Yeraltı Notları, 27 Ocak 2005

Sevgül Uludağ

 

“Her birimizin hayatı bir roman” (*)

“Her birimizin hayatı bir roman” (*)

“Her birimizin hayatı bir roman” (*)

Sevgül ULUDAĞ

 

***  30 yıldır çizimlerini sürdüren karikatür sanatçısı Serhan Gazioğlu’nun karikatüre yatkınlığını öğretmenleri farketmiş…

 

“63 olaylarında aile dostumuz Melkon Efendi’nin evinde toplanmıştık…”

 

*** “21 Aralık 1963’te aile dostumuz, komşumuz Melkon efendinin evindeydik, Melkon Kostanyan... Konya’dan gelme bir Ermeni’ydi, çok güzel Türkçe konuşan, kemençe gibi keman çalan biriydi. Oğullarıyla görüşürüm ben hala, bir tanesi rahmetlendi. “Müteveffa” derler eskiler... Diğeri Varkes’tir, akü dükkanı vardır, oto aksesuarı satar... Benden büyüktüler. Benim yaşıma yakın onların çocukları var. “Varkes abi” derdim ben ona. Hatırlarım o gece Varkes abi babama dedi ki, “Nevzat bey, eğer Rumlar gelirse, papazın resmini çıkarıp göstereceğiz ki problem olmasın. Türkler gelirse zaten siz buradasınız. Eğer saldırı olursa, av tüfeği de burada, kendimizi koruyacağız...” Yani öyle bir ilişkiydi. Ve o bağ kopmadı yani...”

 

Her birimizin hayatı bir roman tadında... Çocukluğumuz, köylerden ya da kasabalardan başkente ya da başka şehirlere “becayiş edilen” ailelerimiz, çatışma günlerinde yaşadığımız kaç-göçlerimiz... Aşklarımız, hayallerimiz, umutlarımız... Bulduklarımız ve bulamadıklarımız...  Bir nehir gibi akıp giden, kimi zaman akıntının sürüklediği hayatlarımız... Her birimizin yaşadığı, her birimizin acısı, her birimizin sevinci tıpkı bir roman tadında...

Zaman zaman “Her birimizin hayatı bir roman” başlığı altında Kıbrıs’ın her iki tarafından insan portrelerini bulacaksınız... Bunlardan ilki, YENİDÜZEN MEDYA sayfalarında sıkça karşılaştığınız karikatürlerin çizeri Serhan Gazioğlu...

Serhan Gazioğlu’nun 30 yıllık karikatür serüveni var... Onunla çocukluğunu, mücahitlik günlerini, üniversite yıllarını ve karikatür serüvenini konuştuk...

Röportajımız şöyle:

 

SORU: Serhan kaç yaşındasın?

GAZİOĞLU: 12 Mart’ta 55 yaşında olacağım... 1950 doğumluyum...

 

SORU: Kaç çocuklu bir aileydi aileniz?

GAZİOĞLU: Üç çocuklu bir aileydi, en büyük evlatları ben. Sonra bir kızkardeşim var, bir de benden 15 yaş küçük bir erkek kardeşim var, şu anda İngiltere’dedir...

 

SORU: Nasıldı yaşamınız? Lefkoşa’da mı doğdun?

GAZİOĞLU: Ben Mağusa’da doğdum ancak 57-58 yıllarında babam memurdu, o zaman “becayiş oldu” derlerdi, tayini Lefkoşa’ya çıktıydı. Babam Vudalı’dır, annem Mağusalı’dır. Mağusa’da evlendiydiler, sonra buraya geldik, ben artık Lefkoşalı sayılırım.

 

SORU: 1957-58’de 7-8 yaşlarındaydın... Bir iz bıraktı mı sende Mağusa’dan Lefkoşa’ya gelmek?

GAZİOĞLU: Uzun yıllar Mağusalılığımı korudum, hep Mağusalı diye tanıttım kendimi, sonra birkaç yıl önce farkettim ki ben daha çok Lefkoşalıymışım. Doğum yerime bağlılığım kopmadı ama çevrem daha çok Lefkoşa’da... Daha doğrusu artık tüm Kıbrıs’tan bir parça bulurum kendimde, bu bölgecilikten de uzaklaşmaya  başladım...

 

SORU: Ne zaman çizmeye başladın? Çocukken çizer miydin?

GAZİOĞLU: İlkokulda sınıfımda iyiydi resmim, öyle hatırlarım, hocalarım da öyle derdi. Zaman içinde çizgilerimin karikatüre yatkın olduğunu farkettim ve kaydım...

 

ÖĞRETMENLERİ ÇİZGİLERİNİ FARKETMİŞ...

SORU: Nasıl farkettiydin?

GAZİOĞLU: Benden çok hocalarım farkettiydi, bu konuda ödev vererek... Özellikle ortaokul döneminde daha da belirginleşti ve giderek arttı. Ben de farkettim ki anlatmaktan, yazmaktan çok birşeyleri çizerek ifade etmek daha kolay geliyordu bana ve bu yaşam biçimine dönüştü zamanla.

 

SORU: Hangi okuldaydın ortaokulda?

GAZİOĞLU: 63 olayları başladığında Yapı Sanat’ta okuyordum, ikinci sınıfa yeni başlamıştım. Olaylar çıkınca Bayraktar’a geçtik çünkü olaylar çıkınca okul kapandı, ara verildi, tekrar okullar açıldığı zaman Yapı Sanat devre dışı kaldı. Bütün ortaokul öğrencileri Lefkoşa’daki, Bayraktar Ortaokulu’nda birleşti. Oradan mezun oldum.

 

SORU: 63 olayları, çatışmalar, sende nasıl bir iz bıraktı? Korku mu vardı, kaygı mı vardı, aileden biri mücahit oldu muydu? Nasıl yaşadın o günleri?

GAZİOĞLU: 63 olayları başladığında hiç unutmam biz o gün okuldaydık ve yanılmıyorsam Atatürk heykelini kurşunladılardı. Tabii o olayın bir provokasyon olduğu sonradan ortaya çıktı ama... O zaman okulun müdürü Hüseyin Akdeniz’di ve dedi “Çocuklar evinize gidin, sizi çağırmadıkça da geri gelmeyin...” Çıktık ve çıkış o çıkış... Ondan sonra çatışmalar büyüdü. Biz Kumsal’da oturuyorduk ve Kumsal baskını gecesi Kumsal’daydık.

 

“63’TE MELKON EFENDİ’NİN EVİNDEYDİK...”

SORU: 21 Aralık...

GAZİOĞLU: 21 Aralık’ta... Ancak korktuğumu hatırlamıyorum. Herhalde korkuyu daha tatmadıydım, bilmiyordum tam anlamıyla hissetmedim korkuyu. Bir heyecan belki vardı ama korku değildi, çok cesur olduğumdan değil yani, çocukluğun verdiği birşey... Bir Ermeni evindeydik biz. O gün akşam üzeri mahalleye geldi bazı Türkler yani “Teşkilat”ın adamları ve “Bu akşam biz un fabrikasını alacağız, silah sesi duyarsanız korkmayın” dediler. Çok yakın komşularımız vardı Ermeniler, aile dostlarımız. Herhalde birçok aile de aynısını yapmıştı o dönemde, bir evde toplanmayı yeğlemişlerdi o dönemde, korunma içgüdüsüyle. Bir Ermeni ailenin yanındaydık o gece...

 

SORU: Hatırlar mısın isimlerini?

GAZİOĞLU: Hatırlarım ya... Melkon efendinin evindeydik, Melkon Kostanyan... Konya’dan gelme bir Ermeni’ydi, çok güzel Türkçe konuşan, kemençe gibi keman çalan biriydi. Oğullarıyla görüşürüm ben hala, bir tanesi rahmetlendi. “Müteveffa” derler eskiler... Diğeri Varkes’tir, akü dükkanı vardır, oto aksesuarı satar... Benden büyüktüler. Benim yaşıma yakın onların çocukları var. Hatırlarım, “Varkes abi” derdim ben ona. Hatırlarım o gece Varkes abi babama dedi ki işte, “Nevzat bey, eğer Rumlar gelirse, papazın resmini çıkarıp göstereceğiz ki problem olmasın. Türkler gelirse zaten siz buradasınız. Eğer saldırı olursa, av tüfeği de burada, kendimizi koruyacağız...” Yani öyle bir ilişkiydi. Ve o bağ kopmadı yani. Tabii ki zaman mevhumu girince araya, eski sıcak ilişkiler olmasa bile, anılarda hep güzeldir ve kapılar açıldıktan sonra görüşürüz. Yani 63’te dediğim gibi Kumsal’daydık.

 

DÖRT YILLIK MÜCAHİTLİK YAŞAMI...

SORU: Liseyi nerede okudun?

GAZİOĞLU: Lefkoşa Türk Lisesi’nde...

 

SORU: Nasıl karar verdin mimarlığa?

GAZİOĞLU: Şöyle oldu aslında: ortaokul bitince mücahit olduk. Ben kendi isteğimle gittim asker oldum...

 

SORU: Canyoldaşım Zeki Erkut da 50 doğumlu ve o da o dönem 15 yaşında, ailesinden habersiz gidip yazıldıydı mücahitliğe...

GAZİOĞLU: Aynı dönemin insanlarıyız ve benzerdi bunlar... Kendini eksik hissediyordun, o zaman herkes giderken sen uzakta kalamazdın. Bu toplumsal bir psikolojiydi herhalde...

 

SORU: Hangi bölükteydin?

GAZİOĞLU: Ben dağa bağlıydım... Boğaz Sancağı’na bağlıydım, İzmir Sancağı diye bir yerdi, irtibat bürosu vardı Lefkoşa’da, oradaydım. Yani öğrenci mücahit olarak başladım. Yaz aylarında dağa gidiyordum.

 

SORU: Nasıl yapardınız yani mücahitliği? Diyelim ki okuldan çıkıp mevziye mi giderdiniz?

GAZİOĞLU: Mevzi değildi... Bizim olduğumuz yer daha çok büyüklerin hakim olduğu bir karargahtı, yaşı bizden büyük öğretmen abilerimiz vardı, biz onlara yardımcıydık. Telefonlara bakardık. Mesela Ozan Zeki Fikret, Özalp Gümüş, Emirali Özkılıç, Turan Avni, Hüsnü bey vardı... İlkokul öğretmeniydi... Beha Kani... Onlarla birlikteydik. Bize pek ağır iş yaptırmazlardı. Bir takım haberleşme imkanları... Zarf gelirdi, bir yerden bir yere götürmek gibi... Santralı kullanmak gibi... Dağla ilişkili, dağla Lefkoşa arasında bağlantıyı kuruyorduk biz.

 

SORU: Dağda kim vardı? Arif Hoca’lar vardı?

GAZİOĞLU: Arif Hoca’lar dağdaydı o zaman, tanışmıyorduk ama adını duyardık hep... Daha sonra yaz aylarında biz de dağa çıkmaya başladık...

 

ASKERLİK, SERBEST MESLEĞE YÖNELMESİNE NEDEN OLDU!

SORU: Nasıl giderdiniz?

GAZİOĞLU: Yaz tatilinde giderdik bir buçuk ay kadar, Ateş Bölüğü diye bir yer vardı, barajın üstünde, orada olduk. Sonra Destek Bölüğü vardı ormanın içinde Boğaz’da, orada bulundum. Lise bittikten sonra da oraya İaşe Bölümü’ne gittim, bir yıl orada kaldım. Orada askerlik yaparken ve geleceğin ne olduğunu bilmeden bu arada dört yıl beni pişirdi ve askerliğin ne olduğunu, emir altında olmanın ne olduğunu öğrendim ve serbest meslek sahibi olmayı kafama koydum o dönemden!

 

SORU: Neydi, birazcık anlatabilir misin? Çünkü kadınların bu konuda hiçbir deneyimi yoktur, meğer ki çok yakınları askere gitmiş olsun ve etkilensinler...

GAZİOĞLU: Kadınların beyleri, çocukları askere gidiyordu, o dönemin yaşantısının bir biçimine dönüşmüştü, mutlaka kadınlar da zaman zaman bunun sıkıntısını çekiyordu...

 

SORU: Ama esas sizin deneyiminizdi “emir-komuta altında olmak”...

GAZİOĞLU: Emir-komuta, şimdiki askerlik gibi değildi. Benim yıllar sonra farkettiğim birşey vardı – mücahitlik döneminde mücahitlere asker gibi davrananlar azdı... Herhalde Türkiye’den gelen subaylar bu konuda uyarılıyordu ve sıkıntı yaratmayacak ortamlar hazırlamalarını isterlerdi. Asker gibi katı disiplin yoktu. Ama zaman be zaman, bazı komutanlar kendini alamazdı, askerlik güdüleri ağır gelirdi ve hakarete varan bir takım şeyler söylerlerdi ama çok yaygın değildi bu, onu söyleyeyim. Ama istenen şeyler o kadar mantıksızdı ki ben dedim “Ben askerlik ve polislik gibi şeylere giremem!” Kendi kendime dedim ki “Serbest meslek sahibi olmaya çalış!” Çünkü bazan hakarete varan şeyler olurdu, askerin mantığı olarak algılıyorum bunu, tüm asker böyle midir, değil midir bilmiyorum...

 

SORU: O dönem gidebiliyor muydu öğrenciler yurtdışına üniversiteye? Çünkü bir dönem bunun için mücadele ettiydiler çünkü mücahitlik yapan gençlerin üniversiteye gitmesine izin yoktu...

GAZİOĞLU: Bizden öncekilerdi o... 3 yıl ya da 4 yıl bekleyenler isyan ettilerdi, bir sinemada buluştular, soktular içeri kendilerini... Onlar kapıları açtı, kapılar açılınca bize de gün doğdu. Onlar yani 3 yıl veya 4 yıl bekleyenler gitti, bizden öncekiler 2 yıl bekleyip gitti, biz 1 yıl lise sonrası da mücahitlik yaparak gittik...

 

SORU: Sonuçta kaç yıl mücahitlik yaptıydın?

GAZİOĞLU: 4 yıl 1 ay... Yalnız biz Boğaz’dayken ve ne olacağı belirsizken ansızın bir haber geldi ve bize bazı föyler dağıttılar. O föylerde bazı sorular vardı. “Ne yapmak istiyorsunuz geleceğe dönük? Bir iş kurmak istiyor musunuz? İş kuracaksanız ne tür bir iş? Ne kadar krediye ihtiyacınız var?” gibi sorular. Veyahut “Okumak istiyor musunuz? Yüksek öğrenime gitmek istiyor musunuz?” diye sorular... Biz tabii yüksek öğrenimi tercih ettik. Ve tercihlerimizi sordular, “Nereye gitmek istersiniz? Hangi fakülteye?” diye. Ben hiç unutmam, “Mimarlık, mimarlık ve makine” dedim. Bir takım işlerle uğraşmayı severdim ama matematik yanım da zayıftı, fen bölümündendim ama çocukluğumdan beri matematiğe öyle birşeyim var maalesef... Benim “Makine” çıktı fakat Türkiye’ye gidince onu mimarlığa düzelttik ve mimarlık yaşamımız öyle başladı...

 

“BENİ DENİZ KENARINA GÖNDERİN!...”

SORU: İstanbul’da mı, yoksa?

GAZİOĞLU: Bir ricada bulunmuştum ben bizi dışarı göndereceklerinde, “Beni deniz kenarında bir yere gönderin!” diye, denize hasret kaldıydım, Mağusa’da doğduğum için denizi çok severim... Çok sevindiydim İstanbul çıktığı için, Karadeniz de olsa gene sevinecektim herhalde!

 

SORU: Hangi seneydi bu?

GAZİOĞLU: 1969 yılının son aylarıydı...

 

SORU: O güne kadar yurtdışına çıktı mıydın?

GAZİOĞLU: Çıktım diyemem çünkü ben bir yaşında falanken babam görevli olarak İstanbul’a gitmiş, ben de çocukken hatırlamam bile...

 

SORU: Peki İstanbul’a gitmek nasıl bir duyguydu?

GAZİOĞLU: Tabii heyecanlanmıştım çünkü ilk defa yurtdışına çıkacaktık ve tabii Türkiye’ye bakışımız da o zaman çok daha farklıydı...

 

SORU: “Anavatan”dı!...

GAZİOĞLU: Tabii, yani daha değişik duygularla gittik. Bir Dakota uçakla gitmiştik Adana’ya, kanatları tepede, iki pervaneli bir uçaktı...

 

SORU: Nereden gittiydiniz?

GAZİOĞLU: Lefkoşa Uluslararası Havaalanı’ndan gitmiştik, o yıllarda daha açıktı... Adana’ya direk gittik, ilk izlenimim, herkes ayakta, gece sokaklar insan dolu, yatan yok... Dedim “Yahu ne biçim? Gece bunlar yatmazlar mı hiç?!” Ankara’da bir 15 gün kadar kaldım, bir akrabam vardı orada, ondan sonra geçtik İstanbul’a. Ankara’da işlemleri yapıyorduk, Savalaş bey vardı orada, o ilgilendi bizimle. Biz imtihana girecektik, imtihan hazırlıkları yaparken bir haber geldi “Siz filan fakülteye girdiniz, kaydınız oldu” diye. Sirkeci yurduna astılardı isimlerimizi, gidip gördük. Oradan İstanbul maceramız başladı...

 

“İSTANBUL, FARKINDA OLMADAN SİZİ SARAR...”

SORU: Nasıl bir iz bıraktı sende İstanbul?

GAZİOĞLU: İlk tabii büyüklüğü karşısında böyle tanıdık köşeleri görmeye çalışıyorduk, filmlerde görürdük ya İstanbul’u... Kafamda oluşan imaja göre İstanbul’u tanımlamaya çalışıyordum. İstanbul’un yıllar sonra o kalabalığı, o patırtısı gürültüsü beni sıktı ama, yıllar sonra dediğim okul sonrası... Geçen yaz gittiğimde tekrar büyüsüne kapıldım, İstanbul güzel... Gerçekten güzel, herşey var orada! Bir albenisi vardır, farkında olmadan sizi sarar... O çok düzenli kentlerden gidenler için pek rahat edilecek bir yer değildir ama İstanbul’un başka bir tarafı var...

 

“NATO ÜSLERİNE HAYIR!” DİYE BİR KARTPOSTAL...

SORU: İstanbul’dayken sen 70 darbesi yaşandı. Onları nasıl geçirdiniz? Öğrenci hareketinde miydiniz? Dışında mıydınız?

GAZİOĞLU: İlk dönemlerde okulun genel yapısı sol idi... İstanbul Teknik Üniversitesi’ndeydik, Elmadağ’da... Taşkışla diye bilinir. Biz tamamen yabancısıydık bu işlerin, biz mücahitlikten çıktık ve kendimizi eğitecek ortamı da bulmadık herhalde, çevremiz de buna müsait değildi. Daha milli duygularla gittik. Fakat sol hareketi köşesinden bucağından izledik sonra, olaya daha sempatik bakmaya başladık, sol harekete ana fikir olarak. O hareketin içinde olmanın daha doğru olduğu düşüncesine kapıldık herhalde ki zaman içinde o tarafa meylettik. Daha sonra İKÖK oluştu... İstanbul Kıbrıslı Öğrenciler Kültür Derneği, orada buluştuk... Orada dostluklarımız pekişti... Birşey yapma gereği vardı, benim karikatür olayım da dernekte başladı. “NATO üslerine hayır!” diye bir kart çıkarmıştık, çizgiler benim değildi ama onu alıp bir yerlerden uyarladıydık, o başlangıç oldu. Ondan sonra karikatür çizmeye başladım. O karikatürler, kuryeler vasıtasıyla, yani kurye dediğim Kıbrıs’a gelip giden arkadaşlar vasıtasıyla, Halkın Sesi’nde yayımlanmaya başladı. Orada AKBABA’da bir karikatürüm yayımlandıydı 1975 yılında. Sonra üniversite bitince Kıbrıs’a döndüm ve o gün bugündür bu çizgiyle haşır neşiriz...

 

SORU: Hangi sene döndüydün?

GAZİOĞLU: 1975...

 

SORU: Döndüğünde ne bulduydun daha öncekinden farklı? Yani 74’te oradaydın...

GAZİOĞLU: 1974’te oradaydım...

 

SORU: Yani savaşı görmedin...

GAZİOĞLU: Görmedim ve bazan bunu anlatırım – şimdi heyecanlanmıştık savaş çıkınca – zaten ortam sizi heyecana sürükler, Türkiye ortamını bilirsiniz. En etkili müzikler kullanılarak, en etkileyici görüntüler kullanılarak insanları ajite ederler orada. Tabii ki yurdumdu, savaşa direk gelmek istedim. Dilekçe verdik ancak cevap gelmeyince ben Bursa’da bir akrabamın yanına gittim, bu arada haber gelmiş, evdeki arkadaşlar geldilerdi. Sonra izledik sonra olayları, anlatılanları, senin röportajların da dahil olmak üzere, iyi ki gelmemişim dedim, görmemişim bu olayları. Duymak bile beni rahatsız ediyor bazı olayları... Gelmediğim için mutluyum bugün.

 

SORU: 1975’te geldiğinde ne hissettiydin?

GAZİOĞLU: Tabii ki bir süre geçmişti, savaşın kırıntıları duruyordu ama... Bazı silahların orada burada atılı olduğunu hatırlıyorum...

 

“1975’TE BİR HEYECAN VARDI...”

SORU: Herkesin evinde mermiler vardı...

GAZİOĞLU: Evet, hatta ben de aldım, bir süre sonra bu savaşı anımsatan birşey dedim ve attım yani. Bende de vardı, yalanı yok. İstanbul’dan arkadaşlarımı buldum, dönüşte daha değişik bir grubun içinde buldum kendimi. Mücahitlikten arkadaşlarımı buldum... Bir heyecan da vardı o dönemlerde, şöyle ya da böyle, yeni birşey oluyor, insanlar biraraya geliyor, birşeyler olacakmış gibi bir his vardı içimizde ki, bana göre kapıldık... Bunun adı milli duygu değildi de, daha çok toparlanmaydı... O mücahitlikten, dağlarda askerlik yapan insanların kurtuluşu gibi geldi bize o günlerde. Gelir gelmez de iş buldum çünkü o zaman aranıyordu mimar-mühendis. Her kesimde iş vardı.

 

SORU: Nerede iş bulduydun?

GAZİOĞLU: Planlama ve İnşaat Dairesi’nde... 11 yıl çalıştım. Bütün o serbest çalışma arzuma rağmen, savaş sonrası geldiğim için... Bugün düşündüğümde iyi oldu derim çünkü çevrem oldu, meslekte en azından deneyim kazanmış oldum. İnsanlarla ilişkileri gördüm. Memuriyetin ne olduğunu gördüm!

 

YOZLAŞMA KENDİNİ HİSSETTİRİNCE...

SORU: Onun için mi kaçtın 11 yıl sonra?!...

GAZİOĞLU: Tabii yozlaşma giderek hissettirmeye başladı kendini. Bu dediğim 86 yılıydı. Aynı zamanda Mühendisler Birliği’nde Mimarlar Odası adına Vize Bürosu’nda çalışıyordum, part-time... Sürekli istediler, ben de bıraktım da geldim! Sonra serbest çalışmaya başladım... O gün bugündür... 3 yıl öncesine kadar Vize Bürosu’nda çalıştım, ondan sonra tamamen serbest çalışıyorum...

 

YENİDÜZEN’DEN YENİÇAĞ’A

SORU: 1975’te geldiğinde çizmeye devam ediyordun ama...

GAZİOĞLU: Çizmeye devam ediyordum, Halkın Sesi’nde bir süre devam etti, bizim dünya görüşümüzle Halkın Sesi’nin dünya görüşü uyuşmadığından o zaman daha çok sol hareket adı altında uğraşan insanların daha çok CTP’de örgütlendiğini gördük, otomatikman orada bulduk kendimizi. Memuriyete girdiğimiz için kayıt yaptırmadık ama kendimizi hep CTP’li olarak kabul ettik... YENİDÜZEN ilk çıktığı günden itibaren çizmeye başladım. Bir 10 yıl kadar sürdü bu karikatür serüveni YENİDÜZEN’de. Sonra sebebini bilmediğim, anlayamadığım bazı nedenlerle, o zamanki yöneticiler karikatürleri basmamaya başladılar. Sorduğumda da yanıt almadım, ben de bıraktım. Sonra 1989 yılında Türkiyelilere kurdurulan bir partiyle CTP’nin ortak DMP olayı sırasında CTP’den ayrılmak arzusu doğdu bende. İstifa etme gereği duymadım çünkü zaten kaydım yoktu... YKP’ye geçtim 1990’da... Bu defa YKP’nin yayın organı çıkmaya başladı, YENİÇAĞ, orada çizmeye başladım. YENİDÜZEN ilk haftalık çıkan bir gazeteydi, çok zor koşullarda çıkan bir gazeteydi. Büyük bir heyecan duyularak basılan bir gazeteydi, linolyum tekniğiyle basılırdı karikatürlerim o zaman. Yani kazınırdı... Uzun zaman alırdı bir karikatürün klişesinin hazırlanması. YENİÇAĞ yayımlandığı günden itibaren de orada çizmeye başladım, sürmektedir bu çalışma, haftalık bir gazetedir bildiğiniz gibi. YENİÇAĞ’da çizerken, son politik gelişmeler nedeniyle sokaklara dökülünce halkımız, bende bu heyecan daha da arttı – aslında tüm toplumu etkileyen olaylardı. Sanatçılar daha çok üretmeye başladı, ben de karikatür olarak daha çok üretmeye başladım. Düşüncelerimi daha çok yaygınlaştırmak için sana gelmiştim, o günden beri YENİDÜZEN’de karikatürlerim çıkmaya başladı. Bu arada bir televizyon programında Doğan Harman talepte bulundu, dedim “Eğer müdahale etmezsen çizgilerime, ben sana çizerim.” Orada da çiziyorum. Hasbelkader götürüyoruz.

 

SORU: İnsanların tepkileri ne olur genelde? Görürler seni çarşıda, orada burada falan...

GAZİOĞLU: Daha çok dostlarım, beni tanıyan insanlar, “Geçen gün falan karikatürü gördük, hoşumuza gitti” yahut “Anlamadık ne demek istedin” derler. Genellikle anlıyorlar yani, genelin anlamasına çalışırım karikatürlerde. Daha doğrusu günlük olayların farkında olanlar, karikatürü kolay çözüyorlar. Olumsuz pek tepki almadım, yalnız geçmiş yıllarda annem korkardı. “Oğlum çizme başın belaya girecek” diye. Şimdi vazgeçti, anladı birşey olmayacak diye veyahut da benim vazgeçmeyeceğimi anladı!

 

SORU: Peki karikatürler yüzünden başının derde girdiği oldu mu?

GAZİOĞLU: Hiç olmadı. Hüseyin Çakmak’la ilgili bir olay olmuştu, başbakanla ilgili bir karikatürdü o dönem. Orada gelişen olaylar, sanırım diğer politikacıların bu konuda birşey yapmamasını doğurdu.

 

SÖVMÜYORSANIZ...

SORU: Ne olduydu? Hatırlatabilir misin bize?

GAZİOĞLU: Körü körüne Özal’ın arkasında giden bir başbakan çizmişti, biçim olarak sadık bir hayvanı andıran bir form vermişti şekle diye, orada galiba 50 milyon TL’lik bir tazminat davası açmıştı başbakan fakat yürümedi. Çok tepkiler geldi dış basından ve geri çektiler o davayı. Biz de imza atmıştık – demiştik ki eğer bu suçsa, biz de imza atarız mahkemede. Onun da etkisi oldu sanırım ve geri çekildi. Çünkü karikatür öyle bir sanat ki bildiğin gibi, tabii ki insan birşeyi eleştirirken kişilik haklarına hürmet etmek zorunda çünkü sizin o şahsın kişiliğiyle ilgili değil probleminiz, ortaya koyduğu eylemlerle söylemlerle ilgili olduğu için... Bunu işlediğiniz sürece problem olmaması gerekir. Sövmüyorsanız, ahlaksızca birşey çizmiyorsanız, zaten karikatür, adı üstünde karikatürdür. Çünkü karikatür bazı imgelerle anlatılabilinir – bir toplumu çizersiniz, koyun biçimine sokarsınız, bu demek değildir ki insanlar koyundur. İnsanlar nasıl koyun olur? Sessiz, sakin ve tepkisiz toplumu anlatmaya çalışırsınız. Bu demek değildir ki insanlar hep koyundur!

 

SORU: Güneyde aslında senin muadilin yok galiba...

GAZİOĞLU: Politik çizerler var, şu anda isim olarak hatırlamam kendilerini, onlarda da daha çok yazılı karikatürdür... Benim de birçok karikatürüm yazılı. Genel teamül aslında baktığın zaman karikatür sanatına, yazısız karikatür daha anlamlı olabilir diye düşünülür ancak bizim günlük yaşantımızda bazı söylemler de önde olduğu için, çizgiyle yazıyı birleştirerek onu güncel kılmaya çalışıyorum. Sergilerde falan yazısız karikatürü tercih ediyorum. Yerel ağızlar var bazan. Son yıllarda kullandığım bir tip var...

 

BİLGE BİR KIBRISLI: ÖMER DAYI!...

SORU: Ömer dayı!...

GAZİOĞLU: Ömer dayı, öyle bilge bir Kıbrıslı’dır. Kıbrıslı olduğunu da giyim-kuşamı ve sözcükleriyle, dizlikleriyle anlatırım, olayın Kıbrıs’ta geçtiğini anlatmak için sürekli Beşparmak var geride... Çok dekoratif elemanlar kullanıp dikkati dağıtmak yerine, arkada Kıbrıs fonunu kullanarak, olayın Kıbrıs’ta geçtiğini anlatıyorum. Ve bilge kişi olduğu için de dinlenen kişi olarak kabul ediliyor. Aslına bakarsanız, halkın içinden gelen düşünceleri ben halk adına yapar gibi çalışıyorum. Mutlaka toplumun içinde bazı duygular oluşur ama onu belki seslendiremez veya şekle dönüştüremez, ben galiba onu yapıyorum...

 

“MERMİSİZ BİR SİLAH!...”

SORU: Galibası yok yani, onu yapıyorsun... Çünkü çoğu zaman öyle karikatürlerin oldu ki – mesela bu bombalama olayları falan – insanların dilinin ucunda olan ama söylemekten çekindiği, korktuğu şeyleri bir karikatür o kadar çarpıcı anlatır ki , işte söze gerek yok, işin özü bu dedirtir...

GAZİOĞLU: Bazan bunu kullanırım, belki başka bir tanım kullanmak gerekir ama karikatür çok güçlü bir silahtır. Mermisiz. Yani karikatürün esnekliği size rahatlık verir. Söze döker, yazıya dökerseniz suç olur! Ama çizginin bir esnekliği var, güzelliği var, anlatım kolaylığı var, insanların kafasındakini oraya aktarırsınız, elastiktir de çoğu zaman, gerek kelimeleri kullanırken de elastik kullanmaya çalışıyorum, gerek çizgiler tamamlar bazan sözcükleri. Yazılarla, kelimelerle, çizgilerle haşır-neşir olmanın getirdiği bazı avantajlar var – zamanla yakaladım tabii bunu ben...

 

SORU: Çok üretkensin ama!...

GAZİOĞLU: İçimden gelerek yapıyorum bu işi!

 

“AYIPTIR SİZE DEMEK İÇİN ÇİZİYORUM”

SORU: Bilirim!... Hayatının çok önemli bir parçasıdır demek ki, sanki dünyaya hep karikatürler aracılığıyla bakıyorsun. Sürekli gündemin tam ortasındadır ve çok hızlı da çizen...

GAZİOĞLU: Şimdi bana yazı yaz desen, zorlanırım... Bu şu anlama gelecek, yanlış anlaşılacak derim... Ama karikatür öyle değil benim için, olaylar kendiliğinden gelir... Bazan düşünüyorum kendimi, kulaklarım ses algılayan bir cihaz gibi, gözlerim çelişki arar pozisyonuna girdim! Ama zaten benim aramam da gerekmez, kendi geliyor! Kendiliğinden geliyor bunlar, alıcı bir radyo gibi alıyorum ve anında çıkıyor! Mesela kahvaltıda haberleri dinlerken kendiliğinden geliyor karikatür! Kazılar yapıldı, birşey bulunmadı! Bulunmadı, o kadar çok canım sıkıldı bulunmamasına!

 

SORU: Oradaydı kayıplar!

GAZİOĞLU: Oradaydılar! Ve ilk kürekte de ses verdiler, “Avv!” diye... İnsanlarla dalga geçiyorlar, ayıp denen birşey var derim, onu çizerim ben aslında, “Ayıptır size” demek için çiziyorum...

 

SORU: Solun içindesin, sağdan insanların sana tepkileri oldu mu?

GAZİOĞLU: Birşeyi farkettim Sevgül ben, insanlara insan gibi bakmayı ve insanca yaşamayı seviyorum. Belki belli dönemlerde sekter tavırlarım olmuştur benim de ama yaş ilerledik sonra, insanların ortak bazı şeylerde buluşabileceğine inanırım. Mesela ciddi tartışmaya çekecekse beni, kaçıyorum tartışmadan. Eğer aklı başında tartışacaksak, sonunda gene gülüp oynayacaksak ki bizim toplumun yapısında bu güzel taraflardır – tartışmayı da götürürüm, yüksek sesle konuştuğum da olur ama kavga etmem biriyle. Sağ kesimden bana tepki gelmedi. Ama tepki gelmedi derken şöyle gelmedi: terfi edemedim veyahut karım işe giremedi... Onlar o kolaylığı buldular, “Sen busun madem, biz da sana böyle yaparık”... Benim terfilerim belki engellendi veya biz fena çocuk olduk, ilişkilerim de insanlarla direk kavga etmediğim için, daha yumuşak yaklaştığım için direk birşey yapmadan, istenmedik yere gönderiliyordum zaman zaman. Terfiye gelince yoktum ama işe gelince vardım. Yani direk saldırı yoktu çünkü o fırsatı vermedim birine.

 

“KARİKATÜRLERİMİZ SANSÜRLENDİ!...”

SORU: Kıbrıslırum karikatüristlerle nasıl gelişti ilişkilerin?

GAZİOĞLU: Aslında karikatüristlerle pek ilişkimiz yok, onu söyleyeyim. Bilmiyorum nedenini, denedik yani ama arkası gelmedi. Birkaç defa buluştuk. Zaten son zamanlarda bazı sıkıntılar oluşmaya başladı. Örneğin bundan 16-17 sene önce tanıştığımız Panikos Neokleus – tanıyorsun Panikos’u – onun girişimiyle her yıl bizim Kıbrıslıların ortak bir etkinliği olur Mağusa Kapısı’nda, karikatür, fotoğraf, resim. Bazan seramik. Bu, belediyenin himayesinde olan birşeydir. Referandum sonrası sergimiz oldu fakat Panikos artık o derneğin başkanı değil, ENAZ diye bir dernek vardı amatör ressamların, onun başkanıydı geçmişte. Referandum sonrası sergimizde sansür uygulandı karikatürlerimize. Mesela AKEL’i eleştirdik HAYIR dediği için, tabii sanatçı gözüyle bakarak, toplumun gözüyle bakarak çizdik. Çok somuta inersek neden hayır neden evet, o tartışılabilir ama toplumun beklentisi AKEL’in EVET demesi ve barış gelmesi düşüncesiydi. O nedenle eleştirdik. O karikatürler konmadı sergiye! Kendi kendilerini sansür ettiler veya çekindiler kendi partilerinin eleştirilmesinden, herhalde orada bazı arkadaşlar AKEL’ciydi, rahatsız oldular. Ondan sonra Limasol’da açılan bir sergide bu karikatürler sergilendiler. Pek yakın durmuyorlar, onu söyleyeyim. Sanki biz daha çok istekliyiz barışa, anlaşmaya, giderek o kanı geliyor bana. Bu demek değil ki teması keseceğiz... Ama o durum var yani... Ve “milliyetçi” tarafları onların daha ağırdır. Yani bizdeki hoşgörü hikayesi pek yok, karikatüre de yansıyor bu. Pek az karikatürde barışçıl mesaj vardır. Kendi politikacılarını eleştiren komik karikatürleri var. En azından ben kendim için söyleyeyim, politik anlamda daha saldırgandır bizim karikatürlerimiz. Ajite edici değil de daha çok eleştirel...

 

“KARİKATÜRE NEDEN PARA ALMIYORUZ...”

SORU: “Daha özgür” diyebilir miyiz?

GAZİOĞLU: Daha özgürdür diyebiliriz. Ama bu “özgürlük” belki şundan geliyor – onların belki otokontrolları var... Benim arkadaşlarla mesela en büyük çelişkili durduğum konu neden para almıyoruz karikatürlere konusudur. Ben de diyorum ki “Eğer ben bunu politik mücadelelerde kullanacaksam, para alamam çünkü parayı veren bir süre sonra benden belli konuları çizmemi veya çizmememi isteyecek!” Siparişe dönüşecek veya siz kendinizi otokontrola sokacaksınız, bunlar rahatsız olur bundan, çizmeyim de yayımlansın diyeceksiniz. Benim amacım yayımlansın ama ben de söyleyeceğimi söyleyebileyim... Yoksa isterseniz para alırsınız, istediklerini çizersiniz ama bu defa siz, siz olmazsınız, fark budur. Belki yazıda da böyle ama dediğim gibi karikatürün esnekliği var.

 

SORU: Yazıda da susuyorsunuz işte... Çoğu zaman susmak zorunda kalıyorsunuz istediğinizi yazamadığınız zaman, tam anlamıyla kendinizi ifade etmeyecekseniz susuyorsunuz...

GAZİOĞLU: Susunca da çabaların bir anlamı kalmıyor, değil mi? O bakımdan ben karikatürü bir yerde güncelleştirip halkın aradığı birşey olmasını isterim. Yani aransın karikatür, istensin. Bir miktar da espri katılarak anlatıldığı için, insanlara dünyaya daha hoşgörülü bakma şansı verebiliyor.

 

30 YILIN ÖZETİ KİTAPTA TOPLANIYOR

SORU: Bir kitabın çıkıyor 30 yıllık karikatürlerinden seçmeleri toplayacağın. Onları seçerken zorlandın herhalde...

GAZİOĞLU: Hayır! Niçin hayır? Çünkü bu konuda bize Vakıflar Bankası yardımcı oluyor, onlara buradan teşekkür ederim diyeyim. Karikatürcüler Derneği kanalıyla bu talep oluştu ve ben bu kitaba girecek karikatürlerin seçimini Hüseyin Çakmak’a bıraktım! Ben seçmedim! Yalnız birkaç tanesine dedim ki “Bu girsin!” Ama bunun dışında Çakmak’a “Sen istediğini seç, dışarıdan biri gözüyle bakarak, belki sen de halkı temsil eden bir kişi olarak onları seç – çünkü süreç içinde çizilen karikatürlerin bir özetidir – tümü değil. Onun için ben de bilmem hangileri girdi şimdi. Hazırlıklar tamamlandı, Ankara’ya gitti, maliyet araştırmalarında orada daha ucuz olmuş... Bugünlerde ilk baskı gelecek, göreceğiz, düzeltmeler olsun ve gitsin. Tabii bu kitap basılırken o sorduğun sorular bende sıkıntıydı... Şu şekilde sıkıntı: 30 yıl çizersiniz, kimse size çıkıp da – arkadaşlar dışında – bu arkadaş budur, bunu yapıyor, neden böyle yapıyor diye bir eleştiri gelmiyor. Bu defa siz kendi kendinizle ya yarış içine girersiniz ya da monotonlaşırsınız. Bu sıkıntıdır. Bizde Türkiye’deki gibi eleştirmen yapısı olmadığı için seni kırmak istemeyebilir arkadaşların. Mesela bu kitapta karikatürcü arkadaşlardan hiç görüş istemedim. Çünkü onlardan isteyince seni övücü laflar söyleyecek, o da hoş değil. Onun için çok değişik kesimlerden, gerek birlikte mücadeleye başladığımız arkadaşlardan, gerek birlikte gazetede çalıştığımız arkadaşlardan ve gerekse kendileri hakkında karikatür çizdiğim insanlardan benim karikatürlerimle ilgili yorum istedim, Denktaş da dahil olmak üzere! Dedim ki yani yıllarca çizdik bu adamı ve eleştirdik! Ve bugüne kadar da herhangi bir karşı duruşunu da görmedim... Bana bir yazı gönderdi yani, onu da kullanıyoruz kitabımda, kötü şeyler de yazmadı yani! Tabii birisinin çıkıp bu kitap konusunda öneri getirmesinden de mutlu oldum çünkü kendi imkanlarınızla bunu yapmak çok zordur. Kişisel şovlar da çok hoşuma gitmez, ortak sergilerimiz olur zaman zaman, ben kişisel bir sergi de düşünmedim. Karşı olduğumdan değil ama birlikte olmayı daha çok seviyorum...

 

“TOPLUMDA BOZGUNLUK VAR”

SORU: Tabii sen toplumun sürekli nabzını tutar konumundasın ve söyleyemediklerini, anlatamadıklarını çizgilerinle özetliyorsun... Şu anda nasıl görüyorsun toplumun haleti ruhiyesini?

GAZİOĞLU: Şu anda bir bozgunluk vardır yapıda ve bana öyle gelir ki bütün altyapı eksikliklerinin yanında – geçen gün bir karikatürde izah etmeye çalıştım, devletin sorumlulukları yanında – insanların tabii ki gene “devlet” olmanın gereklerini yerine getirememesinden dolayı ve iradenin bizde olmamasından kaynaklanan bir yapıdan dolayı insanlar gene bir bezginliğe düştüler. O bezginlik insanların ruh yapısına yansıdı. Unutkanlık, dikkatsiz sürüşler, sürat yapma... Bunların altında yatan faktörlerin bazıları gibi geliyor bana. Hepsi bir bütündür ve kazaların artışıyla beraber olayların gelişmesinde bir paralellik vardır. Dolayısıyla ruh hali iyi değil ve giderek de ümitsiz vakaya dönüşüyor durumumuz, toplumun bakışı... Politik gelişmelere baktığımızda, ister AKP’nin kendine AB kapılarını açmak için yaptığı hareketlerin buraya yansımasına baktığınızda, kapıların açılmasının nedenine baktığınız zaman hep bir tarafın birşeylere ulaşmak için yaptığı ama bizi düşünmeden yaptığı hareketleri görüyoruz. Bu seçimlere bakışım da böyle. Biz figüranlık mı yapacağız? Meclis’e gireceksin ama hükmün olmayacak. O zaman ne anlamı vardır Meclis’te olmanın, sorarım ben, ne olacak yani? Bu oyunu defalarca oynuyoruz... Bazıları bazı şeylere kapılıyor galiba, orada olmanın avantajları mı? Bugün bir karikatür kullandın, burada bir parti ayırımı yok ama dışarıda olanlar demokrasi olmadığından bahseder, kendi meclise girdiği zaman demokrasi olduğundan bahseder. Olmaz öyle, ya vardır demokrasi ya yoktur... Budur bakışım. Demokrasi de, halk iktidarı anlamında. Halkın iradesi ne derecede yansıyor? Bize düşen görevler var diyorum bu toplumda yapmamız için – talep etmemiz lazım...

 

MANDELA ÖRNEĞİ...

SORU: Sence nedir yani çıkış yolu?

GAZİOĞLU: Kendimiz olmalıyız derim ben ve Nelson Mandela örneğini veririm ben. Yıllarca hapis yattı bu adam birşey uğruna. Herhalde eleştirenler de olmuştur, küçümseyenler de olmuştur. Belki özettir, çok direk anlatmaz ama anlattığı birşey var bana: sonra bu adam çıktı cumhurbaşkanı oldu, bazı mücadeleleri kazandı, yapıyı değiştirdi. Ve kendisine Türkiye’deki o zamanki rejim – askeri rejimdi, gene karikatürde kullandık – Atatürk Barış Ödülü’nü layık gördü. Fakat Mandela, Atatürk’e saygısından dolayı askeri bir dikta rejiminin verdiği bir ödülü kabul etmedi! Bu bir onurdur ve bir duruştur... Herkes elinden gelen şeyi yapmalı... Önce kendi varlığımıza ve kendi gücümüze inanmamız lazım. Bu güç ille da kinetik enerji ya da potansiyel enerji gibi tanımlanmaz. Kimlikten, kişilikten gelen bir güçtür. Çoğu zaman eşim de dahil olmak üzere “Kaç kişisiniz yahu?” derler, mühim değil kaç kişi olduğumuz ama söylediğimiz önemli. Bu, birgün değerlendirilecek çünkü herkesin hoşuna gidecek sözleri söylemek çok kolaydır...

 

(*) Bu yazı dizisi YENİDÜZEN gazetesinde 25-28 Ocak 2005 tarihlerinde yayımlanmaya başladı. Hamamböcüleri’ndeki okurlarımla da paylaşıyorum...

copyleft (c) 2001-04 hamamboculeri.org