Yeraltı Notları, 6 Ocak 2004

Sevgül Uludağ

 

“Bu seçimde de Türkiyelilik seçim malzemesi yapıldı”

*** Sendikacı Bayram Karaman sendikal mücadelesini, karşılaştığı baskıları, Kıbrıs’ta yaşanan ayırımcılığı ve düşlerindeki Kı

İNSAN YÜREĞİNİN HARİTASI (4*)

 

***  Sendikacı Bayram Karaman sendikal mücadelesini, karşılaştığı baskıları, Kıbrıs’ta yaşanan ayırımcılığı ve düşlerindeki Kıbrıs’ı anlatıyor:

 

“Bu seçimde de Türkiyelilik seçim malzemesi yapıldı”

 

***  “Bu ülkeyi yönetenler, bunca yıldır yönetenler, bu insanların yerli olmasına izin vermedi. Bu seçimde de Türkiyelilik seçim malzemesi yapıldı. Ben o arkadaşlarıma, Türkiye kökenlilere, gittiğim her yerde söyledim: Reddedin bunu... Türkiyeliliğin seçim malzemesi yapılmasını reddedin... Eğer bu ülkedeyseniz, bu ülkede yaşıyorsanız, doğduğunuz yerin önemi yoktur. Burada yaşıyoruz. Buradaki insanlarla ayrılmak yerine omuz omuza dayanışmanın zamanıdır çünkü ancak böyle olur. Mesela şimdi sizi çok seviyor görünüyorlar, Türkiyeliler kaybedecek diyorlar, neyinizi kaybedeceksiniz? Size Birleşmiş Milletler’in verdiği, bütün dünyanın kabul ettiği vatandaşlık hakkını kaybedeceksiniz...”

 

***  “İnsanları doğduğu yere göre değerlendirme düşüncesi bu ülkede yaygın biçimde kullanıldı. Bu son seçimlerde de sağ partiler, Kıbrıs’ta anlaşmayı istemeyen partiler kullandı bunu. Büyük ölçüde başarılı da oldular diyelim. Ama bunu ortadan kaldırmamız gerekiyor. Öncelikle de Türkiye’de doğmuş insanlar çaba göstermeli bunun ortadan kalkmasına. Gene söylüyorum: ayrımız gayrımız olmamalı, omuz omuza dayanışmamız gerekiyor çünkü birlikte yaşamamız, daha iyi yaşamamız, bu dayanışmaya bağlıdır

 

 

14 Aralık seçimlerinde CTP’den milletvekili seçilen sendikacı Bayram Karaman’la Van gölü kıyısında geçen çocukluk günlerini, başka bir coğrafyadan Kıbrıs’a gelişini, Kıbrıs’taki toplumsal yaşama katılışını, seçimlerle ilgili düşüncelerini konuştuk...

 

Onunla söyleşimiz şöyle:

 

SORU: Bayram bey, biz sizi bir sendikacı olarak turizm sektöründe tanıdık ama oralara gelmeden birazcık geçmişinize uzanalım... Nerede doğmuştunuz, çocukluğunuz nasıl geçti? Nasıl bir ailede büyüdünüz? Gençliğinizde neler yaptınız? Biraz bunlardan başlayalım... Nerede doğduydunuz?

KARAMAN: Ben Tatvan’da doğdum... Bitlis yakınında... Doğu Anadolu’da, Van gölünün kıyısında, arkası dağ, önü göl... Dünyanın en güzel mavisi... Öyle bir göl... Onun kıyısında bir kasabada doğdum.

 

SORU: Büyük bir kasaba mıydı?

KARAMAN: Doğu’nun en güzel, en kalabalık kasabalarından biriydi. Moderndi... Çok ileri düşünceleri insanların yaşadığı bir bölgeydi ama aslen annem-babam, Rize İkizdere’den oraya yerleşmiş...

 

SORU: Karadenizli’ydiniz yani... Niçin yerleştiydiler oraya?

KARAMAN: İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Türkiye de bir alt-üstlük yaşıyordu, oraya gelip yerleştirildiler, devlet tarafından yerleştirildiler. Daha önce Tatvan, bölge olarak kervanların konakladığı bir bölgeydi.

 

SORU: Oradan nereye gidilirdi?

KARAMAN: Anadolu’nun içinden gelen kervanlar diyelim ki Van, İran oralara giderlerdi... Ya da o taraflardan gelenler Anadolu’nun içlerine giderlerdi.

 

SORU: Belki konak yeri olduğu için moderndi ve daha ileri fikirliydi...

KARAMAN: Evet... Ama Tatvan’ı ilk bizimkiler kurmuş 40’lı yıllarda... İlk belediye reisi oranın benim dedemdi... Aile olarak geniş bir aileydi... Dedemin adı Mahmut Karaman’dı... İlk belediye reisiydi... Gün geçtikçe tabii gelişti, geliştikçe civar köylerden,  civar yerlerden insanlar oraya gelmeye başladı dolayısıyla çoğunluk, Karadeniz, Rize’den yerleşenlerden çok civar köylerden gelenler oldu. Ondan sonra zaten Demokrat Parti kuruldu Cumhuriyet Halk Partisi’ne alternatif... Ve Demokrat Parti, CHP’li sayılan bizimkilere karşı civar köylerden gelip yerleşenleri desteklemeye başladı. Civar köylerden gelenler biraz tutucu bir kesimdi. Din, en ön plandaydı ve tabii etnik köken de, DP döneminde pompalandı, din pompalandı... Ciddi tartışmalar da yaşandı. Biz o dönemde Tatvan’da doğduk...

 

SORU: Hangi yıl?

KARAMAN: 1950 yılında doğdum. İlkokula orada gittim, ortaokula orada gittim, liseyi orada bitirdim ve çok iyi arkadaşlarım vardı. Birlikte, hiçbir sorunumuz olmadı büyürken... Kürt kökenli arkadaşlarımla beraber çok iyi günlerimiz oldu, çok büyük mücadelelerimiz oldu. Zaten o dönemden bu yana emeğiyle geçinen, yoksul, sömürüldüğünü gördüğümüz insanlarla beraber hep mücadele içinde olduk, okulda da. Örneğin ortaokulda ve lisedeyken çok yaşadık bunu... Memur olarak gelip orada yaşayanlar ciddi gelir sahibiydiler, yaşam düzeyleri, orada yaşayan halktan çok daha yüksekti... Mesela Tatvan’da çok ciddi kar yağar, kış  çok uzun sürer...

 

SORU: Anneniz babanız ne iş yapardı?

KARAMAN: Çiftçiydiler... Yazın eker biçer, kışın yerdik...

 

SORU: Ne yetiştirirlerdi?

KARAMAN: Bir evin ihtiyacı olabilecek herşeyi yetiştirirlerdi.. Dışarıdan o dönemlerde, ben çocukken hatırlıyorum, sadece sanayi ürünü olarak giyim-kuşam, ayakkabı, çay ve şeker alınırdı. Diğer herşeyi orada kendimiz üretirdik, kendimiz yetiştirir, tüketirdik...

 

SORU: Uzun kış dediğiniz kaç ay sürerdi kış?

KARAMAN: Yedi ay sürerdi... Yedi ay insanlar hayvancılıkla uğraşırlardı, dışarı satma amacıyla değil, kendilerinin tüketecekleri ihtiyaçları karşılamak amacıyla yetiştirirlerdi...  Sebzeler mesela ekilir ve kurutulurdu, o zaman buzdolabı falan yoktu. Elektrik de çok sonra geldi zaten.

 

SORU: Ne tür yemekler yapılırdı mesela sizin çocukluğunuzda evde, hatırlıyor musunuz?

KARAMAN: Mesela bir yemek ismi var aklımda, Macar yemeği olduğunu çok sonra öğrendim. Mamalika dedikleri bir yemek türü vardı. Mısır unuyla yapılan birşeydi. Onun sonradan ben, Macar yemeği olduğunu öğrendim.. Kara lahana pişirilirdi, fasulye... Yoksul insanın pişerebileceği yemekler. O günlerde tükettiğimiz et, süt, yumurtayı bugün zenginler tüketemiyor ama o günlerde biz ürettiğimiz için tüketebiliyorduk.

 

SORU: Göl kıyısında mı geçerdi çocukluğunuz? Okuldan sonra gidip çalışır mıydınız? Neler yapardınız mesela?

KARAMAN: İş bulmak zordu tabii. Biz Van Gölü’nden çıkmazdık. Van Gölü’nde çok güzel balıklar vardı, halen daha o kadar lezzetli balık bulamazsın, belki o günün şeyidir ama...

 

SORU: Neydi o balıklar?

KARAMAN: Aynalı sazan dediğimiz bir tür... Van Gölü’nde yetişiyor yalnız. Ve Van Gölü’nün suyu çok farklı – sodalı, tuzlu... Örneğin mesela şimdi hamamlar var, giderler ve keselenirler ve kirler çıkar ya... Van Gölü’nde suya girdiğinizde elinizi sürdüğünüzde vücudunuza, keseleniyormuş gibi o kirler çıkardı... İki gün üç gün saçlarınızı yıkamazsanız, sapsarı olurdu saçlarınız... Suyun etkisiyle. Hep  orada kaldık. İş bulmak zordu. Okul döneminde bir süre, ortaokul ve lise çağında yaz tatillerinde, orada feribot için bir havuz yapıldı, onun inşaatında çalıştım iki dönem. Sonra İran hududunda demiryolu bağlantısı bittiğinde, Kotur deresi dediğimiz tam sınır, Türkiye sınırı ile İran sınırı tam orada... Bir su akıyordu orada, hatırlıyorum orada İran askerleri vardı, Şah dönemiydi... Bıyıklı, üniformalı ama oradaki askerler bizdekinden daha farklıydı... Bizimkiler tütün falan verirdi onlara, onlar da çakmak, daha değişik eşyalar getirirdi, değiş-tokuş yaparlardı. Çocukluğumuz çok zor koşullarda geçti, gerçekten büyük sıkıntılar çektik. Örneğin gislaved ayakkabılar vardı lastik, aslında siyah lastik olur ya... O karda kışta buz gibi donardık, onları giyer okula giderdik. Ama demin dediğim, bahsettiğim gibi, orada memur olanların veya asker ailelerinin her türlü imkanları vardı.

 

SORU: Sınıf farkı vardı...

KARAMAN: Onları okulun kapısına kadar getirirdi otobüsler ama ben o ayakkabılarla beş kilometre yürürdüm, ayaklarım donardı. O dönemde bile isyan vardı bu haksızlığa, bu adaletsizliğe... Çünkü biz donarken, ısınmak için epey zaman geçsin beklerken, onlar gayet rahat gelip gidiyorlardı... O zamandan bizim yaşam felsefemiz belirlendi diye düşünüyorum...

 

SORU: Sınıfsal bilinci öyle yaşayarak elde ettiniz. Peki lisedeyken neydi düşleriniz? Ne olmak isterdiniz? Orada mı kalmak isterdiniz, başka bir yere mi gitmek isterdiniz?

KARAMAN: Tabii ki başka yere gitmeyi düşlerdim... Çünkü orada yaşamak gerçekten çok kolay değil. Zor bir yaşamdı. Dünyaya kapalıydı. Okulda iyiydi durumum, liseyi ben üçüncülükle bitirdim. O dönemde birinci, ikinci ve üçüncü gelenlere Erzurum Atatürk Üniversitesi’nde kontenjanlar veriliyordu ama buna rağmen oraya gitmedim. Okuyacak para yoktu, dokuz kardeşiz... Ve orada dokuzumuz da iş bulamadık hiç.  Devlet bize iş vermedi. İş bulamadık... Bugün yaşanan partizanlıklar orada da vardı. CHP’li oldun mu, nasıl burada CTP’li oldun mu uzun süre iş vermediler, orada da öyle oldu... İş vermiyorlardı. İstanbul’da belki iş buluruz diye İstanbul’a gittik. Orada öğrenci hareketlerinin içindeydik... Okulda okuyamadık, öyle kaldı...

 

SORU: Girdi miydiniz bir okula?

KARAMAN: Fikirtepe Eğitim Enstitüsü’nü kazandım, tabii oraya girmek mümkün değildi. Zaten o sene kürsünün altına bir bomba koydular, bir öğretim görevlisini öldürdüydü o zaman faşist kesim dediğimiz kesim. Faşist kesimin palazlandığı, devletin onları çok yoğun biçimde desteklediği bir dönemdi bizim İstanbul’a gittiğimiz dönem. İstanbul’da Bitlis Öğrenci Yurdu’nda kaldım... 1971-72’ydi, 73- 74- 75... Bunun içinde Edirne’de Bulgar hududunda askerlik yaptım... Ve 76’da da Kıbrıs’a geldim...

 

SORU: O güne kadar nasıl bir imaj vardı sizde Kıbrıs’la ilgili?

KARAMAN: Kıbrıs’la ilgili şimdi evli olduğum eşimle mektuplaşıyorduk.

 

SORU: Onunla nasıl tanışmıştınız?

KARAMAN: Kardeşim burada barış harekatına katılmıştı, burada kaldı... Adı Mustafa Karaman’dı. Onun sayesinde tanıştık, sonra askerdeyken mektuplaşıyorduk. Ondan şunu hatırlıyorum: Denktaş beye destek verilmemesi gerektiğini, onların sağı temsil ettiğini, hatta şöyle birşeyi yazdığımı hatırlıyorum: düzeni savunmakla vatanı savunmak aynı şey değil... Türkiye’de de öyleydi... Türkiye’de örneğin bütün gençlik o dönemde biz gerçekten bağımsız Türkiye istedik ve hiç insan öldürmeyenleri astılar, gerçekten bağımsızlık istedi diye... Yani o gün farklı söyleyenler bugün tam tersini yapabiliyorlar ama yaptıkları tek şey var, o günden bugüne bana göre hiçbirşey değişmedi... Düzeni savunuyorlar ama bunu tam tersine çevirip sanki vatanı savunuyorlarmış gibi insanları kandırıyorlar. Eşimin adı Türkan... Onunla mektuplaşırdık. Sonra buraya geldim 76’da, görüştük, birkaç ayın içinde de evlendik... Geri dönmek için gelmiştim... İstanbul’da çünkü iyi bir meslek edinmiştim nikel kaplama üstüne, iyiydi, çok az insan yapıyordu bu işi, ben de iyi biliyordum o işi... Aranan biriydim yani...

 

SORU: Nedir yani nikel kaplama?

KARAMAN: Normal metal üstüne nikel kaplanıyor, krom kaplanıyor. Diyelim ki araba tamponu üstüne yapılıyor... O işi yapıyordum. Geri gitmek için geldim ama burada birşey dikkatimi çekti: burada yaşamak daha kolaydı... Ve insanların kültür düzeyi daha yüksek. En azından konuştuklarını, anlattıklarını dinleyen ve anlayan bir insan topluluğu gördüm. İnsanlar Türkiye’deki gibi farklı düşünüyor diye birbirleriyle yumruklaşmıyordu, birbirini öldürmüyordu, mahalleler ayrı değildi.  Ve daha çok da hoşuma giden, “UBP’liyim” demeye utanıyordu insanlar. Benim geldiğim yıllarda “Sağcıyım” demeye utanıyordu insanlar, sol çünkü insan sevgisiyle dolu birşeydi. Hoşuma gitti ve vazgeçtim geri gitmekten... Önce bir yıl kadar kayınpederimin yanında Minareliköy’de kaldım, kendisinin yan tarafta küçük bir yere geçebileceğini, evi bana verebileceğini söyledi, kabul etmedik. Çatalköy’e yerleştim. O gün bugündür artık Çatalköy’de yaşıyorum. İlk eve girdiğimde yarım inşaattı oturduğum ev. Pencerelerine battaniya sardık, kontrplak çaktık... Ve çocuğum oldu işte bir yıl sonra, adı Devrim... 1977’ydi.

 

SORU: Burada iş bulabildimiydiniz?

KARAMAN: Epey işsiz gezdim, sonra Dome Otel’e kasiyer olarak girdim. Buradaki hayatım da orada şekillendi. Çatalköy’de bir kahvede otururken, ilk yerleştiğim günlerde bir tartışma oluyordu... Tanımadığım arkadaşlar tartışıyorlardı, orada ben de fikrimi söyledim ve Bayram Çelik’ti bir tanesi onların... O yorumum hoşuna gitti herhalde ki, “Hoşgeldin arkadaş” falan dedi, sarıldı kucakladı... Ondan sonra da işte bir süre sonra CTP’ye üye oldum 1977’de. CTP’nin Çatalköy Örgüt Sekreterliği’ni yaptım. Aynı zamanda Dome Otel’de 1979’da da işyeri temsilcisi oldum... O zaman KOLEY-SEN’di sendika, KOLEY-SEN, TÜRK-SEN’e bağlıydı, TÜRK-SEN’in başkanı Necati Taşkın’dı, UBP tek başına hükümetti... KOLEY-SEN’in başkanı da Hüseyin Curcioğlu’ydu... Bir kongre sonra işlerin iyi gitmediğini, aslında çalışanların işte ahbap-çavuş ilişkileri içinde çalışan haklarının peşkeş çekildiğini gördük işverene... Salamis, Mare Monte, Dorona’daki arkadaşlarla kontak kurduk...

 

SORU: Bu aslında ilk sendikal deneyiminiz miydi?

KARAMAN: Türkiye’de öğrenci hareketleri içindeyken, sendikal mücadelelerde de bulunduyduk. Çalışmıyorduk ama öğrenciler olarak sendikalara destek veriyorduk. Burada da toplum sendikal hareketi doğru dürüst bilmiyordu. Sendikacı olarak, sendikacılık yapan güneyden buraya gelen, üslerde sendikacılık yapan burada da yapıyordu, çalışanların haklarını da istiyorlardı ama daha çok siyasal amaç taşıyan birşeydi. Yani kendilerine taraftar toplamak, örneğin Ulusal Birlik Partisi’ne yakınlaştırmak hesabı vardı. O mücadelelerin içinde sendikanın Genel Sekreteri oldum. Bir dönem sonra seçilemedim, daha doğrusu en son eşit oy aldık, ben de vazgeçtim. Ondan sonra UBP gene tek başına hükümetti, Hüseyin Curcioğlu da UBP’den milletvekiliydi... 1985 yılında Hüseyin Curcioğlu’nu sendika başkanlığından aldık, o zamanki adı Koley-Sen olan sendikanın başkanı oldum. O günden bu yana da bu işi sürdürüyoruz... O zaman KOLEY-SEN’di, şimdi biliyorsunuz TES oldu, yani Turizm Emekçileri Sendikası...

 

SORU: Sizin farklı bazı özellikleriniz vardı, diğer sendikacılardan. Diyelim ki işte CTP üyesiydiniz, Çatalköy örgütünde çalışıyordunuz, Türkiye’den geldiydiniz ve UBP’nin iktidar olduğu bir dönemde sendikacılık yapmaya çalışıyordunuz. Ne tür baskılar veya tehditler geliyordu size bu dönem? Neler yaşadınız?

KARAMAN: Sendika başkanlığına talip olduğumda en yakın arkadaşlarımız bile, “Bu iş olur mu?” endişesi taşıyorlardı.  Sendika başkanlığına aday olmadan önce, ondan bahsedersek biraz, çok yoğun baskılar yaşadım. İşten atılma tehditleri oldu... Arkadaşlarıma baskılar yapıldı, evlerinden insanlar minibüslerle getirildi, “Bayram Karaman’a uymayın” gibi tehditlerle karşılaştılar. Örneğin 150 işçinin içinden 11 işçinin ‘Biz Bayram’la beraberiz’ dediğini biliyorum. Ve hatta işyeri temsilcim, “Evet siz ne derseniz o olsun, işverenin dediğini kabul ederim” dediği dönemler yaşadık. Ama ben onlara birşey söylüyordum: “Ekmek kıymetlidir, dilenerek yemeyeceğiz. Özgürce, mücadele ederek, hak ederek ekmeğimizi yiyeceğiz. Benim burada hiç kimsem yok” diyordum ben işçilere toplantılarda... “Tanıdığım yok, torpilim yok, beni hiç kimse korumaz belki ve bir yaşında çocuğum var. Sizin hiç değilse aileniz buradadır, size destek de çıkabilirler, muhtemelen milletvekili, bakan akrabalarınız olabilir... Ama ben bu cesareti gösteriyorsam, mücadele etmemiz gerektiğini söylüyorsam ve korkmuyorsam, sizin de korkmamanız gerekir çünkü korku gerçi insani bir duygudur belki...”

 

SORU: Ama insanı felç eder!

KARAMAN: Korku herşeyimizi alır götürür! Çünkü çok zor koşullarda çalışılır turizmde. Gece yok, gündüz yok, bayram yok, seyran yok... Herkesin dinlendiği ve eğlendiği zamanda çalışmak zorundasınız. Hiçbir sosyal hayatınız yok. Komşuluk ilişkileriniz bile ortadan kalkar... Dolayısıyla bir fabrika işçisi değil belki turizm işçisi ama gerçekten çok zordur bu sektörde çalışmak... Ve genç insanlardı o insanlar. Bütün bu kavgaları yaptık, çeşitli telkinler yapıldı... Örneğin bir toplu sözleşme döneminde bana izin versinler, Antalya’ya tatile göndersinler, bunu otel karşılar gibi teklifler de oldu... Terfi teklifleri de oldu... Kasiyerdim, işte “Ambar emini yapalım seni... Sürekli gündüz çalışırsın, Cumartesi-Pazar tatil, hem şef de oluyorsun, maaşın neredeyse ikiye katlanacak, bu işten vazgeç” dedikleri oldu. Ama ben tabii öyle birşeyi yapsam, herhalde ölürdüm ya da kaçardım, bu ülkede yaşamazdım! Yapmadım. Bu kavgaya o günden başladık, bugüne kadar da götürüyoruz...

 

SORU: Peki sizin başladığınız dönem işte KOLEY-SEN’in durumundan, şimdi TES’in başkanısınız... Nereden nereye geldi turizm emekçileri? Dome, Saray Otel, Mare Monte’de örgütlüsünüz...

KARAMAN: Tabii biz sürekli iktidarla kavgalı olduk. Ve onlar da sürekli bizi nasıl altederler diye uğraştılar. Ben örneğin 1985’te sendika başkanı olduğumda 14 Nisan’da, o zaman Turizm İşletmeleri vardı, Vakıflar İdaresi’ne bağlı oteller vardı, orada örgütlüydük. 750’nin üstünde üyemiz vardı, Salamis dahil. Örneğin ben sendika başkanı olarak Turizm İşletmeleri’ne toplu sözleşme görüşme çağrısı yaptım, o cevabını bana değil de Hüseyin Curcioğlu’na, TÜRK-SEN’e veriyordu... Haziran’da greve gittik, bu tutumu devam ettiği için, bizi kabullenemediği için Turizm İşletmeleri yönetimi, greve gittik Salamis, Dorana, Mimoza, Boğaz, Rebecca, Mare Monte otellerinde falan. Ciddi bir eylem oldu. Biz eyleme gittiğimiz günün sabahı Bakanlar Kurulu grevi yasakladı. O zaman tabii Toplu Sözleşme, Grev ve Referandum Yasası yoktu, CTP hükümetteyken çıkardı o yasayı... Şimdi kolay... O dönemde herşey hükümetin iki dudağı arasındaydı, grevimizi yasakladılar. Biz bu kararı protesto eylemine dönüştürdük... İçeri girmedik, Lefkoşa sokaklarında yürüdük yüzlerce işçi... Ve grev yasağı beş gün sürdü... Sonra Cumhurbaşkanı Sayın Denktaş arabuluculuk yapmak istedi, kendisiyle görüştük. ‘Siz grevi kaldırın, ben yurtdışına gidiyorum bugün, gelince hallederim’ dedi. İşçilerin onayına sunduk, işçiler reddetti. “Grev yasağı adil değil, kaldırılsın, zaten birşey istemiyoruz, hakkımızı istiyoruz” dediler. Yürüyüş devam etti... Bu 1985’te oluyordu... ‘Ülke bizim, mal sahibi biziz’ anlayışı bugünkü anlayış gibi aynen devam ediyordu ‘Sen nereden geldin yabancı? Sendikanın başına geldin de bizimle toplu sözleşme yapacaksın?’ havalarındaydılar. Bütün işçilerin çıkışını verdiler o dönemde... Hepsini işten attıklarını söylediler. Çalışma Bakanı o zaman Hasan Özbaflı’ydı... Demokrat olmanın bir etkisi var... Demokrat insanların, işçiye saygısı olan insanların hükümette olmalarının faydasını o zaman gördük. Ve Çalışma Bakanı olarak o zaman Sayın Özbaflı bizi grev yaptığımız yerde ziyaret etti. Bizi otel sınırlarının da dışına çıkardıydılar. Salamis’in karşısında anayolun ötesinde duruyorduk. Özbaflı grevci işçileri ziyaret etti, onlara moral verdi... Haklı olduklarını söyledi. Nejat Konuk başbakandı... Nejat Konuk o zaman çağırdı bizi... Ben hatırlıyorum, herşeyi kabul ettiler, tüm tekliflerimizi... Bir tek teklifi Nejat Konuk kabul edemeyeceğini söyledi. O teklif de şuydu: düzensiz mesai ödeneği istediydim ben çünkü...

 

SORU: Bayramı yok seyranı yok...

KARAMAN: Evet, düzensiz çalışıyorlar, bunlara ekstra bir yüzdelikte artış istedik. Devlet işçilerinin toplu sözleşmesinde zaten vardı bu hak... Devlet işçilerinde düzensiz çalışanlara düzensiz mesai ödeneği veriliyordu. Kabul edemeyeceklerinin gerekçesi de şuydu, Nejat Konuk’un bana söylediği: eğer bunu bize verirse, polisler de düzensiz mesai ödeneği ister ve dolayısıyla bunu veremezler, dolayısıyla bu haktan şimdilik vazgeçelim, gelecek dönemde düşünülür dediler. Vazgeçtik ve grevi kaldırdık, bütün işçiler işbaşı yaptı, haklarımızı aldık... Sendika başkanlığı da öyle kalıcı oldu. Ama tabii bunun acısını çıkarmak için durmadılar. TKP-UBP koalisyonu döneminde benim sendika hedef seçildi. Sendika yönetimi değiştirilmek istendi... 1986-87 civarlarındaydı yanlış hatırlamıyorsam, UBP-TKP koalisyonu döneminde...  Güçlü bir sendikal örgütlenmeye gittik, emek-yoğun bir sektör, çalışanların oldukça gücü yüksek. Ben sendika başkanı olduğumda 1985’te bir kuruşu yoktu sendikanın. Mesela Turizm İşletmeleri’nde o grevi başlattım, yasaklandım falan, grev yerini ziyaret edecek paramız yoktu. TÜRK-SEN’in üyesiyiz, TÜRK-SEN’e yazı yazdık, işte “Greve çıktık, grevimiz yasaklandı, işyerlerini gezmemiz lazım, bize araba tahsis edin” diye... Bize “Araba yoktur!” dediler. Peki taksi tutuyoruz, bu taksilerin ücretini TÜRK-SEN ödesin, “Böyle bir fonumuz yoktur, yasa-dışı bir greve, yasaklanmış bir greve ödenek veremeyiz” diye yazılı geldi bize bu, hiç unutmuyorum. O zaman artık TÜRK-SEN’de fonumuzu ayırmamız gerektiğine inandım çünkü 700’ün üstünde işçi aidat ödüyor, bir grev oluyor ve bu greve TÜRK-SEN maddi anlamda destek vermiyor... Bu sıkıntıları yaşadık, yani üyesi olduğumuz TÜRK-SEN’den de darbe yedik. Ama aştık tabii bunları... Cebimizden kaç kuruş toplayabildiysek, grevdeki işçiler yardım etti bütün bu organizasyonları yapalım...

 

SORU: Kendi yağınızla kendi ciğerinizi kavurdunuz...

KARAMAN: Evet... Sıkıntılar içinde, üstüne bir de sendikanın yönetimini değişme kavgası geldi. TÜRK-SEN’den de destek buldular, Curci çünkü o zaman TÜRK-SEN Başkanı olduydu, hazmedemedi olayı... Oradan çelme taktılar, hükümet değiştirmek istedi ve an acısı da o günkü TKP yönetimi her ne halse benden kurtulmayı planlıyordu, sanki kalıcı olacaktı... Turizm onlara bağlıydı çünkü, Salamis’te işçiler tehdit edildi... Ciddi anlamda tehdit edildi, ben görmedim ama işçilerin daha sonradan anlattığı, oradaki Teknik Bölüm Müdürü o dönemde tabanca çekmiş işçilere... Referandum yapmak istediler sonra. Bizim arkadaşlarımız önce reddetti,  tam da toplu sözleşme dönemindeydi... Baskıyla da olsa, bir kısım insanların yeni bir sendika kurma hazırlığında olduğunu öğrendim...

 

SORU: Hangi sendikaydı o?

KARAMAN: Turizm-İŞ diye bir sendika kurdular...

 

SORU: Devlet eliyle?

KARAMAN: Evet... Hatta TKP öncülüğünü yaptı, UBP’ye gittiler. O dönemde işçilerle Salamis’te bir toplantı yaptık ve bir arkadaşımız dedi ki “Biz Eroğlu’na da gittik, UBP’nin üyesiyiz, bu olayı anlattık ve Eroğlu bize dedi ki önemli olan Bayram Karaman’dan kurtulmaktır, bu olaya destek vereceksiniz...” Onlar da destek verdiler, ben de referandumu kabul ettim. Çünkü toplu sözleşme yapacağım, ben bu insanlara bir kötülük yapmadım. Sendika yönetimi olarak ekmeklerini büyüttük, ücretlerini, çalışma koşullarını düzelttik... Bunlar baskı da olsa, zor da olsa bize destek vermeliydiler. Ben işçiyi ölçmek isterim dedim, referandumu kabul ettik, referanduma gittik. Aynı yöntem, aynı baskı bütün işyerlerinde yapıldı. Ve referandumu kaybettik. Oylar sayılırken çok enteresan birşey oldu... Vakıfların o zamanki genel müdürü oy sayım yerinde... Turizm İşletmeleri Genel Müdürlüğü binasında yapıyorduk, Büyükelçi’nin referandum sonuçlarını merak ettiğini söyledi, sordu...

 

SORU: Peki burada bir parantez açayım. Türkiye’den geldiğiniz için herhangi bir biçimde bu süreçlerde Türkiye Büyükelçiliği’nden veya askerden veya Sivil Savunma Teşkilatı’ndan “telkinler” geldi mi size? Veya açıkça ilgileniyorlar mıydı sizinle?

KARAMAN: Benimle hiç muhatap olmadılar...İzliyor olmaları kesin, doğaldır. Ama hiçbir konuda muhatap olmadık biz. Ama belli ki rahatsızlık veriyorduk herhalde. Orada o referandumu 50-60 oyla kaybettik ve bir çalışan öyle çok sevindi ki o referandumu bizim kaybetmemize! O zaman, rahmetli Hasan Sükan vardı, Turizm İşletmeleri Yönetim Kurulu üyesiydi. Onun boynuna sarıldı çocuk... “Allah allah” dedik çocuğa, “Sana ne kadar kötülük yapmışız!” Halbuki o adamın kadrolanmasına, o görevi yapmasına da toplu sözleşmede yardımcı olmuştu... “Hiç farkında değildik sana kötülük yaptığımızın” dedik, “Bizden kurtulduğuna, ne kadar çok sevinmişsin!” falan... O zaman Hasan Sükan “Birşey değil” dedi, “Gene görüşeceğiz” dedi... Ben “Hasan bey” dedim, “Görüşmeyeceğiz... Sebebine gelince, ben ayrıldım şimdi... Ben geldiğimde de siz burada olmayacaksınız!” İki dönem ayrı kaldık Turizm İşletmeleri’nden, Körfez krizi geldi 1990’da... Tabii biz daha ileri haklar aldık, onlarda büyük ölçüde işçi haklarında geriye gidiş oldu Turizm İşletmeleri’nde. Gerçi bizi örnek göstererek, “Bizi onlara karşı mahçup etmeyin, KOLEY-SEN Vakıflar’da bu hakları alıyor, biz geri gidiyoruz” deseler bile, işveren ihtiyacı çerçevesinde geriletti, gerek çalışma koşulları bakımından, gerekse ücret bakımından. Biz Körfez krizinde Vakıflar’da hiçbir işçiyi işten attırmadık. Gerekli düzenlemeleri yaptık, hiçbir işçiyi attırmadık. Turizm İşletmeleri’nde ciddi sayıda işçi işten atıldı. Böyle olunca, bizimle birleşmek istediler. 1990 yılının ortalarında görüşmeler başladı... Zaten daha önce referandumla göreve gelen sendika yönetimini bizim arkadaşlarımız değiştirmişti. O sendikanın üyesi oldular zorunlu olarak, çünkü çoğunluk oradaydı. Bize de söylediler, KOLEY-SEN üyeliği devam eden arkadaşlarımızdı, referandum sonrası... “Biz ayrılalım KOLEY-SEN üyeliğinden, bir şekilde yönetime geleceğiz ve sendikayı birleştiririz” dediler. Öyle de yaptılar. 1991 yılında Saray Otel’de yaptığımız bir ortak genel kurulda iki sendikayı birleştirdik, KOLEY-SEN ve TURİZM-İŞ’i ve Turizm Emekçileri Sendikası (TES) adını aldık. O günden bugüne de aynı minval üzere kavgayı devam ettiriyoruz...

 

SORU: Peki adaylık fikri kimden çıktıydı milletvekilliğine?

KARAMAN: Parti görev verdi... 1985’te Girne’den üçüncü sıradan aday oldum, Mehmet Ali Talat da altıncı sıradan adaydı. Altı milletvekilliği vardı o zaman Girne’nin. Parti aday olmamı istedi, aday oldum. İki milletvekili çıkardık, üç tane çıkarsaydık ben çıkacaktım. Yani o zamanki o disiplin, o saygı, partinin sıralamaya aldığı karar bozulmazdı... Az bir oyla kaybettik üçüncüyü, üçüncüyü çıkarsaydık Mehmet Ali Talat değil ben çıkacaktım yani. 1998’de de parti “İhtiyacımız var” dedi, “Aday ol” dedi, aday oldum. Bu dönemde de parti aday olmamızı istedi, kontenjan teklifi yapıldı. Düşünün parti 1970’te kuruldu, ben Türkiye’den geldim ve 1977’de bu partinin üyesiydim ve Çatalköy Örgüt Sekreteri’ydim. Dolayısıyla kontenjanı kabul etmem dedim, ihtiyaç varsa, beni hangi sıradan koyarsanız o sıradan girer ve görevimi yaparım. Öyle oldu, girdik... Katkımız olduysa ne mutlu... O açıdan değerlendiririm ben...

 

SORU: Son iki konu üzerinde durmak istiyorum. Bir tanesi Türkiye’den geldiğiniz için burada Kıbrıs insanıyla diyaloğunuz nasıl oldu? Herhangi bir ayırımcılık günlük yaşamda yaşadınız mı?

KARAMAN: Yaşadık... Yani...

 

SORU: Bunu nasıl aştınız? Birazcık bunun üzerinde duralım. Çünkü çoğu insan sizi hep Kıbrıslı bir sendikacı olarak biliyordu...

KARAMAN: Benimle ilgili tabii söylendi, bizim cenahta da bunlar söylendi... Hatta bir dönem “Sendikalarımızı da Türkiyeliler idare edecek?” gibi bir kampanya başlatılmak istendi. Benim söylemek istediğim şu: İnsanlar doğdukları yere göre değerlendirilmezler, siyaset de insanların doğdukları yere göre yapılmaz. Bu çok yanlış birşeydir, ırkçı bir yaklaşımdır. Ben Afrika’da da doğabilirdim, İngiltere’de de doğabilirdim, Türkiye’de doğdum. Herkes doğduğu yerle gurur duyar. İnsan olarak ne yaptığı önemlidir. Şimdi Edison diyelim başka bir yerde doğdu, onun insanlığa yaptığı hizmeti inkar edebilir miyiz? Onu doğduğu yere göre mi değerlendireceğiz yoksa yaptığı işe göre mi? Ben sürekli bu tür düşüncede olan Kıbrıs doğumlu arkadaşlarıma da, Türkiye’den gelip buraya yerleşen arkadaşlarıma da, hep bunu söyledim... Yanlıştır. Yani insanların ırkı, dili, dini, düşüncesine göre siyaset yapılmaz. Zaten yasaklandı bu... Bütün dünyada da yasaktır...

 

SORU: Ayırımcılıkla karşılaştığınızda neler hissederdiniz?

KARAMAN: Canım sıkılırdı... Niye bu kadar basit düşünüyor insanlar derdim. Birlikte çalışıp üretmek, birlikte paylaşmak varken niye ille oralıyım buralıyım diye insanları bölük pörçük etmenin bir anlamı yok... Hep birlikte herkesin refah içinde insanca çalışması, insanca yaşaması için mücadele edebiliriz ve ben başka yerde doğdum diye avantajım ya da dezavantajım olsun istemem. Ben burada yaşıyorum ve birlikte yaşamak istiyorum, insanları seviyorum. Ben çok büyük ölçüde de bu amaçla mücadele ettim. Gerçekten mücadele ettim, halen daha ediyoruz, yapılması gereken budur. CTP’nin şu andaki politikalarını gerçekten çok beğeniyorum. Yani benim katkım oldu demiyorum ama kim düşündüyse, kim bu kararı aldıysa, özellikle CTP içinde bu çok ciddi bir dönüşümdür, çok güzel birşeydir. İnsana insanca bakması açısından çok önemlidir. Ama bunu CTP yapmadı, yani bu ayırımı... Bu ayırımın yapıldığından şikayetçi olan Türkiye doğumlu insanlar aslında kendilerini ayırdı. Bu seçimde de gördük ve yaşadık...

 

SORU: Özellikle Karpaz, İskele bölgesi...

KARAMAN: Tabii... Bu ülkeyi yönetenler, bunca yıldır yönetenler, bu insanların yerli olmasına izin vermedi. Bu seçimde de Türkiyelilik seçim malzemesi yapıldı. Ben o arkadaşlarıma, Türkiye kökenlilere, gittiğim her yerde söyledim: Reddedin bunu... Türkiyeliliğin seçim malzemesi yapılmasını reddedin... Eğer bu ülkedeyseniz, bu ülkede yaşıyorsanız, doğduğunuz yerin önemi yoktur. Burada yaşıyoruz. Buradaki insanlarla ayrılmak yerine omuz omuza dayanışmanın zamanıdır çünkü ancak böyle olur. Mesela şimdi sizi çok seviyor görünüyorlar, Türkiyeliler kaybedecek diyorlar, neyinizi kaybedeceksiniz? Size Birleşmiş Milletler’in verdiği, bütün dünyanın kabul ettiği vatandaşlık hakkını kaybedeceksiniz. Çünkü yeni bir devlet olacak, bu yeni devlette Papadopulos gibi, Denktaş gibi, Talat gibi yeni devletin eşit vatandaşı olacaksınız. Nerede doğduysak doğalım, siz bunu kaybedeceksiniz. Örneğin vatandaş yaptıkları insanlar, asılacak ağaçları yok burada, bir karış toprakları yok ama “Topraklarımız elden gidiyor” diye onlara propaganda yaparlar!  Neyinizi kaybedeceksiniz? Sömürülüyorsunuz, esir gibi çalıştırılıyorsunuz... Bunlardan kurtulacağız... Ben bunları söyledim ama bu çirkin politika maalesef devam etti. Yani insanları doğduğu yere göre değerlendirme düşüncesi bu ülkede yaygın biçimde kullanıldı. Bu son seçimlerde de sağ partiler, Kıbrıs’ta anlaşmayı istemeyen partiler kullandı bunu. Büyük ölçüde başarılı da oldular diyelim. Ama bunu ortadan kaldırmamız gerekiyor. Öncelikle de Türkiye’de doğmuş insanlar çaba göstermeli bunun ortadan kalkmasına. Gene söylüyorum: ayrımız gayrımız olmamalı, omuz omuza dayanışmamız gerekiyor çünkü birlikte yaşamamız, daha iyi yaşamamız, bu dayanışmaya bağlıdır. Eğer bizi ayırmak isteyenler, başta da söyledim ‘İşte vatanı savunuyoruz’ diyenler aslında vatanı değil, düzeni savunuyorlar. Ve bunun malzemesi olarak da bu insanları görüyorlar. Buna ciddi biçimde karşı çıkmamız gerekiyor. Ben öyle düşünüyorum...

 

SORU: Son sorum, nasıl bir Kıbrıs’ta yaşamak isterdiniz? Yüreğinizdeki Kıbrıs nedir?

KARAMAN: Yüreğimdeki Kıbrıs şu: ırkı, dili, dini, cinsi ne isterse olsun barış içinde bir ada istiyorum. Kimsenin kimseyle kavga etmeyeceği, herkesin insanca çalışma koşullarında ve insanca yaşama koşullarında ömür tükettiği birşey isterim. Çünkü benim ömrüm çok kötü gitti, çok uğraştım. Bir ömür hep daha iyi yaşamak için, daha iyi koşullarda çalışmak için ben ve benim gibi olanlar mücadele etti... Ve hiç gereksizdir yani, iki karış toprak için, ya da o farklı düşünüyor ya da o farklı yerde doğdu diye kavga etmek yerine kardeşçe, birarada, kimsenin kimseyi öldürmediği, üzmediği, herkesin refah içinde yaşadığı bir Kıbrıs isterim...

 

SORU: Bu sürece de girdik sanırım...

KARAMAN: Evet, girdik... Başladık... İnşallah sonuna kadar da bunun kavgasını vereceğiz. Ben gene söylüyorum: 1 Mayıs 2004 gerçekten çok ciddi bir tarihtir, bu düşlediğimiz yaşama ulaşmak için... Onun için her türlü mücadeleyi, her türlü kavgayı vereceğiz. Sokaklardayız... Bu işi çözerse halk çözecek... Ben bu insanlarla beraber sonuna kadar gideceğim...

 

(*) Bu röportaj YENİDÜZEN gazetesinde 3 ve 5 Ocak 2004 tarihlerinde yayımlandı. Hamamböcüleri’ndeki okurlarımla da paylaşıyorum...

 

copyleft (c) 2001-03 hamamboculeri.org