Yeraltı Notları, 20 Ocak 2004

Sevgül Uludağ

 

Girit’in mis kokulu dağ köyleri... (*)

Ege’nin mavisi, Girit’in yeşili

Ege’nin mavisi, Girit’in yeşili...

Sevgül Uludağ

 

Girit’in mis kokulu dağ köyleri... (*)

 

Kostas Betinakis’in arabasına doluşuyoruz: ben, Andrula, Deliyannis... Arkadaki arabada da Manolis Mathioudakis ve eşi Marianna ile Rammos ve eşi var... Tümü de Atina’da yayımlanan günlük gazetelerde çalışan gazetecilerin oluşturduğu örgütün yöneticileri...

Manolis bir Giritli, Resmolu... Bu muhteşem kıyı kentinde doğup büyümüş... Babası Yiannis, ELAS örgütünün liderlerindenmiş...  İkinci Dünya Savaşı’nda Girit halkının Nazilere karşı savaşının öncülerinden... 1943’te Nazilerin idam ettiği babasının Resmo’da bir heykeli dikilmiş...

Yola koyuluyoruz... Girit’in içlerine, başdöndürücü dağ köylerine doğru... Tarihi isyanlarla dolu Girit’in coğrafyası herşeyi açıklıyor: Bizim Beşparmaklarımız, Trodoslarımız Girit dağları yanında tepecik gibi kalıyor... Bir yanda deniz, bir yanda yüksek dağlar ve yol aldıkça, dağların oyulup aralarından kıvrımlı yolların geçtiği noktalarda Betinakis’in yorumlarını dinliyoruz:

“Şu ileriye bakın hele! Burası tam gerilla savaşı verilecek bir yer olmalıydı! Düşünün, tepeler ne kadar yüksek, aşağıdan geçenlerin hiç şansı olmazdı yukarılara tırmanmaya!...”

 

1500 YILLIK SELVİ AĞACI

Betinakis iyi bir rehber: Girit’in tarihçesini, kültürünü, insanlarını anlatıyor yol boyu... Arkadi Manastırı’nda, Manolis’in tanıdığı papaz Miron Kalaycis’e seslenmek için duruyoruz. Manastırda 1500 yıllık bir selvi ağacı var, ağaca dokanıp o gün bir sınava giren “Yunusçuk” diye adlandırdığımız Kıbrıs’taki genç arkadaşlarımdan biri için dilek tutuyorum! Nolur sınavı kazansın!...

 

“AKİS”LER GİRİT’TEN!...

Betinakis, sonu “Akis”le biten isimlerden sözediyor – bunlar Giritlilermiş... Mesela ünlü müzisyen Theodorakis, mesela “Zorba” ile “Ya Özgürlük Ya Ölüm” gibi unutulmaz romanlar yazan Kazancakis... Yunanlılar “ç” harfini telaffuz edemiyor ama Giritliler “ç” diyebiliyor, şiveleri Yunanlılardan farklı... Betinakis’e göre Giritliler silaha da çok meraklı:

“Polis bir arabayı durdurduğunda önce silah arar!” diye gülüyor...

 

ADINI PAPATYALARDAN ALAN KÖY...

Köylerden ilk durağımız Margarita: Manolis’in Girit’in her yanında tanıdıkları, ahbapları, “gumbaroları” var...  Margarita, adını “Papatya”dan alıyor: buna hiç şaşmıyorum çünkü Girit kokulu otların, biberiyelerin, feslikanların adası...

Margarita köyünde Manolis’in bir tanıdığı karşılıyor bizi, salaş bir kafesi var: hemen bir sofra kuruyor... Bir sepet peksimet, taze nor, roka ve çikudya... Çikudya, Girit’in rakısı ama aslında rakıyla pek alakası yok, daha çok Kıbrıs’ın zivaniya’sını ya da İtalya’nın grappa’sını andırıyor – rakı ya da uzo gibi içine su katılarak içilmiyor. Daha çok bir aperitif gibi, minicik bardaklarda içiliyor...  Bundan mutlaka canyoldaşıma bir şişe götürmeliyim ama bir fabrikada üretilmiş olandan değil, ev yapımı çikudya’dan...

 

HERKES KENDİ ÇİKUDYA’SINI ÜRETİYOR

Papatya köyünde Andrula’yla bir markete giriyoruz – adının Yiorgos Fasulis olduğunu öğrendiğimiz yaşlı bir Giritli’den çikudya alıyoruz. Betinakis, Girit’te herkesin kendi evinde kendi çikudya’sını ürettiğini anlatıyor... Üzümden üretilen çikudya, ağızda hoş bir rayiha bırakıyor, bütün kafelerde, lokantalarda, marketlerde bulunabiliyor...

Sonraki durağımız Kalendaryos... Bu minik köy, Manolis’in eşi Marianna’nın köyü... Burada bir evleri var. Onlar da kendi şaraplarını kendileri üretiyor... Plastik şişelere kırmızı şarap dolduruyor Manolis, fotoğraflarını çekiyorum. Bir şişeyi Atina’da, Kakopetriyalı arkadaşım Anita’ya götürmek için yanıma alıyorum...

 

DAĞ KÖYLERİNDE “MAÇO” KÜLTÜR

Derken Orthes’e varıyoruz – burada Manolis’in çocuklarına “vaftiz babalığı” yaptığı Markos yaşıyor. Markos neredeyse tüm Giritli erkekler gibi siyahlar giymiş...

Betinakis, Girit’te siyah gömlek, siyah pantolon ve çizme giyemeyen erkeklere “erkek” denmediğini anlatıyor! Ne kadar “maço” bir kültür bu! Marianna, aslında bu siyah rengin nedeninin Venizelos’un ölümü olduğunu anlatıyor. Atatürk’le barış anlaşması yapan Venizelos bir Giritliymiş... “Mübadele” de Atatürk’le Venizelos’un eseri... 1.5 milyon Yunanlı’nın Türkiye’den, 500 bin Türk’ün de Yunanistan ve Girit gibi adacıklardan “mübadele” edilmesi yani...

Marianna, “Venizelos Giritliydi, Venizelos’un ölümüne yas tutmak için siyahlar giyerdi insanlar...” diye anlatıyor. Her evde bir Venizelos portresi olduğunu anlatıyor, Kalendaryos’ta kendi evindeki portreyi de bizlere gösteriyor...

 

BAŞLARINDA KIBRIS BELASI YOK!

Orthes’te Markos ve eşi muhteşem bir sofra hazırlamışlar – Markos bugün yenilip içilen herşeyi kendisinin ürettiğini anlatıyor. Sebzeleri kendi yetiştiriyor, kuzuları, domuzları, inekleri... Belli ki bu dağ köyünde işler iyi: onların başında Kıbrıs sorunu gibi bir bela yok! Avrupa Birliği üyesi, hızla kalkınmış bu topraklarda hayatın tadını çıkarıyorlar... Markos’un tam beş tane çocuğu var! Manolis ve Betinakis onlar için kutu kutu armağanlar getirmiş, yemek boyunca yeni oyuncaklarıyla oynuyorlar, didişiyorlar, ağlıyorlar, gülüyorlar!...

Tüm bunlar Andrula için yetersiz: Resmo, Margarita, Kalendaryos ya da Orthes’in yanısıra, mutlaka Hanya’ya gitmemiz gerektiğini söylüyor... Gördüğümüz herkese Hanya’ya nasıl gidebileceğimizi soruyoruz – sonuçta bir sonraki gün Resmo’dan bir otobüse atlayıp Hanya’ya gitmeye karar veriyoruz...

 

KAPLUMBAĞA SAHİLLERİNDE YÜRÜYÜŞ...

Sabah erkenden kalkıyorum... Issız kumsalda yürüyorum, arada bir eğilip yerden eflatun renkli denizkabukları toplayarak... Uzaklardan bir yerden koşarak iki doberman geliyor – artık benim de bir köpeğim olduğuna göre, köpeklerden korkmuyorum çünkü onları anlayabiliyorum... Dobermanlar çevremde bir tur atıp uzaklaşıyorlar... Resmo’nun bu geniş kumsalı, kaplumbağaların yumurtlamaya geldiği bir körfez... Az ötede liman var ama sahil çok iyi korunmuş – çöp yok, yapılar kıyıdan oldukça uzak... Ege’nin kokusu, Akdeniz’inki kadar keskin gelmiyor bana... Yine de şehrin henüz uyanmaya başladığı bu saatte, yalnızca dalgaların sesini dinlemek, yürümek, kumsalın ıssızlığını hissetmek, kendi bütünlüğümü hissetmek gibi... Bir “berifero”dan topladığım kabuklar için bir naylon “sakulla” istiyorum – bu denizkabuklarını da Ağrotur’dan, Karpaz’dan, Salamis kıyılarından topladıklarımın arasına, evdeki şöminenin üstüne koyacağım... Bütün coğrafyalardan bir parça var evde: denizkabukları, rüzgargülleri, mumlar, dreamcatcher’ler, takvim yaprakları...

 

KIBRIS’I SEVMEK!

Ben bir Akdeniz çocuğuyum, Ege’yi hep uzaktan gözledim – zaten gittiğim hiçbir yerde gökyüzünün mavisini, Kıbrıs’ın keskin ışığını bulamadım... Gittiğim her yerde bu kavruk Kıbrıs coğrafyasını arayıp durdum: en fazla üç gün ve üçüncü günün sonunda “Ne işim var buralarda?” sorusuna eşlik eden dayanılmaz bir geri dönme isteği içinde kıvrandım durdum: Ne yemekler aynıydı, ne insanlar, ne de coğrafya!

Kendime pek çok kez aynı soruyu sordum: delik deşik yolları, eğri büğrü zeytin ağaçları, ikide bir kesilen elektriği, temiz su akmayan çeşmelerine rağmen neden bu kadar çok seviyorum bu toprakları? Bu toprakları sürekli yüreğimde taşıyacak kadar çok nesini seviyorum?

Ege’nin rengi Akdeniz’e benzemiyordu, kokusu bile farklıydı – mantıklı düşünecek olsam elbette böyle olması gerekirdi ama yüreğim mantığımı dinlemeyi reddediyordu!

 

YURDUM ASLINDA YÜREĞİMİN TA KENDİSİ!

İnsan nereye giderse gitsin yurdunu yüreğinde taşıyor, kendini geride bırakıp gidemiyor, “yurdum” dediği de aslında kendi oluyor, yüreği oluyor, içinde büyüdüğü coğrafya, düşüp dizlerini incittiği taşlı yol, tırmandığı bir ağaç, gömdüğü bir sevdiği, geride bıraktığı çocukluğu, bir anısı, ninesinden dinlediği bir masal, annesinin pişirdiği sıcacık çorba oluyor...

 

TAVUK SUYUNA PİRİNÇ ÇORBASI!

Bir keresinde New York’ta Canan Öztoprak’la 3ncü Caddede bir Korfu lokantasında tıpkı annemizin pişirdiği tavuk suyuna pirinç çorbasının benzerini bulmakla ne kadar mutlu olmuştuk! Dünyalar bizim olmuştu sanki! 

Her akşam otelimizden çıkıp hiç de tekin olmayan ıssız sokaklardan geçiyorduk, aynı lokantaya gidiyorduk: anne çorbası içmeye, yüreğimizi ısıtmaya! Mevsim yazdı, hava sıcaktı – Dünya Kadınlar Kongresi’ne katılmak için New York’taydık... Otelimiz muhteşem bir manzaraya sahipti – 33ncü katta kadife gökyüzünde tıpkı bir mücevher gibi ışıldayan Chrysler Building’e neredeyse dokunacak kadar yakındık... 11 Eylül’de havaya uçurulan Dünya Ticaret Merkezi’ni de görebiliyorduk, sayısız gemi ve mavnanın geçip gittiği East River’i de, başdöndürücü New York trafiğine karışmış sarı taksileri, otobüsleri, insanları da... Ama ille de her akşam aynı şeyi özlüyorduk:  Tavuk suyuna bir tabak pirinç çorbası oluyordu yurdumuz!

 

GİRİT PİLAVI

Girit’te bu “anne çorbası”nın yerini Girit pilavı alıveriyor: kemikli kuzu etlerini haşlayıp suyunu alıyorlar, bundan neredeyse “lapa” kıvamında pirinç pilavı yapıyorlar... Girit pilavının tadı muhteşem: tıpkı annelerimizin yaptığı tavuk suyuna pirinç çorbasını andırıyor... Girit pilavı masaya geç saatte servis ediliyor, haşlanmış kemikli kuzu etiyle, cacıkla, yalancı dolma ve yoğurtla birlikte... Bu da Trodos köylerindeki bir Kıbrıs geleneğini anımsatıyor...

Bir keresinde Çatışmaların Çözümü Eğitmenler Grubu’ndan arkadaşımız Petros anlatmıştı bu pilavı:

“Bir misafir fazla oturur ve bir türlü gitmek bilmezse, o zaman masaya geç saatte ‘Siktir Pilavı’ getirilir! Misafir bu pilavı yer yemez kalkıp gitmek zorundadır!”

Belki de kadın hareketi bu pilav geleneğini politize edip başımızdan çekip gitmek istemeyenler için “Siktir Pilavlı” bir eylem örgütleyebilir diye düşünüyorum!

 

TAKSİCİLER GREVDE!

Hiç kuşkusuz, Girit’in en çarpıcı güzellikteki kenti Hanya! Andrula’yla Resmo-Hanya arasında seferler yapan bir otobüse atlayıp gidiyoruz Hanya’ya... Dönüşün kesinlikle otobüsü kaçırmamak gerek çünkü Yunanistan’da bütün taksiciler uzun süreli grevde! Grevin nedeni de PASOK hükümetinin taksicilerden müşterilerine makbuz vererek vergi ödemelerini talep etmesi! Her ülke, Avrupa kurallarını kendine göre yorumluyor, kendine göre uyguluyor! Yunanistan’daki taksicilerin durumu da böyle!

 

HANYA’DA VENEDİK VE OSMANLI İZLERİ...

Hanya, ohro, turuncu, pembe, sarı, kahverengi, şarap rengine boyalı evleri, daracık, labirent sokakları, Andrula’nın Girne’ye benzettiği limanı, uzaktaki deniz feneri, şirin mağazalarıyla insanı neredeyse soluksuz bırakıyor... Kent o kadar güzel korunmuş ki! Daracık sokaklara, cumbalı evlere bakıyoruz, mağazalara girip çıkıyoruz: uzak Hindistan’dan, büyülü Afrika’dan, Singapur, Malezya, Endonezya’dan el yapımı yastıkları, tahtadan oyulmuş çeşitli boy ve desenlerde kediler, şamdanlar, mumluklar, tütsüler... Cam işleri, tahta ve kağıttan yapılma oyuncaklar... Bir paraşütten atlayan komik bir adam, tavana asabileceğiniz, içinde yine aynı komik adamın bulunduğu kendi çevresinde dönüp duran bir uçak! Osmanlı sokakları, ancak yayaların geçebileceği genişlikte! Kış nedeniyle kapalı olan ama yaz aylarında yıldızlarla dolu kadife gökyüzüne kahkahaların, tokuşturulan bardaklardan çıkan çınlamaların bir bulut gibi yükseldiği lokantalar, barlar, tavernalar... Hanya, kimi zaman Arabahmet oluyor, kimi zaman Venedik... İtalyanlar bu kente damgasını vurmuş: labirent sokaklarda kendimi Venedik’te sanıyorum... Hanya limanına doğru yürüyoruz, fotoğraf çekiyoruz, birşey yemeye vakit yok çünkü labirent sokaklardan geçip otobüs durağını bulmayı başarabileceğimizden ikimiz de çok emin değiliz! Ama becerip son otobüse koşa koşa yetişiyoruz! UNESCO’nun koruması altındaki bu muhteşem kenti geride bırakırken, bu yaz oğlumu ve canyoldaşımı mutlaka Hanya’ya getireceğime söz veriyorum kendime!

 

GİRİTLİLER...

Ben Girit’i görmeden önce, Ahmet Yorulmaz’ın kitabından tanıdım: “Savaşın Çocukları”... BELGE yayınlarının “Mare Nostrum” (Bizim Denizimiz) dizisinden çıkan bu kitapta Yorulmaz, Giritli Türk göçmen Aynakis Hasan’ın yaşamını anlatıyordu... 1948’de Ayvalık’ta ölen bu Girit göçmeninin bıraktığı üç defterin ayıklamasından oluşturulan roman, onbeş kuşak boyunca Girit’te yaşayan Giritli Türklerin “Mübadele Anlaşması” sonucu yerlerinden sökülüp Anadolu’ya taşınmasını, burada yaşadıkları zorlukları anlatıyordu... “Mare Nostrum” muhteşem bir diziydi – Kozmas Politis’in “Yitik kentin kırk yılı”, “mübadele” sonucu İzmir’den Yunanistan’a göç edenlerin öyküsünü,  Maria Yordanidou’nun “Loksandra” ve “Bizim Avlu”su İstanbul Rumları’nın dramını, kırılan yüreklerini, göç nedeniyle yaşadıkları o tarif edilmez hüznü anlatıyordu...

Girit’ten döndüğümde Ahmet Yorulmaz’ın “Savaşın Çocukları”nın devamı niteliğinde kaleme aldığı “Kuşaklar” ile “Girit’ten Cunda’ya” romanlarını da bir solukta okuyuverdim... Karşılıklı bağnazlıkların insan yüreğini kanatan bu hüzünlü göç öyküleri, barış özlemini de içinde barındırıyordu... “Mübadele insanları”ndan öğrenecek ve onlara anlatacak o kadar çok yürekbenzerliklerimiz var ki... Andrula’ya fikrimi söylüyorum:

“Andrula gel, Kıbrıs-Girit Dostluk Örgütü oluşturalım! Birbirimizin kültürünü daha yakından tanımaya çalışalım! Öykülerimizi paylaşalım!”

Belki böylece geçmişin bağnazlıklarını, acılarını, hüzünlerini geride bırakıp bölgemizde barış için birlikte çalışabiliriz...

(Bitti)

            

 

 

 

 

GİRİT’TE HANYA’YI KONYA’YI ANLAMAK…(*)

 

Hasan Kahvecioğlu

 

Ta çoçukluk çağlarımızdan başlayarak Girit; hep bir “Türklüğün mahvolması”  ve “Rum-Yunan oyunu” olarak  öğretildi bizlere… Yüreklerimize “Girit gibi, biz de yokoluruz ha” korkuları salındı... Hele son günlerde, Rauf Bey’e destek veren büyük medyada bazı isimler Girit’in adını sık sık kullanmaya başladılar. Gerçekten Girit’teki Türk varlığının yok oluşu bizim varoluş öykümüze benziyor mu? Orada yaşananlar, Kıbrıs’taki  gerçeklerle ne kadar örtüşüyor? Hanya’da en çok bu “soru”lara yanıt aradım...

Girit adasının, “Hanya” limanında bir akşamüstü...

Ne kadar da Girne’ye benziyor...

Deniz; pırıl pırıl ve dalgasız...

Kıyıda yürüyenler, taştan yapılmış sıra sıra hanların, kocaman “kubbe”lerinden, hangi kültüre ait olduklarını çıkarmaya çalışıyorlar....

Adanın yerlileri “Hanya”nın Rumcada “hanlar” anlamına geldiğini, bu taştan binaların Osmanlı döneminden kaldığını anlatıyor..

Karşıda; Venedikliler döneminde yapılmış deniz feneri, onun hemen ötesinde “Küçük Hasan Paşa Camisi” yer alıyor...

Ta uzaklarda, üst tarafı tamamen yıkılmış, şerefeleri yerinde bir minare, adeta “ben buralarda neler gördüm neler” der gibi, yaşamın içinde dimdik duruyor....

Her biri dev bir konser salonuna dönüştürülmüş “han”ların ötesinde “Türk hamamları” uzanıyor...

Daracık sokakların limana uzanan kıvrımlarında ise balkon keyfi yapanların masalarında “uzo” ile “rakı” yan yana duruyor...

Biraz ötede, folklor müzesinin yanındaki Sinagog, bu kültür mozayiği Akdeniz kasabasında diğer kültürlerle yan yana yaşayan “Yahudi” kimliğini temsil ediyor..

Kaleler, kuleler, manastırlar, hanlar, hamamlar, Girit adasının tarih boyunca ev sahipliği yaptığı farklı kültürlerin bu insanlara birer hediyesi…

Savaşların, isyanların, kanlı çatışmaların, hiç rahat yüzü görmemiş bu adası, şimdi tarih ve kültürünün zenginliklerinin sefasını sürüyor...

Turistler, Osmanlı’nın mirası çok kubbeli, taştan “han”ların akustik ortamında Mısır müziği dinliyor, camide batılı sanatçıların sergisini izliyor, hamamda pandomim gösterisinde kahkahalar atıyor...

Bizler de; Avrupa-Akdeniz-Afrika üçgenindeki otuz kadar ülkeden gelenler; bu kültürel mozayiğin büyüsünden sıyrılmadan kenti tanımaya çalışıyoruz. Ancak galiba benimki, Türk resmi tarihinin yalanlarını anlamaya yönelik  farklı bir tarihsel merağı da içeriyor...

Sadece “Hanya’yı Konya’yı anlamak”  bana yetmiyor...

Ta çoçukluk çağlarımızdan başlayarak Girit; hep bir “Türklüğün mahvolması”  ve “Rum-Yunan oyunu” olarak  öğretildi bizlere…

Yüreklerimize “Girit gibi, biz de yokoluruz ha” korkuları salındı...

Hele son günlerde, Rauf Bey’e destek veren büyük medyada bazı isimler Girit’in adını sık sık kullanmaya başladılar.

Gerçekten Girit’teki Türk varlığının yok oluşu bizim varoluş öykümüze benziyor mu?

Orada yaşananlar, Kıbrıs’taki  gerçeklerle ne kadar örtüşüyor?

Hanya’da en çok bu “soru”lara yanıt aradım.

Altmış bin nüfuslu bu küçücük Akdeniz kasabasında, çok iyi düzenlenmiş müzeleri adım adım gezerken 2. dünya savaşı sonrasına kadar uzanan çok kanlı bir “tarih”ten etkilenmemek olanaksız...

Arapların, Bizanslıların, Venediklilerin ardından Osmanlılar 1645 – 1897 yılları arasında adayı yönetmişler. Bu dönemde Girit adasında 233 Osmanlı paşası görev yapmış.

1898’de Girit devleti ilan edilmiş. Hanya da bu devletin başkenti olmuş. 1 Aralık 1913’te ise “Enosis” gerçekleştirilmiş ve Girit adası “Anavatan” Yunanistan ile birleşmiş.

Hanya limanında, ilk Yunan bayrağının çekildiği yerde şimdi kocaman bir plaket var. Üzerinde enosis törenine Kral Konstantin’in ve Başbakan Venizelos’un da katıldığı anlatılıyor.

Peki bu “yakın tarih öyküsü”nden “korku” üretmek olası mı?

Korku üretmek yerine “dersler” çıkarmak galiba daha gerçekçi..

1912-1922 yılları arasında Balkanlar, Ege adaları ve Anadolu’da yaşanan acılar, büyük nüfus hareketlerine, göçmen sorunlarına yol açmiş…

Osmanlı savaşta yenik düşünce, yüzbinlerce Müslüman, korku ve panik içinde doğduğu mekanları terkedip Anadolu’ya sığınmış…

Yunanlılar, Anadolu’da yenilince, Ortodoks Rumlar Yunanistan’a kaçmışlar...

Müthiş bir nüfus ve göç hareketi yaşanmış.

Sonuçta; 30 Ocak 1923’te Türkiye ile Yunanistan arasında “Türk ve Yunan halklarının zorunlu mübadelesi” anlaşması yapılmış.

Buna göre; Türk topraklarında yerleşmiş Rumlar ile Yunan topraklarında yerleşmiş Türkler zorunlu olarak “anavatan”larına gönderilmişler…

Bu anlaşma ile 1,5 milyon Yunanlı Türkiye’den atılırken, 500 bin Türk de Yunanistan’dan ve Girit’ten atılmış...

Ancak anlaşmada “Türk ve Yunan göçmenlerin mülkiyet haklarına hiçbir zarar verilmeyeceği” güvence altına alınmış…

Mübadele anlaşması ile “etnik” temelde yaratılan bu düzenleme ile göçmen durumuna düşenlere “mübadil” deniyor...

Resmi tarihimiz bu “mubadil” olayını bizlerden pek de güzel gizlemiş…

Ancak günümüzde; mübadiller sivil insiyatif olarak örgütlenmişler ve kafileler halinde doğdukları toprakları gezerek, çekilen eski “acı”ların bir daha tekrarlanmaması için Türk ve Yunan yetkililere çağrılar yapıyorlar.

Girit tarihinde, Osmanlı dönemi “Türk işgali” olarak yer alıyor…

Orada “Mübadele anlaşması”na kadar yaşamış Türkler ise, Osmanlının “nüfus” politikası gereği oraya yerleştirilen göçmenler olarak nitelendiriliyor.

Onlara göre “bağımsızlık savaşı” sonunda “işgal” ortadan kaldırılmış ve “Enosis” gerçekleştirilmiştir.

Girit’e taşınan “nufüs” da, Atatürk döneminde imzalanan Lozan anlaşması ile geri gönderilmiştir.

Hanya limanında yürürken, caddenin adını taşıyan tabelaya bakıyorum:

-Enosis meydanı...

Hemen dönüp, yanımdaki Rumlara takılıyorum...

-Aşkolsun, bizi Enosis meydanında yürütüyorsunuz...

Yanıt hiç gecikmeden geliyor:

-Siz de bizi Taksim Meydanında yürütmüştünüz...

Taksimler, enosisler, göçmenler, mülteciler, mübadiller...

Türk-Yunan kavgalarının bitmez tükenmez sonuçları...

Daha “barış”ın zamanı gelmedi mi?

 

(*) Hasan Kahvecioğlu’nun ORTAM gazetesinde 8 Mayıs 2003 tarihinde yayımlanan bu yazısı, 17 Eylül 2003 tarihinde  Avrupa Gazetecilik Merkezi’nin “Farklı tolumlar arasında daha geniş bir bakış açısıyla anlayışı geliştiren Kıbrıs Gazetecilik Ödülü”nü almış bulunuyor...

 

 

 

 

Yaşamı uzatan mutfak 

 

Mehmet YAŞİN

 

Girit mutfağının dünyanın en sağlıklı mutfağı olduğu iddia edilir.

Bu mutfağın baş aktörleri otlar, sebzeler ve zeytinyağıdır...Dünyanın en sağlıklı veya içinde uzun yaşamın sırlarını barındıran Girit mutfağını anlatmaya, bir kalamarlı pilav tarifiyle başlamak istiyorum. Bu tarifi Ahmet Yorulmaz'ın ‘Girit'ten Cunda'ya’ adlı kitabından aldım. Tarifin sahibi Giritli Kaptan Spiridakis. Kaptan, her şeyin yolunda gittiği seferlerde mutfağa girip, bu pilavı hazırlar, tayfalara ziyafet çekermiş. Bu yemek sanırım artık pişmiyor. Yani Girit'te yemeniz pek mümkün değil. Meraklı birinin, eski bir balıkçının evinde belki. Tarif -belki yaparsınız diye- şöyle:

‘Ahtapotu geminin güvertesinde -veya benzer bir yerde- iyice döveceksiniz. Sonra su katmadan, kendi salgıladığı suyla pişene kadar haşlayacaksınız. Daha sonra küçük küçük parçalara böleceksiniz. Tenceredeki ahtapot suyunun fazlasını döküp ahtapot parçalarına, pirinci ve yeteri kadar -bolca- zeytinyağını ekleyip pilavı pişireceksiniz. Ahtapotun suyu tuzlu olduğu için, tencereye ayrıca tuz atmaya gerek yok. Pişen pilavı ateşten indirdikten sonra, tavını bulması ve pirincin tane tane olması için üstüne bir gazete koyup, kapağı kapatacak, bir köşede yarım saat dinlendireceksiniz. Daha sonra pilavı sofraya koyup, kaşık çalabilirsiniz. Bazen de döverek yumuşattığınız ahtapota bol soğan, baharat, portakal kabuğu koyup güzel bir yahni yapabilirsiniz. Bu yahninin sosuna taze ekmek banmanın tadına doyum olmaz...’

On beş-yirmi dakika fırında bekletilen domatesli taze pırasa, sübye balıklı semizotu, nohut veya kuru fasulye ile pişirilen, tuzlanıp kurutulmuş bakalaryos (mezgit) yemeği, dana etiyle pişen son aşamada fırına atılan kara erikli pırasa, papatya katılarak yapılan tarator, has zeytinyağında kızartılmış turna balığı... Bu yemekler de artık Girit'teki lokantalarda pişirilmiyor. Veya ben nerede piştiğini bilmiyorum.

...Aslında Girit gezimde, haşlandıktan sonra zeytinyağı ve limonla tatlandırılmış o meşhur otlardan da yiyemedim. Çünkü gittiğimde kış başlamış, bağda bahçede ot kalmamıştı. Orada bulunduğum süre içinde, bir iki porsiyon radika ve yoğurtlu semizotu salatası ile yetinmek zorunda kaldım. Zeytinyağlı enginarı, kabak çiçeği dolmasını, arapsaçını, hardal otunu, istifnoyu, ebegümecini ve diğer otları bir dahaki gidişime bıraktım. Aslında bu otları Türkiye'de de, özellikle Ege kıyılarında bulmak mümkün. Önemli olan bunları tanımak ve toplamak. Cunda'nın, Tire'nin pazarlarında bu otları satan kadınlara çok rastladım. Bu otları pişirmek de öyle çok maharet isteyen bir şey değil. Kıvamında haşlanacak, üstüne limonlu, sarmısaklı, zeytinyağlı bir sos dökülecek... Ben ot mevsiminde mutlaka Tire'ye gidip, Kaplan Restoran'da, Lütfü ile Hürmüz'ün hazırladığı ot yemeklerinin tadına bakarım. Veya Cunda'da Nesos'a gider, 40-50 çeşit Ege mezesiyle masamı süslerim. Bu konuda, ‘Neden Girit'in otu meşhur?’ diye sorarsanız, yanıtını tam olarak bilemem. Ot aynı, pişirmesi aynı... Belki adanın havası, bir de zeytinyağının tadı bu farklılığı yaratıyordur. Kim ne derse desin ot denince herkes gibi benim de aklıma nedense hemen Ege, özellikle de Girit gelir.

Yaygın inanışa göre Girit mutfağı -kaybolmaya yüz tutan-, Akdeniz türü beslenmenin en tipik örneğini oluşturur. Adada tüketilen yiyeceklerin, yaşamı uzattığı öne sürülür. Bunda da gerçek payı oldukça fazladır. Çünkü çeşitli dönemlerde yapılan araştırmalar, Giritlilerin kalp damar ve diğer öldürücü hastalıklara yakalanma açısından, hep en son sırada yer aldıklarını göstermektedir.

Bunun sırrı sadece mutfakta mıdır?.. Bence buna, ‘Ada Faktörü’nü de eklemek yerinde olacaktır. Bana göre adalılar daha kalender, daha az telaşlı, daha az dertli, daha az hırslıdırlar. Giritliler ayrıca, yaşamdan zevk almasını bilen insanlardır. Onun için içki masasına hiçbir zaman tek başına oturmazlar. Rakıyı veya şarabı, efkarlanmak için asla içmezler. Giritlilerin içki masası hep kalabalıktır. Oradan şen kahkahalar yükselir. Şarap servis edilmeden önce bir iki yudum yere dökülür. Bu ölülerin hakkıdır. Ölüler bile neşeyle anılır.

İçki masasının mezeleri basittir. Domates, roka, kuru soğan, kalamarla yapılan, üstünde mutlaka kalınca bir dilim keçi peyniri bulunan salata masaların demirbaşıdır. Onu, Girit zeytinyağı ile yumuşatılmış, üstüne taze kekik, domates ve beyaz peynir konmuş peksimet izler. Mevsimine göre zeytinyağlı otlar ve sebzeler masada mutlaka yerini alır. Tabii ki ahtapot salatası ve kalamar tava da eksik olmaz. Aslında Girit yemekleri yabancımız değildir: Yoğurtlu semizotu salatası, zeytinyağlı pırasa, terbiyeli karnabahar, karnabahar omleti, kabak çiçeği dolması, lahana ve yaprak sarması, kabak ve domates dolması, patlıcanlı pilav, zeytinyağlı enginar, enginarlı omlet, kabak çiçeği köftesi, fava, pilaki ve diğerleri.

Balık Girit'te daha çok sahil kesimlerinde yenir. Barbunya, kaya balığı, mezgit, ahtapot ve kalamar en rağbet edilen balık türleridir. Özellikle ahtapot ve kalamar içki masalarının değişmez mezeleri arasında yer alır. Kakavia (balık çorbası) sahil kasabalarının en lezzetli yemeklerinin başında gelir.

Ekmek Giritlilerin en favori gıdasıdır. Onsuz sofraya oturulmaz, onsuz hiçbir yemekten tat alınmaz. Ekmekler daha çok kepekli esmer undan yapılır. Bir de Girit'in peksimeti meşhurdur. Bu peksimet için, kepeği alınmamış buğday, arpa, çavdar unları veya bu üçlünün karışımı kullanılır. Bu lezzetli peksimet salataların içine konduğu gibi, üstüne bol zeytinyağı dökülerek de yenir.

Tahmin edilebileceği gibi, zeytinyağı Girit mutfağının en baş köşesinde yer alır. Adanın hemen her tarafı zeytin ağaçları ile kaplıdır. 35 milyondan fazla zeytin ağacı olduğu öne sürülmektedir....Giritliler için zeytinyağsız bir hayat düşünülemez. Kahvaltıda, yemeklerde, meze olarak, tatlılarda hep zeytinyağı kullanılır. Hem de bol bulamaç.

Girit yemeklerinin pişirme biçimleri çok basittir. Tatlandırıcı olarak baharata rağbet edilmez. Aynı yemek her evde veya restoranda ayrı lezzetlere bürünür. Çünkü bu yemeklerde kullanılan malzemelerin belirli bir ölçüsü yoktur. Malzemenin miktarını, evin kadınının veya restoranın aşçısının göz kararı belirler.

Adada asla hayvansal yağ ve tohum yağı kullanılmaz. Et her gün tüketilen gıdaların arasında yer almaz. Daha çok koyun ve kuzu eti tüketilir. Genellikle hafta sonları sofraları süsleyen et, tencere yemeklerinde kullanılır. Girit'te mutlaka tadına bakılması -bulabilirseniz- gereken etli yemeklerin en meşhurlarını şöyle sıralayabilirim: Güveçte etli nohut, etli taze fasulye, etli ve sebzeli börek, köfte, kıymalı musakka, kuzu etli bamya, kuzu etli şevketi bostan, kuzu etli enginar, enginarlı ve yoğurtlu kuzu eti, limon soslu ciğer, ayvalı domuz eti, kerevizli domuz eti... İsimlerinden de anlayacağınız gibi, bu yemekler bizim yabancımız olmayan yemeklerdir.

Baklagiller de Girit mutfağının baş köşesinde yer alır. Özellikle kış aylarında hemen her mutfakta ya nohut, ya fasulye, ya mercimek, ya bezelye pişer. Adalıların bakliyata düşkünlüğü antik çağlara kadar uzanır. Baklagiller çoğunlukla et veya tuzlanmış balıkla pişirilir. Pilav, bizde olduğu gibi Girit'te de baklagillerin değişmez eşlikçisidir. Ispanaklı kuru fasulye, fava, limon soslu nohut çorbası, mercimek çorbası, fava köftesi en favori kış yemekleri arasında yer alır.

Konuyu özetlersem, ünlü Girit mutfağına 'turistik' restoranlarda rastlamak artık pek mümkün değil. Bu yemekler ya kıyıda köşede kalmış meraklı lokantalarda, ya da evlerin mutfaklarında pişiyor. Ama Girit'e gittiğinizde, siz yine de inatla gerçek Girit yemeklerini arayın. Çünkü, bulursanız çok mutlu olursunuz.

(HÜRRİYET – 11.1.2004)

 

(*)  Bu yazı dizisi YENİDÜZEN gazetesinde 19, 20 ve 21 Ocak 2004 tarihlerinde yayımlandı, Hamamböcüleri’ndeki okurlarımla da paylaşıyorum...

copyleft (c) 2001-03 hamamboculeri.org