Yeraltı Notları, 18 Ocak 2004

Sevgül Uludağ

 

Mitolojiler diyarı Girit...

Ege’nin mavisi, Girit’in yeşili...(1)

Mitolojiler diyarı Girit...

Zeus’la Europe’nin oğulları Minos, Sarpedon ve Rhadamanthys arasında kavganın nedeni, Minos’un Girit tahtına çıkmak istemesiymiş... Minos, tanrıların kendisinden yana olduklarını ileri sürmüş, bunu kanıtlamak üzere de Poseidon tanrıdan bir dilek dilemiş: denizden bir boğa çıksın, sonra bu boğayı gene tanrıya kurban ederim demiş...

Dilediği gibi olmuş: denizden köpükler gibi ak bir boğa çıkagelmiş! Minos, boğayı alıp tahta çıkmış ama hayvanı tanrıya kurban etmeyi unutmuş, onu sürülerinin arasına göndermiş... Bu duruma çok kızan deniz tanrısı Poseidon, ak boğayı Minos’un başına bela etmiş! Boğa ortalığı kasıp kavuruyormuş ama iş bununla da kalmamış... Kralın karısı Pasiphae bu boğaya aşık olup ondan bir yarı insan-yarı boğa yaratık doğurmuş: Minotauros... Bundan sonra da Girit sarayında yaşam karmakarışık olmuş...

Kral Minos, bu korkunç yaratığı saklamak için “Labyrinthos” sarayını yaptırmış...

LABİRENT SARAY...

Daidalos, Giritli Kral Minos’un ünlü labirent sarayını inşa eden mimardı: Labyrinthos’tan çıkıp kurtulmak mümkün değildi... Labyrinthos, Minotauros’u barındırmak üzere inşa edilmişti. Minotauros bir boğaydı: bir canavar, öfkesinden kurtulmanın mümkün olmadığı, insanları dehşet içinde bırakan bir yaratık! Minotauros Girit’te, bu labirent sarayda yaşardı... Kral Minos, Atina kralı Aigeus’u bir cezaya mahkum etmişti: Panathenaia bayramında yarışan Giritli atlet, Kral Minos’un kardeşi Androgeos’u öldürttüğü için artık Kral Minos’un isteklerine uymak zorundaydı. Her yıl Atina gençliğinden yedi erkek ve yedi kız, korkunç boğa Minotauros’a yedirilmek üzere Girit’e gönderilecekti. Aigeus üzgündü: her yıl siyah yelkenler çekilen bir gemiyle Girit’e gönderilirdi ondört genç ve Daidalos’un inşa ettiği labirent sarayda korkunç yaratık Minotauros’un önüne atılırdı...

SİYAH YELKENLER BEYAZ YELKENLER

Aigeus’un oğlu Theseus bu işe bir son vermek istedi: gidip Minotauros’u öldürecekti ve Atina’yı bu beladan kurtaracaktı!

Bunu başarırsa, dönüş yolunda siyah yelkenleri indirip yerine beyaz yelkenler çekecekti... Böylece babası Aigeus, oğlunun insan bedenli boğa başlı canavarı öldürmüş olduğunu bilecekti!...

Theseus, Kral Minos’un canavarına sunulacak yedi kız ve yedi erkekle birlikte, bu gruptan biri olarak vardı Girit’e, labirent saraya gitmeye, Minos’un boğasıyla yüzleşmeye...

Peki ama labirentten nasıl çıkacaktı?

Bugüne dek bunu başarabilen olmamıştı!

Genç Theseus’un yüzüne gülecekti talihi: Kral Minos’la Pasiphae’nin kızı Ariadne, Minotauros’la çarpışmaya gelen Theseus’u görünce ona vurulmuştu... Minotauros’un bulunduğu binbir dehlizli Labyrinthos sarayında kaybolmaması için eline bir yumak iplik vermişti... Theseus karanlık tehlizlerde ilerledikçe yumağı açıp ipliği yere bırakarak, canavarı öldürdükten sonra çıkış yolunu bulabilecekti... Sonra da Ariadne’yi kaçırıp Naksos adasına götürmüştü... Sonra da Atina’ya dönüş yoluna koyulmuştu...

EGE DENİZİ

Babası onun yolunu gözlüyordu: ufukta görünecek geminin yelkenleri siyahsa oğlu ölmüş demekti, siyah yelkenler indirilip beyaz yelkenler çekilmişse Minotauros öldürülmüş, Atina da bu korkunç vergiden kurtarılmış demek olacaktı...

Theseus dalgındı: siyah yelkenleri indirip yerine beyaz yelkenleri çekmeyi unutuverdi... Uzaklarda, ufukta görünen gemiye bakan babası Aigeus, oğlunu öldü sanarak kendini denize atacak ve içinde boğulduğu denize onun adı verilecekti: Aigeus yani Ege Denizi...

MİMAR VE OĞLU LABİRENTE KAPATILIYOR

Labirentin mimari Daidalos da Kral Minos’un hışmından kurtulamamıştı...

Theseus’un sevgilisi Ariadne’ye, labirente nasıl girilip çıkılacağını tarif eden oydu... Bu yüzden Kral Minos, labirentin mimarı Daidalos’u, oğlu İkarus’la birlikte labirent saraya kapatmıştı...

Daidalos, elbette kendi inşa ettiği bu labirentten çıkış yolunu bulacak, uzaklara gitmek için yeni bir yöntem icat edecekti: kanatlar! Kuş kanatları! Yarattığı kuş kanatlarını balmumuyla kendi ve oğlunun sırtına tutturacaktı...

BALMUMU KANATLARLA YOLCULUK

“Çok yüksekten uçma nolur” dedi Daidalos oğluna...

“Çok alçaktan da gitme! Bak, güneşe yakın uçarsan, balmumu erir, kanatların düşüverir sırtından! Denizlerde boğulursun!”

İkaros genç ve delişmen! Hiç baba sözü dinler mi? Babasının yarattığı ve sırtına balmumuyla tutturduğu kanatlarla havalanıverdi, yükseldikçe yükseldi, güneşe doğru uçuyordu, ışığın, ısının olduğu yere...

Bu yükseklikte başı dönüyordu ama olsun! Hiç kuşbakışı görmemişti dünyayı! Dünyanın ilk uçan adamıydı o!

Oysa babası haklıydı: güneşe yakın uçtukça balmumu erimeye başladı, kanatları göyverdi, Ege’nin mavi sularına gömülüp gidiverdi... Labirent sarayın yaratıcısı güneşe yakın uçmadığından onun kanatlarına birşey olmadı... Girit’ten taa Sicilyalara kadar uçuverdi... Sicilya’da Cumae şehrine sığınıverdi... Kral Minos onun peşinden gelecek, onu Sicilya’da kıstırmaya çalışacaktı ama yine usta sanatçının uydurduğu bir düzenle öldürülecek, Daidalos da Sicilya Kralı Kokalos’a olan şükran borcunu ödemek üzere, birbirinden güzel yapılar yapmaya devam etti...

EFSANELER YAŞAMIN PARÇASI GİBİ...

Mitolojiden bu efsaneleri arkadaşım Andrula anlatıyor bana... Yunanistan’a her adım atışımda, her köşede, her tabelada, her kafeteryada, bu mitolojilerden bir parça bulmak mümkün: sokak adlarında, taverna ya da lokanta adlarında, otel adlarında mitolojinin izleri vardır... Hiç olmadı karşılaştığınız insanların isimleri Yunan mitolojisinden gelen isimlerdir...

Arkadaşım Andrula, oğulları Nikolas ve Stelyos henüz küçük birer çocukken, Yunan mitolojisinden masallar okuduğunu anlatıyor soğuk kış gecelerinde...

“Bunlar basit masallar değildi, karmaşıktılar... Çıkarmak isteyenler için derslerle doluydular” diyor...

Kızıla boyalı saçları, yüzünden eksik olmayan gülümseyişi, zorlu bir yaşamda mücadele azmiyle duruyor yanımda: onunla dostluğumuz yapmacıksız, yalın ve dürüst...

Andrula’yla Girit’teyiz... Atina’da günlük gazetelerin oluşturduğu Gazeteciler Birliği’nin Girit’te düzenlediği bir panelde konuşmacıyız: “Bir özgürlük gücü olarak gazeteciler!”

Atina’daki günlük gazetelerin oluşturduğu birlikte halen başkan ve yönetim kurulu üyesi olan pek çok Giritli gazeteci var.

FAŞİZME KARŞI MÜCADELE

Gazeteciler birliğinin başkanı Manolis Mathiouakis ve Kostas Betinakis’le soğuk bir Aralık sabahı, Ege kıyısındaki Rethymno kentinde buluşuyoruz... Rethymno, aslında Resmo diye de biliniyor... Atinalı gazeteciler, her yıl Girit’te, 1940-44 yılları arasında faşizme karşı direnirişte önemli rol oynayan Giritli gazetecileri anmak üzere çeşitli etkinlikler düzenliyorlar... Bu yıl da, bir panel ve bir konser yer alacak... Panelde ben ve Andrula’dan başka, Atina’dan Eleftheros Tipos gazetesi yazarlarından Sofia Voldepsi ile Yannis Dimaros da konuşmacı...

Resmo’da sabahın erken saatlerinde, 1940-44 yılı gazete arşivinden tıpkıbasım yapılmış posterleri duvarlara asan Betinakis, az sonra Girit’te bir gezintiye çıkacağımızı anlatıyor...

Andrula’yla salon düzenlemesini, ışıkları, konuşmamda kullanacağım fotoğraflar için gerekecek ekranı kontrol ediyoruz...

Yanımda pek çok fotoğraf getirdim: Gencecik, ışıl ışıl gülümseyen bir Fazıl Önder, İNKILAPÇI’yı çıkarırken öldürülen ilk gazeteci olmuştu... Tarih 24 Mayıs 1958’di... “Teşkilat” cenaze töreni yapılmasına ve ailesinin törene katılmasına bile izin vermemişti... Mezarı hala kayıp Fazıl Önder’in... Ahmet Muzffer Gürkan ve Ayhan Hikmet CUMHURİYET gazetesini çıkarırken 23 Nisan 1962’de öldürülmüştü... Onların ölüm ilanı yanımda... Kızı, Ayhan Hikmet’e o kadar benziyor ki... Derviş Ali Kavazoğlu, hem İNKILAPÇI’da, hem EMEKÇİ’de, hem CUMHURİYET’te çalışmıştı – öldürüldüğünde tarihler 11 Nisan 1965’ti... “Teşkilat” bedenine tam 80 kurşun sıkmıştı, arkadaşı Kostas Mişaulis’le aynı arabadaydı... Her ikisi de kurulan pusuda öldürülmüştü...

1974 sonrası hapse atılan ve Meclis kararıyla hapisten çıkarılan Arif Hasan Tahsin... Bir sendika lideri, yılmaz bir gazeteci... Tonlarca makale, yazılı sözcük, kitaplar... Tekleyen bir yüreğe, yorulan bacaklara rağmen, dimdik bir mücadele... Hep bu toplum daha iyiye, daha güzele gitsin diye... Azıcık belleğe sahip olsun da aynı hataları tekrar tekrar yapmasın diye...

Yanımda Kutlu Adalı’nın fotoğrafları da var... Adalı’nın kanlar içinde yerde yatan resmi: bu fotoğrafı polis çekmiş, bir türlü vermek istememişti. Ancak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde ablam İlkay Adalı’nın mahkemeden talebi üzerine kuzeydeki makamlar fotoğrafları avukatları aracılığıyla vermişlerdi... 6 Temmuz 1996 akşamı YENİDÜZEN yazarı Kutlu Adalı evinin önünde kurşunlanarak öldürüldü...

Kabus bitmemişti, devam ediyordu: 7 Temmuz 2000’de Şener Levent ve arkadaşları “casusluk” iddiasıyla tutuklandı... Ekim 2000’de AFRİKA’nın matbaası bombalandı... Burada çektiğim fotoğraflar yanımda... Sonra Mayıs 2001’de matbaa bir kez daha bombalanıyordu... Ağustos 2002’de Şener Levent ve Memduh Ener bir yazı gerekçe yapılarak altı aylığına hapse gönderiliyordu... Bu arada sivil ve askeri mahkemelerde basına yönelik davalar yığıldıkça yığılıyordu: 29 Aralık 1999’da 120 bin dolar civarında rekor bir “ceza”ya mahkum edilen AVRUPA/AFRİKA yazarlarının yanısıra aralarında sendikacıların da bulunduğu 4 gazetecinin Ağır Ceza’daki davası sürüyordu... Bu arada Tema Irkad, askeri mahkemede yargılanıyor, 28 Ağustos 2001’de arabası yakılıyordu... Tema’nın yanık arabasının fotoğrafları da yanımda...

15 Ağustos 1991’de Alpay Durduran’ın arabası bombalanıyordu... 11 Kasım 1992’de YKP kurşunlanıyordu... 1990’lı yıllar CTP’ye ve CTP’lilere de bomba ve dinamit lokumu konduğu günlerdi... Hasan Erçakıca, Fadıl Çağda bunlardan nasibini alanlar arasındaydı... Muhalif kimliğiyle öne fırlayan Hürrem Tulga da ihmal edilmemişti... Yanımda gazete küpürleri var, bu acılı tarihten örnekler...

Sonraları, 2000’li yıllara geldiğimizde bombalar yerini psikolojik terör kampanyalarına bırakmıştı... Hedef gösterilen, hakkında yalana dayalı karalama kampanyaları yürütülen, sürekli tehdit altında yaşamaya zorlanan gazeteciler: Hasan Kahvecioğlu, Hasan Hastürer, ben... Profesyonel manipülasyon kampanyaları yürüten asker-sivil odaklar, Cumhurbaşkanlığı’nda ödenekli memur olarak çalışanlar... KIBRISLI’nın başlattığını VOLKAN yürütüyordu... Yine gazete küpürleri: yayın politikası dil koparmaya, kol-bacak kırmaya, işkence tefrikalarına dayanan, İNTERPOL’ün aradığı eli kanlı adamların eline birer kalem tutuşturup arkasına askeri makamları alarak tehdit savurmaya girişenlerin yürüttüğü psikolojik terör kampanyasından örnekler... Yazılardan pasajlar...

Gazeteci Murat Kanatlı’nın Ülkü Ocakları mensuplarınca Ekim 2003’te dövülmesi... Ardından polisin ülkücülere değil, Kanatlı’ya dava okuması... Ülkücü eylemlerinden fotoğraflar...

Bir keresinde Jean Paul Sartre, “Düşünce özgürlüğünün olmaması, insanların düşünüp de düşüncelerini ifade etmesine engel olunması değildir” demişti... “Hayır! Düşünce özgürlüğünün olmayışı, insanların düşünmekten vazgeçmesidir...”

Böyle başlayacağım konuşmama... Kuzeyde en büyük “günah”ın, en büyük “suç”un düşünmek ve düşündüğünü ifade etmek olduğunu anlatacağım... Ortak bir ülke için ortak mücadelemizde kurban verdiklerimizin, tacize uğrayanların, kurşunlananların, bombalananların, ölüm tehdidiyle yaşamak zorunda bırakılanların yaşamlarından söz edeceğim...

Bu akşam Girit’te, Rethymno’da, salon tıklım tıklım doluyken bu fotoğrafları göstereceğim...

(Devam edecek)

(*) Bu yazı dizisini YENİDÜZEN gazetesi için hazırladım, Hamamböcüleri’ndeki okurlarımla da paylaşıyorum...

copyleft (c) 2001-03 hamamboculeri.org