Yerel Medyadan Seçilmiş Güncel Yazıları, 7 Haziran 2004

Özker Özgür

 

Dünden Bugüne

Fazıl Önder 24 Mayıs 1958 tarihinde vurularak ve bıçaklanarak katledildi.

Fazıl Önder İnkılapçı gazetesinin yazı işleri sorumluluğunu yapmıştı. Sol dünya görüşünü benimsemişti. Vurularak ve bıçaklanarak öldürüldüğünde 32 yaşındaydı. Dönemin Bozkurt gazetesi, 25 Mayıs 1958 tarihli sayısında Fazıl Önder’in katlini okurlarına şöyle duyurmuştu:

“- Solcu bir Türk vurularak öldürüldü. Diğer bir solcunun da Londra’ya kaçırıldığı bildiriliyor. Dün sabah saat 10.45 raddelerinde Lefkoşa Selimiye Camii civarında meçhul bir şahıs tarafından vurulmak suretiyle öldürülen 32 yaşındaki Fazıl Önder, şehrimizde solculuğu ile tanınmıştı. Bundan bir hafta evvel cemaat aleyhine olan hareketlerinden vazgeçmesi için kendisine ihtar yapılmış ve bir açıklamada bulunması istenmiştir. Fazıl Önder böyle bir açıklamada bulunmayacağını ve idealinden fedakarlık yapmayacağını söylemiştir. Hadise şöyle cereyan etmiştir: Fazıl Önder, dün sabah Küçük Kaymaklı’daki evinden kalkarak Lefkoşa’ya gelmiş ve dükkanında ortağı ile birlikte çalışmaya başlamıştı. Saat 10.45’te meçhul bir şahıs, makine başında çalışmakta olan Fazıl Önder’e üç el ateş açmış ve isabet kaydetmiştir. Fazıl Önder kurşunları yediği halde mukabele etmeye davranmış ve bu sırada arkasına bir de kama işlenmiştir. Bu kama, Fazıl Önder’in ölümünden sonra hastahanede zorlukla çıkarılmıştır. Yaralandıktan sonra hastahaneye kaldırılan Fazıl Önder orada ölmüştür. Yayınlanan resmi bir tebliğde 38’lik bir tabanca kullanıldığı ve tahkikatın devam ettiği bildirilmektedir.”

İnkılapçı gazetesinin yazı işleri sorumlusu Fazıl Önder 24 Mayıs 1958’de, gazeteci-yazar Kutlu Adalı da 6 Temmuz 1996 tarihinde vurularak öldürüldü.

24 Mayıs 1958’den 6 Temmuz 1996’ya ulaşana kadar aradan 38 yıl geçti. 38 yıllık sürede toplum 1963’te Kıbrıs Cumhuriyeti’nin iki toplumlu yapısını yitirmesini, 1967’de Köfünye olaylarından sonra Geçici Kıbrıs Türk Yönetimi’nin kurulmasını, , 1974’te Samson darbesi ile Türkiye’nin müdahalesini, 1975’te Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin ilanını, 1983’te de KKTC’nin ilanını yaşadı. Toplumun yaşadığı bu süreç, İnsan Hakları’na saygıda bizi nereye getirmiş bulunmaktadır?

Fazıl Önder ile Kutlu Adalı’ya sıkılan kurşunlar düşünce ve anlatım özgürlüğüne sıkılmıştı.

Basın Emekçileri Sendikası ve Gazeteciler Birliği, 25 Mart 2003’te Doğancı’da yapılan ‘sembolik referandum’ ve polis müdahalesiyle ilgili yayınlarından ötürü gazetecilere açılan davaları protesto etmek için 4 Haziran 2004 Cuma günü eylem yaptı. Basın-Sen Başkanı Kemal Darbaz, eylemin nedeninin basın emekçilerinin susturulmaya çalışılması olduğunu belirtti. Baskıları kınamak için toplandıklarını vurgulayarak, “- Basın emekçileri katledildi; basın emekçilerinin çalışma mekanlarına bomba konuldu; basın emekçileri mahkemelere gönderildi. Basının görevini yapmasına kimse engel olamayacaktır” dedi.

Basın emekçilerinin eylemi bitmeden Afrika gazetesine yeni davalar okundu.

Başbakan Mehmet Ali Talat, “- Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Başkanı ile bir süre sonra yapacağım görüşme öncesinde insan haklarına aykırı bu tür davaların açılmasını ‘sabotaj’ olarak görüyorum” diyerek tepkisini dile getirdi.

Bu bir film değildir.

Benzeri 1994-96 DP-CTP Koalisyon döneminde de yaşandı.

3 Haziran 2004 tarihli Kıbrıs gazetesindeki köşesinde Hasan Hastürer’in anlattıkları, dünümüze ışık tutmakta içinde bulunduğumuz koşulları anlamamıza yardımcı olmaktadır.

Hastürer’in kaleminden okuyalım:

“- 1996’nın ilk yarısıydı. DAܒden öğrenci eylemleri vardı. Dönemin eğitim bakanı Ahmet Derya’ydı. Bu satırların yazarı olarak bakanlıkta üst düzey bürokrat olarak görev yapıyordum. Öğrencilerin eylemlerini sorunlara çare bularak sonlandırma çabası sürerken iki öğrenci bir gece alelacele tutuklanıp sınır dışı edildi.

Bakan Derya’nın o akşamki tüm çabaları öğrencilere ulaşmasına yetmemişti.

Sabah Polis Genel Müdürlüğü’nü arayıp bilgi istediğimiz zaman öğrencilerin Meriç Karakolu’nda tutulduktan sonra sabah uçağıyla Ercan’dan sınır dışı edildiklerini öğrendik. Yaşanan olay CTP’nin kabul edemeyeceği bir içeriğe sahipti. Konu, Bakanlar Kurulu’nda ele alınıp, araştırma yapmak için İçişleri Bakanı Mustafa Adaoğlu ve Eğitim Bakanı Ahmet Derya görevlendirildi. Adaoğlu bir gün telefon edip Başsavcı Akın Sait ve dönemin polis genel müdürü Atila Sav’ın konuyu görüşmek için odasında bulunduklarını söyledi. Derya ile birlikte gittik. Derya polis genel müdürüne, ‘Öğrencilerin sınır dışı edilmeleriyle ilgili size emri kim verdi?’ içerikli bir soru sordu. Atila Sav, dizlerini birleştirmiş, elleri iki dizi üzerinde, uslu talebe gibi tepkisiz duruyordu. Akın Sait, o kısa suskunluğu bozup, ‘Cevap verme gene’ dedi. Sait’in bu sözleri odaya bomba gibi düştü. Devletin başsavcısı, hükümetin görevlendirdiği iki bakandan birinin çok basit sorusunun yanıtlanmasına izin vermiyordu. Ve işin trajik yanı koca polis genel müdürü, bu talimata uyup susup kalıyordu. Ahmet Derya bu durumun kabul edilmez olduğunu söyledi ve oradan ayrıldık.”

Sözkonusu dönem, benim Başbakan Yardımcılığı’ndan istifa ettiğim dönemdir. Yerime Mehmet Ali Talat Başbakan Yardımcısı, Ahmet Derya da Mehmet Ali Talat’ın yerine Eğitim Bakanı olmuştu.

Bugün aynı süreci yaşıyoruz.

Kıbrıs’ın kuzeyinde siyasal erk, Anayasa dışı Üst Koordinasyon Kurulu’nun tekelindedir. Bu somut gerçekliği yaşayarak öğrenmiş olması gereken Başbakan Mehmet Ali Talat, hala daha Üst Koordinasyon Kurulu’nu ‘danışılan’ (istişari) olarak tanımlamayı ve savunmayı sürdürebiliyorsa aynı filmi kaç kez daha izlemek zorunda kalacağımız belli değildir.

Asker ağırlıklı baskıcı bir rejimi halka demokratik diye yutturarak hükümetçilik yapılamaz...

Barış ve demokrasi güçleri, barış ve demokrasi için bedel ödeyerek gereğini yapmadan ne barışa ne de demokrasiye ulaşabilirler...

Büyük Ortadoğu Projesi’nde Türkiye’den ılımlı İslam’a örnek olarak yararlanmak ve kendi emperyalist çıkarlarını sağlama almak isteyen ABD’nin dümen suyunda ne Kıbrıslıtürkler ne de Türkiye düze çıkabilir.

copyleft (c) 2001-03 hamamboculeri.org