarihte depar yaptı.

Final ipini Yunanistan 24 yıl önce göğüsledi.

AB'ye tam üye oldu.

Türkiye ise, hâlâ 3 Ekim 2005'te tam üyelik görüşmelerini başlatma kararını sökmek çabasında.

Arada Yunanistan'a 24 yıl bile değil, belki 34 yıla uzanacak farkı yaptıran, Türkiye'ye tur bindirten nedir? Bir tanesini belirtelim...

Türkiye politikasının omurgasını belirleyen ve yarışı aynı depar çizgisinde başlatan dışişleri bakanını idam ettik.

Şimdi... Bırakın Yunanistan'ı bir yana...

Onun nesebi henüz belirlenmemiş çocuğu olan Kıbrıs Rum yönetimi, Türkiye'nin önünü kesiyor.

"Yunanistan kendisini boş bir havuza atsa bile onu yalnız bırakmaya gelmez. Tereddüt etmeden siz de atlayacaksınız" söylemindeki ileri görüşü ipe çekmekle, bugün Yunanistan'ı ve Kıbrıs'ı AB'de yalnız bırakmaya dönük "Kızılelmacılık" Türkiye'ye aynı kötülüktür.

...................

Türkiye, oynanmakta olan oyunu net görmelidir.

Türkiye kamuoyunda tansiyonu yükseltecek, sinirleri gerecek, toplumsal tepki patlamaları yaratacak söylemler, deklarasyon satırları, Çerçeve Belge satır aralarıyla "ipin kopması" amaçlanıyor.

Buna karşılık Türkiye'de sinirler çelik gibi olmalıdır.

AB yolunda kazanılmış olan mevzilerden bir adım gerilemek bile akıllardan geçmesin.

3 Ekim virajı kesinlikle arabayı devirmeden alınmalıdır. İçeriden ve dışarıdan taş koyanlar aşılmalıdır.

....................

AB-Türkiye ilişkileri tarihini bir kez daha gözden geçirdim.

Her dönemeç çok acılı ve zorlu olmuş. Türkiye hiçbir zaman içtenlikle istenmemiş.

Ama... Her defasında, her kopuşta yeniden mevziler kazanılmış. Söke söke mesafe alınmış.

3 Ekim de öyle olacak.

Tarihin bu en büyük uygarlık ve barış projesinde Türkiye'nin yer alması, Avrupa'nın ve küresel yararların gereğidir.

Orta ve uzun vadede Kıbrıs Rum yönetiminin bile yararına olduğu görülecektir.

Bugün AB'nin bazı üye ülkelerinde yönetimler yeterince derin ve ileri görüşlü olmayabilirler ama değişen koşullar ve zaman, onların yerini alacak olan yeni yöneticilere gerçekleri gösterecektir.

................

Not: Merhum Zorlu'nun söylemi, o dönemin koşulları ve AB ile ilişkilerin gelişimi için bkz: Dr. Kenan Dağcı, Stratejik Öngörü, sayı:5, sayfa:88-97.

(MİLLİYET – Güneri CİVAOĞLU – 22.9.2005)

LE MONDE

“AB, Türkiye’ye bir karşı-deklerasyon yolluyor”

Thomas Ferenczi

Bu metinde, 25 üye ülke "tüm üye devletlerin tanınmasının üyelik sürecinin gerekli bir unsuru olduğunu" belirtiyor.

25 üye ülkenin temsilcileri pazartesi günü Brüksel’de, 3 Ekim’de üyelik müzakereleri başlamadan önce Türkiye’ye AB’nin göndereceği karşı deklarasyon metni üzerinde anlaştılar.

Bu ayın başlarında Newport’da (Galler) bir araya gelen dışişleri bakanları, bu karşı deklarasyon üzerinde ilke olarak anlaşmışlar, ancak metnin tam ifadesi üzerinde fikir ayrılığına düşmüşlerdi.

Üye ülkeler için söz konusu olan, Türkiye’nin, 25’lerin istediği şekilde, Gümrük Birliği Anlaşmasını aralarında Kıbrıs’ın da bulunduğu 10 yeni üye ülkeye de genişlettiğini kabullendiği, ancak bu imzanın Kıbrıs Cumhuriyeti’ni tanıma anlamına gelmediğini belirttiği deklarasyona karşılık vermekti. Ankara ayrıca Kıbrıs uçak ve gemilerine liman ve havaalanlarını açmayı da reddediyordu.

25’lerin karşı deklarasyon tasarısı Türkiye’nin tutumundan üzüntü duyulduğunu belirtiyor ve Türkiye’yi protokolü tüm üyelere ayrım yapmaksızın ve limanlar konusu da dahil olmak üzere tüm unsurları uygulamaya davet ediyordu. Tasarı ayrıca Türkiye’nin tavrını izlemeyi ve 2006’dan itibaren de değerlendirmeyi öngörüyordu.

Ancak tanınma konusunda güçlük vardı. Fransa ve Kıbrıs Cumhuriyeti gibi en uzlaşmaz devletler ise üyelik ve Kıbrıs’ın tanınması arasında açık bir bağ kurulmasını elde etmek istiyorlardı. Türkler için, aksine iki farklı sorun söz konusuydu: Tanınma adanın birleşmesi süreciyle bağlantılı olup BM denetiminde sağlanmalıdır. Bu husus bugüne dek başarıya ulaşmamıştır.

İşte 25’ler bir dizi sonuçsuz toplantının ardından bu noktada uzlaşmaya vardılar. Kıbrıs’ın talebinin tersine, tanınma konusunda hiçbir takvim belirtilmedi, ancak metinde şu satırlar yer alıyor: "Tüm üye devletlerin tanınması üyelik sürecinin gerekli bir unsurudur." ve "Sonuç olarak Birlik, Türkiye ile tüm üye Devletler arasındaki ilişkilerin mümkün olan en kısa sürede normalleşmesine verdiği önemin altını çizer." Bir Fransız diplomatın belirttiğine göre, bu "sonuç olarak" deyimi (İngilizcesi "accordingly") tartışmaların merkezini oluşturmuştur.

Pazartesi günü üye ülkeler büyükelçileri tarafından kabul edilen karşı deklarasyonun 20 Eylül günü tartışma yapılmaksızın tarım ve balıkçılık Komisyonunda aynen benimsenmesi bekleniyor. Artık şimdi, 3 Ekim tarihinde Türkiye ile üyelik müzakerelerine başlamadan önce, 25 üye ülke hükümetinin müzakerelerde izlenecek kurallar ve süreci belirleyecek olan Müzakere Çerçeve Anlaşması üzerinde anlaşmaları gerekmektedir.

Büyükelçiler toplantısı vesilesiyle, üye devletler, karşı deklarasyonda dile getirilen sorunların müzakere çerçevesi tartışmalarında yeniden gündeme getirilmemesi konusunda da fikir birliğine varmışlardır.

(LE MONDE – 21.9.2005)

INTERNATIONAL HERALD TRIBUNE

“Görüşme çerçevesi belirlendi”

Graham Bowley

Avrupa Birliği dün, Türkiye ile 3 Ekim tarihinde üyelik görüşmelerine başlamaya, Kıbrıs'ın son dakika itirazlarına rağmen, hiç olmadığı kadar yakın göründü.

AB büyükelçileri pazartesi geç saatlerde Brüksel'de yapılan toplantıda, Türkiye'nin Kıbrıs'ı tanımamasıyla ilgili deklarasyon üzerinde geçici bir anlaşmaya vardılar, ancak ertesi gün Kıbrıs, Kıbrıslı liderlerin deklarasyonu yeniden görüşmelerine izin veren bir şart talep ederek desteğini geri çekti.

Bununla birlikte, Kıbrıs Cumhurbaşkanı Tassos Papadopulos genel olarak açıklamanın şartlarından memnun olduğunu söyleyerek bir anlaşmaya yakında ulaşılabileceğini işaret etti.

Papadopulos muhabirlere, "Şartlardan memnunuz. Gerisi prosedür." dedi.

Türkiye temmuz ayında, 2004'te AB üyesi olan Kıbrıs'ı tanımayı reddettiği bir deklarasyon yayımladığından beri, Avrupa hükümetleri Ankara'nın AB üyelerinden birini reddetmesine rağmen, Türkiye ile üyelik görüşmelerine başlanmasına nasıl izin verecekleri konusunu tartışıyorlar.

Bu bölünme yaratan mesele, Türkiye'nin Birliğe nihai üyeliğine karşı çıkan Avusturya ve Fransa gibi ülkeler tarafından görüşmelerin başlamasını engellemek için kullanılıyor. Diğer ülkelerin, Türkiye'nin AB'ye katılmadan önce Kıbrıs'ı tanıması gerektiğini belirten yasal bir yanıt üzerinde anlaşmaya varmalarıyla Kıbrıs tecrit edilmiş oldu.

Halihazırda AB'nin dönem başkanlığını yapan ve Türkiye'nin AB'ye girişini destekleyen İngiltere'nin önemli bir amacı 3 Ekim tarihinde üyelik görüşmelerinin başlaması.

Görüşmelerin başlaması Brüksel'de bu yılın başında AB anayasasının reddedilmesiyle yaşanan kurumsal kriz ve ülkeler arasında AB bütçesine katılımlar konusundaki ayrılıkların ardından önemli bir destek olarak da görülüyor.

Türkiye konusundaki görüşmeler, AB'nin en önemli üyelerinden biri olan Almanya'nın 18 Eylül'de yapılan seçimlerin ardından içinde bulunduğu siyasal çıkmazda, AB'nin sorunlarını çözmek üzere yoğunlaşıp yoğunlaşamayacağı konusunda belirsizliği derinleştiği bir ortamda yapılıyor.

AB Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso'dan beklenen, Avrupa'nın anayasayla ilgili tartışmaları bir kenara koyarak bunun yerine istihdam yaratmaya ve ekonomik büyümeyi teşviğe odaklanılması gerektiğini ileri sürmesi. Barroso, Komisyonun AB'nin 2007-2013 bütçesi için tekliflerini değiştirmesini de önerebilir.

AB büyükelçileri bugün Brüksel'de yeniden görüşmeye başladıklarında AB'nin Türkiye'ye karşı yayımlayacağı deklarasyon konusunda bir anlaşmaya varabilirler. Deklarasyon konusunda anlaşmaya vardıklarında Türkiye-AB üyelik görüşmeleri için temel kuralları da sonuçlandırmak zorundalar.

Türkiye'nin AB'ye girişinin amansız muhalifi Avusturya'nın Türkiye'ye ikincil bir statü verilmesi konusunda AB'ye ısrar edip etmeyeceği konusu belirsizliğini koruyor.

AB, Türkiye'yi onaylamasını daha kapsamlı bir AB anlaşması olan -ve Avusturya'nın desteklediği- Hırvatistan'la üyelik görüşmelerinin başlanmasına bağlamaya da çalışabilir.

AB'nin Hırvatistan'la üyelik görüşmelerine mart ayında başlaması planlanmıştı, ancak hükümetin yasa uygulayıcılar üzerinde yeterli kontrolünün olmamasına dair endişeler yüzünden ertelendi.

(INTERNATIONAL HERALD TRIBUNE – Graham BOWLEY – 21.9.2005)

LE FIGARO

“İngilizlerin önceliği, Türkiye’yle müzakereler...”

Alexandrine Bouilhet

Londra, ekim ayında 25 AB ülkesi liderini biraraya getirecek bir zirve toplantısı yapılması önerisini, büyük anlaşmazlık konularından kaçınmak amacıyla geri çevirdi.

Önümüzdeki aylarda siyasi önceliklerinin ne olacağı yönünde ayaküstü sorulan bir soru üzerine Tony Blair değişik konuları ele alırken Avrupa'ya değinmedi. "Avrupa" sözcüğünü ağzına bile almadı, hatta Downing Street'in bir numaralı başağrısı olan terörle mücadeleden söz ederken bile bu sözcüğü kullanmadı.

Aralık ayına dek başkanlığını yürüteceği kıtanın sorunlarına karşı bu denli ilgisizlik, özellikle Brüksel'deki bürokratlar arasında rahatsızlık yaratıyor. Bu ilgisizliğin nedeni olarak 7 Temmuz saldırılarını gösteren bir bürokrat şikayetini şöyle dile getiriyor: "İngiliz dönem başkanlığını ne görüyoruz ne de hissedebiliyoruz, çok ilginç". Londra'nın yarattığı boşluk Avrupa'nın merkezinde de aynen farkediliyor. Komisyon, Barroso'nun hiçbir işe yaramayan projelerle tıka basa dolu çekmeceleri boşaltmaktan başka bir şey düşünmediğini dile getiriyor. Fazla anglo-sakson bir zihniyet içerisinde, bu "düzensizlik" İngiliz başkanlığını pek de rahatsız etmiyor. Komisyonun ters bir hamlesinden uzakta, Londra tüm işleri Brüksel'de görevli diplomatlarına bırakmış durumda ve onlara tek bir talimat veriyor: Türkiye’nin iyi bir şekilde yola koyulduğundan emin olmak ve olaysız biçimde 3 Ekim'de üyelik müzakerelerini başlatmak. Bu noktada, Tony Blair rahat olabilir. Majestelerinin diplomatları bu uğurda gece-gündüz, hatta hafta sonları çalışıyorlar ki bu durum, Avrupa başkentinde pek de alışılmış değildir. Kıbrıs konusunda Birliğin hassas deklarasyonunu zamanında sonuçlandırmaya kendilerini adayan bu diplomatlar meslektaşlarını her dakika ve zaman mefhumu olmaksızın çalışma toplantılarına çağırıyorlar. Şu ana dek İngiliz metodu meyvesini verdi. 25'ler Pazartesi akşamı Brüksel'de zor da olsa bir metin üzerinde anlaşmaya vardılar. Bu metin, Ankara'dan Kıbrıs ile ilişkilerini Birliğe üye olana dek normalleştirmesini istemektedir ki bu da Ankara tarafından kabul edilebilir bir koşuldur. 25 ülke büyükelçisi arasında bir anlaşma sağladıktan sonra, İngiliz dönem başkanlığı bu anlaşmayı dün Balıkçılık konusunda biraraya gelen Avrupalı Bakanlar nezdinde resmileştirmeyi denedi. Ancak Brüksel'de alışılmış bir yöntem olan bu husus Kıbrıslıların hoşuna gitmedi. Lefkoşa, Tarım Bakanına siyasi belgeyi imzalamama talimatını verdi ve bu arada İngiltere’yi de "yeni sömürgeci" yöntemlere başvurmakla suçladı. Hafta sonundan önce bir anlaşmaya varılacağına inanan İngilizler bu tepkiye şaşırmadılar. İngilizler, 3 Ekim'e kadar Türkiye dosyasından başka bir öncelikleri olmadığından emin bir havada "Kıbrıslılar ile biraz sabırlı olmak yeter" şeklinde konuşuyorlar.

(LE FİGARO - Alexandrine Bouilhet – 21.9.2005)

EL AHRAM

“Kıbrıs, güçlü bir müttefikten oluyor...”

İnas Nur

Politikada sürekli ve değişmez tutumlar yoktur kuralı, Türkiye'nin Kıbrıs'la ilgili geçen temmuz ayında yayımladığı deklarasyona karşılık olarak AB'nin ortak bir deklarasyon hazırlamasında yürütülen görüşmeler maratonunda açıkça kanıtlandı.

Türkiye, AB'ye en son katılan 10 yeni üye ile Gümrük Birliği Anlaşması’nı genişletme protokolünü imzalarken yayımladığı ayrı bir deklarasyonda, söz konusu protokolü imzalamasının Kıbrıs'ı tanıma anlamına gelmediğini açıkladı. Böylece Türkiye, bu protokolü imzalayarak, 3 Ekim 2005 tarihinde üyelik müzakerelerinin başlatılması için AB'ye karşı üstlendiği yükümlüklerini yerine getirmiş ve gelen baskıları kaldırmış olduğunu tescil etti.

Söz konusu protokolü Kıbrıs'ı kapsayacak şekilde imzalamaktan sakınca duymayan Türkiye, Kıbrıs sorununa çözüm bulunana kadar uygulamaya geçmemekte de kararlı. Nitekim Türkiye, Gümrük Birliği Anlaşmasının amir hükmüne rağmen, liman ve hava alanlarını Kıbrıs bandıralı gemi ve uçaklara açmayı reddediyor. Ankara'nın bu tavrı hem Kıbrıs hem de Yunanistan'ın öfkelenmesine neden oldu.

AB'nin dönem başkanı İngiltere'nin Türkiye'nin çizgisini destekler bir tutum takınması nedeniyle durum daha da içinden çıkılmaz hale geldi. Bu da, başta Yunanistan ve Fransa olmak üzere Türkiye'nin kapsını çaldığı AB'nin sempatisini kazanmaya çalışırken bir üyesini tanımamasına ve imzaladığı bir protokolü uygulamamasına anlam vermeyen Avrupa ülkelerinin eleştirisine yol açtı.

Türkiye'nin deklarasyonuna karşı bir deklarasyon belirlemek amacıyla AB'nin bakanlar, ardından daimi temsilciler düzeyinde yapılan toplantılardan bir sonuç alınmaması üzerine İngiltere'nin sunduğu taslağa şiddetle karşı çıkan Kıbrıs, veto tehdidinde bulundu. Zira Kıbrıs, İngiltere'yi, AB'nin 25 ülkesinin görüşünü dile getirmeyip, salt kişisel siyasi çıkarlarını kollamakla suçluyor.

Bir süre Fransa ve Avusturya gibi bazı AB ülkelerinin desteğine güvenen Kıbrıs, ansızın beklemediği bir gelişme ile şoke oldu. Çünkü bu sorun üzerinde yoğun temaslar kuran İngiltere ve Fransa Dışişleri Bakanları, Türkiye-Kıbrıs ilişkilerinin mümkün olan en kısa zamanda normalleştirilmesi çağrısında bulunan yeni bir formüle varıldığını açıkladılar. Ancak bu yeni formülün yetersiz olduğu bildiriliyor. Nedeni de Türkiye'nin mutlaka Kıbrıs'ı tanıması için bir yeni takvim belirlememiş olmasıdır. Ama formül, Türkiye'nin özel olarak Kıbrıs'a işaret edilmeksizin AB'ye katılabilmesi için tüm üyeleri tanıması koşulunu bir gerçek haline getirmektedir. Pratikte bunun anlamı Kıbrıs'ı tanıma sürecinin Türkiye'nin üyelik müzakereleri için biçilen süreye eşit 10 veya 15 yıl gibi bir zaman alabileceğidir.

İngiltere ile Fransa'nın beklenmedik anlaşması karşısında Kıbrıs yeniden haksız bir şekilde saf dışı edildiği duygusuna kapıldı. Kıbrıs'ta yapılan bazı yorum ve analizler, İngiltere'nin hala, 1960 yılında sona eren Kıbrıs işgalini andıran bir emperyalist güç gibi davrandığı yönünde. Dahası, İngiltere'nin Fransa'yı safına çekmesiyle Kıbrıs'ı, Türkiye'nin tanıması yolunda AB nezdindeki çabasında önemli bir ülkenin desteğinden mahrum bıraktığı yorumu yapılmaktadır. Bazıları, İngiliz-Fransız uzlaşmasını, İngiltere'nin süregelen "böl-yönet" politikasının bir ürünü olarak niteledi.

Girişte, politikalarda değişmezin imkansız olduğunu vurguladığımız kuraldan hareketle, Kıbrıs'ın destekleyicisi Fransa tutumunu değiştirerek İngiltere ile uzlaşabildi. İşte Fransa'nın Kıbrıs Büyükelçisi, Kıbrıs'ın bir AB üyesi olup AB'ye güvenmemesinin yanlış olduğunu söylüyor.

Fransa, bu taktiğinde başarılı ve ortak bir formül belirlemede İngiltere ile işbirliği yapma misyonunu tamamlamış olabilir. Ancak, burada kaybeden Kıbrıs değil, altı haftadan fazla bir süre boyunca Türkiye'nin deklarasyonuna karşı, ilkelerine ve üyelerinin çıkarlarına uygun düşen bir deklarasyonu yayımlamaktan aciz kalan AB'dir.

(EL AHRAM – İnas NUR – 20.9.2005)

SİMERİNİ:

“De facto tanıma”

Diplomaside olduğu gibi, politikada da, kazananlar, inatla ve ödün vermeden talep edenlerdir. Bugün, Türkiye’nin Kıbrıs Cumhuriyeti’ni tanımadığı yönünde yayınladığı meşhur deklarasyona cevap olarak, AB’nin 25 üye devletinin karşı deklarasyonunun benimsenmesinden sonra, Lefkoşa’nın, geçtiğimiz Aralık ayında haklarını cesur bir şekilde talep etseydi, ne kadar kar sağlayacağını düşünmesi gerekmektedir. New York’ta olduğu gibi Brüksel’deki diplomatlarımız da Cumhurbaşkanı’nın kusursuz yönlendirmesiyle, çetin mücadeleler verdi. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin, Türk tezlerinin çığırtanlığı rolünü açık ve kışkırtıcı bir şekilde üstlenen AB Dönem Başkanı İngiltere karşısında haklarını talep etmesi için...

Karşı deklarasyon, haftalarca süren ateşli mücadelelerin ve istişarenin sonucunda, mevcut koşullar altında, Lefkoşa için tatmin edici olarak değerlendirildi. Geçtiğimiz gün Papadopulos’un da hatırlattığı üzere, Kıbrıs Cumhuriyeti ilk başta ortaya üç önemli amaç koydu:

1. Türkiye’nin açıklamasının hukuki sonucu olmayan tek taraflı bir açıklama olduğuna açıklık kazandırılması...

2. Protokolün Türkiye tarafından uygulanmasının, bu ülkenin tek taraflı olarak yaptığı açıklamada ortaya koyduğu çekincelerden etkilenmemesi...

3. Protokolün, Kıbrıs dahil bütün üye devletlerde tam olarak uygulanması...

Bütün bu amaçlar tam olarak başarıldı. Buna paralel olarak üye devletler, bütün engellerin kaldırılmasıyla protokolün 25 üye devlette uygulanmasını bekliyorlar. AB, protokolün uygulanmasını yakından takip edecek ve 2006 yılında Türkiye’yi değerlendirecek. Aynı zamanda bütün üye devletlerin tanınması, Türkiye’nin üyelik sürecinin gerekli bir parçasını teşkil etmektedir, bu yüzden de AB, Birliğin bütün üye devletleri ile ilişkilerin normalleşmesine büyük önem vermektedir.

Ancak en önemlisi de, İngiltere’nin ısrarlı çabalarına rağmen, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Türkiye tarafından tanınması ile Kıbrıs sorununun çözümü arasında hiçbir ilişki kurulmamasıdır. Eğer bu olsaydı, Türkiye yerine Helen tarafı, Annan Planını kabul etmesi için baskı altında olacaktı. Ankara, 3 Ekim tarihinde çok sert önkoşullarla üyelik müzakerelerine başlayacak.

‘Tavizlerden’ bahseden PASOK, hoşnutsuzluğunu ifade eden EDEK, Avrupa Partisi ve diğer siyasi güçler tarafından çeşitli yorumlar yapılmaktadır. Bu yorumlar, burada ve Atina’da, siyaset dünyası arasındaki görüş ayrılıklarını ortaya koymaktadır.

(SİMERİNİ – 22.9.2005)

HARAVGİ

“Üzücü tepki”

Lenia STİLİANU

Kıbrıs Türk liderliğinin bir kısmının ve özellikle de bugün ‘iktidarda’ bulunan liderliğin, Kıbrıs Cumhuriyeti ve Türkiye arasındaki ilişkilerin normalleşmesinden, aralarında ticari ilişkiler kurulmasından ve Gümrük Birliği Genişleme Protokolü’nün öngördüğü diğer başka şeylerden, Kıbrıs ve halkı için elde edilecek faydayı anlamadığı ya da anlamak istemediği görülmektedir. Gerek Kıbrıs Türk toplumu lideri Mehmet Ali Talat’ın, gerekse sahte Başbakan’ın, dün yaptıkları açıklamalarda, Türkiye’nin tek taraflı açıklamasına cevap olarak AB’nin karşı deklarasyonunun içeriğinden memnun olmadıkları görüldü. Talat, karşı deklarasyonun Kıbrıslı Türkler için kötü olduğunu iddia ederken; ‘hükümetin büyük ortağı’ CTP, yayınladığı bildiride, AB’ni ‘Kıbrıslı Türklerin izolasyonlarının kaldırılması ile ilgili kararını unutmakla’ eleştirdi.

Kıbrıslı Türklerin sözde izolasyonlarının kaldırılması ile, karşı deklarasyon arasında bağlantı kurulması, başından sonuna kadar başarısızdı. Çünkü tamamen farklı iki konu söz konusudur. Türkiye’nin Kıbrıs Cumhuriyeti’ni tanımadığı yönünde tek taraflı olarak yaptığı açıklamadan sonra, karşı deklarasyonun gerekli olduğuna karar verildi. Bu karşı deklarasyonun amacı, Türkiye’ye, Gümrük Birliğinin genişlemesi, bütün üye devletlerle ilişkilerinin normalleştirilmesi ve 25 üye devletin tanınması ile ilgili AB karşısındaki yükümlülüklerini hatırlatmak olduğu gibi, konunun AB ilkeleri ışığında doğru boyutuna konulmasıdır.

Kıbrıslı Türklerin izolasyonlarının kaldırılması, Türkiye’nin üyelik süreciyle hiçbir ilişkisi olmayan, Türklerin AB karşısında açık bir isteğidir. Aksine, Türkiye’nin Kıbrıs’ın büyük bir bölümünü işgal etmekte ısrar etmesi -ki bu, Kıbrıslı Türklerin izole edilmelerinin tek nedenidir- Avrupa ilke ve değerleri ile tamamen zıttır ve bundan dolayı, AB’nin bünyesinde tüm sorumluluğu Ankara’ya yükleyen büyük bir karışıklık yaratmaktadır.

Kıbrıslı Türk politikacıların, Kıbrıs ve Türkiye arasında sağlıklı temellere dayanan ilişkilerin geliştirilmesini istememeleri gerçekten üzücüdür. Oysa bu, kuşkusuz başlıca milli hedef olan Kıbrıs sorununun çözümü ile ilgili bir diyaloga daha büyük perspektifler vererek, iki ülke arasındaki buzların çözülmesine katkı sağlayacaktır.

(HARAVGİ – Lenia STİLİANU – 22.9.2005)

ALİTHİA:

“Önemli nakarat”

Türkiye’nin Kıbrıs Cumhuriyeti’ni tanımadığı yönündeki açıklamasına cevap olarak, AB’nin karşı deklarasyon metninin yeniden ifade edilmesi, zıtlıkların geçici olarak yamalanmasını güvenceye alan ve yeni metnin kabulünü kolaylaştıran, mükemmel diplomatik bir ifade olarak nitelendirilebilir.

Bu, siyasi açıdan Türkiye ile üyelik müzakerelerinin başlamasını kolaylaştırmakta ve ifade açısından, Protokolün uygulanması ve tanınma ile ilgili talebimizi tatmin etmektedir. Karşı deklarasyonun ikinci paragrafında, ‘Ankara’nın açıklamasının, Türkiye’nin Protokole ilişkin yükümlülüklerine hukuki etkisi yoktur’ ifadesi vurgulanmaktadır.

Kamuoyu, bu ifadeyle, ne kaybettiğimizi ve ne kazandığımızı anlayamamaktadır. Bu metin, teorik olarak, Türkiye’nin üyelik müzakereleri ile 3 Ekim tarihinde başlayacak pratik süreçleri etkilemeyen ve onlarla ilgisi olmayan çeşitli yorumların yapılmasına meydan vermektedir.

Ayrıca, teorik düzeyde öneriler dile getiriliyor ve yalnızca Türkiye’nin, Protokolün uygulanması ve tanınma konusundaki yükümlülüklerini değil, aynı zamanda çözüm bulunması ve ilişkilerin normalleştirilmesi konularındaki karşılıklı çabaları ilgilendiren erteleme koşullarını ortaya koyuyor.

Bu yüzden; üzerinde anlaşmaya varılmış karşı deklarasyonun, aşağıdakileri içeren son paragrafının (nakaratının) özellikle öneme sahip olduğunu düşünmekteyiz:

Bu açıklama çerçevesinde, ‘AB ve üye devletler, bölgedeki barışa, istikrara ve uyumlu ilişkilere katkıda bulunacak adil ve kalıcı bir çözüm için, Güvenlik Konseyi kararları ve AB’nin temelini oluşturan ilkeler ışığında, Kıbrıs sorununun kapsamlı çözümü için, BM Genel Sekreteri’nin çabalarını desteklemenin önemli olduğu konusunda hemfikirdirler.’

Bu nakarat, Türkiye’nin Kıbrıs sorunundaki tutumunun uluslararası alanda ödüllendirilmesinin ve son günlerde görüşmelerin gerçekleştirildiği çevre koşullarının ağır atmosferi içerisinde değerlendirilirse, büyük bir öneme sahip olduğu görülecektir.

Bu yüzden, Kıbrıs Rum tarafının, BM çerçevesinde ve herkes tarafından desteklenen Genel Sekreter’in Planı temelinde çözüm için girişim üstlenmesini pratik bir yöntemle ilerletmesi gerekmektedir. Ankara’nın, çözüme varıldığı zaman tanımaya hazır olduğu yönündeki açıklamasından kurtulmak için bataklığın ardına gizlenerek güçlenmesi mümkündür.

AB’nin ve uluslararası faktörün desteklediği çözümün hangi çözüm olduğu herkes tarafından bilinmektedir.

(ALİTHİA – 22.9.2005)

POLİTİS:

“Yanmış toprakta saraylar...”

Yorgos KASKANİS

Siyasi metinlerin sırrı, çeşitli şekillerde yorumlanma imkanları sağlamalarıdır. Yani herkes, siyasi bir metni tam olarak istediği gibi yorumlayabilir. Ya da daha doğrusu, onu dinleyicilerine, tam olarak istediği gibi takdim edebilir. Bu, AB’nin meşhur karşı deklarasyonu konusunda da oldu. Kıbrıs Hükümeti, sadece birkaç saat içinde, hayal kırıklığından bayram havasına geçmeyi başardı. Hem de özde hiçbirşey değişmeden... Karşı deklarasyonun temel noktalarına ve Avrupa’da hali hazırda kaydedilen gelişmeler sürecinde ortaya çıkması mümkün olan olasılıklara bir bakalım...

• Türkiye, Kıbrıs da dahil bütün üye devletlerle Gümrük Birliği Genişleme Protokolü’nü uygulama yükümlülüğünü üstlendi. Eğer bunu yapmazsa ne olacak? Karşı deklarasyon, bu konunun yeniden 2006 yılı içinde izlenip değerlendirileceğinden bahsediyor. 2006 yılının zaman ufku, Türkiye için bir çeşit ültimatom değildir. Konu, sadece değerlendirilecek. Türkiye’nin uymaması halinde, AB’nin doğal olarak önlemler alması gerekecektir. Böyle birşeyi de yapabilmesi için, oybirliği olması gerekmektedir. Gerçekten oybirliği olacak mı? Karşı deklarasyonda öngörülen tek önlem, Protokolle ilgili olan başlıkların, Türkiye’nin uymaması halinde açılmayacak olmasıdır. Ancak Türkiye, en azından on beş yıllık üyelik sürecinde, 36 başlık açacak. Protokol ile ilgili başlıkların geleceğe bırakılması Türkiye’yi ne kadar rahatsız eder?

• Türkiye aynı zamanda, ‘üyelik sürecinin gerekli bir parçası olarak’ AB’nin bütün üye devletlerini tanıma sorunluğunu üstlendi. Yani 15 ya da 20 yıl sürecek üyelik sürecinin bir parçası olarak... Hiçbir Türk hükümeti, içte, böylesi bir harekete dayanmaz. Bugünkü veriler ışığında, hiçbir Avrupa ülkesi de, Türkiye’de böylesi bir devrilişi istemeyecektir.

• Tanınma ile Kıbrıs sorununun çözümü arasında ilişki kurulmasından kaçınıldığı sanılmaktadır. Peki öyle midir? Eğer durum böyleyse, Kıbrıs ile ilgili paragrafın amacı nedir? İngiltere, Protokol ile ilgili bu açıklamada, Kıbrıs sorunu ile ilgili ifadenin yer almasında neden bu kadar ısrar etti? İlgili paragraf, ‘bu açıklama çerçevesinde, AB ve üye devletler, kapsamlı bir çözüm bulunması konusunda BM Genel Sekreteri’nin çabalarının desteklenmesinin öneminde hemfikirdir’ diyor. Yani aralarında ilişki var mı yok mu? Yoksa her halükarda, söz konusu ifadeler, buna benzer siyasi konjonktürün değerlendirilmesi imkanını sunuyor mu, sunmuyor mu?

Siyasi metinlerin her zaman birçok şekilde yorumlanabileceklerini söyledik. Bunlardan bir tanesi, hükümetin bugün, iç tüketim amacıyla yaptığı yorumdur. Dost görünen düşmanlarımız, siyasi tartışmalar ve siyasi kararlar alma zamanı geldiğinde, bunu farklı şekillerde yorumlayacaklardır. Küçük adımların uzun yolunda bu şekilde ilerleyeceğiz. Hem de ‘yanan topraklar üzerine’ saraylar inşa edilemeyeceğinin farkına varmadan...

(POLİTİS - Yorgos KASKANİS – 23.9.2005)

HÜRRİYET

KKTC’den AB’ye itiraz: Biz tanımayacağız

Ferai TINÇ

KKTC Başbakanı Ferdi Sabit Soyer, AB Komisyonu’nun genişlemeden sorumlu komiseri Olli Rehn ile önceki gün Brüksel’deki görüşmesini aktardı.

‘Türkiye’nin Kıbrıs Rum Yönetimi’ni tanıması isteniyor. Türkiye tanısa bile biz tanımayacağız. Kıbrıs Türk halkı, Rumları kendi temsilcisi olarak hiçbir zaman kabul etmeyecek. Türk halkı da manevi olarak her zaman yanımızda yer alır’ diyor.

Soyer bu görüşlerini Rehn’e aktarırken, deklarasyondaki bir çelişkiye dikkat çekiyor ve soruyor: ‘Türkiye’den Kıbrıs Rum Yönetimi ile ilişkilerini normalleştirmesini istiyorsunuz. Ama bir paragraf sonra da BM’de çözülmesi gereken bir sorun olduğunu siz de kabul ediyorsunuz. Sizin üyenizin içi anormal. Bu çözülmeden ilişkiler nasıl normalleşecek?’

Soyer, Olli Rehn’den ‘Yüzde yüz haklısınız’ yanıtını aldığını söylüyor.

Ama bu onay neyi değiştiriyor? Fazla bir şeyi değil.

Bu deklarasyonun yayınlandığı sırada Rehn, Soyer’e, ‘Mali Yardım ve doğrudan ticaret tüzüğü yürürlüğe girecek. 3 Ekim’den sonra bunu da göreceksiniz’ diyerek yeni bir vaatte bulunuyor.

Kıbrıs Türkleri artık bu vaatlere kuşku ile bakıyorlar. Ama KKTC Başbakanı Soyer, her şeye rağmen 3 Ekim’de Türkiye’nin müzakerelere başlamasından yana.

* * *

O kadar tartışılan Avrupa deklarasyonundan çıkan sonuç bağlayıcı değil, ama Kıbrıs ipoteği müzakere sürecinin her adımında kendisini hissettirecek.

Kıbrıs Rum Dışişleri Bakanı George Yakovu, ‘Müzakereler sırasında Kıbrıs Cumhuriyeti’nin çok önemli ve etkili bir rol oynayacağı Türkiye’nin dikkatine getirilmiş oldu’ diyor ‘Ve bu durum Kıbrıs sorununun çözümü için seçilecek her sürece yardımcı olacaktır.’

Evet, açıklama bağlayıcı değil ama Avrupa müktesebatının bir belgesi haline geldi.

Ayrıca, Rumların istediği takvim yaklaşımı benimsendi.

Türkiye’nin limanlarını ve hava alanlarını Rum gemilerine ve uçaklarına açıp açmadığı 2006’da denetlenecek. Rumlar, sadece Gümrük birliği ile ilgili başlıkları değil, bütün müzakere sürecini engelleyecek manivelayı ellerinde tutacak.

Çünkü belgede, Avrupa Birliği’nin Türkiye’nin bu çağrıya uyup uymadığını yakından izleyeceği ve gelecek yıl değerlendireceği söyleniyor.

İkinci önemli konu ise tanınma meselesi.

Avrupa Birliği’nin Rum Yönetimi’ni Ada’nın resmi temsilcisi olarak tanıdığı etkili bir ifade ile dile getiriliyor. Kıbrıs Türklerinin esamesinin okunmadığı bu 4. paragraftan hemen sonra, Kıbrıs’ın adı geçmeden ‘üye ülkelerin tanınması katılım sürecinin gerekli unsurudur’ deniyor ve AB’nin Türkiye ile üye ülkeler arasındaki ilişkilerin normalleşmesine atfettiği önemin altı çiziliyor.

Deklerasyonun bu beş numaralı paragrafında, tanınma ‘isteniyor’, ‘bekleniyor’ gibi şart koşan ifadeler yok. Ama, altıncı paragraf bu meselenin de 2006’da değerlendirileceğini belirtiyor.

Burada önemli olan, Kıbrıslı Rumların çözümden önce Rum Yönetimi’nin tanınmasını ortak Avrupa pozisyonu haline getirmiş olmaları.

* * *

DEKLARASYON sineye çekilse de sıra müzakere belgesinde. Bu belge de kabul edilebilecek nitelikte olsa bile, Kıbrıs konusu Türkiye’nin müzakere sürecinin üzerinde Demokles’in kılıcı gibi sallanacak.

3 Ekim’de süreç başlasa da tıkanma olasılığı yüksek.

Kulislerde AB ile ilişkileri bir süre askıya alma önerileri tartışılıyor.

3 Ekim’den önce olmasını istiyenler de var, müzakereler başlayıp süreci garantiye aldıktan sonra diyenler de.

Avrupa’nın önünü görememesi Türkiye’yi yordu. Ama biz hálá mola ihtimalini lafta söylesek de nerede nasıl durup bir nefes alacağımızı düşünmüyoruz.

3 Ekim’e Kıbrıslı Türklerle birlikte değişik senaryolar hazırlamak gerekmez miydi?

(HÜRRİYET – Ferai TINÇ – 23.9.2005)

MİLLİYET

Rum golü ama...

Hasan CEMAL

Bakın, Avrupa Birliği yolunda Türkiye'ye Papadopuloslar ne zaman taş koyarlarsa, bunun hesabını Denktaşgiller'den sorun.

Asıl suçlu onlardır.

Bunu hiç unutmayın.

Denktaşgiller'dir, Güney Kıbrıs'ın tek başına AB'ye girebilmesine kapıyı açanlar... Türkiye'ye Annan Planı konusunda iki kez kaçırttıkları fırsattır, AB'de Papadopuloslar'ın eline veto kozunu kazandıranlar...

Kırk dereden su getirebilirler.

Sakın kulak asmayın.

Denktaşgiller'in kabahatidir bu.

3 Ekim yaklaşırken, Türkiye'nin Papadopuloslar'dan yemiş olduğu golü de Denktaşgiller'in hanesine yazın, hiç kuşku duymayın.

Evet, bir gol yendi.

AB'nin yayımlamış olduğu karşı deklarasyon, Rumların bakış açısını çok daha fazla yansıtıyor. Gerek Türkiye'nin Güney Kıbrıs'ı tanıması, gerek Kıbrıs'ta çözüm açısından AB'nin devreye girmesi, gerekse limanlarımızın açılması konularında AB, Rumları kolladı.

Hem de fazlasıyla...

Ankara, tepkisinde haklıdır.

Karşı deklarasyon öylesine kaleme alınmıştır ki:

(1) Deklarasyon biraz deklarasyon sınırını aşarak, politika belirleyen, adeta yol haritası çizen bir siyasal belge niteliği kazanmıştır.

(2) Kıbrıs'ta çözüm konusunu Birleşmiş Milletler platformundan AB'ye taşıyan bir sapma yaratmıştır.

(3) Gerek Güney Kıbrıs'ın tanınması, gerekse Gümrük Birliği çerçevesinde Güney Kıbrıs'a limanların açılması konularında, 3 Ekim sonrası Türkiye'yi daha kolay sıkıştırabilecek diplomatik bir anlayış getirmiştir.

Bunlar bazı olgular.

Yok sayılamayacak olgular.

Ama dünyanın sonu mu?

Elbette değil.

Türkiye'nin Güney Kıbrıs'ı tanımasının bugünden yarına olamayacağını cümle âlem biliyor. AB'si de, ABD'si de, BM'si de bir gerçeğin farkında. Bugün artık Kıbrıs'ta çözüm yoluna taş koyan Türk tarafı değil, Papadopuloslar'dır.

Öte yandan, çözümde adres olarak AB'nin işaret edilmiş olması, BM'yi ille de devreden çıkaracak bir sonuç yaratmaz. Her şeyden önce AB'nin Kıbrıs gibi kritik dış politika konularında ortak tutum saptayarak inisiyatif alamadığı gerçeği göz önünde tutulursa, BM'nin Kıbrıs'ta devre dışı kalması uzak ihtimaldir.

Limanların açılmasına gelince...

Bu konuda Türkiye'nin eli ne kadar güçlü?.. Güçlü olduğunu savunmak zor. Ayrıca, bu bakımdan AB tam bir blok halinde Güney Kıbrıs'ın yanında saf tutmuş durumda...

Görünen nedir?

Güney Kıbrıs hayatın gerçeği!

Eninde sonunda tanıyacaksın. Başka çare yok. Elbette bugünden yarına tanımayacaksın. Ama AB'ye üye olacaksan, günün birinde tanımak kaçınılmaz olarak gelip kapını çalacak.

Bunun gibi, limanlarını da bugün değilse yarın, fazla uzatmadan açmak durumundasın. Tabii bu konuda hem bir zamanlama sorunu, hem de bir al ver mekanizması önem taşıyor.

Ne yapmak lazım?

Ankara'nın sinirlerine hâkim olması gerekiyor.

Bugüne kadar olduğu gibi...

AB'nin 'karşı deklarasyonu'na karşı Dışişleri haklı olarak tepki gösterdi. Aynı zaman da kendi pozisyonlarını bir kez daha açıkladı. Bu çerçevede, "Tanıma ancak çözümle mümkündür!" diyerek yola devam edeceğini belli etti.

Soğukkanlı bir duruş...

AKP hükümeti bugüne kadar AB konusunda bu çizgiyi izledi. Pire için yorgan yakabilecek tavırlardan kaçındı. Şimdiki tutumu da farklı değil.

Doğru olan da bu...

Ama bir nokta var:

3 Ekim'e kadar 'müzakere çerçeve belgesi'nin içine imtiyazlı ortaklık gibi olmadık bir şey konursa, o zaman 3 Ekim dondurulur. Bu gerçekten Türkiye'nin kırmızı çizgisi niteliği taşıyor.

Ama Avusturya'nın bunu başarması yakın ihtimal değil.

3 Ekim'e böyle geliyoruz.

(MİLLİYET – Hasan CEMAL – 23.9.2005)

MİLLİYET

AB'nin belalısı!

Sami KOHEN

Önceki gün Brüksel'de bir AB'li diplomat, Kıbrıs Rum delegasyonunun Türkiye ile ilgili "karşı deklarasyon"u kendi lehlerinde çıkartmak için sürekli yaptığı çıkışlar hakkında şöyle diyordu: "Bıktık artık. Doğru, Kıbrıs'ın da diğer üyeler gibi itiraz etme, öneri yapma hakkı var, ama Papadopulos adeta AB'yi rehin alma çabasında. Her isteğini kabul ettirebileceğini sanıyor... Gerçekten Kıbrıs (Rum yönetimi), AB'nin belalısı ('trouble-maker') oldu."

Durun hele! 3 Ekim'de müzakereler başlasın. Ondan sonra Papadopulos yönetiminin her fırsatta ne numaralar çevireceğini göreceksiniz. Son günlerde olanlar, sadece bunun "uvertür"ü veya bir "ön provası"...

Brüksel'de şimdi AB çevrelerinde Rumların mızmızlığından yakınanlar çok. Ama kabahat kimde? Aynı çevreler geçen yıl Kıbrıs'ın (diğer 9 yeni üye ile birlikte) AB'ye girmesi gerektiğini savunurken, böyle bir "bela"yı da "ithal" etmekte olduklarını neden görmek istemediler?

O zaman kendileri ısrarla "Kıbrıs'ı (sadece Rum kesimini de olsa) üye olarak alırsak, Kıbrıs sorunu daha çabuk çözülür ve Türkiye'nin üyelik yolu da açılır" diyorlardı.

Buyrun işte. Kıbrıs'ın AB'ye "yarım porsiyon" olarak girmesi, çözümü kolaylaştırmak şöyle dursun, daha da zorlaştırdı. Çözüme "hayır" diyen Papadopulos'un Türkiye'ye karşı kendi politikasını diğer 24 "ortağı"na kabul ettirme çabası da, AB'nin başına bela oldu!

* * *

Papadopulos yönetiminin bu oyunu ustalıkla oynadığını, hatta "zaaf"ını fazla zorlanmadan "güç"e çevirmeyi başardığını kabul etmek lazım.

Kıbrıs'taki referandumdan sonra Papadopulos'un çok zor duruma düşeceği, uluslararası baskılar altında kalacağı sanılmıştı. Oysa Rum liderin "AB kartı"nı oynamak suretiyle kısa zamanda toparlandığı, hatta atağa da geçtiği görüldü.

Şimdi şunu sormalı: Eğer Kıbrıs Rum kesimi, tek başına AB üyesi olmasaydı, bu avantaja sahip olabilir miydi?.. BM'nin çözüm planını reddeden taraf olarak, uluslararası forumlarda başı dik dolaşıp sadece Kıbrıslı Türkleri değil, Türkiye'yi de baskı altında tutmaya kalkışabilir miydi?..

Şimdi Avrupalı diplomatların ve analistlerin bir kısmı Kıbrıs sorunu çözümlenmeden Rum tarafını "Kıbrıs Cumhuriyeti" adı altında üye olarak almanın "hata" olduğunu kabul ediyorlar. Hele son günlerde İngiliz diplomasisine bile kan kusturan Rum ayak oyunlarını gördükten sonra!..

* * *

Bu noktaya gelinmesinde, Papadopulos'un AB'yi esas "mücadele alanı" ("champs de bataille") olarak seçmesine AB'nin izin vermesinin de büyük payı var. Tabii AB Kıbrıs sorunu çözümlenmeden adanın sadece yarısını egemen bir devlet olarak kendi içine almasaydı veya hiç olmazsa üye olduktan sonra onun nazına karşı dik durabilseydi bu duruma düşmezdi.

Kabul etmeli ki Rum tarafı AB'yi kendi dümen suyundan götürebilmek için, birçok üye ülkenin işine gelen veya "prensipleri savunma" hevesini okşayan unsurları iyi kullanmasını bildi. Örneğin 25'lerle müzakereye oturacak bir adayın mutlaka hepsini (Kıbrıs dahil) resmen tanınması, limanlarını onlara açması gerektiğini savundu. Bunlar mantıklı görünen argümanlar. Oysa, bu pürüzler, hep çözümsüzlüğün (ki bunun başlıca sorumlusu Papadopulos'tur) sonucudur.

Ama ne yazık ki AB bunu görmüyor. Değil mi ki "Kıbrıs Cumhuriyeti" onun bir üyesi, onu desteklemek zorunluğunu duyuyor. Bazılarının da kabul ettiği gibi, onun "AB'nin belalısı" haline geldiğini bile bile...

(MİLLİYET – Sami KOHEN – 23.9.2005)

REFERANS

İkisine de katılmıyorum...

Mensur AKGÜN

Kıbrıs sorunu çözülmeden bize rahat olmadığı doğru. Ancak çözümün Türkiye'nin ve Türk tarafının çıkarlarını korumadan bulunması halinde, bunun bize 2023 yılına kalmadan ağır bedel ödeteceği de doğru.

Dünkü Referans'ta Eser Karakaş, biri Onur Öymen, diğeri Rahmi Koç tarafından dillendirilen Kıbrıs ve AB'ye ilişkin iki farklı politika önerisinden ülkenin geleceğini düşünerek hangisini seçeceğimizi sormuştu. Benim cevabım ikisine de "hayır". Nedenini birazdan anlatmaya çalışacağım, ama önce önerileri kısaca hatırlayalım.

Öymen'e göre hükümet, AB deklarasyonundan kaçamadığı için AB ile ilişkilerini Kıbrıs sorunu platformunda çözülünceye dek askıya almalıydı. Rahmi Koç ise, başımıza AB'de bela olmaması için Kıbrıs sorununu bizim çözmemiz gerektiğini söylemişti.

Yani Öymen için Kıbrıs AB'den önce gelirken ve üyelik sürecinin Kıbrıs için harcanması gerekirken, Koç için AB üyeliği Kıbrıs'ın önünde gelmekte ve sorunu iç politikaya indirgemekteydi.

Eser Karakaş da bu iki öneriden yola çıkarak ve 2023 yılında için daha zengin, daha müreffeh bir Türkiye'de yaşamak isteyeceğimizi varsayarak, Koç'un önerisini desteklemişti.

Oysa sorun, daha doğrusu siyasi maharet birini ya da ötekini seçmek değil. Mesele hem Kıbrıs sorunun istediğimiz gibi çözülmesini sağlamak, hem de AB'ye girmek. Ve benim görebildiğim kadarıyla hükümetin yapmaya çalıştığı da bu.

Öymen'in tavsiyesini dinlesek, sadece kendimizi izole etmek, elimize geçen büyük fırsatı tepmekle kalmayıp, aynı zamanda sorunun çözümünü, daha doğrusu bizim istediğimiz şekilde çözümünü de sekteye uğratırız.

Koç'un dediği gibi yapmaya kalkarsak, yani sorunu bir iç politika sorunu olarak görürsek ve biz uzlaşınca Rumların çözüme razı olacaklarını varsayarsak, yine çok yanılırız. Çünkü Rumlara şu an istedikleri her şeyi versek bile, daha fazlasını isteyecekleri gerçeğini göz ardı etmiş oluruz.

Kıbrıs sorunu çözülmeden bize rahat olmadığı doğru. Ancak çözümün Türkiye'nin ve Türk tarafının çıkarlarını korumadan bulunması halinde, bunun bize 2023 yılına kalmadan ağır bedel ödeteceği de doğru.

Çoğumuz farkında olmasak da Kıbrıs sorunu temelinde bir mülkiyet sorunu. Mülkiyet sorunu çözülmeden biz KKTC'yi Rumlara kayıtsız şartsız terk etsek dahi Kıbrıs'ın yükünden kurtulamayız. 1974'den bu yana mallarını kullanamadıklarını iddia eden Rumlar tıpkı Loizidou gibi bizden para talep ederler.

Unutmayalım ki, Kıbrıslı Rumlar AİHM'ne Türkiye aleyhine binlerce davalı ile on binlerce mülkü ilgilendiren yedi yüze yakın dava açtı. Adadan çekip gitsek de bu ve bundan sonra açılacak davalardan kurtulamayız. AB üyesi olacak Türkiye Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarını görmezden gelemez.

Loizidou'ya sıradan bir ev için yaklaşık 1 milyon dolar tazminat ödediğimiz gibi diğerlerine de ödemek zorunda kalırız. Tek yapmamız gerek Rumları Annan Planı temelinde çözüme razı etmek için uğraşmak, en azından AB Dönem Başkanı İngiltere'nin gösterdiği hassasiyeti göstermektir.

(REFERANS – Mensur AKGÜN – 23.9.2005)

POSTA

"AB'nin verdiği sözlere inanmayın"

Mehmet Ali BİRAND

Kıbrıs Rum toplumuna -haddim olmayarak- bir önerim var…

Sakın Avrupa Birliği'nin ünlü Karşı Deklarasyonunun içine bakıp, bu işin bittiğine, AB'nin Kıbrıs konusunda Türkiye'yi köşeye sıkıştırdığına, önümüzdeki birkaç yıl içinde Türkiye tarafından da resmen tanınacağınıza inanmayın.

Avrupa Birliği sizin ağzınıza bir parmak bal çaldı, o kadar. Lideriniz Papadopulos sonuçtan çok memnun olduğunu söyleyebilir. Ancak unutmayın ki, bütün bunlar sadece laf-ı-güzaf.

Karşı Deklarasyonda "Türkiye'nin Kıbrıs'ı tanıması " konusunda çok laf ediliyor. Ancak ortada bir de gerçek var. Dikkat edecek olursanız, ne kesin bir tarih, ne de kesin bir yaptırımdan söz ediliyor.

Bu ne demektir ?

Eğer AB'nin diğer üyeleri isterlerse, işte o zaman bu Deklarasyondaki cümleleri kullanıp ve sizin üzerinizden hareket edip Türkiye'yi sıkıştıracaklar. Bunu sizin için değil, kendileri için yapacaklar. İşlerine geldiğinde hareket edecekler. Ayrıca unutmayın ki, sizin ve Yunanistan'ın dışındaki üyelerin hiçbiri, çözüm olmadan Türkiye'nin Kıbrıs'ı tanıması gerektiğine inanmıyor. Yine tüm üye ülkelerin kesin inançları, Türkiye'yi bu yönde zorlayamayacakları şeklindedir.

Hiç hayale kapılmayın.

Bundan dolayı, Papadopulos'u tatmin etmek için, Karşı Deklarasyona eklenen cümleler aman gözünüzü kamaştırmasın.

Bunları, nasırınıza basmak için yazmıyorum.

Son derece samimiyim ve gerçekleri görüyorum.

Zira hemen hemen aynı durumlarla biz karşı karşıya kaldık.

Türkiye'ye her türlü söz verildi. Papadopulos yerden yere vuruldu. KKTC 'nin izolasyondan kurtarılacağı resmen bildirildi.

Ne oldu ?

Hiçbir şey olmadı…Zira AB istemedi.

Aynı durum, sizin için de geçerli olacak.

Özetleyelim, Kıbrıs'ın tanınması müzakerelerin sonuna ve karşılıklı bir çözüm pazarlığının sonucuna bırakıldı.

Gelelim, Türk limanlarının açılması konusuna.

Bu konuda eliniz biraz daha kuvvetli. Türkiye'ye destek yok. Eninde sonunda da limanlarını açacak. Ancak bu 2006'da mı, yoksa daha ilerde mi olacak, işin o yanı da belli değil.

ADA ARTIK İKİYE BÖLÜNDÜ, BUNU İÇİMİZE SİNDİRELİM

Şimdi açık ve doğru konuşalım.

Sizler, Kıbrıs'ın yönetimini Türklerle paylaşmak istemiyorsunuz. Hatta Kıbrıs Türkleriyle birlikte yaşamaktan da hoşlanmıyorsunuz. Eğer böyle olsaydı, Anan planı referandumundan çok farklı bir sonuç çıkardı.

Siz, Türklerin Kuzey'deki bir bölgede, ancak Rum hükümetinin yönetimi altında ve azınlık haklarıyla yetinmelerini istiyorsunuz.

Bunun gerçekleşmesi imkansızdır.

Gerçekleri görün.

Hele son gelinilen noktada, AB dahi tutumunu değiştirmeye başlamaktadır. Ada ikiye bölük kalacaktır. Türkiye'nin AB tam üyeliği karşılığında en fazla verebileceği, Annan planındaki "Asker çekilmesi- Garantörlük ve gayrimenkuller" gibi birkaç noktada Rum talebini kabul etmenin ötesine gidemez.

Bundan dolayı, kendinizi beklehtilere sokmayın. Sadece gerçekleri kabul edin ve hesaplarınızı ona göre yapın. Zira Kıbrıs konusunu bugünlere, Rauf Denktaş'ın da yardımlarıyla (!) sizler getirdiniz...

(POSTA – Mehmet Ali BİRAND – 23.9.2005)

SİMERİNİ:

“Peki ya Türkiye, Kıbrıs’ı tanımazsa?...”

Savvas YAKOVİDES

Sadece Atina’nın, Lefkoşa’nın ve partilerin ne söyledikleri önemli değildir. Türkiye, 29 Temmuz tarihinde Kıbrıs Cumhuriyeti’ni tanımadığı yönünde yayınladığı deklarasyona cevap olarak, AB’nin yayınladığı karşı deklarasyona nasıl tepki gösterdi? Türkiye Dışişleri Bakanlığı Basın Sözcüsü Namık Tan, iki açıklama yaptı. Bir tanesi, Yunanlı meslektaşı Yorgos Kumutsakos’un, ‘25’lerin’ kararının Kıbrıs Cumhuriyeti’nin de facto tanınması ile ilgili yolu açtığı yönündeki açıklamasına yanıt veriyor. Tan, ‘kapsamlı bir çözüm bulunmadan önce, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin tanınmasının söz konusu olmadığını’ yineliyor. Türkiye, geçtiğimiz gün Türkiye Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün de BM’de vurguladığı üzere, Annan Planı temelinde çözüm istiyor.

İkinci açıklamasında Tan -ki bu sefer yazılı yaptı-, ‘Türkiye’nin 21 Eylül 2005 tarihinde yayınlanan deklarasyon açıklamasını üzüntü ile karşıladığını, çünkü bunun bazı haksız yaklaşımlar ve bazı yeni unsurlar içerdiğini, tek taraflı siyasi özelliği olduğunu, aynı zamanda Kıbrıs sorununun BM’deki çözüm sürecini zayıflatabileceğini’ söyledi. Geçtiğimiz günlerde, Türkiye Başbakanı ve Dışişleri Bakanı’nın de dile getirdikleri gibi, Türkiye’nin politikası açıktır. Ankara, Annan Planı temelinde iki ayrı devlet ve konfederasyon istiyor. AB’nin karşı deklarasyonu, ‘bütün üye devletlerin tanınmasının, üyelik sürecinin gerekli bir parçası olduğundan’ bahsediyor. Soru: Eğer Türkiye, bugün de açıkladığı gibi, çözüm bulunmadan önce Kıbrıs Cumhuriyeti’ni tanımazsa, ne olacak?

Türkiye’yi, bunu yapmaya zorlayacak hangi mekanizmalar ve hangi takvimler konuldu? Bunlar karşı deklarasyonda yer almamaktadır. Kıbrıs Cumhuriyeti’ni ne zaman tanıyacak? Zaman içinde mi? Ne zaman? Bilinmiyor. Türkiye, protokolü tamamen ve ayırım gözetmeksizin, uygulamaya çağrılmaktadır. Peki ya bunu reddederse? Dışişleri Bakanı Yorgos Yakovu’nun söylediği üzere ortaklarımıza ‘sorular’ mı soracağız? Yoksa Komisyon ve Konsey’den izahatlar mı isteyeceğiz? Ankara Anlaşması ne zaman uygulanacak? Yakovu, ‘somut takvimlerin verilmediğini’, ancak ‘Türkiye’nin protokolü uygulamak zorunda olduğunu’ söyledi. Onu, buna kim mecbur edecek? Yakovu, ‘ortaklarımızı bazı önlemler almaları için ikna etmeye çalışacağız’ diyor. ‘Türkiye ile AB’nin bütün üye devletleri arasındaki ilişkilerin en kısa zamanda normalleşmesinden’ bahsediliyor. Belirsizlik açık ve tehlikelidir: Bizler normalleşme ile başka şey kast ediyoruz, Türkiye tamamen başka birşey... Konuya kim açıklık getirecek? ‘En kısa zaman’ ne kadar kısadır?

‘Konsey, kaydedilecek ilerlemenin 2006 yılında incelenmesini sağlama alacak.’ Peki beklenen ilerleme olmazsa ne olacak? AB ve/veya Kıbrıs hangi yöntemlerle, Türkiye’ye buna uyması için baskı yapacak? Karşı deklarasyon ve müzakere çerçevesi ayrı değil midir? Hükümet Sözcüsü, ‘ikisi de aynı siyasi ve hukuksal öneme sahiptirler’ diyor. Dışişleri Bakanı ‘hayır, ikisi ayrı şeylerdir’ diye açıklama yapıyor. Tercih yapınız... Türkiye’nin üyelik süreci ile Kıbrıs sorununun çözümü arasında ilişki kuruluyor mu? Hayır. Peki çözümün temeli nedir? Türkiye, reddedilen Annan Planında ısrar ediyor. Lefkoşa, AB ilkelerine dayanan çözümde AB’nin başrol oynaması için çaba harcıyor. Elverişsiz koşullar altında başarılan onca şeye rağmen, 3 Ekim tarihinden sonra, Annan Planı hayaletinin ve karşı deklarasyonun birçok ‘yapıcı belirsizliğinin’ etkilerinin ortaya çıkması olasıdır.

(SİMERİNİ - Savvas YAKOVİDES – 23.9.2005)

HARAVGİ:

“Ankara, AB’nin gerçeklerinin farkına varsın!...”

Lenia STİLİANU

Üyelik müzakerelerinin başlaması ile ilgili tarihten on gün önce, herşeyi kendisine isteyen şımarık çocuk gibi davranan Ankara, bu esnada, üyelik sürecinin, sadece Kıbrıs değil, 25 ülke karşısındaki tavrı ile değerlendirildiğini anlamazlıktan geliyor. Açgözlü Türkiye, hem AB karşısındaki yükümlülüklerini yerine getirme konusunda isteksiz davranıyor, hem de karşılık olarak, Kıbrıs karşısındaki mantıksız isteklerinin karşılanmasını istemeye cüret ediyor.

Öte yandan, COREPER’de onaylanan karşı deklarasyonun metni konusunda ‘hayal kırıklığı’ ve ‘üzüntü’ ifade eden Türkiye Dışişleri Bakanlığı’nın, Gümrük Birliği Genişleme Protokolü’ne ilişkin olarak Ankara’nın AB karşısındaki yükümlülükleri ile, Kıbrıs ve Türkiye’ye bütün ambargoların kaldırılması konusundaki şantajcı önerisi arasında ilişki kurması tesadüf değildir. Kısacası, Türkiye, Kıbrıs gemileri için limanlar ve havaalanlarını açmasına karşılık olarak, işgal bölgelerindeki yasadışı limanların açılmasını istiyor.

AB, Türkiye Dışişleri Bakanlığı’nın tahrik edici açıklamasına tepki vermeli ve herşeyden önce Türkiye’nin, geçtiğimiz Aralık ayında, herhangi bir talepte bulunmadan, AB Konsey Toplantısı’nda kararlaştırıldığı ve ‘25’lerin karşı deklarasyonuna da açıklık getirildiği gibi, yükümlülüklerine uymak zorunda olduğunu açıkça ifade etmelidir.

Eğer Ankara, bu şekilde davranmaya devam ederse ve AB karşısında bir yükümlülük getirmek zorunda olduğu her seferinde, benzer karşılıklar isterse, o zaman üyelik müzakerelerinin başarısız olacağı tahmin edilmektedir.

Ankara, herşeyi kendine isteyemez. Eğer gerçekten üyelik sürecini ilerletmek istiyorsa, AB’nin işleyiş kurallarına ve kararlarına uymak zorundadır.

(HARAVGİ – Lenia STİLİANU – 23.9.2005)

INTERNATIONAL HERALD TRIBUNE

Ankara kendi ayağına kurşun sıkıyor

*** Türkiye'deki Kürtlerin çoğu Avrupalı olmak istiyor; ne PKK'ya ne Kürdistan'a eğilim gösteriyor. Fakat Türkiye kendi Kürtlerini kendi yanına çekemiyor

Jonathan Power

BUÇUKTEPE - Burası yarının Avrupası'nın en uzak ucu, en azından Türkiye'nin Avrupa macerası devam ederse. Toprak evleriyle Suriye sınırına yakın bu metruk köy, Türk ordusunun PKK'lı asilerle savaştığı dönemde yerle bir edilmiş ve şimdi birkaç cesur köylünün dönüşüyle yavaş yavaş canlanıyor.

Aileler tedirgin. Zira hükümetin, Kürtçenin ilkokullarda okutulması, kısıtlamasız Kürtçe yayın ve ekonomik kalkınma yatırımları gibi konularda verdiği sözleri yerine getirmekte ağır davranmasına kızan PKK, beş yıllık ateşkesi bozarak silahlı eylemlere yeniden başladı.

"Şiddet bizim istemediğimiz bir şey" diyor, kalabalık ailesiyle birlikte derme çatma bir damın altında yaşayan bir adam.

İnsanlığın ilk uygarlıklarına can taşıyan Dicle Nehri'nden beş dakikalık sürüş mesafesinde, gerçeküstü gibi görünen bir konuşma yapıyoruz. 12 çocuk babası yaşlı bir adam bir yandan tek bir yeşilliğin göze çarpmadığı uçsuz bucaksız kıraç toprakları güç bela sürerek nasıl hayatlarını kazandıklarını anlatıyor. Diğer taraftan da, kendilerini Asyalı hissetseler de, AB'ye girmek istediklerini söylüyor. "Avrupa bize barış verecek, haklarımızı verecek" diyor. "Yiyecek ve iş de verecek" diye ekliyor oğullarından biri.

Birkaç kilometre ötede, savaştan yara almadan kurtulmuş daha büyük, daha müreffeh bir köy var. Köylüler buğday ve mercimek yetiştiriyor; sulamanın sorun olduğunu söyleseler de köydeki her evde televizyon var ve büyük bir halka oluşturarak konuştuğumuz köy erkeklerinin yarısı, bana cep telefonlarını gösteriyor. Söylenenler aynı, arkamızda dikilen gençlerin ağzında da aynı nakarat: "Tekrar savaşmak istemiyoruz. Biz AB'nin Türkiye'yi kabul etmesini istiyoruz. Kendimizi Asyalı hissediyoruz, fakat Avrupalı olmak istiyoruz."

Peki modern Avrupa bütün bunları nasıl sindirebilir? Yoksulluk, cehalet (burada kızların pek azı okula gidiyor) ve şimdi de yeniden patlak veren savaş. Çağdaş Avrupa'nın medeniyeti bu değil ve muhtemelen antik Mezopotamya'nın da bu değildi. Burada hayat, neredeyse ilkel ve acımasız haliyle yaşanıyor.

Türk hükümeti ise 3 Ekim'de AB ile üyelik müzakerelerine başlamayı sağlama almak için canla başla uğraşıyor, fakat üst düzey bir yetkilinin bana söylediği gibi, 'Kendini kendi ayağından vurmak konusunda Ankara'nın üstüne yok.' Bu yıl Türkiye, polisin İstanbul'da kadın göstericilere dayak atmasına, Türkiye'nin en ünlü romancısı Orhan Pamuk hakkında, Osmanlı döneminde Ermenilere yönelik soykırım iddialarının daha açık tartışılması gerektiğini söylediği için açılan davaya ve en önemlisi de Kürtlere verilen sözlerin uygulanması konusunda bürokratik yavaşlığa tanık oldu. Bu yavaşlık çatışmaları yeniden başlatan kıvılcımı teşkil etti.

Türkiye'deki bazı liberal sesler, perde arkasında gerçekte neler olup bittiğini merak ediyor. Vaktiyle başbakanlık danışmanlığı yapan ve şimdi The Anatolian adlı İngilizce bir gazete çıkaran İlnur Çevik, Avrupalı üst düzey bir elçilik çalışanı tarafından 'son derece dürüst bir adam' olarak niteleniyor. Çevik, ordunun belli kesimlerinin, Türkiye'nin Avrupa'yla yakınlaşmasını sekteye uğratmak için, çatışmaların yeniden başlaması konusunda PKK ile suç ortaklığı yaptığından emin olduğunu söylüyor.

Türk hükümetinin, bu tür komplo teorilerine ivme kazandıran sinikliğine bakıldığında, devlet içinde ayrıkotlarının bulunması muhtemel.

Dahası, Türk ordusunun yüksek komuta kademelerinin, akıl hocaları Atatürk'ün kendilerinden beklediği gibi, güçlü şekilde Avrupa yanlısı olduğu gerçeğinden ayrı olarak, bizzat PKK da Avrupa konusunda bölünmüş görünüyor. Örgüt içindeki bazı unsurların Avrupa karşıtı tutumu, Türkiye'nin güneydoğusunda pek rağbet bulmuyor. Bütün romantik çağrışımlarına karşın, PKK'nın dile getirdiği birleşik Kürdistan söylemi de öyle.

Iraklı Kürtlerin Irak anayasasına yönelik son dönem pazarlıklarda elde ettiği siyasi ve ekonomik özerkliğin düzeyi Türkiye'deki Kürtleri etkilemiş durumda, fakat bunun hassas bir özerklik olduğunun ve seçimlere rağmen, bölge hükümetinin, esasen iki ailenin egemenliğinde, feodal bir hükümet olduğunun da farkındalar.

Türkiye'deki Kürtlerin büyük bölümü Avrupalı olmak istiyor ve ne PKK'ya ne de birleşik bir Kürdistan'a ciddi şekilde eğilim gösteriyor. Fakat Türkiye kendi Kürtlerini kendi yanına nasıl çekeceğini hâlâ bilmiyor. Ve bu vahim hatayı yaparak, Türkiye'nin AB'ye bir an önce katılma şansını da sürüncemede bırakmış oluyor.

(INTERNATIONAL HERALD TRIBUNE – Jonathan POWER – 21.9.2005)

ZAMAN

3 Ekim’de kaybeden Türkiye değil AB olacak

PROF. DR. DİMİTRİ KİTSİKİS (*)

Herkes şimdiden bilmelidir ki, müzakereler normal olarak 3 Ekim’de başlayacak olsa bile, yolun sonunda Türkiye’nin AB’ye tam üye olarak kabul edilme şansı yoktur ve bu durum Türk halkını sevince boğmalıdır.

Türk hükûmetinin ülkesinin AB’ye tam olarak entegre olması gerektiği konusundaki ısrarı ve özel bir statüyü kabul etmeyeceğini açıklaması doğru bir taktiktir. Bununla birlikte, ben Bay Erdoğan’ın gerçekten bunun Türkiye’nin çıkarları açısından en iyi çözüm olduğuna inandığından şüpheliyim. Gelin meseleyi enine boyuna inceleyelim.

Hiçbir ciddi tarihçi Trakya’dan Kafkaslar’a kadar uzanan Türkiye’nin bir Avrupa ülkesi olduğu gerçeğini sorgulayamaz. Fakat, Charlemagne’den bu yana iki Avrupa olmuştur: (Batı olarak isimlendirilen) Batı Roma’daki Katolik ve Protestan Avrupa ile (Orta Bölge’yi de içine alan) Yunan Ortodoks-Müslüman Türk Avrupa. Tarihin bize gösterdiğine göre, MS 9. yüzyılda (Ay’ın Dünya’dan bağımsız olması gibi) müstakil bir yapı kazanmasından bu yana Batı olarak bilinen gerçek Avrupa (ana gezegen) ikincisidir. 19. yüzyılda, ikinci planda kalan bu Avrupa gerçek Avrupa’yı işgal etti ve 1839’dan itibaren siyasi yapısını yani Osmanlı İmparatorluğu’nu peyderpey ortadan kaldırdı. (AB’nin atası olan) Avrupa İttifakı’nın diplomatik yapısı vasıtasıyla bütün Avrupa’yı temsil ediyormuş gibi davranmaya başladı ve 1856’daki Paris Kongresi’nde tedricen sömürge haline getirilmiş olan Osmanlı İmparatorluğu Avrupa kulübünün resmi bir üyesi olarak kabul edildi. Bununla birlikte, 15. yüzyılın Yunan düşünürü Georgios Trapezountios’un deyişiyle, Osmanlı İmparatorluğu, 1543’te İstanbul’u alarak hukuki açıdan Bizans İmparatorluğu’nun, yani merkezi ve gerçek Avrupa İmparatorluğu’nun halefi olmuştur. Dolayısıyla, aslında 1856’da Frenkler tarafından Avrupalı olarak vaftiz edilmeye ihtiyacı da yoktu.

1918’de, aynı Frenkler, sadece Osmanlıların Avrupa İmparatorluğu’nu sona erdirmeye karar vermekle kalmamışlar, aynı zamanda bizzat Türk halkını da ortadan kaldırmayı hedeflemişlerdi. (Frenkler tarafından daha önce yurttaşı oldukları Osmanlı İmparatorluğu’na karşı kullanılan) Yunanlıların zaferinden sonra Sevr Mütarekesi uygulanmış olsaydı, Türkiye olarak adlandırılan Kuveyt benzeri bir mini devlet kalacak, fakat Türklerin çoğu ortadan kaybolacaktı. O dönemde gerekli olan ilaç, Mustafa Kemal ve Kemalizm’in “Ne mutlu Türk’üm diyene” sloganıyla yapılan tedaviydi. Bugün ise durum değişmiştir. Türkiye iki dünya savaşı arasındaki dönemde Kemalist tarafsızlık prensibini uygulayarak bağımsızlığını sağlamış ve 1947’den 2003’e kadarki dönemde Birleşik Devletler ile İsrail tarafından da kullanılana benzer bir ilişki tarzını kullanmıştır. 2003’ten ve Irak Savaşı’ndan bu yana ise durum biraz daha değişmiştir. Türkiye bir yol ayrımındadır. Türkiye’nin bağımsızlığı tekrar tehlike altındadır. Türkiye’nin AB’ye entegrasyonu 1856’daki tuzağın tekrarına izin vermemelidir.

İslamî tehdit kaygısı doğru değil...

Yakınlarda yapılan kamuoyu yoklamaları ve referandumların da gösterdiği gibi, en azından beş Batılı ülkenin halkı Türkiye’nin Birliğe girişine açıkça karşı çıkmaktadır, az veya çok destek veren ülkeler ise bir başka deniz ülkesi olan İngiltere’nin etkisinde kalan güneydeki sahil devletleridir. İngiltere (ABD ile bağlantılı olarak) Avrupa’nın eskiden olduğu gibi (Paris-Berlin-Moskova eksenindeki) Kıta Avrupası ve deniz gücü şeklindeki ayrımı tekrar hayata geçirmeyi hedeflemektedir. Yunanistan ile Türkiye geleneksel olarak ikinci kampta yer almaktadırlar. Yeni gelenlerin her seferinde AB’ye entegrasyonu istemelerinin gerçek nedeni, geleneksel devlet bürokrasisinden kurtularak daha iyi bir hayat ve ekonomik refaha sahip olma yanılsamasıdır. Fakat, 1939-1945 yıllarında Avrupa’nın Almanlar tarafından işgali sırasında, bir kişi “terörist” olmadığı sürece ortak para birimi olan Alman Markı ile birleşik bir Avrupa’da dolaşabiliyordu. Avrupa’nın siyasi ve ekonomik sistemi Hitler’in Avrupa’sından çok farklı olmakla birlikte, her ikisi de Batılı emperyalist amaçlara sahiptir. Türkiye’nin entegrasyonuyla birlikte bir İslami tehdidin ortaya çıkacağı iddiası ciddi değildir, çünkü mevcut haliyle AB en azından sınırlarından içeriye akın eden milyonlarca Müslüman’ı bile durdurabilecek durumda değildir.

Halen Yunanistan’da, Avrupa’ya karşı bir memnuniyetsizlik oluşurken Türkiye’yi destekleyen duygular artmaktadır. Benim kanaatim, Türkiye bir yandan Yunanistan ile bağlarını daha da güçlendirirken öte yandan da bağımsızlığını muhafaza ederse, bu Yunanistan’ın da AB’den ayrılmaksızın bağımsızlığını yeniden kazanmasına yardımcı olacaktır. Kıbrıslı Türkler Yunanistan ile Türkiye’nin yakın işbirliği lehine oy kullanırkan şahin rolündeki Tassos Papadopoulos tam tersini tercih etmiştir. Her halükarda, (kesinlikle Avrupa ile özdeşleştirilmemesi gereken) AB’nin geleceği pek nahoş olduğu halde Ege’de bir Türk-Yunan Devleti’nin geleceği parlak gözükmektedir. Kesinlikle 3 Ekim’de kaybeden taraf AB olacaktır.

(*) Bu yazıyı Zaman için kaleme alan Prof. Dimitri Kitsikis, Ottawa Üniversitesi öğretim üyesidir.

(ZAMAN – Dimitri KİTSİKİS – 23.9.2005)

ZAMAN

Avrupa, tarihî hataya düşer mi?

ERHAN BAŞYURT

Türkiye’nin üyelik müzakerelerine başlama tarihi 3 Ekim yaklaştıkça, Avrupa Birliği’nden art arda aykırı talepler yükseliyor. AB, dün de Kıbrıs ile bugüne kadarki hukuki süreçleri yok sayan bir karşı deklarasyon yayınladı.

Kıbrıs, Türkiye’nin üyelik sürecini yavaşlatmak veya gerektiğinde engellemek için sadece bir bahane aslında. Fransa başta olmak üzere bazı üye ülkelerin Türkiye’nin üyeliğinin getireceği menfi etkilere yönelik endişeleri sürüyor. Hal böyle olunca, Kıbrıs olmasaydı da, mutlaka bir başka sun’i kriz konusu üretirlerdi.

30 yıllık bir kriz, Kıbrıs. Türkiye’nin Rumları tanımadığı da bir o kadardır biliniyor. Türkiye’ye adaylık statüsü verilen Helsinki Zirvesi’nde de, müzakere tarihi verilen Brüksel Zirvesi’nde de bu durum böyleydi. Şimdi Türkiye’ye ‘Rumları tanımazsan müzakereler yürümez.’ demek, ‘Seni üye almak istemiyoruz, kendin vazgeç.’ ya da ‘Madem üye olmak istiyorsun, alakasız siyasî tavizler de ver.’ şeklinde telif edilebilir.

Türkiye’nin, Kıbrıs Kesimi’ni Ada’nın tamamını temsil eden bir yönetim olarak kabul etmesi, Londra ve Zürih gibi uluslararası anlaşmalara, BM süreçlerine ve Ada’da varlık sebebine aykırı. Türkiye, bu tanıma ile KKTC’nin hukukî olmadığını, Ada’da Türk askeri varlığının ‘işgal’ olduğunu ve Rumların tüm taleplerini de kabul etmiş olacak. AB, bu tavrı ile 700 bin Rum’un gayri hukuki hakları için, 70 milyonluk Türkiye’yi ve hukukî haklarını ayaklar altına almak istiyor.

Avrupa, 3 Ekim’de bu tarihî hataya düşer mi? Almanya’da Türkiye karşıtı Angela Merkel’in seçimlerde beklenenin çok altında oy alması, bu ihtimali azaltıyor. Ama büsbütün ortadan kaldırmıyor. AB, Türkiye’ye hayır demekle, aslında İslam dünyası ve kendi içindeki Müslüman topluluklarla da arasına mesafe koyacak. AB’nin uluslararası bir stratejik aktör olmasının önü büyük oranda kapanacak. Türkiye’nin dinamik ekonomisi ve genç nüfusundan da faydalanamayacak.

Tabii ki, 3 Ekim’de müzakere masasının terki Türkiye’yi de etkileyecek. Öncelikle bir ekonomik şok söz konusu olabilir. Ama, Norveç gibi İsviçre gibi AB üyesi olmadan da gelişmiş Avrupa ülkesi olmak mümkün. Türkiye, bu badireyi atlatabilir. AB’nin ise, kayıplarını telafisi mümkün değil. Türkiye’nin üyeliği her iki tarafa da fayda sağlıyor. Bazı Avrupalı liderlerin Türkiye’ye yaklaşımı, ne AB ruhu ile ne de diplomatik ahlak ile uyuşuyor.

Zira, Fransa gibi bir Avrupa devinin dahi Rumların arkasına saklanmasının sebebi, Türkiye’nin demokratik alanlarda yapmış olduğu büyük atılımlar. Türkiye, 1999 Helsinki Zirvesi’nden bu yana çok ciddi demokratik adımlar attı. Erdoğan hükümetinin Avrupa’da gösterdiği diplomatik gayretler ve bu amaçla aldığı siyasî riskler de takdire şayan. Hükümetin demokratik reformları hayata geçirmede gösterdiği gayret Türkiye karşıtlarının ellerindeki tüm kozların düşmesini sağladı. Bu sebeple, bahane olarak Kıbrıs’a sarılıyorlar.

Aslında Kıbrıs konusunda hükümetin Annan Planı’na ‘evet’ tercihi, yıllardır Türkiye aleyhine oluşan menfi algılamaları bozmakta önemli rol oynadı. Kıbrıs’ta barışı tıkayan tarafın Rumlar olduğunu apaçık gösterdi. Bu gerçeğe rağmen, AB’nin Rumları üye alıp, Türkiye ve Türk tarafını cezalandırma arzusu mantık dahilinde izah edilemez. AB, Kıbrıs Türk tarafının ekonomik ambargosunu yumuşatmayı bile göze almazken, Türkiye’nin Rum uçak ve gemilerine açılmasını istiyor. AB ikircikli tavır, AB’ye yakışmıyor. İlkeli bir dış politika ortaya koyamadıklarını gösteriyor.

3 Ekim Türkiye kadar hatta daha fazla Avrupa için bir dönüm noktası olacak. Umarım Avrupalı liderler, Kıbrıslı Rumları kalkan yaparak, Türkiye’yi dışlayacak bir hatanın içine düşmez. Her iki tarafı da menfi etkileyecek böyle bir hatanın sorumlusu Ankara değil, açık bir şekilde stratejik düşünemeyen Brüksel olacak.

(ZAMAN – Erhan BAŞYURT – 23.9.2005)

AKŞAM

Tarihe not düşüyor...

Barış BARDAKÇI

Bugün vizyona giren ‘Hotel Ruanda’, 1994’te bir milyon kişinin hayatına mal olan soykırımın hikayesini bir otel müdürünün bireysel mücadelesinden görüyor. İzlenmesi gereken bir film

“Affedİn, ne olur affedin, söz veriyorum bir daha ‘Tutsi’ olmayacağım” diye yakaran o gözleri çakmak siyah bebeyi görüp de sakin kalmak mümkün mü? Hele hele dünyanın o uygar (!) ülkeleri kadar sakin kalmak... Rwanda’da yaşananları akıl almıyor. İki kıl tüy kabile, say ki çiftçilerle çobanların mücadelesi, Hutu’larla Tutsi’lerin kavgası. Devletin başına geçen Hutu’ların Tutsi’lere uyguladığı soykırımı anlatıyor “Hotel Ruanda”. 1994 yılında 3 ay boyunca dünyanın gözünü yumduğu bu vahşette tam 1 milyon insan katledildi. Bu filmin yönetmeninin bile haberinin olmadığını acı biçimde itiraf ettiğini düşünürsek bilişim, iletişim ve daha bir dolu modern isimleri yumurtladığımız bu çağın karalığını daha çok idrak ediyoruz.

KAHRAMAN İHTİYACI

Ne acıdır bir kahramana ihtiyaç duymak! Dünyanın medyası, dünyanın askeri, dünyanın belâsı orada öylece seyirci kalırken, gazeteler üç satırla işi geçiştirirken, sahibinin sesi, sahibinin tetikçisi dolarları cukkalarken Ruanda’da bir otel müdürü Paul Rusesabagina (Don Cheaddle) çıkıyor, oteli hükümetin vatan haini ilân edip kesmeye başladığı Tutsi’lere açıyor. Üstelik kendisi de bir Hutu olduğu halde... Bir Tutsi olan karısı ve çocukları bir yanda, korumaya çalıştığı onurlu insanlık öte yanda... O adam ki soykırım boyunca ülkesini terketmemiş, üzerinden çıkarmadığı takım elbisesiyle son ana dek mücadelesini vermiş bir abidedir. “Hotel Ruanda”, bir kahramanın hikâyesinin kahramanlaştırmadan, destanlaştırmadan, kendisi destan bir kara yalnızlığın ortasında beyazperdeye aktarıyor.

“Babam İçin”in senaryo yazarı K. Irlandalı Terry George’un bu ikinci yönetmenlik girişimi, bir sinema, sanat yapıtı olmakla birlikte tarihi bir belge olarak da yarına kalıyor.

SİNEMA VE MEDYA

Medyanın sonu gelmez masallar, ninnilerle uyuttuğu, hattâ Ruanda olayında olduğu gibi soykırımı ateşlediği, geneli ayrı yereli ayrı, dert bir çağda, sinemanın zaferini kutlayalım. “Hotel Ruanda”, insanlığa duyarlı herkesi bekleyen bir film. Tarih bilinci yerinde gösterişsiz ama yetenekli bir yönetmenin Don Cheaddle adlı olağanüstü oyuncuyla yaptığı, arka rollerde Nick Nolte, Jean Reno ve Joaquin Phoneix gibi filmi pazarlamaya yönelik yıldızların da arz-ı endam ettikleri bu önemli filmi geç de olsa izleyebilmek çok güzel. Sakın kaçırmayın!

HOTEL RUANDA ****

Yönetmen: Terry George

Oyuncular: Don Cheadle, Sophie Okanedo, Joaquin Phoenix, Nick Nolte, Jean Reno

Senaryo: Terry George, Keir Pearson

Görüntü yönetmeni: Robert Fraisse

Müzik: Andrea Guerra

Yapım: 2004 İnltere/İtalya/G.Afrika

(ZAMAN – Barış BARDAKÇI – 23.9.2005)

BBC

ABD'yle serbest ticaret 'kölelik'

Kolombiya, Ekvador ve Peru'da, Amerika Birleşik Devletleri'yle serbest ticaret anlaşması yapılması yönündeki teklifler protesto gösterileriyle karşılandı. Anlaşma, üç ülkenin, Amerikan piyasalarına tarifesiz girebilmelerini hedefliyor. Ancak bu teklife karşı çıkanlar, teşvik edilen Amerikan ürünlerinin, bu ülkelerdeki tarım piyasalarını batağa saplamasından, işçilerin korunması için önlemlerin alınmamasından ve kamu sektörünü gözardı eden bir özelleştirme programı yürütülmesinden endişe ediyor. Kolombiya'nın başkenti Bogota'da, bu korkuları taşıyan 10 bin kişi protesto gösterileri için sokaklardaydı. Bu, ülke çapında düzenlenen en az yedi protesto gösterisinden biriydi. Ve protestocular, devlet başkanı Alvaro Uribe'nin hükümeti tarafından özelleştirilen petrol şirketi Ecopetrol'ün önünde görüşlerini "İşçilerin ve sendikaların haklarını ellerinden alıyorlar. Halbuki bunların anayasa tarafından korunmaları gerek" sözleriyle açıklıyorlardı. Gösteriye katılan sendika liderleri, Amerika'yla bir serbest ticaret anlaşması imzalanması halinde, bunun Kolombiya'da birkaç kuşağın köleye dönmesi anlamına geleceğini savunuyor. Kolombiyalı yetkililer, Amerika'yla serbest ticaret anlaşmasının Ekim ya da Kasım ayında imzalanmasını umuyor. Bu anlaşmanın yürürlüğe girebilmesi için ise taraf ülkelerin tümünün onayının alınması gerekiyor.

(BBC – 23.9.2005)

ZAMAN

Ha gayret!

SELÇUK GÜLTAŞLI

“AB’nin Türkiye ile ilgili hazırladığı her taslak ağırlaşarak son halini alır” kuralı bozulmadı. Kıbrıs beyanı nerede başlayıp nerede bitti? AB’nin Rumlara bir “siz yazın, biz imza atalım” demediği kaldı.

Rumların, Fransızların büyük desteği ile uğruna AB’yi rehin aldıkları beyanın İngilizlerin söylediği gibi “hukuken bağlayıcılığı yok, 6 ayda unutulur gider” bir belge olmadığı, müktesebatın bir parçası haline geldiği de ortaya çıktı. Zaten AB unutsa unutsa Türkiye lehine kararları unutur, 1981’de Yunanistan üye olduğunda Atina’dan “Türkiye-AB ilişkilerine müdahale etmeyeceğim” taahhüdü, 1998’de Fransa, Almanya, Hollanda ve İtalya’nın “Kıbrıs’ta çözüm olmadan Rumların AB’ye üye olamayacağı” deklarasyonu, 2004’te AB’nin Kıbrıs Türklerinin tecridine son verecek Konsey kararları fazla zorlanmadan hafızalardan silindi.

Müzakere çerçeve belgesi de ağırlaşıyor. Daha onaylanmadı, muhtemelen son günlere kadar da onaylanmayacak ve imtiyazlı ortaklık dışında Türkiye’nin kabul edemeyeceği birçok unsur bu belgeye girecek.

Durum şu: 46 yıldır sözlenmiş olanlar 3 Ekim’de nişan yapacak. AB tarafı meselenin evlilikle sonuçlanmaması için elinden geleni yapıyor. Bir defa söz verdiği için nişan masasına oturacak; ama nişandan hemen sonra yüzüğü atmak için kendine bir sürü bahane hazırlıyor. Türkiye de nişan masasına oturacağı için sevinemiyor, AB’nin kerhen masaya oturacağı konusunda ikna olmuş durumda. Bu durumda müzakerelerin 3 Ekim’de başlasa bile yürümeyeceği, en geç 2006’da ek protokol gözden geçirilirken bu işin kopacağını hemen herkes görüyor.

AB, Kıbrıs beyanı ile müzakereleri “sürdürülemez” hale getirmiş, çözüm konusunda BM zemininin aşınmasına müsaade etmiş ve en önemlisi de meseleyi artık Rumların gözüyle gördüğünü teyit etmiştir. Bundan böyle AB, Kıbrıs meselesinde beyanda zikredilen parametrelerin dışına çıkamaz. Avrupa’daki siyasi iklim radikal bir değişiklik geçirmedikçe, ki kısa vade imkansız, Rumlar istediklerini alacaklardır.

AB ile Türkiye arasında kapıda bekleyen kriz ek protokolün Meclis’te onaylanması meselesi. 3 Ekim’de tarama süreci başlayacağından müzakerelere en iyi ihtimalle İngiltere’nin dönem başkanlığının sonunda yani aralıkta geçilecektir.

Kötü senaryoda ise müzakerelerin başlaması tarama sürecinden sonraya kalacak, bu da Avusturya’nın dönem başkanlığına denk gelecek. Türklerin Viyana’yı 3. defa kuşattığı isterisine kapılan Avusturya’nın müzakerelere yaklaşımının nasıl olacağına dair teferruata girmeye gerek yok. 4 Ekim’den sonra Rumlar ek protokolün bir an evvel onaylanıp uygulanmasını talep edeceğinden, Türkiye hakiki müzakerelere başlayamadan ciddi bir açmazla karşılaşacak.

Avrupa’daki muhaliflerin Türkiye’de mebzul miktarda yandaşları olduğundan müzakerelerin baltalanması daha da kolaylaşacaktır. Müzakerelerin başlaması ile bütün konforları altüst olacak müesses nizam gardiyanları Ermeni konferansında olduğu gibi bir iki provokasyonla Türkiye’nin ‘değişmediğini’ Avrupa’daki müttefiklerine net bir şekilde göstereceklerdir. Fuat Paşa’nın sözü neden eskimiyor, bugünlerde daha iyi anlaşılıyor. Onlar dışarıdan, biz içeriden müzakerelerin de başlamasını engelleyeceğiz inşallah! Ha gayret...

(ZAMAN – Selçuk GÜLTAŞLI - 26.9.2005)

FRANKFURTER ALLGEMEINE ZEITUNG

“Ankara, Kıbrıs deklerasyonunu üzüntüyle karşılıyor”

Horst Bacia

Kıbrıs'ın tanınması meselesi AB ile Ankara arasında tartışma konusu olarak kalmaya devam ediyor. Ankara, hükümetini sadece Kıbrıslı Rumların oluşturduğu Kıbrıs Cumhuriyeti'ni tanımamakta ısrarlı. Anadolu Ajansı'nın bildirdiğine göre Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Namık Tan, Dışişleri Bakanı Gül'ün BM Genel Kurulu'nda bir konuşma yaptığı New York'taki açıklamasında, AB'nin, Ortaklık Anlaşması'nı 10 yeni üye ülkeye genişleten protokole ilişkin deklarasyonuna tepki göstererek, Birleşmiş Milletler'in önerileri zemininde Kıbrıs sorununa kapsamlı bir çözüm bulunmadığı sürece tanıma olmayacağını söyledi.

AB'ye üye ülkeler çarşamba günkü deklarasyonlarında, Ankara'daki hükümetin 29 Temmuz tarihli protokolün altına koyduğu imzaya, "bunun Kıbrıs Cumhuriyeti'nin herhangi bir şekilde tanındığı anlamına gelmeyeceği" çekincesini eklemesinden üzüntü duyduklarını bildirmişlerdi. Deklarasyonda şöyle denilmişti: "Tüm üye ülkelerin tanınması, üyelik sürecinin gerekli bir parçasıdır". Türk Dışişleri Bakanlığı perşembe günü yapılan bir açıklamada, bu karşı deklarasyonun yayınlanmış olmasından üzüntü duyduğunu; bu deklarasyonun "haksız" olduğunu; bazı "yeni unsurlar" içerdiğini ve üslubunun geleneksel işbirliği ruhu ile bağdaşmadığını bildirdi.

Türkiye'nin Kıbrıs politikasının "belli ve açık" olduğu, AB deklarasyonunun ise "Kıbrıs Türk halkının varlığını, statüsünü, haklarını ve beklentilerini" gözardı ettiği vurgulanan açıklamada, bunun "vahim bir haksızlık" olduğu ve Kıbrıs ihtilafının BM'nin önerileri doğrultusunda çözümünü zaafiyete uğratabileceği belirtiliyor. Geçtiğimiz yıl ayrı ayrı yapılan referandumlarda Kıbrıslı Türkler BM Genel Sekreteri Kofi Annan tarafından sunulan barış planına kabul oyu verirken, Rumlar reddetmişlerdi.

AB'nin uzun süren müzakereler sonucunda kabul ettiği deklarasyonda gerçi üye ülkelerin sadece Kıbrıs Cumhuriyeti'ni uluslararası hukuka göre tanıdıklarına işaret ediliyor, fakat Ankara'ya yönelik talep bilerek iki anlamlı olarak formüle edildi. Nitekim, Lefkoşa'daki Kıbrıs Rum hükümetinin tüm Kıbrıs'ın temsilcisi olarak tanınması değil, "tüm üye ülkelerin" yaklaşık 10 yıl olarak belirlenen müzakere sürecinde tanınması talep ediliyor. Bu ifade, sadece Kıbrıslı Türk ve Rumları birleştiren bir devletin hükümetini tanımak isteyen ve Türk işgal birliklerinin himayesi altında kurulan "Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti"ne verdiği desteği çekmek istemeyen Türkiye'nin tutumuna da yardımcı oluyor.

Türk Dışişleri Bakanlığı ayrıca, Annan planına ilişkin referandumdan sonra Kıbrıs Türklerine verilen mali yardım ve AB ile doğrudan ticaret sözünün Rum hükümetinin engelleri yüzünden yerine getirilemediğini de hatırlatıyor.

(FRANKFURTER ALLGEMEINE ZEITUNG – Horst BACIA – 23.9.2005)

DEUTSCHE WELLE

“Avrupa çatısı altında patlamaya hazır Kıbrıs bombası!...”

Bernd Riegert

Kıbrıs; Türkiye'nin, AB üyesi bir devleti, devletler hukukuna göre tanımayı reddetmesi karşısında, oldukça sert bir açıklamanın kaleme alınması için uzun süre kumar oynadı. Haftalar boyunca açıklamanın metni etrafında çekişmeler sürdü. Kıbrıs temsilcisi, beş gün boyunca Brüksel'de sinir bozucu bir oyun oynadı ki, bu oyunda çekinceler, onaylamalar, karşı koyuşlar ve nihayetinde tekrar onaylamalar art arda sıralandı. Lefkoşa Hükümeti'nin; Türkiye'nin en az on yıl sürecek üyelik müzakereleri sırasında Kıbrıs'ı tanıması talebini içeren ortak bir AB metnini sonunda onaylaması, bundan sonra da her şeyin sorunsuz ilerleyeceği anlamına gelmiyor.

Türkiye ile müzakerelerde atılacak her adım, üye ülkeler tarafından onaylanmak zorundadır. 35 siyasi ve hukuki başlık müzakere edilecek. Dolayısıyla, Kıbrıs ve diğer üyelerin görüşmeleri askıya aldırmak için önünde daha 35 fırsat bulunuyor demektir. Ayrıca Türkiye, 2006 yılı ilkbaharına kadar Kıbrıs'ı da dahil ettiği Gümrük Birliği yasalarını hayata eksiksiz olarak geçirmek ve uygulamak zorundadır. Yani, Rum gemi ve uçakları Türk liman ve hava alanlarına giriş yapabilmelidir. Bu lokmayı yutmak Ankara'da oldukça fazla bir hoşnutsuzluğa neden olacaktır. Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, şimdiden AB'yi, Türkiye'nin hassasiyetlerini daha fazla dikkate alması gerektiği yönünde ikaz etti.

AB diplomatlarının saçlarını ağartabilecek türden olan Kıbrıs ve Türkiye gibi iki taraf, müzakere masasına birlikte oturacaklar. Elbette kuzeyi Türk askerinin işgali altında bulunan bölünmüş ada için, Türkiye'nin AB'ye üyelik müzakerelerinden önce ve de Kıbrıs'ın AB'ye katılmasından önce bir çözüm bulunması daha iyi olurdu. Ancak bu fırsat 2004 yılında, Kıbrıslı Rumların Annan Planı'nı reddettiği zaman kaçırılmış oldu.

Artık bizzat AB'nin kendisi inisiyatif kullanmalı ve BM ile birlikte Kıbrıs sorununu çözmek için yeni bir girişime cesaretle kalkışmalıdır. Bu olasılığa BM Genel Sekreteri Kofi Annan, önceki hafta toplanan BM zirvesinde dikkati çekmişti. İki hükümet de, hem Türk hem Kıbrıs Rum hükümetleri, gölgelerinin üzerinden atlamalı ve bir çözüm bulmalıdır, aksi takdirde Türkiye'nin AB üyelik müzakere süreci, yıllarca sürecek bir sinir harbine neden olacağa benziyor.

Aslında AB, Kuzey İrlanda sorunundaki -eski üye İngiltere ile aday İrlanda arasındaki meselede- deneyiminde o dönemler, bölgesel ve etnik-dini eksenli çatışma konularının üyelikten önce ele alınması gerektiğini anlamıştı, fakat bu ders Kıbrıs'la ilgili meselede vahim bir şekilde gözden kaçtı.

Bu durum, Batı Balkan ülkelerinin artık AB'ye girmeye başlayacağı bir dönemde göz ardı edilmemelidir. Eleştirel olarak şu sorulmalıdır, etnik gruplar arası ve devletler arası barışın gerçekten de fayda sağlayabilecek kadar ilerleyip ilerleyemeyeceğidir; yoksa AB kendi bünyesine patlamaya hazır yeni bombalar mı katacak? AB, ülkelerin üyelik bakış açılarını sorunları giderebilmek için kullanabilmelidir.

Bundan böyle katılması düşünülenlerde, Birliğin tüm üyelerinin tanınması gerektiği ilkesi geçerli olmalıdır. Bu, maalesef Türkiye örneğinde yeterince dikkate alınmadı.

Müzakere -tam üyelik- hedefine artık razı olundu. Avusturya, tam üyeliğe alternatif olarak ayrıcalıklı ortaklığın sunulmasından feragat etti. Yoksa aceleye mi getirildi? Çünkü müzakere süreci on yıl sonra gerçekten de başarısızlığa uğrarsa, AB, bir alternatifin olmasına belki çok memnun olur. Artık kısacası geçerli olan; Ya hep, ya hiç. Bu ise bir risk.

(DEUTSCHE WELLE - Bernd Riegert – 23.9.2005)

POLİTİS:

“Kıbrıs’ta nehirler de geriye akıyor”

Makarios DRUSİOTİS

Türkiye’nin Kıbrıs Cumhuriyeti’ni tanımadığı yönündeki açıklamasında cevap olarak AB’nin yayınladığı karşı deklarasyon, kötü bir metin değildir. Ancak bu, hiçbir şekilde, Atina ve Lefkoşa’nın zafer naralarını haklı çıkarmazken, nihai sonuç ile ilgili coşku, son haftaların İngiliz karşıtı kızgınlığı ile tam bir çelişki içindedir. Kısacası: ‘Yorgan gitti kavga bitti.’ Nihai metnin, AB Dönem Başkanı İngiltere’nin Newport’taki Genel İşler Konseyinde ortaya koyduğu ve Kıbrıs tarafından reddedilen ikinci taslaktan hiçbir farkı yoktur.

Karşı deklarasyonun içeriği ile ilgili görüşmede öz kaybedildi. Türkiye’ye verilecek tarihe eşlik edecek koşullar ile ilgili görüşmelerin başladığı 2004 yılının ikinci altı ayında, Kıbrıs hükümetinin amaçlarının neler olduğunu hatırlayalım: Kıbrıs; diplomatik tanınma, askerlerin ayrılması, yerleşikler konusu, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına saygı, Gümrük Birliği ile ilgili protokol gibi talepler ortaya koydu. Kıbrıs, 17 Aralık tarihinde bütün bunlardan sadece protokolü aldı.

Tassos Papadopulos, Türkiye’nin 3 Ekim tarihine kadar protokolü imzalamaması ve uygulamaması halinde, üyelik müzakerelerinin başlamasına razı olmayacağı yönünde açıklama yaptıktan sonra (ki bu açıklama Avrupa Konseyinin tutanaklarına geçirildi), Türkiye’ye tarih verilmesine ‘evet’ dedi. Nitekim Türkiye, protokolü uygulamadan müzakerelere başlayacak ve AB, 2006 yılında durumu değerlendirecek.

Kıbrıs’ın, Türkiye’nin üyelik müzakerelerinin başlamasını bloke etmesi gerektiğini söylemiyoruz. Ancak ölçülebilir kriterlerle, bizzat Kıbrıs Hükümeti’nin ortaya koyduğu amaçlardan hiçbirisini başarmadığı sonucunu çıkarabiliriz. Bu küçük başarılar, Kıbrıs sorununun trajik çıkmazlarını ört bas etmek için kullanılmaktadır.

Birazcık geriye bakalım ve bazı büyük olayları gözden geçirelim:

2002: Kıbrıslı Türkler yollardadır, Denktaş’ı yuhalıyorlar, çözüm ve AB üyeliği istiyorlar. Kıbrıslı Rumlar ve Kıbrıslı Türkler, tarihte ilk kez ortak amaçlara sahiptirler.

2003: Barikatlar açılıyor. Mitler yıkılıyor. İnsanlar yeniden biraraya geliyorlar. Herkes, nehrin geri akmayacağı konusunda hemfikir...

2004: Koşullar tersine dönüyor: Türkiye işgal ve istilanın sorumluluğundan kurtuluyor. Kıbrıs, 1974 tarihinden sonra ilk kez, çözümsüzlük ile ilgili olarak sorumlu tutuluyor.

2005: Kıbrıslı Rumlar, Türkiye’den rövanşı almak için, AB içindeki konumlarını güçlendirmeyi arzu ediyorlar. Kıbrıslı Türkler, 1974 yılından sonra söyledikleri tek ‘evet’ yanıtıyla rahata kavuştular.

Kelimler ve anlamlar ile ilgili tartışmalar içinde, hiçkimse, esas sorunla, yani Kıbrıs’ta, her iki toplumun zıt doğrultulardan hareket etmesini isteyen yeni bir gerçeğin yaratılması ile ilgilenmiyor. Zıt yollarda yürüyenlerin, görüşme yönünde hiçbir olasılıkları yoktur. Bu yüzdendir ki, bölünme artık kaçınılmazdır.

Kıbrıs’ın, Annan Planı’nın ötesinde, ‘evet’ yanıtları, ‘hayır’ yanıtları, ‘fırsatlar’ ve ‘tuzaklarla’, 1999-2004 yıllarında, geçmişini geride bırakması için büyük bir fırsatı oldu. Bu tür fırsatlar, her elli yılda bir kez yaratılır. Bu fırsat tamamen kaybedildi. Ancak 1960 yılından beri yaratılan geleneği devam ettiren siyasi sistem kurtarıldı: Kıbrıs siyaset üretmeyi bilmiyor, ancak taktiklerin anasıdır. İktidarını dayandırdığı toplumda korkulara neden oluyor. Kendi beceriksizliklerinin bütün sorumluluklarını yükledikleri şeytanlar (İngiltere gibi) yaratıyor.

(POLİTİS – Makarios DRUSİOTİS – 24.9.2005)

ALİTHİA:

“3 Ekim tarihinden sonra ne?”

Evgenios HAMBULAS

Tassos Papadopulos hükümeti, haftalardır bütün diplomatik enerjisini, Türkiye’nin Kıbrıs Cumhuriyeti’ni tanımadığı yönünde yaptığı tek taraflı açıklamaya cevap olarak, bir karşı deklarasyon yayınlamasına harcadı. Aynı dönemde, AB içinde -Fransa ve Avusturya’nın müdahalesi- Türkiye ile ilgili olarak Kıbrıs sorununun özü üzerinde bir dizi yükümlülükler yaratma ve onları ‘Müzakere Çerçevesine’ dahil etme yönünde yaratılan yeni konjonktür dinamiğinin kullanılmadan geçmesine müsaade etti.

‘Müzakere Çerçevesi’, Türkiye’nin 3 Ekim tarihinden sonra, üyelik sürecini geliştirecek koşul ve yükümlülüklerini belirleyecek AB’nin strateji metnidir.

Hükümet izlediği politikayla, bir karşı deklarasyon hazırlanması amacıyla, süreçle oynadı ve üyelik müzakerelerinin gelişmesi ile Kıbrıs sorununun yeniden bağlantılı kılınması yönündeki özü kaybetti.

Karşı deklarasyonun kazançları azdır. Çıta, Papadopulos’un, Türkiye’nin protokolün uygulanması ve Kıbrıs Cumhuriyeti’nin tanınması konularındaki yükümlülüklerini yerine getirmesi ile ilgili 17 Aralık’taki tezinin çok altına çekildi. Tassos Papadopulos’un hedef olarak koyduklarında bile, protokolün uygulanmasının 2006 yılının sonunda değerlendirilmesine ve Kıbrıs Cumhuriyeti’nin tanınma yükümlülüğü ile ilgili bir belirsiz ifadenin yer almasına müsaade ederek, yeni tavizler vermek zorunda kaldı.

Biz, DİSİ Partisi olarak, karşı deklarasyondan küçük kazançların, Türkiye’yi rahatsız edebileceğini, üyelik sürecini zorlaştırabileceğini, ancak bunların, halkımızın büyük amacı olan Kıbrıs sorununun çözümlenmesi ile ilgili siyasi bir dinamik yaratmak için yeterli olmadığını düşünüyoruz. Hükümetin, politikasındaki çıkmazı haklı çıkarmak için coşkulu bir şekilde gösterdiği küçük kazançlar, Kıbrıs sorununda durgunluğun uzamasından dolayı ortaya çıkan zararlarla denk olamaz. Türkiye bizim rızamızla neredeyse hiçbir zarara uğramadan, iki tarihi karardan geçti -17 Aralık tarihinde ve şimdi de 3 Ekim tarihinden geçmeye hazırlanıyor. Kıbrıs Cumhuriyeti Avrupa’nın müdahil olması ve gelişmeleri etkilemesi perspektifi ile, çözüm ile ilgili hareketliliğin olması yönünde ikna etmek için, AB üyeliğinin stratejik avantajını kullanma imkanını kaybediyor. Türkiye, süreçle oynayarak, vatanımızın devlet varlığı aleyhinde kışkırtıcı açıklamalar yaparak ve halkımızın toprağı üzerine yeni bölücü oldu bittiler yaratarak zaman kazanıyor.

3 Ekim tarihine kadar, bize kalan zaman içinde, somut olan önemli bir soruyu cevaplamamız gerekmektedir: Çözümlenmemiş Kıbrıs sorunu ile, işgal gücüyle ilişkilerin ‘normalleşmesini’ ve çözümün zamana bırakılmasını mı, yoksa AB’nin katalizör rolünü oynaması için, Kıbrıs sorununun çözümü ile Türkiye’nin yol haritası arasında ilişkili kurulmasını mı istiyoruz?

(ALITHIA - Evgenios HAMBULAS – 24.9.2005)

REFERANS

Tencere dibin kara

Nabi Yağcı

Kitaplığıma göz atıyordum ki elime geçiverdi. Bir çiçeği okşar gibi dokundum yüzüne. Anıları vardı bende. “Ankara Cezaevi/Görüldü” damgalı. Bu damgalı kitaplarım şimdi benim için paha biçilmez değerde. Onlardan biri, yazarı sevgili Herkül Millas. Kitabına imzalı kartını da eklemeyi unutmamış. Artık var olmayan Amaç Yayıncılık tarafından çıkarılmış Tencere Dibin Kara, basım tarihi 1989. Tekrar göz attım ve düşündüm. Hala o kadar güncel ki, keşke birileri yeni basımını yapsa dedim. İnsancıl tarih anlayışına güzel bir örnek.

Herkül kendini anlatıyor ilkin:

“Ben Ankara’da doğdum ve İstanbul’da büyüdüm, son yıllarda Atina’da yaşıyorum. Çocuk yaştan “Rum” olduğuma inandırılmıştım. Kimileri Türk uyruklu bir Yunanlı olduğumu, kimileri ise Hıristiyan bir Türk olduğumu söylerdi…Ama 'ne olduğum' bir yerde çok önemli. Çünkü Türkiye’de ve Yunanistan’da bir insanın T-Y (Türk-Yunan) ilişkileri üstüne söylediklerinin yorumlanması için hangi yanda olduğuna, hangi amaçla yazdığına, hangi ideolojilere hizmet ettiğine bakılır…Oysa ben T/Y ilişkileri konusunda taraf tutmayı ayıp sayıyorum. Bütün yaşamım boyunca hep dinlemek zorunda olduğum karşılıklı suçlamaları - hemen tümünü - kaba bir ulusçuluğun bilimsel herhangi bir temelden yoksun yakıştırmaları sayıyorum… Değil Türk ve Yunan ulusları arasında, tüm dünya ulusları içinde de 'daha az sevilebilecek' bir ulus tanımıyorum. İçimde, bilinç altımda, böyle bir yeğleme sezersem eğer, çok utanacağım…Babam, sağ olsun, öylesine bağnaz şovendi ki bu yaklaşımın gülünçlüğünü çocuk yaşta anladım,…insanları isimlerine önem vermeden sevebildim…(ne de) babama ve ona benzeyen yüzbinlerce bağnaz insana kızabiliyorum; benim gibi şanslı olmadıklarına üzülüyorum yalnız.”

İşte böyle biri Herkül. “Geçmişi unutalım” sözlerini iki tarafda sık söylüyor ama geçmişi unutmak ne mümkün ne de istenendir, tersine geçmiş tüm ayrıntılarına kadar ortaya konulmalıdır ki, yanlışlar karşılıklı olarak görülsün diyen Millas şu gözlemi yapıyor: “Herkes barıştan, dostluktan söz etmektedir, yeter ki koşulları yerine getirilsin! Kardeşlik antlarıyla silahlanma yarışı atbaşı gitmektedir. Uzo ve rakı masalarında yaşlı gözlerle kucaklaşılmakta, ama somut konulara değinildiğinde (Kıbrıs, kıta sahanlığı, azınlıklar, Avrupa Topluluğu v.b.) buz gibi bir hava esmektedir.”

Yabancı Damat

İzleyebildiğim bir TV dizisi bu. Doğrusu vaktim olduğunda kaçırmamaya çalışıyorum. Yalnızca konusu açısından değil, oyuncularıyla senaryosu ile çekimi ile gerçekten yüz güldüren bir dizi. Basından Yunanistan’da da büyük ilgi yaratmış olduğunu öğreniyoruz. Kanım o ki, yüzlerce diplomatik ilişkiden çok daha fazla Yunan-Türk dostluğuna hizmet ediyor bu dizi. Yapılan şeyin önemini Herkül’e kulak verirsek daha iyi anlayacağız. Herkül işi gücü bırakıp her iki tarafın tarihini, ilkokuldan itibaren ders kitaplarını, roman, hikaye türünden edebiyatını incelemiş, hepsinden çarpıcı örnekler sıralıyor kitabında. Özetini kısa olsun diye kendi anlatımımla söyleyeceğim. Tarih anlatımlarını motive eden haykırış, Yunanistan’da bir Yunanlı dünyaya bedeldir, Türkiye’de ise bir Türk dünyaya bedeldir. Bu ruhun edebiyata yansıması ise şöyle: Millas, “incelediğimde gördüm ki” diyor, “Yunanlı bir hikayede Türk kızı bir Yunanlı erkeğe aşık olur, Türk edebiyatında ise tersine Türk erkeğine bir Yunanlı kız vurulur.” Bilmem anlatabiliyor muyum? Resmi tarih-resmi edebiyat. Ulusal şovenizmle maçoluk kucak kucağa. Yabancı Damat işte bu anlayışa karşı farklı bir şeyler anlatmaya çalışıyor..

İki ulusun tek tarihi olur mu?

Yıllar ve yıllar sonra Herkül Millas ile sevgili dostum eski Gömeç Belediye Başkanı Orhan Babayiğit’in davetiyle katıldığım “Tarihin Kucağında Gömeç” sempozyumunda karşılaştım. Çok mutlu oldum. Tarih, Ekim 2001. (Bilmeyenler için: Gömeç Balıkesir’in bir küçük ilçesi, geçmişte Müslüman, Rum ve Ermenilerin birlikte yaşadığı bir yöre).Yukarıda değindiğim konular açısından bu sempozyuma sunulan tebliğler müthiş önemliydi. Bu nedenle o tarihlerde çıkan, sonra yayınını kesen, şimdilerde yeniden başlayan V.S. Dergisinde kısa bir değerlendirme yazısı yazmıştım, özetle şuna işaret etmiştim: Tarihe kültür nesnelerinin incelenmesinden yola çıkarak bakmak, yani çanağın, çömleğin, yemeklerin, evlenme törenlerinin, müziğin, mezar taşlarının v.s.dilini çözerek bir tarih okuması. Örneğin F. Braudel Akdeniz tarihini yazarken ekmeğin de tarihini yazmıştı. Unutmayalım, geçmişte tüm dünyada, tarihi kendileri için yazmak isteyen istilacılar canlılarla birlikte mezarlıkları da yok etmişlerdir.

Herkül Millas’ın tebliğinin başlığı bir soruydu ama harika bir soru: “Ulus devletler döneminde tek bir Gömeç tarihi olabilir mi?“ Siz, soruya Gömeç yerine başka yöre adları da koyabilirsiniz. Ne dersiniz, iki ulusun tek tarihi olabilir mi sizce? Olamaz ise buradan nasıl bir sonuç çıkarılabilir? Acaba koskoca anlı şanlı devletimizin tarihte Ermeni sorunu gibi bir küçük konferansı nereye koyacağını bilememesinin nedenleri buralarda gizli olmasın? Yargının tarihinin de tarihin yargısına açık olduğunu unutmamak gerekli.

(REFERANS – Nabi YAĞCI – 26.9.2005)

ÖZGÜR GÜNDEM

Ben bunu görmüştüm

Sezai SARIOĞLU

Türkiye'de akademik bilimsel araştırma yapma ve ifade özgürlüğünü kısıtlayan 30 küsür yıllık yoğun bir baskı dönemi yaşadık. Bunun kökeninde ise zayıflayan resmi ideolojinin, militarizmin gerektiğinde zor kullanarak egemenliğinin sürdürülmesi çabası yatar.

12 Mart askeri darbesinin ana hedeflerinden biri de Akademia oldu.

Ünlü Balyoz Harekatı sırasında, yani Sıkıyönetimin askeri birliklerle İstanbul'da ev ev arama yaparak 'terörist' avına çıktığı sırada, birçok öğretim üyesi gözaltına alındı. Sebep kitaplıklarında, Larousse sözlüğünü Ruslarla ilgilendirip el koyan güvenlik güçlerinin, kendilerince sakıncalı kitaplar görmeleri idi.

Mümtaz Soysal özelinde, Marksist yaklaşımda araştırmalar, yasak bölge ilan edildi. İsmail Beşikçi özelinde ise, daha ilk evrelerinde olan Kürt araştırmaları yasak bölge oldu. 12 Mart'ın kurbanı ve kahramanı olan Mümtaz Soysal bugün bambaşka yerlerde. İsmail Beşikçi ise bir onur simgesi, duruşu ile.

Ermeni araştırmaları zaten akla bile gelmediği için, yasak alan ilan edilmesi düşünülmedi bile. Resmi yaklaşım dışında zaten bu alanda nesnel araştırma yapan yok gibiydi.

1990 yılında Ayşe Nur Zarakolu, 10 küsür yıllık bir aradan sonra ilk kez, sessizlik duvarında gedik açtı, İsmail Beşikçi'nin 'Devletler Arası Sömürge Kürdistan' adlı kitabını yayınlayarak.

Bedel ödemek koşuluyla bir kapı aralandı.

1993 yılında ise Ayşe Nur, Yves Ternon'un 'Ermeni Tabusu' adlı kitabını yayınlayarak, sessizlik duvarından bir taş daha söktü. Aynı yıl Taner Akçam, 'Ermeni Sorunu ve Türk Kimliği'ni yayınlayarak, akademik çalışma alanında bir ilki başlattı.

Bugün artık çok daha farklı bir yerdeyiz.

Dün ve bugün İstanbul iki önemli toplantıya ev sahipliği yaptı. Galiba Üniversite, uzun bir aradan sonra Üniversite olmanın onurunu hissetti, bu konferansı ikinci kez ertelememe iradesini göstererek.

Avrupa kıtasında Bilgi Üniversitesi'nde Osmanlı Ermenilerinin kaderi irdelenirken, Asya yakasında ise Beksav'da Resmi İdeoloji ve yansımaları tarşılıyordu. Birbirini tamamlayan iki önemli başlık. Son derece dolu iki gün yaşamış olacağım sonunda iki kıta arasında koşturarak...

Galiba yavaş yavaş AB standartlarına uyum sağlamaya başlıyoruz, Ertuğrul Kürkçü ile sohbet ettiğimiz gibi. Bir yanda bir konferans düzenleniyor. Dışında ise milliyetçi hassasiyeti hayli yüksek vatandaşlarımız, bayrak elde gösteri yapıyor.

Türkiye Cumhuriyeti'nin ikinci kurucu adamı İsmet İnönü'nün oğlu, eski başbakan yardımcısı, SHP eski başkanı, eski rektör, biliminsanı Prof. Erdal İnönü, dışarıdaki bindirilmiş kalabalık açısından ise sadece bir 'hain'...

Üstüne yumurta, domates atılıyor, Cengiz Çandar, Eren Keskin gibi...

İnönü'ye dışardaki heyecanlı vatandaşlar nedeniyle otoparka kadar yürümemesi önerildi. Reddetti. Mütecaviz, kin dolu kalabalığın arasından, hakaretler arasında, babasının 1959'da Uşak'ta yaptığı gibi yürüyüp geçti. Bu kuru kalabalığa ödün vermeyişine saygı duydum.

İlginç buldum, Türk-İslam sentezcileri ile bayraklı ipliler, Kürtlere boykot çağrısı yapan nasyonalist sözde solcular bir arada... (Kusura bakmayın benim sol kavramına saygım var. Ayağa düşmesini istemem.) Ve Cumhuriyeti, Cumhuriyetin kurucularının ahvadından sözde savunmaya çalışıyordu...

Paşam, dedim, kusura bakmayın ama 'bu sizin eseriniz'.

Bu ülkeyi 40 yıl boyunca, bir zamanlar TAN gazetesini basıp dağıtanlar yönetti. Ama emir yüksek yerdendi, parti komiserlerindendi. Siz ise Ebedi Şef'ten sonra, Milli Şef!

Sonra matbaa yıkıcıları milletvekili, bakan, başbakan, hatta cumhurbaşkanı oldu.

Demirel itiraf etti. Oradaymış 4 Aralık'ta, 1945 yılının. Özal da... Erbakan'ı ise hatırlamıyor...

(Takunyalılar da sizin eseriniz Paşam. Köy Enstitülerini tasfiye ettikten sonra, İlk İmam Hatip Okulunu 1949 yılında açma onuru da size ait Paşam...)

'Matbaayı biraz dağıtın' dediniz dağıttılar, sonra paylarını aldılar siyaset dünyasında yükselerek...

TAN matbaası baskını, aynı zamanda 6-7 Eylül olaylarının provasıdır, tam 10 yıl önce...

O zaman faşizmin yenilgisinden sonra yeni bir dünya kurulurken sosyalistlerin susturulması gerekiyordu.

Bir paşamız DEHAP'lılar için 'bindirilmiş kıtalar' deyimini kullandı, ama ben ise asıl 'bindirilmiş kıtaları' Ermeni Konferansı'nın kapısında gördüm.

Hükümet, hükümet olursa, güvenlik güçleri görevini yaparsa, hiçbir sorun çıkmayacağını da...

Ve 1896 yılının Anadolu'sunda ve İstanbul'unda, 1908 Adana'sında, 1915'te, 1930'lar Trakya'sında, 1945 Aralığında TAN matbaası, Cağaloğlu ve Beyoğlu tahribatında, 1955 yılının 6-7 Eylül'ünde, 1969 İstanbul Kanlı Pazar'ında, 1977 1 Mayıs'ında, 1978 Maraş'ında, 1993 Sivas'ında, ne hükümet vardı ortada, ne yurttaşları korumakla görevli güvenlik güçleri. Benzer yöntemlerin farklı gruplara karşı nasıl sahneye koyulduğunu hatırladım.

Dışardaki güruh, biz buradayız diyordu. Sanki bizlere, 'ben bunu görmüştüm' duygusunu yaşatmak için.

Dolayısıyla o trajik dönemi daha içseleştirmek için, bütün bunların nasıl olduğunu algılamak için bundan daha iyi bir performans olamazdı.

(ÖZGÜR GÜNDEM – Sezai SARIOĞLU – 26.9.2005)

HARAVGİ:

“Bütün baskılar Türkiye’ye”

Karşı deklarasyonun önemine bilinçli ve kasıtlı olarak karşı çıkanlar, doğru bir yanıt aldılar. Gelişmelerden dolayı, Kıbrıs içinde ve dışında ‘hayal kırıklığına uğrayanlar ve üzüntü duyanlar’ ; Türkiye’nin, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin de dahil olduğu AB’nin on yeni üyesiyle Gümrük Birliği Genişleme Protokolü’nü, ‘Birlik ile müzakere sürecinde değil, çok yakında uygulaması gerektiğini ifade eden Avrupa Parlamentosu Dış İlişkiler Komitesi Türkiye Raportörü Hollandalı Camiel Eurlings’i iki gündür dinliyorlar. AB’nin, Türkiye’yi yükümlülüklerine uymak zorunda olduğunu anlamaya mecbur bırakma yönündeki kararlılığı, yalnızca Eurlings’in yaptığı açıklamadan değil, aynı zamanda Komisyon’un ve Avrupa Parlamentosu gibi, Birliğin diğer kurumlarının bir dizi siyasi kararından ve belgesinden ortaya çıkmaktadır.

Kendi gazelinde ısrar eden, kabadayılık rolü oynamakta direnen ve neredeyse Türk düzeninin Birliğe değil, Birliğin Türk düzenine uyması gerektiği mesajını veren Türkiye, bunda sonra da aynı katılıkla değerlendirilecektir.

Türkiye, Amerikan ve İngiliz dostlarının ve müttefiklerinin desteğini hissetmeye devam edebilir, ancak karşı deklarasyon metni konusunda görüş birliğine varılması amacıyla COREPER’de gelişen bu süreç, onun rakip korkusunun olduğunu kanıtladı. Kıbrıs’ın tezleri, Kıbrıs’ın taleplerinin mantığını ve haklılığını anlayan üye devletlerin birçoğu tarafından destek buldu. Kıbrıs’ın (kendini beğenmişlikle değil, kendi kendine saygıyla), AB’nin temelini oluşturan değerleri savunduğu ve sonuna kadar savunacağı herkes tarafından anlaşılmıştır. Öte yandan Kıbrıs, bu değerleri Kıbrıslı Rumların ve Kıbrıslı Türklerin de dahil olduğu AB’nin bütün vatandaşlarının paylaşmasını istiyor.

Bu, uluslararası ve Avrupa atmosferini incelemeyi ve bir metnin satırlarını okumayı bilenler açısından, Kıbrıs’ın davası ile ilgili bir kazançtır.

AKEL, popülizm ve demagojiden uzak, Kıbrıs’ın vereceği mücadelenin zorluğunu bilerek, ancak öncelikle açık hedef ve talepler ortaya koyarak, bu süreç için çalıştı. AB faktörünün, aldatmacalar olmadan, mümkün olan en büyük derecede değerlendirilmesini isteyerek...

Basiret ve sorumluluk duygusuyla, vatanseverlik taçları olmadan, ümit edileni değil, mümkün olan şeyleri talep ettik. Başardık da... Bu yüzden, bütün siyasi güçlerin üzülmemesi ve hayal kırıklığına uğramaması gerekmektedir. Meğer ki, AB’nin meleklerden yaratılmış bir dünya olduğuna inansınlar...

(HARAVGİ – 25.9.2005)

POLİTİS:

“Sömürgeciler karşısında zafer kazandık!..”

Makarios DRUSİOTİS

3 Eylül, Newport:

AB Dönem Başkanı İngiltere, Türkiye’nin Kıbrıs Cumhuriyeti’ni tanımadığı yönündeki açıklamasına cevap olarak, AB’nin karşı deklarasyonu ile ilgili çok tatmin edici bir taslak sunuyor. Lefkoşa, Fransa’nın desteğinden cesaret alarak, bunu reddediyor.

10 Eylül, Londra-Paris:

İngiltere, karşı deklarasyon metninde Fransa ile anlaşıyor. Lefkoşa, İngiltere’ye uluyor, çünkü güya Fransa’yı baştan çıkarttı.

14 Eylül, Lefkoşa:

Fransa’nın Kıbrıs Büyükelçisi Hadelin De La Tour-Du Pin, ‘Politis’ gazetesine verdiği demeçte, Kıbrıs Hükümeti’ne AB’den çıkış kapısını gösteriyor. Kanallar Fransa Büyükelçisi’nin demecini gizliyorlar ve İngilizlere yükleniyorlar.

14 Eylül, New York:

Karamanlis-Tassos görüşmesi... Yunanistan Başbakanı, Kıbrıs Cumhurbaşkanına taslağı kabul etmesini tavsiye ediyor. İngilizlere bazı değişiklikler yaparak, duruma yardımcı olmaları konusunda baskı yapmayı üstleniyor.

15 Eylül, Brüksel:

Kıbrıs’ın AB’ndeki Daimi Temsilcisi Nikos Emiliu, İngilizlerin bir taslağını daha reddediyor. Kıbrıs Heyeti, basına, Emiliu’nun elini masaya vurduğunu ve İngiltere’nin Temsilcisine, şunu söylediği konusunda bilgi sızdırdı: ‘Sömürgecilik dönemi bitti!’

20 Eylül, Brüksel:

Kıbrıs, Newport’taki taslaktan özlü değişiklikler yapılmadan, karşı deklarasyon metnini kabul ediyor.

21 Eylül, Lefkoşa:

Tassos Papadopulos, İngilizleri suçlayarak ve Fransızlara minnet ifade ederek (!) karşı deklarasyonun tatmin edici olduğunu açıklarken, Medya ‘Zafer kazandık!’ diye haykırıyor.

Son üç haftada olup bitenler, kanalların haber bültenlerinde ve gazetelerin ilk sayfalarında yayınlandı.

(POLİTİS – Makarios DRUSİOTİS – 25.9.2005)

FİLELEFTHEROS:

“Türkiye suçtan arındırılmış olarak üyelik müzakerelerine başlıyor!...”

Averof NEOFİTU (DİSİ Başkan Yardımcısı)

Avrupa Konseyi, 17 ve 18 Haziran 2004 tarihlerinde gerçekleştirdiği zirve ile, Türk hükümetinin Kıbrıs sorununda kapsamlı çözüm bulunması konusunda BM Genel Sekreteri’nin olumlu katkısından memnuniyetini bildirdi.

Gerçekte, referandumlardan birkaç hafta sonra Kıbrıs Hükümeti, Türkiye’nin suçtan arındırılmasında avukatlık yaptı. Cumhurbaşkanı Tassos Papadopulos, 21 Haziran 2004 tarihinde yaptığı açıklamayla şunu vurguladı: ‘Türkiye kuşkusuz, 30 yıldır Kıbrıs sorununda görüşmeyi reddederek ortaya koyduğu uzlaşmazlığı ve retçiliği ile kıyaslandığı zaman, yapıcı bir tutum sergiledi.’ (21 Haziran 2004 tarihinde yaptığı açıklamalardan alıntı).

Daha sonra, Avrupa Komisyonu Türkiye’nin üyelik yönünde ilerleme ile ilgili raporunu ve tavsiyesini hazırlarken, 11 Ekim 2004 tarihinde Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Dışişleri Bakanı’nın yazılı açıklamasıyla, taleplerimizin çıtası ortaya kondu:

1. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin tanınması.

2. Gümrük Birliği ile ilgili Protokolün imzalanması.

3. Kıbrıs gemileri için ambargonun kaldırılması.

4. Kıbrıs uçaklarının Ankara FIR hattı üzerindeki uçuş yasağının kaldırılması.

5. Türkiye’nin, Kıbrıs’ın bölgesel ve uluslararası örgütlere katılımını veto etmekten vazgeçmesi.

6. Türkiye’nin yeni Ceza Kanunu’nun 305. maddesinin uygulanması, özellikle de Türkiye’nin Kıbrıs’a ilişkin politikalarıyla ilgili olanı...

7. İşgal askerlerinin geri çekilmesi.

8. Türkiye’nin Kıbrıs sorununda adil, kalıcı ve karşılıklı kabul edilebilir bir işbirliği için yapıcı bir işbirliği yapması.

9. Maraşlıların geri dönmesi.

10. Türk yerleşiklerin gelmesine moratoryum konulması.

11. İnşaat alanındaki gelişmeye moratoryum konulması.

Nitekim Tassos Papadopulos, 17 Aralık tarihinde, Türkiye’nin üyelik müzakerelerine başlamadan önce yani 3 Ekim tarihinden önce Gümrük Birliği Protokolünü imzalayacağı yönündeki açıklamayla yetindi.

Ancak Cumhurbaşkanı Papadopulos, 16-17 Aralık 2004 tarihindeki Brüksel Konseyi kararlarına ilişkin olarak, 19 Aralık tarihinde şu açıklamayı yaptı: ‘Avrupa Konseyi kararı alınmadan önce, uzun ve yoğun istişarelerde, AB’nin bütün güçlü ülkelerinin liderleriyle, Türkiye’nin, 3 Ekim 2005 tarihine kadar, Gümrük Birliği Genişleme Protokolünü imzalamaması ve uygulamaması halinde, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin, Türkiye ile AB’nin üyelik müzakerelerine başlamasına razı olmamaya hakkı olduğuna açıklık getirdim. Bu uyarı ve siyasi tezi, resmi bir yöntemle, Avrupa Konseyinin son oturumunda dile getirdim ve tutanaklara geçirilmesini istedim.’

Cumhurbaşkanı Tassos Papadopulos, 18 Aralık 2004 tarihinde, Brüksel’deki basın toplantısında, gazetecilerin, Türkiye’nin, Kıbrıs sorununun çözümü için çalışması yönündeki yükümlülüğü ve Türkiye’nin bu yönde ilerleyeceğine inanıp inanmadığı yolundaki sorunlarını yanıtlarken şunları söyledi: ‘A solution to the Cyprus problem would be better. And immediate establishment of diplomatic relations would have been better. But we must be realistic. I believe what the Protocol contains, concerns issues such as movement of people, movement of foods, transportation, and many other issues. It’s not just the Protocol. So, the implementation of the Protocol, not only the commitment to signing it but its implementation, yes, its would bring about satisfactory position. I don’t know if it’s a question of trust, but if they don’t do it, they simply don’t start negotiations. Like one head of state told me after remark ı made before, ‘... I will not regret its very much’’

Türkiye 29 Temmuz tarihinde Protokolü imzaladı, ancak imzalarken, Kıbrıs Cumhuriyeti’ni tanımadığı yönünde bir açıklama yaptı. Haftalarca, Türkiye’nin kabul edilemez açıklamasına cevap olarak, Avrupa’nın karşı deklarasyon yayınlaması için mücadele verdik.

Nitekim 21 Eylül tarihinde, bir önceki taslaklara kıyasla iyileştirilmiş, ancak istediklerimizi vermeyen bir açıklama yayınladı. Türkiye, artık hiç engelsiz üyelik müzakerelerine başlayacaktır.

Dışişleri Bakanı’nın, yolun ortasında kaybedilen on bir maddelik talebine ne olduğu sorusu akıllara gelmektedir.

Suçtan arındırılmış bir Türkiye’nin, 3 Ekim tarihinde üyelik müzakerelerine başlamasını bunlarla nasıl başardık:

a) Tek bir asker bile çekilmesine gerek kalmadan.

b) İşgal edilmiş topraklardan tek bir inç bile geri verilmeden.

c) Kıbrıs Cumhuriyeti’ni tanımadığı yönünde kışkırtıcı bir açıklama yaparken.

d) Adaya yerleşik getirmeye devam ederken.

e) Kıbrıslı Rumların topraklarını gasp etmeye devam ederken.

Başka bir deyişle, müzakere çerçevesine normalleşme ifadesinin eklenmesinden tatmin olurken... İşgal gücü ile normalleşme, normal olmayan bir durum ile normalleşme, yasa dışılık ile normalleşme...

(FİLELEFTHEROS – Averof NEOFİTU – 26.9.2005)

DEUTSCHE WELLE

Çeçenistan'da halk açlık sırında ve ölimle burun buruna yaşıyor

Ekonominin savaş yüzünden gerilediği Çeçenistan, yoksulluk ve işsizlik açısından Asya ülkeleri arasında ilk sıralarda yer alıyor. Afrika’ya yoğunlaşan dünya, Çeçenistan'daki açlık trajedisini göremiyor. Rusya Ekonomik Gelişim ve Ticaret Bakanlığı, Çeçenlerin % 90'ından fazlasının açlık içinde yaşadıklarını kaydetti. Bakanlık, Çeçen nüfusunun % 91'inin en fakir kategorisinde yer aldığını bildirdi. Rusya Ulusal İstatistikler Bürosu'nun web sitesine göre, Aralık 2004’ten bu yana Rusya’daki yoksulluk sınırı 72 Euro. Çeçenistan'da kişi başına düşen aylık gelir ortalaması, kendisinden hemen sonra gelen komşusu İnguşetya ile karşılaştırıldığında oldukça düşük. İnguşetya'da, aylık ortalama gelir 5.141 ruble iken bu rakam Çeçenistan'da sadece 1.350 ruble.

Diğer taraftan, Çeçen Milli Kurtarma Komitesi Başkanı Ruslan Badalov da Çeçenistan’ın çok büyük bir toplama kampı gibi göründüğünü söyledi. İnguşetya merkezli olarak kurulan ve ağırlıklı olarak mültecilerle ilgilenen bir Çeçenistan NGO’su konumunda olan Çeçen Milli Kurtarma Komitesi Başkanı Ruslan Badalov, açıklamasında, Rus Hükümeti’nin 'Antiterör Operasyonu' adı altında Çeçenistan'da yürüttüğü operasyonun, sivil halkın yok edilmesine yönelik başlattığı savaşın devamı olduğu söyledi. Rus Hükümeti’nin, anti terör operasyonlarına son verildiği yönünde 18 Nisan 2002’de bir açıklamada da bulunmasına karşın, savaşın tam altı yıldır devam ettiğini vurguladı ve “Savaşın bitmesi için Rusya Hükümeti’nin siyasi iradesi gerekli” diye konuştu. En radikal yollardan biri olarak Duma Başkan Yardımcısı Vladimir Jirinovski'nin bombayı atmak ve Çeçenistan'ı yakıp kül haline getirmek teklifinin bulunduğunu hatırlatan Badalov’a göre, bu Rusya’da konuşuluyor ve bu düşüncede olan siyasetçiler de halen siyasetin içinde. Savaşın hemen sona erdirilmesi gerektiğinin altını çizen, Rus askerlerinin 1996 yılında olduğu gibi yine bölgeden çıkması lazım geldiğini anlatan Badalov, Rusya hükümetinin de AKPM, AGIT, AB, BM gibi uluslar arası organizasyonlar işbirliği ile barış için Çeçen liderlerle müzakereye oturmasını ve çifte standarttan kaçınmasını da istedi.

Diğer taraftan, Rusya’nın istihbarat servisi FSB’nin eski subaylarından Aleksander Litvinenko’nun Rus-Çeçen savaşına ilişkin açıklamaları da dikkat çekici. Aleksander Litvinenko, “80 yıllık Sovyet yönetimi boyunca insanların zihnine yerleştirilen nefret, şaşırtıcı bir şekilde bugüne kadar geldi” ifadesinde bulundu. Litvinenko sözlerine şöyle devam etti: “Bir Sovyet insanına, başlangıçta kendine yabancı olan her şeyden nefret etmesi öğretiliyor, sonra da bu kişi, günlük yaşamında bunu uyguluyor. Sağlıklı bir analiz yaptığımızda, SSCB’nin parçalanma sebebinin, Sovyet sistemi tarafından bu insanlar arasına sokulan nefret ve öfke olduğunu görmemek mümkün değil. SSCB’nin yıkılışı oldukça tabiiydi; 'parçala ve yönet' kuralına göre oluşturulmuş herhangi bir imparatorluk, yapısının parçalarından biri olan, insanlar arasındaki öfke ve nefret olmadan, sınırlarını on yıl bile koruyamaz. Bu yüzden, Putin'in bazı güvenlik görevlileri, yıkılmış imparatorluğu eski haline getirmeye, Rusların zihinlerinde her şeye karşı öfke ve nefret doldurmayı amaçladılar. Ancak, bu çabalarında başarılı olamadılar. Savaşın bilançosu, evleri havaya uçurulmuş, öldürülmüş ve sakat bırakılmış yüzbinlerce masum insan ve bunun yanı sıra bir hiç uğruna ölen askerler. Özel birlikler, özel gazlar, tüm bunlar Çeçenistan gibi bir ülkeyi sel gibi bastı.”

Rus İnterfax haber ajansında yer alan bir açıklamada Litvinenko’yu teyit eder nitelikte. Rusya, Çeçenistan’da yaşadığı kayıplar konusunda sürekli olarak çok düşük rakamlar öne sürüyor. Özellikle ölü ve yaralı sayıları önemli oranda saklanıyor.

1994-96 yılları arasında ve 1999’dan bu yana Çeçen güçleri ile Rus ordusu arasında yaşanan çatışmalarda 160.000 kişinin öldüğü ve bunun büyük bölümünün Çeçenlerin oluşturduğu kaydedildi. Çeçenistan’da yaşanan sivil kayıplar konusunda resmi bir bilanço ise yapılmadı. İnsan hakları örgütleri ülkede öldürülen sivillerin sayısını 70.000 olarak tahmin ediyor.

Rus devlet propagandasının tüm çabalarına rağmen, Çeçenler ve başta Rus Asker Anneleri olmak üzere Rus vatandaşlarının büyük bir kısmı da Çeçenler ile Rusya arasında barış görüşmeleri yapılmasını istiyorlar. Buna bağlı olarak da, tüm sivil toplum ve siyasi kuruluşların, Rus iktidarına baskı yapmasını ve Çeçen ihtilafının, acilen ve barışçı yöntemlerle çözülmesini bekliyor.

(DEUTSCHE WELLE – 26.9.2005)

MEDYAYA TAKILANLAR

Avusturya'da milli marş tartışması

Avusturya’da milli marş tartışması yaşanıyor. Tartışmanın odağında marşın 1947'de yazılan sözlerinde cinsiyet ayrımcılığı yapıldığı iddiaları var. İddianın sahibi, Avusturya Sağlık Bakanı Maria Rauch-Kallat, marşın sözlerinin değiştirilmesi gerektiğini savundu. Aynı zamanda ülkesinin kadınlardan sorumlu bakanı da olan Rauch-Kallat'ın Sözcüsü Daniela Rczek, "Milli marşta sadece asil erkeklerimizden bahsediyoruz. Bakanımız tüm Avusturyalıların, marşlarını söylerken, aynı zamanda asil kadınlarımızdan da bahsetmelerini istiyor. Çünkü Avusturyalı kadınlar farklı alanlarda; örneğin bilimde, ekonomide, siyasette, kültürde harika işler başarıyorlar" dedi. "Dünyanın Milli Marşları" adlı kitabın yazarı Michael Bristow ise Avusturya milli marşının sözlerinde yapılacak herhangi bir değişikliğin hemen hemen 'emsali görülmemiş' bir uygulama olacağını söyledi. Michael Bristow ayrıca Avustura milli marşının bestesi ve sözlerinin, 1946'da ulusal çapta bir yarışmada, 2000'den fazla eser arasından seçildiğine dikkat çekti. Avusturyalı bakanın önerisine, muhalefetteki Sosyal Demokratlar ve Yeşiller'den destek geldi. Avusturya Başbakanı Wolfgang Schüssel ise Sağlık Bakanı'ndan resmi tatilleri olan 26 Ekim'de, milli marşlarıyla ilgili önerisini hükümete sunmasını istedi. Schüssel, hükümetinin daha sonra bu konuda bir karar alacağını açıkladı.

(BBC – 28.9.2005)

THE WASHINGTON TIMES

“Zorlu tırmanış”

Tülin Daloğlu

Önümüzdeki pazartesi günü, Türkiye büyük olasılıkla Avrupa Birliği'ne üyelik için müzakerelere başlayacak. Şimdi akıllardaki soru, Türkiye'nin mitolojideki "Sisifos'u çağrıştıran geçmişinin ilerlemeyi değiştirip değiştirmeyeceğidir. Aralık ayında, AB liderleri Türkiye'nin üyelik görüşmelerine başlamak için bütün kriterleri yerine getirdiğinde hemfikir oldular. Ancak bugün, bunun, tamamen iyi bir fikir olup olmadığı konusunda çelişiyorlar. Türkiye'nin üyeliğine karşı çıkanlar hala, coğrafyadan kültüre, dinden nüfusa kadar çeşitli konulara ilişkin sorunlara işaret ediyorlar. Ancak, son zamanlarda yaşanan sorunlar Kıbrıs konusundan kaynaklandı.

Kıbrıs sorunu neredeyse 40 yıllık bir geçmişe dayanıyor, ancak ilk kez BM destekli bir barış planı nisan ayında referanduma sunuldu. Tam AB üyeliği sözü verilen Kıbrıslı Türklerin planı kabul ettikleri sırada; Kıbrıslı Rumların çoğunluğu planı reddetti. AB, referandumu, Kıbrıslı Rumların tam üyeliğine bir engel olarak görmedi ve dolayısıyla Kıbrıs mayıs ayında üye oldu. AB aralık ayında Türkiye ile üyelik konusunda müzakerelere başlamaya karar verdiğinde, Türkiye, Kıbrıslı Rumlar da dahil olmak üzere gümrük birliği anlaşmasını 10 yeni AB üyesini kapsayacak şekilde genişletti. Ancak Türk hükümeti, Kıbrıs Rum yönetimini tanımayacağını söyleyen bir açıklama yayımladı.

Sonuç olarak, AB'ye üye ülkeler, üyelik müzakereleri sırasında Türkiye'nin Kıbrıs Rum yönetimini adanın tek temsilcisi olarak tanıması gerektiğinde, aksi takdirde bunun Türkiye'nin üyelik sürecini raydan çıkarabileceği konusunda bir açıklama yapılması üzerinde hemfikir oldular. Kıbrıs Rum Cumhurbaşkanı Tassos Papadopulos, ülkesinin tanınmasını Kıbrıs sorununun çözümüne bağlamanın kötü bir karar olacağını söyleyerek, bu açıklamaya karşı çıktı. Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan da, AB'nin deklarasyonunun yeni bir koşul içerdiğini belirtti ve Birliği kendi standartlarıyla "kaba" bir diplomatik tavır takınmakla suçladı. Sonunda ne olacağına dair şu anda bir gösterge yok.

Pek çok kişi, Türkiye'nin AB'ye üyelik sürecinin büyük olasılıkla Kıbrıs konusu yüzünden raydan çıkabileceğini düşünüyor ve AB'nin Kıbrıslı Türklere verdiği sözleri sorguluyor. Avrupalılar belki, Kıbrıslı Türklere verdikleri sözü tutup, yaptırımları kaldıracaklar. Referandumdan önce, AB Kıbrıslı Türklere birbiri ardına sözler verdi ve şimdi, neredeyse AB'deki hiç kimse, Kıbrıslı Türklerin de adada yaşadığını hatırlamıyor. Türk Dışişleri Bakanlığı'ndan yapılan açıklamada, "Kıbrıslı Türklere, onların durumlarına, haklarına ve beklentilerine aldırmamak, büyük bir haksızlıktır" şeklinde belirtildi.

Kötümser tahminlerde bulunulduğu bir sırada, Yunanlıların uluslararası politikaları şekillendirmedeki başarısını kabul etmek mükemmel bir zamanlama olabilir. Yunanlı filozoflar ve politikacılar, Batı kültürünün önemli bir yapı taşı oldular. Türkiye'nin hikayesi, bir Yunan mitolojisine benzetilebilir -Sisifos, dik bir tepeye bir kayayı itmek, en tepeye geldiğinde de düşen kayayı tekrar çıkarmakla ebedi bir cezaya çarptırılır.- Şimdi Türkiye en tepede. AB, Türkiye'nin demokratikleşme çabalarına başarılı katkılar sağladı. Ülke, AB'ye kabul edilmesini hızlandırmak için muazzam reformlar gerçekleştirdi. Taş diğer tarafa düşmeye başladığında, "medeniyetler çatışması" çıkmasını bekleyenler yanılacaklar.

11 Eylül sonrasında, Türkler, Batı medeniyetinin "gülünç" kahramanları olmaya mükemmel adaylar oldular ve bu onları hayal edilemez bir şekilde mutlu etti. Ancak, insanlar bu kadar uzun süre bekledikten sonra, bu mutluluğun onların kaderleri olduğunu kabul etmeleri zor. Türkiye Dışişleri Bakanı Abdullah Gül kısa süre önce, pek çok kişinin Türkiye'nin AB ile ilişkilerini kışkırtmaya çalıştığını söyledi; hem içeride hem de dışarıda bazıları kayayı tekrar tepenin altına, başladığı yere itmek istiyor.

Aslında, Türkiye'nin üyeliğini engellemek için pek çok nedenden biri de, bağımsız bir Avrupa dış politikasının ve savunma politikasının gelişmesini geciktirmek ya da sadece Avrupalı ortaklarını zayıflatmak için Amerikalıların AB içinde bunu bir "Truva atı" olarak kullanacakları yönündeki anlayıştı.

Ancak Truva atı hiç beklenilmeyen taraflarca yerleştirilebilir. Yunanlıların, Kıbrıs sorununu çözmeden AB'ye sundukları hediye, Kıbrıs Rum yönetimiydi. Kaçınılmaz bir şekilde, bu sorun Türkiye'nin katılım müzakerelerinde ağırlık taşıyacaktır. Bu arada, Yunanistan Başbakanı Kostas Karamanlis kısa süre önce, Avrupalı bir Türkiye'nin herkesin çıkarına olacağını söyledi ve hatta AB'yi sözünden cayması ve Türkiye ile tam üyelikten ziyade "imtiyazlı ortaklık" için müzakere etmemesi konusunda uyarıda bulundu. Şayet söylediği şeyi kastediyorsa, Karamanlis Sisifos'u (Türkiye) tepeye doğru itmekten ve Kıbrıs'ın da Truva atı olmayacağını ispatlamaktan vazgeçebilir.

Ancak şimdilik hiç kimse, önümüzdeki pazartesi günü ileri doğru atılacak bu büyük adım için bir kutlama yapmaya istekli görünmüyor. Çok fazla AB yanlısı olan Türkler bile, kabul edilmelerinin zaruri olmadığını; bekleyip kısmetlerine ne çıkacağını görmek zorunda olacaklarını söylüyorlar. Ve kısmetlerinde çıkan da 21.yy'ın kaderini belirleyecek.

(THE WASHINGTON TIMES – Tülin DALOĞLU - 27.9.2005)

RADİKAL

Ankara havası: Sıkıntılı bekleyiş

Murat Yetkin

Ankara'da Avrupa Birliği gerilimi neredeyse elle tutulur yoğunlukta yaşanıyor. Gerilimin nedeni, yarın Türkiye'nin üyelik müzakerelerine başlaması konusunu görüşmek üzere bir kez daha toplanacak olan AB üst bürokratlarının üzerinde anlaşmaya varması beklenen müzakere çerçeve belgesi. Bu belgenin mevcut taslaktan daha geride çıkması, Türkiye'nin önüne, kabul edemeyeceği maddelerin sürülmesi halinde nasıl bir tavır alınacak? yanıtı diplomatlarca, ama daha da çok, kararı alacak olan hükümetçe düşünülen soru bu.

Son birkaç ay içinde meydana gelen gelişmeler, üyelik müzakerelerine 17 Aralık 2004'te öngörüldüğü üzere 3 Ekim'de başlanacağından emin görünenlerin zihninde bile soru işaretlerine yol açmış bulunuyor.

Hükümet, hem Başbakan Tayyip Erdoğan, hem de Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ün ağzından, AB dönem başkanlığını yürüten İngiltere yetkilileri başta olmak üzere AB hükümetlerine, müzakere belgesinde hangi unsurlar olursa itiraz edeceklerini, Meclis'in böyle bir kaide üzerine oturacak olan ek protokolü onaylamayabileceğini, ABD ile Irak savaşı üzerine yaşanan türden yeni bir 1 Mart krizinin yaşanabileceği imasıyla açıklıyorlar.

Türkiye'nin itirazı, esas ve usule dönük olmak üzere iki başlık altında toplanabiliyor. Esasa ilişkin endişe, müzakere belgesinde Türkiye'nin hedefinin açıkça ve başka anlam gelmeyecek şekilde ifade edilmesi. Özetle, hedefin tam üyelik olduğu ifadesinden sapılmaması. Yetkililer, Türkiye'nin tam üyelik dışında bir hedefi seçenek olarak bile tartışmayacağını, dolayısıyla böyle bir durumda masaya bile oturmayabileceğini anlatıyorlar.

Anlatıyorlar ama, AB üyesi bazı ülkelerin Türkiye'yi Avrupa'nın yalnızca

bekçisi yapıp, bahçeye almamaya yönelik, siyasi ahlak dışındaki çabaları dinmiyor. Avusturya'nın, Türkiye'ye imtiyazlı ortaklık seçeneğinin belgeye konulması yönündeki ısrarı, Avrupa gazetelerinde dahi asırlar öncesinden kalan bir 'Viyana kompleksi' olarak niteleniyor. Avusturya'nın bu talebe karşılık, Katolik nüfuslu Hırvatistan'ın, savaş suçlusu generali teslim etmesine gerek olmadan üyeliğe kabulü pazarlığı yapması ise, Avrupa'nın

İkinci Dünya Savaşı yıllarında kaldığı varsayılan korkunç yüzünü akla getiriyor.

İkincisi, usule ilişkin endişe ise, müzakere sürecinin sürdürülebilir

olmayabileceği üzerine kurulu. Yani Türkiye'ye imtiyazlı ortaklık önerilmese de, müzakere süreci boyunca önüne öyle ara aşamalar yerleştirilebilir ki, Ankara devam edemez duruma gelir. Kırbıs'ta bir çözüme ulaşılmadan Kıbrıs Cumhuriyeti'nin tanınması, Kıbrıs Türkleri üzerindeki izolasyonlar hafifletilmeden Türk liman ve havaalanlarının Kıbrıs Rum bandıralı gemi ve uçaklara açılması için belli tarihler konulması, Türkiye'nin NATO'daki veto gücünü Kıbrıs Cumhuriyeti'ne karşı kullanmaması, ya da Türk işgücünün AB pazarlarından süresiz kısıtlanması gibi konular bunlar.

Hâlâ içten içe beklenen ve umulan, AB'nin Türkiye'yi kendisinden kopartacak ifadelerden kaçınacak olması ve 3 Ekim'de müzakerelere başlanması.

Ancak örneğin dün Almanya Şansölyesi Gerhard Schröder'in 'Türkiye ile müzakereler özel olacak, Avrupa'nın bazı koşullarını görmesi lazım' türünden açıklamaları, moralleri iyice bozuyor.

Ankara, 'hayır' dendiği takdirde bunun ekonomiye etkilerinin ne olacağı çalışması yapacak kadar, Merkez Bankası'na bu konuda özel önlemler düşündürecek kadar ciddiye alıyor, küçük de olsa var olan bu ihtimali. Bu ihtimal, bürokraside de, hükümet çevrelerinde de konuşuluyor.

İyimserlerin, "Makulü normalde arayalım, akıllarını kaçırmadılar" dışında güvendikleri dal, 25 üyeli AB'nin bağlayıcı kararlar alma konusundaki zafiyeti. Ancak 25'lerin Türkiye'nin Kıbrıs deklarasyonuna karşı deklarasyon yayımlamak konusunda uzlaştığını unutmamak gerekiyor. Zaten sorunun bir kısmı da Ankara'nın rahatsızlığını açıkladığı bu karşı-deklarasyondaki ifadelerin müzakere belgesinde yerini bulması ihtimali. AB tarihi bir karar verecek. Bakalım karar ileri doğru mu, geriye doğru mu olacak.

(RADİKAL – Murat YETKİN – 28.9.2005)

SABAH

Muhaliflerin yeni talebi: Deklarasyon TBMM'de oylanmasın

Stelyo BERBERAKİS

Yunanistan Dışişleri Bakanı Petros Molivyatis, Türkiye'nin üyelik müzakereleri ve Kıbrıs sorunundaki son gelişmeler hakkında meclis dış ilişkiler komisyonuna verdiği bilgilerden sonra basına açıklamalarda bulundu. Bakan Molivyatis, "Ani bir değişiklik olmadıkça, Türkiye'nin AB üyelik müzakereleri 3 Ekim'de başlayacak" dedi. Yunanistan ve Kıbrıs Rum hükümetinin, müzakere çerçeve belgesini kabul ettiklerini ve hiçbir çekinceleri kalmadığını da belirterek "Gerek karşı deklarasyon, gerekse üyelik çerçeve belgesi Yunanistan'ın da, Kıbrıs Rumları'nın beklentileri doğrultusundadır" diye konuştu. Yunan ve Rum basınında yer alan haberlere göre AB'nin 25 ülkesi tarafından "benimsenen" ve yarın COREPER tarafından onaylanması beklenen çerçeve belgesinde "Türkiye'nin Kıbrıs Rumları'nın uluslararası kuruluşlara katılmalarına vetosunu kaldırması, Rum gemilerine limanlarını açması, komşu ülkeleriyle arasındaki anlaşmazlıkları barışçı yollardan çözmesi" gerektiği gibi ifadeler yer alıyor. Buna karşın AB ülkeleri arasında çıkan diğer bir ihtilaf, TBMM'de onaylanarak yürürlüğe girecek ek protokolün yanında yapılan "Rum kesimini tanımama" deklarasyonunun Meclis'te görüşülmemesi şartının koşulup koşulmamasıyla ilgili. Atina'ya gelen haberlere göre AB Genişleme Komiseri Olli Rehn, Türkiye'nin söz konusu deklarasyonu TBMM'ye getirmesine karşı çıkıyor. Konuyla ilgili tartışmaların perşembe gününe kadar ürmesi bekleniyor.

(SABAH – Stelyo BERBERAKİS – 28.9.2005)

SİMERİNİ:

“Türkiye’nin yükümlülükleri”

Bunu yeniden göreceğiz: Eğer Lefkoşa, geçtiğimiz Aralık ayında Brüksel’de yapılan Zirve Toplantısında, özlü taleplerinde ısrar etmiş olsaydı, bugün ne Türkiye deklarasyon yayınlayacaktı, ne AB karşı deklarasyon yayınlayacaktı, ne de Türkiye, bütün bu tahammül edilemez kışkırtıcı açıklamaları yapacaktı. Atina ve Lefkoşa, kelime ve yorumların bu saçma oyununda sürükleniyor. Türkiye, üyelik için adaydır. Türkiye, ‘25’lerin’ Avrupa’sının üyesi olabilmek için, üyelik sürecinin gerektirdiklerini yerine getirmek zorundadır. Daha önce üyelik için aday olan diğer ülkelerin aksine, Ankara için farklı kriterler geçerli olamaz. Nitekim, Ankara yükümlülüklerine yanıt vermek zorundadır.

Gözlemlenen nedir? Bir yandan Türkiye, küstah ve kibirli bir şekilde Avrupa’yı ala carte olarak istemektedir. Yani Türkiye, üyeliğinin maddelerinden sadece kendi milli çıkarlarına hizmet edenleri uygulamak istiyor. Daha açık söylemek gerekirse, Ankara, Avrupa’nın, kendi küstah taleplerine uymasını istiyor, tam tersini değil! Ankara, 29 Temmuz tarihinde imzaladığı Gümrük Birliği Genişleme Protokolü ile birlikte, Kıbrıs Cumhuriyetini tanımadığı yönünde yaptığı açıklama bu çerçeve dahilindedir. Ancak Ankara’nın, üyelik sürecinde ilerleyebilmesi için, Kıbrıs Cumhuriyeti’ne ihtiyacı vardır. Öte yandan Avrupa’nın Türkiye’nin ağlanacak davranışı karşısında gösterdiği hoşgörü inanılmazdır.

AB sadece iki faaliyette bulunmalıdır:

1. Zamanı karşı deklarasyon hazırlamakla geçirmek yerine, Türkiye’ye açıklamasını derhal geri çekmesini öğütlemelidir.

2. Türkiye, Birliğin bütün üye devletlerini tanımalıdır, aksi taktirde üyelik süreci ilerleyemez.

Ortaklarımız, bunları söylemek yerine, AB Dönem Başkanı İngiltere, aynı zamanda güçsüz ve cesaretsiz Yunanistan ve Kıbrıs tarafından sürüklenerek kelimelerle akrobasi yapıyor. Bugün COREPER’in yeni toplantısında, müzakere çerçevesi ile birlikte, siyasi açıklama planının ortaya konması bekleniyor.

İngiltere Dışişleri Bakanı Jack Straw’un, Türk meslektaşına, Türkiye’nin yükümlülük ve taahhütlerini vurgulaması, aynı zamanda ülkesinin üyelik müzakerelerini, AB’nin 25 ülkesi ile yapacağını hatırlatması bekleniyor. Merak ediyor ve soruyoruz: Eğer Türkiye yeniden Avrupa’ya meydan okumakta ısrar ederse, Lefkoşa Türk biletini yeniden imzalayacak mı? Yani Avrupa toprağının işgalcisini ödüllendirecek mi ve Avrupa yeniden rezil edilmemizi onaylayacak mı?

(SİMERİNİ – 28.9.2005)

HARAVGİ:

“Talat bizi şaşırtıyor”

Niki KULERMU

Kıbrıs Türk toplumu lideri Mehmet Ali Talat’ın şikayet etmesi anlamsızdır. Eğer ‘Denktaşlaşma’ onun karabasanı olduysa, Kıbrıslı Rumlarla arasını bozmaya hakkı yoktur. Aksine, ilk önce, Kıbrıs Türk basınının neden bu kıyaslamaları yaptığı ve Kıbrıslı Türk gazetecilerin ve makale yazarlarının onun politikasını Rauf Denktaş’ınkinden ‘üç kat daha kötü’ olarak nitelendirmeleri konusunda kaygı duyması gerekmektedir. Sadece ‘Afrika’ gazetesinin makale yazarı Turgut Avşaroğlu’nun eleştirilerini hatırlayalım. Avşaroğlu 10 Ağustos tarihinde yazdığı söz konusu makalesinde, Talat’ın Kıbrıs Rum tarafı ve Papadopulos karşısındaki davranışını, Denktaş’ınkiyle kıyaslayarak onu üç kat daha kötü olarak nitelendirdi: ‘Eğer Denktaş günde üç kez komşuya (yani Kıbrıslı Rumlara) sözlü saldırıda bulunuyorsa, Talat bunu günde dört kez yapıyor. Talat, Papadopulos aleyhinde herşeyi söyledi. Aralarındaki tek fark, Talat’ın ağzında her zaman barış sözcüğü vardır.’

Sonuç olarak Talat bugün bizi şaşırtıyor. Çünkü zeki bir politikacı olarak, ilk önce Kıbrıs Türk basınındaki yorumların onu düşündürmesi gerekirdi. Acaba sözde başbakanlığa ve daha sonra sözde cumhurbaşkanlığına seçilmesinin ardından, politikasını mı değiştirdi? Acaba Kıbrıs sorunundaki politikası, Kıbrıs Türk toplumunun iradesiyle farklı mıdır? Bütün bu sorular, bizzat Talat’ın yanıtlayıp, daha sonra günah keçisi araması gereken sorulardır. Kıbrıslı Rumların çözüm istemedikleri yönündeki suçlama, hayatın kendisi tarafından da çürütüldü. Daha geçtiğimiz günlerde bütün Kıbrıs, Cumhurbaşkanı Papadopulos’un tek bir amaca sahip olan New York’taki temaslarını izledi: Üzerinde anlaşmaya varılmış bir çözüm bulunması için, BM Genel Sekreteri’nin iyi niyet misyonunun devamına yardımcı olmak... Bütün Kıbrıslılar, her iki tarafın da, Annan Planına yapılmasını istedikleri değişiklikler ile ilgili tezlerini BM’ne verdiğini biliyor. Prendergast’ın raporu, verileri ortaya koyuyor ve istenen, diyalogun devam etmesi için iyi niyettir. Muhtemelen 3 Ekim tarihinden sonra bütün gerçek ortaya çıkacak.

Kıbrıslı Rumlar, bir ülkede, bir halk olarak barış içinde yaşamak isteyen Kıbrıslıların ailesinin en büyük parçası olarak, Kıbrıslı Türklerle ilgilendiklerini kanıtladılar.

Bütün diğer şeyler muhtemelen kurnazlıktır. Soyer’in özde, yani Kıbrıs sorununun çözümünde odaklanmamızın zamanının geldiği yönündeki görüşü ile hemfikiriz. Sıfatlar ve suçlamalar, halkımızın sonsuza dek geride bırakmak istediği çağa ve mantığa atıfta bulunmaktadır.

(HARAVGİ – Niki KULERMU – 28.9.2005)

HARAVGİ:

“İngiliz uygulamaları devam ediyor”

Kostakis KONSTANTİNU

İngiltere, AB Dönem Başkanlığını her türlü yolla kullanarak, Türk talep ve çıkarlarına hizmet etme çabası içinde, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ve bizzat AB’nin tezlerine karşı çıkıyor.

İngiltere’nin Kıbrıs Cumhuriyeti karşısındaki davranışı kabul edilemez ve kışkırtıcıdır. İngilizlerin iki şeyi henüz içlerine sindirmedikleri görülmektedir:

1. Kıbrıs’ın, onların sömürgeleri değil, bağımsız bir devlet olduğunu.

2. Kıbrıs Cumhuriyeti’ni lağvetme çabalarının boşluğa düştüğünü ve Kıbrıs devletinin, AB’nin eşit üyesi olduğunu.

İngiltere’nin son bir buçuk yılda, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin çıkarları karşısında yaptığı uygulamalarının listesi uzundur.

Annan Planı ile ilgili uygulamalarından; gerek BM düzeyinde gerçekleştirdikleri meşhur Annan Planı ve sahte devletin yüceltilmesi ile ilgili çabalarla, gerekse AB düzeyinde tüzüklerle, özellikle de doğrudan ticaret tüzüğüne ilişkin çabalarla Kıbrıs Cumhuriyeti’nin cezalandırılması yönündeki uygulamalara geçtiler.

Uygulamaları geçmeyince, dikkatlerini Türkiye’nin Kıbrıs Cumhuriyeti ve AB karşısındaki yükümlülüklerini en aza indirgeyerek, bu ülkenin üyelik sürecine hizmet etmeye odakladılar.

İngilizler ‘kraldan çok kralcı’ olarak ortaya çıktılar ve geçtiğimiz Aralık ayında yapılan Zirve Toplantısındaki görüşmelerde, aynı zamanda Türkiye’nin AB ile üyelik müzakerelerinin çerçevesi ve karşı deklarasyon ile ilgili müzakerelerde Türk tezlerini savundular.

Ancak gerek tutumları konusunda, gerekse AB Dönem Başkanlığını kullanma şekli konusunda zor durumda kaldılar. Bu da birçok AB üye devletinin, İngiltere’nin davranışını eleştirmesine neden oldu.

Şimdi, AB Dönem Başkanı’nın 3 Ekim tarihinde Türkiye’nin üyelik müzakerelerinin başlamasıyla yapacağı açılış konuşmasına ilişkin olarak uygulamalarını yeniden tekrarlıyorlar.

Kıbrıs yeniden mücadele vermeye çağrılmaktadır. Kıbrıs, AB’nin birçok üye ülkesi tarafından desteğe sahip olarak ve birliğin ilke ve kararlarını savunarak İngiltere’nin uygulamalarını bir kez daha alaşağı edebilir.

(HARAVGİ – Kostakis KONSTANTİNU – 28.9.2005)

FİLELEFTHEROS:

“Avrupa’nın sorumlulukları ve aday Türkiye”

Ankara, Avrupa Parlamentosu Dış İlişkiler Komitesi’nin gündeme getirdiği konuya açıklık getirmelidir. Yani, AB’nin on yeni üyesiyle Gümrük Birliği Genişleme Protokolü’nün TBMM tarafından onaylanma sürecinin, Ankara’nın Kıbrıs Cumhuriyeti’ni tanımadığı yönündeki tek taraflı açıklamasını da kapsayıp kapsamayacağına... Dış İlişkiler Komitesi Başkanı Elmar Brok’un, AB’nin Genişlemeden Sorumlu Komiseri Olli Rehn’e gönderdiği mektubuna göre; deklarasyonun ve Protokolün TBMM tarafından onaylanması durumunda, Protokolün pratikte tam anlamıyla uygulanması şüpheye giriyor. Bu da, Avrupa Komitesi’nin farkında olduğu birşeydir.

AB’nin Genişlemeden Sorumlu Komiseri Olli Rehn’in, önümüzdeki günlerde Avrupa Parlamentosunu bilgilendirmek için, Ankara tarafından yapılan ilgili açıklamaları sağlama alacağı açıktır. Mesele; sadece Avrupa Parlamentosu’nu değil, öncelikli olarak üye devletleri de ilgilendirmektedir. Gündeme getirilen mesele, Ankara’ya yönelik basit ve somut bazı öğütlerle bertaraf edilebilirdi. Türk Hükümeti’nin tek taraflı olarak yaptığı açıklama, hukuksal açıdan geçersiz ve siyasi açıdan ise kabul edilemez olarak nitelendirildi. Sonuç olarak; Protokol paketi TBMM tarafından onaylanırsa, bu AB’ye yönelik bir tahrik olacaktır. Türkiye ve AB arasında üzerinde anlaşmaya varılan konuların ihlali olacaktır.

Eğer Türkiye, meydan okumaya, aynı zamanda AB’nin işleyiş kurallarını ve Birlik ile ilişkisinden kaynaklanan kuralları ihlal etmeye devam ederse, bunun, 3 Ekim tarihinde başlayacak üyelik sürecini kötü bir şekilde etkileyeceğini bilmesi gerekir. AB, diplomatik ifadelerin genel içeriğini terk etmeli ve kendi kuralları çerçevesinde saygı ölçütü ile ilerlemelidir. Türkiye’ye, AB’nin Türkiye’ye değil, Türkiye’nin AB’ne girmek istediği açıkça izah etmelidir. Türkiye’ye, ya kurallara uyacağı, ya da ilerleyemeyeceği açıkça belirtilmelidir.

(FİLELEFTHEROS – 27.9.2005)

HARAVGİ:

“Türkiye ile ilgili sert koşullar”

Türkiye’nin, Brüksel’de hazırlanan müzakere çerçevesindeki bazı koşullardan rahatsız olmuş görünmesine ve diplomatik kulis faaliyetlerinde etkili bir şekilde faaliyet göstermesine rağmen; Kıbrıs’taki bazı kişiler, ne duyuyor ne de okuyor gibi davranıyorlar. Papadopulos Hükümeti’nin sözde başarısızlığının karamelasını emerek, Türkiye’ye, Kıbrıs sorununun çözümü ile herhangi bir şart koyma konusunda felaket tellallığı yapmakta direniyorlar. AB Dönem Başkanı İngiltere’nin uygulamalarını da akıllarında tutarak, karşı deklarasyon, Protokolün uygulanması ve Kıbrıs sorununda, Hükümetin, mümkün olan en iyi sonuçlara ulaşması için, elinden geleni yapmadığını küçümseyerek söylüyorlar. Ancak, aynı zamanda: Bugün COREPER tarafından onaylanması beklenen 25’lerin bildiri taslağı (MN: Metinde aynen), Türkiye’nin sorumluluklarının hayata geçirilmesinin izlenmesinin, Ankara’nın müzakere süreci ile ilgili kilit-unsurunu oluşturduğundan bahsederken, Türkiye’nin en önemli sorumluluklarından biri Gümrük Birliği Protokolü’nün uygulanmasıdır. Bu, Türkiye’nin süreci ve AB ile üyelik müzakereleri ile Kıbrıs sorunu arasında ilişki kurulması değil midir? Protokolün uygulanması, yani Türkiye’nin sorumluluklarının hayata geçirilmesi; 30 yıldır yarısı işgal edilmiş Kıbrıs’ta varolan anomalinin kaldırılması yönünde atılan bir adım değil midir?

Bu değerlendirme konusunda hemfikir değillerse, o zaman Türkiye’nin karşı deklarasyon ile ilgili ‘üzüntüsünü’ nasıl izah edecekler? Ankara’nın, müzakere çerçevesi planına dahil olan ve açık bir şekilde Kıbrıs’ın taleplerini ilgilendiren koşullar ile ilgili endişelerini nasıl izah edecekler? Türkiye’nin, özellikle de Kıbrıs’ın uluslararası örgütlere katılımını, bundan böyle veto etmesine izin vermeyen koşula neden ‘kızdığını’ açıklayabilirler mi? Acaba sonuç olarak, Türkiye’nin ilerlemesinden bahseden koşul (paragraf 4.3), Türkiye’nin üyelik süreci ile Kıbrıs sorunu arasında ilişki kurulması değil midir?

Eğer bunlar, ilişki kurma koşulları değilse, o zaman belki de bazı kişilerin hızlandırılmış okuma kurslarına katılması gerekmektedir.

(HARAVGİ – 28.9.2005)

FİLELEFTHEROS:

“Türklerin kendini beğenmişliği ve Avrupa hoşgörüsü”

AB ve Türkiye arasındaki üyelik müzakerelerinin başlamasına (3 Ekim tarihine) çok kısa bir süre kaldı. Ankara’nın, Kıbrıs Cumhuriyeti’ni tanımadığı yönündeki açıklamasına cevap olarak, AB’nin yayınladığı karşı deklarasyon metni ile ilgili olarak, uzun süren görüşmelerden sonra, şimdi de müzakere çerçevesi görüşmelerinin yeni bir döngüsü başlıyor. Ankara, 3 Ekim tarihinde AB Dönem Başkanlığı’nın yapacağı açılış konuşması metnini de kontrol etmek istiyor. Kulis faaliyetleri gelişme halindedir, ancak Ankara’nın, Kıbrıs konusunda ve özellikle de Kıbrıs Cumhuriyeti’ni tanıması konusunda açıklama yapmaktan kaçınmak amacıyla baskı yaptığı açıktır.

Türk tarafı, üyeliğe aday olan bir ülkeye hiç de uygun olmayan bir davranış sergilemektedir. Ankara -bunu tekrarlayacağız-, Türkiye, AB’ye değil, AB, Türkiye’ye üye olmayı istermiş gibi davranıyor. Bu, hem Türkleri nitelendiren kendini beğenmişliğin bir sonucu, hem de AB’nin aday bir ülke karşısındaki tutumunun bir sonucudur. Eğer AB, üyeliğe aday bir devlete, müzakere sürecinin, Avrupa mevzuatına uyum ve Birliğin işleyiş kurallarına saygı önkoşuluna bağlı olduğunu açık bir şekilde ifade etseydi, Türkiye’nin tavrı da farklı olacaktı.

Bununla birlikte bu, AB ve Türkiye arasındaki üyelik müzakerelerinin başlangıç tarihinin belirlendiği Aralık ayında bile yapılmadı. Geçtiğimiz günlerde de Türkiye’nin, AB’nin on yeni üyesiyle Gümrük Birliği Genişleme Protokolü’nü imzalamasının ardından, Kıbrıs’ı ve Kıbrıs sorununu ilgilendiren kabul edilemez ve kışkırtıcı bir açıklama yaptığı zaman, buna benzer bir davranışa meydan vermeyecek öneriler de yapılmadı.

Türkiye kuşkusuz, tezlerini savunma hakkına sahiptir. Hiç kimse, onun böyle birşey yapmasını önleyemez. Ancak, aynı zamanda AB’nin, böyle bir davranışı kabul etmesinin söz konusu olmadığını açıkça ifade etmesi gerekmektedir. Ankara’yı rahatsız etmeyecek ifadeler ve formüller arandığı sürece, Türkiye bu şekilde davranmaya devam edecektir. Bu da, AB’nin Türkiye’nin Avrupalılaşması hedefine katkıda bulunmamaktadır.

(FİLELEFTHEROS – 28.9.2005)

POSTA

AP savurganlık yapmamalı...

Mehmet Ali BİRAND

Avrupa Parlamentosu’nun aldığı kararların belki bağlayıcı bir yönü yoktur, ancak parlamento çatısında söylenen her ters söz Türkiye’yi incitmektedir. Özellikle terörle mücadele konusundaki yaklaşımı, bu kurumun etkinliğini azaltmaktadır. Bilmem farkındalar mı?

Avrupa Parlamentosu AB’nin en önemli kurumlarından biridir. Halkın direkt oylarıyla seçilmiş olan parlamenterler istediklerini söylemekte, istedikleri kararı almakta da hürdürler. Bugün Strasbourg’da Türkiye konusunu ele alacaklar ve düşüncelerini açıklayıp, bunu bir karara dönüştüreceklerdir. Aldıkları kararların belki bağlayıcı bir yönü olmayabilir, ancak kolay kolay da gözardı edilemez. Oysa bakıyoruz, özellikle Türkiye konusunda, bu saygın kurum büyük bir savurganlık içinde.

Avrupalı parlamenterlerin anlayamadıkları bir nokta var. O da, Türkiye’nin terörle mücadele konusundaki duyarlığı. Eğer demokrasi ile PKK terörü birbirine karıştırılır ve demokrasi adına PKK terörüne prim veren bir tutum takınılırsa -ki, zaman zaman bu durumlarla karşılaşıyoruz- Türkiye’den tepkilerin çıkmasını da doğal karşılamak gerekir.

Bu tepkiler ister bir komutandan veya Başbakandan çıksın, önemi yoktur. Önemli olan, Parlamento’nun Türk kamuoyu nezdindeki etkinliği ve saygınlığının kaybolmasıdır. Parlamenterlerin Türkiye konusundaki savurganlıkları böyle sürerse, birgün belki hiç tepki duyulmayacaktır. İşte ogün, Türk kamuoyunun kulaklarını artık tıkadığı sonucu çıkar. Bu da en çok Avrupa Parlamentosunun prestijini zedeler.

* * *

OLLI REHN, TÜRKİYE’NİN ŞANSI OLDU

Gunther Verhaugen, AB Komisyonu’nun Genişlemeden sorumlu Komiseri olarak Türkiye’ye ilk geldiği dönemlerde çok soğuk davranırdı. Türk kamuoyu da bunu hemen sezmiş ve adama hemen “Türk düşmanı” damgasını vuruvermişti. Aslında Türk düşmanı değildi, sadece Türkiye’yi tam anlamıyla kavrayamamıştı. Sonra zaman içinde, özellikle Kopenhag kriterlerine uyum çalışmaları sırasında ve özellikle de Annan planı tartışmaları döneminde, eski Türk düşmanı Gunther, oldu Türk dostu Verhaugen.

17 Aralık 2004 kararına kadar bu böyle devam etti. Verhaugen dahi, Türkiye konusunu öylesine bir kişisel prestij olayına dönüştürdü ki, sonunda “ Türkiye’nin AB’ye tam üyeliği benim hayatımın en büyük projesidir” demeye başladı.

Verhaugen gidince yerine Finlandiyalı Olli Rehn geldi.

Kimseler tanımıyordu. İlk başlarda, İskandinav donukluğunun getirdiği bir mesafelilik var idi. Ancak kısa sürede Olli Rehn gerçek yaklaşımını ortaya koydu.

Şu kadarını çok kolaylıkla söyliyebilirim ki, eğer bu post’ta Rehn yerine, politik akımları daha fazla kollayan, kimi üye ülkelere şirin görünmek isteyen bir başka Komiser olsaydı Türkiye’nin işi çok daha zorlaşırdı.

Olli Rehn verdiği sözlerde durdu.

Politik oynamadı.

Referandum sonrasında Avrupa kamu oyunda doğan havaya kendini kaptırmadı. Fransanın iç politika oyunlarına göz yumup, Türkiye’yi satmadı. Oysa çok rahatlıkla, ek koşullar çıkaranlar karşısında hiç sesini çıkartmazdı.

Kıbrıs’ın tanınması koşulu tartışılırken “Hayır, ek koşul ortaya atamazsınız. Kıbrıs’ın tanınması ek koşul getirmek anlamına gelir” diyerek kesin tutum aldı.

Bazen bizim hoşumuza gitmese dahi, gerçekleri söyledi. Örneğin, Kıbrıs gemilerine Türk limanlarının açılmasını,hukuki açıdan, Kırmızı Çizgi diye nitelendirirken, Komisyonun görüşünü aktarıyordu.

Avrupa Komisyonu, doğrusunu söylemek gerekir, tüm kadrolarıyla, verilmiş sözlerin arkasında durdu.Eleştiri alma pahasına iç politika oyunlarına kapılmadılar. Türkiye’nin müttefiği olduklarını gösterdiler.

Müzakereler sırasında da- göreceksiniz- aynı durumlarla karşı karşıya kalınacak. Eğer Türk müzakereciler bu durumu iyi çözerler ve Komisyon ile kavga etmek yerine, Komisyon’a güvenip, işbirliği yaparlarsa kazanırlar.

* * *

AB KARARINDAKİ OLUMLU VE OLUMSUZ YÖNLER

Kıbrıs Rumları ne kadar itiraz ederlerse etsinler, Avrupa Birliğinin Karşı Deklarasyonu büyük ölçüde anlaşmayla sonuçlandı. Rumlar daha da fazlasını istiyorlar, ancak elde edebildikleri kadarıyla yetinmek zorunda kalacaklar. Biz duruma kendi açımızdan bakalım. Karşı Deklarasyonun olumlu yönleri neler, olumsuz yönleri neler ?

OLUMLU YÖNLERİ

- Kıbrıs’ın tanınma konusunda Türkiye’ye kesin bir tarih verilmiyor. Müzakere süreci, müzakerelerin son gününe kadarki bir dönemi kapsadığından dolayı Türkiye’nin hareket yeteneğini arttırıyor.

- Kıbrıs’ın tanınması, daha önceki gibi, 3 ekim müzakerelerinin bir koşulu olmaktan çıkarıldı.

- Kıbrıs gemilerine Türk limanlarının açılması için de kesin bir tarih konulmuyor. Yaptırım konulmuyor.

- Kıbrıs çözümü Birleşmiş Milletler çerçevesinde tutuluyor.

- 3 ekim müzakerelerinin önündeki engel kalkmış oluyor.

OLUMSUZ YÖNLERİ

- Türkiye, tüm müzakere sürecinde sürekli olarak Kıbrıs ve Yunanistanın baskısı altında kalacak. Her gelişmede Rumlar, Türkiye’ nin hala tanımadığını ileri sürecek ve şikayetçi olacak. Diğer üyelerden destek bulduğu oranda da, Türkiye’ nin başını ağrıtacak.

- Bu Deklarasyon 25 üye ülke bakanları tarafından onaylanacağından dolayı, bir nevi siyasi direktif veya Avrupa Birliğinin Kıbrıs politikasını şekillendirecek.

- Türkiye ne kadar itiraz ederse etsin, limanlarını Kıbrıs Rum gemilerine açmak zorunda kalacak. Herne kadar 2006 yılında durum yeniden gözden geçirilecek olsa dahi, bu sonuç önlenemeyecek gibi görülüyor.

Not: Müzakere Çerçeve Belgesi ise su sıralarda tartışılıyor. Tamamlandıktan sonra o konuda da olumlu ya da olumsuz yönleri sizlere aktaracağım.

(POSTA – Mehmet Ali BİRAND – 28.9.2005)

BBC

Gemi kaçıran sendikacılara baskın

Fransız ordusuna bağlı komandolar, dün maskeli kişilerce Marsilya'dan Korsika'nın Bastia Körfezi'ne kaçırılan yolcu ve yük gemisine baskın düzenledi. Sabah erken saatlerde düzenlenen operasyonda beş askeri helikopter kullanıldı.

Siyah giysiler içindeki yaklaşık 50 komando, Pascal Paoli adlı geminin güvertesine bu helikopterlere bağlı halatlardan kayarak indi.

Komandoların geminin kontrolünü 10 dakika gibi kısa süre içerisinde ele geçirdiği belirtiliyor.

Fransa İçişleri Bakanı Nicolas Sarkozy, hızlı ve etkili bir operasyon düzenlediklerini söylediği komandoları tebrik etti.

Gemi, Korsika İşçi Sendikası'yla yakın ilişki içinde oldukları sanılan yaklaşık 30 kişi tarafından dün kaçırılmıştı.

Gemide kaçırıldığı sırada yolcu bulunmuyordu.

Sendikalar, devletin borç içindeki feribot şirketi SNCM'nin özelleştirme planlarını protesto ediyor.

Bu konudaki planlar Pazartesi günü ortaya çıkmış, SNCM'nin yatırım firması Butler Capital Partners'a satılacağı haberleri yayılmıştı.

Sendikalar, özelleştirme sonrası yaklaşık 400 kişinin işine son verileceğini söylüyor.

Geminin ele geçirilmesi, Marsilya'da bu haberler üzerine çıkan ve iki gündür devam eden gösterileri takip ediyor.

Polis, maskeli kişilerin liman girişine barikatlar kurması üzerine göz yaşartıcı gaz kullanmıştı.

(BBC – 28.9.2005)

REFERANS

Müzakere Çerçeve Belgesi

Eser Karakaş

Bugün (27 Eylül, Salı) itibari ile elimizde nihai şeklini hala alamamış bir “Müzakere Çerçeve Belgesi” mevcut. 27 Eylül itibari ile Müzakere Çerçeve Belgesi’nin hala son şeklini alamamış olması bile kanımca Avrupa Birliği (AB) Komisyonu ve özellikle üye devlet temsilcilerinin pozisyonları açısından bir sorun teşkil ediyor.

Türkiye’nin Malta ya da Çek Cumuhuriyeti gibi sıradan bir aday ülke olmaması da bu gecikmede (müzakere süreci resmen 3 Ekim’de yani bir hafta sonra başlıyor) büyük rol oynuyor ama Kıbrıs Cumhuriyeti, Avusturya gibi küçük ülkelerin AB’yi bir anlamda rehin almış olduğu gerçeği ortada.

Avusturya dendiği zaman şunu da düşünmemiz gerekiyor: On gün önce ölen ünlü nazi avcısı Weisenthal bildiğiniz gibi Avusturya vatandaşı bir musevi idi ve Weisenthal daha seksenli yıllarda yani çok da eski olmayan bir tarihte Avusturya’da yaşayan eski nazileri yakalattığı zaman Avusturya’da “Avusturya’nın şerefini lekelediği!" yönünde çok yoğun eleştiriler hatta tehditler almıştı. Avusturya’ya biraz da bu açıdan bakmakta yarar var.

Şu anda elimizde olan ve her an yeniden değişebilir olan Müzakere Çerçeve Belgesi önümüzdeki on yıla damgasını vuracağı için aslında son derece önemli bir belge ve belgenin adeta her satırının çok iyi okunması ve yorumlanması gerekiyor.

Belgenin bütününe baktığınızda benim kişisel kanım çerçeve belgenin bir çok can sıkıcı nokta dışında olumlu olduğu yönünde. Olumsuz hem de çok olumsuz bulduğum beşinci paragrafın yorumunu birazdan yapmaya çalışacağım.

Belgenin en olumlu yanı müzakere sürecinin bir kez daha tam üyeliğe yönelik bir süreç olduğunun altının defalarca ve çok net bir biçimde çizilmiş olması: Bu satırların yazıldığı saatlerde çerçeve belgesine Avusturya’nın sokuşturmaya çalıştığı “imtiyazlı ortaklık” seçeneği saçmalığının belgeye girip girmeyeceği belli değil ama şayet bu saçma seçenek hukuki ve seçeneksiz bir nitelik kazanır ise Türkiye’nin AB sürecini yeniden değerlendirmesi gerektiğini ben bile düşünüyorum.

Türkiye’nin AB meselesinde yegane kırmızı çizgisinin tam üyelik dışındaki alternatiflerin hukuki nitelik kazanması olduğunu, tam üyelik perspektifi geçerli kaldığı sürece her konunun AB ile müzakere edilebileceğini düşünüyorum.

AB ile tam üyelik müzakere sürecinde taviz verdiğimizin iddia edildiği konuların (bunların ne olduğunu da tam anlamadığımı söyleyebilirim) ülkemize maliyetlerinin tam üyeliğin getireceği tüm yararların çok altında kalacağı kesin.

Gelelim Müzakere Çerçeve Belgesi’nin detaylarına. Daha ilk satırda sürecin Türkiye’nin performansına bağlı olduğu belirtiliyor ki, bu girizgaha itiraz etmenin mümkün olmadığını düşünüyorum.

Birinci başlığın ikinci paragrafında müzakere sürecinin amacının tam üyelik olduğu çok net bir biçimde vurgulanıyor, hemen arkasından da müzakere sürecinin açık uçlu olduğu vurgulanıyor.

Müzakere Çerçeve Belgesi’nde yer alan ifadelerin çok önemli bir bölümünün zaten 17 Aralık 2004 AB Devlet ve Hükümet Başkanları Zirve sonuç bildirgesinde yer alan ifadeler olduğunu ve bir anlamda yeni olmadığını belirtmekte fayda var.

Müzakere sürecinin açık uçlu olduğunun Müzakere Çerçeve Belgesi’nde bu denli açık bir şekilde yer alması ülkemizde bazı kesimlerin haklı tepkisini çekiyor ancak meseleye biraz daha serinkanlı bakıldığında ortada öyle çok celallenecek bir konu olmadığı izlenimi bende ağır basıyor.

Doğrudur, bugüne dek hiçbir aday ülkenin müzakere çerçeve belgesine böyle bir kayıt konmamıştır ve bizim için böyle bir ifadenin yer alması hoş değildir ama bu ifadenin de tümü ile AB ülkelerinin ve özellikle Avusturya, Fransa gibi ülkelerin kamuoylarına yönelik konduğunu görmemiz gerekmektedir.

Müzakere sürecini bir evlilik akti gibi düşünebilirsiniz ve evlilik cüzdanına evliliğin boşanma ile bitebileceği yazılmaz ama herkes de her evlilikte boşanma riski olduğunu bilir.

Bizim müzakere süreci de tam üyeliğe yönelik ama başarısızlıkla da sonuçlanabilir ama bunun açık açık belgeye yazılması da şart değil idi.

Yazının yer kısıtı nedeni ile konuya ve özellikle de beşinci paragrafa ilişkin görüşlerimi yarın aktarmaya devam edeceğim.

(REFERANS – Eser KARAKAŞ – 28.9.2005)

ZAMAN

Gazze’den sonra, İsrail Batı Şeria’dan da çıkmalı

URİ DROMİ

KUDÜS İSRAİL DEMOKRASI ENSTİTÜSÜ DİREKTÖRÜ

1996 yılında, Vietnam Savaşı sırasında ABD Savunma Bakanı olan Robert McNamara “Geçmişe Bakış: Vietnam Tradejisi ve Dersleri” ismiyle anılarını yayınlandı. Savaşın en başat mimarlarından biri olan McNamara bunun bir hata olduğunu kabul etti:

“58 binin üzerinde kadın ve erkeği kaybettik; ekonomimiz ağır ve doğru düzgün finanse edilmeyen savaş harcamaları nedeniyle zarar gördü; toplumumuzun politik birliği paramparça oldu ve on yıllarca yeniden onarılamadı.” Ve bunların hepsi bir hiç içindi. Güney Vietnam komünistlerin eline geçmişti. Vietnam, geçmişte yanlış olduğu açıklanan tek savaş değildi. 2002 yılında, kanlı Fransız-Cezayir savaşının (1954-1962) bitişinin yıldönümünde, Fransız gazetesi l’Humanité, Fransız halkının yüzde 71’inin savaşa girişin yanlış olduğuna inandığını ortaya koyan bir anket yayınladı; çünkü Cezayir’in bağımsızlığı bütünüyle kaçınılmazdı. Liderlerin ve insanların geçmişlerindeki hataları kabul etmeleri zaman alıyor; özellikle çok fazla kan döküldü, fırsatlar zayi edildi ve ulusal gurur incindi ise. Bu nedenle İsrail yerleşimlerinin sökülmesi ve silahlı güçlerin Gazze’den çekilmesinden dolayı şaşırmıştım, bu olay İsrailli lider Şimon Peres’in İsrail’in Gazze’deki 38 yıllık varlığının “çok büyük tarihî bir hata” olduğunu söylemesinden bir gün sonra gerçekleşti. Bu, Vietnam ya da Cezayir Savaşı ölçeğinde bir hata olmayabilir; ancak yine de bu 38 yıl pek çok Filistinli ve İsraillinin yaşamına mal oldu. Maddi kayba gelince herhangi bir tahmin muhtemel: Şimdi yıkıntılar arasında kalan bu yerleşim yerlerini yapmak için ne kadar para harcandığını kim biliyor ve yerleşimcilerin yeniden yerleştirilmesi için harcanan para ne kadar? Emin olun milyarlarca dolardır. Buna bir de her ikisi de Gazze’den çıkan intifadaların Filistinli ve İsraillilerin yaşamlarında yaptığı kesintileri ve iki halk arasındaki ilişkileri zehirleyen karşılıklı nefreti ekleyin. Sonra bir sabah uyanın ve Peres’in şu sözünü işitin: “Oops! Üzgünüz millet, bu bir hataydı.”

Şimdi başbakan yardımcısı olan ve Gazze’yi işgal eden İsrail hükümetlerinde 40 yıldan fazla bir süredir hizmet eden, iki kez başbakanlık yapan Peres’in bu açıklaması sanki süt döken kedinin ağlaması gibi bir şey. Gazze’den çekilerek İsrail yarım milyon Filistinliyi yönetme yükünden kurtuldu. Ancak Batı Şeria’da yaşayan iki milyon Filistinli ne olacak? Geçen hafta BM’deki konuşmada Başbakan Ariel Şaron, “Biz İsrailliler, Filistinlileri yönetmek istemiyoruz.” dedi. Ancak, Batı Şeria’daki yerleşim alanlarını güçlendireceği sinyalini verdi. Bu çelişki yakın zamanda İsrail için zararlı olacaktır. Pek çok demograf on yıl sonra Ürdün Nehri ile Akdeniz arasındaki hatta Arapların sayısının Yahudilerden fazla olacağını tahmin ediyor. Eğer İsrail, bir Yahudi devleti olduğu kadar bir demokrasi olarak da kalmak istiyorsa sınırlarını demografik gerçekliklere göre şekillendirmeye çalışmalı. Diğer bir deyişle sınırlarını Arapları yönetmeyeceği bir çizgiye çekmeli. Gazze’den ayrılmak iyi bir başlangıçtı; ancak Batı Şeria’da kalmak, nüfus noktasından, patlamaya hazır bir saatli bomba gibi. İsrail’in Batı Şeria’dan çekilmemesi durumunda, yıllar sonra liderlerin bunun bir diğer büyük hata olduğunu söylemelerini mi bekleyeceğiz? İnsanların hatasından ders alamaz mıyız? Tarihçi Barbara Tuchman’ın dediği gibi, kendi çıkarlarının aksi istikamette hareket eden hükümetlerin gidişi “budalalık yürüyüşüdür.” (24 Eylül 2005)

(ZAMAN – Uri DROMİ – 28.9.2005)

POLİTİS:

“Neye dikkat etmemiz ve ne yapmamız gerekmektedir?”

Andreas THEOFANUS

Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bu yılki bağımsızlık yıldönümü, Türkiye ile AB’nin üyelik müzakerelerinin başlangıcı ile aynı zamanda denk düşmektedir. AB’nin yayınladığı karşı deklarasyonda Kıbrıs Cumhuriyeti’nin tanınmasının önemi vurgulanmasına rağmen, Türkiye ve diğer bazı güçler, Kıbrıs sorununun çözümünün, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin lağvedilmesi ve yeni bir devlet oluşumunun yaratılmasını öngöreceği yönündeki tezden vazgeçmediler. Öte yandan Türkiye, Kıbrıs’taki ‘tarafların’ karşılıklı tanınmasından (doğrudan ya da dolaylı) ortaya çıkacak devleti tanıyacağını defalarca vurguladı. Türkiye, bu tezin Annan Planının içinde yer aldığının altını çiziyor. Kuşkusuz, Kıbrıs sorunu ile ilgili gelişmelerin beklenmesi gerekmektedir. Kıbrıs sorunu, doğrudan öncelikli uluslararası bir konu olduğu için değil, Kıbrıs sorununun varlığı, Avrupa ve Türkiye arasındaki ilişkileri büyük ölçüde alt üst ettiği için...

Sonuç olarak, bu normalleşme arandığı için, yeniden Annan Planı felsefesinde yapılacak yeni bir girişim ortaya çıkacaktır. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin tedbirli olması gerekmektedir. Kıbrıs Cumhuriyeti, AB’nin karşı deklarasyonu ve Türkiye tarafından tanınması konusunda büyük bir mücadele verdi. Bu sürece devam etmemiz ve Kıbrıs sorununun çözümü ile ilgili yön verici çizgiler ortaya koyarak, girişimler üstlenmemiz gerekmektedir. Çözümün Kıbrıs Cumhuriyeti’nin devamını öngörmesi ve yeni bir devlet biçiminin yaratılması konusunun gündeme getirilmemesi, yön verici çizgilerden olmalıdır. Kıbrıslı Türklerin hakları (ve ayrıcalıkları), Kıbrıs Cumhuriyeti içinde de sağlama alınabilir. Çözüm ile ilgili bir girişim ilan edilmeden önce, bizi düşündürmesi gereken bir diğer konu, Protokol’ün Türkiye tarafından uygulanmasıdır. Protokol, Kıbrıs Cumhuriyeti karşısındaki yükümlülüklerden kaynaklandığı için (ör: Türkiye’nin liman ve havaalanlarının Kıbrıs’ın gemi ve uçaklarına açılması) Ankara, aylardır bunun, sözde ‘Kıbrıslı Türklerin izolasyonlarının’ kaldırılması ile eş zamanlı olması gerektiği tezini savunuyor. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin sonuç olarak dikkatli olması gerekmektedir, çünkü Türkiye, yükümlülüklerini tek bir yükümlülük olarak göstermeye çalışacak (hali hazırda buna çalışıyor) ve bu nedenle karşılıklar talep edecektir.

Bütün bu konular, bir yandan Kıbrıs Cumhuriyeti’ni koruyacak, diğer yandan Kıbrıs sorunu üzerinde özlü ilerleme kaydetme yönünde önkoşullar yaratacak kapsamlı bir politikanın benimsenmesini gerektirmektedir. 3 Ekim 2005 tarihinden sonra başlayacak olan dönemin, sadece Kıbrıs için değil, aynı zamanda bütün Avrupa için tarihi bir öneme sahip olacağı ortadadır. Avrupa ile Türkiye arasındaki ilişkilerle ilgili çeşitli felsefi akımları ve milli düzeydeki arzuları anlamamız, aynı zamanda bir yandan Avrupa’ya nasıl katkıda bulunacağımıza, diğer yandan da kendi amaçlarımıza nasıl hizmet edeceğimize bakmamız çok önemlidir. Ancak Kıbrıs devletinin, ekonomisinin ve toplumunun mevcut işleyiş yöntemi ile, arzu edilen sonuçlara gidemeyeceğimizi anlamamız gerekmektedir.

(POLİTİS – Andreas THEOFANUS – 2.10.2005)

ALİTHİA:

“Eğer AKEL hükümetten giderse...”

Pampos HARALAMBUS

AKEL Basın Sözcüsü Andros Kiprianu, 20 Mart 2005 tarihinde ‘Fileleftheros’ gazetesine verdiği demeçte, partisinin Tassos Papadopulos’un retçi hükümetinde kalma nedenini açıkladığı zaman, şu ilginç itirafı yaptı:

‘Eğer AKEL hükümetten giderse, o zaman 2008 yılına kadar, Kıbrıs sorununun yeniden görüşülmesinin söz konusu olmadığını size kesin bir şekilde söylüyorum.’

Eğer Tassos Papadopulos’un elinde olsaydı, Kıbrıs sorununu değil çözmek, aynı zamanda görüşmelerin bile yapılmayacağından hiçkimsenin kuşkusu yoktur. Bunu Kiprianu ve AKEL’in liderliği de biliyor. Kiprianu’nun ve AKEL liderliğinin bilmediği ya da bilmezmiş gibi davrandığı şey, AKEL hükümette olsa da olmasa da, Tassos Papadopulos yönetimde olduğu sürece, Kıbrıs sorununun görüşülmesinin söz konusu olmadığıdır. Bu hergün teyit edilmektedir.

Referandumun ertesi günü genel sekreteri Dimitris Hristofyas vasıtasıyla ‘yeni bir referandumun yapılması ve Kıbrıs Rum toplumu tarafından da büyük bir ‘evet’ yanıtı verilmesi için mücadele etmeye devam edeceğini’ vurgulayan AKEL hükümetten gitmedi. Ancak o zamandan beri 17 ay geçmesine rağmen, Kıbrıs sorunu hiçbiryerde görüşülmedi. Hatta Kiprianu’nun bahsettiği 2008 yılına kadar da görüşülmeyecek, çünkü o zamana kadar Tassos Papadopulos hala Cumhurbaşkanı olacaktır. Yani Tassos Papadopulos, Cumhurbaşkanı olduğu sürece, Kıbrıs sorunu görüşülmeyecektir. Görüşülmeyecektir, ilerlemeyecektir ve çözümlenmeyecektir.

AKEL, hükümette ve yönetimde kalarak, Kıbrıs sorununun sadece görüşülmeyeceğine, aynı zamanda çözümleneceğine yandaşlarını ikna etmeye çalışıyor.

Bizzat Andros Kiprianu, geçtiğimiz gün, 30/9/2005 tarihinde, AB’ni, ‘Türkiye ile ilgili olarak karar verdiği noktalarda tutarlı görünmeye’ ve Türkiye’ye, Birliğe üyelik için müzakere etmeyi seçtiği andan itibaren, istenenlere uymak zorunda olduğu yönünde açık mesaj göndermeye çağırdı. Kiprianu’nun tezi, Kıbrıs sorununun, Türkiye’nin üyelik süreci ile bağlantılı kılınması yönünde bir çağrıdan başka bir anlama gelmemektedir. Yani Türkiye, Avrupa yolunda ilerlerken, Kıbrıs sorununun çözümüne götürecek taleplere uymalıdır. Burada, olumlu ve doğru bir yaklaşım söz konusudur. Bunu birkaç gün önce, bizzat AKEL Genel Sekreteri Dimitris Hristofyas da, Nikos Anastasiades’in, ‘DİSİ, Avrupa Halk Partisi üzerindeki etkisini kullanarak, Avrupa Parlamentosu’nda, Türkiye ile müzakerelerin hiçbir başlığının Protokolün maddeleri tam olarak uygulanmadan önce açılmamasını öngören kararın çıkması için çalışıyor’ şeklindeki açıklamasını yanıtlarken, ifade etti. Tabii Kıbrıs’ı ilgilendiren maddeleri uygulamadan önce... Hristofyas, AKEL’in katıldığı Avrupa Solunun da, buna benzer birşey yaptığını söyledi: ‘Türkiye’nin, belirli bir zaman dilimi içinde protokolün uygulanması, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin tanınması ve Ankara’nın Kıbrıs’ı ilgilendiren bütün meselelerle ilgili yükümlülüklerini yerine getirmesi ile ilgili olacak bir yol haritasının belirlenmesi öneriliyor.’

Nitekim AKEL de, Kıbrıs sorunu ile Türkiye’nin Avrupa süreci arasında ilişki kurulması konusunda hemfikir. Ancak birkaç gün önce (30 Eylül’de), AKEL’in ‘Kıbrıs sorununun hatırına’ kaldığı hükümette, Cumhurbaşkanı New York dönüşünde yaptığı açıklamada, ‘Türkiye’nin üyelik süreci ile ilişki kurulmasının zarar verici olacağını ve bu nedenle bu ilişkiden kaçınmak için çok çalıştığımızı’ söyledi.

AKEL hükümetten gitse de gitmese de, bu görüşlere sahip olacak olan Papadopulos, Türkiye’nin üyelik süreci ile Kıbrıs sorunu, ya da Kıbrıs Cumhuriyeti’nin tanınması arasında bağlantı kurularak, Annan Planı temelinde müzakere etmek zorunda kalacağımızı itiraf etti. Cumhurbaşkanı’nın Annan Planının müzakere edilmesinden kaçınması için tek yöntem, Kıbrıs sorununun 2008 yılına kadar, ya da yeniden Cumhurbaşkanı olarak seçilirse, 2013 yılına kadar görüşülmemesidir.

(ALİTHİA – Pambos HARALAMBUS – 2.10.2005)

FİLELEFTHEROS:

“Türkiye yükümlülüklerini yerine getirsin”

Adamos ADAMU

Avrupai bir Türkiye’nin; bizzat Türkiye’nin, halkının, bölgedeki barışın, refahın ve istikrarın çıkarına olacağına inanmıştık. Türkiye’nin Avrupa perspektifinin, Kıbrıs sorununun çözümüne de yardımcı olacağını kabul etmiştik.

Ancak buna paralel olarak Türkiye, uluslararası hukuktan kaynaklanan yükümlülüklerini yerine getirmek ve AB’nin dayandığı ilkelere uymak zorundadır. Aynı zamanda, AB’nin Kıbrıs Cumhuriyeti’nin de dahil olduğu 25 üye devletten oluştuğunun ve AB’ne üye olmak isterken, bir üye devletin topraklarını işgal edemeyeceğini anlaması gerekmektedir. Türkiye’nin protokolü imzaladığı sırada, Kıbrıs Cumhuriyeti’ni tanımaması ile ilgili olarak yaptığı açıklamayı reddeden AB’nin karşı deklarasyonuna, Türkiye’nin saygı duyması gerekmektedir. Türkiye bu çerçevede, maddelerinde hiçbir ayırım gözetmeksizin, ulaştırma ile ilgili başlıkları da içeren Protokolü tamamen uygulamalıdır. Bu nedenle, Türkiye’nin, Kıbrıs Cumhuriyeti’ni tanıması anlaşılırdır.

Türkiye’nin üyelik müzakerelerine başlayabilmesi ve bu müzakerelerin kesintisiz devam edebilmesi için (ki bu bizim de arzumuzdur), yukarıdakilere saygı duyacağını umut ediyoruz. Şimdi tartıştığımız bütün engelleri ve zorlukları tek başına etkisiz hale getirecek olan Kıbrıs sorununun çözümünde ısrar ediyoruz. Yani BM çerçevesinde, uluslararası hukuk ilkeleri ve AB ilkelerinde bir çözüm... Yani Annan Planı temelinde, iki toplumun siyasi eşitliğinin güçlendirilmesiyle iki bölgeli iki toplumlu bir çözüm...

AB üyelik koşullarını yerine getiren ve herşeyden önce Türk halkının çıkarına olacak şekilde tam üye olan demokratik ve çağdaş bir Türkiye diliyoruz.

Birleşik Kıbrıs’ın, Yunanistan’ın ve Türkiye’nin AB üyeliği ile, bölgedeki barış ve güvenlik güçlenecektir, ancak herşeyden önce, güvensizlik ve olası bir çatışma tehlikesi ile ilgili kaygıları ortadan kaldıracaktır. Böylece bu ülkelerin halkları güçlerini, refah ve ilerleme için mücadeleye adayacaklardır. Bu, halkların tarihi görevi olmalıdır. Biz yıllardır bütün engelleri aşmaya çalışarak, bunun için çalışıyoruz.

(FİLELEFTHEROS – Adamos ADAMU – 2.10.2005)

SİMERİNİ:

“Başkasına tokat atıyorlar, başkasını cezalandırıyorlar”

Yannos HARALAMBİDİS

Avrupa Parlamentosu, çıkar, ilke ve düzen nedenlerinden dolayı, Ankara Protokolünü onaylamamaya karar verdi. Bu yüzden de Ankara’yı, AB’ne, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin tanınmaması ile ilgili olarak yaptığı açıklamanın geçerli olmadığına açıklık getirmeye çağırıyor. Yani bu açıklamanın Protokolün bir parçası olmadığına... Çünkü kararın gerekçesine göre:

1. İki hukuksal çerçeve olamaz. İki farklı protokol onaylanamaz. Yani birisi tanınmama ile ilgili açıklamasının dahil edilmesiyle Türkiye’ninki, diğeri de Türk açıklaması olmadan Avrupa’nın ki...

2. Türkiye, Kıbrıs Cumhuriyeti’ni tanımadığı yönünde yaptığı açıklamanın protokolün bir parçası olmadığını vurgulayan Avrupa Konseyi Hukuk Dairesi raporunu benimsemelidir. Çünkü Türkiye’ye üye olacak olan AB değildir. Türkiye Avrupa’ya üye olacaktır.

Avrupa Komisyonu’nun kararı, elbette ki Avrupa Komisyonuna yönelik suçlama da oluşturmaktadır. Çünkü Avrupa hükümetleri karşısındaki Türk tutumunu koruyarak, protokolün onaylanmasını isteyen Avrupa Komisyonu’dur.

Avrupa Parlamentosu’nun kararı, Türkiye’ye yönelik siyasi bir tokattır. Ancak pratikte Kıbrıs Cumhuriyeti, cezalandırılma tehlikesi ile karşı karşıyadır. Çünkü eğer protokol Avrupa Parlamentosu tarafından onaylanmazsa,

a) Ankara, bizzat kendisinin de protokolü onaylamayacağı tezini öne sürebilir. Ya da Ankara, AB’ninkini değil, kendi protokolü ile ilgili olanı onaylayacaktır.

b) Geçerli olamaz. Protokol olmadan, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin, gemilerimiz ve uçaklarımız aleyhindeki ambargoyu kaldırması için Türkiye’ye baskı yapacağı yasal bir dayanak olmayacaktır.

Ne yazık ki, Avrupa Parlamentosu’nun kararı, müzakere çerçevesinin bir parçası değildir. Burada, Türkiye’nin kendi açıklamasını da iliştirerek, protokolü onaylaması halinde, uyum başlıklarının açılmayacağından bahsedilmemektedir. Sonuç olarak, aşamalı bir şekilde şu ültimatoma varacağız: Türkiye’ye ambargoyu kaldırması yönünde baskı yapabilmemiz için, Avrupa Parlamentosunu, protokolü apar topar onaylamaya çağıracağız. Türkiye’nin ne yapacağından bağımsız olarak... Soru: Ankara’nın uydusu olacak mıyız, olmayacak mıyız?

(SİMERİNİ – Yannos HARALAMBİDİS – 3.10.2005)

FİLELEFTHEROS :

“Mağusa’yla ilgili öneri...”

Kıbrıs Hükümetinin, işgal edilmiş Mağusa’nın kapalı bölgesinin açılması ve şehrin limanının faaliyete geçirilmesi konusundaki önerisi, Türk tarafınca reddedildi. Bu öneri, tartışılmadan reddedildi, çünkü Ankara ve Mehmet Ali Talat’ın öncelikleri başkadır.

Onların öncelikleri, sahte devletin yüceltilmesi ve işgalin yasallaşmasıdır. Mağusa ile ilgili öneri, geçtiğimiz günlerde Tassos Papadopulos’un da belirttiği üzere, iki toplum arasındaki güvenin güçlenmesine büyük ölçüde katkıda bulunacak elle tutulur bir adımdır. Buna paralel olarak, turizm ve ekonomi alanında her iki topluma da faydası olacak bir gelişme yaşanacaktı.

Bu önerinin, BM ve AB gibi uluslararası örgütler tarafından ilerletilmesi ve Kıbrıs’taki ilgili tarafların tartışmasına açılması gerekmektedir.

(FİLELEFTHEROS – 3.10.2005)

FİLELEFTHEROS:

“Bağımsızlığın yıldönümünü kutluyoruz”

Liderlik ve halk, bu yıl da Kıbrıs’ın bağımsızlığının yıldönümünü, vatanının yarısının işgal altında olmasıyla kutluyor. İşgalci güç, AB’ne üye olmak isteyen, ancak yükümlülüklerini yerine getirmediği için bu konuda Avrupa kurumlarının uyarıları ile karşı karşıya kalan Türkiye’dir.

Kıbrıs Devleti’nin temellerinin atılması ve bağımsızlığı için mücadele edenlerin önünde saygıyla eğiliyoruz. Özgürlük ve Cumhuriyet için mücadele edenlerin... Bağımsızlık ve Kıbrıs Cumhuriyeti’nin daha sonraki süreci, Kıbrıs halkı için kolay bir mesele değildir. Kıbrıs Devletine ve simgelerine, vatandaşlarının göstermesi gereken saygı hiçbir zaman gösterilmedi. Bazı kişilerin akılsızlığı, bizi korkunç 1974 yılına ve Türk işgaline götürdü. Halk, zorluklara katlandı ve hala katlanmaktadır. 2004 yılı, Kıbrıs Cumhuriyeti için bir dönüm noktasıydı. Kıbrıs Cumhuriyeti, çözümsüz Kıbrıs sorunu ile AB’nin tam üyesi oldu. Değerlendirilmesi halinde, kalıcı ve işlevsel bir çözüm ile ilgili temel ilkelerin sağlama alınması konusunda dayanak oluşturabilecek güçlü bir kılıf elde etti.

BM kararları, doruk anlaşmaları ve AB ilkelerine dayanan bir çözüm...

Bu yılki yıldönümü, ülkemizin, Türkiye’nin kendini beğenmişliği ve kışkırtıcılığıyla karşı karşıya kaldığı zamana denk geliyor. Türkiye AB’ne üye olmak istiyor ancak Kıbrıs Cumhuriyeti’ni tanımamakta ısrar ediyor. Kıbrıs Devleti olarak, Türkiye’nin yükümlülüklerinden tavizler verilmesini kabul edemeyiz. Tanınma, Türk limanlarının ve havaalanlarının Kıbrıs gemilerine ve uçaklarına açılması, öncelikli konulardır. Türkiye’nin, kalıcı ve işlevsel bir çözümün bulunmasına olumlu ve yapıcı bir şekilde katkıda bulunma yükümlülüğünün, kendi yol haritasında açık bir şekilde belirtilmesi amacıyla mücadele etmemiz gerekmektedir.

Halkın, devletin ve siyasi liderliğin, vatanın yeniden birleşmesi için mücadele etmekten başka seçenekleri yoktur.

(FİLELEFTHEROS – 1.10.2005)

SİMERİNİ:

“Annan vasıtasıyla adaya yerleşiklerin getirilmesi...”

Ada’ya yerleşik getirilmesi uluslararası bir savaş suçudur. Cenevre Anlaşması (1949) ve diğer anlaşmalar da bundan bahsediyor. Ada’ya yerleşik getirilmesi; yabancı bir toprağı yasadışı bir şekilde işgal eden yabancı bir devletin, belirli bir hedefi empoze etmek için, işgal altındaki toprağın demografik yapısını değiştirme yönündeki bilinçli siyasi kararıdır. Türkiye, Kıbrıs’ın %37’sini işgal etti. 1975 yılının Ocak ayından itibaren, yani Ecevit döneminden beri, Ankara’nın, ‘Kıbrıslı Rumların kurtulmak amacıyla köylerinden giderken bıraktıkları ürünleri toplanmak için gelen kişiler olarak’ nitelendirdiği sözde mevsimlik işçilerin kitlesel, örgütlenmiş istilası başladı. Pratikte; Türkiye’nin Kıbrıs sorunundaki uzun vadeli planlarına hizmet etmesi için, demografik yapının değiştirilmesi amacıyla, işgal altındaki bölgelerimize planlı bir şekilde yerleşik getirilmesi sözkonusuydu. İskenderun’da yaptıkları gibi...

O zamandan beri, Türk yerleşiklerin akını durmadı ve bugün bu yerleşiklerin sayısı 130.000’i aştı. Bütün hükümetlerin yetersizliği, yabancıların baskıları karşısındaki tavizler, Adaya yerleşik getirilmesinin sözde insani boyutunun yüceltilmesine neden oldu. Yani; kurnaz Lord Hannay’e göre, işgal bölgelerinde Türk yerleşik baba veya anneden doğanları kovmamız mümkün değildi. Türkiye’yi, yerleşik getirilmesi suçunun sorumlusu olarak suçlamak yerine; mağdur olanı, yerleşiklerin yasallaştırılmasını tanımaya çağrılıyor. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin eski Cumhurbaşkanlarından Vasiliu, yerleşikleri, ABD’ndeki Meksikalı yasadışı göçmelere, Klerides de Türkiye’den Kıbrıs’a giren (!) ‘yasadışı göçmenlere’ benzeterek, Türkiye’nin günahlarını bağışlarken, böyle birşey neden olmasın?

İlgisizlik ve cesaretsizlik sonucu, felaketler peş peşe geldi. Tassos’un, yeniden yakınlaşmacı ve sabıkalı ‘evetçi’ İçişleri Bakanı Andreas Hristu, Kıbrıslı vatandaşlar olarak yurttaşlığa alınabilecek yerleşiklerin listelerini arada bir ortaya koyuyor. Ya Andreas Hristu, ya Cumhurbaşkanı ya da herhangi bir parti başkanı, karma evliliklerden doğan çocuklara, neden Kıbrıs vatandaşlığının verilmesi gerektiğini bize açıklasınlar... İster örgütlenmiş olarak, isterse de evlenme yoluyla dolaylı olarak Kıbrıs’a giren bir Türk, Kıbrıs Cumhuriyeti toprağına yasadışı bir şekilde giriş yaptığından yasadışı Türk’tür.

Öyle ya da böyle yerleşiktir, çünkü işgal bölgelerinin demografik yapısının değişimine katkıda bulunmaktadır. Türkiye’nin, Kıbrıs aleyhindeki yayılmacı planlarına hizmet etmektedir. Hristu’nun Hükümetin onayı ile yaptığı, halkın, %76’lık ezici oy çokluğuyla mezara gömdüğü Annan Planı’nın maddelerinin aşamalı olarak hayata geçirilmesidir. Gözü yaşlı Papadopulos, bu duruma ne diyor?

(SİMERİNİ – 1.10.2005)

HÜRRİYET

Yine iş başa düştü, kadınlara

Ferai TINÇ

LEFKOŞA

TELLERİN arasından ara bölgeye geçiyoruz.

Sağda çok, çook eskilerden kalma güzel bir ev. Verandası ve pencerelerinde kum torbaları.

Savaşı devam ettiremedik bari anısını yaşatalım endişesi gibi hastalıklı bir anlayışı yansıtıyor.

Telleri, duvarlardaki kurşun izlerini, kum torbalı pencerelerin metruk evlerini geçerken, Kıbrıs’ın kırık ruhunu hissediyor insan.

Çözüm umutlarının üzerinde tepinen Papadopulos’un silindirleri, Brüksel’de yakıt alırken, Kıbrıslı Türk ve Rum kadınları Türkiye ve Yunanistan’dan gelen kadınlarla birlikte Ada’da adil çözüm umutlarını yeniden yeşertmeye çalışıyorlar.

Kardak krizinden sonra kurulan Türk-Yunan Kadın Barış Girişimi Winpeace’in deneyimlerini Kıbrıslılarla paylaşıyorlar.

Toplantı, gerginliğin en fazla hissedildiği günlere rast geliyor. Gerginliğin kaynağında sadece AB ile Türkiye’nin müzakerelere başlayıp başlamayacağı belirsizliği yok.

Kıbrıs sorununu, çözmeden halletmeye çalışan Rum Yönetimi’nin Brüksel’i seferber etmesinin yarattığı gerginlikten söz ediyorum.

* * *

BU adanın aklı başında Türkleri ve Rumları, taraflardan birini yok sayan tutumun, adanın zaten içselleştirdiği çatışma ruhunu beslediğinin farkındalar.

Türkler ve Rumların kaygısı farklı.

Dinlediğim Rum kadınlar, bölünmenin kaçınılmaz hale gelmesinden endişeli.

Türkler ise artık hiçbir yerde kendilerinin esamisi okunmamasından kızgın ve umutsuz.

Cumhurbaşkanı Talat’ın, önceki günkü görüşmemizde ‘KKTC kurumları muhatap alınmıyor. Yarın öbür gün bu takışmaya yol açacak’ sözleri de bu duyguyu yansıtıyor.

* * *

YUNANİSTAN Winpeace’ten Sue, toplantının sonunda ‘Bir itirafta bulunacağım’ diye ayağa kalkıyor ve devam ediyor:

‘Buraya gelirken, Kıbrıs’a işgal topraklarına gideceğimi söyledim arkadaşlarıma. Ağzım alışmış. Ama şimdi kuzeyde geçirdiğim iki günden sonra terminolojimi değiştiriyorum. Ben bölünmüş bir ülkeden geliyorum diyeceğim soranlara.’

Avrupa bu işin sonunu göremiyor. Gene önce kadınlar fark ediyor ve kolları sıvıyorlar.

Barışın, ne Avrupa’ya ne de siyasi çıkarlara terk edilemeyeceğinin bilinciyle harekete geçiyorlar. 3 Ekim’de ne olursa olsun Kıbrıs sorunu sürecek çünkü.

(HÜRRİYET – Ferai TINÇ – 3.10.2005)

MİLLİYET

Hasan CEMAL

Duvar yıkmak, duvar örmek!

LÜKSEMBURG

Yemeğin uzuyor olmasını hayra mı yormalı, şerre mi? Yemeğe ara verilmesi iyi mi, kötü mü? Bu satırları dün akşam Türkiye saatiyle saat onbiri biraz geçe yazmaya başladım.

Basın merkezi dolu.

Türkiye'ye bu ilgi gerçekten ilginç... Gazeteci milleti devamlı bir dalgalanma içinde. Her gelenin çevresinde bir toplanıp bir dağılıyor.

3 Ekim yatıyor mu?

Yatmıyor mu?

Yoksa bugüne mi kalıyor?

Avusturya inatçı davranıyormuş...

Yunan Dışişleri Bakan yardımcısı geliyor, "Avusturya en çok yarına kadar dayanır. Ondan sonra havlu atar" deyip gidiyor.

İngiliz Dışişleri Bakanı Straw'un dönem başkanı olarak yaptığı konuşma kulise sızıyor.

Avusturya'ya fena yüklenmiş:

"Avrupa'ya ihanet içinde olduğunuzun farkında mısınız?"

Fransa tarafından çelişkili sinyaller alınıyor. Chirac'çılar Avusturya'ya, "Bırakın müzakereler başlasın; Türkiye'yle meselemizi sonra ele alırız!" diyormuş...

Avusturya, sindirme kapasitesi maddesiyle ilgili olarak bastırmaya devam ediyormuş.

Bir başka deyişle:

İmtiyazlı ortaklığın açıkça öngörülmesi yerine, aynı anlama gelebilecek bir tarifin müzakere çerçeve belgesine girmesi...

Ankara buna da karşı.

Haklı olarak istemiyor, üyelik hedefinin sözcük oyunlarıyla bir başka kalıba dökülmesine...

Bir Türk diplomatik kaynağı:

"İngiltere çok ketum davranıyor. Yarına kalabilir herşey..."

Bugüne kalması iyi mi, kötü mü?

Kopma olabilir mi?

Aralık'a kadar mola verilir mi?

Sözünü çiğneyen, Hıristiyan Kulübü olduğunu dünya aleme ilan eden, stratejik körlük içinde bir Avrupa mı?..

Çevremizde o kadar çok Arap gazeteci var ki... Hepsi, AB'den Türkiye'ye verilecek mesajın merakı içinde koşturuyorlar...

Türkiye saatiyle gece onbir buçukta yazımı kesiyorum. Aşağıda, dün öğle vakti yazmış olduğum satırlar yer alıyor.

* * *

3 Ekim ne olacak, belli olmadan yazılıyor bu satırlar. Onun için yazımın başlığını, "Duvar yıkmak, duvar örmek!" diye koydum. Çünkü, Türkiye'yle Avrupa Birliği arasındaki duvar, bugünden itibaren ya yıkılmaya başlayacak, ya daha sağlam örülmeye...

Bu nokta çok açık.

Hiçbir şey aynı olmayacak.

Hem Türkiye için...

Hem Avrupa Birliği için...

3 Ekim, gerçek bir dönüm noktası çünkü.

Bu dönüm noktası nasıl geçilirse geçilsin, Türkiye ve Avrupa aynı Türkiye ve Avrupa olmayacak.

Tam üyelik müzakereleri başlarsa olumlu, başlamazsa olumsuzluklar dizisi harekete geçecek.

Müzakereler başlarsa, Avrupa Birliği sözünü tutmuş ve dürüst davranmış olacak. Türkiye'ye kapıyı açarak bir Hıristiyan Kulübü olmadığını, kültürel ırkçılık yapmadığını dünya aleme gösterecek.

Stratejik körlük içinde olmadığını, Batı'yla İslam arasında köprülerin atılmasını değil kurulmasını içtenlikle istediğini, 'medeniyetler savaşı'na meydan vermek istemediğini belli edecek.

İslam'la modernliğin, İslam'la demokrasinin ille de çatışmadığını, ikisinin bir arada olabileceğini Türkiye ile birlikte net bir mesaj olarak İslam dünyasına göndermiş olacak.

İngiliz The Guardian gazetesindeki bir meslektaşım şöyle yazıyordu:

"Türkiye'nin Kafkaslar ve Ortadoğu bağlantılı stratejik önemi... Başlıca doğalgaz kaynaklarının Türkiye üzerinden akması... Daha genç bir nüfusun demokratik avantajları... 2001'den bu yana dörtte bir oranında büyüyen dinamik Türk ekonomisi... İslam'ın demokrasiyle veya insan hakları ve modernlikle bağdaşmadığı yönündeki görüşlerin geçersizliği..." (Madeleine Bunting, The Guardian, 26 Eylül 05)

Üyelik müzakerelerinin başlamasıyla, hiç kuşkunuz olmasın, Türkiye'nin yüzü Batı'ya dönük tarihsel yürüyüşü hızlanacak. Modernleşme yolundaki adımları daha sıklaşacak. Demokrasi, hukuk devleti ve insan hakları alanında çıtasını her geçen gün yükseltecek bir Türkiye sahneye çıkacak.

Doğrudan yabancı sermaye akışının artmasıyla ekonomik büyümesini daha istikrarlı bir raya oturtan, bir yandan küresel rekabet açısından AB'nin elini güçlendiren, öte yandan kendi aş ve iş sorununu hal yoluna sokan bir Türkiye'yle karşı karşıya kalacağız.

Ekonomisiyle birlikte refah pastasını büyüten, böylece kendine daha çok güvenmeye başlayan, yani özgüveni yerine gelen bir Türkiye, Kürt sorunu dahil kendi kimliğiyle, tarihiyle ilgili sorunlarını daha kolay çözecektir.

Bu istikrar demektir ülkemiz için.

Yeryuvarlığının bu bölgesinde, Ortadoğu'nun, Kafkaslar'ın, Balkanlar'ın bitişiğinde ve Avrasya'nın kalbinde istikrarlı ve güçlü bir Türkiye, demokrasisini ve ekonomisini adam etmiş bir Türkiye, herhalde, Avrupa için de, Amerika için de vazgeçilemez bir güç kaynağı olacaktır.

Peki, ya kapıyı kapatırsa AB...

3 Ekim'deki böyle bir olumsuzluğu ellerini en çok ovuşturarak bekleyenler, hiç kuşkunuz olmasın, Bin Ladinciler'dir. Irak'taki Zerkavi takımıdır. Afganistan'daki, Pakistan'daki Talibancılar'dır, radikallerdir.

İran'daki reformdan öcü gibi korkan eski Humeynici takımdır. Ya da bütün İslam dünyasındaki dinci radikal güçlerdir, bugün Türkiye'ye kırmızı kart gösterilmesini heyecanla bekleyenlerin başında gelen...

Çünkü böyle bir gelişmenin İslam dünyasında medeniyetler çatışması'na giden yolu kısaltacağını onlar gayet iyi biliyorlar.

Avrupa da biliyor mu?

Yoksa stratejik körlük içinde mi?

Eğer stratejik körlük içindeyse, Türkiye'de de radikal İslamcılar'ın ve AB ile demokrasiyi sevmeyen Kızılelmacılar'ın zil takıp oynayacakları tarihsel bir yanlışın altına imza atmiş olacak.

Hangisi?..

Belki siz bugün, 3 Ekim sabahı bu satırları bu sorunun yanıtını öğrenmiş olarak okuyor olacaksınız. Ya da en geç bu akşam vakitlerinde herşey belli olacak.

Evet, duvar yıkmak!

Duvar örmek...

Hangisi? Ben iyimserim. Tıpkı 17 Aralık zirvesinde olduğu gibi, 3 Ekim için de aynı şeyi söylüyorum.

Buraya kadar kolay gelinmedi!

Buraya kadar geldikten sonra da kötü bir sürpriz beklemiyorum. Kimsenin bu saatten sonra pire için yorgan yakacağına doğrusu ihtimal vermiyorum.

Ama yine de gergin bir bekleyiş vardı, ben bu satırları dün öğle vakti yazarken...

BİANET.ORG

Elit faşizminin medyatik ucubesi

Ragıp DURAN

Bu aralar televizyonlarda ve açık hava reklam panolarında Hürriyet gazetesinin yarı barok, yarı post-modern tarzda inşa edilmiş yeni bir reklam kampanyası göze batıyor. Grafik olarak çok başarılı olmasa da Hürriyet'in H'sini fon olarak alan reklam kampanyasının metni, Türk egemen medyasının bu en önemli ve en çok satan gazetesinin kendisini nasıl gördüğü ve nasıl tanıtmak istediği konusunda ilginç ipuçları veriyor.

Reklam ve reklamcılık, imaj devrinde, sahtekarlık/aldatma/kandırma krallığı olarak su yüzüne çıktı. En kestirme tanımıyla, "Hoş ses ve görüntü oyunlarıyla, olmayanı varmış gibi, kötüyü iyi gösterme sanatını icra ederek para kazanma faaliyeti" olan reklamcılık, sadece bir meslek değil aynı zamanda bir ideoloji haline geldi. Olmadık yerde kendini övenlere boş yere "Reklam yapma!" denmiyor Türkçe'de.

Hangi dönemin kampanyası?

Hürriyet reklamının yayına girdiği döneme damgasını vuran siyasi/toplumsal/kültürel/ideolojik atmosferi göz önünde bulundurmak gerek öncelikle. Bu dönemin en önemli özelliği, yükselen milliyetçi/ırkçı dalga. Kah Kürtleri, kah Ermenileri, kimi zaman AB'yi ya da Avrupalıları, hatta kimi zaman Amerikalıları hedef alan bu dalganın önemli ve tabii ki klasik iddialarından biri topyekun olmak, sıkılı bir yumruk gibi dimdik durmak, hep beraber ve birlikte olmak.

Aslında devletin 1920'li yılların başlarından itibaren inşa etmeye çalıştığı resmi ideolojinin doğal ve istikrarlı bir devamı, kuyruğu ile karşı karşıyayız. Artık kimsenin sözünü etmeye bile cesaret edemediği Türk Tarih Tezi ve hatta Güneş-Dil Teorisi bugün farklı kılıklarda pazarlanıyor.

Milliyetçi teorinin özü şu: Düşman belirleniyor; sonra da herkes, istinasız herkes, bu düşman ya da düşmanlara karşı birlik olmaya çağrılıyor. Bu davete icabet etmeyenler de gerekirse mevcutlu olarak davete katılmak durumunda kalıyorlar. Çünkü mesele Türklüktür, Türk milletidir, Türk milliyetidir, Türk milliyetçiliğidir, dolayısıyla Türk'sen gelmek, katılmak zorundasın. Gelmiyorsan ya Rum, Ermeni ya da Kürtsün, belki de solcu ya da anarşistsin, ve eğer hakikaten ve hâlâ Türk olduğunu iddia ediyorsan, ya kanı bozuksun ya da vatan hainisin.

Bu tekdüzeleştirme, herkesi bir tek çadır altında toplayıcı pederşahi/faşizan anlayış, farklılıkları görmezden gelmekle yetinmez, onları inkar eder; inkar edemediklerini de ateşle, kurşunla, baltayla, bıçakla yok etmeye çalışır. Herkesi bir araya getirmek, herkesi kendine ya da birbirine (özellikle de kendine) benzetme çabası çok tehlikeli bir girişimdir. Bu nedenle de "Bir gün herkes Fenerli olacak" sloganı faşist bir şiardır. Biri kalkıp "Bir gün herkes Cimbomlu olacak" demiş olsaydı da hiç tereddüt etmeden aynı sonuca varırdım.

Hürriyet temelinde mi bir araya geleceğiz?

Hürriyet'in son reklam kampanyasındaki sıfat ve betimlemeler işte bu bir araya getirme, yaklaştırma, benzetme, toplama çabasını faş ediyor. Bu arada seçilen kimlik, nitelik ya da betimlemeler de tabii ki seçkinci. Mesela "İnançlıdır" var, fakat hemen arkasından gelmesi beklenen "Dinsizdir" yok. Tabii ki Hürriyet, Kürt ya da Ermeni de değildir.

Kampanyada ayrıca, değer yargılarında olağanüstü bir kargaşa yaratmaya çalışarak bir gazeteyi, bir kurumu hem gerici hem ilerici, hem köylü hem kentli, hem Fenerli hem de Galatasaraylı göstermeye çalışıyor. Piyasa koşulları bugün bunu gerektiriyor. Gazete okuru, Hürriyet yönetimi gözünde sıradan bir müşteri. Mümkün olduğu kadar fazla müşteri de, her gün bu gazeteyi satın alarak Doğan grubunu zengin etmeli ve bu neo-liberal medyanın elit faşizminin taraftarları olmalı. Bu nedenle Hürriyet aslında, belki de reklam kampanyasında ifşa ve itiraf ettiği üzere kemiksiz, omurgasız bir kurumdur. Ne gerekiyorsa o kılığa girer. Aynı anda her şeydir. "Hürriyet bukalemundur", "Hürriyet oportünisttir".

25 yıllık bir önerme

Bu kampanyada bugün savunulan ideolojik yaklaşımın köklerine ben 1981-83 döneminde Hürriyet gazetesinde rastlamıştım. Kimse mükemmel değildir; ben o yıllarda Hürriyet gazetesinde çalışıyordum.

Gerek kendi not, anı ve basın değerlendirmelerini toplayan kitapta, gerekse Sadun Tanju'nun derlediği kitapta, Çetin Emeç'in -ki bence Türkiye'nin önemli gazetecilerinden biriydi- gazeteciliğe ne denli meraklı, ne denli bağımlı bir profesyonel olduğunu görmek kolay. Magazinci yanı ile esas olarak mülk sahiplerinin sesine daha çok kulak kabartması ideolojik konumunun bir tezahürü, ama bu Emeç'in gazetecilik tekniği konusundaki deneyim ve bakışlarının kalitesini bence olumsuz etkilememeli.

Bir gün Çetin Emeç, Genel Yayın Yönetmeni olduğu Hürriyet'te önemli bir reform yapacağını açıkladı ve o özel görüşmemizde "Öyle bir gazete yapacağız ki, apartmanda bodrum katında oturan kapıcı da, üst kattaki profesör de bu gazeteyi benim gazetem diye benimseyecek" demişti. Hafif dudak büktüğümü hatırlıyorum.

Emeç'in ya profesöründe bir sorun vardı bence, ya da kapıcısında. Ama daha o zamanlarda, böyle birleşmeyecek insan ve kümeleri birleştirmek isteği vardı Hürriyet yönetiminin kafasında.

Çünkü 80'li yılların başında, pre-neo-liberal dönemde, gazete artık üstyapı kurumu niteliğini kaybetmeye başlamış, sıradan bir meta haline gelmişti. Zanaatten sanayiye geçiliyordu ve gazeteden sürekli olarak daha fazla para kazanmak gerekiyordu. O zamanki kapıcı ile profesörü nasıl birleştirebileceklerdi? İkisinin çok az ortak yanı var aslında: İkisi de Türk, ikisi de İstanbul'da aynı semtte, hatta aynı binada oturuyor (dairelerin içi farklı olsa da), ikisi de Türkçe konuşuyor, ikisi de büyük bir ihtimalle erkek. Ama yaşları farklı, gelir düzeyleri farklı, zevkleri farklı, kültürleri ve eğitim düzeyleri farklı, tarihleri-kökenleri farklı.Ortak yanlarının dışında kalan nitelik ve kimlikleri sadece farklı olmakla kalmıyor, çoğu zaman zıt değerleri savunuyor üstelik.

Hürriyet'in 2005'teki kampanyasında iş profesörle kapıcıyı bir araya getirmeyi çoktan aşmış, 65 milyonu bir araya getirmeye çalışıyorlar. Yani birbirine çok daha fazla benzemeyen milyonlarca insanı Hürriyet çatısı altında buluşturacaklar!

Ben yok biz var, tamam mı?!

12 Mart ve 12 Eylül'ün resmi söylemlerini hatırlıyor musunuz? Tasada, kaderde birlik nutukları... O dönemlerde de, işte anarşiye karşı herkes birleştirilmeye çalışılıyordu. Hitler Almanya'sıyla Mussolini İtalya'sında da aynı söylem egemendi. Dev bir heyula yaratılıyor, adına millet, halk filan deniliyor. Dışında kalamazsın. Onlar gibi düşüneceksin, onlar gibi hareket edeceksin, onlar gibi yatıp kalkacaksın... "İmtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış millet" tabiri bir şey hatırlatıyor mu size?

Bunlar bu kampanyanın tarihsel ve siyasal altyapısını oluşturuyor. Erol Simavi döneminde bir nebze, ama esas olarak Aydın Doğan-Ertuğrul Özkök çağında Hürriyet açıkça kendini "Devlet gazetesi" olarak da tanımladı, niteledi. Reklam metninde unutmuşlar mı "Hürriyet devletçidir" demeyi?

Bu sıfat sıralaması bir çorba! Tüm bu değerler ve sözümona zıtları eşdeğerde mi?

Okur-müşteriyi ikame

Meselenin iç yüzünü, ideolojik dürtüsünü bilmeyen, anlamayan, sanır ki, Hürriyet çelikten dev bir şemsiye kaplamış bütün Türkiye'yi. Ya da 65 milyon kollu bir ahtapot esir almış tüm yurttaşların bilincini. Aslında istedikleri işte tam da bu ideolojik kelepçeleme. Bir de küstahça "Kullan beni. Her gün" demez mi? Kof gurur. Bilmezler mi "Kibirdir yorulup yollarda kalan"!

Hürriyet kısaca, "Sen kendini bilmezsin, bak ben senin için herşeyi düşünüyorum, yapıyorum, bu nedenle sana ihtiyaç yok, ben aslında sen'im" demeye getiriyor. Herkesin Hürriyet'te kendisinden bir şeyler bulmasını istiyor. Aman Allahım! Mesela siz kendinizde Ertuğrul Özkök ya da Emin Çölaşan'lık bir yan bulabilir misiniz? Yanıtınız evet ise, yazının geri kalan kısmını okumasanız da olur!

Hürriyet bir kez de kendi yazarlarını tanıtmak için bir yıldönümünü bahane edip "Portreler" başlıklı bir ek yayınlamıştı. Bu eki 6 Ocak 2002 tarihinde yayınlanan "Hür Portreler: Sen ben bizim oğlan, hepsi yalan dolan" başlıklı bir yazıda değerlendirmeye çalışmıştım.

O zamandan bugüne, megalomanide, övgüde, abartıda, kendini Kaf dağının tepesinde görme konularında, Hürriyet önemli adımlar atmış. Hürriyet, kendini resmen, o ne olduğunu kimsenin bilmediği, tanımlayamadığı ama herkesin sahip çıktığı TÜRKİYE sanıyor.

Şimdi bir soru:

Eğer hakikaten bu kadar sıfata sahip isen, okuma yazma oranı yüzde 95'lere çıkmış, dağıtım ağı ülkenin belki de yine 95'ine ulaşan bir sistemin de var ise, neden hâlâ nüfusun ancak 65'te 0.5'ine bile satış yapamıyorsun?

(BİANET.ORG – Ragıp DURAN – 3.10.2005)

ÖZGÜR GÜNDEM

Unutmamak

A.Hicri İZGÖREN

Tarih, bir bakıma insanlığın hafızasını elinde tutar. Günlük hayatın içinde yaşanan acıları unuturuz, zaman içinde üstü küllenir. Toplum olarak bu topraklarda yaşadı klarımızın üstü, son yıllarda epeyce küllenmiş görünüyor.

Oysa unutmak, hafıza yükümlüğünü yok etmek, farklı bir zamanda farklı, bir mekanda, her şeyin yeniden yaşanabileceği gerçeğini de unutmak olur.

Kabul edildiğinde katlanılması zor olan, acı veren, ruhsal maliyeti yüksek olayların sanki hiç yaşanmamış gibi yapılıp, üzerini örtme eğilimi herkeste var. Yani herkes kendini aldatıyor. Geçmişte yaşanmış olaylar nedeniyle “suçlu” sayılabileceğimize yönelik bir korku, bir endişe bizi tarihi unutturmaya itmektedir. Yaşanan bütün vahşetleri, ölümleri, katliamları, değerlerin alaşağı edilmesini unutmak bir hastalık olsa gerek. Hafızasını kaybetmiş toplumların gelecekleri de kaybolur.

Günümüzde unutmak olağan bir şey olarak algılanıyorsa, hâlâ güzel günlerin kurulabileceğine olan inançlarını kaybetmeyen

insanlar için söylenecek tek bir şey kalmıştır geriye: Unutmamak direnmektir ya da unutmak yenilmektir.

***

Unutturmak hükmedenin tuzağıdır bir bakıma... Zalim, hafızayı körelterek uzun zaman zulüm edebilir ancak. O halde zulme uğrayan unutmamalı... Daima hatırlamalı... Bu da yetmez belki... Unutmaya başlayana hatırlatmalı.

Çoğu zaman hafıza, toz bulutuna yakalanmış gözkapağı reşeksiyle kapanır, canının yanacağını hissedince boşaltmaya çalışır her şeyini. Belki de acılarını bellek denen uçurumun en derinine gömmesi gibi... Yazarın dediği gibi, “Hatırlamak için hayal kurmaya, hayal edebilmek için de hatırlamaya muhtacız.” Hafızaların üstü külleniyor.

Eskiler olan biteni unutuyorlar, yeni nesillerin ise haberi olmuyor. Bu nedenle geçmişi hatırlatmak için zaman zaman, o külleri eşeleyip ateşi harlatmak gerekiyor.

Sorgulamak için unutmamak gerekiyor Bilim insanları, insan topluluklarının kaderini etkileyen siyasi kararların ve özgür irade sonucu verilmiş gibi gözüken bireysel kararların, aslında şartlanmış reşeks davranışı olduğunu ve çoğu zaman anlık bir gerekircilikten öteye gidemediğini, bilinçli zihnin ise karar alma süreçlerine ancak üç yaşında bir çocuk kadar müdahale edebildiğini dile getiriyorlar.

***

Geçmişi anımsamanın iki farklı boyutundan söz eder Marcel Proust. Birincisi anımsamanın unutmaya karşı koyan, ona direnç gösteren boyutudur. Bellek unutma olgus na bilinçli olarak karşı koyar. Belleğin güçlendirilerek, yaşantıların, anıların sürekli taze tutulmasını amaçlar. Bu arada aklın yardımına başvurur. Buna karşılık anıları canlı tutmak için aklın yardımına başvurmayan, istekte bulunmadığı halde anımsayan, anıları zaman aşımına uğramamışlar gibi saklayabileceğini savunur.

Proust, yalnız aklı öncül kılan belleği değil, görme duyusunu da söyler. Büyük bir Proust hayranı olan Walter

Benjamin’in sözleriyle, anımsanan aslında geçmiş bir zaman diliminde yer alan bir yaşantı değildir. Bilinçle yaşanmamıştır bu duygular ve olaylar. Ancak çok daha sonraları, yaşanan bir şokun uyarısı sonucu oluşan anımsama sürecinde bir zamanlara ait yaşantı olarak algılanır. Bu üstü örtülmüş yaşantı güçülüğü, ancak

gündelik yaşamın dışına çıkıldığında, anımsama sonucu su yüzüne çıkar. Annesi artık yoktur, çocukluk yılları da yitirilmiştir.

Ama, Proust’un sözleriyle, kişilerin ölümünden ya da nesnelerin yitirilmesinden sonra yakın geçmişten artık bir şeyle kalmasa da, tat ve koku kırılgan da olsa daha canlı, maddi olmasa da “somut bir biçimde” anılarda yaşamlarını sürdürürler. Proust’un istek dışı diye adlandırdığı bu tür anılara Günter Grass “anımsatan” anılar diyor. Grass’ın sözünü ettiği anı mekanları, Almanya’nın Nazi geçmişiyle ilgili ve olumsuz duygulardır... Anımsama tekniğinin Romalı kuramcısı Cicero, mekanların çok büyük bir anımsama gücü içerdiğini söyler. Anıların ise imgeler ve mekanlar aracılığıyla belleğe yerleştiğini

savunur.

Todorov geçmişi kavramada kaçınılması gerekli iki eğilim görür; ‘kutsallaştırma’ ve sıradanlaştırma. Birinci halde, tarihsel bir dram tümüyle spesifikleştirilerek yüceltilir, apayrı bir yere konur; ikinci halde ise, diğer olaylarla benzer kılınarak olağan, alelade bir duruma sokulur. Bu eğilimlerden birincisi, her olayı ayrı bir kategoriye, ikincisi ise pek çok olayı aynı kategoriye sokmayı ifade eder. Olayın kutsallaştırılması, hiçbir şeyin ona yaklaşamamasını sağlamak üzere onu ayrı bir alanda tutmak için diğerlerinden soyutlamak şeklinde tanımlanabilir.

Sıradanlaştırma ise, “geçmiş”i ana yapıştırmak, birini diğeriyle basitçe özümsemek. Sonuçta her ikisini de yanlış tanımak demektir.

***

“Aklı beşer nisyan ile malûldür” derler. Yani insan aklı unutmaya meyillidir, insan çabuk unutuyorÖ Unutma üzerine edebiyatlar, unutma üzerine savaşlar, unutma üzerine hayatlar kurulmuş. Kimi zaman unutulmaktan, unutmaktan yakı

nmışız, kimi zaman unutamamaktan. Kimi zaman unuttuk diye suçlanmışız, kimi zaman unutamadık diye.

Balıkların hafızası üç saniyeymiş. Balıklar sadece yaşamları nın son üç saniyesini hatırlarlar, daha öncesini unuturlar.

Ancak böylesi bir hafıza balıkların akvaryumda yaşayabilmesine olanak verir. Balıklar, sadece son üç saniyeyi hatırlayarak, sanki ucu bucağı olmayan bir okyanusta yaşıyorlarmış gibi, hep aynı akvaryum içerisinde dönüp dururlar. Balıkların güzel bir gelecek düşü olmadığı için bunun bir sakıncası da yoktur elbet... Ama insanı diğer yaratıklardan ayıran bir özelliği

de bu olsa gerek...

Her şeye rağmen unutmamakta, hatırlamakta yarar var; acıları da, anıları da, insanları da, yaşananları da, bildiklerimizide... Unutmayalım ki, geçmişimizle yaşamayı öğrenip, daha güzel gelecekler için umutlar yaratabilelim. Ve Edip Cansever’in şiirindeki gibi geleceğin üstüne bir gül işleyebilelim; “Saçların, alınların, göğüslerin üstüne/Yüreklerin üstüne/ Beyaz kemiklerin/Mezarsız ölülerin üstüne/Kurumuş gözyaşlarının/Titreyen kirpiklerin üstüne/Kenetlenmiş çenelerin üstüne/Ağarmış dudakların/Unutulmuş çığlıkların üstüne/ Kederlerin, yasların, sevinçlerin üstüne/Her şeyin üstüne bir gül işlenecek.”

(ÖZGÜR GÜNDEM – A. HİCRİ İZGÖREN – 3.10.2005)

BBC

Filistin polisinden parlamento baskını

Filistinli bir grup polisin, Hamas saldırılarını protesto etmek amacıyla Filistin parlamentosuna baskın düzenledikleri bildiriliyor.

Hamas'la Filistin polisi arasında pazar günü meydana gelen çatışmada, üst düzey bir polis yetkilisi ölmüştü.

Filistin parlamentosunda baskın düzenleyen polislerin Hamas'a karşı daha sert önlemler alınmasını istedikleri bildiriliyor.

Gazze'de pazar günü Filistin polisi ile Filistinli militan grup Hamas'ın üyeleri arasında çıkan çatışmada üç kişi ölmüştü. Ölenlerden birinin üst düzey bir polis yetkilisi olduğu belirtiliyor.

Çatışmalar sırasında en az 50 kişinin de yaralandığı bildirildi.

Gazze'deki BBC muhabirine göre, aralarında çocukların da bulunduğu Gazzeli siviller çatışmaların ortasında kaldı.

Çatışmaları kimin başlattığı konusunda iki taraf da birbirini suçluyor.

Hamas'a göre çatışmalar, Filistin polisinin, geçen yıl, İsrail'in hava saldırısında ölen Hamas lideri Abdülaziz Rantisi'nin oğlunu tutuklamaya çalışması üzerine başladı.

Filistinli polisler ise, küçük bir anlaşmazlığı çözmeye çalışırken, Hamas militanlarının saldırısına uğradıklarını söylüyor.

Çatışmaların kısa süre içinde Gazze'nin diğer bölgelerine de yayıldığı ve Hamas militanlarının polis karakollarına saldırılar düzenlediği belirtiliyor.

Çatışmalar sırasında Hamas militanlarının havan ve el bombaları kullandıkları söyleniyor.

Filistin güvenlik güçleri Gazze'de asayişi sağlamak için son birkaç gün içinde denetimlerini artırmıştı.

Filistinli yetkililer bu çerçevede sokaklarda silah taşınmasını yasaklamıştı.

Hamas üyeleri İsrail'e karşı mücadeleleri açısından silah taşımak zorunda olduklarını söylüyorlar ve Filistin yönetiminin kendilerini silahsızlandırma girişiminde bulunmaması gerektiğini belirtiyorlar.

(BBC – 3.10.2005)

SABAH

Rice: NATO'ya başvurmayın

Stelyo BERBERAKİS

Rum kesimi Dışişleri bakanı Yorgo Yakovu, Müzakere Çerçeve Belgesi'nde Türkiye'ye "uluslararası organizasyonlarda veto yolunu tıkamayan" maddeden rahatsız olmadıklarını söyledi. Yakovu, "Bizim zaten NATO üyesi olmak gibi bir isteğimiz yok" dedi. Edindiğimiz bilgilere göre bu madde üzerinde yaklaşık 8 saatlik bir diplomasi trafiği yaşandı. ABD Dışişleri Bakanı Condooleezza Rice, Rum lider Tasos Papadopulos'u arayarak "Kıbrıs'ın NATO üyeliğine başvurmayacağına" dair güvenceler vermesini istedi. Bunun üzerine Yunanistan Dışişleri Bakanı Petros Molivyatis'in de Yakovu'ya "NATO'ya üye olmayı arzu etmiyorsanız o zaman 5'inci maddede ısrar etmemize gerek yok" dediği öğrenildi.

KOMŞU MEMNUN

İngiltere'nin hazırladığı ek açıklamanın çerçeve belgesinde yer almaması, sürece hiçbir bir hukuki geçerlilik katmaması ve Türkiye'ye veto hakkını koruma imkanı vermesi Molivyatis ve Yakovu tarafından "tatmin edici" bulundu. Türkiye ile üyelik müzakerelerinin başlaması Yunanistan cephesinde de sevinçle karşılandı. Dışişleri Bakanı Molivyatis , "Müzakerelerin başlaması hem Türkiye, hem AB, hem de Yunanistan için tarihi bir gündür" dedi. İkili ilişkilerinin de bir düzene gireceğine inandığını söyledi. Molivyatis, müzakere çerçeve belgesiyle ilgili olarak "Gerek Yunanistan, gerekse Rum kesimi ve Türkiye kendileri için bağlayıcı nitelik taşıyan beklentilerini müzakere çerçevesine ekletmeyi başarmıştır" dedi. Ana muhalefet partisi Sosyalist PASOK Yunan hükümetini özellikle Kıbrıs ve Ege konularında Türkiye'den yeterince ödün koparamamakla suçladı.

(SABAH – Stelyo BERBERAKİS – 5.10.2005)

ALİTHİA:

“Bataklıkta şükrediyorlar”

Glafkos KSENOS Türkiye Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ün dün de, Türkiye'nin Kıbrıs sorunundaki tezinin değişmesinin sözkonusu olmadığı yönündeki açıklamasını yinelemesi, bu ısrarındaki uluslararası desteğin ona sağladığı rahatlığı kanıtlamaktadır. Kıbrıs Rum tarafının, yeni bir girişim çerçevesinde sınaması gereken bu tez aşağıdakilerle özetlenmektedir: 1. Türkiye Annan Planını kabul etti ve bu plan temelinde çözüm bulunması için BM Genel Sekreteri'nin yeni çabasını destekliyor. 2. Türkiye, iki devletli ortak bir federal devlet çözümünden hemen sonra Kıbrıs Cumhuriyeti'ni tanımaya hazırdır. Uluslararası faktör Ankara'nın bu yeni çizgisi için çalıştı ve onu destekledi. Akıllara gelen büyük soru, hükümet yetkililerinin tavrı ile Kıbrıs sorununun nasıl ilerletileceği ile ilgilidir. İç tüketim ve yanlış bilgi vermek amacıyla söylenen onca şeye rağmen, kesin olan tek şey var o da, Kıbrıs sorununun Türkiye'nin üyelik sürecinde engel olarak konulmadığıdır. Türkiye'nin üyelik sürecinin ilk önce Lefkoşa'dan geçmesini sağlama alan Helsinki Anlaşması etkisiz hale getirildi. Yorgos Papandreu, ikinci bir Helsinki'nin yaratılma zorunluluğundan bahsetmeye devam etsin... Bataklığın suç ortağı AKEL de, Helsinki konusunda eski aforozlarını tekrarlasın... Türkiye Avrupa yoluna girerken bizler de bataklık içinde şükrediyoruz. Başarı olarak gösterilen aşikar başarısızlık konusunda, ilgisiz bir şekilde bayram yapıyoruz. Durumlar ne kadar basitse, o kadar hayal kırıklığı yaratıcıdır.

(ALİTHİA – Glafkos KSENOS – 5.10.2005)

ALİTHİA: ”Kim korkar status quo’dan?”

Alekos KONSTANTİNİDİS Geçtiğimiz hafta (27 Eylül tarihinde), 'Alithia' gazetesinde, Kıbrıs sorununun çözümlenmesinin zamana bırakılmasının nihai bölünmeye götürdüğünü iddia eden EDİ Başkan Yardımcısı Mihalis Papapetru'nun bir makalesi yayınlandı. Papapetru, makalesine dramatik bir kaygı çığlığı ile son verdi: 'Kıbrıs halkı, dikkatle dinle. Bölünme buradadır.' (Bu, makalenin de başlığıydı: Halk dikkatle dinle, bölünme buradadır) Halkın dikkatle dinleyip dinlemediğini, bölünmenin burada olduğunun farkına varıp varmadığını, bölünmenin, yani nihai bölünmenin burada olduğundan, neredeyse bütün politikacıların ve bütün siyasi partilerin Kıbrıs'ın yeniden birleştirilmesi amacını terk etmelerinden rahatsız olup olmadığını bilmiyorum. Hiçkimse artık bölünmeden korkmuyor, bölünme artık hiçkimseyi korkutmuyor. Hepimiz bölünmeyle, bugünkü status quo ile rahata kavuştuk ve bizi korkutan, özellikle de hükümet yetkililerini korkutan şey, yönetimde kalmaları konusunda en kesin güvence olarak düşündükleri bu bölücü status quo'nun alaşağı edilmesidir. Gerçekte, hepimiz status quo'ya alıştık. Status quo'nun, yani mevcut durumun gerçek ismi bölünmedir. Yıllardır yaşadığımız status quo, onca yıldan sonra hiçkimseyi korkutmadığı görülen bölünmedir. Status quo'nun, bugünkü durumun, yani bölünmenin ikinci en iyi ikinci çözüm- the second best olduğunu açıklayan bir Cumhurbaşkanı'na sahibiz. Cumhurbaşkanı Papadopulos'a göre status quo, Kıbrıs Cumhuriyeti'ni lağvetmeye ve onun yerine delik deşik, yıkılmanın eşiğinde bir oluşumu getirmeye çalışan BM Genel Sekreteri'nin Planından daha iyidir. Mihalis Papapetru makalesinde, 'hükümetin, zamanın, alaşağı edilmesi artık imkansız olan daha çok bölücü oldu bittiler yarattığını anlama konusundaki başarısızlığından' bahsetti. Ancak hükümet, yani Cumhurbaşkanı Papadopulos, zamanın daha çok bölücü oldu bittiler yarattığını anlıyor. Papadopulos'un bunu anlaması, bunu görmesi gerekmektedir. Zamanın yeni bölücü oldu bittiler yarattığını, bölünmenin kalıcılaşmasına ve yasallaşmasına götürdüğünü anlıyor, ancak bundan rahatsız olmuyor ve bundan korkmuyor. Papapetru'nun dikkatle dinlemeye çağırdığı halk, tepki göstermezse, kaygılanmazsa ve korkmazsa, belki de kaygılanan sadece bizler kalacağız. Eğer herkesin, halkın ve liderliğin istediği buysa, neden kaygılanalım? Eğer herkesin işine gelen çözüm buysa, buna karar verelim...

(ALİTHİA – Alekos KONSTANTİNİDİS – 5.10.2005)

FİLELEFTHEROS: ”Türkiye’nin üyelik sürecinin değerlendirilmesi” Türkiye ile AB üyelik müzakerelerinin başlaması, önceden kararlaştırılmış bir sürecin sonucudur. Sonuç, sadece Lüksembourg'taki son aşamada değil, aynı zamanda Aralık'tan sonra yapılan diplomatik uygulamaların bir neticesidir. Mesele, sonucun, zafer ya da yenilgi olduğunun düşünülüp düşünülmediğini belirlemek değildir. Önemli olan, Kıbrıs sorunu ile Türkiye'nin üyelik süreci arasında bağlantı kurulmasını başaramadığımızdır. Bu, sadece doğru uygulamalarla ve dolaylı olarak Türkiye'nin üyelik süreci sırasında başarılabilir. Türkiye'yi, AB üye devletlerinin uluslararası örgütlere katılımı konusunda veto kullanmamaya çağıran ilgili paragrafı çıkaran AB Dönem Başkanı İngiltere'nin açıklamasının, Kıbrıs'ı tatmin etmemesi gerekmektedir. Yunanistan Dışişleri Bakanı Petros Moliviatis'in bu paragrafın önemini azaltmaya çalışmasına rağmen, bunun Yunanistan'ı da tatmin etmemesi gerekmektedir. Konunun Lefkoşa için ilke konusu olması gerekmektedir. Bunun, Türkiye ve AB müzakere çerçevesine dahil edilmesi, Kıbrıs Hükümetine verilebilecek asgari birşeydi. Türkiye ile AB üyelik müzakerelerinin başlamasıyla ilgili konunun uygulamaları ve sonuçları geçmişte kaldı. Sayfayı çevirip geleceğe bakalım... Konu şimdi, Türkiye'nin üyelik sürecinin başlamasının değerlendirilmesidir. Lefkoşa ve Atina, Türkiye'nin AB'ne tam üyeliğini destekliyorlar. Ancak Atina ve Lefkoşa'nın Türkiye'nin her adımını değerlendirmeleri gerekmektedir. Helenizm için tek çıkar yol budur. Aksi taktirde Ankara, Kıbrıs'ın, yani AB üyesi bir devletin devam eden işgal ile ilgili hiçbir bedel ödemeden ilerleyecektir.

(FİLELEFTHEROS – 5.10.2005)

POLİTİS: ”Kıbrıs sorunu: Normalleşme ve öz arasında”

Bir göçmen vatandaşımız tamamen iyi niyetli olarak gazetemize gönderdiği mektupta şu soruyu sordu: 'Lütfen bana söyleyiniz. Ben bir göçmen olarak, Protokol ve müzakere çerçevesi ile ilgili iki aylık müzakerelerin ardından, Kıbrıs sorununun çözümü, daha doğrusu işgal altındaki evime geri dönüşümle ilgili olarak ne ümit edebilirim?' Aynı kaygılı sorunun, bütün göçmenler ve vatanımızın akıbeti konusunda kaygı duyan her Kıbrıslı Rum tarafından sorulduğunu düşünüyoruz. Yanıt hiç de kolay değildir: Bir yandan hükümetimiz, yaptığı istişarelerle, Kıbrıs sorununun özüne yakınlaşmamız konusunda temellerin atıldığını iddia ediyor. Protokolün imzalanmasının, Türkiye ile ilişkilerimizin normalleşmesinde pürüzleri gidereceğini düşünüyor. Türkiye'nin üyelik süreci ile zamanla, mecburen Kıbrıs sorununun özünün görüşülmesine götüreceğini düşünüyor. Diğer yandan muhalefet ve hükümet ortağı bazı partiler, Türkiye'nin Kıbrıs sorununun özü ile ilgili hiçbir yükümlülük üstlenmeden, üyelik müzakerelerinin başlaması için bilet aldığını iddia ediyorlar. Hatta Türkiye'nin protokolden kaynaklanan yükümlülükleri ile ilgili olarak, bunu uygulamaya koyacağı konusunda hiçkimsenin bize güvence vermediğini, Türkiye ile ilgili hiçbir bağlayıcı takvim konulmadığını öne sürüyorlar. Bu iki görüşten acaba hangisi doğrudur? Her iki görüşün de doğru yanlarının olduğunu düşünüyoruz. Türkiye er ya da geç, protokolün ekonomik boyutlarına uyacaktır. Yani gün gelecek Kıbrıs'ın uçakları ve gemileri Türkiye'ye gideceklerdir. Elbette diğer yandan bu, Türkiye'nin üyelik süreci nedeniyle, yerleşiklerin ya da askerlerin vatanımızın işgal edilmiş bölümünden gitmelerini görüşeceği anlamına gelmemektedir. Kısacası, siyasi normalleşmenin, olumsuzlarıyla eşit olmayan olumlu unsurları da vardır. Ne yazık ki Türkiye, gelecek yılları değerlendirerek, Kıbrıs'taki oldu bittileri güçlendirerek hareket etme imkanına sahiptir.

(POLİTİS – 5.10.2005)

POLİTİS: ”Birand’ın rüyası ve ikmale kalanlar”

Andreas PARASHOS

Üç yıl önce, Kıbrıslı meslektaşım Pieridis ile birlikte, meşhur Türk gazeteci Mehmet Ali Birand ile Boğaziçi'nde görüştüğümüz zaman, Birand, tutarlı bir şekilde Kıbrıs sorununun çözümü ve Türkiye'nin AB üyeliğinden yana tavır takındı. Birand, Kıbrıs sorununun çözümü, Kıbrıs'ın üyeliği, Türkiye ile üyelik müzakerelerinin başlaması durumunda, Türkiye, Yunanistan ve Kıbrıs ile ilgili perspektifleri anlattı. Birand, 'Kıbrıs sorununun çözümlendiğini, Kıbrıs'ın birleşik olarak Avrupa'ya girdiğini, Türkiye'nin Avrupa 'yol haritasını' izleyerek, Avrupa yoluna girdiğini, bunun üç ülke için de sadece turizmden sağlayacağı faydaların ne kadar büyük olacağını hayal ediniz' diyordu. Dünyada bu üç ülkeden daha iyi turizm yeri var mıdır? Sadece bu alanda işbirliği, herkese büyük karlar sağlayacaktır ve halklar arasındaki kalıcı işbirliği ve barış dolayısıyla sahip olacağımız faydalar büyüktür. Çok deneyimli Birand, Türk hükümetinin Türkiye'nin Avrupa yoluna girmesi durumunda -ki şimdi girdi- karşı karşıya kalacağı zorlukları da izah etti. Şimdi, Birand ile görüşmemizden üç yıl sonra, Kıbrıs AB'ne girdi, Türkiye bileti attı ve 3 Ekim Salı günü gece yarısı Avrupa trenine bindi. Ancak Mehmet Ali Birand'ın rüyası, Kıbrıs olmadan da gerçekleşebilir. Onun, bizim rüyalarımızdan farkı budur. Türkiye, Kıbrıs sorununu önünde bulmadan, Avrupa yolunu izleyebilir. Kıbrıs sorunu onun yol haritasında yoktur. Bizzat bizler bunu yapmak için zahmete girmedikten sonra, ortaklarımız da bu yapmak için istekli görünmediler. Tassos Papadopulos ve hükümet ortaklarının tek kaygısı, İngilizleri ve Amerikalıları Kıbrıs sorununun çözümünde engel olmakla suçlayarak, iç tüketim politikası yapmaktır. Aynı esnada AB'ndeki politikamız, Kıbrıs sorununun çözümünü zamanın derinliklerine gönderdi. Kıbrıs sorununun çözümü ne kadar derinse, Türkiye de tam üyeliğe o zaman ulaşacak. Türkiye'nin üyelik süreci ile Kıbrıs sorununun tek ilişkisi de budur. Ancak Türkiye ve Yunanistan, ayaklarında Kıbrıs sorunu engeli olmadan, Ege'yi de dünyanın en büyük turizm sayfiyesine dönüştürebilecekler ve bütün alanlardaki işbirliklerini geliştirecekler. Kıbrıslılar da, Kıbrıslı Rumlar ve Kıbrıslı Türkler de ne yaparlarsa yapsınlar... Siyasi reislerimiz ve özellikle de hükümet yetkilileri amaçlarında başarılı olduklarından bahsettikleri zaman, kendi kendileri ile uğraşma politikalarının sonucunda, büyük oyunun nasıl oynandığını görmekte başarısız oldular. Yani bugün genç bir kişinin bile gördüğünün farkına varamıyorlar. Dün, BBC'de yaşı 18-20 dolaylarında olan bir Türk'e, Türkiye üyelik müzakerelerine başladığı için mutlu olup olmadığı sorulduğu zaman şu cevabı verdi: 'Bu dönemde hiçkimse hayrına birşey yapmaz. Mantıken alacağız ve vereceğiz. Bunun hem onların, hem de bizim işimize gelmesi gerekecek.' Bizimkiler, basit siyasi ekonomi derslerinden ikmale kaldılar. Onları en çok ilgilendiren buradaki yönetimin paylaştırılmasıdır.

(POLİTİS – Andreas PARASKOS – 5.10.2005)

HARAVGİ: ”Türkiye, Avrupa çerçevesinde”

Kostakis KONSTANTİNU

Türkiye'nin AB ile üyelik müzakerelerine başlaması, son günlerin diplomatik ve siyasi korku filmine rağmen, az çok beklenen birşeydi. Süreç çok önceden yoluna konmuştu ve son özlü durak, geçtiğimiz Aralık ayında yapılan AB Zirvesi'ydi. Kıbrıs Cumhuriyeti, bu süre içinde, tez ve taleplerini ilerletmek için çetin mücadeleler verdi. Aşağıdakiler gözönünde bulundurulduktan sonra, Kıbrıs'la ilgili sonuçların değerlendirilmesi gerekmektedir: 1. 'Yeni' uluslararası dünya düzeni ve uluslararası alanda ve AB çerçevesindeki siyasi güçler oranı. 2. 24 Nisan tarihinde yapılan referandumlar ve Kıbrıs Rum tarafının tutumu, aynı zamanda İngiliz Amerikan faktörünün, Ankara'nın suçlardan arındırılması ve sahte devletin yüceltilmesi yönündeki çabalarına ilişkin olarak uluslararası alanda şekillenen atmosfer. 3. Kıbrıs Cumhuriyeti'nin, 1 Mayıs 2004 tarihinde AB'ne üye olması. 4. Kıbrıs, Türkiye'nin Avrupa sürecini destekliyor, çünkü Ankara'nın, sürece uyum çerçevesinde, Kıbrıs Cumhuriyeti'ne karşı olan tutumunu da değiştireceğini umut ediyor. Bunları gözönünde bulundurarak ve sonuçları analiz ederek, bunların tatmin edici olarak değerlendirilmesinden başka yol yoktur. Sonuç tatmin edici olarak değerlendirilmektedir. Çünkü: 1. Türkiye, Gümrük Birliği Protokolü'nü uygulama konusunda taahhüt altına girdi. Bu, protokolün uygulanmasının yaratacağı dinamiğin ötesinde, Kıbrıs Cumhuriyeti'nin de facto tanınması anlamına gelmektedir. Türkiye, Protokol'ün uygulanması konusunda sürekli olarak kontrol altında olacak ve 2006 yılının sonuna kadar değerlendirilecektir. 2. 7. paragraf ile ilgili olarak yapılan farklı yorumlara rağmen, Türkiye'nin, Kıbrıs Cumhuriyeti'nin uluslararası örgütlere katılımına veto kullanma politikasına devam etmesi kesinlikle zor olacaktır. 3. Kıbrıs Cumhuriyeti ile ilişkilerini normalleştirme ve onu tanıma konularında Türkiye'ye yapılacak baskı aşamalı olarak artacaktır. Fransa Dışişleri Bakanı'nın açıklamaları ve Olli Rehn'in, tanınmanın, üyelik müzakerelerinin ve Avrupa Parlamentosu kararının ayrılmaz bir bölümü olduğu yönündeki açıklamaları belirleyicidir. 4. Kıbrıs Cumhuriyeti, Türkiye'nin Avrupa sürecini değerlendiren 25 ülkeden biri olacaktır. Kıbrıs'ın başardıkları, Kıbrıs sorununun çözümlenmesine, işgalin sona ermesine ve Adanın ve halkımızın yeniden birleşmesine ilişkin temel hedef ile, mücadeleye devam etme konusunda iyi bir temel oluşturmaktadır.

(HARAVGİ – Kostakis KONSTANTİNU – 5.10.2005)

SİMERİNİ: ”Ayıp!” ”Bütün devletlerin ordusu vardır, ancak Türkiye'de devlet ordudur.' Bilkent Üniversitesi Dış Politika Enstitüsü Müdürü Seyfi Taşan, (ki bu kişi bir Türk'tür) bu sekiz kelimelik kısa ifade vasıtasıyla, Türkiye'nin bugünkü yüzünü özetledi. Uygar Avrupa, bu askeri, ortaçağ ve Osmanlı devletini, bünyesine eşit ortak olarak katmaya hazırlanıyor. Avrupa geçtiğimiz gün, üyelik müzakerelerine başlaması için, Atilla'nın biletini mühürledi. Bu mühürde, Yunanistan ve Kıbrıs Cumhuriyeti'nin onayını da kolayca görebiliriz. Yani yeni Osmanlıların emperyalist arzusunun mağdurlarının onayını... Uygar Avrupa, Türkiye'nin önünde dalkavuk olarak eğiliyor. Almanya Dışişleri Bakanı Joschka Fischer, Abdullah Gül'e yalvarıyor: 'Abdullah, lütfen Lüksemburg'a gel. Sen olmadan imza töreni başlayamaz.' Ondan daha dalkavuk olan İngiltere Dışişleri Bakanı Jacques Straw, zamanı ve saatlerin göstergelerini durduruyor, çünkü Türkiye'ye, imzanın 3 Ekim tarihinde atılacağına dair daha önceden söz verdi. Ankara'nın İngiliz dalkavuğu ne yapıyor? Gül, Lüksemburg'a gece yarısından sonra varırken; Straw saatlerin 23:55'de durdurulması emrini veriyor. 3 Ekim tarihi için söz alan ve gece yarısını beş dakika geçip 4 Ekim tarihine geldiğimizi gören Türkiye belki de öfkelendi (!) Atilla'nın üzerine basması için halı olan, acele Lüksemburg'a gitmesi için Gül'e yalvaran ve zamanı durduran Avrupa'nın içine düştüğü kötü durum, belki de Erdoğan'ı kızdıracak ve Erdoğan Avrupa rüyasına sırtını çevirecek. Peki ya biz? Türk baskınının büyük mağdurları! Yunanistan Dışişleri Bakanı Petros Moliviatis, omuzlarını umursamaz bir şekilde kaldırsın ve görüşmenin 'önemsiz bir şey için' yapıldığını açıklasın... Yorgos Yakovu da hapı yaldızlayıp yuttursun ve neredeyse şunu açıklasın: 'E, ne olmuş yani? Zaten Kıbrıs, NATO üyesi olmak istemiyor.' Alman Hristiyan demokratlar, 3 Ekim tarihini, 'kara gün' olarak nitelendirdiler. Biz, 3 Ekim tarihini utanç günü, 'Avrupalı' Paşa'nın sarayında soytarıya dönüşen Avrupa için utanç günü olarak nitelendireceğiz. Helenizm liderliği için sıkıntıların başlangıcı ve utanç günü olarak nitelendireceğiz. Dalkavuk olarak başını eğen ve eşikten geçmesi için dualar eden Atina için de utanç günü olarak nitelendireceğiz. Zaman, Avrupa için sadece 3 Ekim 2005 tarihinde durmadı. Zaman, yüzyıllarca geriye gitti. Osmanlı egemenliğine... Helenlere gelince: Haysiyet gösterme ve gelecek sıkıntıları engelleme fırsatı veren son dönüm noktası da değerlendirilmedi. Karamanlis ve Papadopulos, şimdi, devam edecek en kötü durumlar için ağır sorumluluklar üstlensinler... Helenler için, Pandora'nın kutusunu açtılar...

(SİMERİNİ – 5.10.2005)

GUARDIAN

Uçurumdan dönüldü

AB toplantılarında çoğunlukla kıran kırana pazarlıklar ve son dakikada çözülen krizler sahnelenir; böylece liderlerin ülkelerine döndüklerinde zafer kazandıklarını öne sürmeleri sağlanır. Fakat dün Lüksemburg'daki dışişleri bakanları toplantısında sergilenen dramın hiçbir yapaylığı yoktu. Adını meşhur bir AB uzlaşma formülüne veren kent, 24 üye ülkeyle bir üye arasında son derece gerçek bir karşılaşmaya sahne oldu. 24 ülke, Türkiye'nin AB ile tarihi üyelik müzakerelerine başlamasına hazırdı. Avusturya ise değildi. Fakat zaman içinde 25 ülke aralarında uzlaştı, gelgelelim Türkiye'de yükselen öfke artık dizginlenemiyordu. Sonunda, herkesin sinirlerinin iyice harap olmasıyla birlikte, ABD'nin araya girişi ve Britanya'nın Çerçeve Belgesi'ne birkaç hünerli dokunuşu işi bitirmeye yetti.

Jack Straw uzlaşma sağlamak konusunda beceriksiz olmakla eleştiriliyordu. Fakat gerçek şu ki, Ankara'da gerilen sinirleri de hesaba katarak yapılması gereken hassas bir işti bu. Avusturya'nın, Türkiye'nin, İsveç'ten Slovakya'ya kadar bütün diğer adaylara tanınan tam üyelik yerine 'imtiyazlı ortaklık' önerilerek ayrımcılığa tabi tutulmasını öne sürmesi kesinlikle yanlıştı. Bu müzakereler net bir şekilde, Türkiye'nin (ki kendisine daha 1963'te Avrupa perspektifi taahhüt edilmişti) halihazırda ekonomik ve siyasi reform rotasında ilerlediği fikri üzerine temellenmişti. Bu saatten sonra Türkiye'yi geri çevirmenin tehlikeli bir tepkiye yol açabileceği belliydi.

Bütün bunlar, bütün AB adayı ülkeler için geçerli kriterlerin (ister gıda hijyeni, ister mali işleyiş kuralları, isterse insan hakları olsun) Türkiye'ye tavizsiz şekilde uygulanmaması gerektiği anlamına gelmiyor. Ama kalenin yerini değiştirip sahtekârlık yapmak veya engelleri çoğaltmak anlamına da gelmemeli. 70 milyondan fazla Türk'ün AB vatandaşı olabilmesi için daha ne kadar çok şeyin yapılması gerektiği herkesin malumu. Ciddi siyasi engeller varlığını sürdürüyor, ki bunlar arasında Jacques Chirac'ın, arkaplanda Avrupa'da büyüyen Türkiye tepkisi karşısında, Türkiye'nin üyeliğine dair riskli bir referandum çağrısı yapması da var; bu çağrının arkasında kısmen, bu yaz AB Anayasası'nın Fransa ve Hollanda'da reddedilmesi felaketi yatıyor. Hükümetlerin, bu tarihi genişlemenin doğru politika olduğuna kendi seçmenlerini ikna etmesi için çok çalışması gerekiyor.

Türkiye'nin AB'nin bütün koşullarını yerine getirmesinin 10 veya daha fazla yıl alacağını hatırlamak önemli. Bunları yerine getirdiğinde bugünden daha zengin olacak ve iyiye doğru birçok değişim geçirecek. Avrupa bu laik Müslüman demokrasiyi reddetseydi, inanılmaz dar görüşlü bir tavır sergilemiş, popülizmi ve önyargıları daha da vahim hale getirmiş olacaktı. Herkes rahat bir nefes aldı. Fakat nefesinizi tutmayın.

(GUARDIAN - Başyazı, 4 Ekim 2005)

POSTA

Dünya basını Türkiye’yi yüceltiyor...

Mehmet Ali BİRAND

Lüksemburg

Dün ve bugün dünya televizyonları ve basınına baktım. Tümünün manşeti aynıydı: Avrupa, Türkiye’ye kapılarını açtı -Tarihi glişme- Türkiye, Avrupa klübüne adımını attı- Türkiye kazandı. Yaşanan krizler, karşılıklı yapılan sert eliştilirler unutulup gitmiş bile. Bizim “kuşkucu kesim” ise, hala gerçekten ne olduğunun farkında değil. Hala gelişmeleri sorguluyor.

Dün sabah kalktığımda kendimi garip hissettim.

4 Ekim günüydü.

“Peki ne oldu şimdi” diye kendi kendimi sorguladım. İnternet aracılıyla bütün Türk gazetelerinin başlıklarına baktım. Yorumlarını okudum.

Türk toplumunun en mutlu ve en güzel günü olması gereken 4 Ekim medyası adeta karanlıklar dünyası gibiydi. İçim kapandı.

Hayretler içinde kaldım.

Sanki kazanan Türkiye değildi. Tam aksine ülke istila edilmiş ve İstiklal savaşı hazırlıklarına girilmişti (!) Sanki bu yorumları yapanların çocukları ve torunları yoktu... Sanki hem kendileri hem çocuk ve torunları daha müreffeh bir Türkiye’de yaşamayacaklardı... Adeta kara bahtına küsmüş, (kader utansın) diye dizlerini döven insanlar ülkesine dönüşmüştük.

Kendimi fena hissettim.

Bir defa daha, bu ruh haletinde insan yetiştiren eğitim sistemimize kızdım, hocalarımıza kırıldım.

İnsanlarımıza neden bardağın dolu tarafını da görmeyi öğretmiyoruz?

Neden bu kültürümüz yok?

Ardından Avrupa’nın ve Amerika’nın belli başlı gazetelerine geçtim. Televizyonun karşısına oturdum. Saatlerce tüm Avrupa istasyonlarının haberlerini izledim. Yetmedi bazı Arap ve müslüman ülkelerdeki büyükelçiliklerimizi arayıp oralarda neler söylendiğini öğrendim.

Birden bire dünyam değişti, içim açıldı.

İşte o zaman ne kadar kendi küçük dünyamıza sıkışıp kaldığımızı, gelişmeleri ne kadar dar açıdan değerlendirdiğimizi bir defa daha anladım.

Genel manşet ve izlenimleri birkaç başlık altında toplayabilirim.

- Avrupa sonunda Türkiye’ye kapılarını açtı.

- Türkiye 40 yıl sonra Avrupa’da.

- Müslüman Türkiye Avrupa’ya giriyor.

- Türklerin rüyası gerçekleşiyor

- Avrupa’nın yeni sınırları Türkiye’yi içine alıyor.

Tümünde, Türkiye’nin kazandığı, yepyeni tarihi bir dönemecin başladığı anlatılıyordu. Abdullah Gül ve Ali Babacan’ın 3 Ekim geceyarısı Lüksemburg’daki AB konsey binasına girerken karşılaştıkları sahnedeki gibi. Yüzlerce gazeteci, yüzlerce televizyon kamerası ardı ardına yanıp sönen flaşlar ve çekilen bir resim.

İşte gerçek buydu.

Bir manşet ve bir resim.

Dünyada kimse ayrıntılarla uğraşmıyor. Büyük resme bakıyor.

Dün ve bugünkü Uluslararası haberler ve yorumlarda olduğu gibi. Yaşanan krizler, karşılıklı sert demeçler çoktan unutulup gitti bile. Sonuçta Avrupa kapısından içeri giren bir Türkiye’nin görüntüsü, verdiği sözü tutan bir Avrupa, müslüman bir Türkiye’yi kapı önündeki bekleme salonundan içeriye alan Hristiyanlar klübü...

İşte algılanan bu, gerisi boş.

Türkiye’mizde ise önemli bir bölümümüz bunun ne anlama geldiğini henüz göremiyor. Birşey üretmeden sadece eleştiri yapma alışkanlığı ve tembelliği gözümüzü karartmış. Ancak bu körlük uzun sürmeyecektir. Kısa bir süre sonra nasıl önemli bir adım atıldığını herkes anlayacaktır.

Başta Erdoğan-Gül ikilisi olmak üzere, bu yolda emeği geçen tüm siyasilere, (Menderes-Zorlu ikilisinden Demirel-Çiller-Ecevit-Yılmaz ve Bahçeli dahil) bürokratlara, iş çevrelerine ve medya’nın “inanmışlarına” teşekkür etmeliyiz. Biz bunu bugün yapmazsak, ilerde tarih bu teşekkür borcumuzu yerine getirir ve bizim kuşağımız da utancından kıpkırmızı kesilir.

Hayırlı olsun.

* * *

KARA MUSTAFA PAŞANIN YAPAMADIĞINI ERDOĞAN YAPTI ( ! )

Tam 320 kadar yıl önce yapamadığımızı gerçekleştirdik !

Tarih tekrarlandı ve bu defa biz kazandık.

Herşeyi bir yana bırakın ve biraz geriye gidelim.

Osmanlı Padişahı 4.Mehmet, sadrazamı Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’yı görevlendirmişti: Viyanayı kuşat ve bize Avrupanın yollarını aç.

O dönemde, Avrupanın kapılarını açmanın başka bir yolu yoktu. Ordular göderilecek ve Avrupaya girilecekti.

Olmadı.

Sadrazam Kara Mustafa Paşa başaramadı. Dönüş yolunda da kafasını kaybetti.

Türkiye Cumhuriyetinin Avrupa’ya yönelik 2 inci açılma girişimi, 1960’larda ortaya çıktı. Avrupa’nın isteği üzerine uzun vadede milyonlara ulaşan işçi yolladık. Bu insanların görevi, Osmanlı dönemindeki gibi askeri istila değildi. Onlar davetlilerdi, ancak hepimizin kafasında yatan, bu şekilde sesimizi ve varlığımızı Avrupada duyurmaktı.

Amacımıza hem ulaştık, hem ulaşamadık.

Avrupada varlığımızı gösterdik. İşler kurduk, Avrupanın yapılanmasına yardımcı olduk. Ancak bir bölümümüz, kendi kendimizi ayağımızdan vurmamıza neden oldu. Biri Kürt milliyetçiliği, diğeri köktendinci, bazıları da köşeyi dönme adına Türkiyenin en sevilmeyen imajını Avrupaya tanıttı.

Sonunda 1974’te Avrupa ,bu defa vize koyarak Türk yürüyüşünü yine durdurttu.

Bugün Türkiye, Avrupaya tarihi yürüyüşünü sürdürüyor.

Bıkmadı, vazgeçmedi.

Bugün, Sadrazam Merzifonlu Kara Mustafa paşa’nın intikamını, Tayyip Erdoğan aldı. Kara Mustafa Paşa,1 inci Leopold’ü yenememişti.Tayyip Erdoğan, Avusturya Başbakanı Wolfgang Schüssel’i pes ettirerek, bir yerde Kara Mustafa paşa’nın yapamadığını yapmış oldu.

Tarihin böyle cilveleri vardır.

Bu hikayeyi de böyle cilve olarak okuyun. Sakın ciddiye almayın...

(POSTA – Mehmet Ali BİRAND – 5.10.2005)

MİLLİYET

2.5 saatlik gecikmenin nedeni bir sözcük

Fikret BİLA

Ankara'nın Müzakere Çerçeve Belgesi'ne (MÇB) itiraz ettiği temel konulardan biri, kamuoyuna "NATO maddesi" diye yansıyan, 5. paragraftı. Sonradan 7. paragraf olan bu maddenin Türkiye'nin NATO'daki veto hakkını bloke edebileceği, Güney Kıbrıs'ın NATO'ya girmesinin yolunu açabileceği kaygısı vardı. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, bu haliyle metni kabul etmeyeceklerini Lüksemburg'a bildirmişlerdi.

Devreye ABD girdi. ABD Dışişleri Bakanı Rice, Erdoğan'ı aradı ve Kızılcahamam'dan Ankara'ya dönerken yolda yakaladı. Rice, Erdoğan'a, Güney Kıbrıs'ın NATO'ya başvurmayacağını, başvursa bile ABD'nin veto edeceğini belirterek sözlü güvence verdi. Ancak, Başbakan, bunun yeterli olmadığını, yazılı güvence istediğini kaydetti.

Yazılı güvence geldi

Erdoğan, AKP Genel Merkezi'ne geldikten sonra istediği yazılı güvence de geldi. Bu güvence AB Dönem Başkanı olarak İngiltere'nin deklarasyonuydu. Önce, bu deklarasyonun içeriği üzerinde tartışıldı. Metin, Erdoğan ve Gül'ün istediği gibi yazıldı.

AKP Genel Merkezi şöyle çalışıyordu: Dışişleri Bakanı Gül ve Dışişleri yetkilileri yazışmaları yürütüyor, gelen yanıtlar son olarak Başbakan'ın önüne konuluyordu. NATO kaygısını giderecek metin de bu şekilde Erdoğan'a sunuldu ve tercüme edildi. MÇB'nin girişinde yer alması konusunda mutabakata varılan metnin başlığında dönem başkanı olarak İngiltere'nin AB Konseyi "adına" bu deklarasyonu yaptığı yazılıydı. İngilizce başlıktaki "on behalf (adına)" ifadesine Erdoğan itiraz etti. Bunun yetersiz olduğunu Konsey'i bağlayacak, onayını içeren bir ifade istedi. İngilizce olarak bu sözcüğün "consent (rıza)" olabileceği bilgisini aldı ve bu sözcükte ısrarlı oldu.

Rıza sözcüğünde ısrar

Gül, Erdoğan'ın bu ısrarını İngilitere Dışişleri Bakanı Straw'a iletti. Straw, Blair'in onayını alması gerektiğini söyledi.

Bu temaslar yapıldığında saat 18.00 sularıydı ve Lüksemburg'dan anlaşmanın sağlandığı, Gül'ün uçağa gitmek üzere olduğu haberleri geliyordu. Oysa, Başbakan "rıza" sözcüğünde ısrarını sürdürüyordu. Bunun üzerine Başbakanlık sözcüsü Akif Beki, dışarı çıkarak basına görüşmelerin sürdüğünü bildirdi.

18.00 sularında kalkması beklenen Gül'ün uçağı gecikiyordu.

Erdoğan, bu aşamada Blair'le görüşmek istedi. Blair'e, "Konsey'in onayı, rızası"nı içeren bir ifade olmadıkça Gül'ün gelmeyeceğini bildirdi. Blair, Erdoğan'ın telefonundan sonra "on behalf" yerine "consent" sözcüğünü koymak üzere Konsey'in onayını aldı.

Metin bu şekilde Erdoğan'ın önüne geldi. Başbakan, bu metni gördükten sonra Gül'e, "Tamam. Hayırlı olsun, İyi yolculuklar" diyebildi. 2.5 saatlik gecikmenin nedeni bu tek sözcüktü.

Ecevit-Lipponen ders oldu

Yakın kadrosuna göre, Erdoğan'ın "rıza" sözcüğünde de, metnin mektup olarak değil, MÇB'nin girişinde konularak gönderilmesinde de ısrar etmesinde, 1999'da Dönem Başkanı Lipponen'in Kıbrıs'ın koşul olmayacağı güvencesini bir mektupla bildirmesi, ancak sonradan bu sözün tutulmaması etkili olmuştu.

Ecevit'e dün iki yöntem arasındaki farkı sorduğumda, metnin mektup yerine metnin içinde olmasının daha iyi bir yöntem olduğunu söyledi. Lipponen'in mektupla verdiği güvenceye sonradan AB'nin uymadığını vurguladı. Ecevit, Erdoğan'ı bu mektubun gereğinin yapılması konusunda da ısrarlı olmamakla eleştirdi. "Biz iktidarda olsaydık, mektubun gereğini AB'ye yaptırırdık" diye de ekledi.

Peki Ecevit, müzakerelerin başlamış olmasından memnun mu?

Ecevit bu soruma şu yanıtı verdi:

"Müzakerelerin başlamış olması bir aşamadır, bir eşiğin geçilmesidir ama bu koşullarda, biçimseldir. Eşik biçimsel olarak geçilmiştir. Çünkü, Çerçeve Belgesi'nin taşıdığı hükümler, koşullar Rumlar lehine. Özellikle Kıbrıs Türkü lehine hiçbir kayıt, hüküm yok. Haklarımız korunmuyor. Detaylı inceleme yaptıktan sonra değerlendirme yapacağım. Ama ilk izlenimim, metnin yetersiz ve aleyhimize olduğu biçiminde."

(MİLLİYET – Fikret BİLA – 5.10.2005)

MİLLİYET

Bardağın dolu kısmı...

Sami KOHEN

CETİN pazarlıklardan sonra varılan her mutabakat gibi, Türkiye ile AB arasındaki anlaşma da "ideal" sayılmaz. Yani son şekli ile, Müzakere Çerçeve Belgesi'nde, Türkiye'nin tüm istek ve beklentileri yok; buna karşılık arzulamadığı bazı ifadeler var. Ancak bu "yoklar" ve "varlar" AB tarafı (ve özellikle Avusturya, Kıbrıs ve Fransa) için de geçerli.

Zaten belge üzerinde bir "orta yol" bulunmasaydı, mutabakat sağlanamaz ve sonuçta Lüksemburg'da üyelik müzakerelerine start verilmezdi.

Şimdi bütün ilgili taraflar kendi açılarından elde ettikleri kazanıma bakıyorlar. İşte diplomasi dilinde "kazan-kazan" ("win-win") diye ifade edilen durumun tipik bir örneği...

* * *

TÜRKİYE açısından en önemli kazanç, kuşkusuz müzakere sürecinin başlamış olmasıdır. Bu gerçekten tarihi bir dönemeçtir. Bu sürecin başlayamaması, Türkiye'nin geleceği için hayati önem taşıyan bir fırsatın belki de tamamen kaybedilmesine, yani birçok bakımdan ağır bir faturanın ödenmesine yol açmış olacaktı...

Bu mutabakatın diğer önemli bir yanı, AB'nin böylece Türkiye'nin "Avrupalılığı"nı kabul edip farklı kültürel, dinsel kimliğine rağmen onu kendi camiası içinde saymasıdır. Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ün de belirttiği gibi, AB'nin ilk kez bir Müslüman ülkeyi kendi bünyesine dahil etmesi bütün dünya için önem taşıyan bir "stratejik karar"dır.

Bu olayın Türkiye'yi Avrupa'nın ve dünyanın bir odak noktası haline getirmesi, ayrıca ona sempati ve itibar kazandırıyor...

* * *

MÜZAKERE Çerçeve Belgesi, bakıldığı şekle göre, (hem Türkiye, hem AB üyeleri için) olumlu ve de olumsuz unsurlar içeriyor.

1. Hedef, tam üyelik: Belge bunun AB'nin "ortak amacı" olduğunu vurguluyor. Türkiye'nin daha başından beri "kırmızı çizgi" olarak ilan ettiği husus da budur.

Avusturya (Fransa ve Almanya'da bazı siyasi liderlerin de savunduğu) "imtiyazlı ortaklık" önerisini kabul ettiremedi. Bu, Türkiye için bir kazanç.

Ama buna karşılık, belgede daha önce de kullanılan "ucu açık" sözcüklerinin yanı sıra, AB'nin "sindirme kapasitesi" ifadesi yer alıyor. Bu son terim, "genişlemeye karşı" olan ülkelerin ve özellikle Fransa'nın da isteğini karşılıyor. Bu nedenle Fransa ve hatta imtiyazlı ortaklık üzerindeki ısrarından vazgeçen Avusturya, şimdi bu ifadenin belgede yer almasını kendileri için bir kazanç olarak gösteriyorlar.

Yani tüm taraflar, "tam üyelik" veya "ucu açık" veya "sindirme kapasitesi" ifadelerinden, kendi lehlerinde bir pay çıkarıyorlar. (İşte diplomasinin marifeti)!..

Gerçekte Türkiye için önemli olan "tam üyelik hedefi"nin vurgulanmasıdır. Her şey yolunda giderse, müzakere süreci o yönde gidecektir. Ama şunu da bilelim ki, aksaklıklar, sorunlar çıkarsa "karşı taraf", örneğin "sindirme kapasitesi" gibi argümanları gündeme getirip, bu süreci başka tarafa çekmeye kalkışabilecektir.

* * *

2. Kıbrıs çelişkisi: Evet, belgenin 7. paragrafında (Kıbrıs adı verilmeden), Türkiye'nin bir AB üyesinin başka kuruluşlara (örneğin NATO'ya) girmesini engelleyemeyeceği yazılı. Türkiye'nin itirazı üzerine, Dönem Başkanı İngiltere 25 üyeli AB Konseyi adına belgeye, bu maddeyi fiilen etkisiz kılan bir açıklama ekledi. Şimdi bu durum da, hem Ankara, hem Kıbrıs Rumlarını tatmin ediyor. Ancak bu çelişki ve belirsizlik, ileride yeni tartışma ve sürtüşmelere yol açabilir...

3. Serbest dolaşıma kısıtlama: Belgede bu kısıtlamanın "sürekli" olabileceği, çok "lastikli bir ifade" ile yazılmış. Gerçi bu, ancak üyelik aşamasında ortaya çıkabilecek bir sorun. Ama bu konu müzakere edilirken, "karşı taraf" (yani Türk göçmenlerinin akınından korkan ülkeler) talepleri üzerinde pekâlâ ısrar edebilirler.

Ama yukarıda da belirttiğimiz gibi, bütün bu tartışmalı konular üzerinde orta bir yol bulunmasaydı, müzakerelerin başlaması mümkün olmazdı. Kaldı ki, bu pürüzler de müzakere süreci içinde ortadan kaldırılabilir. Bu bakımdan sürecin başlaması önemli idi. Bardağın asıl ağır basan dolu kısmı da budur...

(MİLLİYET – Sami KOHEN – 5.10.2005)

REFERANS

Yeni bir Türkiye'nin eşiğindeyiz

Eser Karakaş

Bu satırları kaleme almaya başladığım saatlerde Dışişleri Bakanımız Sayın Abdullah Gül Lüksemburg hava sahasına girmek üzere; yaklaşık bir saat sonra toplumsal hayatımız için son derece önemli bir tören ve ilk Hükümetlerarası Konferans ile Türkiye’nin AB tam üyeliğine yönelik müzakere süreci resmen başlıyor.

Bu sürece Erdoğan Hükümeti’nin çok ama çok büyük katkıları oldu, bir yurttaş, ülkesinin AB standartlarında bir ülke olmasını isteyen bir yurttaş olarak çok teşekkür ediyorum.

2003 yılından itibaren Kopenhag kriterleri doğrultusunda gerçekleştirilen büyük reformları yapmanın bu ülkenin dengelerini bilen biri olarak kolay olmadığını görüyorum.

1959 yılında AET’ye ilk başvuru yapan Menderes-Zorlu ikilisini ve Hükümetlerini uzak görüleri nedeni ile kutluyorum ama aynı zamanda bu ikiliyi öldüren ve kendini devrimci ilan eden ihtilalci çeteye en derin ve içten saygısızlıklarımı sunuyorum.

1963 yılında Ankara Antlaşmasını imzalayan ve AET ile ilişkileri hukuki bir zemine çeken İsmet İnönü’ye gerçek saygılarımı ve şükranlarımı sunuyorum.

1987 senesinde uzun bir süre kış uykusuna yatan AET ilişkilerini tam üyelik başvurusu ile yeniden canlandıran Turgut Özal’ın bugün gelinen yerde ve aşamada büyük katkıları var.

1995 yılında Gümrük Birliği antlaşmasını imzalayan Tansu Çiller’in, 3 Ağustos 2002 kararlarının mimarı Mesut Yılmaz’ın da süreçte azımsanması olanaksız katkıları var.

Bir dönemler bu davaya zor koşullarda inanmış diplomatlara, Sayın Tevfik Saraçoğlu’nun şahsında teşekkür ve minnet borçluyuz.

Yukarıda sadece belirgin kilometre taşlarına vurgu yapabildim, atladığım isimlerden de özür diliyorum.

Önümüzdeki günlerde, aylarda hatta yıllarda bu sürecin ne kadar ve niçin önemli olduğunu toplum olarak daha bir iyi değerlendireceği düşüncesindeyim.

Ancak, daha bu akşamdan yani resmi imzalar atılmadan dahi söyleyebileceğimiz ilk şey bu günden sonra toplumsal ilişkilerimizde, birey-devlet ilişkilerinde ve belki de en önemlisi orta vadede bilgi ile yani insan-insan, insan-doğa ilişkilerinde dünden çok farklı bir yerde olacağımız gerçeği.

Yarın sabahtan sonra tedricen Türkiye’de her şey çok farklı olmaya başlayacak, isterseniz nelerin tedricen de olsa değişeceği konusuna da değinelim.

Temelsiz, rant kollamacı, ülkesinin yurttaşlarının özgürlüğünü, zenginliğini ve güvenliğini temel hedef olarak ön plana çıkarmayan ve çirkin bir hamaset söylemi içinde ulusalcılık davası güdenlerin seslerini önümüzdeki dönemde daha az duymaya başlayacağız; önümüzdeki dönem siyasi tartışmaların dahi bir yönünü teknik konular oluşturacağından yegane malzemesi hamaset olan bir kesimin sesinin giderek daha az duyulmasına şaşmamak gerekiyor.

Müktesebat başlıklarının tartışılacağı ve müzakere edileceği önümüzdeki dönemde ister istemez çağından kopuk hamasetin yerini teknik bilgi ve donanım alacak ve böylece yarı tehditkar, yarı dışlamacı hamaset tedricen ortadan kalkacak ve çok da iyi olacak.

Çok kısa vadede otuz beş müktesebat başlığında yoğun bir tarama süreci başlayacak ve bu tarama sürecinin sonunda otuz beş başlık itibari ile Türkiye’nin, ister AB düzeyi ya da müktesebatı diye adlandırın, ister çağdaşlık diye isimlendirin, batı toplumları ile arasındaki fark ortaya çıkacak ve bu fark çok somut madde başlıkları ile ortaya çıktıkça, vatandaşları bir aldatılmışlık hissinin kapsaması ihtimali ve oranı çok yükselecek.

Bugüne dek daha ana okulundan ya da ilk mektepten beri teknoloji, yatırım, bilim ve araştırma ile desteklenmeyen bir böbürlenme ve milliyetçilik ile yetiştirilmiş kuşakların beyni dumura uğramamış olan mensupları onyıllardır bizlerden saklanan bir gerçek ile yüzyüze gelecek.

Bu durumun özellikle gençlerde bir kızgınlığa ya da ümitsizliğe neden olmaması, tam tersine bir atılımın motoru olması gerekiyor.

TV ekranlarında Türkiye’ye Avrasya bütünleşme modellerini layık görenlerin sesleri önümüzdeki dönem daha az duyulacak, bu bile müzakere döneminin ne kadar önemli olduğunun bir kanıtı.

Önümüzdeki dönem belki de ilk kez ülkenin bir bilim, araştırma politikasına yöneleceği ve bunun için de gerekli fonları tahsis edeceği bir dönem olacak ki bu da yine başlı başına çok önemli bir konu.

4 Ekim Türkiye için her konuda daha farklı günlerin başlangıcı oluyor; bu yeni dönemin uyumsuzları çok şamata yapabilirler ama bunları artık ciddiye almanın bir anlamı pek kalmamıştır.

(REFERANS – Eser KARAKAŞ – 5.10.2005)

BBC

Sırplar'dan Srebrenitsa soruşturması

Bosna Sırp Yönetimi, 1995 yılında gerçekleştirilen Srebrenitsa katliamı sırasında bölgede görevli olan 19 bin 473 askerin listesini oluşturdu.

Gizli listede, halen Bosnalı Sırp hükümetinde, ordu ya da polis teşkilatında çalıştıkları belirlenen 892 kişiyi de kapsıyor.

Liste, kamuoyuna açıklanmayacak.

Savcılara sunulacak liste, katliamın sorumlularının belirlenmesi için başlatılan soruşturma kapsamında hazırlandı.

Soruşturma makamları, halen Sırp hükümeti için çalışan 892 kişinin de katliamdaki rollerinin araştırılacağını söylüyor.

10 yıl önceki katliamda 7 bin Müslüman öldürülmüştü.

Bosna Sırp Hükümeti, Lahey'deki Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi'ne de bir rapor sunacak.

BBC muhabirleri, listede yer alan herkesin katliama katıldığını düşünülmediğini söylüyor.

Listede, katliam talimatını ver en ve infazları gerçekleştiren kişilerin isimlerinin de yer aldığı belirtiliyor.

Listenin savcılara, katliamın nasıl gerçekleştirildiği konusunda ayrıntıları da sağlayabilmesi umuluyor.

Bosnalı Sırpların o dönemdeki lideri Radovan Karadziç ve Sırp komutan Radko Mladiç, Srebrenitsa'da soykırım yapmakla suçlanıyor ve Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi tarafından aranıyor.

Washington'daki Deniz Piyade Akademisi'nden Stratejik Çalışmalar Profesörü Norman Cigar, bu listenin hazırlanmasını bir dönüm noktası olarak niteledi.

Listede yer alan askerlerin sayısının Srebrenitsa operasyonunun, en üst düzeyde organize edildiği anlamına geldiğini vurgulayan Cigar şöyle devam etti;

''Hem lojistik, hem planlama, hem de istihbarat bakımından. Yapılan, öylesine bir operasyon değildi. Uluslararası toplum da bunu kesinlikle biliyordu. Yine de bence rapor, Bosnalı Sırplar arasındaki şüpheci kesimin bile gerçekleri anlamalarına yardımcı olacak. Olaya bu perspektiften bakıldığında, rapor belki de bir dönüm noktası."

Norman Cigar, bu sözlerine karşın, raporun Srebrenitsa katliamının tüm sorumlularını ortaya çıkarmakta yetersiz kalacağını belirtiyor:

''Rapordakilerin, hepsini cezalandıramazsınız. Kimlerin daha üst düzeyde sorumlu olduğunu ayırt edemezsiniz. Pek bilgi de yok ortada. Çok daha fazlası verilebilirdi.''

''Kimler operasyon sırasında ne yapıyordu? Operasyonun sorumlusu kimdi? Emirleri kim veriyordu? Tüm bunlar, o tarihte Srebrenitsa'da olanlardan oluşan kirli bir listeden çok daha önemli.''

(BBC – 5.10.2005)

MEDYAYA TAKILANLAR

Türkçe, AB'nin 25'nci resmi dili olacak

AB'nin resmi dillerin sayısının, Bulgaristan ve Romanya'nın ardından Hırvatistan ve Türkiye'nin üye olmasından sonra 25'e yükseleceğine dikkat çekildi

Dünyanın en büyük tercüme merkezi olarak bilinen AB'nin resmi dillerin sayısının, Bulgaristan ve Romanya'nın ardından Hırvatistan ve Türkiye'nin üye olmasından sonra 25'e yükseleceğine dikkat çekildi.

AB'nin halen 20 resmi dili bulunuyor. Bu diller İngilizce, Fransızca, Almanca, İtalyanca, İspanyolca, Danimarkaca, Yunanca, Hollandaca, Portekizce, Finlandiyaca, İsveçce, Çekçe, Estonyaca, Letonyaca, Litvanyaca, Macarca, Maltaca, Polonyaca, Slovakyaca ve Slovenyaca'dan oluşuyor.

AB Daimi Temsilciler Komitesi'nde (COREPER) varılan bir anlaşlama uyarınca İrlanda dili, 1 Ocak 2007 itibariyle Birliğin 21'nci resmi dili olacak.

Romanya ve Bulgaristan'ın 2007 yılında üye olmaları öngörülüyor. Böylece, AB'nin resmi dillerinin sayısı 23'e yükselecek.

Halen iki aday ülkesi olan Türkiye ve Hırvatistan'ın ne zaman üye olacağı bilinmiyor. Ancak Hirvatistan'ın Türkiye'den önce üye olması olasılığı büyük gibi görünüyor. Beklentilerin gerçekleşmesi halinde Hırvatça, Birliğin 24'ncü dili olacak.

Türkiye'nin üye olması ile Türkçe de AB'nin resmi bir dili olacak. Böylece, Birliğin resmi dillerin sayısı 25'ye çıkacak.

Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül'ün üyelik müzakerelerinin açılışında İngilizce değil, Türkçe konuşarak bir ilke gerçekleştirdi. Gül'ün konuşması, Bakanlıktan Lüksemburg'a götürülen iki tercüman tarafından tercüme edildi.

(ANKA – 6.10.2005)

SABAH

Kırmızı çizgiler ve limanlar sorunu

Erdal ŞAFAK

3 Ekim eşiğini Türkiye'nin "kırmızı çizgiler"ine zarar vermeden geçmeyi başardık. Ancak, AB'nin de kırmızı çizgileri var... Komisyon'un genişlemeden sorumlu üyesi Olli Rehn o çizgilerin zorlanmaması gerektiğini bir kez daha anlatmak için tarama sürecinin öncesi Ankara'ya geldi....

AB sürecinde ilk kıyamet limanların Rumlar'a açılması konusunda kopacak. Hem iktidar-muhalefet, hem Brüksel-Ankara arasında ...

Hükümet, Müzakere Çerçeve Belgesi'nin 6'ncı maddesinde yer verilen bu sorunun gündeme gelmesini mümkün olduğu kadar geciktirmeyi planlıyor.

Ancak AB Komisyonu'nun işi sürüncemede bırakmaya ne niyeti, ne de tahammülü var. Çünkü Avrupa Parlamentosu bu konuya özel önem veriyor. Ayrıca Yunanistan ve Rum yönetimi de Brüksel'de hemen hergün girişimde bulunuyor.

10 yeni üyenin de Gümrük Birliği kapsamına alınmasını hükme bağlayan Ek Protokol'un "Tam uygulanması"nı AB'nin "Kırmızı çizgisi" ilan eden Komisyon'un genişlemeden sorumlu üyesi Olli Rehn'in bütün bu baskıları uzun süre göğüslemesi mümkün değil. O yüzden tarama süreci öncesi Ankara'ya geldi. Programına Dışişleri Bakanı Gül ve Başmüzakereci Babacan'ın yanı sıra, Meclis Dışişleri Komisyonu Başkanı Mehmet Dülger ve AB Uyum Komisyonu Başkanı Yaşar Yakış'la görüşmeyi de koyması, Rehn'in Ek Protokol'un en kısa sürede parlamentodan geçirilmesini isteyeceğini gösteriyor.

Türkiye her geçen gün daha da daralan (en geç 2006'da limanlarını Rumlar'a açması neredeyse "koşul"a dönüştü) bu zaman diliminde nasıl bir politika geliştirebilir?

Yasak ne zaman konuldu?

Sorunun yanıtını aramadan önce bir hatırlatma yapmakta yarar görüyoruz.

Bu konuda neredeyse üç aydır süren tartışmalarda Türkiye'nin limanlarını sanki 1974'teki Kıbrıs Barış Harekatı'ndan sonra Rum gemilerine kapattığı izlenimi yaratıldı.

Yanlış! 1987'ye kadar Türk limanları Rum gemilerine açıktı. O yıl bir Türk gemisinin KKTC'ye (Magosa'ya) uğradıktan sonra Rum limanına gitmesi engellenince, Türkiye misilleme olarak bu kararı aldı.

Hatta AB uzmanı Cengiz Aktar daha da ileri giderek, 1987'de alınan hukuki kararın 1998'den sonra fiiliyata geçirildiğini belirtiyor. Yani, 1998'e kadar Rum gemilerinin limanlarımıza yanaşmasına ses çıkarılmadığını söylemek istiyor.

Hangi tarih doğru olursa olsun, yasağın öyle pek de eskilere dayanmadığı ortada. Rum bayraklı gemiler yıllarca limanlarımıza gelipgitti, ilgili çevrelerin dışında ne kimsenin dikkatini çekti, ne de sorun yapıldı.

"Türkiye er-geç bu kısıtlamaya sonvermek zorunda kalacağına göre, nasıl bir politika geliştirmeli" sorusunun yanıtına gelince... Üç seçenekten söz ediliyor:

1- Kıbrıs Türk Ticaret Odası Başkanı Ali Erel, "Kuzey Kıbrıs, Güney Kıbrıs, Türkiye ve diğer AB ülkeleri arasında malların serbest dolaşımı üstüne kurulu bir serbest ticaret ilişkisinin süratle oluşturulmasını" öneriyor.

2- Gerek KKTC'de, gerekse Türkiye'de bazı uzmanlar -bizim de bir yazı konusu yaptığımız- 1960'daki Kıbrıs Cumhuriyeti'ne dönülmesi ni savunuyor.

3- Bazıları da "Adanın iki tarafı için de tüm kısıtlamaların eş zamanlı olarak birlikte kaldırılması" için Brüksel'de en az Yunanlılar ve Rumlar kadar etkili lobi yürütülmesini ve baskı mekanizmaları kurulmasını istiyor. Zaten hükümetin de -en azından şimdilik- tercih ettiği formül bu.

Bize göre ise, darboğazı en az yarabere (psikolojik anlamda) atlatmayı hangisi sağlayacaksa ona yönelinmeli.

Zira AB ile gerginlik bir yana, konunun Lahey Adalet Divanı'na, hatta Dünya Ticaret Örgütü'ne taşınması olasılığı ya da tehlikesi var. İş oraya varırsa, iki platformda da dayak yiyeceğimiz kesin...

(SABAH – Erdal ŞAFAK – 6.10.2005)

SABAH

Karamanlis bu kez geliyor

Stelyo BERBERAKİS

Yunan Başbakan iki kez ertelediği Ankara ziyaretini "yakın zaman" programına dahil etti....

50 yıl aradan sonra Türkiye'yi ziyaret edecek ilk Yunanistan Başbakanı olacak... Bu yıl 3 Ekim ve öncesinde yaşanan pazarlık krizleri nedeniyle ertelenen Kostas Karamanlis ziyareti sonunda gerçekleşiyor. Yunan Başbakan'ın Ankara ziyaretinin hangi tarihlerde gerçekleşeceği henüz kesinleşmedi. Ancak Dışişleri Bakanlığı, söz konusu ziyaretin programında olduğunu açıkladı. Yunan hükümeti, Lüksemburg'da sağlanan uzlaşmadan memnun olduklarını, Yunanistan ile Kıbrıs Rumları'nın alabileceklerinin "maksimum düzeyde" sağlandığını açıkladı. Hükümet Sözcüsü Theodoros Russopoloulos ise "Türkiye'nin AB üyelik müzakereleri süresinde Kıbrıs Cumhuriyeti'ni "de facto" ve daha sonra "de jure" tanımak zorunda kalacağı gibi, İstanbul'daki Patrikhane'nin doğal statüsünü de kabul etmekle karşı karşıya kalacağını öne sürdü. Öte yandan Yunan hükümetinin "Türkiye'nin AB yolunun önünü kesen siyasetten arınmaya kararlı olduğunu" yazan TA NEA gazetesine göre Yunan Dışileri Bakanlığı, Türkiye'nin üyelik müzakereleri süresinde izlenecek siyaset konusunda çalışmalara başladı. Türkiye'nin AB üyelik müzakerelerinin "oldukça zorlu" geçeceğini yazan Eleftherotypia gazetesi ise Avrupa halklarının Türkiye'ye karşı duydukları tedirginlikleri ön plana çıkardı ve "Yunan adalarında yaşayan halkın Türkiye'nin AB'ne yaklaşmasını genel olarak olumlu karşıladıklarını" belirtti.

(SABAH – Stelyo BERBERAKİS – 6.10.2005)

ABHABER

Hazım sorunlarına rağmen hayırlı olsun!

Ozan CEYHUN

“Belgede ortak hedef AB'ye katılım olarak belirtiliyor, üyeliğe alternatif gösterilmiyor.Ancak üyelik için AB'nin hazmetme kapasitesinin de koşul olduğu vurgulanıyor.”

Evet aynen bu şekilde kısaca özetledi www.abhaber.com 3 Ekim 2005 gecesi Luxemburg’ta ulaşılan sonucu.

Aslında günün birinde Kıbrıs’ın sadece güneyinde var olan Kıbrıs Cumhuriyeti, Yunanistan ya da Avusturya gibi ufak AB ülkeleri koskoca Türkiye’yi nasıl hazmedeceklerini düşünürken ben deTürkiye’de yaşayanların artık bu “hazım tiyatrolarını” hazmetme kapasitesinin sonuna geldikleri inancındayım.

Haklılar!

Sanki 17 Aralık 2004 tarihinde alınan kararları alanlar arasında değilmişler gibi bazıları daha Ramazan başlamadan “Hacıvat – Karagöz” oyunları sergilediler.

Ufak bir ülke olan Avusturya’nın arkasına saklananlar bir ağacın arkasına saklanmış şişman bir çocuğun görülmediği kadar görülmüyorlardı.

Avusturya sorununun ana mimarı aslında Fransa idi.

Fransa sanırım Türkiye’ye geçmişte olduğu gibi gelecekte de hep sorun olacak. Türkiye’ye demokrasi konusunda verebileceği pek bir dersi olmayan Fransa müzakereler sırasında da korkarım her olanağı değerlendirecek.

Türkiye’nin Fransa konusunda hep dikkatli olması bir zorunluluk.

Ancak Fransa’da ticari alanda bu tavrının faturasını ödemeli.

Türkiye önemli bir pazar olma silahını iyi kullanmalı. Askeri alan en başta olmak üzere Türkiye’nin ihtiyaçlarına yönelik alımlar ve Türkiye’de karlı yatırımlar ya da ihaleler söz konusu olduğunda Fransız firmaları – çoğu zaten devletindir – gereken cevabı almalılar.

Hoş zaten Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ne denizde, ne havada ne de karada her hangi bir fransız malı araca ve silaha ihtiyaç duyacağını sanmıyorum.

Ancak yaşamın başka alanlarında da bu hissettirilmeli.

İlginçtir ne zaman Türkiye ile ilgili bir karar söz konusu olsa bu karararın alınabilinmesi için Türkiye’nin bir şeyleri kabul etmesi ve ödün vermesi gerekiyor.

Türkiye ile görüşmeler hep “Kapalıçarşı alışveriş sistemi” ile yürütülmekte.

Avrupa kamuoyunun gözünde bırakılan izlenim “Türkiye ile görüşülüyorsa o zaman etikette ne yazdığı önemli değil, pazarlık yap, Türkler fiyat düşürür” resmi.

İşte bunu da bir “hazmetme kapasitesi” gerekiyor aslında Türkiye’nin onurlu insanları için!

Yıllardır AB-Türkiye ilişkilerinde Türkiye’nin AB üyeliğini savunmuş, bu amaçla koşturmuş ve başka bir alternatif olmadığını dile getirmiş bir politikacı olarak ilk defa 3 Ekim 2005 günü “Keşke” dedim “Abdullah Gül uçağa binip gelmese ve Türkiye haber gönderse, biz onca yıl bekledik gerekirse bir kaç ay daha bekleriz. Siz AB olarak bir kenara çekilin de ilk önce aranızda anlaşın. Ondan sonra müzakereleri birlikte başlatırız” diye.

Türkiye’nin “poker” masasında böyle bir tavrını beklemeyenler epey bocalardı.

Ama ne yazıkki gelinen noktada Türkiye’nin bu tarz bir çıkışı galiba olanaksızdı ve olmadı.

Bunun adı reel politika.

İşte bunu da bazen hazmedebilmek için “kapasite” gerekiyor.

Türkiye bence bu tarz “Kapalıçarşı diplomasilerini” hak etmiyor.

Kimse Türkiye’ye “lütfen” bir şey hediye etmiyor.

AB çıkarları gereği Türkiye ile bu müzakereleri yürütmek zorunda.

Türkiye’nin çıkarları da bunu gerektiriyor.

Aslında aynı göz hizasında iki tarafta.

Ama ne yazıkki 3 Ekim 2005 günü Luxemburg’u ve oradaki kimi ufak ülkelerin bakanlarının mikrofonlara demeç verirken takındıkları tavrı gördüğümde üzülüyorum ve kızıyorum onlarca yıl Türkiye’yi geri kalmışlığa mahkum eden beceriksiz devlet adamlarına ve her on yılda bir cuntalarla ülkeyi her seferinde demokrasiden uzaklaştıran kimilerine. Bu bakanların bugün böyle konuşabilmesine neden oldukları için!

Neyse.

Reel politika böyle gerektiriyor.

Öyleyse Türkiye bundan sonra mümkün olduğunca az hata yapmalı.

Şimdiden sonra önemli olan müzakereleri ve AB’nin mali olanaklarını değerlendirerek Türkiye’nin sorunlarını mümkün olduğunca an aza indirmek şart.

Bu müzakereleri Doğu Akdeniz’de güçlü ve istikrarlı bir ülke olma hedefi için değerlendirmek en önemlisi.

Müzakereler Doğu Akdeniz’de, Balkanlar’da, Kafkasya’da, Karadeniz’de ve Orta Doğu’da ABD ve AB’nin işbirliği yapmak zorunda oldukları lider ülke konumundaki bir Türkiye’nin gerçekleşmesi açısından değerlendirildiğinde, AB’nin sunacağı fon ve krediler sayesinde tüm ekonomiye verilecek çeki düzen Türkiye’yi farklı bir yere getirecek.

İşte o farklı yerdeki Türkiye’de o zaman belki de AB üyesi olmaya ihtiyaç duymayacak.

Bu hedef için 3 Ekim’de hazmedilmesi zor resimleri görmeye değer.

Güçlü, istikrarlı ve demokratik bir Türkiye Cumhuriyeti’nin barışın garantörü olduğu bir Doğu Akdeniz’de, Balkanlar’da, Kafkaslar’da ve Orta Doğu’da AB ve ABD ile müttefik olarak önemli misyonlar yüklendiği bir gelecek için değerlendirilecekse bu müzakereler o zaman “hayırlı olsun” diyebiliriz iç rahatlığı ile.

(ABHABER – Ozan CEYHUN – 6.10.2005)

ALİTHİA:

“Çözüme götürecek bir sürecin başlaması yönündeki büyük tehlike uzaklaştırıldı”

Alekos KONSTANTİNİDİS

Cumhurbaşkanı Tassos Papadopulos, Lüksembourg'ta kaydedilen

gelişmelerden memnun olup olmadığı yönündeki bir soruya cevap olarak şu

yanıtı verdi: 'Elbette memnunum' ('Haravgi', 5 Ekim 2005: 'Tassos,

Türkiye'nin üyelik müzakerelerinin başlamamasından memnun').

Madem ki Cumhurbaşkanı Papadopulos bundan memnundur, Dimitris

Hristofyas, AKEL ve Cumhurbaşkanı'nın partisi DİKO da memnundur.

Gerçekte, son günlerde Lüksembourg'ta kaydedilen gelişmeler,

Cumhurbaşkanı Papadopulos ve onun destekçilerinin önemli başarısıdır.

Ancak onlarla aynı görüşte olmayanlar, bunun farkında değildirler.

Papadopulos, tam olarak istediği şeyi başardı. Kıbrıs sorununun çözüm

perspektifini uzaklaştırmayı, Kıbrıs sorununun çözümü ile ilgili

müzakere sürecinin tekrarlanması perspektifini uzaklaştırmayı, Kıbrıs

sorununu ve çözümü buzdolabına koymayı başardı. Bu yüzden, Papadopulos,

memnun olmakta ve memnuniyetini 'elbette memnunum' şeklinde ifade

etmekte haklıdır.

Cumhurbaşkanı Papadopulos ne istiyor? Onun gerçek amacı nedir? Amacının,

şimdiye kadar yaptığı faaliyetler ve ihmalkarlıklarla, çözüme

götürebilecek yeni bir müzakere sürecinin başlamaması olduğu ortadadır.

Papadopulos'un arzusu, çözüm yönünde hiçbir sürecin gerçekleşmemesidir.

Bu nedenle, bizzat Papadopulos 20 Eylül tarihinde şunu açıkladı:

'Türkiye'nin üyelik süreci ile Kıbrıs sorununun çözümü arasında ilişki

kurulmasından kaçınmak için çok çalıştık, çünkü bu, Annnan Planını ya da

onun bir değişik versiyonunu kabul etmesi için baskı altında kalacak

olan Kıbrıs Rum tarafı için zarar verici olacaktı.'

Cumhurbaşkanı Papadopulos'un arzusu, Kıbrıs sorununun çözümlenmemesidir.

Bu yüzden, memnun olmakta haklıdır. Cumhurbaşkanı Papadopulos, çözüm

tehlikesini uzaklaştırmayı, her zaman çözüm tehlikesine gebe olan

diyaloğun tekrarlanması perspektifini çıkmaz ayın son Çarşambasına

havale etmeyi başardı. Ancak, Papadopulos'un, bu konuda AKEL

liderliğinin ve kişisel olarak Dimitris Hristofyas'ın, aynı zamanda

diğer siyasi parti ve grupların desteğine sahip olduğu görülmektedir.

Dün, bölünmenin artık kimseyi korkutmadığını yazmıştım. Alıştığımız

bölünme artık hiçkimseyi korkutmuyor. Özellikle de Cumhurbaşkanı

Papadopulos ve Dimitris Hristofyas'ı korkutan şey çözümdür, çözüm

perspektifidir. Papadopulos çözümden korkarken, status quo'nun

(bölünmenin) sonsuza dek sürmesi onu korkutmuyor. Bizi korkutan artık

bölünme değil, çözümdür. Aralık 2004 tarihinde, çözümü reddetmemizin

başlıca nedenlerinden bir tanesi de budur. Çözüm; çaba, kararlılık,

siyasi irade, iyi niyet ve daha birçok şey gerektirmektedir. Bölünme;

hiçbirşey gerektirmemektedir, oradadır, devam ediyor ve işimize

gelmektedir.

Sonuç olarak Papadopulos, olayların bu şekilde gelişmesinden (!) memnun

olmakta haklıdır. Durumlar olduğu gibi kalıyor ve çözüm ile ilgili yolu

açacak (belirsiz olsa da) bir sürecin başlaması yönündeki büyük tehlike

uzaklaştırıldı.

(ALİTHİA – Alekos KONSTANTİNİDİS – 6.10.2005)

SİMERİNİ:

“Neden memnundurlar?”

Cumhurbaşkanı Tassos Papadopulos, Türkiye ile AB'nin üyelik

müzakerelerinin başlamasından memnundur. Dışişleri Bakanı Yorgos Yakovu,

Lüksembourg'dan 'tamamen memnun' döndü. Yunanistan Başbakanı Kostas

Karamanlis de memnundur, çünkü Türk-Yunan ilişkilerinde yeni bir dönemin

başlayacağına inanıyor. Müzakere çerçevesi konusunda yapılan herşeyin ve

Türkiye'nin tepkilerinin 'hiçbirşey uğruna' olduğunu söyleyen Yunanistan

Dışişleri Bakanı Petros Moliviatis de memnundur. O zaman neden ABD

Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice olaylara bu kadar etkili bir şekilde

karıştı? Herşey 'hiçbirşey uğruna mı?' Yoksa acaba 'parmak ayı

gösteriyor, aptallar parmağa mı bakıyorlar?'

Türk gazetesi 'Sabah'ın' başlığı dikkat çekicidir: 'Avrupa'nın yarım ayı

ve yıldızı' Yarım ay İngiltere, ABD ve Yunanistan'ın etkin desteği ile,

Avrupa yıldızı delik deşik edildi ve Avrupa'nın kapısı, işgalci

Atilla'ya açıldı. Birlik, sözde devletlerinin ve vatandaşlarının

yaşamını ve davranışlarını koruyan ilke ve değerlere dayanmaktadır.

Neden o zaman neredeyse herkes gelişmelerden memnundur? Memnun olması

gerekenler, Türkler, Amerikalılar ve İngilizlerdir. Türkler, insanlık

karşısında işledikleri onca suça rağmen, işgal edilmiş Kıbrıs tarafından

ödüllendiriliyorlar ve Yunanistan tarafından alkışlanıyorlar.

Amerikalıların sevinmek için bir nedenleri vardır: AB'nin zapt edilmesi

için bir Truva Atı daha elde ettiler. İngilizler de, kurnaz

politikalarını bir kez daha Birliğe empoze ettiler. Ancak Lefkoşa ve

Atina, neden hapı Helenlere yaldızlayıp yutturmaya çalışıyorlar?

Türkiye'nin üyelik sürecini değerlendiren ülkelerden olmamız,

alkışlamaya değer bir başarı mıdır? Hangi işgal edilmiş ülke, Avrupa

salonlarına girmesi için işgalcisini ödüllendirecekti? Daha sonra veto

kullanmakla tehdit eden Kıbrıs Cumhuriyeti dışında hiçbiri! Ancak biz

değil, Türkiye bizim aleyhimizde veto kullanacak!

Hangi işgal edilmiş ülke, işgalcisine, işgal askerlerini ve yerleşikleri

geri çekmeden, Avrupa'nın kapısı açılacaktı? 'Mevcut koşullar altında'

talep ettiklerini sağlama aldığı konusunda kahkahalar atan Kıbrıs

Cumhuriyeti dışında hiçbiri! Mevcut koşullar altında, 3 Ekim tarihi,

Kıbrıs için başka bir lanetli gündür. 3 Ekim tarihi, sağdıç

Karamanlis'in Yunanistan'ı için küçülme döneminin başlangıcıdır.

(SİMERİNİ – 6.10.2005)

HARAVGİ:

“Erken histeri”

Lenia STİLYANU

Türkiye, AB ile üyelik müzakerelerinin başlamasıyla, her hareketinin

25 üye devlet tarafından değerlendirileceği ve AB karşısında üstlendiği

yükümlülükleri hayata geçirmesi konusunda sürekli olarak kontrol altında

bulunacağı boğucu bir çembere girdi.

Türkiye'yi değerlendirme yönünde Kıbrıs'a verilen imkan (gerek Gümrük

Birliği Genişleme Protokolü'nün uygulanması, gerekse Kıbrıs

Cumhuriyeti'nin uluslararası örgütlere katılmasına veto kullanılması

konularında), Kıbrıs Cumhuriyeti'nin elinde, Ankara'nın AB ile üyelik

müzakereleri sırasında görmezden gelmemesi gereken güçlü bir silahtır.

Kıbrıs'ın, müzakere çerçevesine kendini ilgilendiren konuların dahil

edilmesini başarması tesadüf değildir. Kıbrıs, bu konuların müzakere

çerçevesine dahil edilmesini başarmak için, Yunanistan ile işbirliği

içinde, AB içindeki ortaklarını bazı konuların müzakere çerçevesine açık

bir şekilde dahil edilmesinin gerekli olduğuna ikna ederek, çetin bir

mücadele verdi. Bu mücadele, Türkiye'yi Kıbrıs karşısındaki

yükümlülüklerinden kurtarmak için herşeyi yapan İngiltere'nin AB Dönem

Başkanı olduğu bir dönemde, hiç de kolay olmadı. Bütün bunlara rağmen,

Kıbrıs'ın birçok tezi müzakere çerçevesine dahil edildi.

Bazı kişiler bilerek ya da bilmeyerek, AB ile Türkiye müzakere

çerçevesinin, bir gecede Türkiye'yi, Kıbrıs'tan askerlerini ve

yerleşikleri geri çekmek ve genel olarak Kıbrıs sorununun çözümü ile

ilgili parametreleri tatmin etmeye zorlayacak sihirli bir lamba olarak

görmekte ısrar ediyorlar. Bu yüzden, Kıbrıs'ın, zor koşullar altında,

Türkiye'nin bazı adımlar atmaya mecbur kalması için, müzakere çerçevesi

vasıtasıyla ciddi bir baskı kaldıracını harekete geçirmeyi başarmasını

küçümseyemezler.

Muhalefet, Kıbrıs Hükümetinin başardıklarını görmemekte direniyor.

Milletvekilli seçimlerinin erken histerisi geçtiği zaman, belki de

gelişmeleri daha net bir zihinle yansıtacaklar.

(HARAVGİ – Lenia STİLYANU – 6.10.2005)

FİLELEFTHEROS:

“Ankara’nın sınavları”

Avrupa Komisyonu'nun Genişlemeden Sorumlu Komiseri Olli Rehn, gelecek

hafta (MN: Metinde aynen) Türk tarafı ile, başka konuların yanında,

Kıbrıs Cumhuriyeti aleyhindeki ambargonun kaldırılması konusunu görüşmek

üzere, Ankara'ya gidiyor. Bu, Ankara'nın, Gümrük Birliği Genişleme

protokolünü imzalamasından ve AB ile üyelik müzakerelerinin

başlamasından sonra ilk sınavı olacaktır. Ankara'nın niyetleri, aynı

zamanda Birliğin üyeliğe aday bir ülkenin yükümlülüklerini uygulaması

konusundaki ısrarını açığa çıkaracak. Türklerin Avrupa Mevzuatı ile uyum

sağlamaya karar verip vermedikleri ortaya çıkacak.

Lefkoşa ve Atina'nın, Türkiye'nin üyelik sürecinin değerlendirilmesi

konusunda şimdiden bir strateji belirlemeleri gerekmektedir. Kıbrıs

Hükümeti geçmişte, Türkiye'nin üyelik ile ilgili sürecinde baskılar

yapacağını açıklamıştı. Resmi yetkililer, Türkiye'nin sürekli olarak

karşısında Kıbrıs'ı bulacağını açıklamışlardı, ancak bu, büyük ölçüde

bizim uygulamalarımıza bağlıdır. Atina ve Lefkoşa hükümetlerinin,

Ankara'yı, yükümlülüklerini yerine getirme ve Birliğin taleplerini

tamamen uygulama konusunda yakından izlemeleri gerekmektedir.

Her iki hükümetin de, özellikle de Yunanistan ve Kıbrıs'ı ilgilendiren

koruları izlemeleri gerekmektedir. Bu taktiğin verimli olabilmesi için,

kalıcı zemine yerleştirilecek ittifakların oluşturulması gerekmektedir.

Buna paralel olarak, ortaklarımıza, iki hükümetin kendilerini

ilgilendiren konularda taviz vermeyecekleri konusunda mesaj

iletmelidirler. Bu yüzden, kırmızı çizgilerimizin şimdiden belirlenmesi

ve süreçte bunları aşmamamız gerekmektedir.

(FİLELEFTHEROS – 6.10.2005)

HARAVGİ:

“Başarılı olduğumuz herşeyi değerlendirelim”

Kostakis KONSTANTİNU

Kıbrıs'ın, Türkiye'nin Avrupa süreci ile ilgili olarak, geçtiğimiz

Aralık ayından bugüne kadar başardıklarının, kazanç sağlaması ve

amaçlarımızın hayata geçirilmesi konusunda katkıda bulunması için, bu

başarıları, doğru ve sistemli bir şekilde değerlendirmemiz

gerekmektedir.

Ancak herşeyden önce, eğer mümkünse, uç görüşler bildirmeye son

verilmesi gerekmektedir.

Kararların karşılıklı uzlaşma ile alındığı gözönünde bulundurulursa,

politikadaki, özellikle de AB kararları ile ilgili konulardaki durumlar

siyah ya da beyaz değildir.

Yapılması gereken ilk şey; parti çıkarlarının ötesinde, Kıbrıs'ın neyi

başardığı, aynı zamanda Türkiye'nin üstlendiği ve hem Gümrük Birliği

protokolünün imzalanmasından, hem de müzakere çerçevesi ve genel olarak

Avrupa sürecinden kaynaklanan yükümlülüklerin ne anlama geldiğinin

objektif bir şekilde analiz edilmesidir.

Ne başardığımız ve bunların nasıl değerlendirilebileceği ile ilgili

objektif analiz, daha sonra iki temel düzeyde yapılacak çabalarımız için

zemin oluşturmak zorundadır:

1. Türkiye'nin yükümlülüklerinin pratikte de hayata geçirilmesi.

2. Kıbrıs sorununda yeni bir girişimin başlaması yönündeki

önkoşulların yaratılması.

Uygun bir şekilde daha önceden hazırlanacak, aynı zamanda Kıbrıs

Cumhuriyeti'nin AB'nin 25 üyesinden biri olması nedeniyle, AB'nin bu kez

daha etkin bir şekilde müdahil olmasıyla, BM çerçevesinde ve kararları

temelinde yapılacak yeni bir girişimin başlaması...

Daha iyi sonuçlar elde edilmesi için, herkesin bu çabaya katkıda

bulunması gerekmektedir. Çelişkili görüş bildirme ve 180 derece

dönüşlerle başarıları sıfırlama ve kısır muhalefet yapma, Kıbrıs'ta

hiçbirşeye yardımcı olmamaktadır.

Esas mesele, Kıbrıs ve Türkiye arasındaki ilişkilerin

normalleştirilmesi, Kıbrıs sorununun çözümlenmesi, Adanın ve halkımızın

birleşmesi, bölgemizde devletler ve halklar arasında barış, işbirliği ve

dayanışmanın hakim olması için, Kıbrıs'ın AB içindeki varlığının ve

Türkiye'nin Avrupa yolunda ilerleme ve en sonunda AB'ne üye olma

yönündeki arzusunun değerlendirilmesidir.

Birçok şey, yükümlülüklerini hayata geçirerek ve genel olarak Kıbrıs

karşısındaki ve somut olarak Kıbrıs sorununu ilgilendiren konularda

uzlaşmaz ve olumsuz politikasına son vererek, pratikte de AB'ne üye olma

arzusunu kanıtlamaya çağrılan Ankara'nın tutumuna bağlıdır."

(HARAVGİ – Kostakis KONSTANTİNU – 6.10.2005)

AP

“Türkiye’nin yolu çetin ve belirsiz”

Patrick Quinn

Politikacılar ve uzmanlar bugün Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliğinde on yıllarca sürecek yolunun uzun, çetin ve başarısının şüpheli olacağı konusunda uyardı.

Uzmanlar, işadamları, medya ve politikacıların hepsi Türkiye'nin azınlık haklarından yasamaya kadar her türlü konuyu kapsayan 35 alanda AB kriterlerini karşılamak için en az on yıl sürecek bir değişimle karşı karşıya olacağını belirtiyorlar.

Süreç içinde gelecek yıl Türkiye, Yunanistan ile birleşmeyi destekleyenlerce gerçekleştirilen kısa bir darbe girişiminin ardından 1974'ten bu yana işgal altında tuttuğu bir AB üyesi olan Kıbrıs'ı tanıma yolunda bir ilk adım olarak, limanlarını ve havaalanlarını Kıbrıs Rum gemilerine ve yolcu uçaklarına açmaya da zorlanabilir. Türkiye bugüne kadar Kıbrıs'ı tanımayı reddetmişti.

Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Namık Tan, Türkiye'nin üyelik yolunun pürüzsüz olmayacağını ve 3 Ekim'dekine benzer başka engeller de olabileceğini söyledi.

Tan, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ün hassasiyetlerini tekrar ederek, "Bizim için mesele otobana geçmek için engebeli yolu terketmek değildir. Birkaç 3 Ekim daha yaşayacağız. Sürecin hepimiz için hayırlı ve faydalı olacağını umuyorum" dedi.

Desteği için ABD'ye teşekkür eden Tan, Gül'ün, Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice'ı aradığını ve iki ülke arasındaki "stratejik ilişkilerin" sürdürüleceği konusunda teminat verdiğini söyledi.

Ülkenin en büyük gazetelerinden biri Milliyet gazetesi, Türkiye'nin AB ile şimdi yeni bir hayatı olduğunu yazdı.

Yorumda, "Bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Hayatlarımızın değiştiğini tecrübe edeceğiz" dedi.

Cumhuriyet gazetesi ise, "şartlar çağı başladı" diye başlık attı. Gazete, Türkiye'nin zorlu bir sürece girdiğini, müzakereler sırasında dış politika, çevre ve tarım sektörünün özellikle zorlu geçeceğini yazdı.

Sabancı Holding CEO'su Güler Sabancı, "Zorlukların olacağını biliyorduk. Zorluklar bitmiş değil" dedi.

(AP - Patrick QUINN – 5.10.2005)

WASHINGTON TIMES

“Dönemeçte”

Helle Dale

Türkiye bir zamanlar çok korkulan bir Avrupa istilacısıydı, ama bugünlerde sabırlı bir aşık gibi. Türkiye, 43 yıldır Avrupa Birliğine tam üye olmayı bekliyor. Ama şimdiye kadar ne zaman arzulanan hedef gerçekleşecek gibi görülse, daima son anda bir engelle karşılaştı. Bu arada birçok ülke büyük gürültü ile Avrupa Birliğine katıldı. Altı üyeyle başlayan ve mensubu olduğu ülke sayısı bugün 25'e çıkan AB, Batı Avrupa, İskandinavya, Orta ve Doğu Avrupa'nın büyük bölümünü kapsıyor. Hatta Balkan ülkeleri bile üyeliğe yaklaşıyorlar. Bütün bunlara mukabil Türkiye'yi dışarıda bırakmak devasa bir hata olur.

Avrupalıların Türkiye'yi aralarına almakta son derece isteksiz olduklarına kuşku yoktur. Sorduğunuz zaman Avrupalılar size, Türkiye'nin siyasi ya da ekonomik bakımdan AB üyeliğine hazır olmadığını söyleyeceklerdir. Ancak esasen bu unsurların arkasında yatan yüzyıllara dayalı tarih, kültür, etnik kimlik ve dindir. Ayrıca, Avrupalıların cevaplandırmakta güçlük çektikleri, "Avrupa nedir?" şeklindeki Avrupa'nın varoluşuyla ile ilgili bir soru da yine unsurlar arasındadır. Avrupa ne olursa olsun, bugün Avrupalıların çoğu Müslümanların Avrupalı olmadıkları görüşündedirler.

Aynı şey 3 Ekim pazartesi günü de tekrarlanmak üzereydi. Uzun zamandır beklenen Türkiye'nin AB üyeliği ile ilgili görüşmeler, son anda AB'nin Türkiye'ye "imtiyazlı ortaklık" önermesini isteyen Avusturya'nın itirazı ile karşılaştı. Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, bu öneriyi anında reddetti ve bir kez daha çıkmaza doğru gidilmeye başlandı.

Neden Avusturya? Muhtemelen bu Avusturyalılar ve Türkler arasındaki yüzyıllar öncesinin şiddet dolu tarihine dayanıyor. O zamanlar, yani 1683'de, büyük bir Roma Katolik ordusu, Türk ordusunu Viyana kapılarında durdurmuştu. Bugün birçok insan, acaba Türklerin Avrupa'daki Müslüman yayılışını tamamlamak için mi geri geldiklerini merak ederek, bir "medeniyetler çatışması"ndan korkmaktadır. Alman Marshall Fonu tarafından yakın zamanda yapılan bir kamuoyu yoklaması, Avrupalıların Türklerin üyeliği konusunda derin bir bölünme içinde olduğunu ve kıtanın yüzde 40'ının buna kuşkuyla yaklaştığını ortaya koymuştur.

Türkiye, 20. yüzyılı modern Türk devletinin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün başlattığı çağdaşlaşma ve laiklik gayretleriyle tamamlamış olup, şu anda coğrafi ve tarihsel bir dönemeçtedir. Erdoğan hükümeti de Türkiye'deki Kürt azınlığın hakları, idam cezasının kaldırılması, ordunun hükümet işleri üzerindeki etkisinin azaltılması dahil, AB tarafından istenilen reformları yerine getirmede büyük kararlılık ortaya koymuştur. AB'ye doğru gidiş Türk toplumunu değişime uğratmaktadır.

Müslüman ve Hristiyan alemlerinin buluşmasında Türkiye'nin rolü hayati önemdedir. Bu kalabalık nüfuslu, Batı eğilimli Müslüman ülkeyi kendi ekonomik ve siyasi sistemlerimizle bütünleştirmek uzun vadede Avrupa ve ABD'nin yararınadır. Türkiye, bir NATO müttefiki olarak, stratejik önemdedir, ama Irak savaşından hemen önce Bush Yönetiminin tanık olduğu gibi, hiç de çantada keklik değildir. Avrupalıların reddetmesiyle Batı'dan soyutlanacak bir Türkiye, sevindirici bir ihtimal değildir.

Gelecekte Türkiye'nin önüne yeni engeller çıkacak mıdır? Böyle bir şey tamamen mümkün olduğu gibi, Türkiye'nin AB'ye katılmasını bizlerin görmeye ömrümüzün yetmemesi de imkan dahilindedir. Avrupa Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso, pazartesi günü açılış konuşmasında, "İstikrarlı, modern ve demokratik bir Türkiye, Avrupa Birliğinde ve Türkiye'de bizlerin faal bir şekilde destekleyeceğimiz bir amaç olmalıdır." dedi, ama hemen arkasından şunu da ekledi: "Tabii, Türkiye'nin katılımı önündeki yol uzun ve zor olacaktır. Katılım, hiç bir ülke için, garanti ve otomatik değildir." Ancak çok aşık biri bu sözlerden cesaret bulabilir.

(WASHINGTON TIMES – Helle DALE – 5.10.2005)

MİLLİYET

Rum dostum Davos'ta bana niçin küsmüştü?

Yılmaz ÇETİNER

AB'ye üye olabilmemiz için nihayet müzakere masasına oturabildik. Hayırlı olsun ülkemize. Önümüzdeki aylar, yıllar artık hepimiz şunu şunu istiyorlar ama veremiyoruz veya verelim tartışmaları içinde yolumuza devam edeceğiz. Bugün AB'ye karşı çıkan bazı siyasetçilerimiz iktidar koltuğuna oturdukları gün, karşı tarafa hep rest mi çekecekler sanıyorsunuz?.. İşler yolunda giderse nasıl dönüş yapacaklarını görürsünüz!..

Deyip, yakında kitap olarak çıkacak olan 57 yıllık gazetecilik yaşamımdan, yeri geldiği için ufak bir anımı anlatmak istiyorum...

Efendim... Toplumsal Tarih dergisinde yine her zamanki merakla izlenen konular vardı. Değerli tarih yazarları Osmanlı döneminin olaylarını hem bilimsel olarak hem de herkesin anlayacağı dilde ne kadar güzel yazıyor anlatıyorlar.

Eski Askeri Yargıtay Başkanı, senatör, Amiral Fahri Çoker'in, TTK'ya emanet ettiği, 6-7 eylül olaylarının belge ve fotoğrafları, isteği üzerine 50 yıl sonra eylül ayında yayımlandı. Fahri Paşa 50 yıl sonra eylül ayında Batılı dostlarımızın ta Bizans'a kadar her dönem için araştırma yaptıklarını, öküz altında buzağı aradıklarını nereden, nasıl bilebilirdi ki?..

6-7 Eylül hakikaten yağmacılık ve baskın olayıydı, yüz kızartıcı idi. Tekrarlamama gerek yok.

İlk gecekondular

Anılarımda anlattığım Fahri Paşa annemin küçük kardeşiydi, dayımdı... Bahriyeliydi, askerdi ama hukuk aşığı idi. Osmanlı tarihi ise en büyük hobisiydi. 60-70 yıllık zengin bir kupür arşivini bizzat yapmıştı.

Ben İstanbul'da değildim, yurtdışındaydım. Ama sonraki aylar Fahri Paşa'dan duymuştum ki o yıllar İstanbul ve çevresi gecekondularla kuşatılmaya başlamıştı. Bu durum ise terörü, yağmacılığı, anarşiyi besliyordu...

O günler sıkıyönetimin başhâkimi görevinde olan Fahri Çoker ve arkadaşları savcılar, hâkimler yaptıkları araştırmaları detaylı bir rapor haline getirmişler Genelkurmay'a sunmuşlardı. Oradan Başbakanlığa gitmişti dosya. Ama ne çare ki gecekondular siyasi partilerin oy deposuydu!.. İktidar da, muhalefet de ne yazık, tehlikeyi göremiyordu!..

Bugün artık apartman gecekondular var. Başkalarının arazileri üzerinde villa gibi evler yükseliyor. Bir zelzelede yere inecek yapılar. İlk gecekondular paslı teneke yağ ve gaz kutulardan, hurda tahtalardan kurulurdu...

Fahri Paşa'ya çok kez rica etmiştim. Çankaya'da cumhurbaşkanının başdanışmanı olduğu en az 6 fırtınalı yılın olaylarını bana değil, kamuya anlatması için.

- Ortalığı karıştırmak, devlet sırlarını açıklamak çirkin olur benim için demişti...

Acaba bir 50 yıl sonra da birtakım belgeler, olaylar ortaya çıkar mı dersiniz?..

Kahvemi içemedim!

O ünler ben Davos'ta sanatoryumdaydım... Sabahları Rum kaptan armatör Vindiyadis bol bol Türkçe küfür savurarak elinde kahve cezvesi ve fincanları ile gelir kahve ikram ederdi... Türk ve Rum iki dost idik. İsviçreliler ise yabancı!..

8 Eylül günü Vindiyadis bu âdetini bozdu!.. Yemekte bile yüzüme bakmıyor!.. Az sonra elindeki Neue Züricher Zeitung tabloit gazetesini önüme koydu... Şöyle bir baktım, tek sütunluk bir haber: "İstanbul'da Türkler Rum dükkânlarını yağma etti... Kiliseleri yaktı!..

Dondum kaldım, kahroldum!.. Ancak birkaç gün sonra konuşabilmiştim Rum dostumla!..

(MİLLİYET – Yılmaz ÇETİNER – 6.10.2005)

POSTA

Ankara'nın arkasında hangi güçler vardı?

Mehmet Ali BİRAND

Lüksemburg'da, Avrupa Birliği Türkiye krizinin en haraketli bir anında, son gelişmeleri en yakından izleyen bir Türk diplomatına sordum: " Türkiye'ye destek nereden geldi? Zira, Avrupa hükümetleri kendi kamuoylarına rağmen, Türkiye ile müzakereleri başlatıyorlar. Kamuoyu baskısına boyun eğseler (Avusturya gibi), Türkiye'yi bir süre daha bekletmeleri gerekirdi. Peki bu durumda Kim ve hangi güçler Türkiye'yi uçurdu?"

Deneyimli diplomat hiç tereddüt etmedi:

"Ango Saksonlar ve Yahudiler...

Önce şaşırdım, sonra merak edip inceledim. Gelişmeleri izleyen yabancı gözlemcilere de sordum ve aynı sonuca vardım:

1. Yahudi kuruluşlar, Yahudi etkinliği altındaki her kesim sessiz sedasız Türkiye ile Avrupa'nın birleşmesi için baskı yaptılar.

2. Türkiye'nin yelkenlerini dolduran rüzgarlar da, Anglo Saksonlardan kaynaklandı. Yani, rüzgar Amerika'dan (Washington) çıkıyor, İngiltere'nin üzerinde hız kazanıyor ve İskandinav ülkelerden (İsveç-Norveç) ve Orta Avrupa'da (Polonya-Macaristan) esip, Brüksel'i sarsıyor.

Bu ülkelerin basınına bir göz atmak yetiyor.

Öylesine bir kampanya sürdürdüler, örneğin Türkiye'yi engellemek isteyen Avusturya'yı öylesine dövdüler ki, Viyana şaşkına döndü. Sonunda da fazla direnemedi.

Türkiye, yine Ango Saksonlar (ABD ve İngiltere) sayesinde son dakikada Kıbrıs ile ilgili NATO maddesinin anlamını değiştirtebildi. Eğer Ankara'nın arkasında Washington ve Londra olmasalardı, biz hala krizden krize koşturuyor, 25 başkente derdimizi anlatıyor olurduk.

İngiliz diplomasisi, Avrupa'nın beyni olduğunu, sürekli yeni seçenekler üreterek de etkinliğini gösterdi. Krizin en çözümsüzleştiği anda, Washington'u devreye sokarak gücünü ispatladı. Diğerleri sadece konuşup, birşey çözemediler. Vıdılamaktan, yorum yapmaktan ileri gidemediler.

Tüm güçlüklerine rağmen, Türkiye genişlemesini devreye sokabilen İngiltere, önümüzdeki 10-15 yılda Avrupa'nın gerçek lokomotifi olacağının da işaretini verdi. Hele Fransa ve Almanya'nın siyasi ve ekonomik sıkışma sonucu eski güçlerini kaybetmeleri, İngiltere'yi ön plana, AB'yi şekillendirici liderlik pozisyonuna çıkarıyor.

Ankara'nın politikalarını, giderek artan biçimde başta Washington, ardından Londra ve paralel şekilde İsrail ile ilişkileri gözeterek oluşturması kaçınılmazlaşıyor. Hayatın gerçekleri, hükümette ister AKP ister başkası olsun, bu parametrelere dikkat edilmesini gerektiriyor.

* * *

BİRİ BİZİ GÖZETLEYECEK

42 yıllık bir yürüyüşün sonunda Türkiye ilk defa eşiği atladı ve Avrupa klübünün içine girdi.

Ancak henüz yerleşemedi.

Bu dönem, adeta bir bölümünde oturmak istediğiniz bir evi dolaşmak gibi birşey. Diğer ev sahipleri önümüzdeki dönemde bize bu evi dolaştıracaklar.

Almamız gereken yeni eşyaları anlatacaklar. Hangi elbiseler giyeceğimizi, terlikle mi yoksa temiz ayakkabı ile mi dolaşılacağını gösterecekler. Tuvaletin ayakta mı, yoksa oturarak mı kullanılacağını, yüksek sesle bağırarak konuşulmayacağını söyleyecekler.

İşimiz zor zira, şu andaki diğer kiracılar bizim gelişimizden pek memnun değiller. Hem çok kalabalık, hem onlara oranla fakir, hem de din-örf ve adetleri farklı yeni biri geliyor.

Suratlar asık. Onları ikna etmemiz gerekecek. 25 çift göz sürekli bizi gözetleyecek. Ne yaptığımıza bakacak. Zira bu evde oturmanın kural ve koşulları var. Bunun için de önümüzde 10 yılımız var.

Ancak başarmak zorundayız. Zira, bugüne kadar hiçbir yeni konuk eve girdikten sonra dışarı çıkmadı veya çıkarılmadı. Hepsi koşulları yerine getirdi. Eğer Türkiye başaramaz, kendini anlatamazsa, kaybı her yönden büyük olur. Bu nedenle şimdiden kolları sıvamak gerekiyor.

Ve en önemlisi, artık "Avrupa ne yapsak bizi almaz" kompleksinden de kurtulmak gerekiyor. Avrupa Türkiye'yi artık dışarı atamaz. Dışarda kalmayı ancak bizler kendi kendimize başarabiliriz.

O da çok yazık olur.

* * *

"TÜRKİYE, AB'NİN ÇİN'İDİR..."

Lükbemburg'da son dakika anlaşmasına varıldıktan sonraki basın toplantısında, İngiliz Dışişleri Bakanı Jack Straw çok ilginç bir benzetme yaptı. Türkiye'den söz ederken, "Avrupa'nın Çin'i..." dedi. Dikkat ettim, tüm uluslararası basın ilgileniverdi.

Gerçekten de güzel bir benzetme.

Avrupa boyutlarına göre, Türkiye bir Çin kadar büyük ve kalabalık...

Avrupa boyutlarına göre, Türk üretimi hem kaliteli, hem ucuz, hem genç...

Avrupa boyutlarına göre, her yönden (din ve kültür) farklı.

Bizim bu avantajlardan yararlanmamız gerekiyor. Farkımızla Avrupa'da yer almak, onlardan hiç farkı olmayan bir kimliğe bürünmekten çok daha enteresandır.

Jack Straw'un benzetmesi çok yerindeydi.

(POSTA – Mehmet Ali BİRAND – 6.10.2005)

GAZETEM.NET

Bir şenlik ve korku ya da yokluk olarak milliyetçilik…

Ferhat KENTEL

Geçen hafta değerlendirmeye çalıştığım “İmparatorluğun çöküş döneminde Osmanlı Ermenileri” konferansının içine oturduğu toplumsal halimizi anlamak için, konferansa gösterilen tepkileri anlamak gerektiğini yazmıştım. Bu tepkilerde özellikle iki boyut öne çıkıyor.

İlk olarak Karşı Sanat Galerisi’nde yer alan “6-7 Eylül olayları” sergisindeki fotoğraflar, adına “milliyetçi” dediğimiz bazı eylemlerdeki zihniyet katmanlarını anlamamıza yardımcı olabilecek gibi görünüyor. O fotoğraflardaki görüntülerden en çok aklımda kalanlar arasında bir “şenlik” havası var… İnsanlar hep beraber katıldıkları bir “şenlikte” objektiflere gülerek poz veriyorlar. Hele bir fotoğraf unutulamayacak bir nitelikte: Üç kişi ellerine geçirdikleri bir Atatürk büstüne sarılmış; birisi yanağını Atatürk’ün yanağına yapıştırmış. Sanki hallerinde bir sarhoşluk var… Ağızlar kulaklarda, gözler baygın… Her zamanki ciddi, vakur, saygılı bir Atatürk ilişkisi yerine, hiçbir yerde kullanılmamış, tüketilmemiş tarzda bir “Atatürk samimiyeti”… “Arkadaşımız Atatürk de bu gece bizimle beraber!”

Sonra gayet şık beyler ve, evet, hanımlar, ellerinde demir çubuklar ya da sopalarla “dükkan, cam, çerçeve kırma performansı” içindeler… Panayır yerine ya da lunaparka ailecek gitmişler, orada yumruk vurup ağırlığı en yükseğe vurdurma oyunu ya da hediye kazanmak için nişancılık oynuyorlar… İyi nişanladıkları zaman, hediyeler arasından oyuncak bebek, tavşan ya da ayı arasında karar vermeye çalışıyorlar…

Dükkan kepengi kıran hanımlardan birinin üzerine bir şeyler dökülmüş; eteğinin bir kenarı ıslanmış; ama şenlik ve eğlence bütün hızıyla sürüyor… Fotoğrafçı, kadının, eteğine bakıp “Tüh, kirlenmiş; leke yapar mı acaba?” dediği daha sonraki bir anı yakalayamamış…

Sonra bugün; konferans sırasında İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin önündeki protesto görüntüleri… Televizyon kameraları ve fotoğraf makinalarının önünde naylon torbalardan çıkarılıp fırlatılan domatesler, yumurtalar… Gergin yüzler var elbette ama kalabalıkta neşeli bir hal de var… “Eylem yapma performansı”…

İlkokul önlüğüyle küçük bir çocuk da buradaki performansa katılıyor… Şenlik var! O da alıyor yumurtasını atıyor… Ama iyi nişanlayamıyor; attığı yumurtalardan biri protestoculardan birinin pantalonunda patlıyor… Sinirlenen protestocu uçarak tekmeyi yapıştırıyor çocuğa… Protestocu şenlik havasından çıkıyor; çocuğu dövmemesi için kendisini engelleyen arkadaşlarına kirlenen pantalonunu gösteriyor; “baksana, ne yaptı velet!” gibilerden bir şeyler söylüyor.

Sonra bir gazete… Konferansta konuşulanlar konusunda hiç memnun değil; konuşmacıları “yalancı ve edepsiz” ilan eden bir diş profesörü için “Hay ağzına sağlık!” başlığını atıyor. 12’şerden iki gün, 24 saat süren konferansı diş profesörünün çıkardığı olayla –tek sütun üzerinden toplam 18 satırla- özetleyiveriyor. Konferans gazete için sadece bir “olay”… Başka haberlerin yanısıra, gazetenin iç sayfaları erotik fotoğrafların endam ettiği başka olaylarla süslenmiş. Ya da “psikolog gözüyle”, “jinekolog gözüyle”, “ürolog gözüyle” tam sayfa “cinsel sorunlar”… “Bir oyun, bir performans olarak gazete”…

Ve ikinci boyut… Çok daha sert; korku, çaresizlik ve nefret dolu… Sanki içinde yaşadığımız zamanların çaresizliği sinmiş…

Büyük kavramlarımız, toparlayıcı kimliklerimiz delik deşik… Modernliğin, onun en önemli ürünlerinden olan ulus olma halinin hem aşağıdan, hem yukarıdan, hem dışarıdan hem içeriden her çeşit rüzgara açık hale geldiği bir dönem yaşıyoruz. Modern ulus kavramı belki de modernitenin en muhteşem soyutlama örneklerinden birini oluşturuyordu. Kendi kültürel ve gündelik hayatlarımızın üzerinde, ilerlemeye, üretime, rasyonaliteye dönük eskilerden bambaşka bir biçimde kurgulanmış bir ait olma biçimiydi. Avrupa’nın yanısıra, Osmanlı’da da, ondan kopan Balkanlarda da, yeni Türkiye Cumhuriyeti’nde de bu ait olma biçimi, başka aidiyet biçimlerinin aleyhine ortaya çıktı.

Bu yeni aidiyet biçimi aslında yeni bir ev, aile ya da yuva kurma haliydi. Etnik olarak Türklüğümüz, Kürtlüğümüz ya da dinsel olarak Aleviliğimiz, Sünniliğimiz, Hıristiyanlığımız önemli olmayacaktı. Etrafı duvarlarla çevrili, yukarıda tepemizde güven veren güzel bir çatısı olan, pencereleri, kapısı olan, oralardan dışarıyı görebildiğimiz bir yuvaydı bu aidiyet. Gerektiği zaman dışarı çıkıyor ama döneceğimiz yeri de biliyorduk. Bu yuvanın bize “güven” vereceğini öğrendik. Yuvanın içinde anne-baba, çocuklar ve kardeşler bir arada yaşamayı öğrendik. Bunun adı milliyetçilik oldu; bunun duygusunu öğrendik, duygulandık…

Ama artık bu evin duvarları delik deşik vaziyette… Cam çerçeve kalmadı… Bir zamanlar ulusumuza tekabül eden pazarımızın sınırları ötelere taştı… Kültürümüz dediğimiz anlam dünyamız ve referanslarımız inanılmaz boyutlara ulaştı. Her yerden rüzgarlar esiyor… Şimdiye kadar kardeşimiz olarak bildiğimiz evin diğer fertlerinin başka annelerinin babalarının olduğunu öğreniyoruz. Her kardeş çocukluğunda başka bir hikaye yaşadığını hatırlıyor. Artık dışarıyı görmek için de sadece pencerelerden bakmakla yetinmiyoruz. Dışarısı içeriye girmiş durumda… Biz de sadece içeride değiliz… Hem içeride hem dışarıdayız…

Bu bize bütün o yaşadığımız, inandığımız sıcak yuva fikrinin artık olmadığını söylüyor; dehşet bir güvensizlik içindeyiz. Yeni evler kurmak istiyoruz… Güven duyabileceğimiz yeni yuvalar... Ama ne kadar istersek isteyelim beceremiyoruz. Tam yeni yuvalar, yeni aileler kurduğumuzu zannederken, hemen yanı başımızdaki kardeşimizin babasının, annesinin farklı olduğunu hayret ve dehşet içinde farkediyoruz. Kızıl Elma koalisyonları kuruyoruz; Kemalist ittifaklar kuruyoruz; topu topu üç gün dayanıyor bu birlikler… Saf kan “Bozkurtlar”, “Kürtleri hâlâ kardeşimiz gören Türk-İslam sentezcisi MHP’lileri” “teslimiyetçi” ilan edip kendi yoluna devam ediyor. Öte yandan, Kürt kimliğimizin altında yeni sıcak yuvalar kuruyoruz; kurduğumuz ailenin yarısı üç gün sonra babaya isyan ediyor… Müslümanlığımızla bile yuva kuramıyoruz. Kimimiz Mercedes’lerle gezen, Vakko’dan giyinen, Caprice’te tatil yapan “İslam aristokrasisi” olurken, kimimiz 365 gün oruç tutan mütevazı müslümanlığa talim ediyor… Kurduğumuz ev yarım yamalak; diktiğimiz duvarlar kırık dökük… Ne pencere var, ne kapı…

Karmakarışık oluyoruz. Dillerimiz bir türlü aynılaşamıyor… Kurduğumuz her yeni ailede bir anlaşmazlık hakim… En milli değerlerimizi savunurken, en bölücü ve hain konferansları protesto ederken, reddettiğimiz Avrupa’dan devşirme eylem biçimlerini adapte ediyoruz… Şenlik performansı, nesiller boyunca süren ceza kültürüyle karışıyor: Domatesin marifetiyle kontrola alınan şiddetin altından “kötülük” sırıtıyor; küçük bir çocuğa atılan tekme karışıyor. Ya da... ellerimizle fırlattığımız domateslerin, yumurtaların “nimet” olduğunu bile unutuyoruz…

Bu yüzden, bütün bu tepkileri belki de “milliyetçilik” tanımı altına sokmaktan vazgeçmek gerekiyor… Bu şenlik ve korku-çaresizlik-tepki arasında gidip gelen duygu haline başka bir ad, hatta başka adlar vermek gerekiyor… Çünkü artık “milliyetçilik” diye bir şey olmadığını kabul etmek gerekiyor belki de…

(GAZETEM.NET – Ferhat KENTEL – 6.10.2005)

REFERANS

Daha da tutarlı olmak gerekecek

Mensur AKGÜN

3 Ekim günü hem dünya, hem Avrupa, hem de Türkiye açısından gerçekten de tarihi önemdeydi. Çok yüksek bir eşik aşıldı. Avrupa, Amerikan müdahalesiyle de olsa sığ çıkarlara teslim olmayacağını gösterdi. AKP liderliği de çok ciddi bir sınav verdi. Krizi tahminlerimizin ötesinde bir başarıyla yürüttü, muhalefete ve hepimizin içine sinen bıkkınlığa rağmen istediğini elde etti. Müzakere Çerçeve Belgesi'nin (MÇB) 17 Aralık 2004’ün ötesine geçmesine direndi.

Ancak atılan tüm sevinç çığlıklarına, çekilen tüm AB bayraklarına rağmen henüz hiçbir şey bitmedi. Uzun ve zorlu bir yolun başındayız. Türkiye’de de, AB’de de kendilerince haklı ya da haksız nedenlerle üyelik istemeyen gruplar var. Bunun yanı sıra üyeliğimize karşı çıkmayan ve ama önümüze engeller çıkartarak bizden tavizler kopartmaya çalışacak olan ülke ve gruplar var.

Ben Türkiye’nin MÇB’nin 5. maddesinde ifadesini bulan “birliğin üstüne bina edildiği özgürlük, insan haklarına saygı, demokrasi” gibi ilkeleri “ciddi ve sürekli bir şekilde” ihlal edeceğini, bu yüzden de müzakerelerin nitelikli oy çoğunluğu ile askıya alınacağını hiç sanmıyorum. Ama yine de bu olasılığın varlığı siyasetini etnik milliyetçi temele dayandırarak yapanların iştahını kaçınılmaz olarak kabartacaktır.

Kürt milliyetçiliğinin “intifada” özleminin, Türk milliyetçiliğinin kendinden başka olan her şeyi yok etme arzusunun 3 Ekim gecesi tarihe gömüldüğünü düşünmek pek gerçekçi olmaz. Müzakerelerin askıya alınması olasılığı her iki tarafa da farklı bir şekilde kullanabileceği imkanlar yaratmakta. Bu yüzden de Türkiye’nin her şey yoluna girdi rehavetine kapılmadan “anayasal vatandaşlık” kavramını içine sindirmesi gerekmekte.

Ayrıca, MÇB’nin 2. maddesinde dolaylı yoldan ifadesini bulan “imtiyazlı ortaklık” olasılığının hayata geçmemesi için de Türkiye’nin değişimini sürdürmesi şart. Hepimizin bildiği gibi yapılan tüm yasal düzenlemelere rağmen bu ülkede hala mahkemeler keyfi kararlar verebiliyor ve hukuk yoluyla siyaset yapabiliyor. Ermeni konferansı yapılmasın diye alınan “yasadışı” karar, Orhan Pamuk davası ve daha niceleri bunun en açık ispatı.

Türkiye çıkarttığı yasalarını uygulama yeteneği olduğunu da AB’ye göstermek zorunda. Mahkemelerinin gelişi güzel kararlar verebildiği bir ülkenin Kopenhag Kriterleri'ne uyum sağladığını söylemek imkansız hale gelebilir. Üyeliğimizi destekleyen Komisyon, Türkiye hakkında olumsuz ilerleme raporları yazabilir. Bu da imtiyazlı ortaklıkçılara, özel statücülere, yeni moda tabiriyle ara çözümcülere kullanabilecekleri imkanlar sağlar.

Ancak Türkiye’nin asıl önünü tıkayacak olan Kıbrıs sorunudur. Kıbrıs sorunu çözülmeden Türkiye AB üyesi olamaz. Türkiye’nin zaman geçirmeden müzakerelerin Annan Planı zemininde başlaması için çaba harcaması gerekmektedir. Rumlar bize tanınma baskısıyla, oldu bittilerle kendi çözümünü dayatmaya çalışacaktır. Ellerine geçen her fırsatı bize karşı kullanacaklardır. Türkiye kendisine maddi açıdan çok pahalıya patlayacak iki devlet çözümünü en azından şimdilik tamamen unutup Annan Planı'na hayat vermek için lobi yapmalıdır.

Güney Kıbrıs um Yönetimi'ni (GKRY) tanıma meselesi de kendi parametreleri içinde değerlendirilmelidir. Türkiye, isterse GKRY’ni şu anki sınırları içinde ve 1960 ortaklık cumhuriyetini temsil etmediği rezerviyle hemen tanıyabilir. Tanındığını tanımama keyfiyeti GKRY’ne kalmış bir şeydir. Böylesi bir tanıma asker çekme, kalan askerlerin 650 kişilik kısmı hariç KKTC ile yapılan antlaşma uyarınca orada bulundurmayı da içeren büyük bir paketin parçası olarak yapılırsa, etkili de olur.

(REFERANS – Mensur AKGÜN – 7.10.2005)

NEWSWEEK

Avrupa’nın asıl krizi...

Charles Grant

Yani, Türkiye AB ile üyelik müzakerelerine başlayacak mı? Bunun kabulü daha düşmanca bir şekilde sergilenemezdi. Kamuoyunun yaptığı değerlendirmeye göre, AB zaten yeterince büyük. Fransa'nın Nicholas Sarkozy'sinden Almanya'nın Angela Merkel'ine kadar, siyasi liderler buna karşı. Avusturya ise Türkiye'ye tam üyelik değil "imtiyazlı ortaklık" teklif etmek istiyor.

Böylece Ukrayna ve Sırbistan bir kenara, Türkiye'nin sonunda AB'ye üye olma ihtimali zayıf görünüyor. Ama gerçekten de öyle mi? Şimdi, şimdi ve yarın, yarındır ve bu arada çok şey değişebilir. AB'de Türkiye ile ilgili duyulan rahatsızlığın daha geniş bir biçimde hangi kökenlere dayandığını düşünün. Bu kökenlerin üç boyutu var. Eski İtalya Başbakanı ve Avrupa Anayasa Konvansiyonu Başkan Yardımcısı Guiliano Amato, "Bunlardan ilki, Avrupa'da fazlasıyla eksik olan siyasi liderlik" diyor. Avrupa Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barosso ise akıllı ve becerikli olduğu için genişlemeyi destekliyor. Ancak yine de Berlin ve Paris'ten güçlü bir destek almadan AB'ye yön veremiyor. Şu anki liderler birliğin tarihindeki en etkisiz olanları. Bu da Avrupa'yı halsiz ve yönsüz bırakıyor.

İkincisi; Fransa, Almanya ve İtalya'daki ekonomilerin yavaş gelişmesi. Amato, "Şayet Mayıs ayında yapılan Fransa referandumu ekonominin yüzde 2.5 oranında büyüdüğü bir dönemde yapılsaydı AB Anayasası geçerdi" diyor. Anayasa, ekonomik güvensizlik içindeki insanların bir değişikliği kucaklamaya hazır olmamaları sebebiyle geçmedi.

Üçüncüsü; Fransa ve Almanya'daki üst düzey politikacılar, geçen yıl yapılan genişlemenin AB'nin kurumsal dayanışmasını zayıflattığını söylüyorlar. Daha fazla "derinleşme" sağlanmadan "genişleme" istemediklerini söylüyorlar. Bu da siyasi bir birliğe doğru gidilmesi anlamına geliyor. Yeni anayasada buna yer verilecekti ancak Fransa ve Hollanda referandumları buna engel oldu.

Şimdi ne olacak? Avrupa rüyasını yeniden canlandırmak ve Avrupa'nın kapılarını Türkiye'nin beğenisine açmak için AB'nin halihazırdaki rahatsızlığından sıyrılması gerekiyor. Bu, ekonomik büyüme ile başlar. 2000'de kabul edilen sözde Lizbon Zirvesi kararı, Avrupa çapında yapısal reformların yapılmasına yönelik bir reçete idi. Ancak ne yazık ki Fransız, Alman ve İtalyan hükümetleri emek piyasasını liberalleştirmek, emeklilik ve sağlık sistemlerini modernleştirmek ve girişimciliği artırmak yönünde çok az bir çalışma sergilediler ve bunu çok geç yaptılar.

Avrupa'nın diğer cephelerde de gerçek bir liderliğe ihtiyacı var. Liderlerin anayasalar ve kurumlar hakkında daha az konuşmaları ve bunun yerine insanların endişelendiği konular üzerinde daha çok odaklanmaları gerekiyor. Gerçekte hiçbir AB hükümeti seçmenlere genişlemenin onlar için neden iyi olduğunu açıklamadı. Politikacılar tek pazarı bir kıtanın tamamına yaymanın herkesin refahını artıracağını tartışabilirlerdi. Veya Balkanlara demokrasi ve istikrar yaymanın Avrupa kıtasında uyuşturucu, silah ve kadın kaçakçılığı yapan suç şebekelerinin gücünü azaltabileceğine dikkat çekebilirlerdi.

Son olarak, AB "Değişken Geometrili Avrupa" esasını, yani her üye ülkenin her AB girişimine katılması gerekmediği fikrini benimsemelidir. Bu, genişlemeyi daha az tehdit edici bir hale getirecektir.

Değişken Geometrili Avrupa'yı eleştirenler pek çoktur. Çünkü bazıları üyelerin hoşlanmadıkları politikalardan geri çekilmelerinden ve böylece AB'nin çözülmesinden endişe etmektedirler. Bu sebeple AB'nin herkesin yer alması gereken programları belirtmesi gerekmektedir. Bunlara dahil olması gerekenler; ticaret, malların, hizmetlerin ve sermayenin serbest dolaşımı, balık endüstrisi, bölgesel politika, denizaşırı yardım ve ortak dış politikadır.

Türkiye'nin üyeliği on yılı aşkın bir süre görüşülecek. 2015 yılına gelindiğinde AB çok farklı görünebilir. İnşallah o zamana kadar Avrupa'nın bu rahatsızlığı ortadan kalkar. Eğer bu olmazsa, hiç şüphesiz Türkler birliğe katılmak istemeyeceklerdir.

(NEWSWEEK – Andrew GRANT – 10 Ekim 2005 tarihli sayısı)

AP

“Türkiye, insan hakları sicilini geliştirmeli!...”

Suzan Fraser

AB'nin genişlemeden sorumlu Komisyon üyesi Olli Rehn bugün, Türkiye'nin Avrupa Birliği üyelik görüşmelerinde ilerlemek için insan haklarını geliştirmesi ve hukukun üstünlüğünü güçlendirmesi gerektiğini söyledi.

AB liderleri, üyelik görüşmelerinin pazartesi günü başlamasına rağmen, Türkiye'nin AB üyeliğinin ne garanti ne de otomatik olduğunu söylediler. Müzakerelerin en az 10-15 yıl sürmesi bekleniyor ve başarısı Türkiye'nin AB kriterlerini karşılamasına ve Avrupa'nın fakir, çoğunluğu Müslüman olan 70 milyon nüfuslu bir ülkeyi hazmetme yeteneğine bağlı olacak.

Türkiye Dışişleri Bakanı Abdullah Gül ile görüşmesinin ardından yapılan basın toplantısında, "Türkiye hiç olmadığı kadar yakından izlenecek" diyen Olli Rehn, ülkenin müzakerelere başlamak için "gerekli" reformları yaptığını, ancak hala başarılması gereken çok şey olduğunu söyledi.

Rehn, "Müzakereleri sonuçlandırmak ve tam üye olmak için Türkiye siyasi kriterleri bütünüyle karşılamalıdır. Bu da insan hakları ve hukukun üstünlüğü konusunda temiz bir sayfa açmak demektir" dedi.

Türkiye'nin yasalarını AB seviyesine getirmesi ve gıda güvenliğinden azınlık haklarına kadar her şeyi içeren 35 politika alanında Avrupa standartlarını karşılaması gerekiyor.

Türkiye insan hakları, kadın hakları, dini cemaatlerin ve sendika haklarının geliştirilmesine özellikle önem verecek.

Ülke ayrıca limanlarını ve havaalanlarını Kıbrıs Rum gemilerine ve yolcu uçaklarına açmak zorunda kalabilir ki bu da AB üyesi Kıbrıs'ın tanınması yönünde bir ilk adımdır.

Gül ise beklemekte olan işler konusunda ağırbaşlı bir tavır sergileyerek, "Yeni bir süreç başlamıştır. Bizi yoğun bir çalışma beklemektedir" dedi.

Rehn, üyelik müzakerelerinin pazartesi günü başlamasından sonra ilk ziyaretini gerçekleştiriyor.

Yarın Rehn, "Türkiye'nin yeni ekonomik dinamizminin sembolü" olarak nitelediği, Türkiye'nin merkezindeki sanayi kenti Kayseri'yi ziyaret edecek.

Rehn, "Buraya her şeyden önce tarihi kararı kutlamaya, ikincisi başarılarınızı tebrik etmeye ve üçüncüsü sizi tüm enerjinizi reformlara odaklamaya teşvik etmeye geldim" dedi.

(AP – Suzan FRASER – 6.10.2005)

WASHINGTON TIMES

“Türkler ve Avrupalılar”

Avrupa Birliği, ortak bir gündem etrafında buluşmakta açıkça bir kez daha başarısızlığa uğramayı son anda atlatarak, Türkiye'nin AB'ye muhtemel katılımı konusunda kendini toparlamayı bildi. Türkiye ile başlatılacak katılım müzakereleri, Avusturya tarafından açıkça ve Fransa tarafından da zımnen desteklenen, vaatten dönme maddeleri içeriyor. Her şeye rağmen AB, üyelik için düşünülen yegane Müslüman ülke olan Türkiye ile görüşmelere resmen başlayarak tarihi bir adım attı. Eğer Türkiye sonunda AB'ye katılırsa, bu, dünyada Hristiyan-Müslüman ortaklığına tek gerçek örnek ve ayrıca Avrupa ve Orta Doğu arasında bir kültür köprüsü oluşturacak çok büyük önemde bir gelişme olacaktır.

Avrupa Birliği, pazartesi günü resmi katılım görüşmelerine başlamayı kabul ederek, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne üye olma arzusunu iyi niyetle ele alacağını taahhüt ediyor. Resmi müzakereler başladığına göre, AB, makul standart katılım kriterlerini yerine getirmesi kaydıyla Türkiye'nin üyeliğine izin vermelidir. İşte Avusturya'nın AB'nin uzak durmasını istediği bu taahhüttür.

Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice'ın da aracılık yaptığı ve son anda varılan anlaşmaya göre, Türkiye, Avusturya'nın önerdiği gibi sözde imtiyazlı ortaklık kapsamı içinde değil, tam üye olarak görüşmelerde bulunacaktır.

Muhalif olanlar, Türkiye'nin Avrupalı olmadığını söylemekte kısmen haklıdırlar. Türkiye, kültürel ve coğrafi bakımdan, hem Avrupa, hem Orta Doğu'nun parçasıdır ve bu bakımdan eşi benzeri yoktur. Türkiye, aşırı İslamiyet yanlılarının yuvalandığı bir yer olmadığı gibi, ülkede hakim olan Müslüman ibadeti Avrupa kültürü ile bir arada yaşayacak, hatta onu zenginleştirecek bir olgudur.

Avrupa Birliği, Türkiye'yi bünyesine dahil olmaya davet ederek, dünya olaylarına daha inanılır şekilde müdahale edebilir. Daha da önemlisi, Türkiye'nin AB ile bütünleşmesi, Müslüman ve Hristiyanların felakete yol açacak bir çatışmaya doğru ilerlemediğini ortaya koyacaktır. Ayrıca dünyaya, demokratik reformların yararlarını gösterecektir. Türk halkı, Avrupa'ya katılım konusunda iyimser ve enerjiktir. Bu zorluğun üstesinden gelmeye hazırdırlar.

(THE WASHINGTON TIMES – 6.10.2005)

THE GUARDIAN

“Korkulan süper devlet, nasıl bir ulus oldu?”

Timothy Garton Ash

Bu hafta, Avrupa Birliği dikkate değer bir şey gerçekleştirdi. AB bu hafta, kısmi Avrupa süper devleti olmayı değil, Avrupa ulusu olmayı tercih etti. Yani, şiddetli bir şekilde itiraz edilen Türkiye ile üyelik müzakerelerinin başlamasının asıl sonucu, Türkiye'ye bundan 10 ya da 15 yıl sonra Avrupa Birliği'nin muhtemel bir üyesi olmayı sağlamak değil, şimdiye kadarki genişlemenin cephe hattını, Güneydoğu Avrupa'nın geri kalanını büyük olasılıkla Türkiye'den önce AB'ye dahil etmeyi sağlayacak şekilde güneydoğuya kadar çizmek. Burada hoş bir ironi söz konusu. Daha önceleri Balkanların büyük bir kısmını işgali altında bulunduran ve böylece onları daha sonra oluşturulacak Avrupa Hristiyan kulübünden koparan Osmanlı İmparatorluğu'nun varisi olan Türkiye, artık eski sömürgelerine kapıyı açan bir ülke.

Bulgaristan ve Romanya 2007 yılında zaten AB'ye katılıyor. Türkiye ile müzakerelerin başlaması konusunda sonunda hemfikir olan Avusturya'nın ödülü ne oldu? Hırvatistan için de benzer bir vaat almak! Bir şey, başka bir şeye yol açıyor. Balkan ülkeleri üye olur olmaz hemen kendi komşularının onlara katılması için telaşlanacaklar -şimdi Polonya'nın Ukrayna için bir söz almaya çalıştığı gibi. Bu komşuların eski düşmanlar olmasının, yakın zamanlarda yaşanan kötü savaşlara ve etnik temizliğe ilişkin kötü hatıralara sahip olmasının önemi yok. Genişlemenin akıl ermez simyası, eski düşmanları birbirini destekler hale dönüştürüyor olmasıdır. Almanya, Polonya'nın üyeliğinin, Yunanistan ise Türkiye'nin üyeliğinin güçlü bir destekçisiydi.

Sırbistan ve Makedonya, Brüksel'in kapısını çaldığında şöyle bağıracak: "Ne yani, Türkiye'ye evet ama bize hayır diyorsun. Sana daha yakın olan ve tabii ki Türkiye'den daha Avrupalı olan kim?" Bu ülkeler küçük olduğundan ve AB zaten, Güneydoğu Avrupa'nın büyük bölümünün güvenlik ve yapılanmasının sorumluluğunu üstlendiğinden, AB'nin gönülsüz eski üyeleri iç çekerek şöyle diyecekler: "Allah kahretsin, bir ya da iki küçük ülke zaten bu denli bir fark yaratmayacaktır. En büyük baş ağrımız Türkiye ve Ukrayna'dır." Böylece onlar da katılacak.

Sonuç olarak, Türkiye önümüzdeki on yıl içinde üye olabilsin ya da olamasın, 2015 yılında Avrupa Birliği, Avrupa topraklarını oluşturmak için tarihi olarak düşünülen pek çok şeyi tamamlayacaktır. Ancak AB, 32 ila 37 arasında üyeye sahip olabilir, zira İsviçre, Norveç, İzlanda da er geç üye olmayı seçebilir. Cephe hattı davalarını daha sonra Türkiye ve Ukrayna teşkil edebilir; Rusya'nın ise, bu yeni Avrupa Birliği ile özel bir ilişkisi olacak.

İngiltere Dışişleri Bakanı Jack Straw'un ağzı kulaklarındayken, AB'nin ölü doğan Anayasa Anlaşması'nın en önemli yazarı olan Valery Giscard D'Estaing ümitsizlik içindeydi. Kabaca konuşmak gerekirse İngilizler, anayasadan nefret ettiler, çünkü bunun bir Fransız Avrupa'sı yaratacağını düşündüler. Fransızlar ise genişlemeden nefret ediyorlar, zira bunun bir İngiliz Avrupa'sı yaratacağını düşünüyorlar. Bu nedenle D'Estaing, bu genişlemelerin "Avrupa'yı açıkça bir geniş serbest ticaret bölgesine dönüştüreceği" için hayıflanıyor. Bu da kıta Avrupalıları, klasik olarak İngilizleri istemekle suçladıkları şey.

Gerçekten de bu, bazı İngilizlerin, Avrupa'nın nasıl olmasını istedikleri şey; Margaret Thatcher'ın genişlemeyi sevmesinin de bir nedeni. Kısa süre önce, muhafazakar gölge kabinenin önde gelen bir üyesinin, açıkça, daha çok genişleme ihtimalinin hoşuna gittiğini, zira bunun AB'yi olması gerektiği şekle -geniş bir serbest ticaret bölgesi- sokacağını söylediğini duydum. Ancak muhafazakarlar, İngiliz Hükümetinin görüşünü temsil etmiyorlar ve zaten bu düşüncelerinde yanılıyorlar.

Bu geniş Avrupa'ya serbest ticaret bölgesinden çok daha öte bir şey olacak, ya da hiçbir şey olmayacak. Zaten çok daha öte bir şey ve bu yeni üyelerin pek çoğu da hararetle olması gerektiğini istiyor. Tam bir serbest ticaret bölgesi olmak için, AB ileriye doğru büyük bir adım atmış olsa bile, geriye doğru da büyük bir adım atmak zorunda kalacak, ancak böyle bir şey de yapmayacaktır. Bu ihtimal, daha ziyade, merkezi bir süper devlet olmaktan çok, serbest ticaret bölgesinin ötesinde bir mevcudiyettir. Daha iyi bir dönem istemek uğruna, bu görülmemiş kıta büyüklüğündeki siyasi topluluğu bir ulus olarak tanımlıyorum, ancak ilk zamanlardaki modern Polonya-Litvanya ulusu gibi bir şeyden çok, bugünkü İngiliz ulusu gibi bir şey düşünüyorum.

Bu arada, Türkiye'nin üyelik sorununu es geçtiğimi düşünmenizi istemem. En başından başlarsak, Avrupa Birliği'nin Rusya gibi Türkiye ile özel bir ortaklığı olması gerektiğini söyleyebilirim. Neden? Çünkü ülkenin doğu ve güneydoğu sınırlarında Avrupa bitmiyor, adeta yok oluyor. Avrupa, Türkiye ve Rusya'nın enginliğinde yok oluyor. Moskova ve Vladivostok arasında, İstanbul ve Hakkari arasında bir yerde, kendinizi Avrupa'dan çok Asya'da buluyorsunuz. İki ülkenin coğrafya ve tarihinin kısmen Avrupalı olan karakteri, özel bir ortaklığı akla getiriyor.

Ancak, en başından başlamıyoruz. Tutmamız gereken sözler var. 40 yıldan fazla bir süredir Türkiye'ye, Avrupa topluluğumuza ait olacağı teminatını verdik. Son on yılda, verdiğimiz bu sözleri yineledik, sağlamlaştırdık ve somutlaştırdık. Çoğunluğu İslamcı olan bir toplumla laik devleti uzlaştıran Türkiye örneği İslam dünyasının kalanı için çok önemli; Avrupa'da yaşayan 15 ila 20 milyon arasındaki Müslüman için de. Kısa süre önce İran'dayken, ülkesinin İslami rejimini eleştirmekten dolayı 18 ay hapis yatan muhalif bir molla bana şöyle söyledi: "İki tane model var: Türkiye ve İran." Hangisini desteklemeliyiz? Cevap: Amerikalılara göre "aşikar". Ve Avrupa Birliği de, beyni olmasa da -bir ulus devlet olarak kararlar almadığı için- doğru bir seçim yaptı. Türkiye bir istisna: Fas ya da Cezayir için bir örnek değil. İyi sebeplerle, Avrupa Birliği Asya'ya ait bir toprağı dahil etmeye karar verdi.

Ancak bu gerçekleşmeden önce, iki şeyi temin etmek zorundayız. İlk olarak, Türkiye'nin gerçekten AB'nin ünlü Kopenhag Kriterleri'ni yerine getirmesini, istikrarlı liberal bir demokrasiye sahip olmasını, hukukun üstünlüğünü , serbest pazar ekonomisini, ifade özgürlüğünü, azınlık haklarına saygıyı sağlamak. Türkiye'nin hala katetmesi gereken uzun bir yol var. İkinci olarak, Fransa ve Avusturya gibi mevcut üye ülkelerdeki kamuoyu, Türkiye'nin üyeliğini kabul etmeye hazır olmalı. Bu ikisinin arasında daha çok çalışılacak; en az 10 yıl var.

Bu sebeple, tipik olarak, Avrupa Birliği bu hafta, kendisi de ne yaptığını gerçekten anlamadan, çok önemli bir şey gerçekleştirdi. Türkiye'yi üye yapmaya değil, Avrupa'nın bir devlet yerine bir ulus olacağına karar verdi.

(THE GUARDIAN – Timothy Garton Ash – 6.10.2005)

THE INDEPENDENT

“Sorun Türkiye değil, Avrupa...”

Adrian Hamilton

Biri gitti, ikisi kaldı. Şimdi sırada bütçe ve Avrupa Anayasası ile ilgili neler yapılacağı var. Bu, her halükarda, İngiltere'nin, AB dönem başkanı olarak, yılın geri kalan bölümünde sağlaması gereken bir dizi anlaşmanın ilk etabı olarak, Türk sorununa da bakışın bir yüzü.

Türkiye tecrübesi şayet örnek olacaksa, bu kötü niyetli, keyifsiz bir tecrübe olmuştur. Bir karar, Avrupa'da dahi, Türkiye örneğinde gözlendiği gibi ancak bu kadar nezaketsiz alınabilir. Daha el sıkışmalar bile bitmeden, katılımcılar, yaklaşmakta olan sorunlarla ilgili uyarılarda bulunuyor, Türkler, Avrupalıların gerçekte onları istemediğinden yakınıyor ve hatta Avrupa Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso, Türkiye'nin katılımının "ne kesin ne de otomatiğe bağlanmış" olduğunu söylüyor. Başbakan Tony Blair, Türkiye'nin katılımının çok zaman alacağını ve "çok büyük değişiklikler" gerektireceğini açıklarken; Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac, kendine özgü bir ukalalıkla, Türkiye'nin katılımdan önce, muhtemelen Batı Avrupa'dan daha ileri "büyük bir kültürel devrim" gerçekleştirmesi gerektiği hükmüne varıyor.

Hükümet başkanlarının geçen aralık ayında Türkiye ile müzakerelerin başlanması kararını aldıklarında yaptıkları "tarihi" konuşmalardan bu yana yaşanan büyük değişikliğe bakın ve geçen bir yıl içinde Avrupa'daki ruh halinde meydana gelen değişimi ve dar kafalılıktaki yükselişi görün. Genişleyen ufuklar vizyonunun yerinde şimdi, benzini bitmiş ve yönünü kaybetmiş bir motorun teklemesi var.

Bu, Türk meselesinden daha büyük bir sorun. Bu konuda çok şey yazılmış ve oldukça ırkçı bir tavır sergilenmiş olsa da, Türkiye'nin katılımıyla ilgili sıkıntı, Avrupa'daki hastalığın nedeni olmasa bile semptomu. Bu hastalık, seçmenleri endişelendiren İslam'la Hrıstiyanlık arasındaki medeniyetler çatışması değil. Bu, Birlik üyeleri arasında, gelecekteki genişlemeyi bir kenara bırakın, mevcut genişlemenin, büyümenin feda edildiği, iş alanlarının kaybolduğu gibi yanlış gittiğiyle ilgili şiddetli bir korku.

Asıl soru, Avusturya Dışişleri Bakanı'nın Türkiye ile katılım müzakerelerinin başlamasını önlemeye yönelik son girişiminde sorduğudur: Avrupa'da her şeyin yanlış gittiği bir zamanda, ileri gitmeden önce bu yanlışları düzeltmemiz gerekmez mi?

Bu soruya verilecek asıl cevap, müzakereler başarıyla sonuçlansa ya da Avrupa'nın bütün talepleri karşılansa da Türklerin Avrupa Birliği'ne en az 10, belki de 15 yıldan önce katılmayacak olmasıdır. Ancak bu cevap basitçe, sorundan kaçmak ve Türklerin katılmasını istemediğiniz gerçeğini gizlemektir.

Birçok Avrupalının Türkiye'nin katılımından korkmasına yol açan asıl nedenlerin, ülkenin büyüklüğü, kalabalık nüfusu ve ekonomisinin göreli geri kalmışlığı olduğu şeklindeki daha pratik ve radikal cevap ise, genç iş gücüne, yeni pazarlara ve büyüme kaynaklarına ihtiyaç duyan Batı Avrupa'ya daha büyük fayda sağlayacaktır. Uzun müzakere süreci, Türkiye'ye uyum sağlaması için zaman verecek olmasının yanında, Avrupa'ya da Doğu Avrupa'daki genişleme dalgasının neden olduğu darbeyi hazmetmesi için de daha fazla zaman verecektir.

Türkiye'ye kucak açmanın en önemli nedeni, her şeye rağmen idealizmle açıklanabilir. Türkiye'nin katılımıyla Avrupa, giderek yaşlanan nüfus sorununa bir çıkış bulmak ve komşu ülkelerdeki toplumsal değişime destek olma siyasetini yeniden gözden geçirmek, ılımlı İslamı genişlemiş sınırlarının içine almak ve yeni bir kültür, yeni fikirler ve bölgelerin kesişme noktası olan bir konum getirecek yeni bir ortak kazanma şansını elde edecektir.

Avrupa Topluluğu, idealizm ile tarihi yeniden şekillendirmek arzusuyla doğdu. Ufukların genişlemesi endişesiyle şimdi geri dönmek, AB ruhuna ihanet olacaktır.

Bu elbette ki Avusturya Dışişleri Bakanı'nın sorusunun yanıtı değil. Bu soru, Türkiye ile yapılacak müzakerelerde değil, AB içinde daha fazla aciliyet arzeden ekonomi, bütçe ve anayasa reformu konularıyla bağlantılı olarak yanıtlanabilir. Kolaylıkla küçümsenen bu sorunlar, sıkıntılı, yerel ve milliyetçi manevralarla kuşatılmış durumdalar. Avrupa, ancak bu sorunların üstesinden gelerek, seçmenleriyle yaşadığı problemlere çözüm yolları bulmayı ümit edebilir.

İngiltere'nin katalizör rolü oynaması için muhtemelen artık çok geç. Başbakan bu konuyla ilgilenmiyor ve bakanları da böyle bir tutumu anlamlı görmüyorlar. Müzakereleri düzenlemek için pratik bazı şeyler yapabiliriz, ancak bu, Birliği ileri götürecek bir liderlik sağlamaz. Bunun nedenini anlamak için, sadece Brighton ve Blackpool'daki tartışmaları izlemelisiniz. Şu günlerde Avrupa'da herhangi bir oylama yapılmıyor. Bu konuda İngiltere'nin durumu, Fransa, Almanya, Hollanda ya da Birliğe yeni üye olan Doğu Avrupa devletlerinden çok da farklı değil.

İsterseniz kendi ekonomik menfaatlerinizi bir kenara bırakın. Yüksek düzeydeki işsizlik ve düşük büyüme oranı, ileriye yönelik idealist hamleler için kötü bir zemin teşkil edecektir. Ancak bunlar, kendi içine dönüp milliyetçi kaygılarla inzivaya çekilmenin oluşturacağı tablo karşısında üzerinde durmaya değmeyecek konular. Global ısınma, enerji kaynaklarının yetersizliği, güvenlik ve ticaret ile ilgili konulardaki daha büyük kaygılar da insanları kuşatıyor.

AB Komisyonu Başkanı salı günü, "Türkler Avrupa vatandaşlarının gönüllerini fethetmek zorunda" demişti. Hayır Sayın Barroso, önce Konsey ve Komisyon'un bunu yapması gerekiyor.

(THE INDEPENDENT – Adrian HAMİLTON – 6.10.2005)

LE MONDE

“Türkiye’nin aşırıya yönelmesini kim tercih eder?”

Arnaud Leparmentier ve Natalie Nougayrede

Fransa Dışişleri Bakanı Philippe Douste-Blazy ile yapılan röportajın özet çevirisi şöyle:

SORU: Türkiye ve Hırvatistan ile görüşmelerin başlamasına ilişkin engeli kaldırmak için Avrupalılar, eski-Yugoslavya konulu Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin (TPI) Savcısı Carla Del Ponte'yi zorlamadılar mı?

DOUSTE-BLAZY: Del Ponte, Hırvatistan'ın TPI ile tam bir işbirliği yaptığını söyleyerek görüşmelerin başlamasını sağladı. Buna saygı duydum. Biz, Hırvat Hükümeti'nin, TPI ile tam bir işbirliği içinde olduğunu önümüzdeki aylarda doğrulamak için çok kesin bir takvim istedik.

SORU: Üyelik görüşmelerini başlatarak Avrupa, Anayasaya "hayır" denilmemiş gibi devam etmiyor mu?

DOUSTE-BLAZY: Böyle düşünmüyorum. Fransa, taahhütlerine bağlı kaldı ve kamuoyunun endişelerini hesaba kattı. Görüşmelerin sonunda Türkiye'nin üye olup olamayacağı Fransızlara referandumla sorulacaktır. Avrupa, yolların kesiştiği yerdir. Bazıları, bir B planı ortaya koydu. Bugün bunu kimse görmüyor. Avrupa yapılanmasına yeni bir ivme kazandırmak durumundayız.

Avrupa, coğrafi bir bölge ve siyasi bir tasarıdır. Bugün iki büyük proje var: Biri, jeo-politik, diğeri, siyasi entegrasyonla ilgili. Dünya, yeterince tehlike içindedir ve jeostratejik bir birliği düşünmesi gerekir. Girmeyi istediği Avrupa'nın kapısında bekleyen Türkiye gibi çoğunluğu Müslüman büyük bir ülkenin suratına kapıyı çarpmayı bugün kim düşünebilir? Bu insanların, barış ve insan hakları değil de, aşırılıkçılık ve kökten dinciliğe doğru yönelmesini kim tercih edebilir? Avrupa, bir ekonomi ve demokrasi projesidir. Ancak her şeyden önce bir barış projesidir.

SORU: Ancak bu, Avrupa entegrasyonundan vazgeçmek değil mi?

DOUSTE-BLAZY: Jeopolitik yakınlaşmayı salt siyasi yakınlaşmadan ayırmak gerekir. Ben, daha ileriye giden bir öncülüğe yönelen Avrupa'dan yanayım. Bu bir gerekliliktir. Hiçbir ülkenin bunu gözardı etmemesi gerekir: Önden yürümek isteyen herkes bunu yapabilir ancak, daha fazla entegrasyon için anlaşmaya varmak koşuluyla.

SORU: Tony Blair tarafından ekim ayında yapılması istenen Avrupa modeli konusundaki olağanüstü zirveden ne bekliyorsunuz?

DOUSTE-BLAZY: Blair'in genişleme için finansman bulmasını istiyorum. Çünkü doğu ülkeleri çabalarını tamamlayıp görüşme masasına geldiklerinde onlara hayır demek mümkün değildir.

(LE MONDE - Arnaud Leparmentier ve Natalie Nougayrede – 6.10.2005)

ECONOMIST

“AB üyeliğinin geç olması, hiç olmamasından iyi”

İngiltere'de yayımlanan haftalık siyaset ve ekonomi dergisi The Economist, Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliği için, “Geç olması hiç olmamasından iyidir” değerlendirmesinde bulundu.

Türkiye ve AB'nin sonunda müzakere çerçevesi üzerinde anlaştığını belirten ve “Türkiye'nin içinde ve dışında ülkenin Avrupa için hazır olup olmadığına dair kuşkuların sürdüğünü” iddia eden Economist dergisi, “3 Ekim'i takvimlerinde işaretleyenlerin bugün için kavgalar ve karşılıklı restleşmeler değil, kutlamalar ve merasimler hayal ettiğini” kaydetti.

“Son dakika paniklerinin AB'nin geleneksel tavrı olduğunu” da vurgulayan yazar, “Bu olmazsa, AB, AB olmaz zaten” dedi ve “3 Ekim günü zaten son dakikaya kadar bir aşk hikayesinin acı sona ermesi tehlikesiyle doluydu. Ancak diplomatik girişimler sayesinde, hikaye çok sıcak olmasa da sıkı bir kucaklaşmayla sona erdi” ifadesini kullandı.

"UÇURUMUN KENARINAN DÖNÜLDÜ"

Ekonomist yazarı, “AB'nin son anda uçurumun kenarından döndüğü” yorumunda bulundu. Avusturya'nın geri adım atmaya ikna edildiğini ve çerçeve belgesi üzerinde uzlaşma sağlandığını hatırlatan yazar, ”Avusturya'nın ikna edilmesinde Hırvatistan'ın AB yolundaki engellerin temizlenmesinin etkili olduğuna işaret etti.

Fransa'da Nicolas Sarkozy'nin cumhurbaşkanı, Almanya'da ise Angela Merkel'in başbakan olması ihtimallerine de işaret eden ve “AB çapında Türkiye'nin üyeliğine verilen desteğin de Eurobarometer'e göre yüzde 35 olduğunu” kaydeden yazar, “AB kamuoyunda Türkiye'ye yönelik kuşkular olduğu gibi, Türkiye'de de AB'ye yönelik kuşkulu bir bakış açısının var olduğu” görüşünü savundu.

Türkiye'de yapılan reformlara dikkat çeken ve “bundan sonra da demokrasi ve insan hakları alanında yapılacak çok şey bulunduğunu” belirten Economist yazarı, “Türkiye'nin AB'ye üyelik öncesinde 80 bin sayfa yasal değişikliği adapte etmesi gerektiğini ve bunların 35 ana başlık altında toplandığını” kaydetti.

KIBRIS'IN VETO TEHDİDİ

“Her bir başlığın kapatılabilmesi için, 25 üyenin de tek tek Türkiye'nin bu konuda yapılması gerekenleri yaptığını onaylaması gerektiğini” ifade eden yazar, “Bir başka deyişle her an herhangi bir aday ülke görüşmeleri aksatabilir” uyarısında bulundu.

Bunun ilk işaretlerini Rum lider Tassos Papadopoulos'un, seçmenine kolunun yeninde pek çok veto kağıdını sakladığını söyleyerek verdiğini de belirten yazar, “bitmez-tükenmez reform listesinin Türkiye'deki milliyetçi kesimi bıktırdığını, bu kesimin oy oranını da yükselttiğini” kaydetti.

Yazar, “Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın Türkiye'nin Avrupa'daki geleceği için çok fazla risk aldığını, herhangi bir olumsuzluğun süreci etkilemesinin çok üzücü olacağını” da bildirdi.

(THE ECONOMIST – 6.10.2005)

HÜRRİYET

Yakın takip yılları başlıyor

Ferai TINÇ

ARTIK Türkiye, Avrupa Birliği ile müzakere süreci içinde olan bir ülke. Bunun ne anlama geldiğini Avrupa Komisyonu’nun Genişlemeden Sorumlu Komiseri Olli Rehn dün Ankara’da açıkladı.

‘Bundan sonra Türkiye Avrupa’nın yakın takibinde olacak’ dedi Rehn.

Bugüne kadar AB Türkiye’yi uzaktan mı izliyordu?

Kürt meselesinden, fikir özgürlüğüne, ruhban okulundan zina tartışmalarına kadar ‘iç işlerimiz’e karışan Avrupa Birliği değil miydi?

Kıbrıs sorunundaki tavrı, AB’nin dış politikamıza doğrudan müdahalesi sayılmaz mı?

Daha ne ‘yakın takibi’? Bundan yakını mı olacak?

Evet sevgili okuyucularım olacak. Hatta, uyum sağladığımızı düşündüğümüz Kopenhag kriterleri bile peşimizi bırakmayacak.

* * *

OLLI Rehn’in açıklaması netti.

‘Avrupa Birliği’ne aday ülkelerden Kopenhag kriterlerine ‘yeterince’ uymaları beklenir. Müzakere içindeki ülkelerden beklenen ise tam uyumdur.’

Üstelik de Avrupa’nın her köşesinden ‘Müzakereler başladı ama tam üyelik garanti değil’ açıklamaları gelirken uyum çalışmalarını sindirmek ciddi kamuoyu bilinçlendirme çabaları gerektirecek.

Bir taraftan Avrupa Birliği’ni kendi gündemlerine alet etmek için pazarlık kızıştıran ortaklarla, öte yandan Türkiye ve diğer 25 ülkenin kendi iç politika denklemleri ile baş etmek kolay değil.

Yeni dönemin ilk işaretini Komisyon’un hazırlayacağı ilerleme raporlarında göreceğiz. Onların ilki ise 9 Kasım’da. Hazırlıklı olalım. Sert bir rapor olabilir.

Ama unutmayalım, ‘Yakından izleme’ tek taraflı bir süreç değil. Türk halkı da kendi sesini duyurabilecek bu süreçte.

Polonyalı çiftçilerin, tarım müzakerelerinde yaptıkları gibi örneğin. AB genişlemesinin en uzun süren müzakere başlıklarından biri Polonya ile tarım konusundaki başlık olmuştu.

Müzakere süreci içinde bir ülke olmanın anlamını, ağzımız yanmadan, Avrupa’ya karşı acılı tepkiler üretmeden kavramaya çalışırsak uyum sürecini kolaylaştırabilir, Türkiye’nin üyeliğini engellemeye çalışanların provokasyonuna gelmeyiz.

* * *

BU süreçte, fabrikaların bacalarından çıkan karbondioksit miktarı ya da AB standartlarına uyumu için gerekli filtrelerin kimin tarafından finanse edileceği tartışmaları gürültü kopartmayabilir.

Ama Kıbrıs ile yakından uzaktan ilgili her fasıl bir olay olacak. Kıbrıslı Rumlar buna hazırlanıyor.

Ama kopartacakları gürültü, Kıbrıslı Türklerin daha fazla kale alınması bir yana, çözüm sürecini hızlandıracak. Kimse Kıbrıs’ı Papadopulos zihniyetine altın tepside sunmaz. Her şeyden önce Doğu Akdeniz’in stratejik özelliği buna izin vermez.

* * *

DİKKAT ettiniz mi? Rehn, müzakere sürecinin ilk ziyareti için Türkiye’ye geldiğinde programına üç kenti almış. Ankara, İstanbul’un yanı sıra Kayseri’ye gidiyor Rehn. Diyarbakır’a değil. Gerekçe olarak da Anadolu’nun endüstriyel dinamizminin sembolü olduğu için Kayseri’yi seçtiğini söyledi.

Yeni sürecin ilgi odaklarını göstermesi açısından önemli bu seçim değil mi?

Evet yakın takip yılları başlıyor, bu yıllara çok ama çok iyi hazırlanacağımızı hayal ettiğimde gördüğüm Türkiye resmi her didişmeye değer.

(HÜRRİYET – Ferai TINÇ – 7.10.2005)

POSTA

İyi haberden rahatsız olanlar...

Mehmet Ali BİRAND

Bazılarımız birkaç gündür çok rahatsız. Zira Avrupa’dan, ekonomiden iyi haberler geliyor. Kötü haber azaldı. Ne yapacağız şimdi?

Gazetelere bakıyorum, televizyonları izliyorum ve bazılarımızın haline çok üzülüyorum. Suratlarından düşen bir parça. Sanki gemileri batmış ve bir türlü kendilerine gelememiş gibi bir halleri var.

Aslında kendi açılarından haklılar...

İşler, onların bekledikleri gibi gitmiyor.

Avrupa’dan gelen haberler çok iyi...

Ekonomi deseniz geliştikçe gelişiyor...

Şirketlerin değerleri giderek artıyor...

Yani, kötü haber çok az. İşte o zaman da bu insanlarımız üzülüyorlar. Eleştirecek çok şey var, ancak yeterince kötü değil...

Performansları düşmeye başladı.

Oysa haberler kötü olsa, nasıl ballandıra ballandıra anlatırlardı: Türkiye’nin battığını... Bölünmenin ucuna gelindiğini... Hristiyanların ülkeyi istilaya hazırlandığını yazarlardı. Sonra da, “Komutan neredesiniz, vatan elden gidiyor. Gelin, kurtarın bizi...” diye çığlık atarlardı.

* * *

AVRUPANIN GÖZÜNDE TÜRKİYE’NİN (+) VE (-)’LERİ

(+)

- Laik sistemi:

AB’nin gözünde Türkiye’nin en önemli ve vazgeçemeyeceği değerlerinin başında laik sistemi geliyor. İslam dünyasındaki gelişmeler, özellikle de 11 Eylül sonrasında Afganistan ve Irak’ta yaşananlar Türkiye’nin laikliğini çok daha değerli bir noktaya getirmiştir.

- Demokrasisi:

İkinci ve aynı değerdeki diğer bir artısı da, demokrasisini -tüm eksiklerine rağmen- yerleştirmiş olmasıdır. Hiçbir müslüman ülkede bu iki değer (laiklik ve demokrasi) Türkiye’deki kadar sağlam temellere oturmadığından dolayı, AB’yi cezbetmektedir.

- Büyüklüğü ve Gençliği:

Her ne kadar şikayet edilse dahi, Türkiye’nin coğrafi büyüklüğü, toplumunun gençliği önemli bir avantaj olarak sayılıyor. Özellikle genç nüfusu 15-20 yıl sonra çok yaşlanacak olan Avrupa’ya bir aşı etkisi yapacaktır. Büyüklüğü de, Avrupa sanayine, turizmine büyük yarar sağlayacaktır.

- Ordusu:

Türk Silahlı Kuvvetleri, Türkiye’nin en önemli (+)’larından biri olarak görülüyor. Avrupa’nın savunması veya Avrupa’nın bölgedeki ağırlığını arttırması açısından Silahlı Kuvvetlerimiz çok önemseniyor. Hangi rapora bakarsanız bakın, TSK daima ön plana çıkıyor.

(-)

- Fakirliği:

Avrupa kamuoyunu en çok kaygılandıran unsurların başında, Türkiye’nin fakirliği ve bölgeler arasındaki zenginlik farkı gelmektedir. Avrupalılar bu farkı gidermek ve Türkiye’yi Avrupa düzeyine getirebilmek için çok para harcamak zorunda kalınacağından kaygılanıyor. Yani, zenginlik pastasına yeni bir ortak gelmesinden rahatsızlık duyuluyor.

- İşsiz sayısı:

Avrupa kamuoyunun diğer önemli kaygısı, Türkiye’deki işsizliğin büyük olması. Bunca işsizin, tam üyelikle birlikte iş bulmak üzere Avrupayı istila edeceğinden kaygılanan AB kamuoyu, bu şekilde kendilerinin de işsiz kalabileceğini düşünüp tepki gösteriyor.

- Müslümanlığı:

Avrupalılar için, müslümanlar arasında bir fark yoktur. AB vatandaşı için, müslümanlık ile Londra ve Madrit’te patlayan bombalar veya Irak’ta kafa kesen direnişçiler arasında da bir fark yoktur. Bu izlenim nedeniyle, “Türkiye üye olacak” denildiği zaman, sıradan vatandaş, mahallesinde “bomba patlatan müslümanlarla” birlikte oturmak zorunda kalacakmış gibi bir hisse kapılıyor.

- Büyüklüğü:

Avrupalı hükümetler, Türkiye’nin büyüklüğünden memnuniyet duyuyor, ancak Avrupalı vatandaş korkuyor. Türkiye ile birlikte sınırlarının İran-Irak-Suriye’den Kafkaslara kadar genişleyeceğini ve rahatlarının bozulacağını sanıyor.

(POSTA – Mehmet Ali BİRAND – 7.10.2005)

BİANET.ORG

Kadınlara her şey militarizmi çağrıştırdı

*** "Antimilitarist Buluşma"da "Cadı Kazanı: Kadınlar Militarizmi Kaynatıyor" etkinliğine katılan kadınlar, "Militarizm"i hissetmemek için özgürlüklerinden vazgeçip, duvarlar örüyorlar.

Ayşe DURUKAN

Savaş Karşıtları'nın düzenlediği "Antimilitarist Buluşma"da kadınların yaptıkları "Cadı kazanı: Kadınlar militarizmi kaynatıyor" isimli atölye çalışmalarına, kadın kurum kuruluş ve örgütlerinin temsilcileri katıldı.

Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi'nde üç gün süreyle gerçekleştirilen, "Antimilitarist Buluşma"da yalnız kadınlara açık üç ayrı atölye çalışması gerçekleştirildi.

"Militarizm ve Kadın", "Antimilitarizm ve Kadın" başlıklı iki atölye çalışmasına katılan kadınlar ilk olarak kendilerini en iyi ifade eden kelime ve davranışları sergilediler.

"Kadınlar Militarizmden Ne Anlıyor?" başlıklı atölye çalışmasına katılan kadınlar, "Militarizm" denilince akıllarına gelen tüm kelimeleri kayda geçirdiler.

İtaatten militarizme, tecavüzden vatan, millet, Sakarya'ya kadar, katılımcı kadınların dillendirdikleri kelimeler şöyleydi:

Yasak, sınır, tektipleşme, aile, zorla biçimlendirme, pornografi, okul, zaman, ordu, üniforma, susmak, cinsiyetçilik, korku, baskı, namus, linç, erkeklik, tecavüz, bellekleştirmek, işgal, ganimet, kişiliksizleştirme, disiplin, meşrulaştırma, uygun adım, yönetme, koca, baba, zafer, kahramanlık, marşlar, askerlik, şehit anneleri, acı, iktidar, şehitlik, anıt, töre, ant, yemin töreni, ülkü, kapitalizm, Kuvayı Milliye, savaş, şirketleşme, Oyak, Sabiha Gökçen ve sünnet.

Atölye çalışmalarının "Militarizm Nerelerde Yaşıyor" başlıklı bölümündeyse kadınlar üretim, tüketim, yönetim gibi kurum, kuruluşları saydılar. Birçok konu üzerinde birlikte düşünmeyi amaçlayan bu atölye çalışmalarında katılımcı kadınların sonuçlara hiç itirazı olmadı. Bu bölümde de öne çıkan oluşumlar şunlardı:

Okul, cezaevi, orduevi, kışla, heykeller, sınır kapıları, ders kitapları, nikah dairesi, yatak odası, mitingler, politika, politik guruplar, bayramlar, resmi törenler, cenaze törenleri, cami, maçlar, üsler, uydu kentler, terminaller, garlar, işyerleri, karakol, kültür sanat, mimari, tavuk çiftlikleri, kasaplar, saraylar, moda, meclis, bütçe, üretme süreçleri, vergiler, yatılı okullar, GDO'lar, ölüm ve ilişkiler.

Antimilitarist kadınların 2 Ekim Pazar günü gerçekleştirdikleri, "Militarizm ve kadın" ve "Antimilitarizm ve kadın" atölyelerinden biri de katılımcı kadınların "Militarizmi yaşamlarında ne ölçüde " hissettiklerine ilişkindi.

Militarizmi, "Hiç Hissetmedim", "Zaman zaman hissettim" ve "Hissediyorum" olarak derecelendiren kadınlar, gerekçelerini de diğer katılımcı kadınlarla paylaştılar.

Derecelendirmeden çıkan sonuç, kadınların çoğunluğunun militarizmi yoğun olarak hissettikleri oldu.

"Hissediyorum"un bile yetmediğini vurgulayan kadınlar, militarizmi şiddetin bir alt kademesi olarak değerlendirdiler.

"Militarizm" üzerine araştırmalarıyla tanınan Sabancı Üniversitesi öğretim üyesi Ayşegül Altınay ise, "Siz şanslısınız. Ben kendime fanus yaratamıyorum. Çünkü militarizm üzerine çalışıyorum. Yazabildiğim ve tartışabildiğim için delirmiyorum. Günlük yaşamımın her alanında militarizmi yaşıyorum" dedi.

Diyarbakır Kadın Danışma Merkezi KAMER'den Nebahat Akkoç ise "Geçen gün Şırnak'a gittim. Bildiğiniz gibi Şırnak bir garnizon kenti. Onun için kurulmuş. Çay içmek için 'Kaymakam Çeşmesi' diye bir yer ararken 14 yerde kimlik verdim. Ben militarizmi hissetmiyorum. Yaşıyorum" dedi.

Azınlıkta da olsa militarizmi zaman zaman hisseden kadınların gerekçesi, "Yaşadığımız çevrede militarizme karşı gardımızı alıyoruz. Kendimizi kapatıyor, güvenlikli alanlar yaratıyoruz. Özgürlüğümüzden vazgeçerek duvarlar örüyoruz" oldu.

(BİANET.ORG – Ayşe DURUKAN – 7.10.2005)

BİANET.ORG

Yakın Tarih Araştırmaları Merkezi kuruluyor

Türkiye’de Sosyal Araştırmalar Vakfı (SAV), Türkiye'nin yakın tarihine ilişkin araştırmalar yapmak üzere bir merkez kuruyor. Merkezi adı, "Yakın Tarih Araştırmaları Merkezi".

SAV, merkezin "1974 - 1983 Dönemi Analizi" ve "Sosyalizm Deneylerinin Analizi" konularında çalışmalar yapacağını açıkladı. Çalışmalar arasında, bir de "Almanak projesi" var.

SAV,"Yakın Tarihi Araştırma Merkezi"nin amaçlarını şöyle açıkladı:

"Amacımız, her ikisinde de yenildiğimiz; dünya ölçeğinde, tüm insanlık tarihi boyunca ilk kez emeğin iktidara geldiğini ilan eden sosyalizm döneminin ve ülkemiz ölçeğinde, tüm sınıf ve tabakaların siyaset sahnesinde doğrudan yer aldığı 74-83 döneminin, şimdiye dek yaşadığımız bu en kapsamlı deneyimlerin analizleri sonucunda;

* Kendi tarihimizi kendimizin yazması,

* Kendi kolektif belleğimizi oluşturma,

* Kendi geçmişimizden dersler çıkarma çabalarına katkıda bulunmaktır."

SAV, araştırma ve analizlerden çıkan soru ve yanıtların, yakın tarihe yeni bir perspektifle bakılması adına bir adım olacağını söylüyor.

SAV, merkezin yürütme, danışma kurullarının yanı sıra, SAV dergisinin editörler kurullarında görev almaları, metodoloji ve tekniklerle ilgili önerilerde bulunması için siyaset bilimcilere, sosyal bilimcilere, tarihçilere, ekonomistlere, siyasetçilere, siyaset uzmanlarına çağrıda bulundu.

(BİANET.ORG – 7.10.2005)

MİLLİYET

Papadopulos'tan yaka silkmek yetmiyor

Yasemin ÇONGAR

3 Ekim'in fiyaskoya dönüşmemesinde, Kıbrıs Rum Yönetimi'ne "haddini bildiren" ABD'nin de katkısı oldu. Gerçekten de, Güney Kıbrıs'ın son tavrına, Londra ve Washington'ın gösterdiği eşgüdümlü tepkiyi ABD'li kaynaklardan dinledikten sonra, bu ifadenin pek de abartılı olmadığı kanısındayım.

ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice'ın girişimi, sıradan bir diplomatik jest değildi. Washington kaynaklarına göre, Rice 3 Ekimde Güney Kıbrıs lideri Tasos Papadopulos'u telefonla arayıp "NATO üyeliği emelinizi, Türkiye'nin AB ilişkilerinde takoz gibi kullanmaktan vazgeçin" derken, üstü kapalı iki mesaj veriyordu:

İlki, "NATO'ya kimin girip kimin girmeyeceği NATO'nun üyelerinden sorulur; AB'de alınacak herhangi bir karar NATO'yu bağlamaz" mesajı.

İkincisi, "Biz, AB'nin Türkiye ile müzakereleri gecikmeden başlatmasından yanayız; buna taş koymanız, NATO üyeliği emelinizi de olumsuz etkiler" uyarısı.

Çözüme engel

Washington'ın Papadopulos'a tepkisi 2004 referandumlarına uzanıyor. Annan Planı'nı desteklemeyen Kıbrıs Rum lideri, referandumlarda 'evet' oyu için bastıran Bush yönetimiyle ters düşerken, bir bakıma, ABD'nin Clinton döneminden itibaren izlediği Kıbrıs politikasını da başarısızlığa mahkûm etti.

"Kıbrıs'ın ve Türkiye'nin AB yönelimini adada çözüm için kullanmak" diye özetlenebilecek bu politika, biraz da Papadopulos'un tavrı sayesinde, ancak yarı yarıya tuttu: Türkiye ve KKTC, AB perspektifini de gözeterek "Çözümsüzlük çözümdür" çizgisini terk etti; Rumlar ise, "Nasıl olsa AB'ye giriyoruz" rahatlığı içinde, çözümün karşılıklı taviz gerektirdiğini unuttular.

Sonrasında, Kıbrıs Türklerine destek yönündeki her Amerikan adımı, Rum Yönetimi'nden sert tepki gördü.

Denktaş misali

Bugün ABD, Kıbrıs'ın birleşmesi önündeki engelin Papadopulos yönetimi olduğu ve Rum lider tavır değiştirmedikçe çözüme ulaşılamayacağı kanısında. Eski KKTC lideri Rauf Denktaş hakkında yıllarca yapılan eleştirilerin benzerini, Washington'da şimdi Papadopulos için işitiyoruz; Denktaş'tan bezmiş olanlar artık Papadopulos'tan yaka silkiyorlar.

Bu serzeniş hali, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ün, geçen ay New York'ta, ABD'li muadili Rice ile yaptığı görüşmeye de yansıdı. Türk tarafı o görüşmede, Rice ve beraberindekileri, "Papadopulos engelinin farkında ve Rum Yönetimi'nin AB içinde Türkiye'ye karşı oynadığı oyuna tepkili" buldu.

BM'de girişim

Ancak Papadopulos'tan yaka silkmek yetmiyor.

İngiltere ve ABD'nin, Rum Yönetimi'nin kulağını son dakikada bükmesi belki 3 Ekim'i kurtardı, ama Türkiye'nin AB ile müzakere sürecinde bundan sonra da Rum çelmesine takılmayacağı anlamına gelmiyor. Dahası Papadopulos , AB'yi Kıbrıs meselesinin ana zemini gibi kullanmaya azimli. Washington'daki yetkililer, buna göz yummayacaklarını söylüyorlar. ABD Dışişleri'nin Avrupa ve Avrasya işlerinden sorumlu müsteşarı Daniel Fried'e "BM Genel Sekreteri'ni Kıbrıs'ta çözüm için asıl aracı saymayı sürdürüyor musunuz?" diye sorunca , "Kesinlikle" diyor, "Hiçbir sorgu sual, hiçbir koşul olmaksızın bu böyle."

İyi ama Genel Sekreter'in Kıbrıs misyonunu kabul etmek, o misyonu etkin kılmaya yetmiyor ki. Kofi Annan 'ın KKTC üzerindeki kısıtlamaların kaldırılması çağrısında bulunan raporunun Güvenlik Konseyi'nde onaylanması için ABD neden ağırlığını koymuyor?

Fried'in yanıtı, Kıbrıs Türklerine destek adımları atmayı "bölünmeye hizmet etmeyecek şekilde" sürdürecekleri yönünde. Güvenlik Konseyi'ni harekete geçirmek konusunda ise, "Çözüme dönük bir hareketi başarı şansımızın yüksek olduğuna inandığımız zaman başlatmak istiyoruz" demekle yetiniyor.

Annan hazırlanıyor

Papadopulos'un tutumuna bakarak başarı şansının "yüksek" olduğunu düşünmek zor olsa da, "o zaman" bu zamandır.

Nitekim BM kaynakları, 3 Ekim'den önce hareket etmeyi uygun bulmayan Annan'ın, yakında Kıbrıs'taki tarafları masaya çağıracağını söylüyorlar.

Avrupa Parlamentosu Başkanı Josep Borell ile AB Komisyonu'nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Olli Rehn de, geçen hafta, Kıbrıs'taki iki toplumu ve BM'yi "yeniden müzakereye" davet etti.

Kıbrıs müzakerelerinin sağlam bir zeminde başlayabilmesi için, belki de en büyük görev, yine 3 Ekim'in "kahramanlarına" düşüyor. Washington ve Londra, BM Güvenlik Konseyi'ni Kıbrıs konusunda hareketlendirmeli, Kıbrıs Türklerinin izolasyonuna son verilmesi için BM zemininde çalışmalılar.

Böyle bir çaba, hem Papadopulos'u Annan Planı üzerinden gerçek bir müzakereye zorlar, hem de AB'nin Türkiye'den beklediği Kıbrıs adımlarının atılmasını kolaylaştırır. Son dakika kahramanlıklarına mecbur kalmamanın yolu da buradan geçiyor.

(MİLLİYET – Yasemin ÇONGAR – 10.10.2005)

ABHABER

Türkiye, Kıbrıs Rum yönetimine karşı vetosunu yumuşattı

Değer AKAL

Ankara, Kıbrıs Rum yönetimini çözüme zorlamak amacıyla uluslararası kuruluşlarda uyguladığı vetoyu yumuşatma sinyali verdi. Türkiye’nin, NATO ile AB arasında işbirliği çerçevesini belirleyen Berlin Artı (Berlin Plus) düzenlemeleri kapsamında, Rumların gayrı resmi toplantılara katılımına yeşil ışık yaktığı öğrenildi. Rumların, Avrupa Atlantik Ortaklık Konseyi’nin Mayıs ayında Stockholm'de gerçekleştirilen toplantısının ardından Berlin Plus kapsamında çeşitli gayrı resmi toplantılara katıldığı, Türkiye’nin buna itiraz etmediği kaydedildi.

Avrupa Birliği, Müzakere Çerçeve Belgesi'nin 7. paragrafında Türkiye'nin dış politikasını ve uluslararası örgütlerdeki pozisyonlarını kendisiyle ile uyumlaştırılmasını istemiş, Ankara'nın "üye olmadan böyle bir koşulu kabul etmeyiz, Rumlara vetomuzu kaldırmayız" restine karşın bir deklarasyon ile kaygılarını gidermeye çalıştı. Oysa ki AB ile müzakerelere başlama kararının alındığı 3 Ekim sürecine damgasını vuran Kıbrıs Rum Kesimi'nin uluslararası örgütlere katılımı konusundaki Türk vetosu konusunda başta Rumlar olmak üzere ABD ve AB'yi memnun eden ancak gizli tutulan bir gelişme yaşandığı ortaya çıktı.

TÜRKİYE'NİN "BERLİN ARTI" VETOSU

Türkiye "Kıbrıs Cumhuriyeti adanın tamamını temsil etmiyor" gerekçesiyle Kıbrıslı Rumların AB'ye üye olduğu 1 Mayıs 2004 tarihinden itibaren NATO ile AB arasında 1996 yılında varılan "Berlin Artı" işbirliği mekanizması çerçevesinde gerçekleştirilen toplantılara katılımını veto ediyor. Türkiye'nin, AB'nin önderliğindeki operasyonlara NATO'nun olanaklarından yararlanmasını öngören bu işbirliği toplantılarına Rumların katılımını engellemesi sadece Rumları değil aynı zamanda bu işbirliğine önem veren ABD ve İngiltere'nin de yoğun tepkisini çekmişti. ABD perde arkasında Ankara'ya bu vetonun kaldırılması için yoğun baskılarda bulunurken İngiltere Başbakan Tony Blair de hem Türkiye ziyareti sırasında hem de bu yıl başında gönderdiği mesajlarla "Bu bir krize dönüşüyor. Vetonuzu kaldırın" görüşünü iletmişti.

Edinilen bilgilere göre ise Türkiye üzerindeki baskıları hafifletmeye dönük bir manevra yaparak Mayıs ayında Stockholm'de gerçekleştirilen Avrupa Atlantik Ortaklık Konseyi Dışişleri Bakanları toplantısında bu vetosunda yumuşamaşa gitti. Dışişleri Bakanı Abdullah Gül katıldığı toplantıda Kıbrıslı Rumlara resmi Berlin Artı toplantılara katılımına yönelik vetosunu kaldırmazken gayriresmi toplantılara katılımı için yeşil ışık yaktı. Bir Dışişleri kaynağı, "Kıbrıslı Rumların Berlin Artı gayriresmi toplantılarına katılmasına izin vererek vetomuzu yumuşattık" diyerek kritik gelişmeyi doğruladı. Yetkililer bu yumuşama sayesinde Rumların Stockholm'deki akşam yemeğine katılabildiğine işaret etti.

(ABHABER – Değer AKAL – 10.10.2005)

FRANKFURTER RUNDSCHAU

“Kıbrıslılar, “Barış suyu” içecekler!...”

Gerd Höhler

Türkiye, Anadolu'dan Kıbrıs'a tatlı su pompalanmasının öngörüldüğü bir boru hattı inşa etmeyi planlıyor. Burada sadece kuzeydeki Kıbrıs Türklerinin değil, güneydeki Rumların da ferahlaması öngörülüyor.

Kıbrıs yıllardır su kıtlığı yaşıyor. Tarım ve turizm sürekli daha fazla tatlı suya ihtiyaç duyuyor, ancak birçok kaynak çoktandır kurumuş durumda. İhtiyacın büyük bir kısmı artık deniz suyu arıtma tesislerinde kazanılıyor. Ancak yüksek enerji tüketimi nedeniyle burada elde edilen su oldukça pahalı.

"Çözüm burada" diyen Oktay Varlıer, çalışma masasının üzerine birçok kalın dosya koyuyor: Bunlar Anadolu'dan Kıbrıs'a uzanacak bir boru hattının yapılabilirlik araştırması. Türkiye'nin en büyük mimarlık ve inşaat şirketlerinden olan Alarko Holding'de proje amirliği yapan Varlıer, "On yıldır bu planlar üzerinde çalışıyoruz. Artık zamanı geldi" diyor. Türk hükümeti bugün bu yöndeki planlarını kamuoyuna açıklayacak ve projeyi başlatacak.

Proje teknik ve siyasi hedeflere sahip: Başbakan Erdoğan boru hattının, ülkesinin AB katılım müzakereleri önünde zorlu bir engel teşkil eden Kıbrıs sorununun çözümüne katkı sağlayacağını düşünüyor. Adanın yeniden birleşeceği göz önünde tutularak, Türk içme suyunun Rum kontrolü altındaki güneye de akması sağlanacak.

Projenin maliyetinin 250 milyon dolar olacağı hesaplanıyor. Türk devleti kredi garantilerine kefil oluyor. 18 ay sürmesi öngörülen ayrıntıların planlanmasının ardından hattın inşasına başlanacak. Proje amiri Varlıer'in hesabına göre boru hattı beş yıl içerisinde hazır olacak. Teknik zorluklar büyük: Boru hattının Anamur burnundan çıkıp Akdeniz'de 78 kilometrelik bir mesafeyi aşması ve Girne'de Kuzey Kıbrıs kıyılarına ulaşması öngörülüyor. Boru hattı, denizin burada 1250 metreye kadar derinliğe sahip olması ve yüzeyinin kayalıklarla kaplı olması nedeniyle deniz dibine döşenemiyor. Bunun yerine polietilenden üretilen boruların 250 metre derinlikte deniz içerisinde yüzmesi öngörülüyor. Oktay Varlıer, "Boru hattının hafif plastik materyal ve deniz suyuna nazaran daha az yoğunluğa sahip tatlı su ile yukarıya doğru basınçla çalışacağını" açıklıyor. Boru hattı, yaklaşık her 400 metrede bir halatlarla deniz dibine sabitlenecek.

1.60 metre genişliğe sahip boru hattından yılda 75 milyon metreküp su, Anamur (Dragon) çayından Kıbrıs'a pompalanabilecek. Hattın her iki ucunda da, ara depo olarak hizmet verecek olan barajlar inşa edilecek. Türkiye'den gelen su 35 dolar/cent ile, deniz suyu arıtma tesislerinden elde edilen 80 dolar/cent'lik sudan daha ucuza mal olacak. Oktay Varlıer, "Yaklaşık 15 yıl sonra proje kendisini amorti edecek" diye hesaplıyor. Boru hattını ilk yıl Alarko işletecek. Sonrasında ise yönetim, Türkiye ve Kuzey Kıbrıs'ın Devlet Su İşleri Genel Müdürlüklerine geçecek.

Kıbrıs'ın Türklerin kontrolü altında bulunan kuzeyindeki yıllık tatlı su tüketimi 115 milyon metreküp. Bunun 70 milyonu kaynak ve barajlardan sağlanırken, geri kalanı deniz suyu arıtma tesislerinden elde ediliyor. Anadolu'dan ilaveten gelecek 75 milyon metreküp sudan daha ziyade tarım sektörü yararlanabilir. "Önceleri su azlığı nedeniyle ekilemeyen alanlar ekilebilecek" diyen Proje amiri Varlıer, buna rağmen adayı ayıran hattın ötesindeki Kıbrıs Rumları için de yeterince su artacağını belirtiyor. Kıbrıs Rumları, Türk "barış suyu"nu içecekler mi yoksa buna tenezzül etmeyecekler mi belli değil. Alarko Yönetim Kurulu Başkanı İshak Alaton, istişarelerde bulunulduğunu ve sonucun olumlu olduğunu bildiriyor.

(FRAKFURTER RUNSCHAU – Gerd HÖHLER – 7.10.2005)

POLİTİS:

“Blöf, korku ve acımasız zaman...”

Makarios DRUSİOTİS

Beklendiği üzere AB, Türkiye ile üyelik müzakerelerinin başlamasına

razı oldu. Çünkü ne Avrupa Türkiye'yi yabancılaştırmak istiyordu, ne de

Türkiye, Avrupa ile boşanmaya tahammül edebilirdi. Türkiye, üyelik

müzakerelerine başladı. Ancak Türkiye'nin bu müzakereleri bitirip

bitirmeyeceği kuşkuludur. Kıbrıs sorununun değeri düşürüldü.

Türkiye'nin üyelik müzakereleri ile Kıbrıs sorunu arasında ilişki

kurulmaması, Kıbrıs hükümetinin tercihlerindendi. Neden açıktı:

Lefkoşa'nın, Annan Planının yeniden getirilmesi korkusu... AB için,

Kıbrıs sorununun çözümü, Annan Planı anlamına geliyor. Daha geçtiğimiz

gün, Avrupa Parlamentosu Başkanı Josep Borrell, Parlamento'nun Plana

olan desteğini ifade etti ve Papadopulos'u, Talat ile planı görüşmeye

davet etti.

Papadopulos'un korkusu, ipleri germesi halinde, Annan Planını yeniden

önünde bulması ve başta Türkiye'yi Kıbrıs'ın işgalinin sorumluluğundan

kurtarmak olmak üzere, bir dizi tarihi uzlaşmalar yapmaya zorlanmasıdır.

AB'nin bugün sahip olduğu izlenim, Kıbrıs sorununun Kıbrıslı Rumlardan

dolayı çözümsüz kalmasıdır. Bu yüzden Türkiye, Ada'da askerlerini

tutmaya devam ederek, müzakerelere başladı. Hem de Kıbrıs'ın

rızasıyla...

Türkiye'ye tarih verilmesinden tam bir yıl önce, Günther Verheugen,

'Zaman' gazetesine verdiği demeçte (4/12/2003), Türkiye'nin, 'bir üye

devletin topraklarında askerlerini yasadışı bir şekilde tutarak' tarih

almasının zor olduğunu söyledi. AB, Kıbrıs sorununun çözümlenmesinin

başarısızlığının hemen ardından, Lahey toplantısında (10/3/2003)

Kıbrıs'ın işgali konusunu gündeme getirdi. O zaman yeni seçilen

Cumhurbaşkanı Papadopulos, Lahey'de Kofi Annan'a, bazı koşullar altında

(tamamlanmış olması ve uygulanmasının sağlama alınması), Planını (Annan

3) kabul etmeye hazır olduğu yönünde taahhütte bulundu. Papadopulos,

aynı zamanda, Türk tarafının da aynı taktiği izlemesi halinde, başlıca

konularla ilgili tartışmayı açmayacağı yönünde taahhütte bulundu.

O zaman, başarısızlığın bütün sorumluluğu Türk tarafına yüklendi. Lahey

toplantısının başarısızlığının daha ertesi günü, Jean-Christophe Filori,

Avrupa Komisyonu adına konuşarak, 'Kıbrıs sorunu çözümlenmeden, AB'nin

egemenliğinin bir bölümü 2 Mayıs tarihinden itibaren yasadışı işgal

altında olacağını' söyledi (11/3/2003).

Tassos Papadopulos'un Lahey'deki tezinin siyasi bir blöf olduğu bugün

artık herkes tarafından kabul görmektedir. Gerçekte, Papadopulos,

sözkonusu planın felsefesini kabul etmiyordu, ancak Rauf Denktaş'ın

uzlaşmaz tutumu, ona Kıbrıs Türk tarafını zor durumda bırakma fırsatı

verdi. AB'nin 'iyi çözüm' olarak düşündüğü karşısında Kıbrıs'ın olumlu

tutumu, Kıbrıs sorunu çözümsüz kalsa bile, üyelikle ödüllendirildi.

Kıbrıs'ın üyeliği, o zaman Türkiye'ye Kıbrıs sorununun çözümü konusunda

kullanılan en etkili baskıydı.

Tassos Papadopulos, Lahey'deki 'blöfünün' kazançlarından feyz alarak, 17

Aralık 2003 tarihinde, Kofi Annan'a gönderdiği mektupta, 1 Mayıs 2004

tarihinden önce, Kıbrıs sorununun, planının temelinde çözümlenmesi için

müzakereler yapılmasını istedi. Bu sefer Türkiye, rakibinin blöf

yaptığını anladı ve olumlu yanıt verdi. Papadopulos'un neden olduğu

dinamik, 10 Şubat 2004 tarihinde, New York'ta Genel Sekreterin hakemlik

rolünü üstlenmesini kabul etmeye götürdü. Tassos Papadopulos, hem

Annan'a gönderdiği mektupla, hem de hakemlik rolünü kabul ederek, Annan

Planının felsefesini de kabul etti.

Tassos Papadopulos, 1 Mayıs tarihinden sonra, Annan Planında önemli

iyileştirmeler yapılmasını başarabilecekti. Bunu istemedi, çünkü plana

ve onun perspektifine inanmıyordu. Alternatif tercihi, başka birşey

önermekti. Bunu da yapamadı, çünkü 2003 yılının taktik faaliyetleri ile

-Annan Planının felsefini kabul ettiği zaman- güvenirliğini yaraladı.

Teorik olarak, Annan Planını çözüm için zemin olarak kabul ediyor, ancak

o kadar önkoşul öne sürüyor ki, Planda iyileştirmeler yapılması için

diyaloğun başlamasına izin vermiyor. Papadopulos, aynı oyunu iki kez

oynayamayacağını biliyor. Bu yüzden, aynı süreçlerde yeniden tuzağa

düşmemeye çalışıyor.

Böylece, geriye kalan tek strateji, Türkiye'yi AB'nde köşeye sıkıştırmak

için zamanı satın almaktır. Ancak zamanın bedeli ağırdır. Kuzeydeki

rejimin yüceltilmesi devam ediyor ve oldu bittiler (yeni yerleşikler,

mallar, yeni ekonomik gerçeklikler) hızlı bir şekilde güçleniyor.

(POLİTİS – Makarios DRUSİOTİS – 8.10.2005)

ALİTHİA:

“Kıbrıs sorununda yeni perspektifler var mıdır?”

Takis HACIGEORGİU (AKEL Milletvekili)

Bugün Kıbrıs sorunundaki perspektifler nelerdir? Bu temel soruya yanıt,

bu yönde harcanabilecek gücü de belirleyecektir.

İlk başta, hayatta olduğu gibi, politikada da ileriye bakmak gerektiğini

söylemek istiyorum. Mevcut aşamayı doğru bir şekilde analiz ederek ve

tek hedef ileriye bakarak...

Sürekli olarak geçmişin başarısızlıklarını tekrarlamak, mızmızlanmaktan

ve yeni perspektifler elde etme yönündeki zayıflığımızdan başka hiçbir

yere götürmemektedir.

Daha açık olacağım... Eğer referandumda ne yaptığımız ya da ne

yapmadığımıza yapışık kalırsak, yazık olur. 3 Ekim 2005 tarihinin ertesi

günündeyiz ve siyasi varlık olarak yapmamız gereken şey, görüntüyü

netleştirmektir.

O halde önümüzde neler vardır? AB'ne üye olan Kıbrıs Cumhuriyeti ve

üyelik sürecinde olan Türkiye vardır. Ayrıca bu başlıca verilerle ilgili

olarak, Türkiye'nin üyelik çerçevesi, AB'nin karşı deklarasyonu ve

Protokolün Ankara tarafından imzalanmasına sahibiz. Cumhurbaşkanı'nın

açıklamasına göre, Kofi Annan'ın, Türkiye'nin üyelik müzakerelerinin

başlamasından sonra, yeni bir girişimi düşünmesi yönünde isteği vardır.

Ancak meseleye gelelim... Bu veriler ışığında perspektifler nelerdir?

Geçmişte de birkaç kez ifade ettiğim üzere, Türkiye için tek çıkar

yolun, AB üyeliği olduğu görüşündeyim. Kısacası, üyelik Türkiye için bir

gerekliliktir. Avrupa yörüngesinde olmayan bir Türkiye, İran modeli bir

devlet olmakla karşı karşıyadır. Patlamaya hazır bir volkan gibi...

Özellikle de sınırları içinde ve dışında Kürt azınlıklar ve çürük

ekonomi, Kıbrıs sorunu ve Ege konuları nedeniyle... AB perspektifi,

bütün bunlara olumlu katkıda bulunmaktadır, Avrupa perspektifinin

olmaması ise, olumsuz açıdan katkıda bulunmaktadır.

Eğer bu bir gerçekse, o zaman Türkiye, Kıbrıs sorununun çözümü konusunda

ne yaptığını geride bırakıp, sorunumuzun, küçük dahi olsa, üyelik

sürecinde engel olarak varolmaya devam ettiğini kabul etmek zorunda

kalacaktır.

AB'nin 2006 yılında, protokolün Kıbrıs ile uygulanmasını ve Kıbrıs'ın

tanınması konusunda attığı adımları inceleyeceğini gözönünde

bulundurarak şu sonuca varıyorum: Türkiye, Kıbrıs sorununun çözüm

gerekliliğini yeniden görmek zorunda kalacaktır.

Yani Türkiye'nin Kıbrıs Cumhuriyeti'ni tanımasının sözkonusu olmadığı

yönündeki tezinin bir çatışma içerdiğini vurguluyorum. AB'nin yardımı

ile durumları, çıkar yola götüreceğe inandığım bir çatışma... Çünkü

Türkiye bizi tanımak istemiyor, ancak bizi tanımak zorundadır ve çözümün

gerekliliğine yeniden bakmak zorundadır.

Burada başka bir soru daha gündeme gelmektedir: Hangi çözüm? Bizler,

Kıbrıslı Rumların kaygılarını ortadan kaldıracak değişikliklerin

yapılması halinde, Annan Planının bu çözüm için temel oluşturduğuna

inanmaya devam ediyoruz. AB üyeliğimizi hiç de göz ardı etmeyecek bir

çözüm...

Bütün bunların olması için, Genel Sekreterin Cumhurbaşkanı'nın

bahsettiği girişimi üstlenmesi gerekmektedir. Aksi taktirde, durumların,

Türkiye'nin üye olacağı güne kadar sürüklenmesi tehlikesi vardır.

Politikada hiçbir zaman sloganların faydası yoktur. Daha doğrusu, bu

sloganların ülkemize hiçbir faydası yoktur. Sonuç olarak gerçekçi, aynı

zamanda da vizyon sahibi olmalıyız. Kıbrıs'taki insanların iyiliği

için... Geçmiş ile ilgili mızmızlanmalar olmadan, gelecek konusunda net

bir resimle...

(ALİTHİA – Takis HACIGEORGİU – 8.10.2005)

SİMERİNİ:

“Mustafa Akıncı’nın önerileri”

Barış ve Demokrasi Hareketi Başkanı Mustafa Akıncı, geçtiğimiz gün,

kendi görüşüne göre, Kıbrıs Cumhuriyeti'nin Türkiye ile ilişkilerinin,

aynı zamanda Kıbrıs içindeki koşulların normalleşmesine katkıda

bulunacak bir dizi önlem ortaya koydu. Akıncı, birçok şeyin yanında, iki

bölgeli iki toplumlu federasyon çözümü aramak amacıyla, BM gözetimi

altındaki toplumlararası müzakereler yeniden başlayana dek, Kıbrıslı

Türklerin, Kıbrıs Cumhuriyeti'nin kurumsal organlarına aşamalı olarak

yeniden katılımı ile ilgili önlemlerin benimsenmesini öneriyor. Bu

çözümün, Doruk Anlaşmaları, siyasi eşitlik, Annan Planı ve 1960

Anayasası temelinde aranması gerektiğini düşünüyor.

Akıncı, 1960 Anlaşmalarına geri dönmeyi öneriyor, ancak diğer anlaşma ve

planların eklenmesiyle... Akıncı, aynı zamanda, işgal askerlerinin büyük

bir bölümünün ayrılmasını, Maraş'ın yasal sakinlerine geri verilmesini

ve Türkiye'nin kendi liman ve havaalanlarını Kıbrıs bandıralı gemi ve

uçaklara açması için önkoşul olarak, Kıbrıs'ın liman ve havaalanlarının

ortak işletilmesini savunuyor. Akıncı'nın bu önerileri, ilk bakışta,

Kıbrıslı Rumlar ve Kıbrıslı Türkler arasında iyi ilişkilerin yaratılması

ve tam üye olan Kıbrıs Cumhuriyeti ile üyelik için aday olan Türkiye'nin

ilişkilerinin normalleştirilmesi için cesaret vericidir.

Türk işgal yapılarının ve bölücü planların yıkılmasını öngören her

dürüst önerinin, bütün Kıbrıs halkının çıkarına olduğunu düşünüyoruz.

Akıncı'nın önerileri, olumlu yaklaşımla ele alınıp tartışılabilir. Ancak

bazı özlü sorular akıllara gelmektedir: İşgal oluşumu varolmaya devam

ederken, Kıbrıslı Türkler Kıbrıs Cumuriyeti'nin kurumsal organlarına

nasıl katılacaklar? İlk önce işgal oluşumunun ortadan kalkması gerekmez

mi? Akıncı, sahte Talat'ın Kıbrıs Cumhuriyeti'nin Cumhurbaşkanı

Yardımcısı mevkisini almasını mı öneriyor? Evet, ancak ilk önce sahte

devletin ortadan kaldırılması gerekiyor.

Bir soru: Akıncı, Türkiye'nin tezini gözönünde bulundurdu mu? Ankara'nın

işgal bölgeleri için karar verdiğini, biz de o da (o da sahte

başbakanlık görevini yürütmüştü) biliyor. Politikayı Ankara çiziyor ve

boyunduruk altındaki Kıbrıs Türk yönetimi buna itaat eder. Türkiye'nin,

Avrupa pasaportu almasından sonraki tezi de, işgal oluşumunu terk

etmemektir. Çünkü Türkiye, Kıbrıs Cumhuriyeti'nin lağvedilmesini

istiyor. O halde, Kıbrıslı Türkler, işgal oluşumunun yasadışılığında

işbirliği yaparken, onların Kıbrıs Cumhuriyeti'nin kurumsal organlarına

katılmaları nasıl mümkün olabilir? Akıncının tezlerini yeniden daha açık

bir şekilde izah etmesi gerekmektedir.

(SİMERİNİ – 8.10.2005)

SİMERİNİ:

“Son 50 yılın en büyük Türk zaferi”

Savvas YAKOVİDES

Annan Planının sunulmasından birkaç gün sonra, meşhur Türk gazeteci

Mehmet Ali Birand, 'Turkish Daily News' gazetesindeki (26.11.2002)

makalesinde, planı, Türkiye'nin son elli yılın en büyük zaferi olarak

nitelendirdi. Birand, planın en önemli maddelerini analiz etti ve

Türkiye'nin yeni Kıbrıs'ın garantörü olmaya devam edeceğini,

yerleşiklerin gitmeyeceğini, Kıbrıslı Türklerin artık yasal olarak ve

bizim imzamızla, kendi devletlerini elde edeceklerini ve Kıbrıs

Cumhuriyeti'nin lağvedileceğini vurguladı. Birand, Türk hükümetine,

planı derhal kabul etmesini ve bu yegane fırsatı kaybetmemeleri için,

Kıbrıslı Türkleri bu konuda ikna etmesini önerdi.

Ancak Türk meslektaşımız küçük bir hata yaptı. Son elli yılın en büyük

ve en önemli Türk zaferi, AB ile Türkiye'nin üyelik müzakerelerinin

başlamasıdır. Üç nedenden dolayı:

1. Kasım-Aralık 1965 yılında başlayan Türk politikası haklı

çıkıyor. Nihat Erim'in, o dönemin Türkiye Başbakanı Adnan Menderes'e

sunduğu meşhur raporlarla, Türk politikasının, Kıbrıs ve Kıbrıs sorunu

karşısındaki uzun soluklu amacı resmileşiyor.

2. Kıbrıs ve Yunanistan, Türkiye karşısında birbirini izleyen

siyasi-diplomatik değişiklikler yaşarken, Türkiye, Kıbrıs karşısındaki

saldırgan politikasına devam ediyor. Türk istila ve işgali bunun

örneğidir.

3. Türkiye, Avrupa ülkesini işgal etmeye ve AB'nin dayandığı bütün

ilke ve değerler ihlal etmeye devam ederken, üyelik müzakerelerine

başlamak için pasaport aldı. Hem de suçları konusunda bir kez olsun

azarlanmadan...

Bunlara ek olarak yukarıdakilerle aynı derecede önemli olan dördüncü bir

neden daha vardır: Üyelik müzakerelerinin başlaması, Yunanistan'ın eşi

benzeri görülmemiş desteği sayesinde oldu. Bu, Türkiye'nin zaferini daha

da önemli yapmaktadır. Müzakere çerçevesinin koşul ve maddeleri, Türkiye

için diğer aday ülkelerden daha katıdır. Ancak konunun özü değişmeden

ortadadır: Atilla, bu sefer Avrupa'ya barışçı bir işgal yaptı.

Yunanistan'ın ve Kıbrıs'ın alkışlarıyla, Viyana kapılarından sızıp,

Brüksel'e kadar girdi. Türk koruyuculuğunu üstlenen Amerikan süper gücü

karşısında Avrupa'nın ifade edilemez boyun eğişinin ötesinde, Türk

adaylığının ilerletilmesi yönündeki Helen (ve Kıbrıs) desteği, son elli

yılın Helen dış politikasının en büyük yenilgisidir.

Atina ve Lefkoşa 'mevcut koşullar altında', güya bütün talep ettiklerini

başardıkları, Türkiye için karar verecek olanların katı (!)

davranacakları ve her adımda Kıbrıs'ı karşısında bulacağı (Hristofyas'a

göre) konusunda zafer naraları atsınlar... Bütün bunlar, teorik olarak

doğrudur. Ancak pratikte, Atina ve Lefkoşa, Türklerin her türlü

faaliyetlerini bertaraf etmek için hangi senaryoları ve hangi alternatif

tepkileri planladılar? Eğer Türkiye en sonunda, birçok ve çeşitli

nedenden dolayı Birliğe üye olmazsa, bunun olası etkileri hesaplandı mı?

Eğer Ankara, Kıbrıs'ın tanınmasını ve bizim karşımızdaki diğer

yükümlülükleri zamana bırakırsa, ne olacak? Hali hazırda rezil edilen

vetoyu mu kullanacağız, yoksa Moliviatis'e göre bütün bunlar 'hiçbirşey

için' midir?

(SİMERİNİ – Savvas YAKOVİDES 9.10.2005)-

HARAVGİ:

“3 Ekim tarihinin hesaplaşması”

Aristos DAMİANU (AKEL Merkez Komitesi Avrupa Konuları Bürosu Üyesi, Hukukçu,

Uluslararası İlişkiler Uzmanı)

3 Ekim tarihinin sonuçlarını parti çıkarlarından uzak ve dengeli bir

şekilde değerlendirirsek, 25'ler ve Türkiye tarafından kabul edilen

Müzakere Çerçevesinin, Kıbrıs Cumhuriyeti için sağladığı imkanları

ortaya çıkarmaktadır. Kıbrıs Rum tarafı bu imkanları, en yakın zamanda

işlevsel federal bir çözüme varma yönündeki amacın başarılmasında

değerlendirilmesi gerekmektedir.

Türkiye ile ilgili özlü koşullar

25'lerin AB'ne ve Türkiye'ye ilişkin müzakere çerçevesi, bütün

tarafların siyasi arzularını, art niyetlerini ve kaygılarını

yansıtmaktadır. Aşağıda Kıbrıs ile ilgili olan ve arzularımızdan

kaynaklanan özlü siyasi koşullar yeralmaktadır:

1. Ortak hedef üyelik olmasına rağmen, müzakerelerin sonucu açıktır

('open-ended process').

2. AB'nin Türkiye'yi alma imkanı, üyelik için önemli bir unsurdur.

3. Kopenhag kriterlerinin yerine getirilmesi, üyelik ile ilgili

önkoşuldur. Bunlar:

- Kurumların istikrarı

- Pazarın işlevsel ekonomisi.

- Üyelerin siyasi, ekonomik ve para yükümlülüklerinin üstlenme

imkanı.

4. Birlik, Türkiye'den değişiklik sürecini başlatmasını ve

özgürlük, demokrasi, hukuk devleti ilkeleri ile ilgili ilişkileri

iyileştirmesini ve insan hakları ile temel özgürlüklere saygı

göstermesini beklemektedir.

5. İlerleme, Komisyon tarafından yakından izlenecektir ve ona göre

yıllık rapor hazırlanacaktır. Avrupa kurumlarını bilenler, yıllık

raporun, tek başına, Türkiye'nin yükümlülüklerinin uygulanması ile

ilgili katı takvimi oluşturduğunu bileceklerdir.

6. Yukarıdaki madde 4'te belirtilenlerin ve Birliğin dayandığı

yasal düzenin ihlal edilmesi durumunda, Komisyonun girişimiyle ya da

üçüncü bir üye devletin başvurusu sonucunda, Türkiye'nin üyelik

müzakerelerinin askıya alınması öngörülmektedir.

7. Türkiye, iyi komşuluk ilişkilerini korumak ve sınır

anlaşmazlıklarını çözmekle yükümlüdür.

8. Türkiye'nin, Kıbrıs sorununun, BM çerçevesinde ve AB'nin

dayandığı ilkeler ışığında kapsamlı bir şekilde çözümlenmesi çabalarına

devam etmesi gerekmektedir.

9. Türkiye, çözüm ile ilgili olumlu atmosferin yaratılması ve

Kıbrıs Cumhuriyeti'nin de dahil olduğu ikili ilişkilerin normalleşmesi

amacıyla ilerleme sağlama yönünde adımlar atmaya çağrılmaktadır.

10. Türkiye'nin üyeliğine kadar, AB'nin ve üye devletin üçüncü

ülkeler karşısındaki tez ve politikaları aynı hizada olmalı, tezleri

uluslararası örgütler içinde aynı hizada olmalıdır. (Buna, üye

devletlerin bu örgütlere katılımı da dahildir).

Bu, meşhur 7. paragraftır ve yoruma açıktır. AB Dönem Başkanının

açıklaması, 7. paragrafın bağlayıcılığı yönünde hukuki çifte anlamlılığa

yol açmaktadır. Bu olumsuz bir gelişmedir.

Öte yandan DİSİ'nin, Amerikalıların bir kez daha AB içindeki ajanları

olan İngilizlerin tutumunu kınadıklarını görmedik. Aksine, hükümeti

eleştirmekle vakit harcadıklarını gördük. Meğer ki, Kıbrıs'ın NATO'ya

girme olasılığının olduğuna inansınlar... (Kesin bunu da isteyecekler).

11. Üyelik, Birliğin kuruluş ilkeleri, yasa yapma, ortak

faaliyetler, kararlar, açıklamalar, beyanatlar ve uluslararası

anlaşmaların da dahil olduğu topluluk acquis'in Türkiye tarafından

kabulünü öngörmektedir.

12. Türkiye, imzaladığı, ancak üyelerin yükümlülüklerine aykırı olan

uluslararası anlaşmalara son vermeye çağrılmaktadır.

13. Türkiye, gerekli olduğu zaman, kişilerin dolaşımı, politika ve

tarım başlıklarının da dahil olduğu uzun geçiş dönemleri, sapmalar, özel

kalıcı emniyet sübaplarını kabul etmek zorundadır.

14. Türkiye, Shengen Mevzuatını tamamen uygulamakla yükümlüdür.

15. Türkiye AB düzeylerinde; kurumlar, yönetim ve adalet ile

tamamen aynı çizgide olmakla yükümlüdür.

16. Müzakerelerin özü, bir yandan bütün üye devletlerin, diğer

yandan Türkiye'nin katılımı ile Hükümetlerarası toplantıda idare

edilecektir. Türkiye'yi kontrol eden devletlerden bir tanesi de Kıbrıs

Cumhuriyeti olacaktır.

17. Başlıkların açılıp kapanması konusundaki ölçüt ve önlemlerini

Konsey koyacaktır. Bunlar, yükümlülüklerin yerine getirilmesini de

içerecek. Özellikle de Gümrük Birliği ve Ek Protokol ile ilgili

olanların...

Bilindiği üzere Ek Protokol, Türkiye'nin, Kıbrıs Cumhuriyeti'nin de

dahil olduğu yeni devletler karşısındaki yükümlülüklerini

belirlemektedir.

Hesaplaşma

AKEL, on yıldır, Türkiye'nin üyelik sürecinin (şimdi üyeliğinin), çözüm

ile ilgili önkoşulların yaratılması konusunda önemli olduğunu

vurguluyor. Kıbrıs sorununu AB çözmeyecek. Ancak çözüme AB'nin özlü

olumlu katkısı olabilir.

AB'nin oynayacak önemli rolü vardır. Ancak esas söze sahip değildir.

DİSİ'nin seçimler hatırına değişmesi, onu federal çözümü reddedenlerle

aynı yörüngeye koymaktadır.

AKEL, davamıza hizmet etme yönünde yegane ölçütle, müzakere çerçevesinin

tatmin edici olduğunu düşünüyor. Türkiye için çok katı şartlar vardır.

Kıbrıs'ın, bu şartları doğru değerlendirmesi halinde, görüşmeler ile

ilgili yeni özlü bir çabanın başlamasına katkıda bulunabilecektir.

Müzakere Çerçevesi, Ek Protokol aynı zamanda Türkiye ile ilgili olan ve

Avrupa Mevzuatı ile bağlantılı olan ve Türkiye'nin tamamen uymak zorunda

olduğu diğer özel belgeler, davamızda güçlü bir kalkandır. Kuşkusuz her

zamanki gibi, Türkiye ve müttefiklerinin siyasi iradeden yoksun olması,

Kıbrıs sorununda ilerleme kaydedilmemesine neden olacaktır.

Kıbrıslı çalışanların Partisi, Kıbrıs sorununun doğru, işlevsel,

güvenilir çözümü yönündeki sabit hedefini koruyor. Ülkeyi ve

toplumumuzu, Kıbrıslı Rumları ve Kıbrıslı Türkleri birleştirecek, aynı

zamanda ortak politika için güvence yaratacak bir çözüm...

(HARAVGİ – Aristos DAMİANU – 10.10.2005)

POLİTİS:

“Erdoğan, Borrell ve tuğlalar”

Andreas PARASHOS

Türkiye Başbakanı, geçtiğimiz gün Dimitris Hristofyas'ın da dediği

gibi, Türkiye'nin Avrupa sürecinin her adımında, Kıbrıs ve Kıbrıs sorunu

ile karşılaşacağını görerek, Çarşamba günü -üyelik biletini eline aldığı

günden bir gün sonra- televizyon kanalı NTV'ye açıklamada bulundu:

'Diplomatik yol vasıtasıyla, BM Genel Sekreteri ile yeni bir görüşme

yapma arzusundayız.' Açıkladığı üzere bunun amacı; Kıbrıs sorunu

konusunda müzakerelerin yeniden başlama olasılıklarını görüşmektir.

Erdoğan, şimdiye kadar Kıbrıs sorununda, bir adım önde olacağı yönünde

yaptığı açıklamalarına bağlı kalarak, sözlü dahi olsa diplomatik bir

bayrak yarışı kazanmaya çalışarak, yine meydan okudu.

Lefkoşa'nın, sürecin yeniden başlaması yönündeki bütün çabaların,

Türkiye'nin uzlaşmazlığına takıldığını dile getiren sözkonusu tezi

ışığında bizler, dün, BM himayesinde görüşme sürecinin yeniden

başlamasını arzuladığı yönünde iddiabulunan Hükümetin ve siyasi

liderliğin, dün, meydan okuyup, görüşmelerin Uluslararası Örgüt

çerçevesinde yeniden başlamasına hazır olduğunu ve BM Genel Sekreteri'ne

müracaat edeceğini söylemesini bekledik.

Bunun aksine hem Hükümet, hem de siyasi partilerin liderleri, Türkiye

Başbakanı'nın açıklamalarının 'varolan koşullar altında Türkiye'nin

limanlarının açılması mümkün değil' repliği yüzünden kavgaya tutuştular.

Nikos Anastasiadis, adaşı Pittokopitis ve Yannakis Omiru, seçim öncesi

fistanlarını (eski ve yeni) giyip, bu kabul edilemez açıklamayı yapan

Erdoğan'ın kellesini uçurdular. Asıl konu (Kıbrıs sorunu) ile ilgili

olarak hiçbir söz söylenmedi. Yani seçimlerin arifesinde, görüşmelerin

başlama sürecini ortaya çıkaracaklarını mı düşünüyorsunuz? Şaşkınlığa

uğrayacaklar ve en önemlisi de oy kaybedecekler.

Tassos'a gelince... Talat ile hazırlık niteliğinde görüşmesi söylendiği

zaman, o 'sadece BM çerçevesinde görüşürüm' yanıtını veriyor. Borrell

ise, iki tarafın da sorunun çözümlenmesini istemesi halinde, 'üst düzey

temasların tekrarlanması gerektiğini' söyleye dursun... Borrell,

ayrılırken bize mendil sallıyor ve açık bir şekilde bize şunu söylüyor:

Ziyareti sırasında, iki toplum arasında şüphenin varolduğunu tespit

ettiğini, bu şüphe dolayısıyla herhangi bir ilerleme

kaydedilemeyeceğini, 'en yüksek ve en tehlikeli surların tuğladan değil

p> de önyargılardan inşa edilmiş olduğunu', 'AB'nin, şapkadan beyaz bir

tavşan çıkarmak için sihirli bir değneğe sahip olduğunu düşünerek,

sihirli bir çözümü beklemeyiniz'... Yani: Beyler, eğer siz

istemezseniz, kimse size yardım edemez. Şu an birilerinin tünelin

derinliklerinden uluduğunu duyuyorum: Borrell, kim olduğunu zannediyor?

Acaba Avrupa Parlamentosu Başkanı olduğunu mu?

(POLİTİS – Andreas PARASHOS – 7.10.2005)

SİMERİNİ:

“Şimdi görüşmelerin zamanı değildir!...”

Kostakis ANTONİU

Görüşmelerin şu anda başlaması, Kıbrıs Rum tarafına hizmet

etmemektedir. Üyelik müzakerelerinin önkoşullar olmadan başlaması, iki

basit nedenden dolayı sadece Türkiye'nin işine geliyor:

1. Kıbrıs Cumhuriyeti karşısındaki yükümlülüklerini yerine getirme

taahhüdünden kaçınmak için barış sürecini kullanacak. Asgari

yükümlülüklerini yerine getirmeyi reddetme konusunu uzatmak için,

diyaloğun yapılması çağrısında bulunacak. Diyecek ki: 'Yeni devletin

oluşması için görüşmeler başladığına göre, yerini yeni devletin alacağı

Kıbrıs Cumhuriyeti'ni tanımak için neden acele edeyim? Neden, parçalanma

yolunda olan bir devlete, limanlarımı ve havaalanlarımı açayım? Bırakın

görüşmeler gelişsin ve görelim.'

2. Görüşmelerin şu anda başlaması, halkın ezici oy çoğunluğu tarafından

reddedilen Annan Planı'nın görüşülmesine neden olacak. AB'nin Karşı

deklarasyonda, çözümün, Avrupa mevzuatına ve BM Güvenlik Konseyi

kararlarına dayandırılması gerektiği açık bir şekilde bildiriliyor.

Kıbrıs Rum tarafının, yeni bir tuzağa düşme tehlikesiyle, Türkiye'nin

ikinci kez suçlardan arındırılması ve yükümlülüklerini yerine

getirmekten kaçınması için, görüşmelerin başlaması konusundaki

acelesinin amacı nedir?

(SİMERİNİ – Kostakis ANTONİU – 7.10.2005)

SİMERİNİ:

“Cumhurbaşkanı, hangi politikayı güdüyorsunuz?”

Bir hükümet, AB'ne girmesine yardım edip, on yıllık bir süre içinde,

kurban olanın eşdeğer ortağı olmasını mümkün kıldığı için, katilinin

'teşekkür etmesini' istediği zaman; haysiyetsizliğinin son basamağına

ulaşmıştır. Dışişleri Bakanımız gururla, 'Türkiye'nin, bugün ulaştığı

yere gelmesi için, ona yardımcı olmamız dolayısıyla bize teşekkür etmesi

gerekmektedir' şeklinde açıklamada bulundu.

Ancak Türkiye, öncelikli olarak, vatandaş topluluğunun, barikatlarda

sürü gibi yığılmasına ve toprağına egemen olarak değil, turist olarak

geçmek için, işgal askerinin işaretini beklemesine izin veren Kıbrıs

Hükümeti'ne, binlerce kez teşekkür etmelidir.

Türkiye, yerleşiklerin çocuklarının yasal Kıbrıs vatandaşı olmalarını

mümkün kılan, halkın ezici oy çokluğu ile reddettiği hilkat garibesi bir

planı hortlatan, sorunun çözümlenmesi için görüşmelerin yasadışı yolla

başlaması konusunda ısrar eden, Türkiye'nin Avrupa'ya girme kabusunun

büyük amaç olmasını mümkün kılan Tasos Papadopulos Hükümeti'ne binlerce

kez teşekkür etmeliydi.

Evet Türkiye, Papadopulos Hükümeti'ne birçok kez teşekkür etmek

zorundadır çünkü ona Avrupa'ya giden yolu açtı. 'Türkiye'nin Avrupa'ya

giden yol Kıbrıs'tan geçer' şeklindeki meşhur klişe ifadeyi hatırlıyor

musunuz? Bu slogan gerçekleşti. Türkiye, Kıbrıs'ın kamburlaşmış sırtına

basarak, Avrupa'ya ayak bastı. Çünkü, Papadopulos Hükümeti'nin, yolu

Atilla'ya kapatacak cesareti yoktu.

Şimdi, Türkler bizimle dalga geçiyor. Kıbrıs'tan istediklerini aldıkları

için, meydan okuyorlar. Erdoğan bize, 'Türkiye'nin, Kıbrıs'ın

uluslararası örgütlere katılımı konusundaki veto hakkı; dokunulmamış

bekliyor. Limanlarımızı ve havaalanlarımızı, Kıbrıs bandıralı gemi ve

uçaklara açmayacağız. Sorunun kesin çözümünden önce, Kıbrıs'ı tanımamız

söz konusu değildir' şeklinde konuşuyor.

Yani; Cumhurbaşkanı Papadopulos'un, 'zaten kendiliğinden anlaşılır

olanlar' olarak nitelendirdiği herşeyi reddediyorlar. Bizden herşeyi

almalarına ve onlara Avrupa'nın kapısını açmaları için anahtarı

vermemize karşın, bize ne teşekkür ediyorlar, ne de bize ufak bir

kırıntı sunuyorlar.

Cumhurbaşkanı bize bundan sonra ne yapacağını söylesin. Türkiye'yi

yapması gerekenleri yerine getirmesi için şimdi nasıl zorlayacak? Bu

konuda bir politikası var mı? Anahtarı geri almak ve Atilla'ya kapıyı

dışarıdan kilitlemek için, geriye ne kadar küçük veto kaldı ve bunları

kullanmamız için geriye ne kadar cesaretimiz kaldı?

Cumhurbaşkanı, bu önemli konular ile ilgili olarak bize yanıt versin.

Türkiye yapması gereken asgari şeyleri yerine getirmeyi reddederse, ne

yapacak ve nasıl davranacak? Helenizmin uzun yıllık stratejisini havaya

uçuran Cumhurbaşkanı'nın kader böyleymiş dememesi için; belirlediği

orta, kısa ve uzun vadeli stratejisi nedir?

(SİMERİNİ – 7.10.2005)

ALİTHİA:

“Kadifeden eldivenle yumruk”

Avrupa Parlamentosu Başkanı Borrell'in Kıbrıs'a yaptığı ziyaret,

hükümet yetkilileri tarafından tarihi olarak nitelendirildi ancak

Borrell'in söyledikleriyle yedikleri siyasi şamar kuvvetliydi.

Siyasi vurdumduymazlıkları, hem Annan Planı'nın çarpıtılması, hem de

yeniden yaklaşım için her fırsat ve olanağın uzaklaştırılması ile ilgili

tavırları konusunda mecburi bir dönüşün kadifeden eldiveni ile,

politikalarının yediği yumruğu hissetmelerine izin vermemektedir.

Borrell, Tassos ve Talat'ın görüşme yapmasının ve iki taraf arasında

doğrudan ticaret ile ambargoların kaldırılmasının gerekliliği yönünde

tavsiyede bulundu. Borrell, Annan Planı'nın reddedilmesinin, Avrupa

Parlamentosu için hayal kırıklığı yarattığını söyledi ve iki tarafı,

Kıbrıs sorunu konusundaki yeni bir girişim için, Türkiye'nin üyelik

müzakerelerinin başlaması ile yaratılan momentum fırsatını

değerlendirmeye çağırdı.

Borrell'in açıklamalarının, aşağıdakileri teyit ettiği için, özellikle

siyasi önemi vardır:

1. Papadopulos, yaptığı ulusa sesleniş konuşmasıyla, biçimini

bozduğu ve aforoz ettiği Annan Planı'nın çöp sepetine atılması gerektiği

konusunda, Avrupa'yı ikna edemedi. Aksine, takındığı tavırla, sadece

Avrupa'yı hayal kırıklığına uğratmakla kalmadı, aynı zamanda planın

değerlendirilmesi konusunda ısrar ediyor.

2. Cumhurbaşkanı'nın, Kıbrıs Türk tarafının, ortak bir federal

devlette yeniden birleşme çözümünü değil de, iki ayrı devlet çözümünü

istediği yönünde yaptığı açıklamalar; inandırıcı değildir. Öte yandan bu

açıklamalar; AB'nin tavırlarını kabul ettiği ve övdüğü hem Erdoğan, hem

de Talat tarafından yalanlandı.

3. AB'nin, bu gerçekliklerin yarattığı atmosfer içinde, ticari

ambargonun kaldırılmasını kolaylaştıracağı ve Kıbrıs Türk tarafının

ekonomik açıdan güçlenmesi konusunda çözümler arayacağı görünmektedir.

Avrupalılar, hükümettekilerin yaptıkları gibi, Talat'ı, Denktaş'ın

uzlaşmaz politikasıyla özdeşleştirmiyorlar.

Hükümettekilerin, Borrell'in söylediklerini anlamamış gibi davranmaları;

Borell'in önerilerinin, duymayan kulaklarda yankılandığını açığa

çıkarmaktadır.

Onlar, kendi havalarındadır. Kıbrıs Rum tarafının uluslararası alanda

tecridi derinleşsin ve sadece hükümetin sıkıcı ortaklarının işine gelen

tehlikeli çıkmaz devam etsin...

(ALİTHİA – 7.10.2005)

ALİTHİA:

“Sevgili Tayyip Erdoğan”

Takis AGATHOKLEUS

Sevgili Tayyip Erdoğan, takip ettiğin politika ile vatanıma büyük

hizmet sunduğun konusunda sana şükranlarımı bildirmek için yeniden

yazıyor ve ne demek isteğimi hemen açıklıyorum: Benden daha iyi

bildiğiniz gibi, Kıbrıs Hükümeti'nin bir tek politikası vardır: Bizi,

devlet olarak tanımaya nasıl ikna olacağın... Bizi sadece bu

ilgilendiriyor, ne başka birşey, ne de Kıbrıs sorununun çözümlenmesi

bizi ilgilendiriyor. Eğer Kıbrıs sorununun çözümlenmesini isteseydik;

üyelik müzakerelerinin başlama konusundaki başvuruna, vatansever bir

veto kullanırdık. Sana diyecektik ki: Tayyip, Avrupa istiyor musun?

Çözüm ver. Çözüm sunmuyor musun? Avrupa da yok. Bunu yapmadık, senden

sadece tanınmayı istedik. Ancak Avrupa'nın da söylediği gibi, on, on

beş, yirmi beş yıl içinde üyelik müzakereleri tamamlandığı zaman, bizi

tanımayı kabul edersen; bizi tanıyacaksın... Yani, bekle babam bekle...

Bizi tanımamakta ısrar ediyorsun ve iyi yapıyorsun. Etkin bir şekilde bu

çizgide devam etmeni ve bu çizgiden vazgeçmemeni rica ediyorum. Çünkü,

eğer bizi tanırsan sevgili Tayyip; bu, Kıbrıs'ın ekonomi yönünden yıkıma

uğrayacağı anlamına gelmektedir. Vatanın ve vatanım arasındaki kapıları,

ardına kadar açacaklar. Yani tek yönlü yolu olan bir ticaretin...

Türkiye'den Kıbrıs'a... Neden basittir: Sana gönderebileceğimiz ticari

malımız yoktur. Ürettiğimiz az ürünler çok pahalıdır, sonuç olarak

Türkiye'de satılamazlar. Ancak siz büyük ve çok ucuz bir ülke olarak,

bize herşeyi çok ucuza göndereceksiniz. Bu, ürünlerinizin Kıbrıs

ürünlerinin yerini alacağı anlamına gelmektedir. Çünkü sana yeniden

yazdığım gibi, bakkala gidip de 80 cent'e satılan Kıbrıs salatalıklarını

ve 10 cent'e satılan Türk salatalıklarını gördüğüm zaman, vatansever

rolü oynamak için aptal olacağım.

Bizi tanıman durumunda sevgili Tayyip, sana göndereceğimiz tek şey

birçok turist olacaktır. Doğal olarak da birçok döviz...

(ALİTHİA – Takis AGATHOKLEUS – 7.10.2005)

HARAVGİ: "MİT, UZUN ZAMAN ÖNCE YIKILDI"

“Mit, uzun zaman önce yıkıldı...”

Lenia STİLİANU

DİSİ Başkanı dün, kısa zaman içinde ikinci kez önemli bir keşifte

bulundu. Birincisi yeniden yakınlaşmaydı, şimdiki ise, Kıbrıs'taki iki

toplum arasındaki 'ruhsal bir surdur'. Anastasiadis'in, 'yeniden

yakınlaşma' kelimesinin ne anlama geldiğini bilmediğine göre, 'ruhsal

bir surun' varolup olmadığını daha önceden görmesini beklemek boşuna

olacaktı.

AKEL'in, çok zor zamanlarda, iletişim köprüleri 'kurduğu' ve

yandaşlarının, partinin, 'Kıbrıslı Türkler düşmanımız değildir, Kıbrıslı

Türkler kardeşimizdir' şeklindeki anti-işgalci sloganını haykırdıkları

zaman; DİSİ'nin yandaşları onlarla alay ediyor ve Yunan bayraklarını

sallayarak, 'En iyi Türk, ölü Türk'tür' şeklinde onlara cevap

veriyorlardı. AKEL'in kuruluşundan itibaren mücadele ettiği ve

kadrosundakilerin, adına hayatlarını dahi verdikleri yeniden yakınlaşma

politikası; şimdi hem doğrulanmakta, hem de neredeyse bütün Kıbrıs Rum

partileri ve Kıbrıs Türk partileri tarafından benimsenmektedir. AKEL'e

göre; Atilla'nın dikenli tellerinin, her teması engellediği bunca yıla

rağmen, iki toplumun ilişki kurmaya devam etmesi, bu ilkeler politikası

uğruna yapılmıştır.

Her halükarda, Anastasiadis'in, işgal bölgelerinde Talat ile yediği

akşam yemeğinden sonra yaptığı tespiti ilgilendiren her konuda,

muhtemelen bir mit söz konusudur. Yeşil Hat vasıtasıyla, her gün

karşılıklı geçiş yapan Kıbrıslı Rumlar ve Kıbrıslı Türkler, Kıbrıslı Rum

ve Kıbrıslı Türk partilerin görüşmeleri ve özellikle sadece sosyal

içeriği değil siyasi içeriği de olan toplumlararası toplantılar, en

azından sıradan halkın düzeyinde olan 'ruhsal bir surun' uzun zaman önce

inşa edildiğini ve ağır basan şeyin, Kıbrıs'ın yeniden birleşmesi ve

çözüm için istek yönünde olduğunu açığa çıkarmaktadır. Sadece bazıları

kendi sebeplerinden ötürü; Kıbrıs sorununu, Türkiye tarafından Kıbrıs

toprağının %37'sinin istila ve işgal sorunu olarak değil, toplumlararası

bir sorun, iki toplum arasındaki psikolojik bir sorun olarak ortaya

koyması işine gelen bir miti devam ettirmeyi istemektedir. Çok şükür ki,

bu mit uzun zaman önce, bizzat Kıbrıs'taki gündelik hayattan ötürü

yıkıldı.

(HARAVGİ – Lenia STİLİANU – 9.10.2005)

HARAVGİ

“Türkiye aceleci davranıyor”

Vasos GEORGİU (AKEL Merkez Komitesi üyesi, hukukçu)

Türkiye Başbakanı, geçtiğimiz Çarşamba gecesi, Türkiye'nin televizyon

kanalı NTV'ye demeç verdi. Erdoğan, bu demeçte, sadece işgal altındaki

Kıbrıs'ın liman ve havaalanlarının açılması halinde, liman ve

havaalanlarını Kıbrıs Cumhuriyeti'ne açacağı yönündeki tezini

tekrarladı. Ayrıca, Kıbrıs sorununun çözümlenmesi konusunda,

görüşmelerin yeniden başlama olasılığını müzakere etmek için, BM Genel

Sekreteri ile görüşme arzusunda olduğunu söyledi. Türkiye Başbakanı,

amacın, AB'nin, Türkiye'nin limanlarını ve havaalanlarını Kıbrıs

Cumhuriyeti'ne açması konusunda yeniden inceleme yapmasından önce, 2006

yılında bu görüşmelerin başlaması olduğunu söyledi.

Biz de bunu istiyor ve arzuluyoruz. Mümkün olan en kısa zamanda,

karşılıklı kabul edilebilir bir çözüme varacağımız bir görüşme başlasın.

Bunun olması için, Türkiye, Annan Planı ile ona aşırı bir şekilde

verilenlerden bazılarını iade etmek zorundadır. Erdoğan'ın amacı; ödün

vermek değildir. İnşallah daha mantıklı bir şekilde düşünürler, ancak

maalesef böyle birşeyin olacağına dair ne Türkiye'de, ne de işgal

bölgelerinde herhangi bir belirti yok. Aksine, Erdoğan, BM Genel

Sekreterinin, Türkiye'nin, son elli yıl içinde en büyük ülke başarısını

kaydettiği Bürgenstock'ta 'tarafsız' olduğu gibi, bu kez de öyle

olacağına inanıyor. Erdoğan'ın isteği açıktır. AB içinde engelsiz

ilerlemek ve Türkiye'de 2006 yılında yapılacak seçimleri kazanmak için

az değişikliklerle Annan Planı ve hareketlilik görüntüsüdür.

Bizim, mümkün olan en kısa zamanda kalıcı bir çözümün gerçekleşmesi için

mücadele etmekten başka seçeneğimiz yoktur.

Hepimiz, herşeyin, hem bizim hem de Kıbrıslı Türkler için zaman

ilerledikçe daha kötü ve karmaşık olacağını biliyoruz.

(HARAVGİ – Vasos GEORGİU – 9.10.2005)

REFERANS

Bırakın da sevinelim

Nabi Yağcı

Basından öğrendiğimize göre Sayın Deniz Baykal 3 Ekim için “Beni zorla sevindirmek istiyorlar. Ben çocuk muyum ” demiş ve eklemiş “halkımızın çoğunluğunun düşüncelerini yansıtıyoruz”. Hani bir söz vardır, “tut kelin perçeminden” diye, Sayın Baykal maşallah hiç kel de değil ama son söylediği ile bu dediğimi hak ediyor doğrusu. Bizi zorla güldürmek istiyor, biz çocuk muyuz?

3 Ekim’in her alanda moral yükseltici etkileri gözle görülüyor ama aslına bakarsanız toplum olarak yeterince bile sevinemedik. Elbette sokaklara dökülmekten söz etmiyorum. Denildiği gibi şimdi tören değil iş zamanı olduğunu da biliyorum. Ama iş için de önemli sevinebilmek. Basınımıza baktığımızda, kimilerinde gözlerde bir feri sönmüşlük hali var. Neden?

Önceki yazımda sonuç muhtemelen gri çıkacak demiştim. Gri aynı zamanda diplomasinin dili olarak söylenir, buna da atıf yapmak istemiştim. Tam da diplomasinin meydan savaşı oldu. Bu bir kaç gün, diplomat yetiştiren okullardaki öğrenciler için sanırım bulunmaz bir ders pratiği idi. Sonuçları açısından ise emekli diplomatlar için de eski performanslarını konuşturacakları bol malzeme.

Sorun da burada zaten. Çoğu yazar harıl harıl Müzakere Çerçeve Belgesindeki formülleri didikliyor, anlamını ve ne alıp ne verdiğini bulmaya çalışıyor. Yanlış anlaşılmasın elbette bu kötü değil yapılmalı, yapılacak fakat ilk olarak şunu unutmayalım: Belge hatta belgelerdeki formüllerin çoğu uzlaşma formülü hatta bazıları sırf karşı tarafın gazını almak için söylenmiş içi boş sözler. Boş ama önemsiz demiyorum, eğer ayağınız sürçerse bu formüller, içine düşeceğiniz çukurlardır aynı zamanda. Ama unutmayalım söz zamana bağlıdır. Nostradamus kehanetleri gibi şimdi bunların şifrelerini çözmeye uğraşmak bana çok anlamlı gelmiyor, diplomat olacağız neredeyse hepimiz. Bu da yapılmalı, incelenmeli ama asıl önemli olanın üstü örtülmeden yapılmalı. Peki nedir asıl önemli olan?

Öngörülebilir ülke olmak

Dışişleri Bakanı Sayın Abdullah Gül, sonuç belli olur olmaz yaptığı basın toplantısında sonucu kanımca çok güzel açıkladı, önemli mesajlar verdi, çok iyi bir performans gösterdi, (fakat Mecliste Sayın Baykal’a neden öyle hırçın davrandı anlamadım doğrusu ve çok yanlış buldum). Altını çizdiği noktalardan benim çekip aldığım ve şimdi altını çizmek istediğim şey, artık “öngörülebilir bir ülke olduk” sözüdür. İyi de bu ne demektir?

Aslında “öngörülebilir ülke” olma AB literatüründe geçen önemli bir kavramdır, esas olarak siyasi ama yalnızca siyasi olmayan, ekonomik, sosyal ve kültürel boyutları da içeren bir kavram. Ülke tipolojisiyle ilgili bir şey. Basitçe söylersek “güvenilebilir” ülke olmak, yani biz ne dersek yapar anlamında Amerikanvari kölece güven değil bu, hayır dediğinde de neden dediği anlaşılabilir anlamında güvenilebilir, yani neyi neden yaptığı bilinebilen, yarın ne yapacağı kestirilebilen bir ülke olma demektir. Ekonomisi az çok nereye gider kestirilebilir olmaktır. Tersten okursak akşam yattığımızda yarın sabah ne olacak diye sorulmayan bir ülke olabilmeyi anlatır.

Öngörülebilir ülke olmak çift taraflıdır tek taraflı değil. Türkiye AB’nin çıkarlarını da düşünecek kendi çıkarlarını da. AB de aynısını yapacak. Ortak çıkar gözetiliyor mu, aranan budur. Eğer 17 Aralık’ta Başbakan, muhalefetin dediğini yapmış olsaydı, rest çekip dönseydi, Türkiye AB’nin iç sorunlarını hiç dikkate almamış yalnızca kendi çıkarları açısından bakmış olacaktı. Büyük bir soğukkanlılık ve dirayet gösterilerek böyle yapılmadı. 3 Ekim’i bu nedenle kazandık. Hatta tersi oldu, öngörülebilir olmayan davranışı esas AB gösterdi, kendi iç sorunları nedeniyle son saniyeye kadar karar alamaz durumda kaldı. Türkiye o noktada da esneklik göstererek öngörülebilir ülke olduğunu bir kez daha kanıtladı. Fakat aynı zamanda son saniyelerde de olsa, durumu kurtardı ve AB de kazandı bunu. Burada bizi ilgilendiren başka önemli bir yan var.

Güle güle 12 Eylül

Gül’ün uçağının kalktığını duyduğumda gerisini artık beklemedim. İçimden hem ona hem de bir başka şeye sevinçle güle güle dedim. Aynı saniyelerde Gül, Türkiye için, halkımız için tarihin daha iyi bir gelecek ufkuna uçarken onunla ters yönde bir başka şey ise, çöp arabasıyla tarihin çöplüğüne giden yolculuğuna başlamıştı. Sevinçle güle güle 12 Eylül, 12 Eylüller dedim.

3 Ekim bana göre budur. İşte bu nedenle öngörülebilir ülke olma esas olarak bizler, bizim toplumumuz ve halkımız için önemli. Her şey bir yana artık tank sesleriyle uyanmayacağız. Artık gece yarısı kapımız çalındığında yüreğimiz hoplamayacak, gelenin başka şey değil bir tanrı misafiri olduğunu düşüneceğiz ilkin. Öncesini bırakıyorum en az yirmi yılını bu baskı rejimi ve onun gölgesinde geçirmiş bir ülke için az şey mi bu ? Öngörülebilir olmak, tüm diğer şeyler, ekonomik, siyasi istikrar bir yana 12 Eylül hukuku değil, uluslararası insan hakları hukukuna bağlı bir devlet olabilmek demektir. Şu anda olduk mu, hayır. Orhan Pamuk’a şimdi bir de Hırant Dik yargılanması eklendi. Ama en azından çözümü öngörebilme koşullarına sahip olduk.

Bu nedenle 3 Ekim kağıtlarını didikleyelim tamam ama boğuntuya da getirmeyelim. Gözümüzde bir ışık parlayarak yapalım bunu. Tam üye olacak mıyız olmayacak mıyız bu önemli ama eskisi kadar değil. Boşluklar, belirsizlikler yok mu, var; zorluklar yok mu tonlarca. Ama toplamında demokratik değişim için daha sağlam bir zemine oturduk mu? Kim hayır diyebilir?

Ve sayın Baykal, sen istersen sevinme ama bırak da biz sevinelim, şu toplumun onlarca yıldır birlikte sevindiği oldu mu hiç, hatırlayabiliyor musun? Çocuk değilim diyorsun keşke olabilseydin o zaman tahtadan yapılmış oyuncak atımızın sevincini duyabilirdin.

(REFERANS – Nabi YAĞCI – 10.10.2005)

“İncisini kaybeden istiridyeler” RIK’te ve BRT’de tartışılacak

Gazeteci-yazar Sevgül Uludağ’ın, YENİDÜZEN ve ALİTHİA gazetelerinde çıkan, Kıbrıs’ta kayıplar, toplu mezarlar ve ölümün kıyısından dönenlerle ilgili röportaj ve araştırmalarını içeren “İncisini kaybeden istiridyeler” başlıklı kitabıyla ilgili olarak BRT ve RİK2 program hazırladı...

Bu akşam (12 Ekim Çarşamba) saat 19.00’da, RİK2’de “BİZ” programında kitapla ilgili soruları yanıtlayacak olan Sevgül Uludağ, 16 Ekim Pazar akşamı da saat 18.30’da BRT’de yayımlanacak olan “Yaşama Dair” programının konuğu olacak. Yogül Ertaç ve Neşe Ergüçlü’nün hazırladığı programda, Uludağ, kitabı ve yaşamıyla ilgili soruları yanıtlayacak.

(Kıbrıs Alternatif Haber)

ZAMAN

Yeni dostluklara doğru

Herkül MİLLAS

Eski dostlukların bir gün gelip bozulması üzücü olmasına üzücü de bunların bir zamanlar hangi temel üzerinde kurulmuş olduklarını bir türlü anlayamamamız da o oranda düşündürücü.

Hepimizin başına gelmiştir sanırım. Bir çocukluk ya da gençlik arkadaşınızla bir gün gelir aranız açılır, ilişkiler krize girer. Daha kötüsü artık eski dostun savundukları, yanlış bir yana, anlamsız bile gelir. Herhalde karşı taraf da sizin görüşlerinizi artık benimsememektedir. Bunu düşünürsünüz ve bu da sizi ayrıca üzer. Eskiden yol arkadaşı, mücadele yoldaşı, düşünce birliği içinde olduğunuz biriyle karşı kampta bulursanız kendinizi bunun üç açıklaması olabilir: Ya o çok değişmiştir, ya siz ya da her ikiniz de. Ama her üç şıkta da bu dostluğun siyasi bir temel üzerinde kurulmuş olduğu düşüncesi geliyor akla.

Kolay harcanmayacak dostlar

Kimliğimi oluşturduğum çevrem ve dönem 1960’lı yılların sol kesimiydi. O zamanlar edindiğim bazı dostlar benim hâlâ en yakınlarım; gözbebeği gibi korur ve kaybetmemek için bilinçli bir çaba gösteririm. Dostlar, kolay harcanmayacak ender nimetlerdendir. En azından benim için. Ama bazı başka dostlarla aramızdan kara kedi geçti. Bu kedinin ‘siyasi’ olmasıdır canımı sıkan. Siyaset açtıysa aramızı ‘bizim dostluk da siyasi bir ittifaktan başka bir şey değildi mi’ diyeceğiz? Şu anda yaşadığımız anlaşmazlık temelde günlük politikayla ilgili: AB’ye bel bağlamak saflık ve ihanet mi, parlamenter sistemin her durumda işlemesini savunmak kötü niyetli bir komplonun yan ürünü mü? Tüm insanları eşit algılamak ve herkesin, dini ve etnik inancı bir yana, keyfince yaşamasını -evet, bu çarpıcı ‘keyif’ kelimesini bilerek kullanıyorum- savunmam aramızı açmamalıydı diye düşünüyorum. Dostlukların bu denli kişiliklerimizden uzak ve siyasi olmalarının anlaşılması sarsıcı bir deneyim. O eski dostluklara günlük çekişmelerin çok daha ilerisinde bir değer biçerdim. Ortak olan ve paylaştığımız etik, estetik, hatta metafizik kimi inançlarımız vardı gibi gelirdi bana.

Gençken emperyalizme ve Ortak Pazar’a (o yıllarda AB’nin adı buydu) karşı çıkmış ve ‘bağımsız Türkiye’ için sol safta yerini almış bir gencin artık bu davayı temel öncelik saymamasını döneklik ve şaibeli ittifak sayanı nasıl teskin edebilirim? Dünyanın hızla değişmekte olduğunu, eskiden yürürlükte olan uluslararası ideolojik projelerin bugün ne savunucusu ne de gerçekleşme şansı kaldığını söylesem eskiye benden daha bağlı birini inandıramam ki. Hâlâ eski mücadeleyi sürdürenlerin yüzünde yel değirmenlerine saldıran eski tip trajik şövalyeler gördüğümü, onlar gibi olmak istemediğimi söylesem bir şey ifade eder mi bir Sanço Pança’ya?

Belki de bizi bir araya getiren ve dostlukları oluşturan projeler hiçbir zaman ‘ortak’ değildi. Birileri sola çok daha uluslararası ve evrensel bir anlayışla sığınmıştı; başkaları bu aynı yolu ‘ulusu’ kurtarmak için seçmişti. Birlikteliğimiz geçiciydi, bir yanılgıydı. Ben örneğin entegrasyondan yanaydım; başkaları yabancı kuşkusu içeren bir içe dönüklükten ve dışlamaktan yana. ‘Bağımsızlık’ mutlu bir dünya için ilk adımdı kimimiz için, başkaları için son duraktı. Aynı trendeydik; ama ineceğimiz durak başkaydı. Belki bu yüzden AB durağına bel bağladım şimdi. Ya da başka ve bilemeyeceğimiz nedenlerden ayrıldı yollarımız. Hiç olmazsa, diye düşünürüm arada, aşırılıklardan kaçınsak, bağnazlıkla hasım saydığımıza böylesine kırıcı laflarla saldırmasak, terbiye sınırlarını zorlamasak ve yolda karşılaştığımızda selamlaşabilsek. Kim bilir, belki ileride başka bir platformda bir araya geliriz. Nasıl bakacağız o zaman birbirimizin suratına bunca çirkeften sonra?

Dostluklara yeni boyut

Ama bu bozulan dostlukların boşluklarını yeni ‘ittifaklar’ ve arkadaşlar dolduruyor. Bu da işin sevindirici ve umut verici yanı. Özellikle Avrupa Birliği sürecinde yeni dostluklar bambaşka bir boyut edinecek. Bu dostlar artık yalnız yakın çevremizden, mahallemizden, köyümüzden, kentimiz ve yurdumuzdan olmayacak; onlarca ülkeden dostlar edineceğiz. Bizi sayan ve bize kucak açan, bizim gibi hayal kuran insanları artık birçok ülkede bulacağız. Başka bir çerçevede, yeni idealler ve projeler çerçevesinde yeni dostluklara doğru seyredeceğiz. Daha kucaklayıcı (entegre eden) bir anlayışla. Zaten eski dostlukların çözülmesi biraz da bu yeni çerçevenin oluşmasıyla ilgili. Yeni koşullara ayak uyduramayanlar ve ayak uydurmayı zararlı sayanlar kendi yollarına devam edecekler. Onlar bazı konularda benden tutarlılar; altmışlı yılların diliyle konuşuyorlar. (Bazı konularda ben daha tutarlıyım; içe dönük ve dışa kapalı olmadım.) Onlar da başka ülkelerde kendilerininki gibi bir iç dünyası taşıyanları, onlar gibi düşünen ve hissedenleri bulacaklar. Ve yeni dostluklar kuracaklar: birbirlerinden uzak durmayı ortak bir projeye dönüştürerek. Geçenlerde Avrupa ‘Birliği’ içinde olmayı istemeyen Türk solunun bir kesimi ile ‘inançlı’ sağının Yunan Komünist Partisi ile birlikte ortak eylem yaptıklarını duyunca pek şaşırmadım. Her yanda dostluklar bitiyor (İki anlamda ‘bitiyor’: Yani hem son buluyor hem de filizleniyor).

Gazetelerde saldırgan ve hırslı üslupla görüş açıklayanları izlerken bunlar geldi aklıma. Bir de soru: Siyasi ittifak türü dostluklardan başka bir dostluk umut edemez miyiz? On yıllarca dostluğumuzu sürdürdüğüm arkadaşlarımı gözümün önüne getirince böyle bir olanağın olduğunu düşünüyorum. Ama bu dostlarımın bir iki özelliği var. Egoları oldukça dengeli. Sürekli ‘ben’ demeyenlerden. Ayrıca hepsinin esprisi var, gülen ve hele kendileriyle de gülen insanlar. Dünyaları da siyasetle sınırlı değil. Ve en önemlisi ‘olgun’ kimseler; çünkü durumların geçiciliğini ve bu yüzden hırslarının anlamsızlığını da kavramışlar. Sanırım bağnaz olmayan kimseler demek istiyorum. Benim eski ve yeni dostlarım bol bol gülümseyen kimseler.

(ZAMAN – Herkül MİLLAS – 11.10.2005)

POSTA

Rumlar istediğini elde edemedi, ancak...

Mehmet Ali BİRAND

Bugüne kadar sadece bizim ne kazanıp ne kaybettiğimizi tartıştık. Oysa bu bilançoyu yapması gereken Kıbrıs Rumlarıdır. Papadopulos‘un izlediği politikalara bakınca, son derece ilginç sonuçlarla karşılaştım. Rumlar bugünkü durumlarından memnun olmalılar mı, sorusunun ucu çok açık.

Türkiye’nin AB ile müzakere sürecinde yaşanan pazarlıkların orta yerinde sürekli şekilde Kıbrıs vardı. Bu, üye ülkelerin Kıbrıs sorununun çözülmesine verdikleri önemden kaynaklanmıyordu. Türkiye ile müzakerelere karşı çıkıyorlarmış gibi bir iç politika mesajı vermek isteyen ülkeler, Kıbrıs sorununu kullandılar. Rumlara olan hayranlıklarından değil, kendi politik yaklaşımlarını tatmin etmeye çalıştılar. İşlerine geldiği oranda Rum yönetimini kışkırttılar, çıkarları bozulduğunda da Papadopulos’u sattılar.

Örnekler ortada…

Papadopulos, 17 Aralık 2004 doruğuna, Türkiye’yi köşeye sıkıştırıp resmi tanınmayı sağlamak ve böylece masada önemli bir kazanç elde edebilmek için gelmişti. İdeal bir fırsat yakalanmıştı. Türkiye mutlaka müzakere tarihi almak istiyordu. Brüksel doruğu başlarken, Papadopulos durumdan memnundu. Önemli ülkeler (başta Fransa olmak üzere) destek veriyorlar ve Rumlara Türkiye’den, resmi tanınma yolunda bir ödün koparabilecekleri mesajını yolluyorlardı.

Türkiye Brüksel’de bu adımı atmadı.

Görüşmeler kopma noktasına kadar gelince, bu defa Kıbrıs’ı destekleyenler geri adım attılar ve Papadopulos’a beklediğini vermediler.

Hemen hemen aynı durum 3 ekim’de tekrarlandı.

Rumlara yine heveslendirildiler. Hele Fransa, Yunanistan ile ters düşme pahasına, Kıbrıs sorununu ön plana çıkarttı. Müzakere Çerçeve Belgesine, özellikle limanları açılması ve resmi tanınma konularında bazı maddeler koydurttular.

Türkiye yine ayaklandı ve itiraz etti.

AB son dakikada, Türkiye’nin tepkisini yine dikkate aldı. Belgeye giren cümleler esnekleştirildi. Resmi Tanınma koşul olmaktan çıktı, Limanların açılmasına müzakere yolu açıldı ve nihayet NATO’da veto hakkından vazgeçmesi koşulu geri alındı.

Papadopulos bütün bu gelişmelerden beklediği gibi somut sonuçlar elde edemedi, ancak eli boş da dönmedi. Türkiye’yi müzakereler süresince sıkıştırabileceği imkanlara kavuştu.

Ancak dikkat etmek gerekir.

Kıbrıs eline geçirdiği bu olanakları ancak ve ancak, diğer AB ülkelerinin izin verdiği oranda kullanabilecektir. Herkes konjonktüre göre hareket edecek. Eğer Türkiye’yi sıkıştırmak isterlerse, Kıbrıs’ı kışkırtacaklar. Eğer rüzgar Türkiye’den yana eserse, o zaman Kıbrıs’ı susturacaklar.

Büyük politika bunu gerektiriyor.

Küçük veya fakirseniz bazı faturalar ödetiliyor...

KIBRIS İLE ÜYELİK ARASINDA TAM BAĞ KURULDU

Papadopulos, Annan planı döneminde riskli dahi olsa önemli bir stratejik karar almıştı. Planı reddetmedi, ancak referandumda HAYIR oyu verilmesi için toplumunu kışkırttı. Sonucunda da yüksek oranlı bir red kararı çıktı. “Ne yapalım, halk bunu istiyor.Demokrasi budur.” diyerek, hem Annan planından kurtuldu, hem de AB’ye tam üyeliğini riske atmadı. Özellikle, Türk tarafındaki Denktaşgiller, Papadopulos’a -bilerek veya bilmeyerek- büyük destek verdiler. Kendi kazdıkları tuzağa düştüler. Eğer, 2003 veya 2004’te Anan planını ilke olarak kabul ettiklerini açıklasalar, Papadopulos AB tam üyeliğini kaçırabilirdi. Denktaş’çılar, Rum yönetimine -hatalı bir pas verip- gol attırdılar.

Papadopulos, ilk başlarda karşılaştığı ters tepkilerin uzun sürmeyeceğini ve sonunda tam üyeliğin nimetlerin yararlanacağını hesaplamıştı.

Kısa vadede bu hesabı da doğru çıktı.

Ancak uzun vadeli baktığımızda, Papadopulos stratejilerinin büyük riskler taşıdığı yavaş yavaş ortaya çıkıyor.

1) Kıbrıs sorununun çözümü artık, -eğer bir mucize gerçekleşmezse- Türkiye’nin tam üyeliğine bağlanmıştır. Yani 10-15 yıllık bir sürece yayılmıştır.

Türkiye tam üyeliğini kesinleştirdiği oranda adım atacak, tam üyelik uzaklaştıkça çözüme yanaşmayacaktır.

2) Referandum sonucu, Rumların Türklerle birlikte yaşamak istemediğini ortaya koymuştur. Hele bundan sonra geçecek 10-15 yıllık bir zaman dilimi, bölünmeyi daha da yerleştirecektir.

Türk tarafı da tüm hesaplarını artık Kuzey ve Güney Kıbrıs hesabına göre ayarlıyor.

Özetlemek gerekirse, Papadopulos kısa davedede bazı kazançlar elde etti, ancak adanın bölünme riskini arttırdı.

(POSTA – Mehmet Ali BİRAND – 11.10.2005)

ANKA

*** Kıbrıs Cumhuriyeti ABD Büyükelçisi:

“İstesek Türkiye'yi veto ederdik''

Kıbrıs Rum Kesimi'nin ABD Büyükelçisi Euripides Evriviades, iki kez Türkiye'yi veto etme şanslarını olduğunu ama yapmadıklarını belirtti.

Euripides Evriviades, Washington Times gazetesinde yayınlanan yazısında, keendisine pek çok kez neden Türkiye'yi veto etmediklerinin sorulduğunu savundu. Türkiye'nin AB üyeliğini veto etme için iki kez fırsatları olduğunu ama yapmadıklarını ifade eden Evriviades, "Kıbrıs, AB yolunda Türkiye'ye iki kez onay verirken, geçmişe dönüp bakması için ek çok sebebi vardı. Ancak Türkiye'ye daha yapıcı yollarla uzanmak istedik" dedi. Evriviades şimdi de Türkiye'nin AB'nın bütün yükümlülüklerini yerine getirmesi gerektiğini belirtti.

"TÜRKİYE'NİN İŞGALİ DÜŞMANCA"

Türkiye'nin "35 bin askeriyle düşmanca işgalini sürdürdüğünü" belirten Evriviades, Türkiye'nin ilgili bütün insan haklarını ihlallerini gerçekleştirdiğini savundu.

Kıbrıs Rum Kesimi'nin ABD Büyükelçisi, Türkiye'nin bütün uluslararası örgütlere üyeliklerini de engellediğini ifade etti.

Türkiye'nin Ankara Antlaşması'nın ardından yayınladığı deklarasyonu da "provoke edici" olarak nitelendiren Euripides Evriviades, Erdoğan'ın Kıbrıs konusundaki sözlerine de atıfta bulunarak "Bu ve diğer provokasyonların ardından bazıları Kıbrıs'ın Türkiye'nin AB üyeliğine verdiği desteği sonlandırmasını teklif etti ancak benim ülkem Türkiye'ye bir kez daha dostluk elini uzattı" dedi.

Euripides Evriviades'in yazısında, "Aday bir ülkenin bir AB üyesi ülkede işgal kuvvetleri bulundurması ve varlığını reddetmesi AB ülklerine bağlayan değerlerle uyuşmaz" ifadeleri yer aldı.

Evriviades, Kıbrıs'taki yeşil hat için de "utanç hattı" tanımlaması yaptı.

"AB KIBRIS SORUNUNU TERK ETTİ"

Öte yandan Washington Times gazetesinde yayınlanan bir başka haberde, Kıbrıs'ı ziyaret eden Avrupa Parlamentosu adına konuşan Josep Borrell'in "Bizden sihirli bir çözüm beklemeyin" sözyleri aktarıldı.

Andrew Borowiec imzalı haberde Kıbrıslı Rumlar'ın AB'den Türk askerlerinin adadan çıkmasına yardım etmeleri yönündeki beklentiyerine karşılık olarak Borrell'in "AB'nin şapkadan tavşan çıkaracak sihirli bir gücü yok" dediği belirtildi.

Haberde, "açıklamanın tonunun" Kıbrıslı Rumlar için büyük bir sürpriz olduğu belirtildi.

Kıbrıs sorununun bir Avrupa sorunu haline dönüştüğünün bilindiği belirtilen haberde, AB yetkililerinin sorunun çözümünün açıkça Türk ve Rum taraflarının elinde olduğunu belirttiği ifade edildi.

(ANKA – 11.10.2005)

RADİKAL

Keşke tek zorluk Kıbrıs olsa

Murat Yetkin

Dokuzuncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, pazar günü CNN Türk için hazırladığımız 'Ankara Kulisi' programının çıkışında, "Bakın en büyük zorluk Kıbrıs konusunda çıkacak" dedi; "Onu aştık mı, diğerlerini de aşarız, morali bozmamak lazım ama, en zoru Kıbrıs olacak."

Demirel'in söylediği, zaten Türkiye'de Avrupa Birliği ile ilişkiler konusunda biraz kafa yoranların ortak görüşü.

Önceki akşam Dışişleri Bakanı Abdullah Gül ve AB Müzakerecisi, Hazine Bakanı Ali Babacan'ın Dışişleri ve Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) uzmanlarıyla yaptığı toplantıda özel olarak Kıbrıs konuşulmamış; daha çok teknik konulara girilmiş. Ancak dünkü Bakanlar Kurulu toplantısında ve ardından Gül ve Babacan'ın Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'le yaptığı bilgilendirme toplantısında Kıbrıs da konuşulmuş.

Konuşulması da doğal. Kıbrıs Rum Cumhuriyeti'ni, diğer 9 yeni AB üyesiyle birlikte 1963 Ankara Anlaşması'na dahil edecek ek protokol, yakında hükümet tarafından onaylanması talebiyle TBMM'ye sunulacak. Ne kadar yakında? Geçen hafta Türkiye'de yoğun temaslarda bulunan AB Genişleme Sorumlusu Olli Rehn, olabildiğince çabuk onaylansın istiyor. Başbakan Tayyip Erdoğan, "Ne zaman gerek duyarsak" diyor. CHP lideri Deniz Baykal ise hükümetin 29 Temmuz'de ek protokolle birlikte, aynı kapak yazısı altında ilan ettiği "Kıbrıs Cumhuriyeti'nin KKTC üzerindeki egemenliğini tanımıyoruz" (ki kamuoyunda 'Kıbrıs Cumhuriyeti'ni tanımıyoruz' olarak biliniyor) deklarasyonu ile birlikte oya sunulmasını istiyor. Bunun AB ile ilişkiler açısından ne kadar hukuki bir sonucu olacağı tartışmalı ama, hükümeti siyasi olarak biraz daha zorlayacağı tartışmasız.

Kıbrıs basınında yazan doğruysa, Nicosia (Lefkoşe'nin Rum yarısını tanımlamak için belki kendilerini çağırdıkları adı kullanmak daha doğru) her an bir gemilerini, sırf krize yol açıp Ankara ile Brüksel'i karşı karşıya getirmek amacı ile Türkiye'nin herhangi bir limanına yollayabilir. Ya da daha çabuk seyredecek bir krize yol açmak üzere bir yolcu uçağını, diyelim bir acil durum inişi için bir Türk havalimanına yönlendirebilir.

Ankara, aslında liman ve havaalanlarının Kıbrıs Rum araçlarına açılması için, örneğin siyasi tanıma benzeri bir katı tutum içinde değil. Ama önce Kıbrıs Türklerine yönelik ambargonun da kalkmasını, AB'nin ekonomik izolasyonu sona erdireceği kararını, sembolik düzeyde de olsa uygulamaya başlamasını istiyor.

AB'de ise siyasi hava değişiyor. Almanya'daki sosyal demokrat-yeşil koalisyonunun başındaki Gerhard Schöder, iktidarda olduğu sürece Türkiye'nin AB üyeliğini destekledi. Muhalefetteki Hıristiyan Demokrat Birlik (CDU)/Hıristiyan Sosyal Birlik (CSU) ittifakının sert eleştirilerine ve "özel üyelik" taleplerine karşın destekledi. Ancak

18 Eylül seçimleri dengeyi bozdu. Gerçi aralarında Türkiye karşıtlığının da olduğu nedenlerle CDU lideri Angela Merkel zafer kazanamadı ama, seçimden birinci çıktı. Dün Merkel ve Schröder arasında varılan uzlaşma sonucu Almanya'da CDU/CSU ile SPD arasında büyük koalisyon kurulacak gibi görünüyor. Dışişleri bakanlığının sosyal demokratlarda olması Türkiye'ye bir nebze teselli verebilir. Ama seçim öncesi ABD başkentinde yapılan üst düzey değerlendirmeler haklı çıktı. (Radikal, 15 Eylül 2005) Artık Berlin'de ABD'ye daha yakın, Türkiye'ye daha uzak bir hükümet kuruluyor. Polonya'daki yönetimin de daha sağda ve ABD'ye daha yakın kurulmakta olduğu gerçeğiyle birlikte değerlendirildiğinde, bunun anlamı, Türkiye'nin AB ile ilişkilerindeki ABD ağırlığının artacağıdır. Yani ABD ile ilişkilerdeki kötüleşmeler, artık AB ile ilişkilerde de bir yansıma bulabilir.

Bunun üzerine bir de ocak ayından itibaren AB dönem başkanlığının Türkiye'ye çok da halisane duygular beslemeyen Avusturya'ya geçeceğini ekleyin. Gerçi dönem başkanlığı denge gerektirir ve İngiltere muhtemelen Avusturya'nın kendisine çektirdiklerini bir miktar hatırlatacaktır ama, örneğin Kıbrıs konusunda, ya da müzakere başlıklarının açılması konusunda Avusturya'nın Türkiye'ye çok müsamahkâr davranmayacağı söylenebilir.

İşlerin daha zorlaşacağı kesin. Hazırlıklı ve soğukkanlı olmak zamanı.

(RADİKAL - Murat Yetkin – 11.10.2005)

ALİTHİA:

“Hristofyas, utanmıyor musun?”

Alekos KONSTANTİNİDİS

Dimitris Hristofyas'ın, derin düşüncelere daldığı ve vicdanı ile

başbaşa kaldığı zaman, bu ülkede, bu Adanın sakinlerinde, Rum ve

Türklerde, şehirlerine geri dönecek olan onbinlerce Kıbrıslı Rumda neden

olduğu büyük zarar konusunda, AB üyeliğimizden önce Adanın yeniden

birleşmesini engelleyerek neden olduğu büyük zarar konusunda pişmanlık

duyup duymadığını kendi kendime soruyorum. Dimitris Hristofyas'ın, kendi

kendisiyle yalnız kaldığı zamanlarda, Adanın yeniden birleşmesini ve

nüfusun Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti içinde yeniden birleşmesini

engelleyerek, Kıbrıs'ın sakinleri, Kıbrıslı Rumlar ve Kıbrıslı Türkler

karşısında işlediği suçun farkına varıp varmadığını kendi kendime

soruyorum.

Bizzat Hristofyas, 14 Nisan 2004 tarihinde, bugün gerçek olacak olan

Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti ile ilgili olarak şunu söyledi: 'Kıbrıs

Annan Planı ile yeniden birleşiyor. Kıbrıs Cumhuriyeti tek egemenlik,

tek uluslararası kimlik ve tek vatandaşlıkla, Birleşik Kıbrıs

Cumhuriyeti adı altında iki bölgeli, iki toplumlu federasyona

dönüşüyor.'

14 Nisan 2004 tarihinde: Evet, 'Annan Planı ile Kıbrıs yeniden

bileşiyor.' O halde soruyorum: 'Hristofyas'ı aniden yeniden birleşmenin

aleyhine dönmesine ve AKEL üyelerini ve yandaşlarını, 'Kıbrıs'ı

birleştiren plana 'hayır' yanıtı vermeye çağırmasına' neden olan neydi?

Dimitris Hristofyas, işçilerin partisi AKEL'in lideri, gün gelecek hesap

vermek zorunda kalacaktır. Özellikle de partisinin işçilerine, onların

evlerine, mallarına, köylerine dönmelerini engelleme nedenlerini, gerçek

nedenlerini, izah etmek zorunda kalacaktır. AKEL yandaşlarını, çözüme ve

yeniden birleşmeye 'hayır' yanıtı vermeye çağıran Hristofyas, özellikle

de partisinin, işçilerin partisinin yandaşlarını şaşırttı. Bu suçun

sonuçlarından en çok etkilenen de bu kişilerdir. İşçilerin partisinin

lideri, şu anda Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti'nin yeniden inşa edilmesi

için birlikte çalışacak olan işçilerin, Kıbrıslı Rumların ve Kıbrıslı

Türklerin çıkarları aleyhinde tavır takındı. Hristofyas, yaptığı Ulusa

Sesleniş konuşması ile, BM'nin Annan Planı ile Kıbrıs Cumhuriyeti'ni

lağvedip, yerine delik deşik bir oluşum getirmeye çalıştığını iddia

ederek, Kıbrıs'ı birleştirecek olan Annan Planı ile darbe ve Türk

işgalini eşitleyen Cumhurbaşkanı Papadopulos'un bizi nereye götürdüğünü

şimdi bile anlamazmış gibi davranıyor. Hristofyas, herkesin, hatta

geçtiğimiz gün Avrupa Parlamentosu Başkanı Josep Borrell'in bile,

Kıbrıs'ın sadece Annan Planı ile birleştiğini tekrarladığını duyuyor,

ancak tezini bu felaket süreçten ayırmıyor.

Hristofyas, çözümsüzlüğün çözüm olduğunu düşünen ve ilgilendiği son

şeyin, Adanın yeninden birleşmesi olan kişiyi, Cumhurbaşkanlığına

getirmekten sorumludur.

Sonuç olarak soruyorum. Hristofyas, kendisi ve vicdanı ile başbaşa

kaldığı geceler, bu ülkeye, bu ülkenin sakinlerine, Kıbrıslı Rumlara ve

Kıbrıslı Türklere verdiği büyük ve düzeltilemez zararı düşünmüyor mu?

Bilinci, işçi bilinci ona şunu söylemiyor mu? Hristofyas, utanmıyor

musun?

“Güzelyurtlular, sizinle alay ediyorlar!”

Cumhurbaşkanı Tassos Papadopulos, Güzelyurt sakinlerinin geçtiğimiz gün

yaptıkları etkinliğe gönderdiği ve Ticaret, Sanayi ve Turizm Bakanı

Yorgos Likkikas'ın okuduğu mesajda, Güzelyurtlulara, 'müzakere

konumumuzun güçlendiğini', 'zorlukların bizi yormadığını' ve

'yorgunluğumuza ve hayal kırıklığımıza yatırım yapanların yanlış

yaptıklarını' 'çünkü, Kıbrıs halkının bitmeyen dayanma ve direnme

rezervi bulunduğunu' söyledi.

Etkinliğe katılan Güzelyurtluların, Cumhurbaşkanı'nın 'müzakere

konumumuzun güçlendiğinden' ve 'zorlukların bizi yormadığından' bahseden

mesajını duydukları zaman, onu alkışlayıp alkışlamadıklarını bilmiyorum.

Ancak şunu soruyorum: Orada bulunan Güzelyurtlular, eğer yorulmayan

Cumhurbaşkanı Papadopulos ve Dimitris Hristofyas, halkı, BM Genel

Sekreteri'nin çözüm ve yeniden birleşme ile ilgili planını reddetmeye

çağırmasalardı, bugün yürüyüşlerde yer almayacaklarını ve şehirlerinin

29 Ekim 2007 tarihinde geri verilmesini bekleyeceklerini düşünmediler

mi? Şu anda Güzelyurtluların bekledikleri hiçbirşey yoktur ve sadece

güçlenmiş müzakere konumumuz ve Cumhurbaşkanımızın zorluklardan

yorulmadığı konusunda boş sözler duyuyorlar.

Aynı zamanda, Güzelyurtluların bu işgal karşıtı yürüyüşlerinin anlamının

ne olacağını ve kimlere hitap edeceğini soruyorum. Papadopulos'un devlet

başkanından, topluluk başkanına dönüşmemesi için, BM Genel Sekreteri'nin

planını reddetmemiş olsaydık, Güzelyurt şehri, çitlerle çevrili Maraş

bölgesi ile ve birçok köyle birlikte sakinlerine geri verilecekti.

Şimdi, Papadopulos tarafından Güzelyurtlulara sunulacak tek şey,

güçlenmiş müzakere konumumuz ve bitmeyen dayanma ve direnme rezervidir.

Yorulmayınız, yürüyüşlerinize devam ediniz... Müzakere konumumuz

güçlenecektir...

Ancak Güzelyurtluların 25. işgal karşıtı yürüyüşünde çıkıp, onlara

'Kıbrıs Rum tarafının, diyaloğun yeniden başlaması girişiminin

üstlenilmesi ile ilgili önkoşulların yaratılması için, çetin bir şekilde

çalıştığını' söyleyen AKEL Genel Sekreteri ve Meclis Başkanı Dimitris

Hristofyas'ın cüretine hayranlık duymam gerekmektedir.

Geçtiğimiz gün, yani Pazar günü de yazdığım gibi Dimitris Hristofyas,

'evet' yanıtını sağlamlaştırmak için, 'hayır' yanıtı veriniz diyerek

yandaşları ile dalga geçerek, Kıbrıs'ın yeniden birleşmesini engelleyen,

on binlerce göçmenin mallarına ve evlerine geri dönmelerini engelleyen,

aynı zamanda Güzelyurt'un geri verilmesini engelleyen kişidir.

Güzelyurtluların etkinliklerinde onlarla dalga geçmesine (Kıbrıs Rum

tarafı, önkoşulların yaratılması için çetin bir şekilde çalışıyor) göz

yumdukları zaman, başlarına gelenler müstahaklarıdır.

(ALİTHİA – Alekos KONSTANTİNİDİS – 9-11.10.2005)

FİLELEFTHEROS :

“Normalleşme değil, çözüm istiyoruz”

Yorgos GEORGİU (DİSİ Mağusa Milletvekili)

Değişim hükümeti, milli davamızın çözüme ilişkin dinamik müdahale sözü

vererek, Kıbrıs halkının oyunu talep etti. Güven Artırıcı Önlemleri,

üçüncü Atilla ve işgal gücündeki boyunduruğun belirtisi olarak

lanetledi.

Önceki hükümeti, uzlaşmaz olarak suçladı ve yiğitlik tasladı. Şimdi bizi

yönetenler, birinci amaçlarının, Kıbrıs Cumhuriyeti'nin işgalci Türkiye

ile ilişkilerinin 'normalleşmesi' olduğunu söylüyorlar. Bu ilginç

terimin (normalleşme), değişimin yetkilileri tarafından kullanıldığı ve

yavaş yavaş inatçı somun pehlivanlarının amaç ve bayrağına dönüştüğü

açıktır. Aklı başında olan Kıbrıslı vatandaşlar, bu terimin masun

olmadığını biliyorlar. Bu, vatanımızın Türkiye tarafından işgali devam

ederken, işgalci ile ilişkilerimizin geliştirilmesi ve normalleşmesi

anlamına gelen çok yanlış ve tehlikeli bir terimdir. Normalleşmenin

anlamı nedir? Bazı kişilere göre mevcut status quo ile barışma mıdır?

Sınırlarımızın Ledra Palas, Beyarmudu, Akyar'a kadar vardığı fikri ile

hemfikir olmak mıdır?

Kıbrıs sorununun çözümü ile ilgili süreçleri uzak ve belirsiz bir

geleceğe havale ederek, 'şimdiki gibi bir çözüm' ile ilgili tercihlerini

gizlemeyen değişimin delikanlılarını biliyoruz. Acaba normalleşme terimi

ile bunu mu kast ediyorlar? Bu terim, çözümsüz Kıbrıs sorunu ile

birlikte, sözde normalleşmeyle bugün Kıbrıs'ta yaşanan, işgal oldu

bittilerini güçlendiren, vatanımızı basamak basamak bölünmeye götüren ve

Helenizmi küçülten bir dizi olay vasıtasıyla somut bir ifadesidir:

- Kıbrıslı Rumların mallarının, işgal bölgelerindeki inşaat

patlaması ile ucuza satılması.

- Mevsimlik işçi bahanesiyle yeni yerleşiklerin getirilmesi.

- Kalıcı hale gelen geçici önlemler (yeşil hat tüzüğü, Kıbrıslı

Türklerin işe yerleştirilmeleri).

- Kıbrıslı Türklerin, sahte devletin 'Devlet Oluşumuna' dönmeleri.

- İki toplum arasındaki güven uçurumunun genişlemesi.

Bizler, DİSİ Partisi olarak, güçlü ve temiz bir sesle, normalleşmenin

sadece Kıbrıs sorununun kapsamlı çözümü ve işgal askerlerinin ayrılması

ile mümkün olabileceği yönündeki tezi savunuyoruz. Türkiye ile iletişim,

diyalog ve temaslarla ilgili her adımın, işgal gerçeğini güzel gösteren

normalleşmeye değil, kapsamlı çözümün büyük milli hedefine hizmet etmesi

gerekmektedir. Kıbrıs'ın yeniden birleşmesi ile ilgili önkoşulları

yaratan normalleşmeye 'evet' diyoruz. Sahte devlet, sürekli olarak

yüceliyor ve değişim hükümeti, 'durum kontrol altındadır' diyor. Herşey

kontrol altındadır. Şöyle ki:

1. AB organları ile işgal bölgelerinin kurumsal temasları.

2. Kıbrıs'ın kuzey bölümündeki toplumun 'seçilmiş' temsilcileriyle,

Avrupa Parlamentosu Temas Grubu.

3. AB'nin sahte devletin temsilcileriyle (Talat, Soyer, Erel),

Kuzey Kıbrıs'ın temsilcileri olarak resmi görüşmeler yapması.

4. Avrupa Konseyi Parlamenterler Asamblesi'nin çalışmalarına,

Kıbrıs Cumhuriyeti'nin temsilcilerinin dışında, Kıbrıs Türk toplumunun

'seçilmiş' temsilcileri olarak gözlem yapma amacıyla katılım.

5. Sahte devletin, İslam Konferansı Örgütü Toplantısına 'Kıbrıs

Türk devleti' olarak katılımı.

6. Amerikan Kongre üyelerinin yasadışı havaalanı Ercan'a doğrudan

uçuş yapmaları.

7. Avrupalı vatandaşların, yasadışı Ercan havaalanına ve yasadışı

Ercan havaalanından uçuşlarının yasallaşması, aynı zamanda

Azerbaycan'dan özel havayollarının ilk uçuşu.

8. Büyük ülkelerin büyükelçilerinin, sahte başbakanlığa yaptıkları

resmi ziyaretler.

9. Sahte devletin yetkililerinin, büyük ülkelerin Dışişleri

Bakanları ile görüşmeleri.

10. State Department, Avrupa Komisyonu ve Foreign Office'in

açıklamalarıyla sahte devlette 'demokratik süreçlerin' tanınması.

11. BM Genel Sekreteri'nin UNFICYP'e sunduğu son raporda, iki

tarafın polis makamlarının eşitlenmesi.

DİSİ Partisi, bütün bu maddelerin işgal bölgelerinde 'bir devlet

varlığının varolduğunu tanımak' anlamına geldiğini düşünüyor. Bu, işgal

bölgelerindeki yeni oldu bittilerle, aynı zamanda sahte devlet ile AB

arasında doğrudan ticaret ile ilgili devam eden baskılarla bağlantılı

olarak kabul edilmez bir gelişmedir. Bu durum, Kıbrıs sorununun çözümünü

buzdolabına koyarak, çözümü zorlaştıracak alaşağı edilemez durumlara

götürecektir.

(FİLELEFTHEROS – Yorgos GEORGİU – 10.10.2005)

SİMERİNİ:

“Strateji ve çözüm zemini”

Yannos HARALAMBİDİS

Atina ve Lefkoşa, stratejiye ve amaca sahip olursa, Türkiye'nin AB ile

üyelik müzakerelerinin başlaması, Kıbrıs sorununda yeni bir dinamik

yaratabilir. Annan Planının geri dönüşü, kalıcı çözüm amacı değildir.

Annan Planının geri dönüşü, işgalin oldu bittilerinin güçlenmesi ve

yasallaşması anlamına gelmektedir.

Sonuç olarak, yeni bir strateji kurulmasında ve kurulacak olan bu

stratejinin önemi olabilmesi için, yeni verilerin gözönünde

bulundurulması gerekmektedir. Yani, Kıbrıs Cumhuriyeti'nin AB üyeliğini

ve Türkiye-AB üyelik müzakerelerinin başlamasını... O halde ortak nokta

AB'dir.

1. Atina ve Lefkoşa'nın stratejisinin tek beklentisi, Türkiye'nin

AB üyeliği ve komşusunun Avrupalılaşması değil, aynı zamanda Kıbrıs

sorununa Avrupai bir çözüm bulunması olmalıdır.

2. Avrupai bir çözümün bulunması için, öncelik olarak ortaya

konulması gereken şey, devlet sisteminin şekli değil, AB'nin temellerini

oluşturan demokratik ilke ve kuralların uygulanıp uygulanmayacağıdır.

Başka bir deyişle, özgür dolaşım, yerleşme, mal mülk edinme hakkı, iki

bölgeli federasyonun demokrasi karşıtı niteliğini oluşturan işgalin oldu

bittilerinin ve ırk ayrımlarının ortadan kaldırılması...

Mustafa Akıncı, birkaç gün önce, Kıbrıslı Türklerin, çözüm bulunana dek,

Kıbrıs Cumhuriyeti'nin kurumlarına geri dönmeleri ile ilgili bir öneri

yaptı. Eğer Akıncı'nın aklında, Kıbrıslı Türklerin 'Güneyde' Kıbrıslı

Rumlarla birlikte yönetmeleri, 'Kuzeyde' de yerleşikleri yönetmeleri

varsa, onun önerisi stratejik amacın konusu olamaz. Bu öneri, Annan

Planının diğer bir şeklini oluşturmaktadır. Burada, ihlal edilen

anayasal düzenin sağlanması değil, Kıbrıs Cumhuriyeti'nin lağvedilmesi

sözkonusudur.

Soru: Bizzat Türkiye, Avrupalılaşma sürecine başladığı zaman, Talat ve

Ankara, Avrupai bir çözümü reddetmek için hangi iddiayı ileri

sürecekler? Eğer bizim politikamız ve stratejimiz Avrupai çözüm yerine,

Annan Planının çözüm zemini olarak geri getirilmesinde, Kıbrıs

Cumhuriyeti'nin lağvedilmesinde ve Türk hegemonyamızın sonsuza dek

sürmesinde ısrar ederse, iddialarında onlara dayanak sunacağız.

(SİMERİNİ – Yannos HARALAMBİDİS – 10.10.2005)

ALİTHİA:

“Şimdi çözüm mü, yoksa yarın bölünme mi?”

Mihalis PAPAPETRU (EDİ Başkan Yardımcısı)

Türkiye, 42 yıl sonra, AB ile üyelik müzakerelerine başlıyor. Kıbrıs ve

Yunanistan olarak, bu tarihi sabırsızlıkla bekliyorduk. 15 yıldan

beridir, sabırlı bir şekilde, Türkiye'nin üyelik süreci ile, bu ülkenin

Kıbrıs sorununa ilişkin bazı yükümlülüklerini birbirine bağlayan yeni

bir stratejik amaç inşa ettik. AB ve Türkiye'nin üzerinde anlaştıkları

müzakere çerçevesi, rüyasını gördüğümüz ya da planladığımız şeyden çok

uzaktır. Bazı kişiler, 'madem ki Türkiye'nin müzakere çerçevesinde bu

kusurlar vardı, veto kullanmamız gerekirdi' şeklinde iddiada

bulunuyorlar. Bana göre bu politika, miyop ve çıkmaz bir politika

olacaktı. Bu politika, durumları iyileştirmemekle kalmayacak, aksine,

içinde bulunduğumuz tecridi uzatacaktı.

Kanunen, eğer politikamız uluslararası kamuoyunu ikna etseydi,

Türkiye'nin üyelik müzakereleri, Kıbrıs sorununun çözümü yönünde önemli

bir adım olacaktı. Eğer politikamız ikna etseydi, o zaman Türkiye,

müzakere çerçevesinde, Kıbrıs sorununda bazı adımlarla ve

yükümlülüklerle karşı karşıya kalacaktı. Ne yazık ki bugün, aksine,

müzakere çerçevesi Türkler için diğer konularda çok sertken, Kıbrıs

sorunu neredeyse tamamen yok oldu ve Türkler çözümsüzlük konusunda

kendilerini suçtan arındırılmış hissediyorlar.

Son aylar, Kıbrıs'ın, AB'nin uzlaşma alanı olduğunun bilincine

varmadığını ortaya koymaktadır. Küçük ve güçsüz bir ülkenin, gelişmeleri

faydasına olacak şekilde zorlama imkanına sahip olmadığının bilincine

varamadığımız görülmektedir. Aksine, küçük ve güçsüz bir ülke, ne kadar

eşit olsa da, davamızın sunulması için tek bir yöntem vardır. İkna eden

aklı başında bir politika izlemek... Ona müttefik ve uluslararası

dayanağı sağlayan bir politika... Bazı kişiler, AB üyeliğimizin, tek

başına yeterli olduğu ve veto hakkının bizi çok güçlü yaptığı yönünde

yanılsamalara sahiptiler. Avrupai çözüm ile ilgili filoloji ve gelecek

olan daha iyi günler ile ilgili olarak Cumhurbaşkanının verdiği sözler,

bu çerçeve içinde geliştirildi. Durumların şimdi farkına varıyorlar.

Bazı kişiler, ABD'nin Avrupa'da da büyük rol oynadığını daha yeni fark

ettiler. Bazı kişiler de, Avrupa treninin üzerinde hareket ettiği

rayların idealist yaklaşımlar değil, çıkarlar dengesi olduğunu daha yeni

anladılar.

Kıbrıs hükümetinin, Avrupai çevre içinde, çalışması gereken yöntemi

anlamadığı gün gibi ortadadır. Kendilerini rahatsız hissediyorlar, her

yerde, komplocular ve ezeli düşmanlar görüyorlar. Rakiplerimizin, yapay

olarak inşa ettikleri, sadece kriz ve sorun yaratan küçük üye devletler

görüntüsü ile ilgili izlenim, AB içinde zemin kazanıyor. Abartılı

sözümüz veto ile ilgili tehdidi aşmasa bile... Ne yazık ki, Kıbrıs

sorununun çözümünü engelleyen güç olarak nitelendiriliyoruz.

Büyük bir gecikme ile dahi olsa, Kıbrıs sorununun özü, yeniden sahneye

gelmelidir. En sonunda, gerçekten çözüm istediğimize ikna etmemiz

gerekmektedir. Ulusal Konsey'in, çözümün Annan Planı temelinde olması

gerektiği yönündeki kararına rağmen, ikna etmiyoruz. Bu yüzden, hükümet

ortaklarının kurmayları, her gün sözde çözüm zemini olarak kabul

ettiğimiz planı şeytanlaştırıyorlar ve küçümsüyorlar. Geçen yıl yapılan

referandumun, Kıbrıslı Rumlar için kabul edilebilir çözümün ne olduğu

ile ilgili yeni bir düşünce biçimini yarattığı açıktır. Bu çelişkilerin

terk edilmesi gerekmektedir. Kıbrıs Rum tarafının, durumları ivedi bir

şekilde, çözüm ile ilgili görüşmelerin yeniden başlamasına itmesi

gerekmektedir. Hükümetin, Türkiye'nin üyelik sürecinin onu çözüm için

ikna edeceği yönündeki öngörüsü doğruysa, yeni girişim ve müzakereler

olmadan bu baskıları nasıl kullanmayı bekliyor?

Sonuç olarak faaliyet zamanı yarın değil, şimdidir. Aksi taktirde

çözümün buzdolabına konulması, bölünme gibi kaçınılmaz olacaktır.

(ALİTHİA – Mihalis PAPAPETRU – 11.10.2005)

FİLELEFTHEROS:

“İlk cesaret verici mesajlar”

Kıbrıslı Türk lider Mustafa Akıncı'nın, AB'nin Türkiye ile üyelik

müzakerelerinin başlaması kararından hemen sonra, Kıbrıslı Türklerin,

Kıbrıs devletine katılmaları için sunduğu öneriler, geleceğe yönelik

olarak cesaret verici mesajlardır. İşgal bölgelerindeki bu sahne, herkes

tarafından kabul edilebilir, aynı zamanda işlevsel olan bir çözümün

bulunma umuduna yönelik olarak tamamen karanlıktır.

Akıncı, 1960 Zürih ve Londra Anlaşmalarına geri dönmeyi öneriyor ve

önerilerini, Türkiye'nin üyeliğine kadar, başka anlaşma ve planlardan

alınan unsurlarla, Türkiye'nin Kıbrıs Cumhuriyeti ile ilişkilerini

normalleştirilmesi meselesi ile zenginleştiriyor.

Önerilerde yer alan unsurlar, devleti ve siyasi liderliği

kaygılandırmaktan başka birşey yapmıyor. Kıbrıslı Türklerin, Kıbrıs

Cumhuriyeti'nin kurumsal örgütlerine yeniden katılımını, işgal

askerlerinin önemli sayıda Ada'dan ayrılmalarını, Maraş'ın, yasal

sakinlerine geri verilmesini, liman ve havaalanlarının ortak kullanımına

karşılık olarak, Türkiye'nin, Kıbrıs bandıralı uçak ve gemilerinin Türk

havaalanı ve limanlarına girmelerine izin vermesini önermektedir.

Bunlar, Kıbrıs Rum tarafının görüşebileceği olumlu unsurlardır. Ancak,

yaşadığı zorluklardan sonra, Kıbrıs Cumhuriyeti için, bu ülkede geriye

kalan tek koruma kalkanı olan emniyet sübapları isteniyor. Kıbrıslı

Türkler, kuzeyde işgal ve işgal rejimi devam ederken, devlet kurumlarına

yeniden katılacaklar mı? Kuzeyin egemeni ve özgür bölgelerin de ortağı

olacaklar mı?

Tehlikeler aşikardır ve herkesi kaygılandırmaktadır.

Kıbrıs Hükümeti, başlangıçta önerileri olumlu olarak karşıladı ve

herhangi bir karar alınmadan önce, ciddi bir incelemenin yapılacağını

ima etti. Herkesi ilgilendiren bir konu ile ilgili olarak, hem özgür

bölgelerdeki, hem de işgal bölgelerindeki bütün siyasi güçlerin

görüşleri dinlenmelidir. Aynı zamanda Kıbrıs sorununda, kalıcı ve

işlevsel bir çözümün bulunması ile, ilişkilerin normalleştirilmesi

yönündeki her faaliyetin büyük ölçüde bağlı olduğu Ankara'nın da

görüşleri dinlenmelidir.

(FİLELEFTHEROS – 9.10.2005)

SİMERİNİ:

“Gelişmelere önderlik edelim”

Nikos ANASTASİADİS (DİSİ Başkanı)

Müzakere çerçevesinin içeriğini ve karşı deklarasyon metnini

şekillendiren Lüksembourg kararları, önümüzdeki yıllarda içinde

bulunacağımız yeni siyasi sahneyi oluşturmaktadır. Yaptığımız

eleştirilerin ötesinde, hoşumuza gitse de gitmese de, önümüzde hepimizin

yaşaması gereken yeni siyasi koşullar olacaktır.

Şimdi karşı karşıya olduğumuz büyük görev, gelişmelere nasıl önderlik

edeceğimizdir. Kıbrıslı Rumların beklentilerine cevap verecek ve işgalin

sebep olduğu dramatik etkilere ve vatanımızın işgal ve bölünmesine nihai

bir şekilde son verecek, üzerinde anlaşmaya varılmış bir çözüm için

dinamik ve önkoşulları nasıl yaratacağımızdır. DİSİ'nin tezi, açık ve

tutarlıdır.

. Avrupa yolunu izleyen bir Türkiye, vatanımızın çıkarına

yöneliktir.

. Kopenhag kriterleri temelinde, AB ve Kıbrıs karşısındaki

yükümlülüklerini ve şartlarını yerine getiren ve Kıbrıs sorununun

kapsamlı çözümü için, sorumlu ve yapıcı bir şekilde işbirliği yapan bir

Türkiye istiyoruz.

DİSİ'nin stratejisi, Kıbrıs sorununun kapsamlı çözümünü, Türkiye'nin

üyelik müzakerelerinin ilerlemesinin merkezine koyuyor.

. Daha yukarda da belirttiğim gibi, görevimiz; Kıbrıslı Rumların

beklenti ve vizyonlarına cevap verecek bir çözümün garantörü olarak,

AB'nin katalizör rolünü oynaması için, Türkiye'nin Avrupa süreci ile

Kıbrıs sorununun yeniden ilişkilendirilmesi yönündeki gelişmelere

önderlik etmektir.

. Kıbrıs sorunu, Avrupa'nın da sorunudur. AB, Kıbrıs sorununun,

Avrupai verilere cevap veren ve bütün Kıbrıslıların, mantıklı ve haklı

beklentilerini içine alan kapsamlı bir çözümü ile ilgili yeni bir çabada

yoldaşlık etme sorumluluğuna sahiptir.

. AB'nin yardımı, stratejik avantajımızdır. AB'yi, üst düzeydeki

arzumuzu mümkün kılmak ve vatanın bölünmesi ve işgalin sona ermesi için

istiyor, ona ihtiyaç duyuyor ve onu harekete geçiriyoruz.

. Türkiye ile ilişkilerin normalleştirilmesi, sadece Kıbrıs

sorunundaki kapsamlı bir çözümle gerçekleşecektir.

. Türkiye ve Kıbrıs Türk liderliği ile, iletişim, diyalog ve

temaslar konusunda atılan her adım; kapsamlı çözümün önemli milli

hedefine hizmet etmelidir.

İşgalin ve bölünmenin gerçekliğini süsleyen ilişkilerin

normalleştirilmesi felsefesi ile uyuşmuyoruz. Sözde ilişkilerin

normalleştirilmesini öne çıkaran herhangi bir mantıkla hemfikir değiliz,

ancak Ledra Palas'a kadar olan sınırlarımızı belirleyen işlevsel bir

bölünme sessiz bir şekilde kabul edilmektedir.

Son zamanlarda kullanılan bu terim masum değildir. Bizim için kabul

edilemez anlaşmalar gizleyen, çok tehlikeli bir terimdir. Kıbrıs'ın

%37'sinin Türkiye tarafından işgali devam ederken; vatanımızın işgalcisi

ile ilişkilerimizi geliştirmeye çağrılacağımız bir terimdir.

Bu yüzden, mümkün olan en kısa zamanda, kapsamlı bir çözümün

bulunmasında ısrar ediyoruz. Çünkü sadece, haklı beklenti ve

taleplerimize cevap verecek, üzerinde anlaşmaya varılmış bir çözüm;

Kıbrıs'ın bölünmesine son verebilir.

(SİMERİNİ – Nikos ANASTASİADİS – 9.10.2005)

FİLELEFTHEROS:

“Ankara ve Talat’a yönelsinler!...”

Kıbrıslı Türklerin güçlendirilmesi ile ilgili Avrupa tüzüğünün yeniden

gündeme getirilmesi çabası, normal bir gelişme olarak düşünülmektedir.

Çünkü konu hala kapanmadı. Gerçekte, bu tüzükler masadan kaldırılmadı,

sadece bu tüzüklerin görüşülmesi askıya alındı, çünkü Türkiye ile AB'nin

üyelik müzakerelerinin başlaması ile ilgili kulis faaliyetlerinde

sorunlara neden olmak istemiyorlardı. Kısaca, Türkiye'nin Avrupa

sürecine etkisi olacak ve diplomatik uygulamalar için özellikle hassas

olan bir dönemde, Kıbrıs Cumhuriyeti'nin tepki göstermesini istemediler.

Türkiye'nin üyelik müzakerelerine başladığı şimdilerde, AB Dönem Başkanı

İngiltere'nin görevinin bitmesinden önce görüşmenin tamamlanması

amacıyla, bu konunun yeniden Avrupa organlarının gündemine getirilmesine

çalışılıyor. Kıbrıslı Türkler, Mehmet Ali Talat ve Ankara'nın

uygulamaları nedeniyle, finansman tüzüğündeki bütün ödeneklerini

kaybetme tehlikesi ile karşı karşıyadırlar. Çünkü bunun, doğrudan

ticaretle paket olarak ilerletilmesi konusunda ısrar ettiler ve etmeye

devam ediyorlar. Bu, AB'nin 26 Nisan 2004 tarihinde aldığı kararlarda

öngörülmemektedir. İşgal bölgelerinden ihracat yapılması ile ilgili

unsurlardan da ortaya çıktığı üzere, Türk tarafının faaliyetlerinin

amacı, Kıbrıslı Türklerin ekonomik açıdan güçlendirilmesi değil, işgal

rejiminin siyasi açıdan yüceltilmesidir.

Kıbrıs Cumhuriyeti, Kıbrıslı Rum ve Kıbrıslı Türkler arasındaki

ticaretin güçlendirilmesi için katkılar sağladı. Bu düzenlemeleri,

Kıbrıslı Türklerin yararına olacak yeni unsurlarla güçlendirirken; Yeşil

Hat ile ilgili tüzüğün değiştirilmesine razı olmuştur. Bu çaba, iki

taraf arasındaki alışverişleri hiç kolaylaştırmayan işgal rejiminde

değil, Kıbrıslı Türklerde karşılık buluyor.

Sonuç olarak, eğer tüzüklerin benimsenmesini ilerletenler, Kıbrıslı

Türklere yardım etmek istiyorsa; Yeşil Hat ile ilgili tüzüğün

değerlendirilmesine ve Ankara ve Talat'a yönelmelerinden başka seçenek

yoktur.

(FİLELEFTHEROS – 10.10.2005)

WASHINGTON TIMES

“Avrupa bölünmesi...”

Avrupa Birliği eğer gerçekten Amerika'nın "tek kutuplu" gücüne meydan okumaya niyetliyse, önünde uzun bir yol var. Birliğe üye ülkeler önce maliye bakanlıklarını birleştirerek işe başlamak zorundalar. Brüksel'deki bürokratlar Birliğin geleceğine tek bir açıdan baksalar da, Avrupalı halk başka fikirlere sahip olduğunu net bir şekilde göstermiştir. Birliğin en güçlü ekonomisi Almanya'da, başat partilerden hiçbirinin çoğunluk elde edemediği seçimler sonucunda dümene kimsenin geçememesiyle işler daha da karmaşık bir hale geldi. Büyük bir Avrupa süper devleti hayali yok olmaya başladı.

Kısa süre önce açıklanan ekonomik verilere göre, Birliğin altı büyük ülkesinden beşi geçen yıl, üye ülkelere ana mali kriterleri oluşturmak üzere 1990'larda oluşturulan AB Büyüme ve İstikrar Paktı'nın sınırlarını ihlal etti. Pakt, avroyu benimseyen ülkeler için bir ekonomik zemin sağlamak amacıyla oluşturulmuştu. İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya ve Polonya geçtiğimiz yıl, her ülkenin gayri safi yurtiçi hasılasını yüzde 3 oranında artırması gerektiği şeklindeki kuralını karşılamakta başarısız oldular.

Yunanistan yurt içi hasılasında yüzde 6.6'lık bir açıkla, anlaşmayı ihlal etmek konusunda bir rekora imza attı. 25 üyeden 10'nu da istikrar anlaşmasının maddelerini karşılamakta başarısız oldular.

Fransa ve Almanya paktı sürekli ihlal durumunda olduklarından geçen yıl anlaşmayı geçersiz kılmak için bir kampanya başlattılar. Bu ülkeler o kadar çok hedef ihlalinde bulundular ki, bu ülkeler müeyyide ile karşı karşıya kalabilirler. Ana sorun şu ki, AB'nin ekonomik hedefleriyle, ülkelerin beşikten mezara kamu hizmetlerinin finansmanı birbiriyle uyuşmuyor.

Şu aşamada ekonomik hedefler bu uyuşmazlık nedeniyle tutturulamıyor. AB üyeleri bazı harcamalarında kısıntıya gitmiş olsalar da, Avrupalı seçmenlerin büyük bir bölümü ulusal bütçeyle ilgili kararların her ülkenin kendi egemenlik kapsamına girdiğini düşünüyor. Egemenliğin savunulması şeklindeki doğal dürtü de AB deneyimi ile doğrudan çelişiyor.

Brüksel'in direktiflerine omuz silkilecekse, Birliği birarada ne tutacak? Pek tabii ki, mayıs ayında Fransa ve Hollanda'daki referandumlarda ölümcül bir darbe alan AB anayasası tutmayacak. AB seçmenleri, Almanya'daki seçimlerde görüldüğü gibi, egemenliğin ne kadarının Brüksel'e devredilmesi gerektiği konusunda değişen görüşler nedeniyle kendi aralarında kutuplaşmış durumda. Avrupa Birliği geçen pazartesi Türkiye ile resmen müzakerelere başlama kararına olan sadakatini ortaya koydu, ancak AB minimum on yıl başka bir karar vermeyecek. Bu noktada Türkiye'nin entegrasyonu en azından bazı üye devletlerdeki referandumlara konu olacak.

Avrupa Birliği peşpeşe gelen darbelerle cebelleşiyor. Üye ülkeler süper devlet doğrultusunda çaba sarfetmeden önce kendi ekonomik performanslarına odaklanmalılar.

(THE WASHINGTON TIMES – 10.10.2005)

*** Baraka Kültür Merkezi’nin anti-periyodik neşriyatı

“ARGASDİ” çıktı

Baraka Kültür Merkezi’nden yapılan açıklamada, “Argasdi” isimli kültür, sanat ve politika dergisinin çıktığı ve “50 Guruş”luk okur katkısı ile satışa sunulduğu bildirildi. Şimdilik aylık ya da haftalık gibi belirli bir periyodu olmayan derginin 2005-2006 sayısı, kültürel yaşamımız ve toplumsal sorunlarımızla ilgili makaleleri, barış ve dayanışma temalı haberleri, ekolojik sorunlar ve hayvan haklarına ilişkin yazıları, ayrıca şiirler, karikatürler ve öyküleri içeriyor. Argasdi, Küçük Kaymaklı’daki Baraka Kültür Merkezi Lokali’nden (22 85 880) temin edilebilecek.

ARGASDİ

“MİLLİ” İNSAN HAFIZASI

*** Bir toplumda meydana gelecek hafıza yitimleri bir bireyin hafıza yitimini açıklayacak şekilde açıklanamaz.

*** Kıbrıs’ta resmi evraklar hariç “Çatoz”a hiç “Serdarlı” demedik, Serdarlı deseydik eğer “Çatoz’da beygir osurtmak” deyimini nasıl öğrenecektik.

*** Yıl 2003, aylardan Nisan, Kermiya’nın Metehan olduğunu öğrendik. Arkadaşlar sordu:

-Be! Kermiya’nın ‘Rumca’ adı olmasın bu Metehan..!

Besim Baysal

Bir insanın hafızasını yitirmesi; hiç bir arkadaşını hatırlamaması, akrabalarını bilmemesi, hatta hafıza kaybından önce yaşadığı hiçbir şeyi anlamlandıramayarak, beyninde oluşan boşlukları tamamlayamaması...

Basitçe hafızasını kaybeden insan (mesela başına sert bir cisimle vurulmuş olabilir, bir kaza geçirmiş olabilir) adını hatırlamaz. Türk filmlerinin en önemli sahneleri bu insanlara çevredekilerin verdiği yeni bir adla birlikte şekillenir:

- Bundan sonra senin adın M.Türkcan ... olsun (veya K. Emrah’da olabilir.)

Daha sonra filmin kahramanı geçmişini arar durur:

- Benim annem, babam kim, ben kimim? gibi.

Bir türlü kimliğini oturtup hayatına devam edemez.

Filmin sonunda eski hayatına dair ipuçları yakalar, hafızasını kazanır ve hayatına devam eder.

Ancak bir toplumda hafıza kaybının oluşması ve toplumun böyle bir hafıza kaybından kurtulması bir film senaryosundaki kadar kolay açıklanacak birşey değildir.

Bir toplumda meydana gelecek hafıza yitimleri bir bireyin hafıza yitimini açıklayacak şekilde de açıklanamaz.

“1839’da Honduras’taki Kuzey Amerika Büyükelçisi John Llyod Stephens, Maya şehri Copan’ı Tanrıları ve her şeyiyle beraber elli dolara satın aldı.

1892’de New York yakınlarında, bir Iraques Kızılderili şefi eskiden beri sakladığı dört kutsal kuşağı sattı; tıpkı Copan fundalığında yükselen harabeler gibi, deniz kabukları ile işlenmiş olan bu kuşaklar da kollektif tarihi oluşturuyordu. General Henry B. Carrington onları yetmişbeş dolara satın aldı.

General Rafael Leonidas Turijillo Dominik Cumhuriyeti’ni beyazlaştırmak için 1937’de onsekizbin siyahı katletti, hepsi Haitiliydi; tıpkı büyükannesi gibi. Turijillo, Haiti hükümetine ölü başına yirmi dokuz dolar tazminat ödedi.

2001 yılında, Şilili General Agusto Pinochet suçları nedeniyle açılan pek çok davanın sonucunda, 3.500 dolarlık bir ceza ödedi. Ölü başına bir dolar.” (Satılmış Bellek, Eduardo Galeano, Zamanın Ağızları sf:258)

Bir toplum düşünün adını hatırlamayan, kim olduğuna bir türlü karar verememiş...

- Biz Türküg (acaba Türküz mü demek ister?)

- Biz Kıbrıs Türküyüg

- Kıbrıslı Türk müyüg neyig

- Kıbrıslıtürk yazsak daha iyi olacak... veya sadece Kıbrıslı, sadece Avrupalı vs. Ya da bunlardan hangisi, hangileri?”

Böyle bir toplumda bireylerin evini bile tarif etmekte zorlandığını düşünsenize:

- Kaymaklı Yolu... yok yok, Kemal Aşık Caddesi, Arif Ağa Sokağı No... Yok yok Şht. Ahmet İbrahim Sokak No:5, Kermiya değil arkadaşım! Metehan Metehan...

Çocuğuna bir türlü köyünün adını öğretemez:

- Nereliyig be baba biz?

-Bilelleliyig be oğlum. Der ama tabelada Göçeri yazar. (Nereden göç ettiyse bu köylüler?) Çocuk tam öğrenir, okul çağına gelince öğretmenine anlatamaz, vazgeçer.

Böyle şeyler bir topluma dıştan mı yapılır, mesela bir adamın kafasına odun vururlar da aklını yitirir ya onun gibi birşey...

Yoksa bir toplumda böyle bir sendrom içten mi oluşur, mesela adamın kaslı bir vücudu vardır da beynine az kan gider, gibi birşey...

Veya her ikisi de birden mi? Yani hem içten hem dıştan; kuvvete önem verdiği için akıl zaten zayıftır da kafasına da bir odun vururlar hiçbirşey kalmaz. Yani bir toplumun hafıza yitimi de buna benzer mi gelişir?

Kıbrıs’ta köylerin isimleri değiştirilmeye başlayalı yıllar oldu.

1958; o yılın adı (Daha ben doğmadan, zaten babam daha 10 yaşındaymış). Emirle Kıbrıs’a getirtilen T.C. asker ve bürokratları tarafından adına Türk denen insanların yoğun olarak yaşadığı yerleşim yerlerinin yüzlerce yıllık hatta birçoğunun da binlerce yıllık isimleri tek tek değiştirildi.

29 Mart 2005 tarihli Gündem Gazetesi’nde (Türkiye’de çıkar) şöyle bir haber:

“Köyümün İsmini Verin!

Elazığ'ın Keban İlçesi'ne bağlı 'Niskuşağı' Köyü'nün 1960'lı yıllarda isminin Aslankaşı olarak değiştirilmesinin kanuna aykırı olduğu kaydedilerek İçişleri Bakanlığı'na başvuru yapıldı. Başvuruyu yapan Av. Hamza Yılmaz, başvuru nedenini şöyle açıkladı: "Keban İlçesi'ne bağlı 21 köyün adı değiştirilirken, 9 köyün ismi ise Türkçe olduğu için değiştirilmemiştir. (Bizde Türkçe olanlar da değişti, misal: ‘Kuru Manastır’ köyünün adı ‘Çukurova’ oldu. y.n.) Aradan 45 yıl geçmesine rağmen biz resmi yazışmalar dışında köyün adını Aslankaşı olarak kullanmıyoruz. Bu isim değişikliğinin yasal değil ancak siyasal dayanağı vardır. Asimilasyon politikasına karşı olduğum için bu başvuruyu yaptım."

Elazığ Merkez İlçe'de 22, Palu İlçesi'nde 12, Maden İlçesi'nde 22, Keban İlçesi'nde 21 ve Hazar Bucağı'nda 12 olmak üzere toplam 89 köyün ismi 1960'lı yıllarda İl İdaresi Kanunu'nun 2. maddesinin "d" fıkrası olan "Ancak Türkçe olmayan ve iltibasa meydan veren köy adları, alakadar vilayet daimi encümeninin mütalaası alındıktan sonra en kısa zamanda dahiliye vekaletince değiştirilir" gerekçesiyle Türkçe isimlerle değiştirildi.

.........

Kıbrıs’ta da resmi evraklar hariç “Çatoz”a hiç “Serdarlı” demedik. Serdarlı deseydik eğer “Çatoz’da beygir osurtmak” deyimini nasıl öğrenecektik. (Merak eden M.Gökçeoğlu’nun Atasözleri ve Deyimler kitabına bakabilir) Ama köyümüzün adını da geri istemedik hâlâ...

1974 sonrası da normal bir süreç halini alan eski isimleri değiştirme harekatı devam edip gitmekte, kuzeyde kalan hemen hemen her köyün, mahallenin adı değişmiş durumda hatta şehirlerimizin bile böyle bir sorunu var:

Kimi köylere güneyde adı değişen köyün değişmiş adını koydular mesela 1958’de Köfünye köyünün adı Geçitkale olarak değişti, 1974’te bu köylüler kuzeye göç edip Lefkonuk köyüne yerleşince bu köye de Geçitkale dendi, anlatabildim?

Yıl 2003, aylardan Nisan, Kermiya’nın Metehan olduğunu öğrendik. Arkadaşlar sordu:

- Be! Kermiya’nın ‘Rumca’ adı olmasın bu Metehan..!

Bir dönem Karpaz bölgesine Karpaşa dediler, sonra da rahmetlik ... durumuna getirtilip Salamis Bay Hotel’in adı da Selami Bey Oteli olarak değiştirildiydi. Baf-GaziBaf oldu, Leymosun-Limasol. Lefkoşa’ya Lefkoşe dendi ısrarla. Mağusa renkten renge girdi; Magosa oldu, olmadı. Gazi Magosa oldu, o da olmadı Gazi Mağusa oldu. Oldu mu acaba?

1958’de Lefkoşa’nın Yenicami Mahallesi’nde oturan büyük dedem kahve (kahvehane) işleterek hayatını sürdüren kendi halinde bir adamdı. Liderliğin bir gecede aldığı kararla canını kurtarmak için uzun yıllar giydiği dizliklerinden, çoraplarından oldu... Neneme apar topar manto diktiler bir gecede. (Dizliği Türkler giyemezdi çünkü dizlik Gavur -Kıbrıslı Elenler kastediliyor- kıyafetiydi.)

Yani kıyafetler bir gecede değişti, tıpkı köylerin, şehirlerin adları gibi.

Bir gecede sindirildi, öldürüldü sendikacılar, solcular. Ayhan Hikmet’le Muzaffer Gürkan bir gecede vuruldu. Bir gecede devlet kurdu devlet bozdu bu liderlik.

Aynı dedem “Geceniz güzel geçsin” dermiş. 1972’de 69 yaşında aniden ve dizliksiz öldü.

Bizim gecemiz hiç güzel geçmedi ama ışıl ışıl bir sabaha hazırlanıyoruz hep birlikte, hafızamızı yitirmeden.

(ARGASDİ – Besim BAYSAL - 14.10.2005)

RADİKAL

AB'nin görmediği

Erdal Güven

Rehn'in Türkiye ziyaretinde çok şey konuşuldu. Ancak akıllarda bir tek Kıbrıs kaldı. Bu bağlamda AB Ankara'dan kısa vadede, Gümrük Birliği Ek Protokolü'nün gereği olarak liman ve havaalanlarını Kıbrıs Cumhuriyeti gemi ve uçaklarına açmasını, orta ve uzun vadede da Kıbrıs Cumhuriyeti'yle ilişkilerini normalleştirmesini beklediğini bir kez daha ortaya koydu. Ankara da, ilk beklentiye karşılık olarak, KKTC'ye uygulanan kısıtlamaların kaldırılmasını, ikinci beklentiye karşılık olarak da

Kıbrıs sorununun çözülmesini...

AB kararlı ve ısrarlı. Ankara da kendini hem Ek Protokol'le birlikte yayımladığı deklarasyonla, hem de Erdoğan ve Gül'ün demeçleriyle siyasi olarak bağlamış durumda. Dolayısıyla bir çıkmazla karşı karşıyayız.

Çıkmaz, mevcut pozisyonları göz önünde bulundurulduğunda taraflarca bir başına aşılabilecek gibi görünmüyor. Dahası her iki taraf da, mevcut pozisyonlarıyla çıkmazı pekiştiriyor.

AB, stratejik bir hesap hatası içinde. Türkiye ise, taktik hatalar yapıyor.

Türkiye'den başlayalım: Ankara her şeyden önce şu soruların yanıtını bulmalı: KKTC üzerindeki kısıtlamalar kaldırılmazsa ya da kaldırılamazsa ne olacak? Türkiye'nin katılım sürecinde Kıbrıs sorunu çözülemezse ne olacak? Daha da önemlisi, bu taleplerin muhatabı AB midir, yoksa BM mi?

AB'nin hatası ise, Kıbrıs'ta sorunun ne olduğunu görememek. Kıbrıs'ta sorun, Türkiye'nin Kıbrıs Cumhuriyeti'ne uyguladığı ambargo değil. Türkiye'nin Kıbrıs Cumhuriyeti'ni tanınamaması da değil. Şu anda ve hâlâ Kıbrıs'taki sorun çözümsüzlük. Diğerleri hep bu sorunun yan etkileri. Üstelik, varsayalım ki Ankara, limanlarını ve havaalanlarını Kıbrıs Cumhuriyeti'ne açtı, onunla da yetinmeyip Kıbrıs Cumhuriyeti'ni tanıdı; Kıbrıs sorunu çözülecek mi? Yoksa daha da çözülmez bir hal mi alacak?

Peki ya Kıbrıslı Türklerin ekonomik durumu, siyasi statüsü ne olacak? Çözüm iradeleri boşa mı gidecek? AB bir bakıma bataklıkla değil, sivrisineklerle uğraşıyor.

Oysa Kıbrıs Cumhuriyeti artık AB üyesi olduğu için, AB'nin Kıbrıs'ta manevra alanı artık daha geniş. AB üye ülkeler üzerinde, üye olmayan ülkelere nazaran daha etkili. Avusturya'daki 'Haider vakası'nı

anımsayalım. Dolayısıyla, AB'nin Kıbrıs Cumhuriyeti'ni çözüm masasına oturtmak için eskisinden daha fazla nüfuzu var.

Tabii kullanmak isterse, kullanablirse...

Buradan hareketle, AB'nin Kıbrıs sorununun çözümü için devreye girmesi gerektiğini söyleyecek değilim. Bu ne AB'nin geleneğinde var, ne de eşitlikçi bir hamle olur, çünkü Kıbrıs Cumhuriyeti AB üyesi. Söylemek istediğim, AB'nin o pek övündüğü 'yumuşak gücü'nü devreye sokarak, Kıbrıs'ta çözüm için esaslı bir yardımcı role soyunabileceği...

Başrol elbette BM'nin... Kıbrıs sorununun çözüm adresi BM'dir. BM'nin bu konuda kıyas götürmez bir birikimi var. Ayrıca Kıbrıs'taki tarafların kendilerini eşit hissedebileceği tek platform da BM çatısının altı. Ve ancak BM, tarafları ortak bir çözüme zorlayabilir.

Ama sorun da burada. Ne yazık ki Papadopulos kendi çözümünün peşinde, ortak çözümün değil. Kendi çözümü de tabir caizse, Kıbrıslı Türklerin Kıbrıs Cumhuriyeti'ne yamanması, Türkiye'nin de askeriyle, siviliyle Kıbrıs'tan elini eteğini çekmesi... BM çatısı altına girmemekte diretmesinin temel nedeni de bu. Papadopulos, artık çözümü, BM'nin etkinliğinde değil, AB'nin edilgenliğinde arıyor.

Ne yazık ki AB'nin görmediği, göremediği de bu. AB bununla da kalmayıp adeta Papadopulos'a çanak tutuyor. Fazla uzağa gitmeye gerek yok, KKTC için öngörülen Doğrudan Ticaret ya da Mali Yardım tüzüklerinin hâlâ işleme sokulamamasının, neredeyse unutulmaya yüz tutmasının başka açıklaması olabilir mi?

Brüksel, AB üyeliğini Kıbrıs'ta tarafların önüne bir 'barış rantı' olarak koymuştu. Barış olmadı, rantı taraflardan biri kaptı, hem de hak etmeden.

Ne olduysa oldu... AB'nin denklemi yeniden kurmasının zamanıdır.

(RADİKAL - Erdal Güven – 14.10.2005)

DIE TAGESZEITUNG

Gül'e birkaç tavsiye

Daniela Weingaertner

AB içerisindeki saatler farklı işliyor. Hatta bazen, ilan edilen toplantılar zamanında yapılabilsin diye durduruldukları bile oluyor. Straw bu hileyle, hükümet başkanlarının geçen yılın aralık ayında, Türkiye müzakerelerinin 3 Ekim'de başlatılması yönünde aldıkları kararın tam gününde uygulanmasını sağladı.

Gül, Lüksemburg'a ulaştığında, bu tür oyunları oynamayı öğreneceğini söyledi.

Türk bakanın asıl öğrenmesi gereken şey şu: Avrupa salonlarında kalıcı olmak isteyen kimsenin çekingen bir dile değil, aksine ikna edici bir yumruğa ihtiyacı vardır.

Gül şunu da öğrenmeli: Önemli olan bir ülkenin Avrupa'ya hazır ya da uygun olması değil. Başarılı bir başvuru için daha da önemlisi, bazı üye ülkelerin, belirli bir ülkenin Birlik içerisine alınmasında çıkarlarının olması. Türkiye, aday ülke statüsünü Ortadoğu'da bu yolla elde etmeyi umduğu stratejik avantajlarına borçlu. Hırvatistan'a verilen olumlu işaretin ardından Sırbistan-Karadağ da şimdi Brüksel ile katılım müzakereleri yapabilmeyi ümit edebilir. Lahey ile işbirliği yapıp yapmadıkları ya da insan haklarına saygı gösterip göstermedikleri fark etmez.

AB haritasına bakarsanız Yunanistan ile Hırvatistan arasında göze batan bir boşluk bulunduğunu görürsünüz. Ancak insanların kalbi taktiksel oyunlarla kazanılamaz. Avrupa'ya duyulan sempatinin sürünmesi, bunun kanıtı.

(DIE TAGESZEITUNG - Daniela Weingaertner - 5 Ekim 2005)

POLİTİS:

“Talat’ın yüceltilmesi”

ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice'ın, Kıbrıs Türk toplumu lideri

Mehmet Ali Talat'a yaptığı davet, resmi olarak da teyit ediliyor.

Acaba bu davetin amacı nedir? Acaba Kıbrıs sorununun özünü konuşmak ve

Talat'ı Adanın yeniden birleşebilmesi için vermesi gereken tavizleri

verme çağrısında bulunmak için mi? Yoksa, Kıbrıs sorununa ilişkin yeni

bir planın ayrıntılarını görüşmek için mi?

Kıbrıs sorununun çözümü ile ilgili anahtarın Tayyip Erdoğan ve Türkiye

olduğunu, hepimiz, en çok da Amerikalılar biliyor. O halde bu davetin

amacı nedir? Yanıt oldukça basittir:

. Mehmet Ali Talat'ın ziyareti, Dışişleri Bakanı Yorgos Yakovu'nun

Washington'a yaptığı ziyaretin siyasi imajlar yaratma düzeyindeki

karşılığıdır.

. Bu ziyaret, Kıbrıs Rum tarafına, ABD'nin, Kıbrıs sorunu çözümsüz

kaldığı sürece, siyasi açıdan sembolik düzeyde de olsa, Kıbrıs Türk

varlığının yüceltilmesini istediği yönünde mesaj göndermeye

çalışmaktadır.

. Nitekim bu ziyaret, yeni görüşmelerin yapılması durumunda,

Mehmet Ali Talat'ın, Kıbrıs sorununun çözüm çabalarının başrol

oyuncularından birisi olacağı yönünde açık mesaj göndermektedir. Bu rolü

Rauf Denktaş'a aynı içtenlikle vermemişlerdi, çünkü onu her zaman Kıbrıs

sorununun çözümü yönünde bir engel olarak düşünüyorlardı.

Kıbrıs'ta Talat'a, Cumhurbaşkanlığı ve son zamanlarda da AKEL tarafından

farklı bir yaklaşım vardır. Son aylarda, Talat'ı Rauf Denktaş ile

özdeşleştirerek, onu önemsememe çabası görülmektedir. Bizler, Talat'ın

hepimizin de anladığı yeni verilerden dolayı, Ankara ile özdeşleşmek

zorunda olduğunu düşünüyoruz. Öte yandan Talat'ın, Denktaş ile

özdeşleşmekten çok uzak olduğunu düşünüyoruz. Talat'ın, Kıbrıslı

Türklerin çıkarlarını savunmak zorunda olduğunu, ancak bir diyaloga

çağrılması halinde, Denktaş'tan çok daha yapıcı olacağına inanıyoruz.

Sonuç olarak, DİSİ dışındaki diğer partiler de, şu anda kaygılı Kıbrıslı

Türklerin büyük çoğunluğunu çatısı altında birleştiren parti ile yakın

temasa geçmeye çalışsalar çok iyi olacaktır.

(POLİTİS – 14.10.2005)

ALİTHİA:

“Talat, Denktaş ve çözüm...”

Glafkos KSENOS

Kıbrıs Türk toplumu lideri Mehmet Ali Talat'ın, geçtiğimiz gün 'Sigma'

televizyonunun 'Ajanda' programında, maruz kaldığı saldırgan sorular

karşısında verdiği bazı yanıtlar ilgi çekicidir. Talat'ın söylediği bazı

şeylerle hemfikirim:

. Denktaş ile özdeşleştirilmesi konusunda hükümet yetkililerinin

ona karşı yaptıkları, kendi deyimiyle 'küçük düşürücü ve hakaret edici'

suçlamalar ile ilgili olarak Talat, Denktaş'ın bölücü politikasına karşı

durduğunu, bu politika ile savaştığını ve Denktaş'ı uzaklaştırdığını,

çünkü yeniden birleşme çözümü konusunda mücadele ettiğini söyledi.

Kıbrıslı Türkleri Annan Planına 'evet' yanıtı vermeye ikna etti ve

Papadopulos'un istediği değişiklikleri görüşmeye (yarın dahi olsa)

hazırdır. Papadopulos'un belirlemekten kaçındığı için, bilinmeyen

değişiklikleri...

. Gerekli siyasi iradenin olması halinde, Kıbrıs sorununun

Papadopulos ile de çözümlenebileceğine inanıyor. Kıbrıs Türk toplumu

liderini aşarak, Ankara ile doğrudan müzakere yapmak imkansızdır.

. Eğer Denktaş'ın uzlaşmazlığı olmasaydı, Kıbrıs sorunu 2002

yılında Kopenhag'ta çözümlenmiş olacaktı. Çünkü Kıbrıslı Türkler o

zamandan 'evet' demişlerdi ve Kıbrıslı Rumlar da uzlaşacaklardı, çünkü

aksi taktirde Kıbrıs AB'ne üye olmayacaktı.

Bu tezler konusunda, özellikle de Avrupa Parlamentosu Başkanı Josep

Borrell'in çözüm için temasların derhal gerçekleştirilmesi yönünde

tavsiyede bulunmasından sonra, zıtlaşmaya yer yoktur. Kıbrıs Türk

tarafının uluslararası alandaki güvenilirliği, Talat'ın politikasını

Denktaş'ın uzlaşmazlığı ile özdeşleştirmek için yapılan dayanaksız

suçlamalarla değil, ancak bu şekilde sınanabilir.

(ALİTHİA – Glafkos KSENOS – 14.10.2005)

ALİTHİA:

“Jozef Borrell ve Prendergast’ın raporu...”

Alekos KONSTANTİNİDİS

Cumhurbaşkanı Tassos Papadopulos'a göre, Avrupa Parlamentosu Başkanı

Josep Borrell, Sir Kieran Prendergast'ın geçtiğimiz Haziran ayında

Kıbrıs'ı ziyaret ettikten sonra hazırladığı raporu okumadığı için,

Kıbrıs sorunu ile ilgili olarak hiçbirşey bilmiyordu. Bu yüzden

Papadopulos, (ki bunu Papadopulos söyledi) Borrell'e okuyup bilgilenmesi

için, Prendergast'ın raporunu verdi.

Ancak Cumhurbaşkanı Papadopulos, Prendergast'ın raporunu okudu mu? Eğer

okuduysa, BM Genel Sekreterinin Temsilcisinin, bu raporda özellikle

kendisi için ne söylediğini anladı mı? Peki Cumhurbaşkanı Papadopulos,

Güvenlik Konseyinde Kıbrıs ile ilgili olarak kapalı kapılar ardında

yapılan istişarelerin tamamlanmasından sonra, Prendergast'ın

gazetecilere yaptığı açıklamayı okudu mu?

Prendergast'ın Güvenlik Konseyinin kapalı kapılar ardında yaptığı

istişarelerden sonra söyledikleri (ki bu söyledikleri çok önemlidir) ile

başlıyorum. Prendergast liderlerimizden bahsederek, şunları açıkladı:

'Liderler bazı zaman vizyon sunmak için orada bulunuyorlar, liderler

siyasi yetenek (states manship) sunmak için orada bulunmaktadırlar.'

Papadopulos, Prendergast'ın neyi kast ettiğini anladı mı? Papadopulos,

Prendergast'ın, 'BM Genel Sekreteri, 150 yıl önce, 'bazı zamanlar umuda

yolculuk yapmak, bir yerlere varmaktan daha iyidir' diyen Robert Louis

Stevenson ile hemfikir olduğunu ve Genel Sekreterin bir sürecin

gerçekliği olmadan bir süreç görüntüsü sunmakla ilgilendiğini

sanmadığını açıklarken, onun ne demek istediğini anladı mı?

Belki de bunlar, Cumhurbaşkanı Papadopulos'un anlayamayacağı çok hassas

ve zor anlamlardır. Ancak Josep Borrell, Prendergast'ın, vizyonu

olmayan, siyasi yeteneği olmayan, bir yere varmadan yolculuk yapmayı

tercih eden ve liderlik yapmayan liderlerden bahsettiği zaman, ne demek

istediğini anlamakta geç kalmayacaktır.

Şimdi de Sir Kieran Prendergast'ın, BM Güvenlik Konseyine sunduğu

raporun metnine gelelim... 'Kıbrıs Rum tarafının, yeni görüşmelerde,

hükümetler arası konular, güvenlik, vatandaşlık, mal-mülk, toprak,

ekonomik konular, geçiş dönemleri ve uygulanma garantisi konularının da

dahil olduğu planda bulunan esas konulardan birçoğunu görüşmeyi arzu

edeceğinden' bahsederek, şunları vurguladı:

'Diğer tarafın, Kıbrıs Rum tarafının sunduğu şeylerin genişliğini ve

ağırlığını çok cesaret kırıcı olarak düşüneceği kanısına vardım ve onu,

sınırlı, açık ve idare edilebilir boyutta bir öneri listesi hazırlamaya

davet ettim.' Prendergast'ın raporunun bu en önemli noktasını İngilizce

olarak da veriyorum: 'I encouraged them to produce a list of focused,

finite, manageable, prioritized proposals. Yani Prendergast, raporunda,

Papadopulos'un önerilerinin idare edilebilir, açık ve sınırlı olmadığını

açıkça ifade ediyor.

Papadopulos, Josep Borrell'i, tezlerimizin açık ve idare edilebilir

olduğuna ikna etmek için, ona bu raporu verdi. Borrell de Prendergast'ın

raporunu okur okumaz, Cumhurbaşkanımızın bunları anlamadığını

anlayacaktır.

(ALİTHİA – Alekos KONSTANTİNİDİS – 14.10.2005)

FİLELEFTHEROS:

“Aday devletler koşul koyamazlar”

Türkiye, 4 Ekim tarihinde, sabahın ilk saatlerinde, Lüksembourg'ta,

AB'nin 25 üye devletlerinin kararı ile, üyelik müzakerelerine başlamayı

sağlama aldı. Üye devletler bu kararı alırken, Türkiye'nin sadece üye

olmak için değil, aynı zamanda AB ile özlü müzakerelere başlamaya hazır

olabilmesi için kat etmesi gereken uzun bir yolunun olduğunu

biliyorlardı. Türkiye'nin üyelik müzakerelerine başlamaya hazır

olmadığını biliyorlardı. Bu kadar sorunu olan bir ülkeyi, kontrol

altında tutmak için 4 Ekim tarihinden sonra müzakere grubu kuruldu.

Mesele, müzakere grubunun zamanında kurulup kurulmadığı değil,

Türkiye'nin AB karşısındaki yükümlülüklerini yerine getirmeye hazır olup

olmadığıdır. Sadece Kıbrıs Cumhuriyeti ile ilgili olan yükümlülüklerden

bahsetmiyoruz. Birliğin yetkilileri, Türkiye Dışişleri Bakanlığı'nın

temsilcileri ile yaptıkları son görüşmede, Ankara'ya, reformlar yapma

konusunda ilerlemesi gerektiği tavsiye edilirken, ifade özgürlüğü ile

ilgili önemli konu vurgulandı.

Türkiye'nin yolu, uzun ve zordur. Türkiye, gerek devletinin iç

yapılarından, gerekse komşuları karşısındaki davranışlarından

kaynaklanan birçok sorunu bertaraf etmek zorundadır. Ancak Türkiye'nin

tutumu durumu iyileştirmek yerine, kötüleştirmektedir. Örneğin bu

ülkenin yetkilileri, Türkiye'nin Kıbrıs Cumhuriyeti aleyhine uygulanan

ambargonun kaldırılmasını (ki bu, aday ülke olarak yükümlülüğüdür) kabul

etmesi için, işgal altındaki havaalanı ve limanların tanınması

gerektiğini açıkladıkları zaman, bu siyasi bir paradokstur. Bir aday

ülke, kendini ne kadar güçlü hissetse de, koşullar ileri süremez.. Bunu

yapmaya hakkı yoktur. Önemli siyasi bir ikilemle karşı karşıya olan

Türkiye, Avrupa Mevzuatına uymak (ki arzu ettiğimiz de budur) ya da

belirsiz bir geleceğe sahip uyumsuz bir ülke olarak kalma arasında

tercih yapmak zorundadır.

(FİLELEFTHEROS – 14.10.2005)

HARAVGİ:

“Kıbrıs Türk liderliğinin tutumu”

Kostakis KONSTANTİNU

Belirleyici rolü Türkiye oynasa da, Kıbrıs Türk liderliğinin, Kıbrıs

sorununun çözümlenmesi, aynı zamanda vatanın ve halkımızın yeniden

birleşme çabalarına ilişkin tutumunun kendine has bir önemi vardır. Bu

rol, Kıbrıs Türk toplumu liderliğinin, Kıbrıs'ın ve halkın, Kıbrıslı

Rumların ve Kıbrıslı Türklerin çıkarlarını, herşeyin üstünde tutması

durumunda güçlendirilebilir.

Denktaş'ın, Kıbrıs Türk toplumu liderliğinden uzaklaştırılması, Kıbrıs

sorununda, çözüm ve yeniden birleşme dinamiğini güçlendirecek farklı bir

felsefe ile ilgili beklentiler yarattı.

Maalesef bu beklentiler, şimdiye kadar haklı çıkmadı çünkü, Kıbrıs Türk

toplumunun yeni liderliği, Kıbrıs sorununun önemli konularında,

Ankara'nın politikasını izliyor.

Buna ilaveten, CTP liderliğinin, Kıbrıs sorunundaki geleneksel

tezlerinden uzaklaştığı da görülmektedir. Maalesef bugün, Kıbrıs Türk

liderliğinin ilgilendiği şey, Kıbrıs sorununun çözümlenmesi değil siyasi

avantajlar elde etmektir. Bu yüzden, Kıbrıs Cumhuriyeti karşısındaki

olumsuz tutumunu sergilemeye devam ederken, Ankara ile işbirliği

yaparak, farklı yöntemlerle sahte devletin yüceltilmesini ilerletiyor.

Bu politika ve yaklaşım, Kıbrıs sorununun çözümlenmesi çabalarına katkı

sağlamamakta, aynı zamanda Kıbrıs Türk toplumunun, Ankara'yı

etkileyerek, tutumunu değiştirmesi yönünde oynayabileceği rolü etkisiz

hale getirmektedir. Kıbrıs Cumhuriyeti, Kıbrıs Türk toplumu liderliğinin

aksine, mevcut koşullar altında sahte devletin yüceltilmesi ile ilgili

konulara ilişkin kırmızı çizgileri geçmeden, Kıbrıslı Türklerin

çıkarlarına hizmet etmek için mümkün olan herşeyi yapmaktadır. Kıbrıs

Türk toplumu liderliği, Kıbrıs sorununda, yeni bir girişimin önceden

hazırlanma çabalarına katkı sağlamaya ve Kıbrıs Rum tarafının, güvenlik,

işgal askerleri, yerleşikler, garantiler, ortak ekonomi, devletin

işlevselliği ve kalıcılığı, insan hakları ve temel özgürlükler gibi

Kıbrıs sorununun temel boyutlarına ilişkin endişeleri konusunda gerekli

anlayışı göstererek, Kıbrıs sorununun çözümlenmesini, öncelikli olarak

gündeme getirmeye çağrılıyor.

Kıbrıs Türk liderliğinin böyle bir yaklaşımda bulunması, Kıbrıs

sorununun çözümlenmesi yönündeki görüşmelerin yeniden başlama çabalarına

birçok şey sunacaktır. Bugünkü Kıbrıs Türk toplumu liderliği, yakın

geçmişte, Kıbrıs sorununun çözümlenme çabalarına katkı sağlama konusunda

Denktaş'a muhalif olduğu zamanki tezlerine geri dönsün.

(HARAVGİ – Kostakis KONSTANTİNU – 14.10.2005)

HARAVGİ:

“Amaçsız çabalar”

Lenia KONSTANTİNU

Kıbrıslı Türk lider Mehmet Ali Talat, kafasında canını sıkan

birşeylerin olduğu izlenimini veriyor.

Talat, işgal bölgelerinin, 1 Mayıs 2004 tarihinden itibaren AB'ne üye

olduğunu ve Üyelik Anlaşmasına göre, Avrupa Mevzuatı'nın işgal

bölgelerinde uygulanmasının, sadece ertelendiğini anlamamış gibi

davranıyor. İşgal bölgeleri, çözüm ve Kıbrıs'ın yeniden birleşmesiyle,

AB'nin bir parçası olacaktır.

Talat, aynı zamanda, 3 Ekim tarihinden itibaren, işgal bölgelerinin

değil, Türkiye'nin AB ile üyelik müzakerelerine başladığını anlamamış

gibi davranıyor.

Üyelik müzakereleri süresince görüşülecek 35 başlıkta olduğu gibi,

müzakere çerçevesinde de, işgal bölgelerindeki yasadışı limanların

açılmasına ilişkin hiçbir şey öngörülmemektedir. Bu limanlar, onları

açma veya kapama konusunda tam yetkiye sahip olan Kıbrıs Cumhuriyeti'ne

aittir. Sonuç olarak, ne işgal bölgelerinin limanları konusunda pazarlık

edilmesi söz konusu olabilir, ne de bunlar, Türkiye'nin, AB

karşısındaki yükümlülüklerini yerine getirmesi için karşılık olarak

kullanılabilir. Türkiye'nin Kıbrıs Cumhuriyeti'nin de dahil olduğu

AB'nin on yeni üyesiyle imzaladığı Gümrük Birliği Genişleme Protokol'ü

açıktır ve Türkiye'nin, liman ve havaalanlarını Kıbrıs bandıralı gemi ve

uçaklara açmasıyla ilgilidir.

Protokol'ün, Başbakan Tayip Erdoğan da dahil, Türk Hükümeti ve Talat

tarafından, işgal bölgelerinin limanlarının açılması ile

özdeşleştirilmeye çalışılması; bunun, Türkiye'nin Avrupa süreci ile

ilgili olmayan başka çıkarlar için yapıldığını açıklığa

kavuşturmaktadır. Bu çabanın, sahte devletin yüceltilmesi çabaları

çerçevesine dahil olduğu açıktır. Türkiye ve Talat'ın, AB'ni bu

şekilde zorlayabileceklerini, aynı zamanda hem Kıbrıs Cumhuriyeti hem de

bizzat AB'nin ilkeleri aleyhinde siyasi çıkarlar elde edebileceklerini

düşünerek, suları bulandırmaya çalışmaları da bu çerçeveye dahildir.

(HARAVGİ – Lenia KONSTANTİNU – 14.10.2005)

IL SOLE 24 ORE

“İki diken: Türkiye ve ABD”

Adriana Cerretelli

Şayet Berlin duvarının gölgesinde hareketsiz ve de mutlu bir şekilde yaşamış olan şey, yaşlı Avrupa kıtasından doğsaydı... Şayet, ani sarsıntıları ve gerilimleriyle tüm transatlantik ilişkilerini bozan Irak'taki çatışmaların açtığı derin yaralar nedeniyle, kendini zarara uğramış bir halde bulmasaydı... Şayet beş milyon işsiz, dört yıldır sürekli ihlal edilen istikrar paktı ve yüzde 3'ü aşan bütçe açıklarıyla yüzleşmek zorunda kalmasaydı... Şayet önüne geçilemez bir şekilde tüm Avrupa'ya bulaşan ve büyük rahatsızlık uyandıran ekonomik sarsıntılar için önlemler almak zorunda kalmasaydı... Ve nihayetinde, şayet, halkın sosyal demokratlar ile Hristiyan demokratlar arasındaki birlikteliği patlamaya hazır bir bombaya dönüşmesine sebep olacak bir karar almasına yol açmasaydı... İşte o zaman "büyük koalisyonun" oluşturulmasına yönelik olarak varılan anlaşmanın ilanı hem Almanya hem de Avrupa için mükemmel bir haberden başka bir şey olmazdı. Nitekim, 1966-69 yıllarında olan bir önceki (ve de tek) koalisyon başarı elde etmişti.

Tarih neden tekerrür etmesin? Tabii bu ihtimal dışı değil. Ancak bugünün Almanya'sı 30 yıl önceki gibi değil. Bugün siyasete atılmadan önce büyük bir insanlık macerasından yani Doğu Almanya'dan gelen bayan Başbakanı ile yeni bir çehreye sahip: Hala tamamlanmamış olan ve bir yara olarak kalan Almanya'nın birleşmesi konusu, günümüzde büyük ölçüde sindirilmesi gereken psikolojik bir şoktur. Bu zorunlu ve cesur bir seçim olmanın yanında ülkeyi değiştiren çok pahalı bir seçimdir.

Günümüzün Almanya'sı disiplinli ve uzlaşmacı bir ülke değil, kompleksli ve geçmişini affettirebilmek için her şeyi yapmaya hazır sözde barışçı bir ülkedir. Birleşme çalkantıları içerisinde eski erdemlerini kaybetmiştir: Tercihlerinde ve tepkilerinde önceden anlaşılırlığı zorlaşmış, daha çok Avrupalı ama daha az Avrupacı hale gelmiştir. Daha bencilleşmiş ve diğerlerinden farkı kalmamıştır. Eski parlak ekonomik dönemlerini geri getirebilecek yapısal reformları yaptığı zaman bile kendine boyun eğmiştir.

Berlin duvarının yıkılmasının ardından 16 yıl geçmiş ve Almanya normal bir ülke haline dönüşmüştür. Şimdilerde Almanya'da seçim kampanyalarının başrol oyuncuları onun şu andaki krizi ve çok karmaşık geleceği olmuştur.

"Büyük koalisyonda" kaçınılan konular, Doğuda ayrılan av sahasını İngiliz ve Amerikan diplomasisinin aktivizmine bırakmak olacağından, artık daha fazla ertelenemez.

Şayet Türkiye ve ABD ile ilişkiler konusunda büyük görüş farklılıkları aşılmazsa -ki bu iki ülke Avrupa ile Almanya'nın ilişkileri bakımından iki turnusol kağıdıdır- Avrupa daha uzun yıllar kendini bloke olmuş durumda bulabilir. Fransa Başkanlık seçimlerinin bekleyişi içinde... Ardından yeni fikirler, hükümetler ve halklar arası yeni popülerlik bekleyişi içinde... Bu nedenledir ki kriz içindeki Avrupa'nın, Almanya'nın felce uğraması dışında her şeye ihtiyacı bulunmaktadır.

(IL SOLE 24 ORE - Adriana Cerretelli – 11.10.2005)

SALZBURGER NACHRICHTEN

“Yeni sınırın askeri kalesi!...”

Manfred Perterer

Avrupa'nın dış siyasetini yürüten politikacılardan bazıları, Türkiye'nin olası AB üyeliğinden söz ederlerken, bazen hayranlıklarını dışa vuruyorlar. Birliğin, 75 milyon nüfuslu bir ülkeyi yanına alarak, dünya siyasetinde büyük güç odakları arasında yer alacağından ve sadece ekonomik olarak değil, aynı zamanda stratejik açıdan da "global player" (küresel aktör) konumuna yükseleceğinden bahsediyorlar. İngiliz Jack Straw, Alman Joschka Fischer veya AB Başdiplomatı Javier Solana bu görüşleri paylaşıyor.

Gerçekten de NATO üyesi Türkiye, muazzam bir orduya sahip. Rakamsal bakımdan Türk ordusu, 905.000 askeriyle (silah altındaki asker sayısı 391.000; 514.000'i ise kadrolu), AB içerisinde en büyük orduya sahiptir. Almanlar 260.000, Fransızlar 245.000 ve İngilizler 200.000 kişilik orduya sahip. Türk ordusu bu orduların toplamından büyük. Ancak Türkler teknik üstünlüğünden ziyade nicel çoğunluğa önem vermektedir. Devasa orduları için yılda yaklaşık 12 milyar avro harcıyorlar. Buna karşın Fransa 32, İngiltere 30, Almanya ise 24 milyar avro harcıyor. Yine de AB Komisyonu'nun Türkiye'nin olası bir AB üyeliğinin etkileri üzerine hazırladığı bir raporunda, Türkiye'nin, AB'nin güvenliği ve korunmasına önemli katkılar sağlayacağı belirtiliyor. Buna da ihtiyaç duyulacak, eğer Ankara'nın katılımı söz konusu olduğunda Avrupa, yepyeni, politik bakımdan fazla istikrar sahibi olmayan komşularla yan yana gelecek: Kafkas bölgesinde Ermenistan, Gürcistan ve Azerbaycan, Orta Doğu'da ise Suriye, Irak ve İran. Komisyon'daki uzman görüşlerine göre, bu ülkeler "gerginlik unsurları"dır. Raporda belirtildiği gibi, Birlik, daha önce "Türkiye ile komşu ülkeler arasındaki meseleler" olarak değerlendirirken, bu dış politik konularla da artık ilgilenmek durumunda kalacak.

AB raporunda "meydan okumalar" olarak nitelendirilen bu tehlike potansiyeline rağmen, Komisyon aynı zamanda, Türkiye'nin üyeliği durumunda, sayısız jeopolitik fırsatların da farkında. Avrupa kapısının önündeki çatışmalara gebe bu bölge istikrara kavuşturulabilir; Müslüman bir ülkenin Avrupa değerler topluluğuna dahil edilmesi, tüm İslam dünyası için örnek teşkil edebilecek bir model oluşturabilir, dolayısıyla Avrupa'ya nakledilecek enerji kaynaklarının (petrol, doğalgaz) güvenliği sağlanabilir ve teröre karşı verilen uluslararası mücadele etkinleştirilebilir.

Yeni ve geniş AB'nin, dış sınırlarının korunmasına yönelik zorluklar sadece askeri bakımdan değil, aynı zamanda polisiye önlemler bakımından da bir meseledir. Sınırının karasal uzunluğu 2.477 kilometre, deniz uzunluğu 6.530 kilometre, yani toplam 9.007 kilometre genişliğinde olacak. Daha şimdiden Türkiye, sınır koruması için 64.000 kişiyi görevlendirmiş durumdadır. Görevlendirilenler polis, asker, jandarma ve sahil güvenlik birimleridir. Bu durum, sınır kontrollerini tek bir profesyonel resmi makamın gerçekleştirmesini öngören AB'nin Schengen Kriterleri'ne uygun düşmemektedir.

(SALZBURGER NACHRICHTEN - Manfred Perterer – 13.10.2005)

LE TEMPS

“Avrupa’nın genişlemesi, Türkiye’ye büyük lütuf”

Timothy Garton Ash

AB, dikkat çekici bir gelişmeye imza attı: Kısmen Avrupalı bir hükümetler üstü örgütten ziyade, Avrupa yanlısı bir devletler birliği haline gelmeyi tercih etti.

Türkiye'nin AB ile müzakerelere başlaması 10 ila 15 yıl içinde Birliğe üye olacağı güvencesini beraberinde taşımıyor.

Osmanlı İmparatorluğu döneminde Balkanlar'ın büyük bir çoğunluğunu elinde bulunduran ve bu bölgeyi Hristiyan kulübünden uzak tutmak için elinden geleni yapan Türkiye, Balkan ülkelerine Avrupa yolunu açıyor.

Bulgaristan ve Romanya, 2007 yılında AB'ye girecek. Türkiye ile müzakerelere başlanmasına onay vermek için Avusturya ne gibi bir karşılık istedi? Aynı söz, Hırvatistan'a da verildi mi? Hırvatistan, AB'ye üye olduğu zaman komşuları da üye olabilsinler diye çok çaba sarfedecek. Tıpkı Polonya'nın bugün Ukrayna için yaptığı gibi.

Bu komşuların eski düşman olmaları, acı veren savaş ve etnik temizlik hatıralarının hala canlılığını koruması pek de önem taşımıyor. Genişlemenin gizemli kimyasının altında yatan gerçek şudur: Eski düşmanlar dost oluyor. Almanya, Polonya'nın üyeliğinden yana tavır takınırken, Yunanistan, Türkiye'nin üyeliğinin en sıcak taraftarı oluyor.

Sırplar ve Makedonyalılar, Brüksel'in kapısını çaldıklarında söyleyecekleri şey şudur: "Nasıl? Türkiye'ye evet dediniz, bize hayır. Hangimiz size daha yakınız ve Türklerden daha Avrupalı olan hangimiz?" Hemen hemen sömürgeci bir güç olan Birlik, bölgenin büyük bir kısmının güvenliğini ve yeniden inşasını zaten güvence altına alıyor. Daha eski üyeler ağızlarından şunu kaçıracaklar: "Hadi öyle olsun. En fazla bir ya da iki küçük ülke."

Netice: Türkiye üyeliğini elde etsin etmesin, Avrupa Birliği 2015'e kadar, tarih itibariyle Avrupa kıtasından sayılan her yeri yutacak. AB'nin, 32 ila 37 üye ülkesi olacak (İsviçre, Norveç ve İzlanda bile sonunda katılabilir). Geriye sadece Ukrayna ve Türkiye kalırken, Rusya bu yeni Avrupa Birliği ile imtiyazlı ortaklık ilişkilerinden faydalanacak.

Bu kadar engin ve bu kadar çeşitli böyle bir Birliğin, Napolyon tarzında olduğu gibi milletler üstü ve merkezi bir teşekkül ortaya çıkaracağına inanmak için en dar kafalısından euroseptik bir İngiliz olmak gerekir. İşte Avrupa Birleşik Devletleri'nde ısrar edenlerin gözünde 3 Ekim Pazartesi günü kara bir gün olmuştur. Ölü doğmuş bir Avrupa anayasasının en temel aktörlerinden Fransız Valéry Giscard d'Estaing, başını iki eli arasına alıp düşünürken, İngiliz Jack Straw'ın gülmekten ağzı kulaklarına varıyordu.

Özetlersek: İngilizler, giderek bir Fransız Avrupası kuracağını düşündükleri için Anayasa'dan nefret ediyorlar; Fransızlar ise, giderek bir İngiliz Avrupasının doğmasına sebep olacağını düşündükleri için genişlemeden nefret ediyorlar. Giscar, "Avrupa'yı büyük bir serbest mübadele bölgesine dönüştürecek" olan yeni genişlemelerden işte bu yüzden müteessir. Gerçekten bu yüzdendir ki İngiliz muhafazakarlar genişlemeye hayrandırlar. Bununla beraber İngiliz Hükümetinin görüşünü yansıtmıyorlar -yanıldıklarını saymazsak-.

Genişlemiş Avrupa, serbest mübadele bölgesinden çok daha fazla bir şey olacak veya hiçbir şey olmayacaktır. Daha şimdiden bundan daha fazla bir şeydir ve bu da yeni üyelerin çoğunun arzusuna uygun düşüyor. Serbest mübadele bölgesi olmak geri adım atmak olur; Birlik bunu yapmaz. İlan edilen şey, daha önce benzeri görülmemiş, kıta çapında bir siyasi beraberlik, ki ben bunu en azından Commonwealth (milletler birliği) olarak nitelerim, ama halihazırdaki İngiliz Commonwealth'inden ziyade, modern çağın başlarında 1569-1795 arasında Polonya ile Litvanya arasında kurulan ve İki Millet Cumhuriyeti denilen Commonwealth.

Burada Türkiye'nin adaylığı meselesini geçiştiriyor değilim. Eğer sıfırdan hareket ediyorsak, Rusya ile olduğu gibi Türkiye ile de imtiyazlı ortaklıktan yanayım. Niçin? Doğu ve güney doğu sınırları yüzünden, Avrupa kaybolmuyor, sadece rengi açılıyor. Moskova ile Vladivostok arasında, İstanbul ile Hakkari arasında bir yerlerde kendinizi bir anda Avrupa'dan ziyade Asya'da hissedersiniz. Bu iki ülke coğrafyaları ve tarihleri itibariyle kısmen Avrupalıdır, ki imtiyazlı ortaklık fikri buradan çıkıyor: Avrupa'da hangisi olursa olsun bütün siyasi topluluklar için tarihi ve coğrafi birliktelik duygusu esastır.

Kaldı ki sıfırdan başlamıyoruz. Tutulacak sözlerimiz de var. 40 seneyi aşan bir zamandan beri Türkiye'ye, Avrupa topluluğumuza gireceğine dair teminatlar veriyoruz. Son 10 seneden beri de bu sözü tekrarladık, kuvvetlendirdik ve elle tutulur hale getirdik. Laik bir devlet ile esas olarak Müslüman bir toplum arasında bir uzlaşma örneği olan Türk modeli, bütün İslam dünyası için temel ve esaslı bir örnektir. Avrupa'daki 20 milyon Müslüman için de çok manalıdır. Bir süre önce bulunduğum İran'da muhalif bir Molla durumu şöyle özetlemişti: "İki örnek vardır: Türkiye ve İran." Hangisini desteklemeliyiz? Uzun uzun kafa yormaya gerek yok. Asyanın bir parçasını bünyesine katmak için Avrupa'nın makul sebepleri vardır.

Ama her şeyden önce iki şeyden emin olmamız lazımdır. Öncelikle Türkiye'nin gerçek bir liberal demokrasiye dönüşerek bir hukuk devleti ve piyasa ekonomisi kurarak, ifade hürriyetini yerleştirerek ve azınlık haklarına saygı göstererek, meşhur Kopenhag kriterlerini gerçekten yerine getirmesi. Yani Türkiye'nin katedecek daha çok yolu var. İkinci olarak: Fransa ve Avusturya gibi halihazırdaki bazı üye ülkelerin iç kamu oylarının Türkiye'nin üyeliğini kabul etmeye hazır olmaları. Bu iki şart yerine gelinceye kadar önümüzde en az on senelik iş var.

Sık sık olduğu gibi Avrupa Birliği, kısa bir zaman önce ne yaptığının pek de farkında olmadan önemli bir adım attı. Hayır, Türkiye'yi bünyesine almaya karar vermedi. Kendisinin ne olup ne olmadığına karar verdi.

(LE TEMPS - Timothy Garton Ash – 13.10.2005)

GAZETEM.NET

Uçurum

Can DÜNDAR

Geceyarısıydı.

Arabadaydım.

Radyo Maydonoz'da Selim gazete köşelerinden internet'e yayılmış bir öyküyü anlatıyordu. Kulak kesildim:

"Bir sonbahar günü Londra'daki doktor muayenehanesinin bekleme odasında oturan adam, yaprakların dökülmesini hüzünlü bir gülümsemeyle seyrediyordu. Biraz sonra muayene odasında doktor, teşhisi açıkladı kendisine:

'-Bay Winkelman, beyninizde bir ur var. Hemen ameliyat olmalısınız'.

Yüz hatları gerildi Winkelman'ın:

'-İngiltere'de bu ameliyatı yapabilecek doktor var mı' diye sordu.

'-Amerika'da yaşadığınıza göre orada olmanızı öneririm' dedi doktor; 'Zaten sizi ameliyat edebilecek tek operatör olan Charles Wronkow da orada yaşıyor'.

Winkelman teşekkür edip ayrıldı. Otele giderken derin derin düşünüyor ve yere dökülen yaprakları ayaklarıyla yavaşça itiyordu.

Birkaç gün sonra gazeteler tanınmış Amerikalı operatör Charles Wronkow'un İngiltere'de tatilini geçirirken intihar ettiği haberini verdiler.

Polis, böyle tanınmış bir doktorun neden 'Winkelman' adı altında, Londra'nın yoksul bir mahallesindeki otelde kaldığını merak ediyordu".

* * *

Bu öyküyü dinlediğim gecenin sabahında gazeteler Reve Favaloro'nun intihar haberini duyurmuşlardı.

Favaloro, 1967'de bulduğu by-pass yöntemiyle kalp ameliyatlarında bir çığır açan ve milyonlarca hastayı kurtaran Arjantinli cerrahtı. Buenos Aires'teki muhteşem villasında kalbine sıktığı tek bir kurşunla son vermişti hayatına....

Milyonların kalbine giden kanalları açan bir insanın, kendi yüreğindeki tıkanmaya deva bulamaması ve sonunda onu kurşunlayarak susturması ne trajik bir final...!

Bütün bir salonu gülmekten kırıp geçirdikten sonra çekildiği makyaj odasında sessizce ağlayan bir palyaço gibi... çevremize yaydığımız ışıktan biz nasiplenemeyiz çoğu zaman...

İnsanın sözü geçmez, gücü yetmez bazen kendine...

En güzel aşk filmlerinde oynayan kadın, alabildiğine mutsuzdur bakarsınız...

Diline doladığı herkesin iç dünyasını kalemiyle didikleyen yazar, kendi içindeki keşmekeşi tariften acizdir.

Cemaate iman telkin ederken içten içe Tanrıyı sorgulamaya başlamış bir din adamı kadar çaresiz, kıvranır insan...

Yalnızlık korkusunu bastırmak için ömrü boyunca sayısız kadına tutulmuş bir Kazanova'nın sonunda anavatanı yalnızlığa dönmesi,

...ya da cehennemi bir cephede gün boyu askerlerine cesaret aşılayan kumandanın gece karargahta korkudan titremesi gibi,

...en yakından tanıdığı zaafı, en güvendiği yanına yakıştıramaz insan:

...ve kendini en bildiği yerinden vurur:

Kalpse kalp; beyinse beyin...

...bir kurşunla durur.

* * *

Çünkü en beteridir kendiyle savaşanların, kendine yenilmesi...

İnanmadan din adamı olarak kalamazsınız; sevmeden aşık rolü oynayamaz, cesaretsiz savaşamazsınız; beyninizde bir urla beyinlere deva, kalbinizde kanayan bir yarayla kalplere şifa taşıyamazsınız.

Bu kuşatmayı yarmak için o "zaaf"larınızı yok etmek zorundasınızdır; çoğu kez kendinizden vazgeçmek pahasına...

İnsan, kendine rağmen gider o zaman...

...gençliğinde nice cana kıydığı kılıcının üzerine karnıyla yatıveren yaşlı bir Samuray savaşçısı ya da intihar için artık hükmedemediği tanıdık bir mikrofonu seçen Zeki Müren gibi, ölümü beklemeden onun kollarına koşar.

Bazen uluorta, bazen yapayalnız,

...uçsuz bucaksız bir boşluğa akar...

Malum; "uzun süre uçuruma bakarsan, uçurum da senin içine bakar."

Not: Gazetem.net ailesinde kuruluşundan beri yazıyorum. Ama yoğunlaşan iş temposu ne yazık ki, ailedeki varlığıma bundan böyle okur olarak devam etmeye zorluyor beni… Gazetem’e ve okurlarına sevgiler sunarak veda ediyorum.

(GAZETEM.NET – Can DÜNDAR - 14 Ekim 2005)

GAZETEM.NET

Yunanistan’da “radyomu istiyorum” kampanyası

ASLI TUNÇ

Hatırlarsınız Tansu Çiller’in başbakanlığı sırasında özel radyoların kapatılmasını protesto amacıyla arabalara siyah kurdela takarak “Radyomu İstiyorum” kampanyası başlamıştı. Bu kampanya, bana sorarsanız toplumsal tarihimizde demokratik isteklerimizi kolektif olarak dile getirdiğimiz nadir çabalardan biriydi. Gerçi Çiller halkın bu masum istediğini kendi siyasal hırsına alet etmişti ve tabii biz kendimizi sonunda “konuşan Türkiye” safsatası ortasında birden elbirliğiyle Özal’ın oğlunun “illegal” TV’sini yasallaştırırken buluvermiştik. Ama ne gam; nihayetinde bir sürü radyomuz olmuş, TRT’nin yayın tekeli kırılmış ve radyoculuğumuz ticarileşmişti. Evet, artık Türkiye olarak konuşmaktaydık hatta hiç susmamacasına!

Geçen hafta boyunca Yunanistan’daki protestolar bana o günleri hatırlattı. Gerçi bu iki olayın ne kadar birbirine benzediğine artık siz okurlar karar vereceksiniz. Konu kısaca şu: Yunanistan’ın en prestijli, ilerici, çoğulculuğa önem veren ve bu nitelikleriyle de dinleyicinin beğenisini kazanmış 16 yıllık radyo haber kanalı Flash kapanma tehdidi ile karşı karşıya. www.flash.gr websitesinin de çok başarılı olduğu bu ulusal radyo, ülkede ilk kez interneti, programcığın bir uzantısı olarak kullanmaya başlamıştı. Ülkede demokratik değerlerin bir simgesi olarak görülen Flash radyonun aniden susturulma girişimi pek çok konuyu da gündeme getirdi. Bir kere Flash son dönemde hükümetin içindeki çorap söküğü gibi giden yolsuzluk ve görevi kötüye kullanma skandallarının korkusuzca üzerine gidiyordu. Bu radyo kanalı iktidarda olan Karamanlis hükümetini eleştiren önemli bir alternatif ses olarak varlığını sürdürmekteydi ta ki kanalın sahibi Sotiris Poulopoulos aniden radyonun borç içinde olduğunu ve yayın hayatına son vereceklerini duyurana kadar. Bu kuşkusuz çoğu gazeteci, 150 radyo çalışanının son tarih olan 20 Ekim’e kadar kendini sokakta bulması, şirketin çözülmesi ve internet sayfasının da karartılması anlamına gelmekte. Ancak bireysel dramların ötesinde ülkedeki ifade özgürlüğüne indirilen darbeye ve medya patronu-politik yetke arasındaki yakın ilişkiye de yeni bir örnek oluşturmakta.

Yunanistan’da Türkiye’ye benzemeyen en önemli şey aslında gazetecilerin haklarını koruyan kuruluş ve sendikaların varlığı ve ağırlığı. Bir de buna bizim yine pek alışık olmadığımız çalışanların ve aydınların haksızlığa karşı direncini de eklersek bu tür olayların Yunanistan’da her ülkeden fazla ses getirdiğini görürüz. Örneğin kapatılma kararı duyulur duyulmaz radyo çalışanları hiçbir yere kıpırdamayacaklarını, yayında olmaya devam edeceklerini söylediler. Telefon bağlantısı ile yapılan programlarla tanınmış entelektüellerden, gazetecilerden ve tabii sıradan dinleyicilerden destek yağmaya başladı. Gazeteciler Sendikası hemen olaya dahil olarak Flash çalışanlarını koruyacaklarını açıkladı ve Yunan medyasının geleceği için kaygılarını dile getirdi. Muhalefet partisi PASOK ve sol koalisyon hemen bu konuyu özel bir oturumla parlamentoya taşıyacaklarını bildirdiler. Olay dalga dalga büyümeye başladı. Tahmin edeceğiniz gibi son olarak tartışma uluslararası basın özgürlüğü platformlarına taşındı, Karamanlis’in bağımsız sesleri kısmaya çalışması yabancı gazetecilik örgütleri tarafından çarşaf çarşaf ilan ve mektuplarla kınandı.

Bütün bu tartışmanın gerisindeki isim aslında Socratis Kokalis adındaki güçlü bir işadamı. Bir önceki PASOK hükümetinin gözbebeği olan Kokalis, iletişim teknolojisine yaptığı yatırımlarıyla ünlü. Kokalis Flash Radyo’nun eski sahibiydi ve daha sonra kanalı sadece 100.000 Euro gibi komik bir rakama radyonun şimdiki sahibi Sotiris Poulopoulos’a sattı. Tabii ki bu satım işlemi tamamen göstermelikti. Şu anda ipler hala Kokalis’in elinde. Kokalis ise çark ederek artık PASOK’u değil Karamanlis’in iktidar partisi Yeni Demokrasi’yi desteklemeye karar vermiş durumda. Hükümetle iyi ilişkiler kurma ve ona sempatik görünme çabasında, tabii bu arada Flash radyo gibi dikenleri de temizlemek istiyor. Flash radyonun susturulmasının hükümet karşıtı sesleri engelleme girişimlerinin ilk adımı olmasından endişe duyulmakta. Flash radyoyu muhalif televizyon kanallarının ve gazetelerin izleyip izlemeyeceği ise henüz bilinmiyor. Bilinen tek şey var, o da siz bu satırları okurken işçi sendikalarının radyoya destek amacıyla bir dizi ulusal grev hazırlığında olacağı. Poulopoulos ise şimdilik geri adım atmış durumda ve ona sunulacak somut tekliflere hazır olduğunu söylüyor. Gördüğünüz gibi Yunanistan her kesimiyle omuz omuza bir “radyomu istiyorum” kampanyası sürdürüyor; ne de olsa bazı durumlarda sadece siyah kurdele takmak pek işe yaramıyor.

(GAZETEM.NET – Aslı TUNÇ – 10.10.2005)

BBC

ABD'den Kuzey Kıbrıs'a jest

Yasemin Çongar

Kıbrıs adasında bugünlerde yeniden bir hareketlenme yaşanıyor.

Talat'ın Washington'a gitmesi, Cumhurbaşkanı seçilmesinden beri gündemde

Yunanistan Cumhurbaşkanı Karolos Papulyas, Kıbrıs ziyaretini sürdürürken, Kuzey Kıbrıs'taki Türklerin lideri Mehmet Ali Talat'ın, Washington'dan bir resmi davet almaya hazırlandığı bildiriliyor.

Kıbrıs Cumhurbaşkanı Tassos Papadopulos ise, Amerikan yönetiminin, Mehmet Ali Talat'ı davet etmesinin, Kıbrıslı Türklerin ayrılıkçı eğilimlerini artıracağını savunuyor.

Kuzey Kıbrıs'ın izolasyonunun, adanın bölünmesini kalıcılaştırmayacak önlemlerle hafifletilmesini hedefleyen Washington, Kıbrıs Türk yönetimine yönelik yeni bir jeste hazırlanıyor.

ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice'ın bir süredir beklenen daveti, bugün resmen Kıbrıs Türk lideri Mehmet Ali Talat'a iletilecek.

Bu davet kapsamında Talat'ın 2005 yılı sonuna dek Washington'u ziyaret etmesi bekleniyor.

Kuzey Kıbrıs Türk devletini resmen tanımayan Amerika Birleşik Devletleri'nin, Talat'ı, Kıbrıs Türkleri'nin seçilmiş lideri olarak kabul edeceği belirtiliyor.

Talat'ın cumhurbaşkanı seçilmesinden sonraki ilk Washington ziyaretinin, bizzat Bush yönetiminden gelecek bir davetle gerçekleşmesi, Amerikan yönetiminin Kıbrıs'ta her iki tarafa da mesaj vermesini sağlayacak.

Ziyaret bir yandan 2004 referandumlarında Annan Planı temelinde çözüm yanlısı tavır alan Kıbrıs Türkleri'nin izolasyonuna son verilmesine yönelik Amerikan adımlarının süreceğini yansıtacak. Bir yandan da Amerika, Kıbrıs'ın resmî hükümeti saydığı Rum yönetimine, adanın tek temsilcisi olmadığını hatırlatmış olacak.

Amerikalı yetkililer, asıl hedeflerinin ise, Kıbrıs'ta Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri'nin aracılılığındaki çözüm arayışının canlandırılması olduğunu vurguluyorlar.

Talat'ın Washington ziyaretinin hemen sonrasında, New York'ta Genel Sekreter Kofi Annan'la biraraya gelmesi de bekleniyor.

Kuzey Kıbrıs başbakanıyken Mayıs 2004'te New York'ta dönemin Dışişleri Bakanı Colin Powell'la görüşen Talat'ın Washington'a gelmesi düşüncesi, Cumhurbaşkanı seçilmesinden beri gündemde.

Ancak Türk kaynakları, Rum lobisinin, Kuzey Kıbrıs'a yönelik jestlere gösterdiği büyük tepkinin, böyle bir daveti geciktirdiğine inanıyorlar.

Batılı diplomatlara göre ise, Bush yönetimi, Talat'ı daveti öncesinde, Türkiye'nin Avrupa Birliği'yle müzakerelere başlamasını bekledi.

Washington, bu müzakerelerin açılışını, son aşamada bazı yeni koşullarla tehlikeye sokan Kıbrıs lideri Tassos Papadopulos'a tepki göstermişti.

Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice, Rum lideri telefonla arayarak, Kıbrıs'ın NATO'ya üye olma arzusunu, Türkiye'nin Avrupa Birliği'yle ilişkilerinde 'takoz' gibi kullanmamasını istemişti.

(BBC – Yasemin ÇONGAR – 17.10.2005)

BİANET.ORG

Askerliğe zorlanan çocuklar için kampanya

*** UNICEF, "askerliğe zorlanan çocukları kurtarmak" için yürüttüğü bağış kampanyasında Belçika televizyonlarına çizgi film formatında bir reklam verdi. Gece kuşağında gösterilen reklam filmi, köyleri bombalanan Şirinler'in görüntülerine yer veriyor.

Reklam kampanyası, Belçikalı çizgi romancı Pierre "Peyo" Culliford tarafından 1958 yılında yaratılan Şirinler'i köyleri bombalanırken gösteriyor. 20 saniyelik reklam filmi, Afrika ülkelerinde çocuk asker olarak sömürülenlere yardım için Birleşmiş Milletler Kültür ve Eğitim Fonu UNICEF'e para bağışı yapılmasını talep ediyor.

UNICEF'in Belçika'daki temsilcisi, taktik değiştirerek şoke edici bir kampanyaya karar verdiklerini ve işe de yaradığını belirterek, çocukları korkutmamak için reklam filminin sadece gece kuşağında yayınlandığını söylüyor.

Filmin başında kuşlar ve kelebeklerin arasında çizgi filmin klasik şarkısını söyleyerek dans edip oynayan Şirinler, aniden üzerlerinde beliren savaş uçaklarının attığı bombalarla panik içinde kaçışmaya başlıyor. Şirinler ve yaşadıkları köy ateşler içinde kalırken, Irine adlı karakter bombardımanda ölüyor, ortalıkta yalnız kalan bebeği ağlıyor.

Reklam filmi, "Savaşın çocukların hayatını etkilemesine izin vermeyin" mesajıyla bitiyor.

Tepkiler olumlu

Birleşmiş Milletler, sadece Belçika televizyonunda yayınlanan filme tepkilerin genelde olumlu olduğunu söylerken, UNICEF yetkilisi Philippe Henon da "aldığımız tepkilerin yüzde 70'i olumlu, ama kimileri neden böyle bir taktiğe ihtiyaç duyduğumuzu sorgulamadı değil" diyor. Henon, kamuoyunu insani yardıma teşvik etmek için böyle bir taktiği uygun gördüklerini belirtiyor.

Birleşmiş Milletler'in geçen yıl yayımladığı bir rapora göre 2001 ve 2004 yılları arasında 22 ayrı çatışma bölgesinde 18 yaşın altında çocuklar savaşlarda askerliğe zorlanıyor. UNICEF'in Belçika'daki kampanyasının odağında Sudan ve iki eski Belçika sömürgesi olan Brundi ile Kongo Demokratik Cumhuriyeti var.

(BİANET.ORG – 17.10.2005)

MİLLİYET

AB yolunda 'akil adam' tavsiyeleri

Osman ULAGAY

Türkiye'nin Avrupa Birliği(AB) ile bütünleşme çabalarına Avrupa'da destek sağlamak amacıyla Açık Toplum Enstitüsü tarafından kurulan ve Avrupa'nın tanınmış eski siyasetçilerinden oluşan Bağımsız Türkiye Komisyonu'nun bazı üyeleri hafta sonu İstanbul'da çeşitli temaslarda bulundu, bu arada Başbakan Erdoğan'la da iki saat süren bir görüşme yaptı. 'Akil adamlar'la İstanbul'daki temasları sonrasında bir araya gelme fırsatını bulduk.

Avrupa'nın "akil adamları" diye de nitelendirilen Komisyon'un önceki akşam birlikte olduğumuz üyeleri arasında, Komisyon'un başkanlığını yapan Finlandiya eski Cumhurbaşkanı Martti Ahtisaari, Fransa eski Başbakanı Michel Rocard, İspanya eski Dışişleri Bakanı Marcelino Oreja, Hollanda eski Dışişleri Bakanı ve eski AB Komisyonu komiseri Hans van der Broek, eski AB Komisyonu Komiseri ve halen Avrupa Parlamentosu üyesi Emma Bonino ve Avusturya Dışişleri Bakanlığı eski müsteşarı Alber Rohan vardı.

'Akiller'in izlenimleri

Geçen yıldan beri görev yapan ve AB Konseyi'nin 17 Aralık 2004 toplantısı öncesinde yayınladığı raporla Türkiye'ye tam üyelik yolunun açılmasına katkıda bulunan Komisyon'un İstanbul'daki temaslara katılan üyelerinin Başbakan Erdoğan'la ilgili izlenimleri olumluydu. Başbakan Erdoğan'la Türkiye'ye geçen gelişlerinde de görüşmüş olan Komisyon üyeleri, Başbakan'ı bu kez çok daha rahatlamış ("relaxed") ve kararlı bulduklarını belirttiler. Bir üye "kırılgan ve köşeli tavrını aşmış görünüyordu" dedi.

Komisyon Başkanı Ahtisaari, sivil toplum kuruluşlarının Türkiye'deki canlılığının büyük bir avantaj olduğunu söyledi. Türkiye'de gördükleri kararlılık aslında bütün Komisyon üyelerini etkilemişti. Komisyon üyeleri, Türkiye'nin AB tam üyeliğinin gerçekleşeceğine inanmaya devam ettiklerini ve bu inançla Komisyon'un göreve devam etmesi önerisini kabul ettiklerini belirttiler.

Ancak Avrupa'nın bugün yaşadığı krizin Türkiye'nin AB ile bütünleşme sürecinin bundan sonraki aşamalarında ciddi zorluklara yol açacağını da vurguladılar.

1981'de AB üyesi olmayı beklerken ancak 1986'da AB'ye kabul edilen İspanya'nın çok zorlu geçen tam üyelik sürecinde rol almış olan Marcellino Oreja, "Zorluklar hep oldu ama Türkiye'den önce hiç bir ülke tam üyelik görüşmelerine, Avrupa'nın bu kadar zor koşullar içinde bulunduğu bir ortamda başlamadı", dedi. Michel Rocard da, Türkiye'nin AB üyeliğine karşı duyulan tepkinin, küreselleşmeye ve piyasaların sınırsız egemenliğine karşı duyulan tepkinin bir yansıması olduğunu belirtti.

Türkiye'ye tavsiyeler

'Akil adamlar', Türkiye'nin önündeki zor süreçte yapması gerekenleri sayarken de öncelikle şu noktaları vurguladılar:

Ekonominizi güçlendirmeye devam edin. Türkiye ekonomideki güçlü performansını sürdürürse bu Avrupa'da herkesi olumlu etkiler, Türkiye'nin Avrupa'ya yük olmayacağına inananlar artar.

Avrupa kamuoyunu etkilemek için, AB'nin küresel güç olmak için neler yapması gerektiğini Avrupa'ya hatırlatacağınıza, Avrupa'nın temel değerlerine inanarak sahip çıktığınızı gösteren adımlar atın.

Hukukun üstünlüğü, insan hakları, düşünce özgürlüğü gibi Avrupa'nın duyarlı olduğu konularda her ay bir iki tane iyi haber verin Avrupa'ya. Orhan Pamuk davası gibi kötü haberler vermeyin.

AB ülkelerindeki dışişleri görevlilerinizin, geleneksel faaliyetlerinin dışında, Türkiye için lobi faaliyeti yürütmelerini ve bulundukları ülkelerde Türkiye lehine tavır alabilecek grupları örgütleyip harekete geçirmelerini sağlayın. Bulundukları ülkenin dilini ve ortamını iyi bilen elemanlar bu görevi daha iyi başarabilir.

AB'nin kendi sorunlarını paylaşarak bu sorunların çözümü için Avrupa'ya nasıl destek verebileceğinizi düşünün. AB ile ortak çözümler üretmek için kafa yorun.

(MİLLİYET – Osman ULAGAY – 17.10.2005)

SABAH

Ada'ya sert iniş yaptı

Stelyo BERBERAKİS

Yunanistan Cumhurbaşkanı, Rum kesimini ziyaretinde "Bir dahaki gelişimde işgalden arınmış kuzey güzelliklerini ziyaret ederim" dedi.

Dört günlük resmi ziyaret çerçevesinde dün Kıbrıs Rum kesimine giden Yunanistan Cumhurbaşkanı Karolos Papulyas, ayağının tozuyla sert açıklamalarda bulundu. Uçaktan iner inmez, "Umarım bir dahaki gelişimde Avrupa Birliği kurallarına uygun ve uluslararası hukuk kuralları uyarınca işgal kuvvetlerinden arınmış birleşik bir Kıbrıs'ın kuzeyindeki güzellikleri de serbestçe ziyaret edebilirim. AB'nin bu işgale daha fazla göz yumacağına inanmıyorum" dedi. Larnaka havalimanında Rum lider Tasos Papadopulos'un başkanlığında görkemli bir törenle karşılanan Papulyas, cumhurbaşkanlığı görevini üstlenir üstlenmez ilk resmi ziyaretini Kıbrıs'a yapmak istediğini söylemişti. Papadopulos ve tüm siyasi parti liderleriyle ikili görüşmelerde bulunacak olan Papulyas Türkiye'nin AB müzakereleri konusuna da değindi.

"AB,TÜRKİYE'Yİ İZLİYOR"

"Türkiye'nin müzakerelere başlamasıyla gerek sosyal, gerekse siyasi anlamda büyük zorluklarla karşılaşması doğaldır" diyen Papulyas şöyle konuştu: Çünkü AB, Türkiye'nin atacağı her bir adımı yakından takip edecektir... Papulyas, Türkiye'nin AB müzakerelerine başlamasından sonra (Kıbrıs sorununu ima ederek) ciddi gelişmelerin beklendiğine ve bu nedenle Rum ve Yunan hükümetlerinin ortak hedef saptamaları gerektiğine de dikkat çekti. Papulyas'a ülkede yabancı devlet adamlarına verilen en değerli nişan olan 3'üncü Makarios nişanı verildi. Papadopulos ve Papulyas ortak açıklamalarında, Kıbrıs sorunun AB'nin de katkılarıyla BM çerçevesinde çözümünden yana olduklarının" altını çizdi.

(SABAH – Stelyo BERBERAKİS – 17.10.2005)

ABHABER

Yunanistan'dan "AB süreci askıya alınabilir" tehdidi

Yunanistan Cumhurbaşkanı Karolos Papulyas, müzakere çerçeve belgesinden kaynaklanan yükümlülüklerini yerine getirmemesi durumunda, Türkiye'nin AB sürecini askıya almak ya da iptal etmekle tehdit etti.

Resmi bir ziyaret için Güney Kıbrıs Rum Kesimi'nde bulunan Yunanistan Cumhurbaşkanı Papulyas, Rum Kesimi lideri Tasos Papadopulos'la görüştü. Görüşmenin ardından açıklama yapan Yunanistan Cumhurbaşkanı, Türkiye’nin müzakere sürecini, yakından izleyeceklerini belirterek, "Eğer Türkiye, müzakere çerçeve belgesinde verdiği sözleri yerine getirmezse, Avrupa Birliği-Ankara arasındaki ilişkiler, durma noktasına gelebilir" dedi.

(ABHABER – 17.10.2005)

LE MONDE

3 Ekim kararının olumlu yanları çok

*** 3 Ekim'de verilen müzakerelere başlama kararıyla, bu büyük ülkeye olabilecek en iyi gelecek perspektifi sunuldu

JEAN-ANTOINE GIANSILY

Aralık 2004'te Türkiye ile Avrupa Birliği üyelik müzakerelerini başlatma kararı nihayet hayata geçirildi. Zeki, faydalı ve sağduyulu bir karardı. Bu büyük ülkeye olabilecek en iyi gelecek perspektifi sunulmuş oldu.

Dört yılı bizzat Türkiye'de geçmiş olmak üzere Türklerle 10 yıldan fazladır süren ilişkilerim nedeniyle, tarihte bu kararı Avrupa Birliği'nin inşasının en önemli olaylarından biri olarak göreceğini, bir 1956 Messine kararı veya 1986'da Avrupa Tek Senedi'nin Fransız meclisince onaylanmasına denk tutacağını söyleyebilirim.

Alınan karar öncelikle günümüz Türkiyesi üzerine zekice bir düşüncenin ürünü. 82 yıllık laikliği ve din ve dünya işlerini birbirinden ayırma ilkesini titizlikle uygulamasıyla Türkiye, cemaatçiliğe karşı savaşta bir model teşkil ediyor. Lozan anlaşmasını harfi harfine uygulayan ve ülkesindeki Yahudi, Ortodoks ve Ermeni azınlıklara saygı gösteren Türk devleti İslamı, topraklarında her türlü İslamcı oluşumu önlemeye yetecek seviyede hukuki sınırlar içinde tutuyor. Cumhuriyet'in temel ilkelerini sorgulayacak dini faaliyetleri reddediyor. Üç yıl önce demokratik yollarla seçilmiş siyasi gücün anayasa ve kanunlar üzerinde tek yaptığı değişiklik, Avrupa Birliği'nin Türk yargısını Avrupa'ya uydurmak için talep ettiği değişikliklerdi. İslamcı bir aldatmaya örnek verebileceğimiz tek bir değişiklik bile yok.

Müzakereleri başlatma kararı aynı zamanda faydalı da: Avrupa ve Türk ekonomilerine imtiyazlı ortaklığı güçlendirecek perspektifler sunuyor. Bu imtiyazlı ortaklık, Aralık 1995'te Avrupa Parlamentosu'nun onaylamış olduğu gümrük birliği nedeniyle halihazırda zaten var. 2001 sonrasında, Avrupa ve Türk ekonomisinin gitgide güçlenmesini bizzat ayrıcalıklı bir konumdan gözlemleyip, çoğu zaman Fransızların bundan daha fazlasını ve daha iyisini yapabileceklerini düşündüm.

Müzakereler büyük ölçüde ortak tarım politikasının hayata geçirilme takvimi üzerine dönecek, zira bu konu gümrük birliğine dahil edilmemişti. Bu da üreticilerimize 71 milyon tüketiciden oluşan son derece rahat bir pazarın kapılarını açacak. Hizmetler için de aynı durum söz konusu. Henüz Türkiye'ye adım atmamış büyük Fransız markaları, açık diyaloğun başlatılmasıyla bu ülkenin potansiyelinin farkına varacak.

Ve bu son olarak sağduyulu bir karardı: Türklerin gideceği yol uzun ve engebeli olacak, zira ülkelerimizin ekonomik yapıları hâlâ birbirinden çok farklı. Ama sağduyu, üyeliğin getireceği sorunları belirlemek için Avrupalı ve Türk uzmanların bir masanın etrafında toplanıp konuşmasını gerektiriyordu. Avrupa 1952'den beri bu şekilde işliyor. Türklerin üyeliği neden bu kurala tabi olmasın? Zamanı gelince, 10-15 yıl içinde, o zamanın siyasi sorumluları gereken kararları alacaktır. Ülkelerimizin gençlerine güven duyalım biraz.

500 yıldır dostumuz olan bu ülkeyle sürdürülecek yapıcı müzakere sürecinde Fransa büyük bir rol oynayabilir. Ne var ki Fransa kendi içine dönmüş olduğu bir dönemden geçiyor. Gözlerinden hiçbir şey kaçmayan Türkler, bir Berlin, Londra veya Brüksel yolunun Paris'inkinden çok daha bereketli olduğunu da hızla anlayacaktır.

(LE MONDE - JEAN-ANTOINE GIANSILY - Avrupa Parlamentosu'nda eski Fransız milletvekili, 2001-2005 arasında İstanbul'da Fransız Ekonomik Misyonu yöneticisi, 14 Ekim 2005)

ÖZGÜR GÜNDEM

Pinter ABD'yi yargılıyor

Nobel edebiyat ödülünü kazanan senarist, yazar Harold Pinter edebiyatçılığının yanısıra muhalif, barış yanlısı ve insan hakları aktivisti. Pinter'in 1985 yılında yazar Arthur Miller'le birlikte 12 Eylül zulmünde ezilenlere destek vermek için İstanbul'a da gelmiş ve bir hafta boyunca işkence görenlerin, mahpus yatanların, baro ve basın temsilcilerinin, yazarların, Barış Davası sanıklarının dertlerini, görüşlerini, savunmalarını dinlemişti. Pinter. ABD'nin Irak işgaline karşı çıkışıyla da tanınıyor. Pinter'ın 11 Aralık 2002'de, Turin Üniversitesinde fahri doktora unvanı alırken yaptığı konuşmayı, güncel önemi nedeniyle okurlarımızın dikkatine sunuyoruz:

'Bu senenin başlarında, kanser nedeniyle büyük bir ameliyat geçirdim. Ameliyatın kendisi ve ameliyat sonrası yaşadıklarım, bir tür kabus gibiydi. Kendimi, devasa bir okyanusun karanlık, derin sularında yüzmeyi bilmeyen ve durmadan çırpınan bir adam gibi hissediyordum. Ancak boğulmadım ve hayatta kalabildiğim için çok mutluyum.

Buna rağmen bu bireysel kabustan kurtulmuş, ancak çok daha korkunç ve bulaşıcı toplumsal bir kabus yaşamaya başlamıştım: İsterik, bilgisiz, kibirli, akılsız ve saldırgan Amerikalı kabusu. Dünyanın bilinen en güçlü devleti ciddi bir şekilde, savaş bayrağını dünyanın geri kalan ülkelerine karşı sallıyor.

Başkan W. Bush , 'Bizimle birlikte değilseniz, bize karşısınızdır.' demişti. O, ayrıca 'Dünyanın en tehlikeli silahlarının, en tehlikeli bulduğumuz dünya liderlerinin elinde kalmasına izin vermeyeceğiz' ifadesini de kullandı. Tamamen doğru! Hemen aynaya bakmalısın ahbap... Bu sensin!

Amerika şu sıralar, gelişmiş 'kitle imha silahları'nı harekete geçiriyor ve onları, nerede uygun görürse, orada kullanmaya hazır. Amerika'nın sahip olduğu silahlar, dünyanın geri kalan ülkelerinin bir araya gelip ortaya koyacaklarından çok daha fazla bir miktarda. Fabrikalarının denetlenmesini reddederek, biyolojik ve kimyasal silahlar konusunda yapılan uluslararası anlaşmaların üstesinden gelen Amerika'nın kamuya yaptığı açıklamaların ardındaki ikiyüzlülüğü ve gerçek faaliyetleri neredeyse kötü bir şaka! Amerika 'ölüm' denilince, yalnızca New York'ta öldürülen 3.000 kişiyi dikkate alıyor; onlar için, yalnızca bu ölümlerdir sorun olan. Onlar Amerikalı ölülerdir. Bu kurbanların dışında kalanlar ise, kendilerince bir önem arz etmeyen; gerçek olmayan, soyut ölülerdir onlara göre.

Afganistan'da öldürülen 3.000 kişiden asla söz edilmemektedir. Amerikan ve İngiliz ambargoları neticesinde, çok gerekli ilaçlardan yoksun bırakılan yüzlerce, binlerce Irak'lı çocuğun ölüme terk edildiğinden de asla söz edilmemektedir.

Amerika'nın Körfez Savaşı'nda uranyum kullanmasından ve bunun etkilerinden asla söz edilmemektedir. Irak'taki radyasyon seviyesi halen, ürkütücü bir boyuttadır. Bebekler beyinsiz, gözsüz, jenital organsız doğuyor. Kulakları, ağızları veya bağırsakları olduğunda ise bu öksüzlerden bir tek şey akıyor; o da kan.

1975 yılında, Doğu Timor'daki 200.000 ölünün faturası Endonezya Devleti'ne çıkarılmıştır, ancak Endonezya'nın ilham kaynağı ve destekleyicisi olan Amerika'dan asla söz edilmemektedir. Guatemala, Şili, El Salvador, Nikaragua, Uruguay, Arjantin ve Haiti'de ABD'nin desteklediği ve finanse ettiği eylemlerin sonucu olarak ölen 500.000 kişiden asla söz edilmemektedir. Vietnam, Laos ve Kamboçya'da ölen milyonlarca insan, artık konuşulmuyor. Filistin insanının umutsuzluğundan kaynaklanan kötü durumdan, dünyadaki huzursuzluğun ana kaynağından neredeyse hiç söz edilmemektedir. Fakat bugün, ne denli yanlış hükümler veriliyor ve de tarih, nasıl yanlış okunuyor. İnsanlar unutmaz. İnsanlar, dostlarının ölümünü unutmaz. İnsanlar, işkenceyi, işkence sonucu sakat, kötürüm kalanları unutmaz. İnsanlar, adaletsizliği unutmaz. İnsanlar, zulümü unutmaz. İnsanlar büyük güçlerin terörizmini unutmaz. İnsanlar unutmamakla kalmazlar: Hesabını da sorarlar. New York'ta yaşanan büyük facia, tahmin edilemez bir şey değildi. Bu, bütün dünyada ortaya koyulan, sağlam ve sistematik devlet terörizminin, Amerika'daki köklü uzantısına karşı yapılan bir misilleme hareketiydi. İngiltere'de insanlar, potansiyel terörist eylemlerin hazırlıklarına karşı 'uyanık' olmaları yönünde uyarılıyor. Bu konuda kullanılan dil, kendi içinde mantıksız. Halkın 'uyanık olma hali' nasıl tarif edilebilir? Ağızlarına bir eşarp bağlayıp, zehirli gazlardan korunmaya çalışmaları gibi mi? Bununla birlikte, terörist saldırılar oldukça muhtemel görünüyor ve bu, bizim başbakanımızın Amerika'ya utanç verici itaatinin bir sonucudur. Açık ki Londra metro sistemine yapılmak istenen terörist bir zehirli gaz saldırısı daha geçenlerde önlendi.

Ancak, böyle bir saldırı gerçekten de, her an olabilir. Binlerce okul çocuğu, her gün metro yoluyla okula gidiyor. Bir zehirli gaz saldırısında öleceklerin sorumluluğu, bütünüyle başbakanın omuzlarında kalacaktır. Başbakanın metroyu kullanmadığını söylemeye gerek yoktur sanırım.

Irak'a karşı planlanan savaş, görünüşte onları diktatör liderlerinden kurtarmaya yönelikken; gerçekte, binlerce sivili öldürmeye yönelik önceden tasarlanmış bir plandır.

Amerika ve İngiltere, yalnızca, tüm dünya üzerinde şiddetin tırmanışı ve sonucunda gelişebilecek felaketler konusunda ellerinden geleni yapıyor. Amerika'nın Irak'a saldırısı, bölgenin zaten gergin olan dikişlerini patlatacaktır.

Kanımca, bu saldırı, yalnızca Irak petrollerini kontrol altına almak amacıyla değil, aynı zamanda Amerikan yönetiminin şu günlerde, kana susamış vahşi bir hayvan gibi davranmasının bir sonucu olarak gerçekleşecektir. Bomba, onların bildiği tek sözcüktür. Biliyoruz ki, çoğu Amerikalı, devletlerinin duruşundan dehşet duymaktadır; ancak, aciz görünmeyi, tepki göstermeye tercih etmektedirler.

Avrupa; dayanışma, sağduyu ve yürekliliği hayata geçirip, Amerikan gücüne karşı çıkmadığı, direnmediği taktirde, Alexander Harzen'in ifadesini hak etmiş olacaktır: Bizler doktor değiliz; bizler, hastalığın kendisiyiz.'

(ÖZGÜR GÜNDEM – 17.10.2005)

REFERANS

TKP'nin son genel sekreteri Nabi Yağcı'ya göre AKP ilerici CHP gerici

Jale Özgentürk

Kapatılan Türkiye Komünist Partisi'nin son Genel Sekreteri Nabi Yağcı, Türkiye'nin önünde ciddi bir değişim hedefi olduğunu belirtiyor. Değişime kimin karşı çıktığı sorusuna verilecek yanıtın önemli olduğunu söyleyen Yağcı 'Sorunlara CHP'nin sosyal demokratlığı ya da AKP'nin gericiliği gibi bir genel tanımdan bakmak bize hiç bir şeyi göstermiyor. Kim değişime karşı çıkıyor buna bakmak gerekiyor' diyor.

Bir dönüş hikayesi

Münih'ten kalkan uçak Ankara Esenboğa Havalimanı'na inerken, havaalanında olağanüstü bir hareketlilik vardı. Hareketliliğin nedeni, Türkiye solunun iki köklü ama yasaklı/yasadışı partisi TİP ve TKP'nin yöneticilerinin "düşünce özgürlüğü önündeki engellerin kaldırılması için" Türkiye'ye dönüyor olmalarıydı. Uçakta her iki partinin yönetim kadrolarının yanı sıra, Avrupalı çok sayıda insan hakları savunucusu parlamenter ve aydın da yer alıyordu. TKP ve TİP'in iki üst düzey yöneticisi Haydar Kutlu ve Nihat Sargın daha önce de açıklandığı gibi uçaktan iner inmez gözaltına alınıyor ve Ankara Siyasi Şube'nin Derin Araştırma Laboratuarı'na (DAL) götürülüyorlardı. Türkiye 29 Kasım'daki genel seçime hazırlanırken, düşünce özgürlüğünü hedefleyen ve uluslararası destek bulan bu girişim, ülke yöneticilerinin hiç hoşuna gitmiyordu. Cumhurbaşkanı Kenan Evren "ilgili yasalar enselerine yapışacaktır", "bunun altında mutlaka kötü niyetler saklı, bunlar bir merkezden direktif alarak Türkiye'ye gelmiştir" açıklamasını yapıyordu. Başbakan Özal ise Cumhurbaşkanıyla aynı görüşte olduğunu belirtip Sargın ve Kutlu'nun Türkiye'ye dönmelerini provokasyon olarak niteliyordu.

Yurtdışında ise Uluslararası Af Örgütü ve Avrupa Parlamentosu gözaltına alınmaları protesto ediyordu. Ve 16 Kasım 1987 günü başlayan gözaltı süreci, 5 Aralık 1990'da iki liderin tutuklanıp cezaevine konmasıyla sona eriyordu. İki yıl süren tutukluluk süreci sona erdiğinde, düşünce özgürlüğünün önündeki en büyük engeller olan 141, 142 ve 163. maddeleri kaldırılmış ve cezaevlerindeki düşünce suçluları serbest bırakılmıştı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 1994 yılında ise, Kutlu ve Sargın'ın Türkiye aleyhine açtığı davada Türkiye'yi mahkûm etti.

*** Türkiye'nin düşünce özgürlüğüne adım atmasında önemli katkınız var. Önce bu süreci anlatır mısınız?

İshak Alaton biz cezaevinden çıktıktan sonra bana şunları söylemişti: "Siz Türkiye'ye döneceğiz dediniz, biz inanmadık. Dönmezler bunlar dedik. Hele 12 Eylül koşulları varken, ama döndünüz. 141-142'yi kaldıracağız dediniz. Biz kalkmaz dedik, kalktı." Biz Türkiye'ye gelirken daha geniş bir sol, sol birlik için geldik. Aynı zamanda komünist adı ve programı üzerinde bir yasak vardı, onu kırmak istiyorduk. Düşünce özgürlüğü önündeki engellerin kaldırılması için on yıllarca mücadele verildi. Tek başına biz kaldırmadık. Kaldırılması sürecini biz zorladık.

*** Soldan da tepkiler almıştınız o süreçte değil mi?

Ne olacak dediler, 141-142 kalktı ama terörle mücadele yasası getirildi. Oysa bu iki madde kalktığında Türkiye'de cezaevleri boşalmıştı. Bizim sol kendi verdiği mücadeleye bile sahip çıkmıyor. Oysa sol mücadele taş üstüne taş koyarak bir yere gelir. ªöyle denseydi, 141-142'yi kaldırttık, bu güçle antiterör yasasını da kaldırtacağız. Böyle bir söylem kendine güvenen insanların söylemi olurdu. Bu anlamda solun psikolojisinin çok iyi bir rehabilitasyona ihtiyacı var.

*** Size göre bu durum neden kaynaklanıyor?

Psikolojik rahatsızlıklarımız var bizim. Bu da çok anlaşılır bir şey. Genellikle ezilen insanlar sola geliyor. 1960 sonrası kuşak -68 kuşağı lafını doğru bulmuyorum- ile ondan sonraki 70 sonrası kuşak birbirinden farklı. Biz 60 sonrası kuşak sanattan geldik, büyük ölçüde. O nedenle de yumruklarımız o kadar da sıkılı değildi. Ben her zaman söylüyorum Marx'ı tanımadan önce Camus ve Kafka'yı okuyordum. Bu bize daha sonra da, şimdi de daha geniş bakabilme yeteneğimi kazandırdı. 1970 kuşağına bakıyorum, çok az kitap okurlardı, yalnız sıkılı yumruklar vardı. Öyle ki aşklarından söz etmek günah gibi gelirdi, hatta kimi yerde belki yasaktı. Bu iki kuşak arasındaki fark çok önemliydi. O dönemde TİP meclise giren ilk sol partiydi. Orada da bizim günahımız var, gençlik hastalığıyla, çocukluk hastalığıyla, parlamentarizmi eleştireceğiz diye partinin de canına okuduk, Mehmet Ali Aybar "güleryüzlü sosyalizm" dedi. Vay ne demek sosyalizm güleryüzlü olur mu diye onun da saçını başını yolduk! Sonuçta da bu hale geldi. O yüzden solun bugünkü hali şaşırtıcı ve beklenmedik değil.

*** Türkiye'de sol teoride mi bir sorun vardı acaba?

Bizde solun teorisi hiç olmadı. Biz doktrini teori diye aldık. Marksizm bir doktrindir, o anlamıyla tabiî ki evrensel ölçekleri, değerleri, ilkeleri vardır. Ama teori bir hayatın bir hareketin kendi pratiğinden çıkar. Bu evrensel değerler ve ölçekler üzerine o pratiğin getirdiğini koyduğunuz zaman bu sol teori olur. Ya da Marksist teori olur. Biz bunu yapmadık. Batı Avrupa koşullarında çıkan Marksizmi teori olarak alıp, kendi topraklarımızda tutturmaya çalıştık. Bu da bana göre kavruk bir fidan oldu. Hiç tutmadı demiyorum ama kavruk bir fidan oldu. Oysa kendi topraklarımızda sosyalist mücadelenin tohumları vardı. Mesela ªeyh Bedrettin var. O zamanki dinsel Heretizm, Anadolu Felsefesi. Bu felsefe bütünüyle materyalisttir. İbni Arabileri, Mevlana'yı da sayabiliriz bunlar arasında. Dinden bahsettiler diye biz bütün bunları idealist gördük. Oysa Avrupa'da felsefeye baktığımızda, Marks'a gelene kadar dinden bahsetmeyen felsefeci yok. İşte kendi topraklarımızda sosyalist düşüncenin tohumları varken, bunun üzerine Marksiszm aşısı yapmak gerekiyorken, biz kesip attık. Anadolu düşüncesi nedir bilmiyorduk zaten buna kafa da yormadık. O zaman da batıdan aktarma getirdiğimiz, tercüme ettiğimiz metinler hiçbir şekilde yol gösterici olmadı.

*** Sol, dinle de bir tartışma, karşıtlık ortamına girdi değil mi?

İslamın başka, Hıristiyanlığın söylediği şeyler farklıydı. Biz hepsini din diye bir kenara attığımızda anlamsızlaştı. Marx'ın dinle ilgili iki sözü var. Biri tanesinde "din afyondur" der. Bir diğerinde ise "Din, vicdanı olmayan doğanın, vicdanıdır" diyor. Orada yerine oturtuyor dini, kaldırıp atmıyor. Türkiye İşçi Partisi'nde 1960'ta bizim aramızda dindarlar, "aydın imam" dediğimiz hocalar vardı. Solun bu tavrı olmasaydı, belki bugün AKP'li gençlerin çoğu böyle bir sol partide olabilirdi.

*** Ak Parti'yi şans olarak gördüğünüzü yazmıştınız. Sizin gibi sol kökenli bir insanın, muhafazakar bir partiye destek vermesi çevrenizdekileri şaşırtmadı mı?

Benim AK Parti'ye, Avrupa Birliği ve gelişim sürecine destek vermemin etkisi şöyle seyretti kendi çevremde. Önce bir şaşkınlık oluştu. Ne oluyor, niye AKP deyip duruyor bu adam? Fakat şimdilerde tersine döndü gördüğüm. "Evet AKP'ye farklı bakmak lazım" deniyor. Ve bu konuyu öğrenme merakını görüyorum. O bağlamda da çok soru geliyor bana.

*** Siz samimi buluyor musunuz AKP'yi?

Kesinlikle samimi buluyorum. Bir vatandaş olarak bakıyorum ve ikircimsiz destek veriyorum. Vatandaş sözcüğünü bilerek seçtim. Vatandaşlıkta sağ sol, dinli dinsiz ayrımı yok. Yatay bölen bir kimlikten söz ediyorum. Böyle baktığımda örneğin AKP'nin Avrupa Birliği'ne bizi götürmesi, bu süreçte Maestrich kriterlerini uygulaması, çıkarılan uyum yasaları doğru mu? Doğru. Karşı çıkanlara soruyorum: Ekonomide durum dünden daha mı iyi daha mı kötü? Hiç kimse daha kötü diyemiyor. Peki yaptıkları neye karşı çıkıyorsunuz diyorum. "Neye karşısınız" sorusuna cevap yok. O zaman ben bir vatandaş olarak diyorum ki, yapılan işler hepimizin çıkarına olan şeylerdir ve bunun desteklenmesi lazım. Birinci nedenim bu. Tarihe farklı bakıyorum. AKP'nin yerine farklı bakıyorum.

*** AKP nasıl bir parti?

Sol olmadığı açık. Peki sağ bir parti mi? Bugün bunu kolaylıkla söyleyemiyoruz. Çünkü sağ parti dediğimiz zaman neyi anlamam lazım. Düzen partisini anlamam lazım. İster sağın merkezinde olsun, isterse ucunda düzen partisidir. Peki AKP bugün düzeni mi koruyor, yoksa düzene mi karşı? Bunu AKP'nin söylemine bakmadan da görebiliriz. Düne kadar düzeni savunanlar bugün AKP'ye karşıysa, o zaman AKP düzen partisi değil. Tuhaf bir karşıtlık var yani tarih bakımından, ironik bir şey hatta. Muhalefet partisi iktidar olmuş durumda, onun karşısındaki parti CHP o aslında iktidar partisi ve muhalefet yapıyor. Böyle bir tuhaflık var. Fakat tarihe baktığımızda bu hiç de tuhaf değil. Eğer resmi tarih ezberiyle bakmıyorsak, o ezberi bozarsak, şunu göreceğiz. Gerçekte düzen karşıtı olan AKP'nin geldiği gelenektir. Yani İslami gelenek...

*** Düşünür İdris Küçükömer'in de vurguladığı bir ayrımdı bu değil mi?

Evet, bunu da zaten belirtmiştim. İdris Küçükömer'in tezi olduğu için yeni sayılmaz ama o tez eski ama eskimemiş bir tez hala. Düzen partisi oluyor CHP. Hele değişim hedefi varsa Türkiye'nin önünde, değişime kim karşı çıkıyor diye sorduğumuzda yine CHP'yi görüyoruz. O zaman CHP'nin sosyal demokratlığı ya da AKP'nin gericiliği gibi bir genel tanımdan bakmak bize hiç bir şeyi göstermiyor. Tarihin böyle ters yansıması aslında bizde tarihin düzü. Bizim tarihimizin de zaten böyle olması lazımdı, böyle de oluyor. Çünkü düzenin adını doğru dürüst koymak lazım. Antidemokratik demek bir şeyi anlatmaz. Bilimsel bir tarif değil bu. Ben onu oligarşik bürokrasinin düzeni ve vesayet rejimi diye tarif ediyorum ki bu vesayet rejimi kavramı da bana değil, sosyal bilimcilere ait. Bu vesayet rejimine kimler karşı çıktı Türkiye tarihi içinde: İslami kesimler, bir dönem de komünistler. İslami muhalefet bir düzen muhalefeti olarak hep vardı. ªimdi şans olan şey, Avrupa Birliği gibi bir hedefte ve kendisini yenilemiş olarak karşımızda Ak Parti gibi bir partinin olması.

*** Avrupa Birliği konusunda AKP çok samimi Ancak AKP'ye yönelik gizli gündem tartışması sürekli var?

Böyle bir imaj hem AKP'nin içinden kaynaklanıyor, hem de muhalefet tarafından yapıştırıldı. Bir diğer faktör ise AKP'nin kuşatılmışlıktan ötürü kendini tanımlamakta cesaretsizliğidir. AKP kendini muhafazakâr demokrat parti diye tanımladı. Peki nasıl oluyor hem değişim, hem muhafazakarlık? Ben AKP yöneticisi olsaydım, "Çağdaş İslami Demokrat Parti" derdim. Böylece o sıkışıklıktan da kurtulurdum. ªimdi bu muhafazakâr niteliğini gösterebilmek için söylediği en fazla şey "aile kurumunu korumak". Bununla bir siyasi çizgi açıklanamaz. O nedenle de ikide bir türban sorunu gündeme geliyor, oysa İslami kimliğiyle pekâlâ ortaya çıkabilirdi ama engeller var, korkular var. Yalnız bunu söylerken hemen altını çizmeli, vurgulamalıyım: İslami parti demiyorum ben. İslami motiflerde bir partidir AKP. Avrupalı söylüyor bunu, İslami diyor ama ne biz, ne de AKP'nin kendisi söyleyebiliyor. Gördüğümüzün adını koyamıyoruz ama gerçek bu.

Gizli gündeme dönersek, önce bu kadronun Refah Partisi'nden kopuş sürecine bakmak gerekli. Niye koptular? Çağdaş bir söylem tutturabilmek için. Çağdaş bir söylem aynı zamanda demokratik bir söylemdir. Yoksa içi boş olur çağdaşlığın. Bu söylemi de hep dile getirerek geldiler. AB meselesinde samimiler, kesinlikle samimiler!

*** Nasıl varıyorsunuz bu sonuca?

Nedeni önce ekonomiktir. Çünkü Refah Partisi İslami kesimin devletçi partisiydi. Hem kafa olarak devletçidir hem de devletten beslenen ticari burjuvaziye dayanmıştır Refah Partisi. Fakat Anadolu sermayesi ticari sermaye olmaktan çıktı, sanayi sermayesine dönüş içinde. İşte KOBİ'leri vurgularken bunu kastediyorum. Ak Parti esas olarak buraya dayanıyor. KOBİ'ler ise tamamen ekonomik nedenlerle dışa açılma zorunluluğuyla karşı karşıya. Sermaye açılacak dışarıya, peki nereye açılacak? İran'da falan ne var? Hiçbir kar yok, kazanç yok, piyasa yok. Bunun için Avrupa'ya açılacak. Bir defa bu temel yeter görmek için. Deniyor ki "AB İslam'a evet diyecek, o yüzden bunlar da oraya yöneliyor". Yine görüyoruz ki durum tam tersi: İslami olduğu için karşı çıkıyor AB. Demek ki bu tür argümanları biz kendi kendimiz için üretiyoruz. Kendimizi korkutmak için. Bunların gerçeklikle hiçbir ilgisi yok.

'Demokrasi ve vatandaşlık ekseninde politika'

Kapatılan TKP'nin son genel sekreteri Haydar Kutlu ya da nüfus kaydına göre Yaşar Nabi Yağcı, cezaevinden çıktıktan sonra bir süre Meserret Restoran ve Kültür Evi'ni işletmişti. TKP ve TİP arşivini toplama amacıyla kurulan Türkiye Sosyal Tarih Vakfı (TÜSTAV) Başkanlığı'nı da yapan Yağcı, bu görevi politika arkadaşı Nihat Sargın'a devretti. Bugün İzmir'in ilçesi Foça'da eşi Çiçek Hanım'la birlikte yaşıyor, düşünüyor ve yazıyor. Referans gazetesinde ekonomiye ve politikaya "demokrasi ve vatandaşlık çerçevesinden" bakan yazılarıyla ilgi topluyor.

(REFERANS – Jale ÖZGENTÜRK – 17.10.2005)

ZAMAN

Çeçenistan’da patron petroldür

MİRZA ÇETİNKAYA

Dokunulmazlığı had safhadadır. Tabudur. Kimseyi çileden çıkarmaz, herkese yakındır. Herkesin dostudur.

Kimsenin dökmeye cesaret edemediği ‘kutsal süt’tür petrol Çeçenistan’da. Savaş ve çatışmaların eksik olmadığı Çeçenistan’da petrole saldırı haberlerini hiç duydunuz mu? İlginç değil midir? Beslan gibi hiçbir vicdana sığamayacak gaddarlıkla çocuklar annelerinin gözleri önünde diri diri yakılıyor. Ya da savaş sırasında Hazar Denizi’nden geldiği iddia edilen roketler pazaryerlerine düşüveriyor. Ancak petrol kuyusuna bir taş atan olmuyor, nedense. Çeşitli silahların oynaştığı bölgede herhangi bir boru hattına bir kurşun isabet etmiyor, tesadüfen de olsa. Duyulmuyor, değil mi? Yazılmıyor, çizilmiyor.

Kabardino-Balkar Özerk Cumhuriyeti’nin başkenti Nalçik’i ele geçirmek için yüzlerce kişi ile saldıran Çeçen savaş lordlarının, bölgedeki apoletli güvenlik kuvvetlerinin ve de yerel derebeylerin petrol karşısındaki pozisyonu birbirinden pek farklı değil. Venezüella Devlet Başkanı Hugo Chavez’in ‘Dünya adım adım enerji krizine doğru gidiyor.’ dediği bir sırada çokuluslu Batılı enerji şirketleri de pek şikayetçi görünmüyor. Klasik liberalizm tüm kurallarıyla işliyor adeta.

Adam kaçıran, kelle kesenler bile petrole saygıda kusur etmiyor. Tuhaf mı tuhaf. Daha sonraları, dini ve milli karakterlere bürünmesine rağmen ilk Çeçen savaşının yerel petrol kuyuları üzerinde başladığı hususunda birleşiyor pek çok gözlemci. Rusya İçişleri Bakanlığı, bir süre önce Çeçenistan’daki petrol kaynaklarının korunmasını sağlayacak bir koordinasyon grubunu kurmaya başladı. Grubun başındaki Mihail Suhodolskiy’nin ilk açıklamaları dikkate alındığında, asıl görev kanunsuz şekilde petrol ticaretiyle uğraşanlarla mücadelede yoğunlaşıyor. Yani hırsızlar. Ki bu da Post Sovyet arenanın rutin olaylarından biri olarak görülüyor.

Demek daha global bir tehdidin olmadığından emin ki; hükümet, radikal tedbirlere gerek duymuyor.

Doğal olarak, özelde Çeçenistan genelde de Kafkasya’daki sorunlar sadece petrolle açıklanmayacak kadar paradoksal nedenlerle sarmaş dolaş olmuş pozisyonda. Lakin, petrol, kendisini birilerinin rahatsız etmemesini sağlayacak kadar da cömert.

(ZAMAN – Mizra ÇETİNKAYA – 17.10.2005)

ÖZGÜR GÜNDEM

Kitap fuarından esintiler

Ragıp ZARAKOLU

Bu hafta yine kitap denizinde yüzdük, TÜYAP'ın artık kaçıncı olduğunu saymadığım kitap fuarında...

TÜYAP, ilk fuarını 1981 yılında Taksim'deki Interkontinental Oteli'nin alt katında açtığında, sadece 21 yayınevi katılmıştı. Şimdi yüzlerce...

12 Eylül o sıralarda bütün hışmı ile devam etmekteydi.

Evlerdeki sobalarda, banyo kazanlarında yakılan kitapların küllerinin hala durduğu bir dönemde, Taksim'in göbeğinde kitap fuarının açılması, gerçekten inanılmaz bir şeydi.

Kitapperestlerin bir anda sığındığı, tavaf ettiği, kitaplara dokunup okşadığı, 12 Eylül karanlığını bir an olsun unuttuğu, ışık dolu bir sığınak oldu sanki.

'Bu da geçer yahu!' diyorduk, sabır ve umutla.

Toplanacak kitap kalmadığı için, barbar militarizm, ansiklopedilere saldırıyordu.

Britanika ve Yurt Ansiklopedisi'nin editörleri bir anda kendilerini Sıkıyönetim Mahkemeleri'nde bulmuşlardı.

Sebep mi? Tarihi Ermenistan'dan bahsetmek!

Anadolu illerinin tarihi anlatılırken, artık eski, antik Ermeni krallıkları sansür ediliyordu.

Soykırım ink‰rı, artık son evresine, tarihin ink‰rına kadar vardırılmıştı.

Bir yandan da, taşlar bile Ermeniden arındırılıyordu. 'Anadolu'da böyle bir halk asla yaşamadı' denilmek isteniyordu. Eh, olmayan bir halkın soykırımı nasıl olabilirdi ki?..

Elbette, bu bir soykırımın varabileceği son evreydi artık. Soykırımın zirvesi.

Hadi, ben de bir kavram icat edeyim.

Jenosit, etnosit, vs. den sonra 'tarihkıyım'. Tarihkırım, yani soykırımın ulaşacağı son evre.

Ermenilerin asla bir devleti olmamıştı tarihte. Olan devletimsi şeyler de uyduruktu, kalıcı değildi, resmi tarihçilere göre. Hani resmi tarihçiler, Kürtler için de benzer şeyler söyler: 'Kürtler tarihte asla devlet kuramamış, bunu becerememiştir.'

Ama biz ise, tarihte 16 devlet kurmuş olmakla öğünürüz.

Neyse, biz yine Kitap Şenliğine dönelim. TÜYAP'da mütevazi bir Ermenistan standı da var, iki yıldır.

Umarız gelecek yıl bir Irak, hatta Irak Kürdistanı standı da olur. Kıyamet de kopmaz bence.

TÜYAP kitap fuarlarında her zaman komşularla dostça ilişkiler öne çıktı, barış mesajlarının iletilmesine vesile oldu. Kardak krizi sırasında Türkiye ve Yunanistan savaş eşiğine gelirken, Yunan yazarı Yorgo Andreadis'in İzmir'deki fuara gelmesi ve barış mesajları vermesi asla unutulmaz. Ona konan anlamsız yasağın kalkması için yazar ve okurları binlerce okuru geçen yılkı fuarda imza verdi.

Bunlar hükümete iletildi, ama ne fayda!

TÜYAP aynı zamanda, yazar ile okurun doğrudan buluşmasını sağladı, hem de uluslararası düzeyde.

Yazarımız olan Dido Sotiriyu'nun TÜYAP'ta bir azize gibi karşılanışını hatırlıyorum.

İlk konuk Yunan yazarının bizim yazarımız olan, ve 1982 yılında 'Benden Selam Söyle Anadolu'ya' adlı kitabından dolayı Sıkıyönetimde yargılandığımız Dido'nun olması bizi çok keyiflendirmişti.

En ilginci ise, Ramada Otel'de Sotiriyu onuruna bir resepsiyon verilmesi olmuştu. Belediye Başkanı Dalan, iş adamları, Semra Özal ve papatyaları oradaydı. Bayan Özal, Sotiriyu'yu yanına çağırdı. Ne lütuf! Ona göre. Ne kabalık! Bize göre. Bir yazarı ayağına çağırmak! Dido gitmedi tabii. Tanışmak istiyorlarsa kendileri gelebilir, diyerek. Bir ara bana dönerek espri yaptı. 'Yahu ben komünist, yayıncım komünist, çevirmenim komünist (Fransızca ve Türkçe ustası, rahmetli Attila Tokatlı), burada ne işimiz var?' diyerek.

Bu yıl da Yunanlı yazar Dimitra Sotiri Petrula, onur konukları arasında idi. Pencere Yayınları Editörü Muzaffer Erdoğdu bu aralar peşpeşe birbirinden güzel kitaplar yayınladı. Dimitra Sotiri Petrula'nın 'Anan Nerede Ulan?!' da bunlar arasında idi. Kendisi ile kısa bir sohbet olanağı oldu. Petrula Libya'da yaşıyor, eş durumundan dolayı. Kitabı özellikle Kürtler ve 78 kuşağı tarafından ilgi ile okunacak diye düşünüyorum. Tabii, medya ablukası nedeniyle haberleri olursa... Petrula'nın ailesinden 42 kişi Yunan İç Savaşı sırasında kurşuna dizildi, bunlardan bir bölümü de toplu katliam. Kitap bizi 1975 ve 1984 sonralarını anımsatıyor. Kapakta yer alan, Sparta Cezaevinde 46 kişi ile birlikte kurşuna dizilen Sotiri Petrula için Atina'da yapılan kitlesel cenaze töreninin resmi var. Cenazenin kalkmasını o zaman müzisyen Theodorakis sağlamış. Fotoğrafta o da var. Petrula, 'Ben bu cinayeti işleyenleri, Yunan değil faşist olarak tanımlıyorum' diyor. Gerçekten bütün kıyımlarda bu noktanın altını çizmek gerekiyor.

Nasıl, Yahudi soykırımında nazizmin altını çiziyorsak, Almanlıktan çok.

Çeviri Türk ve Yunan edebiyatları arasındaki köprünün duayeni, Panayot Abacı tarafından yapılmış. (Yaşar Kemal'i, Orhan Pamuk'u ve diğerlerini Yunancaya o çevirdi.) Onun on parmağında on marifet vardır. Tek klasik müzik dergisi Orkestra'yı 40 küsür yıldır tek başına yayınlıyor. Ama o, aynı zamanda iyi bir icracı.

Pencere'nin yeni yayınladığı Dido Sotiriyu'nun 'Elektra'sının çevirisi de onun elinden çıkma. 'Elektra' ile de, müthiş bir empati kuracaksınız, her şeyini devrime adayan genç bir kadın devrimcinin portresi ile. Bu biraz da yazarın kendisinin, kocası idam edilen kızkardeşinin portresidir (Nazım'ın üstüne şiir yazdığı, Picasso'nun resmettiği 'Karanfilli Adam'. Bk. Dido Sotiriyu, Buyruk, çeviren: Panayot Abacı, Belge Yayınları).

Üstat Panoyot'un ve Muzaffer'in son dönemdeki çeviri bombardımanı bunlarla da bitmedi.

Yine üç sosyalist yazarın tiyatro yapıtları peşpeşe yayınlandı. Muhalif tiyatro gruplarının bunlarla ilgilenmesini bekliyorum, en az devlet tiyatroları kadar.

Dimitri Psathas'ın 'Yalancı Aranıyor' ve 'Dandalak' adlı oyuları birarada yayınlanmış. Meneleos Lundemis'in 'Şimşekler Çakarken' ve Grigorios Ksenopulos'un 'Günaha Çağrı' adlı oyunları aynı zamanda keyifli bir okuma kitabı.

Bu katkılarından dolayı Panoyot Abacı'yı kutlarım. Bakalım bize daha ne süprizler yapacak.

(ÖZGÜR GÜNDEM – Ragıp ZARAKOLU – 17.10.2005)

RADİKAL

Talat çok mutlu

Murat Yetkin

ABD yönetimi, KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat'ı Washington'a, Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice ile görüşmek üzere davet etmek için ilginç bir diplomatik teknik kullandı. Zaten bir süredir beklenen, ancak Kıbrıs Rum tarafının gerçekleşmemesi için ciddi kulis çalışması yaptığı davet geçtiğimiz perşembe günü Washington'da basına sızdırıldı. O sırada ABD Dışişleri Bakanlığı'nın Güney Avrupa İşleri Daire Başkanı Douglas Silliman Ankara'da temaslarda bulunuyordu. Haber, ABD Dışişleri Sözcüsü Adam Ereli'nin 14 Ekim, Cuma günü düzenlediği basın toplantısında, bunun Kıbrıs Rum hükümeti tarafından adada iki ayrı siyasi varlığın kabulüne doğru atılmış bir adım olarak algılandığına atfen soru olarak soruldu. Ereli, bunun o şekilde değil, soruna bir çözüm bulmaya yardımcı olmak çerçevesinde görülmesi gerektiğini söyledi. Davet, aradan iki gün geçtikten sonra, yani Washington'daki Rum-Yunan lobisine ve hükümetlerine yeterli girişim zamanı verdikten (yani, bunun bir işe yaramayacağını gösterdikten) sonra dün, Silliman'ın Talat'la yaptığı görüşme ardından, Silliman tarafından açıklandı. Rice, Talat'ı 28 Ekim'de Washington'a bekliyordu. (Ereli'nin aynı basın toplantısında Yunanlı gazeteciler, yeni Dışişleri Müşteşarı ve eski Atina Büyükelçisi Nicholas Burns'ün Yunanistan'ı Makedonya'nın Avrupa-Atlantik kurumlarına girişini kınayan sözlerini de ateşli biçimde sorguluyorlardı.)

Ereli, Rice'ın daha önce de Talat ile görüştüğünü söylerken, Talat'ın o dönemde KKTC Cumhurbaşkanı seçilmemiş olduğunu kelime oyunuyla gizliyordu.

Doğrusu, Talat'ın özel olarak yönetimle görüşmek üzere ABD'ye davet edilen ilk KKTC Cumhurbaşkanı olması.

Talat, dünkü telefon görüşmemizde, "Bu ziyaretle tabii ki Kıbrıs sorunu çözülüverecek değil" diyor ama, şöyle devam ediyor: "Ancak bu davetin birkaç açıdan önemi var. Bu, izolasyonların kaldırılması yolunda atılan bir adımdır. Kıbrıs Türk toplumundaki büyük değişimin görüldüğünün ve anlaşılmaya başlandığının işaretidir. ABD'nin Kıbrıs sorununun çözülmesini istediğinin ve bunun da Kıbrıslı Türkler ve Rumlar arasında çözülmesini istediğinin göstergesidir. Kıbrıslı Türkleri, ancak Kıbrıslı Türklerin temsil edebileceğini teyit eden önemli bir gelişmedir. Kıbrıslı Rumların, sanki adadaki bütün halkların tek temsilcisi oldukları yolundaki gayretlerinde ısrarının sonuç getirmeyeceğini göstermiştir. Çok iyi oldu. Bizi memnun etti. Bize önemli bir fırsat verdi.ABD Başkentinde, sayın Rice'e Kıbrıslı Türklerin taleplerini birinci ağızdan anlatma fırsatı elde ediyoruz. Neticede, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne üyelik sürecinin de etkisiyle, Kıbrıs'ta Birleşmiş Milletler zemininde bir çözüm bulunması doğrultusunda bir ortam oluşmaktadır. Beklentimiz, BM zemininde Kıbrıs Türklerinin de kabul edebileceği, kalıcı bir çözüme ulaşılmasıdır. Bunları anlatacağız."

Talat'ın Washington'a, ABD Dışişleri Bakanı ile görüşmeye davet edilmesi, KKTC'nin tanınması anlamına gelmiyor kuşkusuz. Ancak ABD'li kaynaklar da bu davetin yapılış amacını, "Kıbrıs Türkleri üzerindeki izolasyonun kaldırılması yönünde bir adım daha" sözleriyle tanımlıyorlar. Kaynaklar, Rice'ın 3 Ekim günü Kıbrıs Rum Cumhurbaşkanı Tassos Papadopulos ile yaptığı ve onu 'Türkiye'nin önüne engel çıkarırsa, sonuçlarına katlanacağını' söylediği öne sürülen telefon görüşmesinin 'hayatının en gerilimli telefon görüşmelerinden biri' olduğunu söylediğini aktarıyorlar.

Davetin zamanlaması da ilginç oldu.

Kıbrıs Türklerinin seçilmiş lideri Talat'ın Washington'a davet edildiği haberlerinin basında çıkmış olacağı bugün, Washington önemli bir konuğu ağırlıyor. AB Komisyonu Başkanı Manuel Barroso, ABD Başkanı George Bush ile görüşmek üzere Beyaz Saray'da olacak.

ABD başkanları daha önce de AB komisyon başkanları ile görüştü. Ancak ilk kez adeta bir devlet başkanı karşılanır gibi ikili görüşme formatı uygulanıyor. Görüşmenin resmi gündeminde Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi'nde işbirliği, dünya ticaret kotaları (ABD ve AB'nin günlük ticaret hacmi 1 milyar dolar) ve Atlantik işbirliği gibi küresel önemde maddeler var. Barroso acaba bu önemli görüşmede AB'nin tam üyesi Kıbrıs Cumhuriyeti'nin Talat davetiyle düştüğü zor durumu da dile getirir mi dersiniz?

(RADİKAL – Murat YETKİN – 18.10.2005)

ELEFTEROS TIPOS

“Ankara için zor dönem yeni başlıyor...”

Nikos Bellos

Türkiye katılım müzakerelerinin başlamasına ilişkin yeşil ışığı belki 3 Ekim'de aldı, ancak önümüzdeki perşembe günü zorlu yol başlıyor ve bu kez Ankara, Avrupalı ve Amerikalı dostlarından yardım beklememeli, çünkü "25"ler karşısındaki yükümlülüklerinin uygulanması konusunda ters sayım başlıyor.

20 Ekim'de, Brüksel'de katılım müzakerelerinin ilk aşaması başlıyor ve yaklaşık 12 ay sürmesi bekleniyor. Bu süre zarfında Türk yasalarının bütün bölümlerde AB yasalarına yaklaşım derecesi değerlendirecek; AB politikalarının tümünü kapsayan 35 bölüm.

Bu değerlendirme, Ankara'nın AB müktesebatına karşılık vermesine ilişkin uğraşların belirlenmesi için teknik bakımdan önemlidir.

Türk yasalarının değerlendirilmesi, birinci görüşmede Bilim ve Araştırma ve bölümlerinden, ikinci görüşmede Eğitim ve Öğretim bölümlerinden başlayacak. Bahsi geçen bölümler en kolay bölümlerdir ve müzakerelerin olumlu önşartlarla başlaması için seçilmişlerdir.

--Çekinceler --

Büyük sıkıntı, zor bölümlerin ( üye-devletlerin çekincelerini içeren) değerlendirilmesinin başlayacağı 2006 senesinde ortaya çıkacaktır.

Türkiye, siyasi düzeydeki ilk sınavlardan 2006 yılında geçecektir; Kıbrıs konusu ve özellikle Gümrük Birliği Protokolü'nün genişlemesine ilişkin "25"ler tarafından ileri sürülen önşartlar.

Ankara, elindeki bütün imkanlarla Gümrük Birliği Protokolü'nü imzalamaktan kaçınmaya gayret etti, çünkü bu kendiliğinden Kıbrıs Cumhuriyeti'nin de facto tanınması manasına gelir. Türkiye, liman ve hava alanlarını Kıbrıs uçak ve gemilerine açmakla, 30 yıldan beri uyguladığı politikayı terk edecek; sözde devletin tanınması politikası.

Türk Hükümeti, yükümlülüklerinin önemini düşürmek için 3 Ekim'den sonra her ne kadar çaba harcadıysa da hiç bir manevra marjının olmadığı besbellidir, çünkü "25"lerin kararı çok sarihtir.

Vurgulandığı gibi, Ankara, Protokolü uygulamaya koymadığı takdirde, katılım müzakerelerinde Gümrük Birliği'nin, ulaştırma ve serbest dolaşım bölümleri açılmayacaktır.

Ancak, Atina ve Lefkoşa'nın empoze ettiği ikinci bir "emniyet subabı" daha var; 2006 senesi içinde Türkiye'nin Protokolü uygulamak yönünde ne derece karlılık verdiği kontrol edilecek. Bunu yapmadığı takdirde, ("25"ler kararında vurgulandığı gibi) genel katılım sürecinde etkisi olacaktır.

2006 senesi içinde Türk Hükümeti, Kıbrıs'ın çeşitli organlara katılımına engel koymayı durdurmak zorunluluğundadır. Ankara, Türkiye'nin üye olduğu uluslararası her hangi bir organa Kıbrıs'ın katılmasına sürekli olarak veto uyguluyor. Bu taktik de son bulmadığı takdirde, katılım müzakerelerine etkisi olacaktır.

Bu şartlar altında, 2006 senesi sonunda 35 müzakere bölümünün açılmış olması bekleniyor. Müzakereler, 3 Ekim'de onaylanmış olan çerçeve temelinde gerçekleşecektir. Türkiye'nin kodlanmış bütün yükümlülükleri ve üye devletler tarafından müzakereler çerçevesine konan ön şartlar, Avrupa Komisyonu'nun hazırlayacağı ve önümüzdeki sene Konsey'e onaylamak için sunacağı "yol haritasına" detaylı olarak dahil edilecektir.

AB bakımından Türkiye'nin en büyük zorlukları, halkların serbest dolaşımı, insan hakları ve kişisel haklar, ortak tarım politikası ve AB'nin bölgesel politikası (yapısal fon) bölümlerinde tespit ediliyor.

Serbest dolaşımda Türkiye, birçok üye devletin katılımdan sonra Türk işçilerini kabul etmeye ilişkin menfi tutumu ile karşılaşacak. Birçok ülkenin geçici dönemlerle yetinecekleri ve serbest dolaşımdan daimi muafiyet isteyecekleri görüşü var, (bu durum geçmişte hiç bir ülke için yapılmadı), çünkü şimdiye kadar geçici dönem beş yılı geçmedi.

İnsan hakları konusunda Türkiye bütün katılım müzakereleri sırasında 10-15 sene gözetim altında olacaktır. Avrupa Komisyonu Ankara'nın en küçük ihlalini kayda alacak ve Ankara, devamlı olarak müzakerelerin kesilmesi tehlikesiyle kontrol altında olacaktır. İnsan haklarına, Ekümenik Patrikhane'yi de kapsayan, Müslüman olmayan dinler, Patrikhane'nin bugün karşılaştığı gayrımenkuller ve kapalı duran Heybeliada Ruhban Okulu problemlerinin çözülmesi de dahildir.

Ortak Tarım Politikasına ilişkin araştırmalar, bugünkü Ortak Tarım Politikası'nın, saflarında Türk tarımı olduğu zaman çalışmasının mümkün olmadığı sunucuna vardı. Aynı şekilde yapısal politikalar da.

Türkiye'nin katılımından önce AB'nin kurumsal probleminin de çözülmesi gerekir, çünkü bugünkü anlaşma en yüksek üye adedini 27 olarak öngörüyor, yani bugünkü 25 üye devlet ve 1 Ocak 2007'de katılmaları programlanan Romanya ile Bulgaristan.

--Ek koşullar--

Fransa ve Avusturya, katılım müzakerelerinin tamamlanmasından sonra göz önüne alınacak iki ek koşul koydular. Birincisi, AB'nin ekonomik bakımdan Türkiye'yi hazmetme olasılıklarının gözden geçirmesi ki, bu durumda 15 yıl sonra 100 milyonluk bir ülkenin katılımından dolayı büyük sarsıntıların olmayacağının kanıtlanması gerekir. İkinci koşul, bugün halklarının yüzde 80'inin Türkiye'nin katılımına karşı olan bu iki ülkede referandum yapılmasını öngörüyor.

Bütün bunlar, Ankara'nın yolunun hakiki "çilelerle" dolu olduğunu gösteriyor ve maalesef Ankara kaderini kendi ellerinde tutmuyor; AB'de Türkiye için yer olup olmadığına karar vermeye davet edilecek olan, üye devletler öncelikle Fransa, Avusturya gibi Avrupa halkları son sözü söyleyecekler.

(ELEFTHEROS TİPOS – Nikos BELLOS – 16.10.2005)

HÜRRİYET

AB tartışmaları

İlter TÜRKMEN

TESEV ile Avrupa Reformu Merkezi’nin geçen hafta İstanbul’da ortaklaşa düzenledikleri Boğaziçi Konferansı’nın konusu ‘Müzakereler başladıktan sonra Türkiye-AB ilişkileri’ idi.

Eski İsveç Başbakanı Carl Bildt ve uzun süre İngiltere’nin Kıbrıs Temsilciliği’ni yapan Lord David Hannay gibi isimlerin de katıldığı konferans, Türkiye’den ve AB ülkelerinden politikacıları, parlamenterleri, sivil toplum temsilcilerini, akademisyenleri, medya mensuplarını ve AB Komisyonu temsilcilerini bir araya getirmişti.

Türkiye’nin AB’nin Ortak Dış ve Güvenlik Politikası’na uyumu, dış politika alanında AB ile Türkiye arasında çıkabilecek gerginlik noktaları, Türkiye’nin üyeliğinin AB üzerindeki olası politik ve ekonomik etkisi, müzakerelerin yapıcı bir diyalog ortamı içinde cereyan etmesini sağlayacak koşullar, ele alınan başlıca konulardı.

Tabii Kıbrıs’tan bol bol söz edildi. Yakın zamanda bir çözümden kimsenin umudu yok. Ancak Gümrük Birliği Protokolü’nün onaylanması ve uygulanması alanında çıkabilecek gerginlikler endişe yaratmaktan geri kalmıyor.

* * *

TBMM’nin, protokol ile birlikte, protokolün ‘Kıbrıs Cumhuriyeti’ni tanımak anlamına gelmediğini belirten deklarasyonu onaylamasının neden olabileceği tıkanıklığın aşılabilmesi için, Meclis’in, protokolü ve deklarasyonu bir arada değil, fakat ayrı ayrı onaylaması fikrini telkin edenler oldu.

Fena bir çıkış yolu değil. Ayrı ayrı onaylama, deklarasyonun hukuki temelini zayıflatmaz. Uygulamaya gelince, Türkiye’nin limanlarını açması karşılığında AB Konseyi’nin de KKTC üzerindeki ulaşım kısıtlamalarını kaldırması beklentisi anlaşılan gerçekçi değil.

Konsey olsa olsa komisyonun önerdiği Kuzey Kıbrıs’a ekonomik destek paketini karara bağlayacak. Güney Kıbrıs’ın Türkiye’nin direncini denemek için bir gemisini Türk limanlarına göndermeye teşebbüs etmesinden kaygı duyanlar da var.

Konferansta yeni AB üyelerinin katılım müzakerelerinde görev almış olan kimseler deneyimlerini naklettiler. Başlıca tavsiyeleri gayet basit: Sabırlı olmak, galeyana gelmemek ve özellikle müzakerelerin başarısının karşılıklı güven ortamının sürdürülmesine bağlı bulunduğunu unutmamak.

* * *

AB ile müzakereler bütün ülkeler için çok çetin geçmiş. Örneğin, İsveç, Avusturya ve Finlandiya’ya da vaktiyle üyelik yerine başka bir ad altında ‘imtiyazlı ortaklık’ teklif edilmiş.

Müzakerelerin yönetimi için Türkiye’nin seçtiği ‘çok başlılık’ modelinin fazla tasvip görmediğini belirtmekte de yarar bulunduğunu zannediyorum. Tek başlı bir müzakere yapısının çok daha etkili olacağı kanaati hákim. Geçmişte ekonomik müzakerelerde tek elden koordinasyon eksikliğinin ne kadar karmaşaya yol açtığını unutmayalım.

Konferansta ele alınan konuların hepsine bu yazının boyutları içinde değinmem mümkün değil. Ancak bir noktayı vurgulamak istiyorum. Anayasa’nın reddi, siyasi liderlik noksanlığı, ekonomik durgunluk ve kamuoylarının tepkisi gibi nedenlerle istikbal vizyonunu kaybetmiş görünen AB şimdi Türkiye ile beraber Batı Balkanlar’daki ülkeleri de AB kapsamına almak politikasına yönelmiş durumda.

Türkiye’nin üyelik süreci, Balkan ülkelerinin üyelik süreciyle senkronize edilebilirse ileride tek bir liste üzerinde referandumlar yapılması Türkiye’nin çok işine gelir. Birçok ülkeyi reddetmek, tek bir ülkeyi reddetmekten çok daha zor.

* * *

Türkiye’nin bugünkü politik liderliğinin ve siyasi çizgisinin AB çevrelerinde genellikle takdir edildiği ayrıca kaydedilmelidir.

Ne var ki kurumlar arasındaki farklı yaklaşımların ve bürokrasinin bazı kesimlerindeki dünyaya kapalı zihniyetin sık sık soru işaretlerine yol açtığı da bir gerçek.

(HÜRRİYET – İlter TÜRKMEN – 18.10.2005)

BİANET.ORG

"Kıbrıs askersizleştirilmelidir!"

*** Dünya Kadın Yürüyüşü’nün sona ermesi nedeniyle yapılan açıklamada, kadınlar, Kıbrıs'ta kadınların seslerinin duyuramadıklarına dikkat çekti, "Bizi hayali düşmanlardan koruyacak askerlere ihtiyacımız yoktur. Kuzeyde, her iki Kıbrıslıtürk'e bir Türk askeri düşüyor!" dedi

Ayşe DURUKAN

Kıbrıs'ta 2001 yılında kurulan "Bölünmüşlüğü Aşan Eller/Hands Across the Divide" Örgütü, 17 Ekim, Dünya Kadın Yürüyüşü'nün sona ermesi nedeniyle bir çağrı yaparak, Kıbrıs'ın askersizleştirilmesini istedi.

Farklı etnik, kültürel, siyasi ve sosyal kökenlerden gelen Kıbrıslı kadınların kurduğu örgüt, yaptıkları açıklama da,tüm olumsuzluklarına karşın, Kıbrıs'ı birleştirmek için mücadele ettiklerini söyledi.

Açıklamada, son 40 yılda Kıbrıs sorunu nedeniyle, Kıbrıs'ın ve Kıbrıslı kadınların gerçek sorun ve kaygılara gölge düşürdüğüne, bu sorun üzerinde aşırı zaman ve enerji harcandığına vurgu yapıldı.

"Bölünmüşlüğü Aşan Eller" kadın örgütü,17 Ekim Dünya Kadın Yürüyüşü'nün (DKY) sona ermesi nedeniyle yaptığı açıklamada, AB, BM ve dünya toplumlarının dikkatini şu noktalara çekmek istiyor:

"* Adamızın tümüyle askersizleştirilmesini talep ediyoruz. Değerli kaynaklarımız askerler ve silahlara harcanmamalıdır.

* Oğullarımızın 180 kilometrelik adayı bölen çizgi boyunca elde silah birbirleriyle cepheleşmesini ve ordularda "öteki taraftan nefret etmeyi" öğrenmesini istemiyoruz.

* Tüm askeri tatbikat ve resmi geçitlerin kaldırılmasını talep ediyoruz. Bir ülkenin büyüklüğü tanklarıyla değil, dünya kültürlerine yaptığı katkıyla ölçülür.

* Adamızdaki tüm orduların tümüyle geri çekilmesini, tüm askeri üslerle tesislerin adamızdan sökülmesini talep ediyoruz."

"Bölünmüşlüğü Aşan Eller" kadın örgütü, Kıbrıslıların birlikte barış içinde yaşayabileceklerini kanıtladığını söylüyor:

"Bizleri hayali düşmanlardan 'koruyacak' ordulara ihtiyacımız yoktur. İhtiyacımız olan barış. Kültürü ve eğitimi, ortak ülkemiz için karşılıklı anlayışla bir vizyon geliştirmektir.

"Kıbrıslı toplumlarımızın liderleri son 40 yıldan bu yana Brüksel, New York, Cenevre, Lefkoşa ve Strasbourg'ta bir araya gelerek sözde 'Kıbrıs sorunu' hakkında 'müzakereler' yaparken, bu ülkenin kadınları olarak bizler de hayatta kalmak için gündelik sorunlarla boğuşmaya devam ettik."

"Bölünmüşlüğü Aşan Eller" kadın örgütü, "Siyasi liderlerin son 40 yıldır Kıbrıs soruna bir "çözüm" bulamazken, çocuklarının, adayı ikiye bölen hattın iki tarafındaki ordularda askerlik yaptıklarını söyleyerek, "Çocuklarımıza askerde ateş etme, emir alma, nefret etme ve öldürme öğretildi" dediler.

Kıbrıs asker ve silah cenneti

Kıbrıs'ın, AB'nin üyesi olmasına karşın, yoğun biçimde silahlandırılmış dünyanın sayılı bölgelerinden biri olduğuna işaret edilen açıklama da, dikkat çekilmek istenen noktalar da şunlardı:

"* Örneğin adamızın kuzeyinde her iki Kıbrıslı Türk'e bir Türk askeri düşüyor!

* Adamızda Türkiye, Yunanistan, Kıbrıslıtürk ve Kıbrıslırum ordularının yanı sıra İngiltere'nin askeri üsleri ve dinleme tesisleri bulunuyor ki, bu tesisler Ortadoğu'da kendi gündemini yürütmek isteyen Amerikan kuvvetleri tarafından da kullanılıyor.

* Son yarım yüzyılda bu ülkede pek çok suç işlenmiştir ve suçlular da üniformalar ve silahların arkasına gizlenmektedir.

* Yaşam "askerileştirilmiş" ve her fırsatta her iki tarafta da silahlar ve askeri teçhizat sergilenmektedir."

"Bölünmüşlüğü Aşan Eller" kadın örgütü, Kıbrıs'ın kuzeyinde durumun daha da kötü olduğuna işaret ediyor:

"* Kuzeyde polis, sivil denetim altında değildir, ve ordu yalnızca Kıbrıslı Rumların mülklerini değil, aynı zamanda bazı Kıbrıslı Türklerin mülklerini de denetiminde tutmaktadır.

* Türkiye AB üyeliğini iple çeker ve Türkiye'de karar mekanizmaları dahil her alana sivil denetim getirmeye çalışırken, Kıbrıs'ın kuzeyine bu yansımamaktadır. "

"Bölünmüşlüğü Aşan Eller" örgütü, yaptığı açıklamada, adanın askersizleştirilmesi için çağrı yaparken, Kıbrıs'ta kadınların seslerinin duyulmadığını söylüyorlar.

"O nedenle yeryüzünün bu bölgesine "sağduyu" getirebilmek için desteğinize ihtiyacımız vardır!"

(BİANET.ORG – Ayşe DURUKAN – 18.10.2005)

TA NEA

Yunanlıların uysallığı

Hükümet bir kez daha Avrupa'da ödün verme gösterisi yaptı. Türkiye bir kez daha uzlaşmazlık gösterisi yaparak, (yine) Kıbrıs aleyhine hedeflerine ulaştı. Belki Karamanlis, Kıbrıs'ın NATO'ya girmek istemediğini destekleyebilir, ancak Türkiye'ye veto hakkını tanıdığımız ortadadır. Böylece, koymuş olduğumuz tek (!) müzakerecilik hedefinden geri adım attık ve Ankara'ya, Yunanistan aleyhine bir prestij zaferi verdik.

Tabii ki hükümet bayram yapıyor. Hükümetin, Türkiye ile müzakerelerin bloke olması ihtimalinden ve Ege'de bir gerginlik dönemine girilmesinden korktuğu gerçek. Çünkü, Karamanlis bütün politikasını Ankara'nın iyi niyetlerine dayandırmıştı. Türkiye'nin hatırını yapalım ki bize kızmasın. Sert mücadelelerden sonra elde edilen ve her adımı Türkiye'nin Avrupa yönelimine bağlayan PASOK hükümetlerinin politikası bir çırpıda terk edildi.

Ancak bu kendini aldatmaktır, çünkü Türkiye'nin saldırgan politikasını kendiliğinden terk edeceğine kimse inanmıyor. Avrupa Komisyonu'na turist olarak gittiğimiz ve Avrupalı ortaklarımıza iyi çocuk olduğumuzu gösterdiğimiz müddetçe, görüşlerimizi daha zor savunabileceğiz. Sonunda da, geçen gün bulunduğumuz yerde olacağız; bizden iyi niyet gösterisinde bulunmamızı talep edecekler. En uysal olan "biziz be kardeşim..."

(TA NEA, başyazı, 5 Ekim 2005)

SABAH

'Tatbikat prestij meselesi'

Stelyo BERBERAKİS

Kıbrıs Rum kesimi, Türkiye ve Yunanistan'ın üç yıldır uyduğu "Kıbrıs'ta askeri tatbikat yapmama" kararını tek yanlı bozarak bugün Nikoforos tatbikatına başlıyor. Görüştüğümüz Rum kesimi yetkilileri, 18-21 Ekim tarihleri arasında yapılacak tatbikatın "prensip ve prestij" meselesi olduğu belirtiliyor. Yunanistan, 3 yıl öncesine kadar Rum kesimiyle ortaklaşa gerçekleştirdiği "Nikiforos-Toksotis" tatbikatını bu yıl da "ABD'nin ricası" üzerine yapmıyor. Ancak Rum kesimindeki askeri çevreler, "Tatbikatların bu yıl tek taraflı olarak yapılması hem bir prensip, hem de bir prestij meselesi oldu" diyor. Öte yandan Rum kesiminde bulunan Yunan Cumhurbaşkanı Karolos Papulyas, "hükümetin talimatıyla", BM Genel Sekreteri Annan'ın Kıbrıs sorununu çözme çabalarına Rum kesiminin destek vermesini istedi. Çift yönetimli, BM kararları ve AB ilkeleri çerçevesinde, adil ve kalıcı bir çözüm çağrısı yaptı.

(SABAH – Stelyo BERBERAKİS – 18.10.2005)

ÖZGÜR GÜNDEM

*** Akademisyen Mehmet Hasgüler:

“Gerginlik , savaşa dönüştürülmek isteniyor”

BİRGÜL ÖZBARIŞ

1954 yılında Metin Toker'in yayın yönetmenliğini yaptığı Akis ve 1958 yılında Bülent Ecevit'ten Emin Galip Sandalcı'ya kadar varan yayın kurulu ile çıkan Kim dergilerini bir kitapta derleyen, Çanakkale 18 Mart Üniversitesi Öğretim Üyesi Yard. Doç. Dr. Mehmet Hasgüler, yaptığı araştırmalara dayanarak, Türkiye'nin geçmişe oranla düşünce özgürlüğünde daha katı bir yol izlediğine söyledi.

Hasgüler, Kürt sorununun Kıbrıs meselesi gibi pazarlık konusu yapılmaya çalışıldığını vurgulayarak, Türkiye'de tırmanan gerginliğin giderek bir savaşa dönüştürülmek istendiğine dikkat çekti. 13 Haziran 2004 tarihinde Güney Kıbrıs'tan Avrupa Parlamentosu seçimlerine aday gösterilen ve AB politikalarını yakından takip eden Hasgüler'le, AB müzakere süreci ve Kürt sorunu üzerine görüştük.

*** Bir dönem Avrupa Parlamentosu'na aday olmuş biri olarak, başlayan müzakere sürecini ve Türkiye'nin içinde bulunduğu kaos ortamını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye'de şu anda çok ciddi sorunlar baş göstermiş durumda. Ancak bu sorunlar, AB'ye dayanarak zamana yayılmak isteniyor. Türkiye'nin kendi sorunlarını, kendi içinde sorunu yaşadığı kesimlerle oturarak çözmesi gerekiyor. Eğer bu meseleler AB'ye bırakılırsa, batılıların söylediği hangi meselenin ciddi olduğu tartışmalıdır. Ben Avrupa Parlamentosu'na katıldığım dönem bu duruma yakından tanık oldum. Bu nedenle Avrupa Birliği meselesinin çok fazla abartıldığını düşünüyorum. Kişi hak ve özgürlükleri, yıllardır yaşanan acılar, kayıplar, faili meçhul cinayetler, ya da buna benzer olaylar görmezden gelindiği sürece, bu ülkede sorunlar Avrupa Birliği'ne girilse bile çözüme kavuşturulamaz. Türkiye'de bir yarış var ve bu yarışın ana figürleri de karşıt diye tanımlanan guruplardır. Bu ülkede istenildiği zaman bu figürlere dayanarak bir takım gerginlikler yaratılıyor. Başbakan Erdoğan çıkıp 'Kürt sorunu vardır' diyor. Geçmişte de benzer sözler söylenmişti ama bir çözüm üretilmedi. Çünkü sözler söylendi ardından; yaratılan gerginliğe dayanarak geri adımlar atıldı. Diğer taraftan söylenen sözlerin koşullarına da bakmak gerekiyor. Bugün siyasetçiler Avrupa'ya şirin görünmek için gidip Diyarbakır'da Kürt realitesini tanıdıklarını söylüyorlar. Sonra tepkilerin geldiğini ileri sürerek, sözlerinin arkasında çekilip, toplumun tepki gösterdiğini söylüyorlar. Eğer bu sorun çözülmek isteniyorsa bir yerlere dayandırmak samimi bir ifade değildir.

*** O zaman Başbakan Erdoğan'ın söylediklerini nasıl değerlendirmek gerekiyor?

Belki biraz daha beklemek gerekir. Sorun samimiyet değil, sorun Türkiye'nin şu anda içinde bulunduğu durumdur. 22 yıldır Türkiye'de yaşıyorum ve hep bunun gibi oyunların dayatıldığını gördüm. Türkiye'nin içinde bulunduğu ağır sorunlar nitelik değişerek sürekli artıyor. Toplumun karşı karşıya getirildiği havası yaratılmaya çalışılıyor ama aslında bir takım gruplar var ve bunlar harekete geçiriliyor. Sorun toplumlar arası değil sorun hazırda tutulan guruplardır. AKP'nin gelişi ile birlikte insanlar umut içine girdi ama pratikler bu umutları da öldürdü. Her şey bu kez Avrupa Birliği'ne girmemize dayandırılıyor. Ancak Türkiye, AB için sadece bir köprü niteliği taşıyor. Avrupa Birliği Kıbrıs sorununu kullandığı gibi Kürt sorunu da kullanmak isteyecektir. Kıbrıs, Lozan Antlaşması'yla birlikte İngilizlere peşkeş çekildi. Türkiye o dönem Lozan antlaşmasında Kıbrıs'ı İngilizlere vermişti. Lozan görüşmelerinde İsmet İnönü, Musul'u savunurken Kıbrıs konusunda hiç bir açıklaması yoktur. Doğu Perinçek bugün 'Kıbrıs'ı veren Türkiye'yi verir' diyor. Ama Atatürk o dönem Kıbrıs'ı İngiltere'ye verdi. Peki bunu nasıl açıklamak gerekir. 1923 yılında Lozan Antlaşması'nda yer alan maddelerin aynen kabul edilmesi, Kıbrıslı Türkler için Sevr anlamı taşıyor. Bu durumu kim düzeltecek. Londra Konferansı'ndan dönen Türkiye, konferanstaki pozisyonunun güçlendirmek için 6-7 Eylül olaylarına gaz verdi. Bugün de benzer pratikler Kürtler için gündemde...

*** Peki bir iç çatışma ihtimali var mı?

Bazı guruplar buna zemin hazırlıyor. Ancak toplum adına hareket eden ve toplumla hiçbir bağı olmayan bu guruplara toplumun tepkisi de var. Toplum buna fırsat vermemeli. İmal edilen grupların sokaklara sürülmesi, aslında bazı güçler tarafından arzu edilendir ama halkı da bu konuda uzun geçmişine sahip çıkacaktır. Toplumun önü açılmadığı ve sorunlar çözülmediği sürece çatışmaya sürükleniriz. Çatışmak için hazır bekleyenlerin son örneğini de Bozüyük'te gördük. Linç girişimi ile insanların Bozüyük'te diri diri yakılmaya çalışılması korkunç bir durumdu. Bu karanlığı irdelemek gerekiyor. Olaylar nasıl çıkıyor linçleri yapanlar nereden cesaret alıyor? Saldıranlara bakıldığında aslında kontrol edilen gruplar olduğu açıktır. Bu gurupların sanki sürekli devleti devletten fazla düşünmek gibi bir dertleri var. Devleti düşünmek onlara mı düştü? Tabii ki bunlar rahatsız edici tutumlardır. Türkiye halen bir belirsizlik içinde sürükleniyor. Türkiye'de silahlı ve silahsız savaş devam ediyor. Artık AKP kendisinden bekleneni yerine getirmeli. Çünkü toplumun büyük bir desteğini alarak başa geçti ve bu toplumun sorunlarına çözüm getirmeli. İnsan hakları konusunda Avrupa'dan gelen sinyallere göre değil içerden gelen sinyallere göre hareket etmeli. Cezaevinden çıkan bir başbakandı ve belki Avrupa bu konuda da kendisini beğeniyor olabilir ama sonuçta toplumun bir yerlere getirdiği biridir. Türkiye'nin devasa sorunları var ve sürekli geri adımlar atılıyor.

*** Halklar arasında bir sorun yoksa o halde soğuk savaş derken neyi kastediyorsunuz?

Avrupa Birliği karşıtları ile Avrupa Birliği taraftarlarının yapmış olduğu kavganın giderek soğuk bir savaşa dönüştüğünden söz ediyorum. Bir nevi bilinçli şekillenmiş bu iki tarafın bize de taraf olma dayatması var. Yanlılık aranıyor. Bu durum ile ilgili çok ciddi şüphelerim var. Acaba içerdeki gerçek güçler ile dışarıdaki gerçek güçlerin bizlere sunmuş oldukları kısa dar alan, bir futbol maçı mı dır bu olaylar? Demokratik adımlar atılmadığı gibi sorunların çözümü konusunda hiç bir çabada yok. Ancak ortada dönen çok söylem var. Üçüncü bir ses çıkmasına izin verilmiyor. Nefes alacak alan bırakılmıyor. Güçler arasında sıkışmış bir durum söz konusu. Örneğin Kürt sorunu Türkiye'nin meselesidir ve Avrupa yandaşları ile Avrupa karşıtlarını ilgilendiren bir sorun değildir. Ama öyle bir yere sıkıştırılıyor ki mutlaka bir tarafta olmanız dayatılıyor. Avrupa ırkçı bir yapıdır ve işine geldiğinde Türkiye'de insan hakları vardır diyor, işine gelmediği zaman insan hakları yoktur diyor. Toplumun gerçekleri manüpülasyona uğruyor ve bu da gergin bir toplum olmasına yol açıyor. Özellikle 12 Eylül'den sonra Türkiye'de hem toplum, hem üniversiteler, hem aydınlar, hem de gençler şaşkına uğramış durumda ve durum halen Türkiye'ye hakim.

*** Yani 12 Eylül mantığı toplumun içine mi yerleşti?

Evet. Her tarafa cuntalar yerleşti. Cuntadan cuntacılar çıktı. Türkiye'de bugün her tarafta görebilirsiniz. Kültürel yapıya kadar işlemiş. Topluma küçük elit bir kesimin yaşadığı gündemler dayatılıyor. Toplum gerçekliği göz ardı edilmiş ve görmezden geliniyor. Bir takım insanların hayatlarının dayatıldığı bir Türkiye ile karşı karşıyayız. Neredeyse bin kişilik bir gurup tüm Türkiye'nin gündemine egemen olmuş durumda. Türkiye'de 6-7 Eylül olayları ile başlayan ötekine karşı özellikle uluslararası alanda manipülasyona dönük devletin belli birimleri tarafından yapılan organizasyonlar halen hakim. 6-7 Eylül olaylarını okuduğumuzda bu tablo net karşımıza çıkmaktadır. Son olaylarda gösterdi ki, geçmişteki Türkiye ile bugünkü Türkiye arasında çok da büyük bir fark yok. Devletin bazı anlaşmaları ve bazı planlarının devreye girmesi için tahribatlar gerekiyor ve bunda hiç de zorluklar yaşanmıyor. Sol ise tüm bunlara karşı sessizliğini koruyor. Çözüm konusunda hiçbir alternatif arayış yok. Bu da kaos yaratmak isteyenlerin elini güçlendiriyor.

*** Sol nasıl bir alternatif olabilir?

Aslında çok ağır bir sosyolojik vaka ile karşı karşıyayız. Türkiye'nin gündemini maalesef hep yapay hareketler belirledi ve belirlemeye devam ediyor. Siyasette partiler bir süre sonra mezarlığa gidiyor. Türkiye, sol açısından da sağ açısından da partiler mezarlığı haline getirildi. Yeni hareketlerde bu mezarlığa aday olarak kuruluyor. Türkiye'nin önünün açılması için yeri siyasi partilere ihtiyaç vardır. Ciddi olarak bütün kesimlerin sesi olacak bir partiye ihtiyaç vardır. DTH kurulmak üzere ama onlar da çözümü kişilerde arıyor. Bunun yerine halkı anlayacak yüzlere önem vermeli. Üniversitesinden çiftçisine kadar bütün kesimlere açılım sağlamalı ki, yeni sürece yanıt olabilecek bir parti olabilsin. Halkın içinden gelecek ciddi güçlere ihtiyaç var. DEHAP'ın neden başarıya ulaşmadığını düşünmek gerekiyor. Kişiler üzerinde yürütüldüğünde, ilkeler net olmadığında çok kısa süreli işler yapılabilir ama daha sonra alt- üst olunur. Bir takım ittifakların başarısızlığa ulaşmasının en büyük nedeni halkın sesi olamamaktır. Ancak DTH'da da uzun süreli düşüncenin olmadığını ve bir an önce partinin ortaya çıkmasını ister gibi bir hava var. Ama bu işler uzun süreli çalışmalardır. Acele etmeden çatışma ve savaşla karşı karşıya kalan bir ülkede daha ciddi çalışmalar el atmak gerekiyor. CHP'nin durumu açıktır muhalefet bile yapamaz duruma gelmiştir. Sol neden bu duruma geldi diye düşünmek gerekiyor. İç meselelerin, üniversitelerin siyasetten uzaklaştırılması, gençlerin apolitikleştirilmesi ile çözüme kavuşturulma sorunu var. Türkiye küçük gruplarla hareket eden bir ülke konumumda. Türkiye'de ideolojisiz bir dönem açılmış ve imal edilen gruplar başını çekiyor. Buna dur demek gerekiyor.

(ÖZGÜR GÜNDEM – Birgül ÖZBARIŞ – 18.10.2005)

SİMERİNİ:

“Hoşgeldiniz, sayın Cumhurbaşkanı!...”

Yunanistan Cumhurbaşkanı Karolos Papulyas, geçtiğimiz gün Kıbrıs

topraklarına ayak bastı. Hala bölünmüş olan Adamıza hoşgeldiniz Sayın

Cumhurbaşkanı... Bu bölünmüşlüğün sorumluluğu, hem bize hem de size

aittir. Çünkü 1974 trajedisini birlikte hazırladık.

Biz Kıbrıslılar, her zaman Atina'dan birşeyler bekliyorduk. Ancak 'Atina

Devleti' düzeyini korumadı. Atina, ne EOKA döneminde, ne S-300 füzeleri

konusunda, ne de Annan Planının empoze edilmesi çabalarında düzeyini

korudu... Annan Planı, sadece Londra ve Ankara vasıtasıyla gelmedi. Bu

plan ne yazık ki, birçok kez Kıbrıs'ın desteğinden, tavizler için baskı

kaldıracına dönüşen Atina vasıtasıyla da geldi.

Eğer Sayın Cumhurbaşkanı, Kıbrıs ziyaretiniz, yeni açıklamalar ve

gösteriş olsun diye yapılacak değişikliklerle Annan Planının yeniden

getirilmesi yönündeki yöntemleri getirecekse, bu, sizin de tuzağa

düştüğünüz anlamına gelmektedir. Siz de Yunanistan'ın Türkiye'nin uydusu

haline geldiği yönündeki görüntüyü teyit eden tehlikeli bir örneği

izleyeceksiniz. Yunanistan, Ankara'nın AB içindeki esas ortağı olurken,

sizin de Adaya varışınızda söylediğiniz gibi, Kıbrıs'ta işgal askeri

varolmaya devam ediyor. Sayın Cumhurbaşkanı, işgal askerleri nasıl

gidecek? Atinalıların, Avrupa içinde ve dışındaki zeybek oyunları ve

sağdıçlıkları ile mi yoksa, Kıbrıslı Rumların %76'sının reddettiği ve

yerleşiklerin kabul ettikleri Annan Planının yeniden getirilmesiyle mi?

Sayın Cumhurbaşkanı, Kıbrıs Cumhuriyeti AB üyesi bir devlettir ve Kıbrıs

sorununa bulunacak çözümün Avrupai olması gerekmektedir. Başka bir

deyişle, bulunacak çözüm, Türkiye'nin üye olmak istediği AB'nin temelini

oluşturan ilke ve değerlere dayandırılmalıdır. Çünkü bu çözüm, Kıbrıslı

Rumların ve Kıbrıslı Türklerin çıkarına olacaktır. Aynı zamanda

Yunanistan ve Türkiye'nin... Bu çözüm, salak Kıbrıslıların 'evet' yanıtı

vermeleri ve Atina'nın Kıbrıs sorunu belasından kurtulup, Türkiye'nin,

1974 yılındaki bölünmeyi yasallaştırması amacıyla, bazı kişilerin başka

bir isim altında yeniden getirmeye çalıştıkları bölücü Annan Planını ve

benzerlerini frenleyecektir.

(SİMERİNİ – 17.10.2005)

ALİTHİA:

“Sis perdesi...”

Tassos ve Papulyas'ın, Kıbrıs sorununda yeni uygulamalar konusunda ve

Türkiye'nin Avrupa sürecinin engellenmesi amacıyla sunulan yeni

gerçeklerin ve imkanların ele alınmasında Atina ve Lefkoşa arasında

görüş birliğinin varolduğuna ilişkin olarak yaptıkları açıklamalar, bizi

yatıştırmamakta, aksine kaygılandırmaktadır.

Çünkü bu, Türkiye'nin sürecinin, AB tarafından kontrol edilmesinin

(2006) beklendiği bulutlu manzarada, Türk tarafı ile doğrudan temas

gerçekleştirilmesi ve girişim üstlenilmesi ile ilgili ivedi gerekliliği

ortaya koymaktadır.

Özellikle de Cumhurbaşkanı Papadopulos'un, AB'nin 'aktif rolü' ve

AB'nin herhangi bir aşamada, BM'nin Kıbrıs sorununa ilişkin faaliyetleri

ile hemfikir olmama olasılığı konusunda söyledikleri, aşağıdaki

nedenlerden dolayı gerçek değildir:

1. AB ve BM'nin Kıbrıs sorununda hemfikir olmamaları, 'olası

tehlike' olarak düşünülemez. Çünkü Dışişleri Bakanının da söylediği

üzere, bizzat AB, çözümün Annan Planı temelinde ilerletilmesi için, bizi

sürekli olarak BM'ne ve BM'nin Genel Sekreterine havale etmektedir.

Annan Planını AB de desteklemektedir ve onun Avrupa Mevzuatı ile uyumlu

olduğunu düşünmektedir.

2. Bizzat AB, Türkiye'nin Annan Planını kabul etmekle takındığı

tavrı övmektedir. Bu yüzden, Ankara'yı işgal ve istila suçundan

arındırmaktadır.

3. AB, Kıbrıs Rum tarafının, zamanı kemirdiğini, tezlerine açıklık

getirmediğini ve Kıbrıs Türk tarafı ile doğrudan temas yapmak konusunda

istek belirmediğini düşünmektedir. Avrupa Parlamentosu Başkanı Josep

Borrell'in, bu konu ile ilgili olarak yaptığı tavsiyeler bunun bir

göstergesidir.

Esas mesele, ulaşılamayan gölgelerin peşine düşerek, boş laflar söylemek

yerine, uluslararası öğüt ve tavsiyelere birlikte uyduğumuzu

göstermektir. Çünkü Türkiye, 2006 yılında denetleneceği zaman, yukarıda

bahsettiklerimize atıfta bulunacaktır.

Bu yüzden, Papadopulos ve Papulyas'ın esas meseleyi gözardı ederek ve

imajlar yaratarak, düşünce ve uygulamaların özdeşleştiği konusunda bize

söylediklerinin, sorumlulukların ört bas edilmesi için bir sis perdesi

olduğunu düşünüyoruz.

(ALİTHİA – 18.10.2005)

ALİTHİA:

“Papadopulos Belgrad’tan neden uzak duruyor?”

Alekos KONSTANTİNİDİS

Türkiye Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, geçtiğimiz hafta Belgrad'ı

ziyaret etti ve orada Sırbistan-Karadağ Cumhurbaşkanı Svetozar Maroviç

ve Sırbistan Dışişleri Bakanı Vuk Draskoviç ile görüştü.

Türkiye Dışişleri Bakanı ile Sırbistan-Karadağ Cumhurbaşkanı'nın

görüşmesinden sonra yayınlanan ortak açıklamada, 'Sırbistan-Karadağ ve

Türkiye'nin, AB'nin son kararları ışığında, siyasi ve ekonomik

işbirliklerini güçlendirmeye hazır oldukları' bildirildi. Gül aynı

zamanda, Sırbistan Cumhurbaşkanı Boris Tadiç ile de görüştü. Görüşmede,

Kosova'nın durumu, AB ile ilişkiler ve diğer konular ele alındı.

Sonuç olarak Türkiye Dışişleri Bakanı, Belgrad'a resmi ziyaret yaparken

ve Sırbistan ile Türkiye aralarındaki ekonomik ve siyasi işbirliğini

güçlendirme yönünde karar alırken, Kıbrıs ve Sırbistan arasındaki

ilişkiler şu anda olması gerektiği gibi değildir.

Cumhurbaşkanı Papadopulos'un, kendisini, Miloseviç'în para kaçırma

olayına karışmakla suçlamakta tereddüt etmeyen ülkenin siyasi

liderlerinin ve Belgrad gazetelerinin, kendisi aleyhinde yapmış

oldukları suçlamalara cevap vermek için, Belgrad'ı ziyaret etmekten

kaçtığı (korktuğunu iddia etmek istemiyorum) görülmektedir. Geçtiğimiz

günlerde Sırbistan'da, 'Sırbistan'ın demokratik bir şekilde

yağmalanması' ismi altında, Papadopulos aleyhinde, onun Kıbrıs

vasıtasıyla ülkesinden milyonlarca lira kaçırma olayına karışmış

olduğunu gösteren çeşitli iddiaların dile getirildiği bir kitap piyasaya

çıktı.

Cumhurbaşkanı Papadopulos'un, Türkiye'nin Belgrad'a yaptığı açılımlara

cevap olarak, Kıbrıs ve Sırbistan'ın ilişkilerinin geliştirilmesi

amacıyla, medya ve ülkenin siyasileri tarafından kendisine yüklenilen

onca şeye yanıt vermek için, Belgrad'ı ziyaret etmesi gerekmektedir.

Cumhurbaşkanı Tassos Papadopulos aleyhinde yapılan suçlamalar,

Belgrad'ta tartışmalara neden oldu. Bu tartışmalar Kıbrıs ve Sırbistan

arasındaki ilişlilere ciddi bir gölge düşürdü. Bu gölgenin uzaklaşması

ve Lefkoşa ve Belgrad arasındaki ilişkilerin normalleşmesi amacıyla,

Cumhurbaşkanı Papadopulos'un resmi görüşmelerde bulunmak ve Miloseviç

rejiminin şirketlerinin meselesine karışması konusunda samimi izahatlar

vermek için, Belgrad'ı ziyaret etme cesaretinde bulunması

gerekmektedir.

(ALİTHİA – Alekos KONSTANTİNİDİS – 18.10.2005)

FİLELEFTHEROS :

“AB’nin rolünün yüceltilmesi”

AB'nin Kıbrıs sorununun çözüm çabalarına müdahil olması, Lefkoşa ve

Atina için stratejik amaçtır. Gerek Karolos Papulyas, gerekse Tassos

Papadopulos, geçtiğimiz gün yaptıkları açıklamalarda, iki tarafın

istekler çerçevesini ortaya koydular. AB'nin teşvik gücü ve gelişmeler

kaldıracı olarak ortaya çıktığı çerçeveyi...

Kıbrıs sorununun çözümü ile ilgili görüşmeler, BM çerçevesinde ve Genel

Sekreterin gözetimi altındadır. Bu değişmiyor ve değişmesi sözkonusu

değildir, çünkü görüşmeler, 1974 yılından beri, Uluslararası Örgütün

kararlarına dayanmaktadır.

Kıbrıs Cumhuriyeti ve Yunanistan, AB'nin üye devletidir ve Türkiye de

üyeliğe aday bir ülkedir. Tassos Papadopulos'un da açıklamalarında ifade

ettiği gibi, Kıbrıs sorununun Avrupai bir boyutunun olduğu herkes

tarafından kabul edilmektedir. Bunu AB istese de, istemese de... Çünkü

dört taraftan üçü, hali hazırda AB üyesidir ve Türkiye de üye olmayı

istemektedir.

Ancak AB'nin Kıbrıs sorununa müdahil olması ne anlama gelmektedir? AB,

çözümün tartışma altında olan maddelerinin, Avrupa Mevzuatına uyumlu

olduklarını 'doğrulamak' sorumluluğuna sahip olacaktır. AB'nin katılımı,

başrol oyuncularının Avrupa ailesinin bir parçası olmalarından dolayı,

gereklidir.

AB'nin elinde Kıbrıs sorununun çözümü konusunda sihirli reçete olduğunu

düşünenler, gerçekçi değildirler. Ancak gelişmeleri etkileme ve Kıbrıs

sorununun çözüm çabalarına katkıda bulunma yönünde önemli olanaklara

sahiptir. Kıbrıs'ın AB'ne katılımı nedeniyle, Avrupa çerçevesinde

çalışabilecek kalıcı bir çözüm yönünde dürüst irade ve niyet varsa, o

zaman bütün başrol oyuncuların AB'nin katılımını onaylamaları

gerekmektedir.

(FİLELEFTHEROS – 18.10.2005)

FİLELEFTHEROS:

“ABD dışişleri bakanlığının masum açıklamaları!...”

Washington, Lefkoşa'yı tahrik eden eylemler gerçekleştirmektedir. ABD

Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice'ın, işgal lideri Mehmet Ali Talat'a

yönelik daveti, ABD Dışişleri Bakanlığı'nda yapılan 'masum' tanımlamayla

ele alınamaz. Yani; 'ABD Dışişleri Bakanlığı, Talat'ı Kıbrıs Türk

toplumunun lideri olarak kabul etmeye hazırdır.' Amerikalıların,

Türkiye'nin işgal rejiminin yüceltilmesini amaçlayan taleplerini tatmin

ettikleri açıktır. Kısa sürmesi beklenen görüşme, öz konusunda herhangi

birşey sunmayacak. Öte yandan bu görüşme, Amerikalıların, geçtiğimiz yıl

yapılan referandumda 'Annan Planı'nı destekleyen Kıbrıslı Türklere bu

şekilde yardım edeceklerini' düşündükleri için gerçekleştirilecek.

Hem Washington'ın, hem de Londra'nın, Uluslararası Örgüt'ün çözüm ile

ilgili süreç ve çabasının çökmesine neden olan geçen yılki hatalara

atıfta bulunacak eylemler gerçekleştirme niyetinde oldukları açıktır.

Ekspres süreçler ve gösterildiği gibi dengelenmiş olmayan bir plan...

Herkes, 24 Nisan tarihinde yapılan referandumdan ders almalıydı.

Kıbrıs sorununun çözümlenmesi için görüşmeler yapılmalıdır. Süreç

yeterince iyi hazırlanmalıdır ve yeni bir çabada, iki tarafın da

endişeleri göz önünde bulundurulmalıdır. Sadece bir tarafın endişeleri

göz önünde bulundurulmamalı ve anlaşma, hiçbir durumda üçüncü taraflara

hizmet etmemelidir.

Kıbrıs Cumhuriyeti, AB'nin üye devletidir ve Türkiye üye ülke olmak için

adaydır. Bu konjonktürün değerlendirilmesi gerekmektedir. Lefkoşa, Annan

Planı'nı karşısında bulmak ya da Ankara'yı sürekli olarak zor durumdan

kurtarmak için, Türkiye'nin bu sürecine razı olmamıştır.

Condoleezza Rice ve Jacques Straw, son zamanlarda gerçekleştirdikleri

faaliyetlerle, sürecin yeniden başlama çabalarına yardımcı olmuyorlar.

Çözüm bulma konusunda da yardımcı olmuyorlar. Kıbrıs Cumhuriyeti,

sınırlı olanaklarıyla küçük bir ülkedir. Ancak bu, onun, direniş

göstermeyeceği ve AB'ne katılımının, ona tepki gösterme imkanları

sunmayacağı anlamına gelmemektedir.

(FİLELEFTHEROS – 17.10.2005)

HARAVGİ:

“Hatanın tekrarlanması”

Kostakis KONSTANTİNU

İngiliz Amerikan faktörü, son zamanlarda, Kıbrıs sorununa ilişkin

olarak yine harekete geçmeye başladı. Straw'ın açıklamaları ve

Condoleezza Rice'ın, Talat'ı, görüşme için Dışişleri Bakanlığı'na davet

etmesi, bunun bir örneğidir. Straw'ın açıklamaları, Rice'ın daveti ve

diplomatik alanda yapılan bazı faaliyetler sorun yaratmaktadır.

Gösterilen ilgi, Kıbrıs ve halkı için memnuniyetle kabul edilmektedir.

Yeter ki, doğru çerçevede olsun ve Kıbrıs sorununun çözüm çabalarına

katkıda bulunsun...

Maalesef İngiliz Amerikan faktör, özellikle de son yıllarda, çabalarını,

Kıbrıs sorununun Türk tarafını tatmin edecek, aynı zamanda da onun

Avrupa sürecine hizmet edecek bir yöntemle kapatılmasına odakladı. Bu

da, İngiliz Amerikan faktörün temel hatasıydı. Dikkatini, Türk tarafının

taleplerinin tamamen tatmin edilmesine odakladı, ancak aynı esnada,

Kıbrıs Rum tarafının ihtiyaç ve endişelerini görmezden geldi ve böylece

24 Nisan 2004 tarihinde yapılan referandumların meşhur sonuçlarına

sürüklendik.

Eğer İngiliz Amerikan faktörünün hedefi, Kıbrıs sorununun çözümlenmesi

değil de, Türkiye'nin Avrupa sürecinde karşılaştığı engellerin ortadan

kaldırılması için konuyu kapatmaksa, hatasını tekrarlama niyetinde

olduğu hissi yaratılmaktadır.

ABD ve İngiltere'nin herhangi bir eylem ve çabasının olumlu ve etkili

olması için aşağıdakiler gereklidir:

1. Herhangi bir yeni girişimde ve müzakere belgesinde, Kıbrıs Rum

tarafının endişeleri, tezleri ve ihtiyaçları (ki bunlar BM'ne de

sunulmuştur) ciddi bir şekilde göz önünde bulundurulmalıdır.

2. BM ve İngiltere, Türkiye'yi suçtan arındırma politikasına son

versinler ve çözümün insan haklarını ve Ada'nın yasal sakinlerinin

(Kıbrıslı Rumların ve Kıbrıslı Türklerin) temel özgürlüklerini sağlama

alan iki bölgeli, iki toplumlu federal bir çerçeveden başka bir

çerçevede olamayacağını vurgulayarak, Ankara'dan, Kıbrıs sorununun

çözümlenmesi çabalarına katkıda bulunmasını istesinler.

3. Çözümün ilerletilmesi ile ilgilenmek yerine, dikkatini sahte

devletin yüceltilmesine ve siyasi çıkarlar elde etmeye çeviren Kıbrıs

Türk tarafının bölücü faaliyet ve uygulamalarını çeşitli yöntemlerle

cesaretlendirmekten vazgeçsinler.

Kıbrıs Rum tarafı, Kıbrıs sorununun çözümlenmesi, Ada'nın ve halkımızın

yeniden birleşmesi ile ilgili olarak, yapıcı bir şekilde çalışmaya hazır

olduğu ve bu yönde siyasi iradeye sahip olduğu yönünde açık mesajlar

gönderdi.

(HARAVGİ – Kostakis KONSTANTİNU – 18.10.2005)

RADİKAL

Erivan'da da konferans şart

*** Erivan'dan dönen Prof. Dr. Halil Berktay, İstanbul'da düzenledikleri Ermeni konferansının olumlu etkilerini gözlemlediğini söyledi. Berktay 'Erivan'da da bir konferans yapılmalı' diyor

ERTUĞRUL MAVİOĞLU

NATO Parlamenterler Asamblesi'nin (NATO PA) Ermenistan'ın Başkenti Erivan'da düzenlediği Rose&Roth seminerine katılan Sabancı Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Halil Berktay, 24 Eylül'de İstanbul'da düzenlenen Ermeni konferansının en katı fikirli Ermeni milliyetçilerinin bile üzerinde olumlu etki yarattığını gözlemlediğini söyledi. Berktay, "Erivan'daki NATO PA seminerindeki konuşmam büyük bir ilgi ve destek gördü. Konuşmamın sadece yüzde 15'i soykırım meselesine ilişkindi. Benim tarihsel vicdanımda bunları söylemek, üstelik Ermeni tarihçiler ve gazetecilerin önünde söylemek çok önemliydi. Öte yandan böylesi kapsamlı bir Ermeni tarihçiliği ve milliyetçiliği eleştirisini de kendi payıma ilk kez Erivan'daki bu toplantıda dile getirdim" dedi.

24 Eylül'de İstanbul'da 'İmparatorluğun Çöküş Döneminde Osmanlı Ermenileri' başlıklı konferansın düzenleyicileri arasında yer alan Berktay, 6-8 Ekim'de Ermenistan'ın başkenti Erivan'da düzenlenen NATO Parlamenterler Asamblesi'nin 61. Rose&Roth seminerine davetli olarak gitti.

Seminere çeşitli ülkelerden parlamento heyetleri ile uzmanların ve az sayıda sivil toplum örgütünün katıldığını söyleyen Berktay şunları söyledi:

"Benim tebliğ sunduğum oturumun üst başlığı 'Güney Kafkasya'da bölgesel işbirliği' olarak belirlenmişti. Bunun diplomatik dildeki manası, Türkiye-Ermenistan ve Ermenistan-Azerbaycan ilişkileri ile bu ilişkilerin arkasında birikmiş tarihsel gerilimler, düşmanlıklar oluyor. Üzerinden henüz çok az bir süre geçen İstanbul'daki Ermeni konferansının etkilerini Erivan'da çok net bir biçimde gözlemledim. Ermenistan Parlamentosu Başkan Yardımcısı Daşnak Partisi milletvekili tarihçi Vahan Hovhannesyan bile Türkiye'de yıllardır hiçbir şey değişmediğini savunmasına karşın bir yandan da İstanbul'da böyle bir konferansın yapılmasını demokratikleşme bakımından önemli bir işaret olarak gördüğünü söyledi. Öte yandan oturumun ardından bana yöneltilen sorulardan net olarak anladım ki, Ermeni kamuoyu İstanbul'daki konferansın ve konferansın tarihi öneminin farkında. Gazeteciler de o konferansta konuşulanları ayrıntılı olarak biliyorlardı."

Halil Berktay, Erivan'daki NATO PA seminerinde yaşananları şöyle anlattı:

'Daşnak perspektifi dar'

Katıldığım oturumda moderatör Fransız delegasyonundan Jerome Riviere idi. Oturuma katılan konuşmacılar ise Daşnak Partisi'nden Vahan Hovhannesyan, Londra'dan uluslararası uzman Dennis Sammut ve bendim. Hovhannesyan'ın bildirisi çok kötüydü. Bizdeki resmi milliyetçi görüş sahipleri ağızlarını açtıklarında ne kadar ufuksuz, ne kadar düşmanca, ne kadar dar görüşler öne sürüyorlarsa, aynı şey ve hatta daha fazlası Hovhannesyan'ın konuşmasında vardı. Siyasal ufku, Türkiye'ye dogmatikçe eleştiri yöneltmekten ibaretti. Daşnak milliyetçiliğinin Ermenistan'ın tamamını kapsadığı düşünülmesin. Daşnak Partisi'nin Ermenistan'da aldığı oy oranı sadece yüzde yedi ile sınırlı. Hovhannesyan'ın konuşmasından sonra İngiliz Sammut'un tebliği geldi. Sammut konuşmasına nazik bir eleştirel havada kendi değineceği bütün konuları somutladığı için Hovhannesyan'a teşekkür ederek başladı. Konuşmasının çeşitli yerlerinde de Hovhannesyan'ı dar perspektifle baktığı ve tarihin ağırlığını sırtında taşıdığı için eleştirdi.

Kafkaslardaki hayalet

Sammut'un konuşmasından sonra bana söz verildi. Ben de konuşmama Marks ve Engels'in Komünist Manifesto'daki 'Avrupa'da komünizm hayaleti dolaşıyor' şeklindeki o ünlü cümleyi biraz bükerek başladım: Kafkasya'da bir hayalet dolaşıyor. 1915'in hayaleti. Türk milliyetçiliği ile Ermeni milliyetçiliğinin çeşitli varyantları bu hayaletten kurtulacakları yerde adeta bu hayaleti ete ve kemiğe büründürmeye çalışıyorlar. Öyle taraflar var ki, bugünü geçmişin ağırlığından, tarihten özgürleştirme peşinde değil, tam tersine uzak geçmişe tutsaklığımızın devam etmesi peşinde koşuyorlar. Yani bizleri 1915'in Talat ve Enver Paşalara, onların emirlerine tutsak bırakmak isteyenler var, Daşnak komitacılarının perspektifine tutsak etmek isteyenler de var. Benim tarihçi olarak sorunum bu hayaletle nasıl baş edebiliriz ve onu nihai uykusuna nasıl yatırabiliriz ki, geçmişten özgürleşerek bugünü adam gibi yaşayabilelim.

'Türkiye'de değişim var'

Sayın Hovhannesyan, Türkiye'de hiçbir şeyin değişmediğini söyledi. Aksine büyük değişimler var. 1990'lı yıllar boyunca 1915'te neler olduğuna ilişkin resmi söylem dışında yazıp çizenler Taner Akçam ve Fikret Adanır gibi isimlerle sınırlıydı ve bunlar yurtdışındaydılar. 2000 Ekim'inden itibaren de Türkiye içinden tek tük tarihçiler ve sosyal bilimciler resmi söylemin dışında, 1915'in gerçek yüzü dışında konuşmaya başladılar. Ben Radikal'e konuştum, Mete Tuncay, Murat Belge, Selim Deringil gibi isimler de görüşlerini ortaya koydu. Ama bu tür konuşmalar sonucunda linç atmosferi yaratan milliyetçi tepkilerle karşılaştık. İşte beş yıl sonra 60'dan fazla saygın tarihçi, sosyal bilimci ve gazetecinin tebliğ verdiği İstanbul konferansının yapılmış olmasını belki de ileride Ermeni sorununda Berlin Duvarı'nın yıkılması gibi hatırlayacağız.

Mağdurlar ve mazlumlar

Ne oldu sorusu kadar olayların nasıl bu noktaya geldiği de önemlidir. 1915'in tarihsel bir arka planı var. Türk resmi tezlerine göre, emperyalist devletlerle işbirliğine giren ve Osmanlı'dan toprak kopartmaya çalışan Ermeniler ciddi bir güvenlik sorununun doğmasına neden olmuşlardı ve alınan tedbirler son derece meşruydu. Yine bu tezlere göre, alınan tedbirler güvenlik sorununun ortaya çıkmasına neden olan Ermeni çetecilere karşıydı. Ermeni milliyetçi tarihçileri ise o zamanın Daşnak ve Hınçak örgütlerinin varlığından, taleplerinden, eylemlerinden, arazide ne yaptıklarından hiç söz etmek istemiyorlar. Ermeni ders kitaplarına baktığımızda ya da Ermeni edebiyatına baktığımızda muazzam bir Ermeni devrimciliği öyküsü görüyoruz. Ama o kahramanca yürütülen savaşın Osmanlı'da yaşayanlara bedelinin ne olduğundan hiç söz edilmiyor. Öte yandan soykırım tartışmalarına geldiğimizde bu kahramanca savaştığı söylenen Ermeni devrimci milliyetçi örgütleri hiç yok. Çünkü Ermeni milliyetçi tarihçileri, konu soykırım tartışmalarına geldiğinde yüzde yüz mağdur ve mazlumu oynamak istiyorlar. Çünkü bu iki kavram, örneğin kahve gibi halklar arasında paylaşılması imkânsız olan miraslardandır.

Ermeni tarihçilere çağrı

Ben resmi tarihçi değilim. Ermeni milliyetçilerin yerel katliamlara girişmiş olması benim gözümde 1915'te İttihatçıların verdikleri emirleri haklı ve meşru kılmıyor. O nedenle yaşananları Ermeniler saldırdı, her şey de o nedenle oldu basitliğine indirgeyecek değilim. Ama 1915 yılının öncesinde Ermeni komitacıların gerçekleştirdiği eylemler de vardı. Bu etnik savaş sırasında da korkunç şeyler oldu. İnsanlar öldürüldü, kadınların ırzına geçildi. Bu olayları unutarak hiçbir yere varamayız. Biz resmi söylemin dışındaki Türk tarihçi ve sosyal bilimcileri olarak kendi milliyetçi tarihçiliğimizi eleştirmeye giriştik. Şimdi Ermeni tarihçileri arasından da buna denk düşen seslerin çıkması gerekir. İstanbul'dakine benzer bir konferans da Ermenistan'da düzenlense çok önemli bir adım atılmış olur. Çünkü Ermenilerin de Daşnak milliyetçiliğinden kurtulmaya ihtiyacı var.

'ASALA çıkmaza soktu'

Türkiye'de çok geniş kesimlerin bu olayı kabul etmesinin neden bu kadar zor olduğunu anlamak gerekir. Çünkü her milliyetçilik kendini pürüpak görür ve Türk milliyetçiliği bu konuda tek örnek değildir. Ermeni milliyetçiliği de her bakımdan kendini haklı görüyor. Çeşitli milliyetçilikler, kurmuş oldukları ulusdevletlerin tertemiz ve günahsız bir şekilde doğmuş olduklarına inanmak isterler. İkincisi 1915'te yaşananlardan sonra araya uzun unutuş onyılları girdi. Hiç konuşulmayan, yazılmayan bu konu sisler-bulutlar içine gömüldü. Ondan sonra da uyanış çok kaba ve hoyrat bir biçimde oldu. Uyanış, 1960, 1970'li yıllarda ASALA eylemleri ile birlikte geldi. 70'e yakın Türk diplomatı saldırıya uğradı, bazı olaylarda aileleri ile birlikte öldürüldü. Üstelik bu terörist eylemler sonucu yaşanan uyanış, askeri rejim sırasında oldu. Türkiye'nin katı resmi söylemi de bu dönemde inşa edildi. Şimdi bundan kurtulamıyoruz. Türkiye, savunma siperi kazıyoruz derken kendisini derin kuyunun dibine hapsetti.

Üçüncü ülkelere eleştiri

Şimdi dünyanın o derin kuyudan çıkışta Türkiye'ye yardım etmesi lazım. Buna yardımcı olmak mı istiyorsunuz, Türkiye'yi gagalamak mı istiyorsunuz? Ermenistan'ın üçüncü ülke parlamentolarından ve AB'den 'soykırım kararı' çıkarma çabası Türkiye'yi içine girdiği bu çukurun içinde tutmaktan ve milliyetçi tepkilerin artmasından başka bir sonuç yaratmıyor. Bu tavrı son derece yanlış buluyorum.

Diyalog için Berktay formülü

Ermeni ve Türk tarihçilerden oluşturulacak bir komisyon kurulması önerisi var. Her iki tarafın avukat tarihçilerinden oluşacak komisyon ile ilerleme kaydedilemez. Halbuki bu komisyona bazı değişiklikler getirilebilir. Türk hükümeti 10, Ermeni hükümeti de 10 tarihçi atasın. Ama ikinci olarak Türk hükümeti Ermenistan ve diaspora içindeki tarihçilerden beş kişiyi kendisi seçsin. Ermeni hükümeti de Türkiye tarihçileri içinden beş kişiyi seçsin. Ermenistan'da ve ABD'deki diasporada resmi Ermeni tezleri dışında konuşabilecek çok sayıda tarihçi var. Bunun dışında 10 tane de uluslararası tarihçi atansın. İşte bu şartlar altında ciddi tartışmalar yapılabilir. Ermeni meselesinin nihai çözümünün ne olabileceğini bilmiyorum. Ben şunu yapmaya çalışıyorum: Türkiye içinde Ermeni sorununun tartışılması bir fizik kongresinde termodinamik yasalarının ya da Einstein'ın relativite teorisinin tartışılması kadar özgür olsun. Bana göre bu sağlandığı zaman zaten çözüme de ulaşılmış olur.

'BM normu: Soykırım'

Konferansa katılan çok sayıda bilim adamının tebliğini özetleyecek olursak, o zamanki İttihat ve Terakki yönetimi sadece doğudaki isyancı Ermenileri değil, ideoloji, siyasi çizgi veya coğrafi ayrım yapmaksızın tüm Osmanlı Ermenilerini, sırf Ermeni oldukları için tehcire tabi tutmuştur. İttihat ve Terakki'nin paramiliter örgütü olan Teşkilatı Mahsusa kanalıyla uyguladığı özel ve gizli katliam emirleri de söz konusudur. Bu emirler sonucu bütün nüfus guruplarına Ermenilerin birer av oldukları ve av mevsiminin açıldığı mesajı verilmiş oluyordu. Bana göre 1948 Birleşmiş Milletler Soykırım ve Soykırımı Önleme Konvansiyonu'nun getirdiği kıstasları 33 yıl önce cereyan etmiş 1915 olaylarına uyarlayabilirsek, evet bu bir soykırımdır, soykırımın bütün unsurlarını içermektedir.

'1915 normu farklı'

Öte yandan 1948'in normlarıyla 1915'in tanımlanmaya çalışılmasının çok ciddi bir vicdan ve metodoloji problemini doğurduğunu da eklemeliyiz. Çünkü BM'nin bu konvansiyonu 1915'te mevcut değildi. Yani sadece böyle tanımlanmış bir uluslararası hukuk olmaması da mesele değil, aynı zamanda 1948'in soykırıma karşı etik birikimi de o dönemde yoktu. Tersine 1910-1915'in insanları oldukça vahşi ve saldırgan milliyetçi tutumlara çok fazla inanmakta ve meşru görmekteydiler. Bu nedenle Ermeni milliyetçi tarihçilerinin 'soykırım soykırımdır, soykırım tartışılamaz' diye özetlenebilecek tezlerine sempati duyamam.

(RADİKAL - ERTUĞRUL MAVİOĞLU – 18.10.2005)

copyleft (c) 2001-05 hamamboculeri.org