Yeraltı Notları, 2 Ocak 2004

Sevgül Uludağ

 

İNSAN YÜREĞİNİN HARİTASI (3*)

İNSAN YÜREĞİNİN HARİTASI (3*)

İNSAN YÜREĞİNİN HARİTASI (3*)

 

Röportaj: Sevgül Uludağ

 

***  Kulak-burun-boğaz hastalıkları uzmanı Dr. Ahmet Gülle çocukluğunun Gönenderesi’ni, lise yıllarını, üniversiteye girişini anlatıyor...

 

“İnsanın misyonuyla ilgili mesajları, yüreği söyler kendisine...”

 

Kıbrıslılar onu bir kulak-burun-boğaz hastalıkları uzmanı olarak tanıdı... Hekimlik diplomasını alıp uzmanlığını tamamlar tamamlamaz geldiği Kıbrıs’ta onu hekim örgütlenmelerinde gördük... Kıbrıs Türk Tabipler Birliği Yönetim Kurulu üyeliği ardından, Tabipler Birliği Genel Başkanlığı’na seçilen ilk CTP’li hekimdi...

Dr. Ahmet Gülle’yi tanıyanlar, ondaki en önemli özelliğin ticarileşen dünyamızda artık ender bulunan, mumla aranan  karakteristikler olduğunu bilirler: dürüstlük ve insancıllık!... Onun kadar insancıl hekimler kolay kolay bulunmaz – bu hem hareketlerine yansır, hem hastalarına bakışına, hem de hekim-hasta ilişkilerine...

Dr. Ahmet Gülle, 14 Aralık seçimlerinde CTP’den milletvekili seçildi. Artık onu meclis sıralarında göreceğiz... Onunla sohbetimizde bilinmeyen yönlerini keşfetmeye çalıştık: çocukluğunu, gençliğini, üniversite yıllarını, hayatta karşılaştığı zorlukları, başarılarını... Babası Kıbrıslıtürklerin ilk kayıplarından olan Tijen Gülle’yle evli – iki oğlu var: Ozan ve Özün... Ozan Almanya yollarında üniversite serüvenine girişmeye hazırlanıyor, Özün’ünse önünde henüz ortaokul ve lise yılları var...

Gülle’yle söyleşimiz şöyle:

 

SORU: İstersen çocukluğundan başlayalım... Ailen Konedralı’ydı... Nasıl bir çocukluk geçirdin?

GÜLLE: 4 Temmuz 1960’ta Gönendere’de doğdum... Ailem Gönendereli’dir, yani özgün Gönendereli’dir. Üç kardeşiz... Ben ortancayım...

 

SORU: Annen baban ne iş yapardı?

GÜLLE: Annem ev hanımıydı, köy işleriyle de uğraşırdı. Babam bir süre askerlik yaptı, sonra Telefon Dairesi’nde çalıştı...

 

SORU: Hayvancıklarınız, araziniz var mıydı?

GÜLLE: Şöyle söyleyeyim: fakir bir ailemiz vardı. İşte bir tek geliri vardı, biraz da hayvanlar vardı... Büyükbaş hayvanlardı, bir ara küçükbaş da oldu... Keçilerimiz vardı. Küçükken hatırlarım, keçi beklemeye giderdim ovada. Ve belli bir süre ovada kalması lazım hayvanların... Ben kitap okumayı çok severdim. Bir iki kez, hiç unutmam, ovada kitap okumaya dalardım ve keçiler kaçardı! Ve bir defasında keçileri kaybettim, eve gelip ne hesap vereceğim diye düşünürüm! Yani döndüm dolaştım ovada, yok yok! Çok kötü bir durum! 5-6 tane keçiydi...

 

SORU: Ne okurdun o dönem?

GÜLLE: Daha çok enteresandır, tarihsel romanları çok severdim. Belki birazcık milliyetçi birisiydim. Ben üniversite yıllarına kadar gerçekten milliyetçi biriydim...

 

SORU: O dönemin koşullarının da getirdiği birşeydi herhalde bu...

GÜLLE: Kesinlikle... 

 

SORU: Çizgi roman görür müydün o dönem, mesela Tarkan gibi Karaoğlan gibi?

GÜLLE: Zagor’a bayılırdım. Dayım Türkiye’de okurdu ve en büyük hediye, geldiğinde birkaç çizgi roman getirmesiydi. Bayılırdım!

 

SORU: Onları herhalde tekrar tekrar okurdun, parçalanana kadar sayfaları...

GÜLLE: Kesinlikle! Köyün içerisinde kitapları değişirdik. Harçlığımızı yemiş almak yerine kitap alırdık... Hiç unutmam bir arkadaşımın bakkaliyesi vardı, her zaman yemiş dolu olurdu cebi. Bizi de tehdit ederdi, oyuna almazdı ya da yemiş vermezdi! Biz parayı büyük oranda kitap alırdık... Zor bir çocukluk yaşadım. Yani zorluktan kastım, genelde yapmak istediğim pek çok şeyi yapamadım...  Ama köy içerisinde mutluydum, arkadaşlarımla...

 

SORU: Mesela bisikletin olsun isterdin, olamazdı gibi mi, yoksunluklar?

GÜLLE: Evet... Yani biz kıyıda köşede başkalarının attığı bisikletleri alır, tamir eder, bisiklet haline getirir ve sürerdik. Bir kez topum olduydu, bir kez top aldılar bana, çok büyük bir hayal kırıklığına uğradıydım çünkü...

 

SORU: Ne renkti top, hatırlar mısın?

GÜLLE: Kırmızı bir toptu... Evin biraz yakında bir karargah vardı... Topu aldık, top oynuyoruz sokakta... Karargah dikenli tellerle çevriliydi ve bir saat sonra birisi topa vurdu, gidip o dikenli tele vurdu ve top patladı! Çok büyük düşkırıklığına uğradım... Çünkü benim için çok büyük bir olaydı topumun olması. Sonra onu yapıştırarak, öyle patlak haliyle ne kadar zaman oynamaya çalıştım... Ama daha yeniydi ve oynamadan patladıydı...

 

SORU: 1963’ü nasıl yaşadıydınız Gönendere’de? Gönendere’yi etkiledi miydi 63 hatırlıyorsan? Mesela Gönendere’den göç olmadıydı herhalde...

GÜLLE:  Hayır olmadıydı... Bizim orası bir Türk kantonuydu, Rumların giremediği bir bölgeydi.

 

SORU: Şehire gider miydiniz?

GÜLLE: Pek az giderdik. Bir teyzem vardı öğretmendi, zaman zaman ona giderdik... Eski köy otobüsleriyle giderdik, kadınlarla erkeklerin ayrı oturduğu... Ben hiç oturmazdım. Bana hatırlarım “Otur” derlerdi ama ben etrafımı göreyim diye oturmazdım, hep ayakta giderdim. Aman birşey kaçırmayayım oturursam derdim herhalde, meraklıydım biraz, görmek isterdim her tarafı. Şehir bana çok olağanüstü gelirdi, köyde yaşadıktan sonra Lefkoşa’ya gelmek...

 

SORU: Bir de Konedra çorak bir yer, değil mi?

GÜLLE: Evet, büyük oranda çorak bir yer... En zor koşullarda çalıştık... Ben çocukluğum boyunca çalıştım, tarlada ot biçmekten tut, hayvanlar için ot biçmeye, onları yedirmeye kadar... Bir de benim ilginç bir özelliğim vardı: sorumluluk duygum vardı çok, büyük kardeşimden daha çok sorumluluk alırdım mesela. Birisi bana “Bunu yapman lazım, gereklidir” dediğinde mutlaka yapardım.  Zaman zaman şikayet de ederdim ama sonunda mutlaka yapardım, sorumluluk duygum o dönemden fazlaydı.

 

SORU: İlkokulu köyde okuduydun herhalde...

GÜLLE: Evet... Ortaokulu yine köyde okuduydum, Gönendere Ortaokulu’nda. Genel olarak başarılı bir çocuktum, sporda da başarılıydım, bir sürü yerde başarılıydım. Hiç unutamadığım birşey, tiyatroya seçmişlerdi beni, önce başladı tiyatro, “Cimri” oyunuydu... Orada oynayacaktım. Sonunda oynadım ama bir ara, ara vermek zorunda kaldım. Çünkü işler vardı. Biz tarlaya giderdik, ortaokulun yanında da arkadaşlarım toplanırdı, çalışmaya devam ederlerdi, ben ezile ezile geçerdim oradan. Hakikaten beni çok etkilerdi bu... Ortaokul genelde böyle geçti. Aslında bu lisede de devam etti. Liseye Lefkoşa Türk Lisesi’nde devam ettim...

 

SORU: Liseye nasıl gider gelirdin?

GÜLLE: Köy otobüsüyle... Yine benzer olay vardı, yine hayvanlar vardı evde ve benim yardım etmem gerekiyordu. Babam çalışıyordu, annem evde tek başına yetmiyordu. Ve sosyal yönlerim olmasına rağmen, birçok faaliyete katılamıyordum.

 

SORU: Mesela neleri kaçırırdın?

GÜLLE: Sportif olayları kaçırırdım, kültürel olayları kaçırırdım.  Yani hiçbir faaliyetine katılmazdım çünkü bilirdim ki öğleden sonra benim gitmem lazım, gidip hemen çantamı bırakıp hazırlanıp, hayvanlar için ot biçmeye gitmem lazım, bazı birşeyler var, onları yapmam lazım. Hatta bizim lise son sınıfta, ilk kez daha tarihinde o dönem yeni başlamıştı, üniversite için kurslar vardı. Ben hiç kurslara da katılamadım... Arkadaşlarım öğleden sonra kalırlar, kurslara katılırlardı. Dersanelerin başlangıç dönemiydi... Meşhur, daha sonra parlayan öğretmenler o dönem daha Türk Lisesi’ndeydiler. Ve ilk bizim dönemde başlamıştı okulda kurslar... Dediler ki madem ki üniversiteye hazırlıyoruz çocukları, öğleden sonra matematik, fizik gibi kurslar başlatalım. Haftada iki gün bu kurslar vardı, ben gidemezdim. Köye giderdim, çünkü işler vardı. Hatta bu işler kimi zaman çalışmayı bile etkilerdi... Çok etkilenirdim bundan. Derdim ki ben istediğim zamanı, istediğim ortamı hiç bulamıyorum. Yapmak istediğimi yapmak için, çalışmak için bile bazan zorlanırdım. Hiç unutmam, zaman zaman annemle babamın tartıştığı olurdu. Annem beni hep korurdu, “Bırak çocuk çalışsın derslerine” derdi, babam söylenirdi, “Filan iş durur, yapılması lazım” falan... Annemin adı Fatma’ydı, babamın adı Mehmet’ti...

 

SORU: O dönem “Öyle birşey yapayım ki bu işlerden uzaklaşayım” gibi birşey düşünür müydün? Köyden uzaklaşayım falan gibi bir havan var mıydı yoksa sadece hayatın getirdiğini olduğu gibi kabul mu ederdin?

GÜLLE: Şöyle söyleyeyim: ben lisede de, ortaokulda da, genel olarak belki şu an için bile söyleyebilirim onu, biraz da kendimde eleştirdiğim yanlarımdan biridir bu, mükemmeliyetçi insanım birazcık. Her zaman böyle en iyiyi yapmaya çalışırım. Bir iş olduğunda da böyledir. Tarlada ot biçerken, annemi babamı  geçmeye çalışırdım. Lise yıllarında, yaz tatillerinde ben çalışırdım. Örneğin o dönem 74’ten sonra Rumların bıraktığı bahçelerde çalışırdım Mağusa’da. Her ağacın sulanması için gölet oluşturursun, ben o kadar çalışırdım ki bütün işçiler beni uyarırdı: “Sen fazla çalışıyorsun, bu defa bizi zor durumda bırakıyorsun. Patron bu çocuk fazla çalışıyorsa, demek ki siz çalışmıyorsunuz der” derlerdi. Ama öyleydim, yapı olarak mutlaka güzel birşeyler yapmaya çalışırdım. Biraz içine kapanık bir çocuktum, belki babamın yapısında... Babam da öyle fazla aktif bir insan değildi, dolayısıyla hep böyle birazcık da ezik geçti çocukluk yıllarım... Biraz çekingen bir yapım vardı. Örneğin hiç unutmadığım bir olay var lise yıllarında. Ben matematik sınıfındaydım, matematik öğretmeni bir soru sormuştu, demişti ki “Bakalım kim çözecek bunu, bu iyi bir seviyeyi gösterir”... Ve ben o soruyu çözmüştüm fakat çekindiğimden söyleyememiştim. Sonra kimse çözemedi falan, kendisi tahtada çözmüştü. Ben biliyordum, çözmüştüm ama çekingen biriydim o dönem. Bu çok oldu yaşamımda, o dönemde özellikle... Bildiğim halde birşeyleri, kendimi ortaya koymazdım. Öyle bir tutukluk vardı içimde diyelim. Lise yıllarında da çok kitap okurdum...

 

SORU: Lise yıllarında ne okuduğunu hatırlıyor musun?

GÜLLE: O dönemin klasik romanlarını okurdum...

 

SORU: Kitapçıları hatırlıyor musun o dönemde? Mesela Uysal vardı, Mapolar vardı, Özker Yaşın vardı...

GÜLLE: Hatırlıyorum... En fazla hoşuma giden yerlerdi – alamasan bile karıştırmak hoşuma giderdi...

 

SORU: Kütüphaneye gider miydin?

GÜLLE: Genelde gidemezdim. Daha doğrusu şöyle geçti benim hayatım: ben genelde başarılı bir çocuktum, kolej sınavı olduğunu liseye geldiğimde öğrenmiştim. Yani kolej de var, kolej sınavına da girer insanlar... Yani bazı şeylerin farkında değildim çünkü çevremde çok fazla aydın insan da yoktu beni yönlendiren. Üniversite yıllarına kadar da neyi seçeyim, ne yapayım, meslek konusunda fazla bir bilgim yoktu. O biraz da köyde yaşamanın, tarlalarda dolaşmanın, kuşlar peşinde koşmanın etkisiyle, ben herhalde maden mühendisi olurum veya orman mühendisi olurum, ziraat mühendisi olurum diye düşünürdüm. Öğretmen bir dayım vardı, daha sonra o, “Ailede hiç doktor yok, sen tıbbiyeyi düşün” dedi. Ondan sonra tıbbiyeyi düşünmeye başladım, lise son sınıfta. Ben hiç tıbbiyeyi düşünmezdim açıkçası, mühendislikleri düşünürdüm, hatta lise üçe girerken biyoloji ve matematik ayrılır, ben matematiği seçmiştim. Tıbbı hiç düşünmediğim için... Şimdi düşünüyorum da doktor arkadaşlarım var, onlar biyolojiyi seçmişti çünkü hedefleri vardı o dönemde. Ben matematik sınıfından tıbbiyeye döndüm tekrar. Hiç unutmam, dayımla bir hesap kitap yapmıştık, yahu bakarsın ya mühendisliği kazanırsan, bir ondan bir ondan yaz demişti. Silmiştim o kağıdı, tekrar hepsini tıbbiye yazmıştım. Ve sonrasında da eczacılık, diş hekimliği, onları yazmıştım. Sonra öyle bir fikre girmiştim ki mutlaka doktor olmam lazım. Eğer kazanamazsam da fizik kimya biyoloji okunan bir okula gireyim, ikinci sene yine girerim sınava ve o zaman kazanırım. Dolayısıyla hep biyoloji, eczacılık, bunları yazmıştım...

 

SORU: Konedra’dan var mıydı doktor senden önce?

GÜLLE: Bir kişi vardı. Sonra herkes ÖSS sonucunu beklerken, ben acaba benim kağıdımı iptal ederler mi diye düşünürdüm çünkü iki kez silmiştim, o dönem korkuturlardı, bilgisayar okuyacak ilk defa, bir siyahlık olursa oradan iptal edebilir, optik okuyucu değerlendirmeyebilir! Gece rüyalarıma girerdi kağıdımın iptal edilmesi...

 

SORU: Nereyi kazandıydın?

GÜLLE: Babam öğretmen olmamı isterdi, babam daha ekonomik düşünürdü. O üniversiteye giderse bir sürü harcama gerekir diye düşünürdü, Öğretmen Koleji’ne gir derdi, ben sınavına dahi girmeyi reddetmiştim çünkü istemiyordum, karar vermiştim...

 

SORU: Annen herhalde yanındaydı...

GÜLLE: Annem yanımdaydı... Tabii kazandıktan sonra babam da inandı olaya ve diyebilirim ki bütün varlığını, herbirşeyini benim tahsilim için düşündü. Hayvan yetiştirirdi, satardı, parasını verirdi bana ve okul masraflarını karşılardım...

 

SORU: Nereyi kazandıydın?

GÜLLE: İstanbul Tıp Fakültesi’ni kazandıydım.

 

SORU: Peki Kıbrıs’tan İstanbul’a gittiğinde neler hissettiydin, onu hatırlıyor musun? Yalnız mı gittiydin?

GÜLLE: 1978’di. O dönemde önce Ankara’ya gitmek gerekirdi, Ankara’ya gider, orada diplomamızı denkleştirirdik, sonra giderdik. O dönem feribotla gidilirdi, uçak da vardı ama en ekonomik olan feribottu. Mersin’e feribotla gittik, oradan otobüsle Ankara’ya, oradan da İstanbul’a...

 

SORU: İlk kez mi yurtdışına çıkışındı? Ne hissettiydin o gemiye bindiğinde?

GÜLLE: İlk kezdi... Olağanüstü duygulardı... Bir hedef koymuştum kendime...

 

SORU: Tıbbı kazandığını duyduğunda ne hissettiydin?

GÜLLE: Geldiğinde, zarfı verdiklerinde bana, bütün arkadaşlarım açmıştı, ben açamamıştım zarfı. Bazısı şunu kazandı, bazısı kazanamadı... “Aç” diyorlar bana, açamıyorum heyecanımdan. Kesinlikle açtıramadılar bana! Ta ki rahat bir yere gittim ve orada açtım. O dönem, o duygular... Büyük bir olaydı benim için... İlginç şeyler var: lise yıllarında dayım fizik öğretmeniydi ve fizik, kimya biyoloji alanında sınavlar yapılırdı TÜBİTAK’ın düzenlediği... Gene enteresan birşey – hedef koyduğum zaman daima daha başarılı olurdum. Ve fizikten ben TÜBİTAK sınavlarına katılmıştım, orada üçüncü gelmiştim, birinci gelen olmadıydı o yıl, ikinci gelen kolejdendi. O dönemler kolejle Türk Lisesi yarışırdı, o denli başarılıydı. Belki günlük çalışamazdım, sınavlarda düşük gitmezdim, iyiydi notlarım ama özellikle şunu çok iyi biliyorum: hedef koyup çalıştığımda kesinlikle çok daha farklı olurdu olay. Nitekim üniversite sınavında da o dönemin koşullarında iyi bir puandı.

 

SORU: Türkiye’ye gittiğinde neler hissettiydin? Çok farklı geldi miydi sana?

GÜLLE: Türkiye’ye öncelikle milliyetçi duygularla gitmiştim. O dönemde olaylar vardı 78 yılıydı, 80 öncesi bayağı olaylı yıllardı. Bir korkuyla gittim. Daha doğrusu çevremden bir korku verilmişti, şunlar oluyor, bunlar oluyor diye. Nitekim gittiğimizde Ankara yoluna gittik, orada yazılmaya gideceğiz, aman çok gergin olaylar var, Kıbrıslı olduğunuzu öğrendiler mi işte belli bölgelerde sizi döverler, öldürürler derlerdi. Dolayısıyla Ankara’ya gittik ve yurda gittik. Orada dediler ki grup halinde gideceğiz, faşistlerin olduğu bir bölge vardır, Kıbrıslılar oradan geçemez, ancak grup halinde geçebilir. Ve ben eyvah diyordum, nereye geldik! Neyse, o koşullarda, orada birşey olmadı ama bazı arkadaşlar, bazı olaylar yaşamıştı o dönemde, yakınımda herkes konuşuyordu böyle... Olayların en zor olduğu bir dönemdi. Oradaki işlemleri hallettik, İstanbul’a gittik, bir arkadaşım daha vardı, o Lefkoşa’lıydı. O başka bir yere gidecekti, ben yurda gidecektim. Hiç unutmuyorum, otobüs terminaline geldiğimizde Topkapı’ya, taksiciler bir anda etrafımızı sardı, “Abi götürelim, abi götürelim” diye... Asım arkadaşımla “Hadi eyvallah, görüşürüz” diyemeden birileri kolumuzdan tuttu, valizimizi aldı, taksiye koydu... Epey aradı adam yurdu, epey dolaştırdı. Yurtta beni bir genç karşıladı, rahmetli Sadık Cemil karşılamıştı beni... Ve hiç unutmuyorum sordu kaç para verdiğimi, “Lazım bunun yarısının yarısını veresin” demişti çünkü çok yakındı yurt Topkapı’ya...

 

SORU: Kıbrıslıların arasındaydın ama...

GÜLLE: Evet... Kıbrıslıların arasındaydım... İstanbul’da çok değişik ortamlar vardı, kavgalar oluyordu... Yardımlaşmayı gördüm orada, benden büyük kişiler kitapları bulmama yardımcı oldu, çeşitli eşyaları tedarik etmeme yardımcı oldular. İlk kez böyle milli duygularla gelen bir insan, farklı bakış açıları da görmeye başladım. Çok ezilen bir aileden geldiğim için bir sürü şey bana uyuyor ama bazı kalıplara uymuyordu. Bir süre bir çelişki yaşadım. Sonra Kıbrıslıların yurdu kapandı...

 

SORU: Hangi yıldı o?

GÜLLE: 1978’de gittik, hemen dört-beş ay sonra kapandı. Mecburen bir eve çıktık alel acele... Rumeli yakasındaydı okul, biz Anadolu yakasından bir ev bulabildik... Ve her gün Boğaz’ı geçersin, otobüse binersin falan... Fakat çok güzel bir ev ortamına düştüm, çok iyi arkadaşlarım vardı, çok paylaşımcı bir ev ortamı yaratmıştık...

 

SORU: İstanbul günleri nasıl geçiyordu? Yurttan sonra evdeki yaşam nasıldı?

GÜLLE: Paylaşımcı bir ortam yaratmıştık... Orada bir kasamız vardı, herkes para koyardı. Parası olmayan arkadaşımız olduğunda onu da ortaklaşa paylaşırdık. Örneğin bir arkadaşımız vardı, iki üç kardeştiler ve parası yoktu, biz derdik ki tamam önemli değil, sen para koyma derdik. Güven de vardı... Herkes kasadan alırdı parayı, ben şunu aldım derdi, haftabaşı tekrar konurdu... Zaman içinde 80 öncesi olaylar giderek daha fazla tırmandı... Biraz da olayların içine girmeye başladık. Hayatımın dönüm noktası o dönemdir çünkü biraz milliyetçi olan ama ezilmiş birisiydim, farklı bir ideolojiyle karşı karşıya geliyordum. Sonuçta bir bedel ödemek şartıyla buna katılmam sözkonusuydu... Ve insan bir dönem bir ikilem yaşıyor. Ve ben kesin kararımı, bu hareketin içerisine girmeyi  ikinci sınıfta vermiştim. O da şöyle olmuştu: gene birşeylere katılıyordum ama kafamda hep soru işaretleri vardı... Acaba bu bedeli ödemeye hazır mıyım, okulumdan olabilirim, hayatımdan olabilirim, aileme karşı sorumluluklarım var gibi bir ikilemler yaşardım. Hiç unutmuyorum: Gaziosmanpaşa’da bir korsan miting yapılacaktı, sıkıyönetim vardı İstanbul’da. Dediler “Sen de gel”... 80’in hemen öncesiydi, başları... Hiç unutmuyorum, Pazartesi gün anatomiden sınavımız var, en zor derstir... Bazı tıbbiyeliler üşütür kafayı o sınavlardan...

 

SORU: Niçin zordur?

GÜLLE: Çünkü çok kapasiteliydi, çok genişti... İnsan anatomisini bütün detaylarıyla ezberlemen lazım... Tamamen ezberlemen lazım. Ve biz gittik orada korsan eylem yapılacak, bir kahvede oturuyorduk. Otururken biz, polis baskın yaptı öğrenciler korsan eylem yapacak diye... Aldılar, götürdüler karakola... Tabii parka giyerdik biz, arkamızı döndük, duvara yasladılar bizi. Ben hiç unutmuyorum, orada kendi hesaplaşmamı tamamladığımı düşündüm. Ve demiştim ki, “Yahu bu sınava giremezsem de giremem... Ben artık kendimi sosyalist düşünen, sol düşünen bir kişi ve bunun bir parçası kabul ediyorum” deyişimi tam orada hatırlıyorum. Tam bir dönüm noktasıydı, bir hesaplaşma yaşıyorsun. Tutuklar, içeri atar seni... Sınava giremeyeceksin... Sonunda “Ne olursa olsun” noktasına geldiğimi orada hatırlıyorum. Ondan sonra işte orada iki tane başka Kıbrıslı arkadaş daha vardı, ikizler... Şu anda İstanbul’dadırlar.  Onlar böyle daha sevimli, Mustafa ve Salih Aydın... İkna ettiler polisi ki biz Kıbrıslıyız, geldik ve ev arardık, kahveye ondan gitmiştik... Polis “Tamam” dedi kendilerine. Dediler ki “Bir arkadaşımız daha var”, beni gösterdiler... Polis bakar “Yahu bu öyle sizin gibi değil, bu başka birşey” der! Biz biraz daha yapılıydık... Neyse binbir pazarlıktan sonra kurtulduk oradan!

Ondan sonra o dönemin hareketinin içerisinde bulundum ve samimiyetimle söyleyebilirim ki, ayrılana kadar da koşullarımı zorlayarak hep en iyiyi yapmaya çalıştım. Neyse yapılması gereken şeyler, en güzel şekilde yapmaya çalışırdım... Hatta ben böyle biraz saz çalardım...

 

SORU: Onu nereden öğrendiydin?

GÜLLE: Kadıköy’de gittiğimiz evde saz çalan Mustafa Tozakı’yla aynı evde kalıyorduk, ondan öğrenmiştim. Bir buzuki vardı Rumlardan “ganimet”, bazı notaları kendim çıkarmıştım... Mustafa’yla bir saz almıştık, orada pratikten de birşeyler öğrenmiştim.

 

SORU: Müziğe ilgin orada mı başlamıştı yoksa daha önce de var mıydı ve alet mi yoktu?

GÜLLE: Müziği severdim ama alet yoktu. O “ganimet” buzukinin üzerinde çalışırdım. Nitekim müzik konusu benim önemli bir tutkumdu, oğlumun adını Ozan koydum ben... Daha sonra ihtisas yıllarında, durumu düzeltince biraz gitar dersi almaya karar verdim, klasik gitar dersi aldım. Az miktarda şan dersi aldım, Timur Selçuk’un bir yeri vardı, oraya gittim... Fakat dertler ve şartlar uygun değildi yani, birazcık da momenti kaçırmıştık yani... Yani sonuçta bir süre şan dersi de almıştım, gitara devam ettim bir süre. Ama hiçbir zaman istediğim gibi de olmadı, dolayısıyla bu tutku olarak kaldı. Ama o dönemde saz çalardık, geziler yapardık. 1980 darbesi bir kabus gibiydi, her yerde asker, müdahale vardı. Bütün yaptığımız artık insanları toparlardık, geziye giderdik ve orada birşeyleri konuşmaya çalışırdık. Yani örgütlenme çalışması yapardık. Hiç unutmam, arkadaşlar derlerdi ki “Pazar gün gezi var” ve bazan Pazartesi sınavım olduğu halde önceden oturur çalışırdım ve o gezilere giderdim... Yani orada o toparlama olsun, insanları tutma olsun, bunu yapmaya çalışırdık... Biraz feodal bağlar da kurmak da gerekiyordu belki... Coşkuya gereksinim vardı... O koşullarda, gizlilik koşullarında...

 

SORU: Fakülte zor geldi miydi? Değişik geldi miydi? Nasıl bir duyguydu Tıp Fakültesi’nde olmak?

GÜLLE: Tıp Fakültesi’nde derslerden benim hiç sıkıntım olmadı. Yalnız beni şu etkilemişti: İstanbul’un en kalburüstü ailelerinin çocukları vardı... Robert Koleji mezunları, Galatasaray Lisesi mezunlarıyla aynı gruptaydık...

 

SORU: Bir de gariban Kıbrıslı...

GÜLLE: Evet, bir de bakıyorsun, köyden yetişmiş bir Kıbrıslı... O zorlardı beni... İlişki kurmakta bir dönem zorlanırdım çünkü bakıyorsun hepsi belli bir kültürden, belli bir sosyal-ekonomik seviyeden çocuklar. Sen çok daha farklı bir seviyedesin. Örneğin Kıbrıslılar genel olarak o dönemde, Anadolu’nun bütünüyle kıyasladığında iyi sayılırdı ama örneğin Tıp Fakültesi’nde ancak çok başarılı olanlar, gerçekten çok iyi hazırlananlar giderdi. Ve dolayısıyla çoğunlukla da Galatasaray Lisesi, Robert Koleji gibi okullardan, İstanbul kültüründen birisiyle Kıbrıs’ın bir köyünden yetişen birisinin ortak şeyleri... Onlar beni zorlardı.

 

SORU: İçine kapanık mıydın yoksa düşünür müydün ne yapman gerektiğini?

GÜLLE: İlk bir-iki yıl böyle bazı bağlar kuruyorsun... Mesela bağlar kurduğun zaman da hatırlıyorum, İstanbul’dan olanlar değil de, Anadolu’dan gelenler de vardı, onlarla daha kolay bağ kurar, daha güzel ahbaplıklar yapardık. Yani İstanbul’dan gelenlerle biraz daha zor olurdu çünkü işte adamın haftasonu yaptığı şey farklı, tatil gününde yaptıkları farklı, senin yaptığın şey farklı, kültürün farklı... Onu hissederdim... Onun için Anadolu’dan gelenlerle daha kolay bağ kurardım.

Gittiğim dönemde genelde solcuların dersleri başarısızdı ve uzardı okulları, böyle bir model vardı. Bizim dönemle başladı ki, “İyi solcu da olunabilir ama bu arada derslerini de kaybetmeden birlikte götürebilirsin”i biz ispatlamıştık.  Yani birkaç arkadaşım daha var, biz öyleydik... Herkes derdi ki “Bu işlere girdiğinde okulun aksayacak”... “Hayır” derdik... Sadece ben değildim, başka arkadaşlar da vardı, “Bak” derlerdi “Gayet güzel gidebiliyor”... Nedir, programlı olacaksın...

 

SORU: Kaytarmak için gerekçe olmayacak bu...

GÜLLE: Olmayacak. Ve nitekim ben onu samimiyetle söyleyebilirim ki sene kaybedenler de oldu aramızdan bazıları, benim pek kaybım olmadı ama... Yani biz insanlara şunu söylüyorduk: “Birşeyleri yapacaksın ama sorumluluklarını da yerine getireceksin...” Yani bunu zorlarken, eski dönemden farkımız buydu... Eski dönemde bu uğurda insanlar biraz daha rahattı, herşeyi oluruna bırakırdı. Biz hayır, o da olacak, o da olacağı örneklerdir... O yönüyle farklıydı..

 

SORU: Kulak-burun-boğazı nasıl seçmiştin uzmanlık alanı olarak? Kafanda oluşturmaya başladı mıydın uzmanlık alanını?

GÜLLE: İnsanlar tıbbiyede okurken genellikle ilk başlarda cerrah olmak isterler, cerrahiyi sevmeyenler de dahiliye, çocuk gibi branşları seçerler.

 

SORU: Niçin cerrahiyi isterler?

GÜLLE: Cerrahlar mesela en harbi adam onlardır, ders verirken de farklıdırlar, büyük böyle havaları vardır...  İnsanlarda ilk onlar örnek olur, işte “doktor olacaksan böyle olacaksın” gibisinden...  Sevmezsen o tür şeyleri de dahiliye, çocuk gibi büyük branşlar düşünülür. Ben şöyle düşünmüştüm: hem hasta görebileyim, hem de cerrahisi de olsun... Cerrahinin hasta diyaloğu daha azdır, daha ameliyat üzerinedir büyük yoğunlaşması. Sırf cerrah olmak bana dar geliyordu...

 

SORU: Niçin hasta görmek istiyordun?

GÜLLE: Kendimizce belli mantıkları vardı...

 

SORU: Belki de solun sana kattığı birşeydi bu...

GÜLLE: Büyük oranda... Çünkü ben ya göz doktoru olacaktım, ya ürolog olacaktım buna uyan ya da kulak-burun-boğazcı olacaktım. Bunların içerisinden bir karar verip seçim yaptım. Hatta hiç unutmuyorum, epey bir zaman sonra, ihtisas yaparken birisi bana demişti ki “Ekonomik boyutu mu düşünürdün?” Bu hiç aklıma gelmemişti, öyle bir boyutunun da olduğunu hiç düşünememiştim açıkçası. Dolayısıyla ihtisas yılları da tabii yine zor geçti çünkü ailemin durumu iyi değildi ve bana demişlerdi ki “Tıp Fakültesi bittiğinde sana ekonomik yardımımız bitecek”... Dolayısıyla altı yıl bittiğinde ben artık ekonomik yardım almamaya başladım ailemden... İhtisasa başladım, epey bir süre maaşı da yoktu ihtisasın, sonra sınav vardı ona girdim, ondan sonra maaşı oldu... Fakülte yıllarında da yazda çalışırdım, inşaatlarda da, her yerde çalıştım, her işi de yaptım, onu rahatlıkla söylerim, en zor işleri yaptım.  Hiç unutmuyorum, Taşkınköy evlerinin inşaatında çalışırdım ben... Ve o dönem biraz o duygularımızla en ağır iş temel kazan bölümlerdi, ben oraya giderdim, en isyankar onlardı çünkü ve hep işçi sınıfıyla işte beraberiz, onlarla birlikte isyan edilirdi... Hatta onlarla bir ara bir grev de yapıldıydı, çok keyif almıştım. En çok isyan eden onlardı çünkü en ağır işi yapan en isyankar olur... Seçme şansım da olurdu başka tarafa gider misin diye, ben bu tarafı tercih ederdim. İhtisasa başladığında tabii artık yazı kışı kalmıyor, yılda 10-15 gün bir iznin var, o kadar.  Normal ihtisasa başlayan kişiler, diyelim ki ailesinin desteğiyle öğleden sonra, geç saatlere kadar bazan hastanede kalır, çalışma yapardı... Ben üçten dörtten sonra çıktığımda ya gece nöbete giderdim, ya ekstra bir yerlere giderdim ki çalışayım, birkaç kuruş kazanayım çünkü onunla geçineceğim ben... O da gene benim ağırıma giderdi... Yani işte kalıp nerede keyfinle yapmak birşeyi, nerede hep şartların zorlamasıyla... Hatta hiç unutmuyorum, ortasından itibaren ihtisasın hocam, esas bizim kürsü başkanı, beni ameliyatlarına çağırırdı dışarıya ve herkes on takla atardı çağırsın kendisini... Beni çağırırdı ve benim işlerimi aksatırdı, ben bu arada başka bir yerde çalışıyorum, hocaya da diyemezsin ben başka yerde çalışıyorum, mecburen giderdim, herşey karman çorman olurdu... Böyle... Genelde fakülte yıllarımda da büyük oranda yine öğrenci hareketi içinde katkılarımı sürdürdüm, etkin bir şekilde...

 

SORU: Eşin Tijen’le üniversite yıllarında mı tanıştıydın?

GÜLLE: Evet... Tıp Fakültesi’nde ikinci-üçüncü sınıftaydım... O İstanbul Üniversitesi’nde Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde kamu yönetiminde okuyordu.

 

SORU: Tijen neydi hayatında o dönem? Mesela yoldaşın mıydı, sevgilin miydi, “bacı”n mıydı? Kendiliğinden gelişen bir süreç miydi?

GÜLLE: Benim için en önemli kriter, tabii bir hoşlanma olması lazım, sıcak duyguların da olması lazım ama şu da çok önemliydi: kendi hayatından özveride bulunabilen, seninle beraber birşeyleri paylaşabilen ve bunu zorlamasız, isteyerek yapan biri olması yani benim için önemliydi. Nitekim o da bunu severek, isteyerek yapan, özveride bulunabilen, hayatını risklere atabilen birisiydi... Dolayısıyla bu şekilde gelişti ilişkimiz. Zor dönemler oldu evlendikten sonra orada... İstanbul’dayken evlendiydik, üniversiteyi bitirdikten sonra, ihtisasa başlarken... Hatta ilk oğlum Ozan da orada, 1986’da dünyaya geldi. İstanbul Çapa Tıp Fakültesi’nde doğmuştu Ozan... Şunu yaşadık çok: onun ailesi de, benim ailem de uzaktı. Gaziosmanpaşa’da kalırdık, orada Bulgar bir ailecik vardı, o ailecik ana gibi baktılar Tijen’e... Ben gece nöbete gidiyordum, çok zor, sıkıntılı şartlardı...

 

SORU: Oğlun olduğunda ne hissettiydin?

GÜLLE: Oğlum olmasını çok isterdim nedense. Daha sonra düşündüğümde, herhalde birazcık kendi yaşamak istediğimi ve yaşayamadıklarımı aktarmak için miydi, büyük oranda o dürtü vardı diye düşünüyorum...

 

SORU: Ona herşeyi vermeye çalıştın anlamında mı?

GÜLLE: Yani... Adını “Ozan” koymuştum. Mesela müzik benim için çok büyük bir tutkuydu...  Ben yapamamıştım istediklerimi... Yani enteresandır, hiç unutmam, hanım o dönemde ultrasound yapmıştı, kız mı oğlan mı söylemezlerdi bilseler bile... “Sağlıklı olsun” derdim... Ama içimden de “Ya kız olursa, ne yapacağım?” derdim... Oğlumuz oldu...

 

SORU: Ne zaman bitirmiştin ihtisası?

GÜLLE: O dönem ihtisas yapanların hep kızı olurdu. Derlerdi “Niye kızı oluyor herkesin? Çünkü herkes çok yorgun... Ondan dolayı kız oluyor!” Benim oğlum olduğunda “Sen herhalde bir kalleşlik yapan herhalde” diye espri yapmışlardı. İhtisas bitti 1989’da. Hocam kalmamı, devam etmemi isterdi. Bende biraz Kıbrıs milliyetçiliği, bir an önce Kıbrıs’a dönmek lazım düşüncesi vardı, askerlik olayları vardı, girmen lazım... O dönem gene böyle 1989 yılları, görüşmeler başlıyor, birşeyler oluyor...

 

SORU: Vasiliu dönemiydi...

GÜLLE: Hiç unutmam, sen askere giden son enayilerden olabilirsin, gitme derlerdi! Sonuçta o duygularımız ağır bastı, ülkemize dönelim duyguları... Bitirdim, iki ay sonra da askere gittim, o denli ucu ucunaydı...

 

SORU: Askerlik nasıl bir duyguydu?

GÜLLE: Çok olumsuz koşullar vardı... Gerçi benim zor koşullara uyum konusunda bir sıkıntım yoktu. Çok kötü koşullar vardı gerçekten, terlersin edersin, gidip buz gibi suyun altında banyo yapacaksın, bir ranzada yatıyorsun, bir sürü olumsuz şeyler vardı ama ben adapte olduğumu düşünüyorum... Hatta o dönemler bir sınava girilirdi, 200 kişi giderdi, bunlardan 70-80 tanesi yedek subay olurdu, geriye kalan da çavuş olurdu. Ekonomik koşullar da çok sıkıntılıydı ve evliydim ve çocuk vardı. Döndük, Tijen bir süre sonra bir işe başladıydı... Sosyal konutlara girmiştik, hiç unutmuyorum, çok uzun süre ödeyemedik... Sonuçta büyük borçları faiziyle ödedik. Sonuçta mutlaka yedek subay olmam lazımdı, öyle bir stresim de vardı. İlk üçe giren istediği yerde yapardı askerliği... Ben de derdim, iyi hazırlanayım ve bir yerde ufak bir hedef, ama şu stresi de yaşamayayım, yedek subay olayım mı olmayayım mı diye... Orada bir sürü insan, herkes yedek subay olmaya çalışır, herkes birbiriyle yarışır bir yerde... Ve insanlar bütün gün yorucu eğitim, gece de ders çalışacaksın, her hafta sınav var... Tankla ilgili, silahla ilgili, taarruzla ilgili sınava girersin... Çok detay konuları dahi ezbere bilmen lazım. Önceden ezberlemiş insanlar görürdüm böyle... Şunu bulmuştum: “Ne kadar iyi dinlenirsen, o dersleri o kadar iyi öğrenirsin”i farketmiştim... Saat 8-8.30’da yatardım uykuya, herkes bana garip bakardı. Millet 10’a, 12’ye kadar çalışırdı, ertesi gün sabah kalkacaksın, eğitim... İyi uyursan, iyi dinlenirsen, daha kolay öğrenirsin... Tılsımını çözmüştüm ben, gece 8’de yatırdım ve 6.30’da kalkılacaksa ben saat 5’te uyanırdım, gayet dinç olarak. Düşünürdüm, neler gördük biz dün, neleri anlattılar, böyle bir kafamdan geçirirdim. Ertesi gün derste tam konsantrasyon dinlerdim, gece gene en erken ben yatırdım ve sonuçta ikinci olmuştum! Asal Şube’nin orada yedek subay olarak. Amacım bir de klinik açmaktı çünkü bir katkı bulman lazım...

 

SORU: Hastaneye girmeyi denemiş miydin?

GÜLLE: O tabii askerden sonra gündeme gelen bir olay ama denemedim, hiç denemedim... “Sen boşuna hiç uğraşma” dediler, ben de müracaat dahi etmedim. Sonuçta askerlik büyük oranda orada geçti... Sibel Tozakı’nın terminalin orada bir kliniği vardı, bir odacık da bana vermişti... Hiç unutmam, öğle arası olurdu, bir hasta olursa askeri giysilerimle giderdim, değiştirirdim üstümü, bakardım hastaya ve dönerdim...

 

 

SORU: İlk baktığın hastayı hatırlar mısın Kıbrıs’ta?

GÜLLE: Evimin salonunun yarısını bölmüştüm... Gece birileri gelirdi... İlk baktığım hasta gibi özel birşeyi yok ama sonuçta zor koşulları zorlayarak bir yerler yaratmıştım... Evde mesela oturuyorsun, arada böyle formaykadan birşeyle kesilmiş salonun... Bir hasta gelir, o tarafa geçersin, misafirleri salonun öbür tarafında bırakırsın, sen konuşursun, misafirlerin dinler... Yani böyle koşullarda geçti...

 

SORU: Sonra Tamer Öncül’lerle birlikte Dereboyu’nda bir klinik açtıydınız galiba...

GÜLLE:  Askerlik 1991’de bitti, iki yıl zor bir askerliğim oldu, o da Akıncılar’da, tam o Körfez Savaşı döneminde, alarm durumuna geçildi... Bir arkadaş izin almıştı, onun yerine beni yolladılar... İki ay orada terledim, bazı çatışmalar yaşadım çünkü ben hekimim derdim, onlar hayır askersin derdi... Ben hekimim derdim... Olaylar yaşadık... 1991’de bitti, birkaç arkadaşla ortak bir yerde çalışmaya başladık. O dönem hastaneye başvuranlar oldu... Sevdiğim bir insan vardı, bana hep “Özel çalış” derdi... “Girme hastaneye... Hastanenin belki sana avantajları var gibi gelir ama senden birşeyler de götürür” derdi. Ve ben hiç müracaat etmedim hastaneye. Fakat özel çalıştığım halde, o idealimde olan insanlara birşeyler vererek, maddiyatı falan düşünmeden bunu sürdürmeye çalıştım. Çok zor günlerimde dahi bu ilkemi hiç bozmadım. Yani örneğin cebimde ekmek alacak para olmadığı halde, bir hasta geldiğinde hiç para almadan gönderdiğimi çok biliyorum. Çünkü derdim ki bazı kişiler, fakirse veya ne bileyim benim tanıdığım biriyse, köylüyse ben para almayacağım bu kişilerden derdim, veya partiye yakın düşüncede olan bir arkadaş gibi... O koşullarda dahi bunu sürdürdüm yani...

 

SORU: Annen-baban ne hissettiydi hekim olarak döndüğünde? Annenin tepkisi ne oldu?

GÜLLE: Onlar için çok büyük bir olaydı tabii...

 

SORU: Konedra’nın ikinci doktoru... Ailenin ilk doktoru...

GÜLLE: Evet... Ailenin ilk doktoru... Sonra dayımın iki kızı da doktor oldu... Beni tıbbiyeye yönelten dayım, iki kızını da doktor yaptı... Yani hoş bir duyguydu ailem için çünkü çok zor koşullarda olduydu... Sonradan bazıları “Hep şaştık babana, nasıl bu koşullarda çocuk okuttu” demişlerdi. Zor bir işti hakikaten. Annem çok büyük destek çıktı... Babam da sonuçta karar verdi diye, birşeyi kafasına taktı mı, ona göre programlardı herşeyi, dolayısıyla desteğini o da sürdürmüştü...  Ondan sonra yavaş yavaş daha rahat olabilmesi için koşulların, buraya, kendi kliniğimi açtım...

 

SORU: Bu arada Amerika’da eğitime gittin...

GÜLLE: Endoskopik sinüs cerrahisiyle ilgili bir kursa gittim... O dönem benim için gerçekten güzel bir olaydı bu çünkü endoskopik sinüs cerrahisi yeni bir olaydı.

 

SORU: Dikişsiz ameliyat gibi birşeydi galiba...

GÜLLE: Evet, laparaskopik cerrahinin sinüslere uygulanışı... Benim için tabii Amerika’ya gidiş çok ilginç bir olaydı, hakikaten ufkumu çok genişleten bir olay oldu... Yine de sonuçta bir yere kadar Türkiye’de bizim olduğumuz yıllarda, uluslararası konferansların çok fazla olduğu yıllar değildi... Ve hiç unutmuyorum, Amerika’ya gideceğim, bir kongre vardı, arkadaşlar, hocalar falan vardı... Nereye gideyim, nereyi seçeyim diye düşünüyordum. “Josef Krespy var” dediler, “Onun yanına git... Krespy de buradadır” dediler. Yahudi asıllı bir profesördü, endoskopik sinüs cerrahisinde dünya çapında, en önemli isimlerden bir tanesi... Orada tanıştık onunla ve “Gel yanıma, yardımcı olurum sana” demişti bana... Genelde, Fulbright’ta kendileri seçerler gideceğin yeri kısa dönem burslarında, ben doğrudan yeri, adresi vermiştim, onlar bağlantıya geçtiler, o da, önceden konuşulduğu ve uygun gördüğü için kabul etti ve New York’a gitmiştim...

 

SORU: New York’ta ne hissettiydin? Çünkü orası bambaşka bir dünya...

GÜLLE: Kesinlikle!  Nasıl ki Türkiye’ye gittiğinde çok farklı bir ortam hissediyorsun, Türkiye’den sonra orası da çok farklı bir ortam... Tam Manhattan’da, 26ncı katta bir yerde kalıyordum... Yani olağanüstü bir duyguydu... Dünya çapında birisinin yanında bir kursa katıldım... Orada çeşitli başka kurslar da düzenlemişlerdi... Gerçekten mesleğimde önemli bir kilometre taşı oldu bu kurs...

 

SORU: Burada da çünkü uygulama yapmıştın...

GÜLLE: Evet, sonrasında da burada da uygulayabildim...

 

SORU: Ve bir de Tabipler Birliği süreçlerin var. İşte soldan gelip de mutlaka örgütlenmenin gereği olarak diyeyim, gelir gelmez galiba Tabipler Birliği’ne girmiştin, yönetim kurulunda uzun yıllar bulunmuştun...

GÜLLE: 1991’de bitti askerlik, çok enteresandır, hemen ilk iş olarak Tabipler Birliği’ne üye oldum ve Lefkoşa bölgesinde hekimler ne yapıyor, ne ediyor? Bu konuda Lefkoşa Hekimler Derneği’ni kurduk...

 

SORU: Serbest Çalışan Hekimler’de de çalışmıştın...

GÜLLE: Evet, orada da çalıştım... Ama Mağusa’nın Hekimler Birliği vardı, Lefkoşa’nın yoktu. Lefkoşa Hekimler ve Diş Hekimleri Dayanışma Derneği’ni kurduk, onun başkanıydım. Fakat sonra baktım ki Lefkoşa merkez olduğu için, belki periferde, Mağusa’da, Girne’de bu dayanışma derneklerinin anlamı var fakat Lefkoşa’da Tabipler Birliği olduğu için onun fazla bir anlamı yok... Dolayısıyla 1992 yılında hemen Tabipler Birliği yönetim kuruluna girdim ve aşağı yukarı her dönem, bir dönem hariç ki o dönem de Serbest Çalışan Hekimler’deydim, her dönem içerisinde oldum. Bana keyif verir çünkü hekimlik sorunlarını, sağlık sorunlarını yaşıyorduk, bunu şekillendirmeye çalışmak güzel bir olay. O dönemler tabii Mustafa Hami ilk kez Tabipler Birliği Başkanlığı’nı kazanmıştı, ben de aday olduğumda yönetim kuruluna ve farklı bir çizgi başlatmıştık... Yeniden yapılanma... Yani anlayış olarak, Tabipler Birliği binasındaki sekreteryasından hep bu çalışmalar devam etti... Bir arsa alındı, bir bina yapılması projesi o dönemler başladı... Devam etti... Ta ki 2000 yılına kadar... 2000 yılında ben Tabipler Birliği Başkanlığı’na aday oldum... Sonuçta seçildim iki yıllığına, o dönemde belli bir yere kadar gelmişti bina. Tabii ki çok iyi çalışan arkadaşlar vardı yönetim kurulunda, hızla Tabipler Birliği binasını, ne pahasına olursa olsun bitirmeye çalıştık. Onu bitirdik. Restorant olarak düşünülen bir katı vardı, dedik ki restoranta ihtiyacımız yok bizim, konferans salonuna ihtiyacımız var. Ve bir proje verdik UNOPS’a, onlar destek oldular bize... Çok kaliteli, gerçekten simultane çevirisiyle, endovizyon sistemiyle en iyi konferans salonlarından bir tanesini gerçekleştirdik. Binayı bitirdik 2002 yılında... Bina bitmişti, konferans salonu tam tamamlanmamıştı, bir dönem daha aday oldum... Bitirilmesini istiyordum olayların, yine ikinci dönem seçildim... Diyebilirim ki büyük oranda bina bitti, konferans salonu bitti, bazı başka projeler var ama yani büyük oranda toparlanma oldu...

 

SORU: Bu arada hem Tabipler Birliği başkanıydın, hem hastalarını kabul ediyordun, hem de politikadaydın...

GÜLLE: Örneğin önemli bir dönemeç, 1998 yılında partimiz kötü bir seçim sonucu yaşamıştı ve zor bir dönemdi çünkü herkesin eleştirdiği bir dönemdi çünkü çeşitli sıkıntılar olmuştu CTP-DP döneminde, o ikibuçuk yıllık hükümette... Ve bazı genç arkadaşlar olarak görev almak gerektiği düşüncesine varmıştık. Ve ben 1998 yılında Merkez Yönetim Kurulu’na girdim, bir dönem eğitim sekreteri oldum, yani 2000 yılına kadar oradaydım. Tabipler Birliği Başkanlığı’na aday olduğumda MYK üyesiydim. Zor bir seçimdi... Çünkü şimdiye kadar hiçbir CTP’li Tabipler Birliği Başkanı olmamıştı... Yani sağlık camiasında CTP’lilere karşı belli bir şey vardı, serbest çalışanlarda etkindik ama Tabipler Birliği içinde böyle birşey olmamıştı... O dönem ben tabii CTP Merkez Yönetim Kurulu üyesi biri olarak aday olmuştum...

 

SORU: Sonra ayrılmıştın MYK üyeliğinden...

GÜLLE: Ayrılmıştım, Parti Meclisi üyeliğim devam etmişti. Sonra ilk genel kurulda tekrar aday olmamıştım... Tabipler Birliği Başkanı olarak, o halde tekrar başvurmak ters anlaşılabilir diye düşünmüştüm. Çünkü zor bir seçim yaşanmıştı... Şunu söylemiştim ben: küçük politik hesaplara takılmadan, hekimlik camiasının yararına olacak bir şekilde güncel politikaya veya particilik anlayışına takılmadan götürme kararı almıştım. Dolayısıyla başkan olduktan sonraki genel kurulda parti meclisine aday olmadım... Daha sonra malum bildiğimiz süreçler, yavaş yavaş bir toparlanma dönemi oldu... CTP’de Eğitim Sekreterliği döneminde, gençlerle birlikte birşeyler yapmaya çalıştım. Yani o zor dönemin içerisinde işte gençlerle bazı aktiviteleri gerçekleştirmeye çalıştık... Sıkıntılı bir dönemdi, zor bir dönemdi çünkü bir mağlubiyet alındığı bir dönemdi 98’de...

 

SORU: Milletvekilliği adaylığını hastaların mı yakıştırmıştı sana, partililerin mi yakıştırmıştı?

GÜLLE: Tabii Tabipler Birliği içindeyken Annan Planı’nın gündeme gelmesiyle o toplumsal gerilimler de olmaya başladı. Tabipler Birliği olarak biz de sağlık camiasında bir toparlayıcı rol üstlenmeye çalıştık. Sendikalar, sivil toplum örgütleri olarak tavırlarımızı koyduk... Bir yerde Ortak Vizyon Eylem Komitesi’ndeydim ben de... Dolayısıyla bir yerde bu sürecin yakınen içindeydik. Yani bu mitingler düzenlenirken, organizasyonlar yapılırken bunun içindeydik...

 

SORU: Hatta bir mitingte konuştuydun...

GÜLLE: Evet... Ocak mitinginde... Öyle bir durum oldu ki, sonuçta bazı sorumluluklarını üstlenmiş insanlar olarak, bunu daha da ileriye götürmek gerekir bilinci konuşulmaya başlandı ve tabii mesleki yönden bir sıkıntıydı benim için... Her dönem belli çalışmaların içindeydim ama bu daha farklıydı... Bir yerde kendimce bir katkım olabileceğini düşünüyorum, çevremle, potansiyelimle... Onun dışında herkesin elinden gelen herşeyi yapması gerektiğini düşündüğüm bir dönemdi. Dolayısıyla ben genel karakterim olarak da, birşeyler yapabildiğimi hissedersem durabilen bir insan değilim, mutlaka o sorumluluğu hisseden bir insanım ve gereklerini yerine getirmeye çalışırım... Sonuçta farklı bir misyon da üstlenmek gerektiğine inanırım. Örneğin sağlık örgütlerinde neler yaşadık? Bir Tabiler Birliği yasamız vardı, neler çektik bu çıkana kadar... Olağanüstü genel kurul, tartışmalar, çeşitli olaylar... Hiçbir mali yanı olmadığı halde, bu hükümet bunu çıkarmadı. Yine Sağlık Yasası’nda yıllarca konuşulan birşeyler vardı, adım atılamıyordu.

 

SORU: Ama ortam “Çözüm ve Avrupa Birliği”ydi..

GÜLLE: Herşey bir bütündü... Sonuçta bir yerde, şu noktaya geliyorsun: çözüm olmayınca birşeylerin de olması mümkün olmayacak... Dolayısıyla bir yerde o misyonu da kendinde görüyorsun, sağlıkla ilgili etki ve katkı koyabileceğimize ama onun ötesinde çözüme de aynı şekilde katkı koyabileceğimize düşündüm... Bu anlamda aday oldum...

 

SORU: Nasıl bir ülkede yaşamak isterdin? Veya şöyle sorayım: sana bakınmaya gelen hasta çocukların nasıl bir ülkede yaşamasını isterdin?  Tam yüreğinden geçen nedir? Böyle iki bölgeli iki toplumlu falan filan anlamında değil de, düşlerindeki Kıbrıs nedir? Resmi tanımlamanın, solun da “resmi” tanımlamasının dışındaki Kıbrıs’ı soruyorum...

GÜLLE: Önce mesleki boyutuyla bakarsam, ben hastalarla olan para ilişkisinden hep rahatsız oldum. En çok istediğim birşey, öyle yapı ve düzen olsun ki hasta sana sormasın “Nedir borcumuz? Ne vereceğiz?” diye... Cebinden para çıkarmasın... O, sosyal güvenlik şemsiyesi içinde hallolsun... Yani hasta, hekime gelirken “Cebimde para var mı, ne kadardır? Gitse miydim, gitmese miydim?” diye düşünmesin. Veya bazan telefon açar birileri mesela, hissederim ben, durumu iyi değildir, gelemez... Gelse de ben zaten yardımcı oluyorum ama telefondan yardımcı olmaya çalışırsın... Diğer taraftan hastayı görmeden birşeyler önerme durumunda kalıyorsun.

 

SORU: Seni sevdiler ve seçtiler.. Çünkü belki samimiyetini hissettiler...

GÜLLE: Hakikaten öyle olmaya çalıştım. Ben zaman zaman düşünüp değerlendirdiğimde, çok zor koşullardan geldiğimi düşünüyorum. Çok sıkıntılı koşullardan geldim, her zaman ekonomik sıkıntıların bir üst boyutta olduğu koşullardan geldiğimi düşünüyorum. Ve hep şunu düşündüm: bir sürü insan vardır ki bu fırsat eşitsizlikleri yüzünden istediğini yapamaz, yaratıcılığını ortaya koyamaz. Dolayısıyla benim için belki bu kafamdaki olaylarda bu ezilen insanların, daha az ezilmesi... Bunu kendim yaşadığım için söylüyorum. İnsanların daha az ezilmesi, bu tür olayları yaşamamasını düşlerim. Birisi otostop yaptığında beni çok etkiler, benim ailemin hiç arabası olmadı örneğin... Ben üniversite yıllarında Kıbrıs’a gelirdim, Lefkoşa’da bazı çalışmalar vardı ve hiç unutmam bir dönem ben babama “Hastanede kursa giderim” demiştim, halbuki hergün Lefkoşa’da gençlikle ilgili çalışmalar vardı, ben oraya giderdim. Çoğunlukla dönerken vasıta bulamazdım, otobüsü kaçırırdım ve otostopla dönerdim... Çok etkiler beni... Yani birşeyleri yaparken hep en zor koşullard yaparsın... Bir vardır ki birşeyleri yaparsın, daha rahat koşullarda yaparsın, daha insani koşullarda.. Bir de zor koşullarda. Düşündüğümde ben, ezilen insanın daha az ezilmesi ve fırsat eşitliğinin daha fazla tanınması, benim için çok anlamlıdır bu. Politik olmasa da bu, bu boyutu benim için çok önemlidir olayın... Başarılıysan hakkını alabilmen, herkesin hakkını alabilmesi benim için çok anlamlıdır çünkü bazı koşullarda, bazı şeyleri hep kendim zorlayarak elde etmeye çalıştım, bunların olmamasını çok isterim.

Tabii ki barış olsun istiyorum adada... Bu konuda şunu düşünüyorum: Kıbrıslı Türklerde özellikle şöyle bir duygu var, en sevmediğim olaylardan biridir – işte “Biz Türkler yapamayız, başaramayız” duygusu... Bizler de başarabiliriz, bizler de bu adada etkin, azınlık olmayan ama çözüm olduktan sonra da güçlü bir yapıya ulaşabiliriz. Bu, benim için çok önemlidir. En üzüldüğüm şeydir, “Bizim insanımız yapmaz bunu” gibi... Halbuki bizim insanımıza bu yanlış yönlendirme verilmiştir, amaç onları yönetmek için, istedikleri gibi idare etmek için. Nasıl ki çocuğuna sen “Başaramazsın, sen başarısızsın” dediğinde, o insan bocalar, toplumumuz da yıllarca bu duygulara itilmiştir. Benim görmek istediğim olay, yalnızca Kıbrıs’ta barış değil... Kıbrıs’ta barış, ancak Kıbrıs Türk toplumunun da, en az Rumlar kadar ticarette, turizmde, sosyal yaşamda, sağlıkta, eğitimde  başarılı ve etkin olduğunu görmek istiyorum... Bunun ortaya çıkmasını ve bu yeteneklerin olduğunun görülmesini isterim...Sadece çözüm ve barış değil, sonrasında buna ulaşmak da benim hedefimdir... Her insanın belli bir misyonu olduğuna inanırım yaşamda. O misyon doğrultusunda hareket etmesi gerektiğine inanırım. Bu adımları atarken de, insanın beyninin, kafasının, mantığının sesini değil, yüreğinin sesini dinlemesine inanırım. Buna çok önem veririm. Bazı durumlarda, bazı konularda karar verirken, hep buna uydum. Örneğin 1998 yılında MYK’ya girdiğimde, ilk kez haftanın belli bir günü tamamen çalışmayacaksın, o gün MYK vardır... Hayatında bir anda işinle ilgili önemli sorunlar ve sarsıntılar olmaya başladı. Bu seni doğrudan etkiler, hastaların seni bulamaz vs. gibi... Ama “Bu dönemde partiye sahip çıkılması gerekiyor” derdim çünkü seçim mağlubuyduk ve birilerinin sahip çıkması gerekirdi, yeni birilerine gereksinim vardı, buna inanmıştım. Mantığım “Hayır, senin işinden dolayı böyle birşeye gitmemen lazım” derdi... Ama yüreğim derdi ki “Evet, bunun yapılması lazım!” O doğrultuyu tercih ettim. Yaşamımın belli dönemlerinde bu oldu ve hep buna uymaya çalışıyorum... İyi mi yapıyorum, kötü mü yapıyorum bilmem ama sonuçta insanın misyonuyla ilgili sesleri, mesajları yüreği söyler kendisine... Beyin, daha farklı şekillendirebilir, daha farklı düşünebilir. Ben bunun ön planda olması gerektiğini düşünüyorum.

 

(*) Bu röportaj dizisi 30-31 Aralık 2003 ve 2-3 Ocak 2004 tarihlerinde Yenidüzen gazetesinde yayımlandı, Hamamböcüleri’ndeki okurlarımla da paylaşıyorum...

 

 

 

 

copyleft (c) 2001-03 hamamboculeri.org