Yeraltı Notları, 8 Ocak 2004

Sevgül Uludağ

 

Dillirga tepelerinden ODTÜ direnişlerine...(*)

İNSAN YÜREĞİNİN HARİTASI(5)

İNSAN YÜREĞİNİN HARİTASI(5)

 

Röportaj: Sevgül Uludağ

 

***  Bir dönemin gençlik hareketi lideri, “militan partili” kimliğiyle tanıdığımız Ömer Kalyoncu, çocukluğunun geçtiği Vroişa’yı (Yağmuralan), ilkgençliğinin Ağırdağ’ını, yüksek öğrenime gittiği Ankara’da öğrenci eylemlerini anlatıyor...

 

Dillirga tepelerinden ODTÜ direnişlerine...(*)

 

Onu bir gençlik hareketi lideri olarak tanımıştık: Devrimci Gençlik Derneği’nin en hızlı dönemlerinden, gençliğin militan eylemlerinden, nükleer silahlara hayır diyen protesto gösterilerinden tutun da askerliğin 18 aya indirilmesi için gençlerin örgütlediği kampanyalardan... Ömer Kalyoncu, bir dönemin gençlik hareketine damgasını vuranlardandı... Gençlik yıllarımızda tanıdık onu ve biz büyüyüp olgunlaştıkça, bu kez onu CTP kadrolarında görmeye alıştık... CTP’den milletvekili de seçilmişti, bakan da olmuştu. Hatta Denktaş, onu “sakıncalı” görüp Eğitim Bakanı olmasına karşı çıkmış, bu ismi “boykot” etmişti...

14 Aralık seçimlerinde, CTP’den milletvekili seçilen Ömer Kalyoncu, aslında nasıl bir insan? Yüreğinin haritasında neler iz bırakmış? Çocukluğundan geride kalan anıları neler? Gençliği nasıl geçmiş?

Bir dönemin gençlik lideri, şimdilerde milletvekili Ömer Kalyoncu’yla söyleşimiz şöyle:

 

SORU: Biz Ömer Kalyoncu’yla büyüdük biraz belki, gençliğimizde Devrimci Gençlik Derneği’nin lideri olarak tanıdık, sonra partide tanıdık... Sonra milletvekili olarak tanıdık, bakan olarak tanıdık. Sonra Denktaş’ın boykot ettiği, “sakıncalı” bir isim bulduğu biri olarak tanıdık... Ama bütün bunları konuşmadan önce, istersen çocukluğundan başlayalım. Ne zaman doğdun? Nerede doğdun? Nasıl bir ailede büyüdün? İlkokula nerede gittin? Oradan başlayalım...

KALYONCU: 1950 yılında Girne’de doğdum... Bir memur ailesinin çocuğuydum... Çok çocuklu bir ailenin üçüncü çocuğuyum... Yedi kardeşim var...

 

SORU: Girne’de mi büyüdün?

KALYONCU: Yok, babamın memuriyeti nedeniyle çeşitli köyleri dolaştım...

 

SORU: Mesela çocukluğundan hatırladığın hangi köyler var?

KALYONCU: Mesela Monyat var çocukluğumdan hatırladığım, mesela Elmalıköy var, ortasından dere akardı, derenin içinde balıklar vardı... Bana orada en ilginç gelen şey dere, balıklar ve aynı zamanda derenin kenarında biten bir ağaç vardı, alırdın eline, suda oğuştururdun ve köpürürdü sabun gibi... Ağacın adını öğrenemedim, çocukluğumda kaldı... Üç-dört yaşındaydım yanılmıyorsam, abimle beraber o köyde sünnet oldum. İnsanların küpün içinde yıkandığını o köyden bilirim...

 

SORU: Sen de yıkandımıydın o küplerde?

KALYONCU: Yıkandım... Annem götürüp yıkardı bizi o küplerin içinde... Babam iki defa o köye memur olarak atandı... İkincisi yedi yaşıma denk geldiydi ama köylerde o zaman ilkokula yediyi doldurmadan Ağustos’ta alınmazdı çocuklar... Dolayısıyla ben bir yıl oradan kaybettim, benim yaşıtlarım kasabalarda benden bir yıl erken girdi okula... Bir o hatıram var... Babamın avcılığını hatırlıyorum, bir köpeğimiz vardı, ormancı olduğu için, orman memuru olduğu için tüfeğini de beraber alırdı, sık sık da av hayvanı vurup gelirdi...

 

SORU: Ne vururdu mesela?

KALYONCU: Tavşan, keklik, fatsa... İyi bir avcıydı da... Belki de benim hatırımda öyle kaldı çünkü eli boş dönmezdi...

 

SORU: Peki “Kalyoncu” soyadının nereden geldiği hiç konuşulur muydu ailede? Yaşlılardan duydun mu?

KALYONCU: Hiç konuşulmadı, aslında hiç de merak etmedim doğrusunu söylemek gerekirse, çünkü güncel yaşamla o kadar çok haşır-neşir oldum ve ilgilendim ki geçmişi araştırmak gibi bir fırsatım olamadı. Ama “Kalyoncu”  soyadı, ailemin Girne’de oturduğu bir bölgenin ismidir... “Kalyoncu Bahçesi” derlerdi oraya, oradan gelme bir isimdir. Şimdi halen ailemin bir parçası orada oturuyor, halalarımın evi vardır o bölgede, diğer akrabalarım da var o bölgede. “Kalyoncu” ismi oradan gelmektedir... İlk başlarda yadırgadığım bir soyadıydı ama giderek alıştım...

 

SORU: Peki ilkokula çeşitli yerlerde mi gittiydin?

KALYONCU: İlkokula Girne’de başladım. Babam, ben ilkokula başladığımda, o da Orman Koleji’nde okumaya başladıydı yanılmıyorsam... İki yıllık Orman Koleji vardı o zaman İngiliz idaresinde, Lefke’nin üst başında Prodromo köyü vardı, Prodromo’da Orman Koleji’nde okuyordu, biz de Girne’de oturuyorduk, dedemin nenemin yanında kalıyorduk, babam gidip geliyordu... Girne’de başladım ilkokula, üçüncü sınıfta ayrıldık Girne’den, babam Dillirga’da şimdi belki de pek çok insanın tanımadığı, bilmediği bir köye tayin oldu... Çok güzel bir köydü... Rüyalarıma girdi sonradan o köy aslında...

 

SORU: Hangi köydü?

KALYONCU: Eski adı Vroişa, yeni adı Yağmuralan...

 

SORU: Neydi özelliği köyün?

KALYONCU: Özelliği ormanın içerisindeydi... Bir defa rüzgar olduğunda o çam ağaçlarının çıkardığı çok güzel ve korkunç huzur verici bir ses vardı aslında. Yüksek orman ağaçlarıydı, orada çam ağaçları çok yüksekti. Köy, ormandan, bağcılıktan ve hayvancılıktan geçinen bir köydü. Köyde Türkçe’yi okula başlayan yeni öğrenciler öğrenirdi – tabii ilerleyen yılların içinde büyükler de öğrenmeye başladı giderek. Rumca konuşulurdu daha çok. Mesela köylüler yarı Türkçe yarı Rumca konuşurlardı ve mesela bir tanesi şöyle demişti: “Sabahtan endim ambelliye, bir tavşan gördüm bugastin ambelya, gyasto dedim şilloya da dutmadı!”

 

SORU: Ne demektir?!...

KALYONCU: “Sabahtan bağa indim, bir tavşan gördüm bağın altında, tut dedim köpeğe de tutmadı!”

 

SORU: Peki bunları kapardın herhalde çocukluğunda?

KALYONCU: Biz daha çok çocuklarla düşüp kalktığımız için Rumca’yı hiç öğrenemedik ve şöven dalganın içerisinde de büyüdüğümüz için evde büyüklerin hepsi Türkçe Rumca okuma yazma bildikleri halde, Girne’de komşumuz Rum olduğu halde öğrenemedik... Yani Rumların arasında kaldığımızda derdimizi anlatırız da “Rumca bilirim” demek mümkün değil o bildiğimiz Rumca’ya...

 

SORU: Kaç yıl kaldınız Vroişa’da?

KALYONCU: Üç yıl kaldık orada...

 

SORU: Mesela okuldan sonra ne yapardın? Ormana mı giderdin?

KALYONCU: Okuldan sonra bir defa ben çam ağaçlarının fello denen kabuğu var, zamanla düşerdi onlar veya kesilen ağaçların kabuklarını çıkarırdık, onlardan sandal yapardık, onlardan tekerlek yapıp dozer oyuncak yapardık, kamyon yapardım... Oyuncaklarımızı kendimiz yapardık yani...

 

SORU: Sakızını toplar mıydın?

KALYONCU: Çok kötü birşeydir çam sakızı, yapıştı mı çıkmaz! Mutlaka lambasuyu ister ve kokutur ortalığı! Bir denersin ama ondan sonra yapmazsın o işi! Köy, yamacın üzerine kuruluydu. İlk gittiğimde köye o yamaçtan aşağıya, patikadan inmek gerekirdi, çok dik bir patikaydı bunlar... Yürümek çok zordu... İlk hafta bütün baldırlarım tutulmuştu, yürümeye çalışmaktan dolayı. Zaten koşa koşa, koşaradım yürür gibi bir durum yaratırdı o inişlik... Sonradan keçi gibi olduyduk onun içinde, tırmanamayacağımız yer kalmadıydı! Bütün evlerin arkası yamaca dayalıydı ve ansızdan bilmeyen biri evin üzerine çıkabilirdi ve baktığında aşağıya başlardı köpekler havlamaya! Köpekler çoktu, her evde mutlaka bir köpek vardı...

 

SORU: O merak nereden gelirdi?

KALYONCU: Koruma güdüsüyle yapılırdı, avcılık güdüsüyle yapılırdı ama ikisi beraberdi daha çok... Tabii bu orman arazisinde olduğu için her taraf, genellikle köylüyle memur arasında belli bir tatlı çekişme olurdu sürekli. Hayvancılıkla da iştigal ettiği için köy, sürekli olarak yasak olduğundan dolayı...

 

SORU: Keçi mesela...

KALYONCU: Zaman zaman cezalar kesilirdi, zaman zaman göz yumulurdu... Çünkü aksi takdirde bütün köyle kavga etmek gibi bir durum çıkardı orta yere! Bir başka anım, orada yaşadığımız süre içerisinde köy tabii TMT’ye bağlı öğretmenlerin tayin edildiği bir yerdi aynı zamanda. Türkçe öğretebilmek için de köylüye... Aynı zamanda da talim yeri olan bir ormanın içerisinde... Büyük orman arazisi Trodos olduğu için, gayet rahat talimlerin de gerçekleştirildiği bir yerdi, benim en iyi bilgilerime dayanarak... Görmedim ama işittiğim, duyduğum buydu. Dolayısıyla bir gece ansızdan bir landrover kaza yaptı, kim haber verdiyse bilmeyiz, çok sürmeden bir polis baskını yaşandı o bölgeye ama köylü çoktan silahları kaldırmıştı, arabayı kaza yerinden çıkarmıştı... Ve böyle olunca da herhangi bir vukuat engellenmiş oldu orada... Çocukluğumdan kalma anılarımdan biri de odur. Tabii köy aynı zamanda Erenköy’e çok yakın köylerden biridir, ara yerde Pirgo köyü var, Sellamani – Süleymaniye köyü var... Böyle birşeyin olması da onun içerisinde doğaldı... Bir talim yerinin olması doğaldı. Mavzerle bildiğim kadarıyla yasak ava gidilirdi köyde, muflon avına gidilirdi...

 

SORU: Muflon gördü müydün orada hiç?

KALYONCU: Gördüm... Aynı zamanda bir yer de vardı Stavro denen bir orman mevkii – hem gözetleme yeriydi, hem de orman idaresinin o bölgedeki lojmanları orada, Stavro’daydı. O bölgede bir de muflon üreme yeri vardı. Dolayısıyla muflon bize yabancı değil, gördük. Hatta kaçak olarak bir defasında köylü getirip eve de bıraktı. Genellikle babam böyle şeyleri reddederdi ama öyle bir emrivakiyle karşı karşıya kaldı ki, anladı ki polis baskını olabilir  her an köye, bu durum karşısında! Kış gecesiydi, ormancı lojmanlarında mutlaka her odada bir de şömine vardı. Ve her yıl ormancılara ayrılan bir miktar tahsisat vardı odun açısından, sürekli yanardı şömine... Orada hemen kebabı yaptık ve yemek bana düştüydü! Tabii, tadına bakamadan, çok hızlı biçimde imha etmiştim o eti! Böyle bir durum...

 

SORU: Üç yıl kaldınız... Sonra nereye gittiniz?

KALYONCU: Sonra babam Boğaz’a tayin oldu, yani Beşparmak dağlarına tayin oldu. Girne’de ikamet etmeye başladık. Boğaz’da da bir lojmanı vardı Orman Dairesi’nin. Babam orada kalır, haftasonları gelirdi Girne’ye çünkü sürekli ormanda bakım çalışması, orman yenilemesi olurdu. Dolayısıyla orada kalırdı. Ya geceleri veya haftasonları gelirdi. İlkokulu bu iki yerde bitirdim ben, Girne’yle Vroişa-Yağmuralan’da bitirdim. İlkokulu bitirdim, Girne’de Anafartalar Ortaokulu’na başladım, yeni yapılmış bir okuldu, şimdi 19 Mayıs Koleji orada tedrisat yapıyor. Bu okul yanılmıyorsam iki yıllık yeni bir okuldu, ben üç ay gidebildim ortaokula, 21 Aralık hadiseleri başladı 1963’te. Tabii memur ailesi de olduğu için, babam ille de çocuklarını mutlaka okutmak gibi bir derdin peşindeydi, öyle bir sorumluluk duygusu altındaydı. Aldı bizi ve Girne’den Ağırdağ’a geldik, akrabalarımız vardı orada, akrabaların yanında kaldık bir süre. Bir süre sonra biliyorsunuz 1964 yılında 23 Nisan veya Kurban Bayramı’na denk düştüğü bir gecede Rumlar baskın yaptılar Beşparmağa, yukarıya. Abim askerdi, ilk girilen mevzilerden birindeydi o bölgede, Bilelle’de...

 

SORU: Adı neydi?

KALYONCU: İbrahim Kalyoncu... Turist rehberidir şimdi, turizm dalında iş tutmaya çalışır... O hadiseden sonra biz Lefkoşa’ya geldik bir süre, tekrar döndük geri. Boğaz’da bu defa İngiliz’in askeri kampı yerleşime açılmıştı, orada bir barakada da biz kalmaya başlamıştık. Daha sonra okullar açıldı ve Lefkoşa’da Un Fabrikası’nın karşısındaki Gelibolu bölgesinde bir ev kiraladı tam sınırda babam... Mevzilerin arasında bir evde ikamet etmeye başladık ve okula da başladık böylece Lefkoşa’da. İki yılı bir yılda okuduk, yani bir yılın içinde iki yılı tamamladık... 1964 yılında şimdi Belediyeler Birliği binasında Bayraktar Ortaokulu’ndaydık, baraka kısmında okuduk. Sonra üçüncü sınıfta normal binaya geçtik. Oradan da Lefkoşa Türk Lisesi’ne geçtim.

 

SORU: Peki o günlerde, yani bu 63 olayları esnasında ne hissederdin? Ne düşünürdün? Hatırlar mısın şimdi?

KALYONCU: Bir defa şunu söylemem lazım ki 1964’te Ağırdağ’a geldiğimizde, anamı babamı dinlemeden, 13 yaşındaydım üstelik de ince, uzun, cılız bir çocuktum ama herşeye rağmen herhalde mavzer boyumdan büyüktü! Askere yazılmaya gittim! Tabii cılızlığımdan olsa gerek, o zaman herkes askerdi, kolay kolay reddetmezlerdi... Cılızlığımdan herhalde beni yakına bile yaklaştırmadılar. Gide gele, gide gele sonunda beni iaşe dağıtımına koydular ve uzun süre iaşe dağıtımında işledim. Sonra tabii oradan ayrılınca, Boğaz’dan da ayrılınca, o işi de bıraktım.

 

SORU: Peki lisedeyken ne düşünürdün? Mesela ne olmak isterdin? Kafanda bir meslek var mıydı? Hatırlıyor musun?

KALYONCU: Bu tür şeylerde ailenin yönlendiriciliği çok önemlidir aslında. Babam sürekli doktor olmamı isterdi açık söylemek gerekirse, bunun için de elinden geleni yapmaya hazırdı çünkü öğretmenlerim “Bu çocuğu okut” diyordu kendisine, zaten o da okutma heveslisiydi. Başarılı bir öğrenciydim de aynı zamanda...

 

SORU: Mesela hangi dersler ilgini çekerdi daha çok?

KALYONCU: Matematik fen dersleri daha çok ilgimi çekerdi, bunun dışındaki derslerde çok zorlamayla... Yani başarısız değildim, matematik kadar da not alırdım derslerden ama zorlamayla yapardım o işleri. Halbuki fen, matematik dersleri en çok hoşuma giden derslerdi. Mesela son sınıfta ilk sömestr yanılmıyorsam ortalamam dokuzdu ama kompozisyondan 4 alarak kalmıştım! Kompozisyon yazmak kadar zoruma giden birşey yoktu! Tabii bu yazma bir yetenek işi olduğu kadar, aynı zamanda bir çalışma işidir de... Çalışınca başarmak mümkündür. Sonra gazeteye bir ara sürekli yazı yazardım ve hep hatırıma gelirdi bu durum! Öyle birşey yaşadım lisede. Sonra liseden sonra bir ara İngiltere’ye gittim, birbuçuk yıl kadar. Hiç istemeden! Babam okumak için beni oraya yolladıydı, zorlaya zorlaya, hiç istemediğim halde... Ben Türkiye’de okumak isterdim. Olmadı tabii İngiltere, bıraktım ve geldim geri. Bir süre mücahitlik yaptıktan sonra, Orta Doğu Teknik Üniversitesi’ni kazandım ve sırf üniversite mezunu olmak için aslında ODTÜ Kimya Mühendisliği bölümünü bitirdim.

 

SORU: Peki Ankara’ya gittiğinde nasıl bir ortam bulduydun? Hangi yıldı?

KALYONCU: 1972 yılıydı... 1971 darbesinin arkasından sessiz ve sakin bir yıldı aslında ama çok sürmedi bu sessiz ve sakin durum. 1974 yılında yanılmıyorsam, ilk öğrenci eylemleri başladı. İlk eylem, Ülkü Ocakları’na mensup kişilerin ODTܒyü basmasıyla başladı... Kissinger’in Türkiye’yi ziyareti sözkonusuydu, bir boykot vardı, bu boykottan dolayı da Ülkü Ocakları mensupları okulu bastı. Sonradan anladığımız kadarıyla jandarmanın kontrolü altındaydılar, silahlıydılar... Biz de taş ve sopalarla bunları kovaladık, gerçekten de kovaladık. Pek çok Kıbrıslı Türk öğrenci katıldı bu eyleme çünkü biz yurtlarda kalıyorduk ve bunlar okulu basmışlardı ve ateş açıyorlardı sağa sola... Taş ve sopalarla kovalandılar. Belki de 3 bin öğrenci sonradan geldi ve katıldı eyleme... Girişe kadar yürüdük... Bu kendiliğinden gelişiyordu... Ülkücüler dolmuşlara bindiler, örgütlüydü vaziyet ve jandarma önünden kaçtılar... Ve silah atıldı... Jandarma bu dolmuşları durdurup hiçbir şekilde yoklamadı, orada öğrencilerin üzerine geldiler... İşte o zaman ilk örgütlü ve dirençli insanların yaptığı bir yürüyüş karşısında haksız bir biçimde jandarmanın hiçbirşey yapamayacağını gördük. İlk öğrenci eylemi böyle başladı ODTܒde...

 

SORU: Ankara Kıbrıslı Öğrenciler Derneği var mıydı o dönem?

KALYONCU: Henüz kurulmamıştı ama hemen akabinde kuruldu. AKÖD... 1974’ten hemen sonra kuruldu, 20 Temmuz’dan sonra kuruldu... Hazırlıkları daha önceden yapılmıştı tabii... Orada örgütlü yaşama tekrar başladılar, 1971’den sonra ilk defa 74’ü örgütlü yaşamaya başladılar. Arkasından diğer dernekler kuruldu. İstanbul ve İzmir’de dernekler kuruldu... Daha sonra KÖGEF kuruldu...

 

SORU: Peki sen ne tür roller oynadıydın bu öğrenci hareketinde? Oradan anıların mutlaka vardır. Bu süreçte sende iz bırakan nelerdi?

KALYONCU: 1972’de gittim, 1978’in Ocak ayında bitirdim okulu ve geri geldim. Birbuçuk yıl kadar boykot yaşamı oldu ODTܒde...

 

SORU: Onun için yıl kaybettin...

KALYONCU: Onun için yıl kaybedildi tabii... Bir yılda üç sömestr okuduğumuzu hatırlarım bu nedenden dolayı, telafi edebilmek maksadıyla.. Tabii daha ileriki senelerde telefi edildi bu kayıplar diğer öğrenciler açısından. 1978’de bitirdim geldim...

 

SORU: Oradaki öğrenci hareketinden sende iz bırakan neler vardı...

KALYONCU: İz bırakan pek tabii ki orada benim bulunduğum süre içinde Kıbrıslı öğrenci arkadaşlarımızdan yanılmıyorsam dört arkadaşımız öldürülmüştü benim öğrenci olduğum dönem içinde...

 

SORU: Kimlerdi?

KALYONCU: Mehmet Ömer, Elmas, Ertan ve Muharrem öldürüldü o dönem içerisinde...

 

SORU: Ülgen de yaralandıydı...

KALYONCU: Ülgen de beraberdi Muharrem’le İstanbul’da. Bizim Ankara’da benim öğrenciliğimden sonra bir öldürme hadisesi oldu ve Maocuların saldırısıyla öldürülen Ercan Turgut arkadaşımızdır...

 

SORU: Bu söylediğin isimleri görüyor muydunuz sürekli?

KALYONCU: Ercan Turgut’u biliyordum, buradan, Kıbrıs’tan biliyordum... Çünkü Alpay Afşaroğlu’nun kızkardeşinin oğluydu. Mehmet Ömer’i tanıyordum çünkü abisiyle aynı sınıftaydım, abisi ODTܒdeydi, ama lisede aynı sınıftaydım abisi Ahmet Ömer’le, oradan tanıyorum Mehmet Ömer’i... Ama diğerlerini tanımıyordum. Bu hadiseler oldu...

 

SORU: Neydi hava yani?

KALYONCU: Yani cenaze törenine bile polisin tahammülsüzlüğünü gördük... Bu işi yapanların peşinde olmaktan ziyade, cenaze törenine katılan öğrencilerin peşinde olmasıydı polisin. Benim açımdan tahammül edilemez, isyan edilmesi gereken bir tavırdı bu tavır. Bu aslında çağdaş olamayan bir devletin, insanlara eşit muamele yapamayan bir devletin tezahürüydü ve bu kabul edilemez birşeydi. Nerede istersen yaşa, bu böyle geldi böyle gider diye kabul edilebilecek birşey değildi.  Bunun yanında, bu tür eylemlerde, neredeyse fırsat bulup provokasyon yaratmak isteyen insanlar da olurdu genellikle, bunları da çok anlamazdım. Yani maksadı ne olabilir? Ne elde edebilir bütün bu sonuçtan, bütün bu hareketlerden, bunu da anlayamazdım. Anlıyordum da kabullenemiyordum böyle bir tavrı çünkü doğru bir tavır değildi. İnsanların üstüne ateş açılmasını hiçbir zaman anlamadım çünkü fikir mücadelesinde, fikir bazında insanların mantığı çerçevesinde yanlış fikirlerin üstesinden gelmek her zaman mümkündür. Şiddet hadiseleriyle insanları belki bir süre sindirebilirsin ama fikri hiçbir zaman öldüremezsin... Bunlar bende etki yapan şeylerdir öğrencilik yaşamım boyunca... İnsanların örgütlenmesinin, yani bu örgütlenme zaten gizli örgütlenme olduğu zaman bu polisin takibinden kurtulmak için yapılan birşey. Ama bizim örgütlenmelerimiz her zaman için açık, aleni, lokali olan, gireni çıkanı belli olan, yöneticileri her zaman belli olan, amacı belli olan örgütlenmelerdi. Sürekli bu örgütlenmelerin peşinde olması polisin anlaşılır gibi değildi. Bu, öğrencileri daha çok radikalizme, yani keskinliğe iten şeylerdi...

 

SORU: Etki-tepki meselesi...

KALYONCU: Etki-tepki meselesi çerçevesinde... Ve yani herhangi birşeye de hizmet etmezdi bu. Bizim en büyük şansımız aslında, Cumhuriyetçi Türk Partisi gibi bir partinin Kıbrıs’ta kurulmuş olmasıydı. Biz bu nedenlerden dolayı öyle keskinliğe itilmeden, yasadışı işlere itilmeden, belli bir çizgide öğrenci hareketi olarak yaşayabildik ve Kıbrıs’a geldiğimizde de kolay adapte olduk bu işe...

 

SORU: 1978’de döndüydün...

KALYONCU: 1978’de döndüydüm...

 

SORU: Sanıyorum 1975’te Devrimci Gençlik Derneği (DGD) kurulduydu...

KALYONCU: Biz öğrencilik dönemimizde, her yaz veya tatile geldiğimizde mutlaka ilk arayıp bulduğumuz önce parti, sonra da Devrimci Gençlik Derneği’ydi...

 

SORU: Ahmet Okan’lar kurduydu...

KALYONCU: Ahmet Okan’lar kurduydu... Mutlaka etkinliklerine her zaman katılırdık...

 

SORU: Ahmet Okan’lar yüksek öğrenim gençliğinden gelmiyordu...

KALYONCU: Gelmiyordu ama güzel bir bağlantımız vardı aslında onunla, iyi bir arkadaşımızdı. Biz genellikle faaliyet alanı daha çok Lefkoşa ve biraz da Mağusa’yla sınırlı olan Devrimci Gençlik Derneği’ni, yazda geldiğimizde ada sathına yayar hale gelirdik. Ve her tarafta bir faaliyet olurdu DGD adına...

 

SORU: Mesela ne tür faaliyetlerdi o dönem?

KALYONCU: Kültürel etkinlikler vardı, liseli öğrencilere yönelik olarak ve diğer öğrencilerin de katılımıyla çeşitli seminerler yapılırdı o dönemde. Sportif faaliyetler yapılırdı. Yüksek öğrenim gençliğinin, KÖGEF’in etkinliklerine katılım olurdu o dönem... Öylesi bir çerçevede sürer giderdi. Tabii kısa sürelerde burada olduğumuz için öyle çok kapsamlı ve detaylı işler de yapılmazdı aslında...

 

SORU: 1978 Ocağı’nda niçin döndüydün? Hep dönmeyi mi hedeflerdin Kıbrıs’a? Dönüp ne yapacağını kafanda canlandırdı mıydın?

KALYONCU:  Hiç canlandırmadım. Benim bütün hedefim en erken zamanda okulumu bitirmek ve memlekete dönmekti. Tabii 1974 sonrası olduğu için de ufkumuz dardı iş açısından. Ne iş yapacağımız da hiçbir zaman belirlenemedi, düşünemedik de ne iş yapacağımızı 1978’de geri döndüğümüzde. Benim bir kısım askerliğim geri kalmıştı, en erken zamanda askerliği bitirmek ve yaşama atılmak gibi bir de kaygım vardı. 1979 yılında yanılmıyorsam, askerliğin geri kalan kısmını bitirmek için askere gittim. Askerde bulunduğum zaman, benim gıyabımda ben Devrimci Gençlik Derneği Başkanlığı’na getirildim arkadaşlar tarafından. Hatırlıyorum o zaman, herhalde benim haberim olmadan subayların haberi olmuştu bu işten! Biz “Askerlik 18 ay olmalıdır” kampanyası yürütmüştük askere girmezden önce. Askerlik 18 ay olsun diye kapı kapı dolaşıp 10 bin küsur imza toplamıştık ve bunun arkasına askere gittim. Subay herhangi birini döveceğinde “DGD’ci bilmemne...” diye döverdi önümüzde. Biraz da kışkırtmak maksadıyla mı yapılıyordu, neydi, ama pek çok sayıda yüksek öğrenim genci, bu öldürme hadiselerinden dolayı yarım bırakmış genç arkadaşlarımız da vardı okulu... Yaşı gelmiş olan liseden çıkma genç arkadaşlarımız vardı DGD mensubu... Onlarla beraber askere gitmiştim geri kalan kısmını yapmaya, daha doğrusu onları orada buldum... Benim gittiğim zaman oraya geldiler, içeride vardılar, askerde vardılar... Çok bozuluyorlardı bu işe, zor zaptediyorduk kendilerini yani herhangi bir hadise yaratmamaları için...

 

SORU: Dayak yaygın mıydı o dönem askerde?

KALYONCU: Yani bir kabahat yapanı dövüyordu ama hoş bir durum değildi. Hele dayak hadisesine karşı tepki göstermek... Ama ona bulanmayacaktı iş, başka şeye çevrileceği için iş, biz arkadaşlarımızı tutuyorduk, zaptediyorduk, bereket versin birşey olmadı o dönemde... Askerliğimi bitirdim... Bir de 1 Mayıs hadisem vardı hatırlıyorum askere gitmeden... Son kalan beşbuçuk ay askerliğim vardı 27 aya tamamlamak için, iki yerde yaptım...

 

SORU: 27 ay mıydı askerlik?

KALYONCU: O zaman 27 aydı üniversite mezunları er olarak yapıyorsa... Erlerin 30 aydı normal lise çıkışlı veya üniversite çıkışlı insanların... Yedek subay olanların da 24 aydı. Bir yıldan az sürem kaldığı için er olarak yaptıydım... İkibuçuk ay yanılmıyorsam Alsancak’ta beşinci taburda yaptım, üç ay kadar da sekizinci bölükte... Delikurt o zaman bölük komutanıydı. Askerlikten önce bir vukuatım vardı, 1 Mayıs’ta bir kavga hadisesi olmuştu. Hatırlıyorum rahmetli genel sekreterimiz Naci Talat, avukatımızdı aynı zamanda o hadiselerden dolayı, gelmişti, Delikurt’a demişti “Bu arkadaşımıza falan gün izin verebilir misiniz? Böyle böyle bir hadisesi var...” Delikurt’un o zaman dikkatini çekmişti iş... Tabii hiçbir zorluk çıkarmadı bana, hatta kolaylık da yaptı. Herhangi bir şikayet olsun diye söylemiyorum, gerçekten dürüst davrandı bu çerçeve içerisinde. Tabii kısa bir süre olduğu için bitti askerlik ve ilk iş müracaatımı kooperatife yaptım. Kooperatifin ZEYKO veya herhangi bir işyerine... Cevap bile gelmedi. Doğrudan yönetim kuruluna yapmıştım çünkü... Cevap bile gelmedi. Ben tabii ne iş bulursa yapmak gibi bir durumdaydım, 28-29 yaşındaydım...

 

SORU: Ne gibi işler yaptın o dönem?

KALYONCU: İnşaatlarda çalıştım, reklam işlerinde çalıştım... Sonra arkadaşlarımın da yardımıyla Seracılar Kooperatifi’nde bir iş buldum.

 

SORU: Ne yapıyordun orada?

KALYONCU: Seracılar Kooperatifi beni işe aldıktan bir süre sonra Girne’de şube açtı. Girne’den toptan mal veriyorduk ve dağıtıyorduk bakkallara. Kamyonun üzerinde kantar elimizde, kasalar elimizde Girne’den Lapta’ya kadar bakkallara elimizde olan mal kadar dağıtıyorduk işte... Geri kalan malı da Girne’nin içindeki şubede satıyorduk. Yanılmıyorsam bir yıldan fazla, iki yıl kadar orada çalıştım. Sonra parti “Bir elemana ihtiyacımız var” dedi ve Girne İlçesi’nde çalışmaya başladım. O gün bugündür bu işlerin içerisindeyiz...

 

SORU: Eşin Özay’la nasıl tanıştıydın?

KALYONCU: Özay’la Türkiye’de öğrencilik yıllarında tanıştık. O yönetim kurulu üyesiydi AKÖD’ün, ben yedek üyeydim... O uzun süre yönetim kurulu üyeliği yaptı. Belli yerlere dayanırdı yönetim kurulu üyeliği öğrencilerin. Mutlaka kız yurdundan bir temsilci alınırdı yönetim kuruluna. İki yurt vardı, bir erkek yurdu, bir kız yurdu... O çerçevede mutlaka bir bayan arkadaşımız vardı yönetim kurulunda. O zaman tanıştık... Arkadaşlık çerçevesinde gelişti ilişkimiz... Buraya gelince evlendik. Anlatacak çok fazla ilginç birşey yok aslında...

 

SORU: DGD’ye dönmek isterim... Askerlikteyken sen, seni başkan seçtiydiler.. Çünkü herhalde o DGD’yle olan bağından, ilginden, sol hareketin içindeki yerinden ötürü seçtiydiler herhalde...

KALYONCU: Diğerlerinden biraz daha yaşlıydım aslında. Bütün o bana atfedilen hırçın görünümüme rağmen, ben çok da kavgaya yatkın bir adam da değilim. Herhalde biraz da ondan dolayı, onlar tanıdığı için beni yakından, ondan dolayı seçtiler yoksa fazla bir özellik de yoktu...

 

SORU: Ne yaptın DGD’de başkanlık döneminde? Mesela Ahmet Okan’lar başka bir ekoldü diyelim çünkü onlar yüksek öğrenim gençliğinden gelmiyordu, siz başka bir ekoldünüz... Ne değiştiydi DGD’de veya ne tür eylemlere imza attınız?

KALYONCU: Aslında çok fazla bir ekol değişikliği veya değişiklik de olmadı onu söylemek gerekirse.

 

SORU: Yumuşak geçiş oldu?

KALYONCU: Bir anlamda yumuşak geçiş oldu. Tabii DGD gittik sonra genişledi, her tarafta, her yerleşim biriminde bir şube sahibi oldu ama örneğin Ahmet Okan başkanken biz de yönetim kurulu üyesiydik. Dolayısıyla hep beraber yaptığımız işlerdir bu işler. Yani birine mal edilmesi gereken birşey değil. Ahmet Okan’ın tabii ki belirgin bir yeri vardı DGD camiası içinde ama hep beraber kotarılan işler oldu bunlar. Kollektifti... Şunu söyleyeyim: mesela 1980 yılına geldiğimizde, biliyorsunuz 12 Eylül darbesi yaşandı Türkiye’de ve Türkiye’de bütün gençlik düşman ilan edilince, Kıbrıs’ta bunun etkisi hemen görülmeye başlandı. Ve siyasi gençlik örgütlenmeleri konusunda ailelerin gençler üzerinde baskıları başladı. Hergün televizyonlar ve gazeteler, gençliği suçlu ilan eden yazılarla, görüntülerle doldu. Ve giderekten siyasi gençlik hareketine yönelik depolitizasyon süreci yaşanmaya başlandı, bir baskı yaşanmaya başladı. Buna rağmen işler 1986’lı yıllara kadar yürüdü ama artık içinden çıkılamayacak bir hal almıştı. Biz bu nedenden dolayı karar alıp Gençlik Merkezi tipi bir örgütlenme yapılması üzerinde durduk. Ama Gençlik Merkezi tipi bir örgütlenme, doğaldır ki büyük maddi kaynaklara ihtiyaç duyan birşeydi. Yani bizim açımızdan, DGD açısından öyleydi... Ama bütün siyasi örgütlenmeler o dönemde çok zor maddi koşullar altındaydı. Yani CTP de öyleydi. Dolayısıyla, hiçbirinin hiçbirine yardım edecek bir hali de yoktu. Şöyle bağış toplayalım, böyle bağış toplayalım gibi bir çaba sarfetseniz bile toplayamazdınız bu bağışı. Koşullar iyi değildi, insanların gelirleri iyi değildi. Bu nedenden dolayı kuruldu, kurduk Gençlik Merkezi’ni ama beklediğimiz gibi bir sonuç alamadık. Daha ileriki yıllarda o Gençlik Merkezi, bugünkü Gençlik Merkezi haline geldi, bu boyuta ulaştı. Gençleri pek tabii ki örgütlemenin yolu her zaman için bizim üzerinde durduğumuz, gençlerin hobilerini kapsayacak, gençlerin sosyal yaşamlarına cevap verecek ve bu arada onları politikayla yakın temasa sokacak bir örgütlenme biçimi olmalıydı... Yoksa salt politik bir gençlik örgütlenmesi zaten hiçbir zaman yaşamazdı, mümkün değildi. DGD saf bir gençlik örgütlenmesiydi, dolayısıyla bu tür gelişmeler karşısında...

 

SORU: Mesela o dönem hedefleriniz neydi?

KALYONCU: Bizim daha ziyade... Mesela askerliğin 18 ay olması...

 

SORU: Militan bir yapısı vardı...

KALYONCU: Militan bir yapısı vardı tabii... Askerliğin 18 ay olması... Biz o zaman bir dergi çıkarıyorduk herşeyden önce. GENÇLİK dergisini çıkarıyorduk. Kıbrıs Türk toplumundaki en uzun süreli gençlik yayını olduğu kanaatindeyim, ne geçmişinde vardı, ne de şimdi vardır öyle bir yaygın organı.

 

SORU: Kaç zaman sürdü bu?

KALYONCU: Uzun bir zaman dilimini kapsadı. Kollektif çalışmaydı, herkesin bir görevi vardı, heray sonu yazılar hazırlanırdı, beş-altı arkadaş bu YENİDÜZEN matbaasına kapanıp bunu çıkarıyorduk, ondan sonra piyasaya sürüyorduk. Elden satıyorduk ve parasını da toplayabiliyorduk bu yayın organının. Zaten bu başlıbaşına bir çabaydı. Mesela bizim üzerinde durduğumuz en önemli meselelerden bir tanesi o dönemde, uyuşturucuya karşı bir kampanyamız vardı...

 

SORU: Hatırlarım o kampanyayı...

KALYONCU: Ben bu vesileyle pek çok uyuşturucu kullanan insanlarla görüştüm, epey kitap okuduk uyuşturucuyla ilgili... Ama tabii bir gençlik örgütünün bu yönde harcayacağı çabayla uyuşturucu kullanmanın önüne geçmek mümkün değildi. Devletin zaten çok da fazla umurunda değildi, içicilere ceza kesmekle meşguldü. Şimdi şimdi devlet büyük miktarda uyuşturucu satmaya çalışan ve belki de mafyanın dışına çıkmış, mafyanın ihbar ettiği insanları ancak yakalayabilir durumdadır. Yoksa o dönemde sadece içicilere ceza kesilirdi, tabii bu yöntemlerle de üstesinden gelinemezdi. Sadece gençliği aydınlatma ve ondan uzak tutma gibi bir çabanın içindeydik.

 

SORU: Sosyalizmle ilgili eğitim veriyor muydunuz?

KALYONCU: Doğruyu söylemek gerekirse, doğrudan doğruya çeşitli konularda seminerler vardı aslında örgütümüz içerisinde, sosyalizm de bunun bir parçasıydı. O dönemde solda bulunan her örgüt gibi, biz de bu yönde bir çaba içindeydik.

 

SORU: Senin döneminden yoldaşlarınla konuştuğumuzda, çok doğal olarak tabii ki, bütün dünyada öyle, aksini düşünmek mümkün değil, DGD’nin partinin önünde gittiğini, öncü güç olduğunu hatırlıyorlar... Hatta mitinglerde, orada burada, bir takım gerginlikler olduğunu hatırlıyorlar... Birazcık bu dönemden bahsetmek ister misin? Mesela o dönem DGD’de neydi düşleriniz? Çünkü gençliğin özelliği, Abbie Hoffmann da bir yazısında şöyle der, Amerika’da 68’lerde gençlik hareketinin lideriydi: “Gençliğin özelliği sabırsız olmasıdır çünkü doğası budur..”

KALYONCU: Heyecanlı olması, atak olması...  Gençler doğal olarak keskinliğe daha yakın insandırlar çünkü heyecanlıdırlar, ataktırlar, tabii ki hemen şimdi olmasını isterler düşündükleri şeyin ama... Tabii bir de benim gibi daha yaşlı olanlar olunca ara yerde bunları kendi örgütlenmeleri içerisinde dengelemek mümkündür. Ben mesela aynı zamanda bir bağ vazifesi de görüyordum onun içerisinde... Şöyle: başkalarının da nasıl düşündüğünü rahat biçimde aktarabilecek pozisyondaydım çünkü ben kendilerinden biriydim. Onun için çok uzun boylu sürtüşmeler de olmadı, oldu tabii sürtüşme.. Yani CTP’li yöneticilerle DGD arasında sürtüşme oldu tabii ki ama öyle çok uzun boyutlu, çok kapsamlı, aşılamayacak şeyler olmadı hiçbir zaman. Parti örgütlenirken, köylerdeki belli başlı kadroları parti örgütlenmesi içerisine aldı... Bu DGD’ye yönelik kendiliğinden bir daralma oldu ama bu kaçınılmaz bir gelişmeydi ve parti her tarafta, adanın önemli bir bölümünde, büyük yerleşim birimlerinde, büyük köylerde örgütlenme yapabilir hale geldi böyle olunca. O açıdan büyük yararı oldu DGD’nin...

 

SORU: Yani DGD, partiye alan açtı bir yerde...

KALYONCU: Öyle miydi? Bunları birbirinden ayırmak mümkün değildir... Öncü olma iddiasında olsaydı, DGD’de kalırdı gençler. Politik partilerdir yaşama şekil veren daha ziyade, öncülük yapan... Öyle olsa gençler bu örgüte girmezlerdi öncü kendileri olsaydı ve o iddiada olaydılar. Gençlerin sadece bir ataklığı, dinamizmi pek tabii ki var, o ayrı bir konu ama öncülük tamamen farklıdır. Bunu yaşadık. 1981 yılında, 12 Eylül’den sonra 1 Mayıs’ı yaşadık burada.

 

SORU: Ünlü 1 Mayıs!

KALYONCU: Ünlü 1 Mayısımızdır o, evet... O kadar yıl 1 Mayıs’ı kutladıktan sonra ansızdan üstü örtülü biçimde yasak getirildi 1 Mayıs’ın açık havada kutlanılmasına. Orada biraz tartışma yaşandı DGD ile parti arasında... Ama biz çıktık DGD olarak sokağa, 1 Mayıs’ı kutladık. Tabii birşey de olmadı. Belki de olabilirdi, bilemeyiz ama birşey de olmadı. Ama bu birşeyin de kanıtı değildi aslında. Ama en azından ilerici hareketin boyun eğmediği gösterildi bu tertip ve telkinlere. Şimdi geriye baktığımda iyi oldu diye düşünüyorum... Bize “Kesinlikle yapmayacaksınız” da demedi CTP... Öyle birşey yaşandı, benim hatırımda kalan önemli hadiselerden biri de budur tabii...

 

SORU: Ne kadar süre DGD başkanlığı yaptıydın?

KALYONCU: 1979’dan 1985-86 yılına kadar yürüttüm, ondan sonra ayrıldım DGD’den... Parti Merkez Yönetim Kurulu’na girdim. Uzun yıllar, 1996-97 yılına kadar partide MYK’da görev yaptım. Önce faal üyeydim, daha sonra Eğitim Sekreteri oldum, daha sonra da Örgütlenme Sekreteri oldum partide..

 

SORU: Girne İlçe Başkanlığın ne zamandı?

KALYONCU: 1999 yılında Girne İlçe Başkanı oldum. Benden önce Salih Usar’dı ilçe başkanı. O 1998 yılındaki seçimlerin hemen arkasından ayrılacağını söylemişti ilçe başkanlığından, öyle de yaptı. Tabii arkadaşların da istemiyle görev bana kaldı ve bu görevi şimdiye kadar sürdürdüm.

 

SORU: Hangi yılda milletvekilliği yaptıydın?

KALYONCU: 1993-98 yıllarında milletvekilliği yaptım...

 

SORU: O dönem bakanlık da yaptın...

KALYONCU: Altı aylık bir bakanlık... Çalışma ve Sosyal Güvenlik bakanlığı yaptım. 1996 yılının başında başladı, Temmuzunda bitti... 8 aylık bir dönem...

 

SORU: Bu dönem, yani CTP’nin hükümette olduğu dönem, başka bir olay da var seninle ilgili. CTP aslında seni Eğitim Bakanı olarak düşünmüştü ve Denktaş bunu “veto” etmişti hatırladığım kadarıyla. Ne hissettiydin bu olduğunda? Hareketten gelen bir insan olarak sürpriz oldu muydu senin için yoksa sürpriz değil miydi?

KALYONCU: Şunu söyleyeyim... Herşeyden önce Başbakan Yardımcısı olarak Mehmet Ali Talat’ın istemi üzerine bakanlığı kabul etmiştim ama eğitim bakanı olmayı da istemiyordum doğruyu söylemek gerekirse. Öyle sanıyorum ki büyük bir uğraş gerektiren bir bakanlıktı ve kapsam açısındanbenim aşina olduğum bir alan değildi eğitim bakanlığı. Pek de istekli değildim ben eğitim bakanı olmaya...

 

SORU: Ama tavır olarak geldiğinde ne hissettiydin?

KALYONCU: Vallahi benim istemimle denk düştüğü için açık söylemek gerekirse biraz da hoşuma gitmişti! Ama tabii ki hoş bir durum değildi bu durum, ama benim açımdan değil... Bunu yapan kişi açısından hoş bir durum değildi. Yoksa benim hayatta verilemeyecek herhangi bir hesabım olmadı, yoktur. Sonra, talihsiz bir durumdu yapan kişi açısından. Niçin talihsizdi? Çünkü ne bakanlar ve bakanlıklar onaylamıştı ki şimdiye kadar da benim eğitim bakanlığımla ilgili böyle bir tavır koydu! Kaldı ki sonradan bakanlığımı onayladı, o bakanlar kurulunda bulunacaktım yine... Üstelik çok yakın arkadaşlarımdan biri olacaktı Eğitim Bakanı. r alan değildi eğitim bakanlığı. Pek de istekli değildim ben eğitim bakanı olmaya...

 

SORU: Ama tavır olarak geldiğinde ne hissettiydin?

KALYONCU: Vallahi benim istemimle denk düştüğü için açık söylemek gerekirse biraz da hoşuma gitmişti! Ama tabii ki hoş bir durum değildi bu durum, ama benim açımdan değil... Bunu yapan kişi açısından hoş bir durum değildi. Yoksa benim hayatta verilemeyecek herhangi bir hesabım olmadı, yoktur. Sonra, talihsiz bir durumdu yapan kişi açısından. Niçin talihsizdi? Çünkü ne bakanlar ve bakanlıklar onaylamıştı ki şimdiye kadar da benim eğitim bakanlığımla ilgili böyle bir tavır koydu! Kaldı ki sonradan bakanlığımı onayladı, o bakanlar kurulunda bulunacaktım yine... Üstelik çok yakın arkadaşlarımdan biri olacaktı Eğitim Bakanı. Yani çok fazla bir değişiklik de yaratmadı onun istemleri açısından, dolayısıyla yani böyle bir kararı verirken, sonradan böyle bir duruma düşeceğini hesaplaması lazımdı kişinin.

 

SORU: Bakanlık koltuğuna oturduğuna ne hissettiydin? Herhalde bu senin mücadelen açısından sadece bir momentti diye tahmin ediyorum... “Bu da bir görev, parti görevi, yapıyorum” muydu?

KALYONCU: Ben herşeyi bir görev olarak kabul ederim. Üstelik protokol işleri benim çok hoşuma giden işler değil açık söylemek gerekirse. İş yapmak daha önemli. Halbuki bakanlığın bir yanı da protokol işidir. Dolayısıyla önceleri biraz zorlandım protokol yanıyla ama benim bakanlık dönemimde bakanlığa bağlı dairelerde çalışan herkesin sonradan o dönemler çok memnun kaldığını, insanlarla diyaloğumun onlar açısından memnuniyet verici olduğunu her vesileyle söylediler. Bir defa bir göreve geldin mi işi çok kısa sürede kavramak zorundasın, insanlardan doğru, olumlu tepkiler almak zorundasın.

 

SORU: Bakanlık koltuğuna oturduğuna ne hissettiydin? Herhalde bu senin mücadelen açısından sadece bir momentti diye tahmin ediyorum... “Bu da bir görev, parti görevi, yapıyorum” muydu?

KALYONCU: Ben herşeyi bir görev olarak kabul ederim. Üstelik protokol işleri benim çok hoşuma giden işler değil açık söylemek gerekirse. İş yapmak daha önemli. Halbuki bakanlığın bir yanı da protokol işidir. Dolayısıyla önceleri biraz zorlandım protokol yanıyla ama benim bakanlık dönemimde bakanlığa bağlı dairelerde çalışan herkesin sonradan o dönemler çok memnun kaldığını, insanlarla diyaloğumun onlar açısından memnuniyet verici olduğunu her vesileyle söylediler. Bir defa bir göreve geldin mi işi çok kısa sürede kavramak zorundasın, insanlardan doğru, olumlu tepkiler almak zorundasın.  Bu açıdan başarılı olduğuma inanıyorum bu süre içinde... Benim hazırlamadığım ama benim devrimde geçen iki tane önemli yasa vardı gündemde, üç taneydi aslında, iki tanesini geçirdik Meclis’ten. Büyük uğraşlar sonucu geçen yasalardı bunlar. Biri “Grev, Toplu Sözleşme ve Referandum Yasası”ydı, diğeri ise “Hizmetlerin Hesaplanması Yasası”ydı. Benim dönemimde hazırlanmadığı halde çok iyi bir biçime sokularak Meclis’ten geçirildi. Üçüncüsü “Tek Sosyal Güvenlik”ti. Bunu Bakanlar Kurulu’ndan geçirip Meclis’e havale ettik. Ama biliyorsun, protokola herşeyi yazabilirsin ortaklarınla, hatta senden önce de yazabilir onlar ama verilen sözün, yazılan vaadin arkasında durmak farklı şeydir bizim memleketteki siyasi partiler açısından. Dolayısıyla ayak koydular ve komitede takıldı kaldı.

 

SORU: Niçin istemediydiler sence?

KALYONCU: Biz bu yasa hazırlanırken, Bakanlar Kurulu’na sunulurken, bu yasanın getireceği mali külfetlerin hesaplanması, yasanın nasıl işleyeceğinin uzmanlar tarafından gözden geçirilmesi için hem Türkiye’ye yolladık, hem de DAܒyle beraber bir çalışma içine girmek istedik. Türkiye’den bir defa bu yasayla ilgili herhangi ciddi aksi bir görüş gelmedi ve şunu da anladık ki bu arada, sosyal güvenlik yasalarının uzmanı yoktur. Yani Türkiye’de sosyal güvenlik uzmanı yoktur, belki şimdi vardır. Ama o dönemde yoktu. Ama bu yasayı elleyip şu sonuçlara yol açacak, bu sonuçlara yol açacak biçiminde görüş belirtebilecek birini görmedik. Dolayısıyla DP’nin direnişine de pek anlam veremedik. Böyle önemli bir yasanın herhalde CTP tarafından geçirilecek olması, onlar açısından engellenmesi gereken bir durumdu, “Başardı CTP” denmesin diye engellendi! Onlar açısından muadili bir yasa olsaydı, geçirebilirdik. Ama biz tüm programa sahip çıktığımız için, sırf onlara ait birşey de yoktu aslında orta yerde. Ama bu doğrudan doğruya bize aitmiş gibi göründü kamuoyunda ve bu nedenden dolayı da böyle bir tavır takındılar, geçmedi, komiteden yukarıya çıkamadı, hatta görüşülmedi bile komitede ve çok sürmedi, hükümet de bozuldu zaten...

 

SORU: Şimdi yeniden milletvekilisin kritik bir dönemeçte – herkes nefesini tutmuş çözümü bekliyor... Neler hissettin seçildiğini öğrendiğinde? Neredeydin duyduğunda?

KALYONCU: Ben İlçe Başkanı olarak seçimi sonuna kadar takip ettim. İlçe Seçim Kurulu’nda söylediler benim seçilmiş olduğumu çünkü ben işin o yanıyla ilgilenmedim, ben doğrudan doğruya partinin kaç milletvekili çıkardığıyla ilgiliydim, onun peşindeydim. Dolayısıyla görevim başında duydum ve öğrendim seçildiğimi. Benim açımdan “Yeniden zor bir dönem başlıyor”du etkisi yoksa emekli olmak, balık tutmaya gitmek, çocuklarımla çok daha fazla ilgilenmek benim de istediğim ve arzuladığım birşeydir... Ama Kıbrıs sorunu gibi bir sorun, insanlarda usanç verici bir noktaya gelir sonunda, hele politikanın bu kadar doğru düzgün yapılmadığı, ahlaki kurallara bağlı olmadığı bir yerde, insan ister istemez belli bir usanç noktasına gelir. Ama usanmanın da bir fayda sağlamadığını da çok iyi biliyorum onun için tekrardan bu görevlerdeyim ve önüme bir görev olarak geldiğinin bu durumun farkındayım ve bu işi de ciddiye alıyorum. Bir iş ciddiye alındığında da onun gereklerini yerine getirmek düşüncesi sarar insanı pek tabii ki... Ve önümdeki zorluğu da görürüm... Bunun gereklerini yerine getirmek, uğraşmak, didinmek, çabalamak, bir emek harcamaktır.

 

SORU: Çünkü aslında sen, sokaklarda eylem yapan gençliğinde, üniversite direnişlerine katılan, faşistleri kovalayan bir yerden geliyorsun...

KALYONCU: Evet...

 

SORU: Ve bu statükonun sadece insanların sandığa gidip oy atmasıyla yıkılacağını düşünmek de biraz saflık olur, değil mi yani? Bu da mücadelenin, sürecin bir parçası ama yani... Ne hissediyorsun? Çünkü burada çok köklü bir ur var, derinlere gömülmüş bir ur var... Bunu söküp atmak kolay değil... Sadece sandığa gidip oy atmakla değil... Çok kökten değişiklikler gerek bu ülkede, mentaliteden tut da, mücadele biçimine, yaşam biçimine, uyum sağlamaya kadar... Çünkü önümüzde çok büyük bir proje var, Avrupa projesi var...

KALYONCU: Doğruyu söylemek gerekirse ben insanların dövülerek, ezilerek, bir çeşit bir yöntemle ekarte edilerek bir sonuca ulaşılacağına inanmam. Fikirlerin çok önemli olduğuna inanırım. İnsanların ikna edilmesi gerektiğine inanırım. Ve buna büyük önem veririm. İnsanlar, öncelikle ikna edilmelidir, zaten ikna etmediğin sürece, herhangi birinin bir ülkü peşine, bir fikir peşine düşmesi mümkün değildir. Dolayısıyla ulaşabileceğimiz herkesin de yaşam süresi içinde ikna edilebileceğine inanırım. Meğer ki kurulu düzenden çok büyük çıkarları olsun ve bu çıkarları aslında anlıyor olmasına rağmen, kendi çıkarından yana tavır koyuyor olsun. Bunun dışında herkesin ikna edilebileceğine inanırım. Dolayısıyla oy vermek sadece pek tabii ki birşey değildir ama yani bu işlerin demokratik yollarla olacağına da inanırım. Bunun dışında bir yöntemin de her zaman ters tepme ihtimali olduğunu da bilirim, zaten ona başvurulmaması gerektiğine inanırım. Dolayısıyla şimdi CTP’nin orta yere koyduğu bu performans ve sandıktan aldığı bu sonucun çok büyük bir değere sahip olduğuna inanırım ve şimdi giderek daha fazla insanın CTP’nin ve barış güçlerinin orta yere koyduğu düşüncelerle sarıldığına da inanırım. Yani seçimden bu yana bu fikirlerin taraftarının arttığına da inanırım. Dolayısıyla işimiz biraz daha rahattır bu noktadan sonra çünkü belli bir güce eriştikten sonra belli insanlar rahatlar, korkularını atar, daha rahat düşünür insanlar ve çekinceleriyle başka partiye oy verseler bile, böyle bir sonuçtan sonra,  kendi kendilerine fikir değiştirmeleri çok rahat olur. Bu nedenden dolayı pek tabii ki insanların demokratik gösterileri, geçmişte olduğu gibi o büyük yığınsal gösterileri bu demokrasi mücadelesinde önemli bir paya sahiptir ama bunların gelip dayanacağı nokta her zaman için ya sandıkta bir noktaya gelip dayanır veya karşı tarafın kendiliğine pes edip çekilmesi gibi bir noktaya dayanır.

 

SORU: Şu an hangi noktadayız sence? Gerçekten yüreğinden geçen nedir? Şu anda hissettiğin nedir?

KALYONCU: Şu anda hissettiğim şey şudur: barış güçleri çok büyük bir iş başarmıştır bu memlekette, memleketin koşullarını düşündüğün zaman ve seçimlere yapılan müdahaleleri de düşündüğün zaman... Futbol maçında hakemin karşı tarafa sürekli yardım ettiği bir maça  benzetirsek bu işi, biz hakeme rağmen galip gelmiş vaziyetteyiz... Sayın Denktaş, “%50’yi aşmadı barış güçleri” dedi, yani o tür yanlış hesaplara bile tevessül etti Sayın Denktaş bu güç karşısında. Halbuki herşey açık ve meydandadır, %50’yi de aştı, yani demokratik olarak %50’yi de aştı barış güçlerine verilen destek. Bundan sonra çok daha büyük noktalara ulaşabilir barış güçlerinin desteği Kıbrıs Türk toplumunda. Ben öyle inanıyorum ki yolun sonuna doğru geliyoruz ama her zaman için dikkatli, her zaman için de atak olan taraf olmalıyız sonuca ulaştırmak için. Barış güçlerinin hedeflediği sonuca ulaşmamız çok uzun değil artık. Yani Kıbrıs Türk toplumunu dünyayla buluşturma noktasına hızla geliyoruz. Bu kadar yıldır dünyadan kopuk yaşayan Kıbrıs Türk toplumu, kendi özgürlüğüne sahip çıkarak, kendi devletine sahip çıkarak Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti içerisinde yer alabilme noktasına gelmiştir ve Avrupa’ya doğru yelken açmış vaziyettedir diye düşünüyorum. Geri döndürülemeyecek bir süreçtir aslında bu süreç. Yani artık bu noktada karşı tarafın elindeki bütün kozlar da alınmış vaziyettedir. Yapılanlar laf cambazlığıdır bu noktada ve zamana oynamadır, ele geçirilen bir takım yetkilerin doğru olmayan biçimde kullanılmasıdır... Bir defa bu sorunun 1974’ten hemen sonra bir noktaya bağlanması gerekirdi. Bir toplum bu kadar uzun yıl dünya dışında tutulamazdı. Bunu yapanların ve başaranların şimdi hala daha ayak diriyor olması, dünyanın gidişatına terstir ve eğer bir zarara uğrayacaksa bu toplum, bu direnişlerden zarara uğrayacak. Çünkü tartışma ve toplumun çıkarlarını koruma yerine, anlamsız bir direniş vardır orta yerde...

 

SORU: Ömer Kalyoncu, “militan yaşamı”nın dışında neyi sever? Mesela okur mu? Müzik dinler mi? Nasıl dinlenir? Ne yapar? Yani tam olarak onu ne mutlu eder?

KALYONCU: Ben mesela müzik dinlemesini severim, bütün hoşuma giden yeni müzik parçalarını mutlaka arar ve bulurum.

 

SORU: Ne dinlen mesela?

KALYONCU: Mesela hergün sabahtan METRO FM’i dinlerim yabancı müzik yayını yapan ve SİM FM’i dinlerim, öyle uyanırım, yatırken de öyle, mutlaka müzik dinlerim, müzik yaşamımın parçasıdır. Bir defa güzel film oldu mu televizyonda, bu kadar işin arasında, kaçırmamaya gayret ederim. Eskiden TRT2 Pazar günleri güzel filmler koyardı, değişik sinemalardan... Fransız sinemasından, İngiliz sinemasından, Amerikan sinemasından, onları kaçırmamaya gayret ederdim. Ama bunlar yanında sevdiğim birşey daha var... Cumartesi ve Pazar günü kahveye gidip kağıt oynamak!

 

SORU: Hangi kahveye?

KALYONCU: Mahallemizin bir kahvesi var, Yukarı Girne’de... Giderim, ahbaplarımla, mahalle arkadaşlarımla oturur kağıt oynarım. Yaşlı genç karışık... Daha çok konga oynarız, pilot oynarız... Hatta okey bile oynarım, tavla oynarım. Kahvede olan her türlü aktivitenin içinde yer alırım mutlaka. Dördü tamamlamak gerektiğinde ben varım! Kahvede hiçbir zaman politika konuşmam. Çünkü kahveye gittiğimde vakit geçirmek için, unutmak için, stresin dışına çıkmak için giderim ve bunu da başarırım. Balığa gitmeyi severim, kamışla balık avlamayı severim ama birkaç yıldan beridir gidemiyorum... Melano tutarım, kefal tutarım... Ne gelirse o gün, deniz nasıl uygunsa. Elim boş döndüğüm de çok oldu tabii.. O da stresten sıyrılma aracıdır aslında, önünde büyük bir mavilik, denizle başbaşasın orada. Herhangi bir balık asıldığında oltaya güzel bir heyecan yaşarsın çıkarana kadar balığı, çıkardıktan sonra bir ikinci için atarsın! Ve bu uzar ve gider, vaktin nasıl geçtiğini bile bilemezsin. Bunları severim...

 

SORU: Bir kızın bir oğlun var... Onlar da galiba hareketin bir parçası...

KALYONCU: Evet... Üniversiteye gitmeden öyleydiler, şimdi onlar da kendi yollarını seçmeye uğraşırlar... Kızım geldiğinde oğlumdan daha çok katılır faaliyetlere..  Oğlum görev olduğu zaman mutlaka gelir, oradadır ona ihtiyaç olduğu zaman ama kızım her işe katılmaya çalışır... Oğlum tıp okur, kızım işletme ve politik bilimler okur... Deniz ve Doğa... Bu isimler memleketimizin, dünyanın bir parçası. Kızım Almanya’da, oğlum da Ankara’da, annesinin bitirdiği okulda okur şu anda. Ankara Tıp Fakültesi’nde, beşinci sınıf öğrencisidir... Herhalde bir iki yıl sonra doktor olacak, onun için de gaylemiz başlayacak, ihtisas gaylesidir, aile kurma gaylesidir... Bu memlekette yaşama gaylesi başlayacak... Herkese olduğu gibi, kendi çocuklarıma da daha iyi bir yaşam verme gaylesi... Bizim ülkemiz koşulları açısından politika gayrıinsanidir...

 

SORU: Yeniden doğmuş olsaydın, kendi yaşamında neyin farklı olmasını isterdin?

KALYONCU: Onu düşünecek vaktim hiç olmadı...

 

SORU: Veya neyin daha iyi olmasını isterdin? Nedir yüreğindeki özlem?

KALYONCU: Herhalde kendi okumak istediğim alanda mesleğimi yapmak isterdim. Okumak istediğim alan da kimya değildi. Bunun dışında herşeyi yapabilirdim. Matematik fenle ilgili, bir elektrik mühendisi veya bir doktor olmak idi hevesim. Olmadı. Kazanırdın üniversiteyi, bir yıl sonra giderdin, şunu kazandın derlerdi bir yıl sonra, ona giderdin. Bizim böyle bir gelişme oldu, biraz da tesadüf. Girdikten sonra da bitirmek zorunda hissettim kendimi, onun için çabaladım. Yani üniversite mezunuyum işte... Geldikten sonra tabii ben Kimya Mühendisleri Odası’na kaydoldum... Geçen gün seçimlerin içinde Kimya Mühendisleri Odası, meslekte 25 yılını tamamlayanlara plaket vermek için beni çağırdı, “Yapmayın yahu! Ben mesleğimi bir ay yaptım!” dedim, ICP’de bir ay çalışmıştım. Ama memleketimizde kimya mühendislerinin içinde bulunduğu durum da bu yani... Çok az sayıda insan aslında mesleğini icra etti. Çoğu öğretmen oldu ve birkaç kişi ZEYKO falan gibi yerlerde kendi mesleğiyle ilgili iş bulabildi, bunun dışındaki insanlar, tamamen meslek dışı, yani öğretmenlik dışı da işlerde bulundular, kendi işlerini kurdular. Yadırgadım tabii bana plaket vermek istemelerine... Gidemedim almaya çünkü seçim propagandasının içindeydi...

 

SORU: Benim sormadığım ama senin mutlaka eklemek istediğin birşey kaldı mı?

KALYONCU: Dedem Ömer Çavuş diye bilinir, polis emeklisiydi... Eskiden çavuş olmak veya zabit olmak zor şeylerdi, kolay verilmezdi yani... Çok az sayıda rütbeli insan vardı poliste. Dedem Kıbrıs Türk Kurumları Federasyonu Girne Başkanlığı’nı da yapmış bir kişiydi. Bizim evde politika sürekli konuşuldu. Ben çocukluğumda hatırlarım, bizim evde Türkiye’yle Kıbrıs’ın bir asma kilitle kilitlendiği afişlerden bol miktarda bulunurdu her zaman... İki defa da, 1963’te ve 1964’te Rumlar tarafından tutuklandı. 60’ta hadiseler başlarkenden tutuklandı, nerede olduğunu da bilemedik... Bir süre sonra tabii serbest bırakıldı. Daha sonra Girne’de caminin minaresinin bombalanması hadisesinde içeri alındı ve bırakıldı. Yani politikayla sürekli içli dışlı olan bir ailenin de çocuğuyum... Benim yetişme tarzımda babamın asiliği de vardır, şu anda “asi” demek de doğru değil, şu anlamda: haksızlığa karşı isyan eden bir özelliği vardı. Biz öyle yetiştik, doğaldır böyle bir devlette insanın olan biteni kabul etmesi mümkün değildir. Normal olmaz tabii.. Bundan dolayı da bu işlerin içinde bu kadar uzun yıl kaldım. İnşallah ve maşallahla olmaz iş ama biz geleceğe yönelik olarak böyle düzensiz bir düzen bırakmayız. Ve böyle insanın vicdanını yaralayan uygulamaların alışkanlık olduğu, norm olduğu bu düzeni değiştirebiliriz...

 

(*) Bu röportaj YENİDÜZEN gazetesinde 6, 7 ve 8 Ocak 2004 tarihlerinde yayımlandı, Hamamböcüleri’ndeki okurlarımla da paylaşıyorum...

 

 

copyleft (c) 2001-03 hamamboculeri.org