Yerel Medyadan Seçilmiş Güncel Yazıları, 24 Mayıs 2003

Özker Özgür

 

Stratejik

Asker-sivil bürokrasi Ankara’da oturur, kendine göre bir strateji belirler. Asker-sivil bürokrasinin buyruğundaki Denktaş da stratejiyi uygular.
Yalnız Denktaş değil; Türkiye’de halkın seçtikleri de asker-sivil bürokrasinin çizdiği yoldan gitmek zorundadır. Gitmediği takdirde bir yolunu bulurlar, hühümetten uzaklaştırırlar.

Bu neden böyle olmaktadır?
Çünkü rejimin yalnız adı demokrasidir. Kendisi demokrasi değildir.
Adına “cumhuriyet” demişlerdir ama halk öğesi ön planda değildir. Toplumsal süreji belirleyen halk değildir. Rejim halkın toplumsal süreci belirlemesini engellemek, halkın istencinin önünü kesmek için vardır.
“Cumhuriyet” halkın yönetimi demektir ama Türkiye’deki rejim halkın yadsınması (inkarı) üzerine kurulmuştur.

Devlet, siyasal bir parti gibi örgütlenmiştir.
Sürekli iktidardadır.
Halka gitmek, halka politikalarını anlatmak ve halktan yetki almak gereksinmesini duymaz.
Sözümona çok partili çoğulcu demokrasi vardır. Vardır ama yurttaşın oyu için yarışan partiler sadece hükümete gelebilir, iktidara gelemezler. Seçimleri kazanan parti hükümeti kurduktan sonra halka ve parlamentoya sunduğu programı değil, sürekli iktidarda bulunan devlet partisinin prorgamını uygulamak zorundadır.

Rejimin adı cumhuriyet rejimi ancak kendisi Milli Güvenlik Kurulu rejimidir. Osmanlı’da nasıl ki bir Divan-ı Hümayun vardı ve padişahın başkanlığında toplanarak stratejik kararları verirdi, şimdi de Milli Güvenlik Kurulu aynı işlevi görmektedir. Osmanlı’da vezirler, sadrazamlar gelirdi, giderdi, Divan-ı Hümayun padişahla birlikte yerinde dururdu.
Şimdi de Ankara’da hükümetler gelir, gider, fakat sürekli olarak iktidarda bulunan devlet partisinin politikalarını uygulayan Milli Güvenlik Kurulu yerinde durur.

Böyle bir yapı yaratıcı olabilir mi?
Böyle bir yapıda Türkiye’nin insanı uygar dünya ile bütünleşebilir mi?
Dünyadaki dinamik değişim sürecini dikkate almayan, tüm varlığını “güvenlik” kavramı üzerine oturtmuş, kendi dışındaki her şeye düşman veya hasım gözüyle bakan bir anlayış Türkiye’yi nereye götürebilir?

Kıbrıs sorununun getirildiği nokta işte böyle bir yapının doğal ürünüdür.
Ankara’daki değişmez iktidar Türkiye’nin geleceğini ülkenin coğrafyasına, yani stratejik önemine bağlamıştır.

ABD ve AB’nin Türkiyesiz bölgede adım atamayacakları kanısı köklelşmiş bir kanıydı. Yakın geçmişte yaşananlar bu hesabın yanlışlığını gözler önüne sermiştir.
21 Nisan 2003 tarihli Milliyet gazetesinde Yasemin Çongar, yabancı bir diplomatın kendisine:
“-Türkiye, stratejik önemi büyük bir ülke. Ama bütün yatırımını, stratejik önemine yaparken büyük yanılgılara da düşebiliyor. AB’nin, Kıbrıs’ı çözümden önce asla üye yapamayacağını düşünenlerin, Kıbrıs’ı, Türkiye-AB ilişkilerinde, Ankara açısından bir yük değil, bir koz gibi görenlerin hatası burada. Tıpkı Türkiye üslerini, topraklarını kullandırmadıkça, ABD’nin asla Irak’a savaş açamayacağına inanmak gibi bir şey bu.
- AB göze alamaz, ABD yapamaz, diyenlerin, kendi önemlerini abartan bir tavrı var.
Oysa hiçbir şey, hatta İncirlik bile vazgeçilmez değil” dediğini anlatır.

Yıllarca, “Kıbrıs Türkiye’den önce Avrupa Birliği’ne girerse, AB üyesi Yunanistanla bütünleşme (enosis) gerçekleşmiş olur. Stratejik çıkarlarımız gereği buna asla izin veremeyiz” dediler ve buna kendi kendilerini inandırdılar.

Peki şimdi?
Türkiye’de yaşayan insanların istencini (iradesini) takmıyor, biz Kıbrıslıtürklerin istencini de yok sayıyorlar.

Aralık seçimlerini tam bir bütünlük içinde referanduma dönüştürmek zorundayız. Ön plana çıkarmamız gereken partilerimiz değil, insanımızın istencidir.
İnsanımızın istencini ön plana çıkarabildiğimiz oranda Ankara’dan bize aktarılan göstermelik demokrasiden halk istencine dayalı çoğulcu demokrasiye yönelebileceğiz.

copyleft (c) 2001-03 hamamboculeri.org