Yeraltı Notları, 9 Ocak 2004

Sevgül Uludağ

 

“25’e 25, travmanın devamıdır” (*)

İNSAN YÜREĞİNİN HARİTASI (6)

İNSAN YÜREĞİNİN HARİTASI (6)

 

Röportaj: Sevgül Uludağ

 

*** Psikiyatrist Dr. Mehmet Çakıcı, askerlikte karşılaştığı dayakları, celpçiliği, intiharları, Annan Planı süreçlerini ve seçim sonuçlarını yorumluyor:

 

“25’e 25, travmanın devamıdır” (*)

 

Psikiyatrist Dr. Mehmet Çakıcı, özellikle “Annan Planı” ortaya çıktıktan sonra toplumumuz daha yakından tanıdı... Özellikle radyo ve televizyon programlarına çıktığı zaman “reyting rekorları” kıran Çakıcı, mesleğinin gereği olarak halkın soru “bombardımanı”yla karşı karşıya kalıyordu. Umutla umutsuzluk arasında gidip gelen insanlar, özellikle “derin devlet” mekanizmalarının “direnişi” karşısında bozulan sinirlerini yatıştırmak için, bir “umut sözcüğü” duymak, “belirsizliği” dağıtmak için psikiyatrist doktor Mehmet Çakıcı’ya dönüyordu... Dr. Mehmet Yağlı da, bu süreçte ilgi çeken psikiyatristlerdendi... O da, tıpkı Çakıcı gibi radyo ve televizyon programlarında “reyting rekorları” kırıyordu...

14 Aralık seçimlerinde Barış ve Demokrasi Hareketi’nden milletvekili seçilen Dr. Mehmet Çakıcı, psikiyatri ve adli tıp okumuş, yani hem psikiyatri uzmanı, hem de adli tıp doktorası, çift uzmanlığı var.

Onunla söyleşimiz şöyle:

 

SORU: Çocukluğundan başlayalım istersen... Nasıl bir ailede büyüdün?

ÇAKICI: 1966 doğumluyum... Lefkoşa’da doğdum, ailem Lefkoşalı, babam Lefke taraflarından Çamlıköylü... Dedemize Çakıcı Efe derlermiş. Çakıcı Efe’nin bir takım özellikleri var: köyün en cesur, en kavgacı ve her şekilde hükümete karşı çıkan, dağa çekilen birisi... Kalabalık bir aile ve dedemizin hep böyle cesurluğuyla geçti...

 

SORU: Hasanbulliler tarzı birisiydi galiba...

ÇAKICI: Zaten Çakıcı Efe ismi de biraz da ondan geliyormuş, Kıbrıs’ta o dönemin belli efeleri var, dedem o bölgenin efesi... Adına şarkılar yapılan, bir cinayet nedeniyle de beş yıl hapis yatan birisi. Onun kahramanlıklarıyla büyüdüm, isminin de verdiği birşeyle. Beni de o kahramanlıklarla, o isimle büyüttüler...

 

SORU: Kim anlatırdı size bu öyküleri?

ÇAKICI: Babam, halam, amcam... Baba tarafının ailesi, beni dedemle özdeşleştirerek büyüttüler. İlk gelen “Mehmet Çakıcı” isimli torundum ben ve Çakıcı Efe soyadı baba ailesi için çok önemliydi. Aileden üniversitede ilk okuyan kişi olmam açısından da önemliydi ve galiba çocukluktan da hep doldurularak, biliyorsun Kıbrıs’ta doktorluğa çok önem verildiği için, okumayan bir aile de olduğu için babamın ailesi, özellikle doktor olmamı en küçük yaştan beri telkin ettiler, istediler. İlkokuldan beri kendimi hep “doktor” bildim!  Abdi Çavuş’ta oturuyorduk, burası Surlariçi’nde, orta halli bir sokaktı... Annemler de “İpekçi Kızlar” dedikleri meşhur bir terziymiş. Daha sonra annem fabrikalarda işçi şefi olarak çalıştı, dolayısıyla bir işçiydi. Babam da polisti, yıllarca polis olarak devam etti. Hatırlarım kendini, hep çalışırdı ama bir türlü terfi alamazdı... Torpili mi yoktu hiç? Bilmiyorum. Orta halli bir aileydi bu, çok üst mevkilerde tanıdığı olan bir aile değildi. Çok iyi hatırladığım, onun ezikliğini de yaşayan bir aileydi. İşçi bir anne, polis bir baba... Biz iki kardeştik, benden küçük bir kızkardeşim var. Çocukluğum biraz kolay geçmedi çünkü bir dönem babam emekli olduktan sonra polislikten İngiltere’ye gitti, orada iki-üç yıl çalıştı amcamın yanında, oraya yerleşme gibi birşey düşünüldü. Uzun süre babasız kaldığım bir çocukluk var...

 

SORU: Nasıl etkilediydi seni?

ÇAKICI: Tam babamın geldiği dönemde annemin ciddi bir hastalığı olduydu, şeker komasına girdi, şeker düşüklüğüydü bu, hipoglisemi... Bir türlü anlaşılamadı... Dolayısıyla birkaç yıl da annemden çocuklukta ayrı kaldık. Doğrusu çok sorumlu bir çocuktum çünkü babamın gidişlerinde aile bana emanet edilmişti, kızkardeşim ve annem, küçük yaşıma rağmen... 7, 8, 9 ve 10 yaşlarında... Evin erkeği gibi... Ama çocukluğumdan hatırladığım, gerek arkadaşlarım, gerekse ailem de bir problem olduğunda bana soruyorlardı. Şu anda baktığımda bir çocuk için açıkçası çok ağır bir yüktü bu çünkü benim oynamam, belki daha rahat davranmam gerekirken, daha çok sorumluluk içinde büyüdüm... Hep “top”a, hep ileriye ve başarıya yönelik bir çocukluktu bu. Ama nasıldı? Bu bencilce birşey de değil, daha çok aileyi toparlayıp onların benimle övünmesini sağlamaktı... İlkokulu çok başarılı bir şekilde bitirdim, Atatürk İlkokulu’nu. Sonra Bayraktar Ruso Ortaokulu’na gittim. Ruso Ortaokulu’ndan Bayraktar Ortaokulu’na geçtim... Bunun nedeni, sınıf birinciliğine oynadığım halde babama gıcık giden ve askerlik döneminde bir atışması olan bir beden eğitimi öğretmeninin bana 9 vermesiyle ikinci sıraya düşmüştüm. Babam buna çok öfkelenmişti, beni okuldan aldı ve Bayraktar Ortaokulu’na geçtim. Ortaokula gittiğimizde, sıralamalar orada başlıyordu... Benim hep 10 oluyordu, tek tük 9 oluyordu. Ben açıkçası sınıf içinde çakıyordum, herkes sınıfın en iyisi gibi bakıyordu. Bayraktar Ortaokulu’na geçtiğimde orta ikilerde o dönem o okulda pek öyle şey görülmüyordu, bir tek 9’um vardı karnede, hepsi 10’du ve tüm orta ikilerde bana yaklaşan ikinciyle çok büyük fark vardı aramızda. Orta 3’te de gene öyle. Ama ben kompleydim, gitar dersi de alırdım, bu arada Yenicami’de futbol da oynardım.. İlk kız arkadaşım 14 yaşında olduydu, ilk aşkı o zaman tattım... Liseye, Lefkoşa Türk Lisesi’ne gittim, dersaneye de Suat Günsel’in Başarı Dersanesi’ne... Bugün çalıştığım Yakın Doğu Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nün yönetim kademesindeki hocalar, Başarı Dersanesi’nde benim öğretmenimdi. Şu anda YDܒde öğrenci işlerindeki Ümit Serdaroğlu fen hocamız, halkla ilişkiler bölümünden Erdoğan Saraçoğlu edebiyat hocamız, Suat Günsel de matematik öğretmenimizdi Başarı Dersanesi’nde. Lisedeyken de bu defa haşarılıklarım başladı, hem çalışkandım ama bir taraftan da grubumuz vardı eğlenceyi çok seven. İlginç isimlerdir bunlar, siyasette de var olan. Çok haylaz, çete gibi bir grup oluşturduyduk. Bunların başında mesela bugün Mudiler Derneği Başkanı olan Metin Arhun vardı, Gökhan Naim vardı, Erdoğan Naim’in oğlu... Bugün siyasette de ön planda olan o grup, haşarı bir gruptu. Çok problemler yaşayınca bizi ayırdılar... Ben arkadaşlarım arasında hep lider özellikli, daha çok sorumluluk sahibi gibi algılanırdım... Lise böyle geçti. Yenicami’de futbol oynadım, genç takımda kaptan seçildim, iyi bir futbolcuydum, süratliydim... Forvet oynuyordum, yani önemli yerlerde oynuyordum takımda. Liseyi de bitirdikten sonra bütün amacımız doktor olmaktı... Biz de üç tane tercih yaptık, üçü de İstanbul... Yaz tatillerinde İstanbul’u gidip görmüştüm, çok da beğendiydim.

Atladığım birşey oldu: babam, ortaokuldan itibaren bütün yaz tatillerinde hayatı öğrenmem için beni çeşitli yerlerde çalışmaya gönderirdi. Önce KEMA matbaasında çırak olarak başladıydım Abdi Çavuş’ta... İlk çalıştığım yerdi... Hatırlıyorum, çok sevip saydığım bir ustabaşına yapılan haksızlık nedeniyle – onun işten çıkarılma durumu vardı – ben de bunu protesto edip babama gidip gitmek istemediğimi söylemiştim. Sonra orta 3 ve lise 1’de inşaat işçiliği yaptım, kendimi belime kadar yarıçıplak, çimento yoğururken, temel dökerken, inşaatlarda tuğla örerken bulduğum bir dönem. İngiltere’ye gittiğimde amcamın yanında garson olarak çalıştığımı hatırlarım. Ve kendi harçlığımı çıkardığımı hatırlarım, para biriktirdiğimi hatırlarım, tabii kısa zamanda yerdik o biriktirdiğimiz paraları!

Ama kendi çocukluğuma baktığımda işçilerin ne hissettiklerini, ne zorluklar yaşadıklarını anlayabilirdim. Hammallık yaptım bir ara, Boyacı’nın malları gelirdi Zafer Sineması’na ya da başka depolara, giderdik Sarayönü’nde dururduk, orada bizden büyük iki tane de abi vardı, malları, çimentoları, sandalyeleri taşırdık. Mesela Yusuf Kaptan Sahası’nda konserler olurdu, binlerce sandalye getirilmesi gerekirdi, belli ücret karşılığında biz orada dururduk, sandalyeleri indirirdik, hammallık yapardık yani. Çocukluğum böyle geçti... İnsanlar şu anda beni biraz farklı tanıyor, belki psikiyatrist, kontrollü yerlerde yaşayan ama geçmişim öyle değil yani, çok eziyet çektik. Bu arada, zar-zor ekonomik şartlarla ben Türkiye’ye okumaya gittim. Marmara Tıp Fakültesi birinci tercihimdi, kazandım, ailemin istediği gibi ve tıp fakültesinde okumaya gittim. İngilizce tıp fakültesiydi, hazırlığa girdim İngilizce öğrenmeye... Bu arada kalacak yerim yoktu, Remzi Jöntürk’ün yanına yerleştim üç-beş ay, sinema rejisörü... Sonra da Abdi İpekçi Yurdu’na girdim... Bizim gittiğimiz dönemde yarısında asker vardı,  yarısında da biz kalıyorduk.

 

SORU: Hangi yıldı?

ÇAKICI: 1984. İlk müdürümüz de emekli albaydı. Ve hergün saat dokuzbuçukta biz yurttan çıkmak zorundaydık çünkü saat üçbuçuğa kadar yoklamalar vardı, hergün de askerler yurdun çevresinde “Yaylalar, Yaylalar” söyleyerek dolaşıyordu, zaten uyuyamıyorduk saat 7’den sonra. 12 Eylül’den sonra Abdi İpekçi yurdunda ilk ceza alan kişi de benim... Ceza almamın da sebebi şuydu, yurda girerken bir gün ellerim cebimde olduğu için müdüre saygısızlık nedeniyle beni uyardı, ben de uyarısını kabul etmedim ve yurt müdürüne saygısızlıktan önce bana ceza vermeye kalktılar. Siyasi olayları, ilk o dönemde tanıdım. Ben 17-18’ine kadar siyasetle yakın bir ilişkim yoktu. İlk defa gittiğimde, Marmara Üniversitesi’nden dört kişiyi aynı odaya koyduydular, eczacılık fakültesi, hukuk, tıp ve ilahiyat olmak üzere. İlahiyat fakültesinden gelen arkadaş şeriatçıydı, eczacılıktan gelen arkadaş orta halliydi, bir tanesi de aşırı solcuydu. Dolayısıyla onların tartışmalarını ilk kez dinliyordum, şeriatın ne demek olduğunu, Atatürk’ün daha farklı özelliklerini, laikliğin ne olduğunu falan... Onlar tartışırken, ben dinliyordum, benim için çok büyük bir öğrenim süreci başladıydı o dönemde, bayağı merak saldıydım, Kazım Karabekir-Atatürk ilişkilerini okuyordum, Adnan Adıvar’ın kitaplarını, o dönemin yazarlarının kitaplarını okuyordum, çok merak ettiydim ve bugün çok detaylı bilgim var o konularda.

Bu tartışmadan sonra, tam bana ceza verecekleri dönemde, orada bir Kıbrıslı olan Suat adlı bir arkadaş, Konyalı birine “yobaz” dediydi. Konyalı, “yobaz” dediği için gitti, Suat’ı şikayet etti. Ahmet Atakara isimli bir arkadaşımız da gitti Konyalıyı uyardı, “Biz Kıbrıslılarız, bize böyle birşey yapamazsın” gibi... Bu arada Konyalı gitti, onu da şikayet etti. Bir kez de şöyle bir konuşma olduydu Abdi İpekçi Yurdu’nda ve ben odayı terkettiydim: “Kıbrıslı Türkler arasında Rum olanlar da vardır, dolayısıyla aralarından casus çıkabilir, dolayısıyla size ayrı föy çıkarıyoruz, yabancı uyruklulara ayrı, Türkiyelilere ayrı, Kıbrıslılara ayrı” diye... Föy dediğim, gidiş gelişler için... Ben bunu şiddetle protesto edip toplantıyı ilk terkeden olmuştum. 13 tane Kıbrıslıydık orada. Dolayısıyla Konyalı şikayet ettiğinde, “Bunu yapsa yapsa Mehmet Çakıcı yapmıştır” dedi yurt müdürü ve bana ikinci bir suçlama çıkarmışlardı. Velhasıl ben hatırlıyorum, saat 8’e kadar yurttan ayrılmam için panoya resimlerimi astılardı ve o gece Konyalıyı buldum, ben tehdit ettim kendini. “Seni hayatımda tanımıyorum” dedim kendine, “Ya gelirsin, doğruyu anlatırsın, beni tanımadığını, benim ismimi verdin... Zaten kaybedecek birşeyim yok, beni bu şekilde suçlamayla götürürlerse, okulumu da etkileme durumu var. Benim hayatımda en önemli yaşama nedenlerimden biri doktor olmaktır. Sen beni okuldan attırırsan, ben seni öldürürüm” dediydim. Konyalı korkusundan gidip doğruyu söylemişti, yalnızca yurt müdürüne karşı gelme suçundan 45 gün yurttan kovuldum. 12 Eylül’den sonra yurtta ilk ceza alan da benim! Çünkü oraları, Abdi İpekçi Yurdu, meşhur solcuların yurduymuş...

Tıp Fakültesi, hep başarılı öğrencilerin geldiği, seçme öğrencilerin geldiği bir yerdi, yüksek puanlı bir yerdi, İngilizce’ydi... Marmara Tıp Fakültesi’ni bitirdik...

 

SORU: Psikiyatriyi seçişin nasıl olduydu?

ÇAKICI: O da çok ilginçti. Aslında ben psikiyatriyi hiç düşünmüyordum. Bir gün 14 Mart balosuna giderken güzel takım elbiselerimi giyip kızlarla dansedeceğim bir ortam sağlamaya çalıştığım bir balo vardı. Dördüncü sınıftaydım... 14 Mart Tıp Balosu’na trafik nedeniyle ben geç kaldım, dolayısla kızların yanına oturamadık! Arka masalardan birinde boş yer vardı, gidip oraya oturdum. Yanımda top sakallı biri vardı, o top sakallı biriyle sohbete açıldık ve kızlardan açıldı konu. Benim sohbetim o kadar çok hoşuna gitti ki bu top sakallı adamın, ön sıralara oturması gereken önemli bir adam olduğu anlaşılıyordu, ön sıralarda oturmaktan vazgeçti ve benimle arka masalarda kaldı. Biz onunla beraber yalnızca dedikodu yaparak içtik. Ve dansedenleri seyrettik. Bu adam da Psikiyatri Ana Bilim Dalı’nın Başkanı Profesör Oğuz Esat Göktepe idi... O kadar çok sevdi ki beni, bir de Kıbrıslı Türklere karşı özel bir ilgisi vardı çünkü psikiyatride İngiltere’de ihtisasını yapmış ve Kıbrıslı Türkler de ona çok yardımcı olmuş, dolasıyıyla Kıbrıslı Türklere özel bir sevgisi var. O da uzun süredir ilk kez bir Kıbrıslı Türkle karşılaşıyor... Ve bana dedi ki “Seni staja göndermek istiyorum İngiltere’ye...” Ben de yaz tatillerinde gidiyordum ve eğlenceyi de çok seviyordum, İngiltere’de girmediğim pub, girmediğim bar yoktu yani... Bir taraftan çok çalışan biriydim, bir taraftan da eğlenceyi seven biriydim. Önce reddettim adamı, sonra onbeş gün düşündükten sonra dedim ki yahu ben zaten gidiyorum İngiltere’ye, geceleri geziyorum, sabahları da kalkıp amcama giderdim, restoranında garsonluk yapardım, şimdi onu da yapmıyorum... İlk defa İngiltere’de Charing Cross Hospital’e gittim ve psikiyatriyle ilk defa tanıştığımda çok keyf aldım. İnsanlar dinleniyor, çok yardım alıyor, bir de çok keyifli ve şakavari bir ortam da var. Bir taraftan da bilimsel araştırmalar beni çok etkiledi. Kızılötesi ışınlarla göz hareketlerinden beyinde şizofreni hastalarının, hastalık nedenlerini araştırdıkları araştırmalar yapılırdı, ben çok keyf aldım, beni de araştırmaya kattılar. Üç ay sonra geri döndüğümde, harika bir referans vardı elimde, “İşte bu adam geldi, kliniklere katıldı, Geoffrey Night Unit’te çalıştı, araştırma bölümünde çalıştı” diye. Burada çalışmak özel birşey sağlar size. Harika bir referansla geldik, bu defa onu kullanarak, ben de keyf aldığım için ikinci gideceğimde İngiltere’ye, beşinci sınıfın yazında bu defa, Charing Cross Hospital’a yazdım, burada da psikocerrahi yapıyorlardı, oradan da döndüğümde elimde iki tane harika referans oldu. Onların yan branşları olan Group General Hospital’de ve Southwestern Hospital dediğimiz hastanelerden de referans oldu, dört tane referans oldu. Dolayısıyla tıp fakültesini bitirirken elimde psikiyatriyle ilgili çok geniş bilgi, dört büyük referans vardı ve artık bana da göre, analiz yeteneği sevdiğim, beynimi kullandığım, analiz ettiğim, düşündüğüm, çok da keyf aldığım birşeydi, dolayısıyla Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde psikiyatri ihtisasına başladım.

Bakırköy başlıbaşına olay! Şöyle bir olay: Yılda 200 bin polikliniğin olduğu, bir poliklinikte kırk hasta görüyorsunuz, bir servisinde 200 tane hasta var ve yalnızca 3-4 doktorsunuz... Türkiye’nin her tarafından hasta Bakırköy’e geliyor, neden? Çünkü hepsinin İstanbul’da bir tanıdığı var, yani adam Erzincanlı’ysa, Erzurum’a götürmüyor hastayı çünkü Erzurum’da kalacak yeri yok ama İstanbul’da kalacak bir akrabası, köylüsü var. 6 bin yataklı çok büyük bir hastane. Ortadoğu’nun en büyük hastanesi. Tabii orada hastanede isyandan tutun en tehlikeli adama kadar sizin de tehlikeye düştüğünüz zamanlar var. Psikiyatri öyle oturup da dinlediğiniz birşey değil aslında... Her an tehlikeye de maruz kaldığınız birşey...

Tabii ben para kazanmak için üç gecede bir nöbet tutmaya başladım... 1993’tü bu... Bu arada ben Kıbrıs’ı hep takip ettim ama hep gazetelerden takip ediyordum. Ve her zaman Kıbrıs’a dönmeyi hayal ettim. Hiçbir zaman Türkiye’de kalmak gibi bir arzum, heyecanım olmadı.

 

SORU: İngiltere bir seçenek miydi?

ÇAKICI: Belki öğrencilik yıllarında İngiltere bir seçenek olabilirdi, düşündüm ama ihtisas yıllarım geldiğinde artık ben Kıbrıs’ı düşünüyordum. Adli tıp doktorasını seçmemdeki en önemli sebeplerden biri de düz bir psikiyatrist olarak dönmek istemedim buraya. Bir uzmanlığım daha olsun, donanımlı dönmek istedim. Dolayısıyla İngiltere’den döndüğümde, psikiyatri ihtisasına başladığım ikinci ayda araştırma gruplarına katıldım Türkiye’de ve şöyle bir hocayı seçtim... 13 tane servis vardı, bir tanesi hocamın en sevilmeyen hocaydı, ülkücü de biriydi, dolayısıyla gestapo gibi bir adamdı. Diğer servislere dokuzbuçuk onda gidilse de olurdu ama bu öyle değildi, altıbuçukta gidilmesi sabah, akşam da altıbuçuk yedide çıkılması gerekirdi. Ama araştırdığımda, Bakırköy’de doğru dürüst tek araştırma çıkan yerin orası olduğunu gördüm. Dolayısıyla ben de orayı özel istedim, gittim kendisiyle konuştum, beni hayretle karşıladı. “İlk kez doğrudan biri beni istiyor” demişti bana. “Araştırdın mı?” dedi bana, “Araştırdım” dedim. “Burada çalışmak istiyorum çünkü araştırma yapmak istiyorum çünkü İngiltere’de bunları, bunları gördüm ve görüyorum ki güç uzmanlık yapanda değildir, güç araştırmayı bilendedir çünkü bilgiyi sen tutuyorsun elinde... Dolayısıyla araştırmayı öğrenmem gerekir...” İlk bilimsel makalemi de – ki normalde bir uzman yazabilir bilimsel makaleyi – asistanlığımın 15nci ayında beş tane bildiri göndermiştim psikiyatri kongresine. 1995’in sonlarına doğru tabii Kıbrıs’a dönmek gibi o dönemden hesabım da olduğu için, Kıbrıs’la ilgili araştırmalar yapmam gerekiyordu. Adli Tıp’a da yeni başladıydım. Adli Tıp doktorasına da uzmanlar alınması şartı vardı, benim bu kadar hırslı olduğumu bilen Adli Tıp’taki hocam Profesör Dr. Oğuz Polat, asistan olduğu halde beni kabul edeceğini söyledi, uzman olmadan da. Ben de kendimi de göstermek için Kıbrıs’a geldiğimde yaz tatilinde araştırma yaptım. Kıbrıs’taki ilk araştırmam 1995 yılındadır benim.  Otopsilerin dökümünü ve cinayetlerin, kazaların nedenini araştırdığım bir bilimsel araştırma yapıp onu bir kongrede sunduydum ve Türkiye’de de sunduydum. Otopsi dosyalarının on yıllık dökümünü yaptıydım hastane dosyalarından araştırıp. Dolayısıyla Adli Tıp serüveni de bu şekilde başladı... Eşimle de o dönemde ihtisasta aynı servisteydik, beraber araştırmalara katılmaya başladık, biz makine gibi üretmeye başladık. Ve Bakırköy’ün tarihinde insanlar birer tezle çıkardı normalde, en iyisi şimdiye kadar 20-25 araştırmayla çıkıyordu. Ben Bakırköy Ruh Sinir’i bitirdiğimde 40 bilimsel yayınla mezun olduydum ve bu rekorlardan biriydi Bakırköy’de... Çok üstüne düşmeye başladığım birşeydi araştırma, araştırma kurslarına katıldım, tıp istatistiği öğrenmeye başladım ve bir ara halk sağlığı profesörlerinin bileceği kadar istatistik biliyordum. Adli Tıp’ta da bunu çok kullandım... Bilimsel bir örnek vereceğim: Adli Tıp’ta her yıl 6 bilimsel araştırma çıkardı, 3’ünü ben yaptım. Birini profesör, birini doçent, birinci yardımcı doçent yapardı, doktora öğrencisi olarak 3 tane de ben yaptım. Dolayısıyla bu süreç de böyle... Galiba eşim Ebru’yu da sürükledim buna çünkü ben seminerler vermeye başladığım zaman eşim de benimle Bakırköy’den geliyordu, en sonunda o da dedi ki “Zaten seninle geliyorum, bari ben de yapayım!”. O zaman hocayla da konuşmuştuk... Adli Tıp’ta da bizim branşlarımız vardı, ben uyuşturucu çalışıyordum, o çocuk istismarı çalışıyordu. Biz taktik kullandık, gittik hocaya dedik ki “Hocam ben uyuşturucu çalışacağım, siz de çocuk istismarı çalışıyorsunuz, Ebru da bu konuda çalışıyor...” Çünkü ikinci asistan alma gibi birşeyleri yoktu, biz de iki asistandık doktora yapan. Dolayısıyla onun da çocuk istismarı çalışmalarımızla ortak o dönemde başladı... Hem çocuk istismarını, hem uyuşturucuyu... Bu arada ben para kazanmak için özel hastanelerde nöbetler tutuyordum, özel hastanelerde çalışıyordum. Uyuşturucuyla ilgili özel Balıklı Rum Hastanesi vardı, oralarda nöbetler tutuyordum gece. Uyuşturucu tedavisini de bir şekilde öğrenmiş oldum. Tezim de uyuşturucu üzerineydi. Adli Tıp’taki tezim çocuk istismarının uyuşturucuyla ilişkisi, psikiyatrideki tezim de yine uyuşturucu kullanımının Kıbrıs’taki durumu. Ben yine 1996’da geldim yine, yaz tatilinde... Tüm liseleri araştırdığımız, 2500 lise öğrencisine uyguladığımız anket çalışması yaptık. Ve Kıbrıs’ta medyanın beni ilk tanıdığı dönem, o dönemdir. Çünkü o veriler gazetelerde manşet verilmişti, ilk verilerdi uyuşturucuyla ilgili. Dolayısıyla hazırlığım Kıbrıs’a geri dönmeye yönelikti ve psikiyatri ve adli tıpta böyle bayağı bilimsel araştırmalar yaptık. Kıbrıs’a dönmeye hazırlandığım zaman, Yakın Doğu Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nde yer var mı diye araştırdığımızda orada yer olabileceği söylendi, tam döneceğimiz gün de bölüm başkanı istifa etti tesadüf, biz de bölüm başkanı olduk. Tam döneceğimiz gün oldu bu!

 

SORU: Herhalde döndüğün zaman askerlik yaptıydın... O çok acayip bir dönemdi hatırladığım, intiharların yoğun olduğu bir dönemdi askerde...

ÇAKICI: Oraya geleceğim... Yakın Doğu’ya geldik, sempozyum yaptık, bölümü toparladık... Üç ay içinde bölüm büyük medyatik hareketlerde bulundu... Daha sonra ben askere gittim, eşim bölüm başkanı oldu benim yerime. Askerlik dönemi benim için ilginçti, çok zordu. Askerliği bitiremeyeceğimi düşündüm çünkü ben emir almaya alışkın değilim... 1998 yılıydı. Annem bile çok korkuyordu doğrusu...

 

SORU: Anneler hep korkar zaten çocukları burada askere gittiğinde, çok büyük dehşet içinde geçirirler askerlik dönemini oğullarının...

ÇAKICI: Yani... Benim de emir alamayacağımı, bundan dolayı cezalar alıp bitiremeyeceğimi düşünür, üzülürdü. Ben de aynı şeyleri kendimle ilgili düşünüyordum! Üç haftalık askerdeydim, Gülseren’de, sağa dön, sola dön, üç haftalık askerken intiharlar olmaya başladı. Her ay bir intihar olurken, haftada bire ve en son öyle hale geldiydi bir haftasonu Cuma bir intihar oldu, Pazar günü bir intihar oldu. Öyle bir hal... O dönemin meşhur komutanı Ali Nihat Özeyranlı gerçekten beni çağırdı, herkesi çağırdı... Biz tabii askerlikten anlamıyoruz, ön ön gir, arka arka çık, sağa sola falan! Sağlık Şube Müdürü, Kolordu’nun Şube Müdürü, Kolordu’nun psikiyatristi, hepsi orada. Rütbe sırasına göre hepsini dinledi, en son bana geldi. Zaten araştırmalar ne için yapılır? Birşeyin eğitimini hazırlamak için... Araştırma yaparsınız ama, önleyici eğitim programıyla. Ben zaten bunları adli tıpta özel olarak da çalıştıydım, eğitim programları üzerinde. Bir sosyal olay nasıl önlenebilir? İşkence nasıl önlenebilir? Şiddet nasıl önlenebilir? Uyuşturucu nasıl önlenebilir? Kadına yönelik şiddet nasıl önlenebilir? Çocuk istismarı nasıl önlenebilir diye... Bunların çalışmalarını zaten biz yaptıydık. Dolayısıyla intihar önlenmesinin nasıl olacağı kafamda vardı, bilimsel araştırmalar yapılması gerekiyor, ciddi eğitim programları ve bu eğitime bağlı doktorların, komutanların, askerlerin bilinçlendirme eğitimi yapılması gerekiyor... O zaman Ali Nihat Özeyranlı’ya ben nasıl önlenmesi gerektiğini, Lefkoşa’da bir merkez kurulması, psikologların olması, danışmanlık kartları ve danışmanlık uygulamalarının olması gerektiğini anlattım... Herkesi çıkardı, beni tekrar aldı içeriye. Bana “Ne istersen sağlanacak sana ama bunları bize önle” dedi. O dönemde ben bir proje hazırladım 10-15 günde ve verdim kendilerine. PEDAT isminde, Psikolojik Eğitim, Danışmanlık ve Tedavi Programı isminde... PEDAT’ın içinde PEDAM diye bir merkez var, Psikolojik Danışmanlık ve Psikiyatrik Tedavi Merkezi... Bunun içerisinde psikiyatrist olacak, bilgisayar uzmanı olacak, istatistikçi olacak, dolayısıyla veriler elde edilecek bilimsel... Psikologlar olacak danışmanlık yapan askerlere ve insanlar sorunlarını iletecek, sorunlara derhal müdahale edilecek ve artı dayaklarla ilgili önlem alınacak. Ve dolayısıyla gerçekten komutan o zaman bu konuya çok önem verdi, çok ağır eleştiriler de vardı dışarıdan ve PEDAM çok donanımlı bir yer haline geldiydi. Nasıl? Komutanla doğrudan yazışma ve doğrudan görüşme hakkım vardı. Bu da şöyle: bir asteğmenin generalle görüşmesi askeri sistemde çok kolay birşey değil. Önce takım komutanınıza gideceksiniz, sonra bölük komutanına gideceksiniz, sonra tabura, alaya vs. Ama benim öyle birşeyim yoktu, ben bir problemle hemen oraya çıkıyordum. Benden devamlı görüş istiyordu ve Gülseren’de bana bir oda verildi, o odada alarmlar dışında ben kendi mesleğimle uğraşmaya başladım...

 

SORU: Ne yaptıydın o merkezde?

ÇAKICI: PEDAM’la ilgili bir merkez oldu ve askerler psikolojik dertlerini orada anlatmaya başladı. Bunun için önce 9 kişilik bir ekip kuruldu, bunun içerisinde 3 tane psikolog, 2 tane psikolojik danışman vardı, bunları belli noktalara yerleştirdik... Dışarıdan üç kişi aldık, benim de bulunduğum bir imtihanla alındılar. Ben merkezin başındayım, onları Girne’ye, birini Lefke’ye, birini Mağusa’ya yerleştirdik, iki tane de askerden gelen olduğu için biri Köprü’de, biri de benim yanımda duruyordu.

Dolayısıyla ben sabahları problemli askerleri, erleri görürken, gerekirse revire yatırıyordum, gerekirse izin veriyordum, ayıklıyordum yani, intihar etme riski olan, depresyonu olan, akıl hastalığı olan... Böyle bir sistem de çok kolay değildi. Ve danışmanlık merkezi ve psikologlar bana bağlıydı, bir bilgi olduğu zaman, bir dayak olayı veya ciddi tehlikede olan, intihar etme riski olan biri, hemen bize haber veriliyordu, biz onu alıp hemen götürüyorduk. O dönemde dayak olaylarına da çok müdahale ettik, ben taburları, bölükleri gezerken komutana raporla bildiriyordum, şu bölgede şu adam şu dayağı yaptı... Şu bölgede şu celpler, celpçilik de var askerde, adam 3 gün önce gitti sizden askere, o onun üstü oluyor ve gerçekten de bu çocuklar çok genç oldukları için hemen o şeye kapılıyorlar, ast-üst meselesine ve bazı askerler, bazı askerlerin çamaşırlarını, bulaşıklarını yıkıyor, yiyeceklerini alıyor, baskı vardır, celpçilik vardır... Celpçiliği önlemek için, dayakları önlemek için askeri mahkemelerde uğraştım ben uzun süre... Şikayetlerim oldu ve özellikle ilk dönemde çok ciddiye alındı bunlar ve uzun süre bazı astsubaylarla özellikle uğraştık yani ve cezalar aldılar çok ciddi. Üçer ay ceza alan var, birer ay ceza alan var... Hatta bir kişinin askerlikten atılma durumu olduydu. Ama bunlar çok da basına yansıyan şeyler değildi...

 

SORU: Peki burada bir parantez açalım: Neden o dönem intiharlar yoğunlaştıydı? Yoksa bunlar zaten var mıydı da basına mı yansımıyordu? O dönemin özelliği neydi?

ÇAKICI: Kıbrıs’ın genelinde intihar riski zaten çok yüksektir... Sosyo-politik yapı da böyle... Zaten çok kolay bir toplum değil bu, stres altında bir toplumdur ve Türkiye’nin ortalamalarına falan baktığımızda galiba yüzbinde 2.2’dir, bizde yüzde 22’dir... On kat daha fazladır toplum genelinde... Askerde intiharlar o dönemde zaten tek tek olurken ve bunlar da gene fazlayken, o dönem bir moda haline geldi. Askerler arasında da moda... “Bir problem olunca intihar ederim” modası. Hatta o Kekilli’nin “Bu gece ölürüm beni kimse tutamaz” sözlerini yazarak bir askerin nöbet kulesinde, bunu yazarak intihar ettiğini biliyorum. Yani duvara yazdı “Bu gece ölürüm beni kimse tutamaz” diye ve intihar etti. Bunlar zaten kalabalık ailelerin çocukları, kalabalık aileler, ilgisiz aileler... Onların nedenlerini de araştırdık. Dolayısıyla bir mesaj verdiydik o zaman askere...

 

SORU: Bu çocuklar daha çok Türkiye’den Kıbrıs’a gelip de yerleşmiş ailelerin çocukları mıydı?

ÇAKICI: Açıkçası, daha çok er pozisyonunda göçmen ailelerin çocuklarında daha çok problem var. Çünkü neden? Bu, basit Pazar gezileri vardır ya gördüğümüz, yani işte gideriz kebap yaparız, çocuklar ziyaret edilir, kalabalık aileler, ilgisiz aileler çocuklarını ziyaret etmediğinde, hayatla ilgili bağları azdır... Hayatla ilgili bağlantıları az olduğu zaman, bunalıma düşmeleri kolaydır. Tabii bir kıza bağlanırsınız hayat nedeni olarak da, aile desteği yok, sosyal destek yok, ekonomik destek yok... Bir kızsa hayatınızın bağı, o kız sizi bırakırsa bir gün, hayatla ilgli bağlantınız kopar, dolayısıyla biz o dönemde PEDAM olarak, askere şu mesajı verdik: “Bir problem olursa bizi arayacaksınız, elimizden geldiğince yardımcı olacağız, biz sizin babanızız, ananızız da... Desteğiniz de... Sizin haklarınızı da savunuruz... Bir problem olunca geleceksiniz, konuşacaksınız bizimle...” O dönemde danışmanlık kartları da başlandı uygulanmaya ve komutanlar tek tek, her askerin sorunlarının ne olduğunu bilmeye başladılar.  Çünkü o dönemde intihar edecek birinden bölük komutanı, tabur komutanı sorumlu haldeydi, dolayısıyla onlar da bilmek durumundaydı. 98’de 14 olan intihar sayısı, 99’da 3’e ve 2000’de 1’e düştü... Çok büyük bir başarıydı bu, hatta Türkiye Genelkurmayı’ndan da gelip bizim sistemizi beğendiklerini, bizi tebrik ettiklerini söylediler, hatta bana da altın kaplama bir kolsaati hediye ettiler...

 

SORU: Yani Kıbrıslıtürkler Güvenlik Kuvvetleri Komutanı olamıyor, önleniyor ama yaptıkları işler de örnek alınabiliyor!

ÇAKICI: Bunu ben söylemedim!

 

SORU: Bunu ben söylüyorum!

ÇAKICI: Altın kolsaati verdiler, takdir ve onur belgesiyle ödüllendirildim... Biz askerliği gerçekten böyle bir kahraman gibi tamamladık. O kadar ki, Ali Nihat paşa bu yapılan başarılı işler nedeniyle askerde kalmamı istiyor ve ben üniversiteye dönmek istediğimi söylüyorum. Bu arada uyuşturucu eğitim programı hazırladığımızı ama bunun için maddi kaynak bulamadığımızı söylüyorum.  Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığı uyuşturucu eğitim programını bize basıyor, Güvenlik Kuvvetleri Komutanı’nın da bulunduğu bir yerde Eğitim Bakanlığı gelip bize takdir belgesi sunuyor fakat biz uyuşturucu eğitim programını uygulamak istediğimizde birkaç ay sonra, büyük bir blokla karşılaşıyoruz. Ve benim askerlik bitip adımımı dışarı attığım gün, başka bir dönem başlıyor, uyuşturucu eğitim programını hayata geçirebilmek için... Kıbrıs’ta uyuşturucunun arttığını düşündüğümü, bilimsel araştırmalarımın bunu ortaya koyduğunu ve eğitim programlarının uygulanması gerektiğini düşünüyorum. Fakat bununla ilgili kıskançlıklarla karşılaşıyorum, kendi meslektaşlarımdan!  Bana yönelik suçlamaları şu: eğitim programının kalitesi değildi önemli olan onlar için, ben o zaman yardımcı doçenttim, bu kitapları doçent olmak için yazdığımı iddia eden meslektaşlarım vardı! Benim de onlara söylediğim şuydu: ben ne istersem, ne amacı isterse olsun, siz kaliteye bakın, bu gençliğe yarar mı, ona bakın... Gençliğe yarıyorsa, benim amacımın ne olduğunun sizin için hiçbir önemi yoktur.

 

SORU: Kıbrıs’ın izole yapısı bu işte... Genelde birisi başarılı oldu mu, insanlar sanıyor ki ellerinden birşey alınır! Kendi de çalışıp çaba gösterebilir! Ama hiçbir zaman içeriğine bakmıyorlar yazdığınızın, söylediğinizin. Hiç içerik yok, sadece bir biçim var: Niçin o? Nasıl önleyebiliriz, nasıl başına vurup aşağıya çekebiliriz! Toplumun özü bu...

ÇAKICI: Yüzde yüz! Bunun için psikiyatrist olmaya gerek yok. Benim gördüğüm de buydu. Fakat hem bunları değiştirmeye çalışırken, hem gidip de Sağlık Bakanlığı’nda ya da Eğitim Bakanlığı’nda bunları anlatacak, donanımlı ve bilgili insanlar bulamıyordum karşımda. Siz bilimsel araştırma diyordunuz, o sizi beş kişiyle beraber dinliyor, düşünün benim gibi bir adam için de ne kadar acı birşeydir! Çocukluğu hep mücadele ve kavga içinde geçmiş biri... Gidiyorsunuz, çok önem verdiğiniz bir eğitim programını hayata geçirmek istiyorsunuz, o da sizi köyden arsa sorunu olan biriyle aynı odada kabul ediyor, dinler gibi yapıyor ama o da yanınızda oturuyor. O “Benim arsa durumum ne oldu?” diyor, siz “Aman! Eğitim programını nasıl hayata geçiririz? Gençlik elden gidiyor”u anlatmaya çalışıyorsunuz. Ya da sizi dinlerken, davetiye imzalayan bir takım bakanlarla karşılaşıyorsunuz... Bunlar da beni kamçılayan şeylerdir, daha çok çalışmam ve daha çok onu değiştirmem gerektiği konusunda kamçı oldu... Hayal kırıklığına uğrayıp yerime oturmadım, hayat boyunca hiçbir zaman bunu yapmadım...

 

SORU: Şimdi 2000 yılındayız hayatınızda... 2001’deyiz...

ÇAKICI: 2001’e geldiğimizde, aşağıda Ruh Sağlığı Derneği var. Ruh Sağlığı Derneği yalnızca Kaymakamlık’ta bir isimken, 2001’de Dr. Sezai Sezgin’in 89’da kurduğu, kendisinin birşeyler yapmaya çalıştığı fakat daha sonraki meslektaşlarım bunu devam ettirmedi, genel kurulunu bile yapmadı... Sezai bey benim çalışmalarımı gördüğünde, “Ben bu bayrağı sana devretmek istiyorum” dedi. Ve Ruh Sağlığı Derneği’nin genel kurulunu yaptık, son bir yılda derneği de çok atkif hale getirdik. Dernek, konferanslar veren, sempozyumlar veren, broşürler, araştırmalar yayımlayan bir dernek oldu. UNOPS’tan proje aldık, aşağıda merkezimizi kurduk. Bir araştırma merkezine de dönüştürdük bir kısmını ve çok çalışan bir ekip yarattık orada. Hizmetiçi eğitimler verdik, gelen Amerikalı profesörlerden de yararlandık... Bir dernek yarattık... Uyuşturucu eğitim programlarının Eğitim Bakanlığı’nda kavgasını vermeye devam ettik, bu arada Fulbright’la Amerika’ya gittim. Orada uyuşturucu tedavi merkezlerinin önemini gördük. Burada, bu merkezlerin benzerini yaratmak için Pembe Köşk Uyuşturucu Tedavi Merkezi’ni kurdum. Bir ekip orada da yarattık, Türkiye’den de hastalar gelmeye başladı. Şu anda Rum tarafından hastalar geliyor. Yani şu anda biz Rumlar’dan ve Türkiye’den daha ileri tedaviler uyguluyoruz... Hep biz gönderiyoruz ya hastaları, bu konuda bize geliyorlar... 20 küsur civarında hastam var şu anda Rum tarafından gelip tedavi olan... Pembe Köşk başarılı oldu, orada ilk kez psikologlar ve psikolojik danışmanlar kendi mesleklerini pratik olarak hastane dışında uygulama olanağı buldular. Ve ben o merkezi birbirne bağladım, Ruh Sağlığı Derneği’nde sivil toplum örgütü çalışmalarında bulunuyorlar psikologlar ve psikolojik danışmanlar, Pembe Köşk’te pratik yapıyorlar, akademik eğitimlerini de Yakın Doğu Psikoloji Bölümü’nde alıyorlar. Böyle bir üçgen kurulmuş oldu, bu da çok başarılı biçimde camiamızın büyümesine, güçlenmesine, tanınmasına neden oldu. Bu birkaç yıl içinde medyada psikolojiyi de, psikiyatriyi de tanıttık... Sonra geldik Annan planına...

 

SORU: Toplumun yaşadığı en ilginç süreçti aslında 2000-2003...

ÇAKICI: Tabii Annan Planı’nda siyasi olarak öne çıkanlardan biriydim... Neden? Çünkü Annan Planı’nın, toplum psikolojisinin yarattığı, toplumu bugüne getiren olaylar vardı, bunu en iyi kim değerlendirebilir? Bir psikiyatrist değerlendirebilir. En ortada, en dobra, en korkmadan konuşan bir Mehmet Yağlı arkadaş var, ben varım daha çok siyaset konuşan ve bu süreç içinde baktığımızda Annan Planı’yla ilgili bayağı bir toplumu bilgilendirdik, bilinçlendirdik, toplum psikolojisini anlattık, böyle bir yıllık bir dönemdi... Ben de kendi siyasi tavrımı ve sisteme, düzene olan tepkimi, bugüne kadar yaşadıklarımdan da frenler, engeller, beceriksizlikler, sistemin, düzenin değişmesiyle ilgili olan tepkimi, Annan Planı’na olan inancımı da dile getirdim. Yalnız Annan Planı değildi bu, sistem ve düzenin değişebileceği bir momentti... Hep şuna inandım: Tarih, İskoçya gibi, Galler gibi bazan bir defa bir devlet olma şansı verir. Bu bir olgunlaşmadır... Önce Osmanlı’nın azınlığısınız, sonra İngilizlerin bir azınlığısınız, sonra Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bir azınlığısınız.. Sonra Kıbrıs Türk Federe Devleti olursunuz, sonra tanınmayan bir KKTC olursunuz. Sonra dünyaca tanınan bir Kıbrıs Türk devleti kurabilirsiniz... Bunun için bir zemin olması lazım ve tarih getirir sizi buraya... Kıbrıs Türk insanı olarak bu tarihi şansı yakaladığımızı, hem bir devlet olma şansını, hem AB’ye girme şansını, hem de düzeni ve sistemi, bu kaos ortamını, eleştirdiğimiz sistemi değiştirme şansını yakalama noktasında olduğumuza inandım. Ben Kıbrıs Türk üniversite gençliğini aslında şöyle tanımlarım: hepimiz buraya gelip aslında politikacı olmak ister! Neden aslında? Neden herkes bunu istesin? Neden her okuyan buraya gelip bir mücadele vermek istesin? Çok basittir bunun cevabı: kötü giden birşeyler vardır, düzeltmek gerekiyor! Siz bunun için o ezikliğe karşı, her üniversite gencinin yaptığı gibi mücadele etmek istersiniz, ben de onlardan farklı biri değildim. Onlar gibi düşündüm, onlar gibi değiştirmek istedim... Annan Planı’nda doçenttim artık, Ruh Sağlığı Derneği Başkanı’ydım, Yakın Doğu Psikoloji Bölüm Başkanı’ydım, tanınmış bir psikiyatristtim ve tavrımı daha büyük ağırlıkla koydum, bir öğrenci olarak koymadım. Belki ben de hazırdım o tavrı koymaya ve yumruk vurmak için de masaya... Dolayısıyla Annan Planı’yla ilgili süreci böyle yaşadık, siyaseti sorarsanız böyle oldu.

 

SORU: Son 50 yıldır faili meçhul cinayetlerden tutun da karalamalara, tacizlere, psikolojik teröre dayalı bir tarihçemiz var. Sindirilmiş, susturulmuş bir toplumdu. Bu süreç, ilk kez toplumun konuşmaya başladığı dönemdi... Bir psikiyatrist olarak da sizin pek çok radyo-tv programınıza tanık oldum, insanlar pek çok kez arıyor ve sayıklama gibi konuşuyordu... Neler hissediyordunuz?

ÇAKICI: Şimdi de aynı şeyler oluyor, bana söylüyor diğer arkadaşlar da. “En fazla telefon senin programına gelir” diyor, reytingi en yüksek benmişim! Bunun da sebebi, Mehmet Çakıcı’dan kaynaklanmıyor, psikiyatrist olmamdan kaynaklanıyor.  Nedir çünkü orada sizi anlayabilecek, dinleyebilecek bir uzman var... Ve ona söylediğinizde sizi ters tepmeyecek, sizi dinleyip anlayacak... Çünkü sistem sizi anlamayan ve dinlemeyen bir sistemdir.  Ama orada sizi anlayan, dinleyen bir uzman var, doktordur, çare bulabilir! Beklentiniz de çaredir... Benim ne hissettiğime gelince, çok acı yaşıyorum ben... Bizde hekimlikte öğretilen şeydir, yardım edeceksiniz insanlara... Sorunlarına deva olacaksınız, çare bulacaksınız. Bir hekim için, bir psikiyatrist için de en acı şey, çare bulamamaktır insanlara. Çünkü çarenin ne olduğunu görüyorsunuz ama o insanlara, o çareyi söylediğinizde, doğruları gösterdiğiniz halde, o insanların halen daha bir takım yapması gereken davranışları yapmadığını gördüğünüzde, o insanların acı çekmesine seyirci kalma, bir uzman için en acı şeydir. Benim için çok acı verici bir olay, hep acı hissediyorum... Onlara yardımcı olamıyorum, çok üzülüyorum...

 

SORU: Seçimlerden önce bir bildiri yayımladınız Ruh Sağlığı Derneği olarka ve dediniz ki, seçimlerden sonra biz toplumu tedavi etmeye hazırız ha! Birazcık irdeleyebilir miyiz? Bu seçim sonuçları şaşkınlık yarattı insanlarda sanıyorum ama yani görünen birşeydi de bu sonuç çünkü nüfus yapısı zaten ortada... 90 bin Türkiye kökenli seçmen varsaydı ve 60 bin Kıbrıslı seçmen varsaydı, Türkiye kökenli seçmenlerin önemli bir kısmının hala zapturapt altında olduğu da belliydi. Bu sonuçları zaten beklemek gerekiyordu, yine de insanlarda bir şok, bir düşkırıklığı var... Siz nasıl değerlendiriyorsunuz psikiyatrist olarak?

ÇAKICI: Ben hep bu toplumun çok acı çektiğine inanıyorum... Çok yaralı bir toplum bu toplum. Bu yüzden bu reklam kampanyalarının olduğu dönemde, en fazla canımın sıkıldığı odur. Demeçlerden ziyade reklam kampanyaları: asıl, intihar, evlerinin gitmesi bilmemne... En canımın sıkıldığı şey budur: çünkü o acıları vardır o insanların, o acılar oradadır... Tarih yalın birşey değildir, bir psikolojidir. Bugün bile bizim tesbitlerimiz, taa Rumlarla olan çatışmaların 1453 Bizans’a kadar dayandığını biz psikolojik bir tarih olarak gördük, aktarır nesilden nesile insanlar düşmanlıkları... Burada insanlar zaten yaralıydı, acılıydı... Biz de Ruh Sağlığı Derneği olarak tepki koyduk. Tepki koymalı ama hizmet de vermeliydik. Arkadaşlara konuştuğumda şöyle dedim: Madem ki bu dernektir ve görevleri var, burada deprem varsa, mesela Türkiye’de bakın depremde, Türk Psikologlar Derneği’nin çadırları vardı orada... Oradadırlar. Biz de burada olmalıyız, derneğin politik-psikolojik olaylarla ilgili bir yeri olmalıdır... Madem ki insanlar sarılıyor telefona, burada da gelip ücretsiz de hizmet alabilsin. Bu bir de tepkiydi de... “Memleketi siz hasta ettiniz”i bir başka değerlendirmesiydi... İnsanların hangi kesimden olursa olsun, gelip burada acısını anlatabileceği bir danışman olması lazım, dolayısıyla ben bir derneksem eğer, benim bu hizmeti vermem lazım. Mesaj da buydu ama bir de tepkiydi bir taraftan. Acılar çeken bir toplum var, bunun sonucunda gene bir patlama olacak, öyle ya da böyle... 25-25 bir travmadır! Çünkü sonucunu gene belirsizliğe ittiği birşeydir...  Keşke 26-24 görsekti, herkes de rahat etseydi yani, buydu sonuç, her iki taraf için... Ama 25-25 kadar travmayı devam ettiren birşey! Belirsizlik kadar kötü birşey yoktur... Belirsizlik en acı veren şeydir. Aşıksınız diyelim, sizi bırakırsa, bilirsiniz: sizi bıraktı. Ya da sizi bekliyor diyebilir ama cevabının ne olduğunu bilmezseniz, en acı olan da odur. Çünkü kendinizi alıştıramazsınız buna...

 

SORU: En çok yıpratan şey...

ÇAKICI: Evet... Kamuoyu araştırması yaptıydık 15 gün önce, genellikle sonuçları gördüydük, basına yansıtmadık. 2 bin  kişi üzerinde yaptık, basına yansımayan en büyük kamuoyu araştırmasıdır bu. Dernek olarak psikoloji öğrencileriyle 2 bin kişi üzerinde yaptık. Bir farkla yanıldım: 26’ya 24 hesapladım... Mağusa’da BDH’nın 1 fazla çıkaracağını hesapladıydım ama DP’nin BDH’yı milletvekili olarak geçtiğini gördüydüm... Karpaz’daki durumu gördüydük... Oy oranlarını, üç aşağı beş yukarı hesapladıydık...

 

SORU: Şimdi yani ne tavsiye edersiniz psikiyatrist olarak bu dönem topluma? Çünkü herhalde bu belirsizlik daha da yıpratıcı birşey... Ne bekliyorsunuz? Ne söyleyebilirsiniz?

ÇAKICI: Tarihi bir fırsatı 14 Aralık’ta yitirdiğimizi düşünürüm, bundan dolayı çok üzüntülüyüm... Elbette yaşamımıza bir şekilde devam edeceğiz, elbette mücadeleler bitmeyecek... Bir başka şekil ve versiyonla mücadele devam edecek, sistemi değiştirme mücadelesi devam edecek. Ama 14 Aralık’taki fırsatımızı çok ciddi bir şekilde yitirdiğimizi düşünürüm. Ama ümit her zaman bitmez herhalde, tarih bu kadar durağan ve hesaplı değildir. Birgün belki aynı şansları tekrar yakalarız diye ümit ederim...

 

SORU: Milletvekili seçildiğinizde, Çakıcı Efe’nin torunu milletvekili seçildi. Ailenin tepkisi ne oldu?

ÇAKICI: Doğaldı... Çok sevindiler ama doğal gibi yaşadılar...

 

SORU: Mutlaka bu röportajda söylemek istediğiniz, atladığımız birşey kaldı mı?

ÇAKICI: Kendimle ilgili bir bilgi daha vermiş olayım: oğlumun adını babamın adını koydum... Babamın adı Fuat’tı... Ben de galiba o aileyi devam ettiriyorum. Ağır bir yük olarak da hissediyorum bunu sırtımda...

 

SORU: Oğlunuza da aktarıyorsunuz ama aynı sorumluğu bir yerde!...

ÇAKICI: Buna cevap vermek istemiyorum!

 

SORU: Kaç yaşındadır oğlunuz?

ÇAKICI: 5 yaşındadır... Ve duyduğuma göre arkadaşlarına lider gibi davranıyormuş...

 

SORU: Ama çocuklar izleyerek, örnek alarak, model alarak büyür, değil mi?

ÇAKICI: Daha çok erken ama, 5 yaşında!

 

SORU: Her kuşak bir öncekinden daha ileri olmak durumunda! Doğanın kaçınılmaz kuralı! Aksi, anormal olurdu...

ÇAKICI: Doğrudur...

 

(*) Bu röportaj “İnsan Yüreğinin Haritası” dizisinin sonuncusu olarak, YENİDÜZEN gazetesinde 9 ve 10 Ocak 2004 tarihlerinde yayımlandı. Hamamböcüleri’ndeki okurlarımla da paylaşıyorum...

 

copyleft (c) 2001-03 hamamboculeri.org