Yeraltı Notları, 25 Kasım 2003

Sevgül Uludağ

 

“Bir sizden, bir bizden derken, hep analar kaybetti...”(*)

New Page 1

***  Savaş travmasını yaşayan iki kadın öğretmen, Neriman Cahit ve Kleopatra Bayada,  barış özlemini anlattı

“Bir sizden, bir bizden derken, hep analar kaybetti...”

***  Neriman Cahit: “Kleopatra benim için daha önce dediğim gibi, aynı meslekten birisiydi. Ben tabii Makarios’la akraba olduğunu çok sonra öğrendim, onun bir etkisi yoktur. Ben karma köylerde de öğretmenlik ettim. Özde Rum olsun, Türk olsun, kadınların ve anaların çok ağır diyetler ödediğini yaşayarak farkediyorsun... Ben gençlerin ölümünü duymadım Sevgül, dokundum onların ölümüne, öğrencilerim öldü... Ve farkettim ki biz iki tarafın anaları, iki tarafın kadınları kaybediyoruz. Benim için güçlü bir kadın imajıydı Kleopatra... Kleopatra’nın kişiliğinde hem ona, hem de bütün Rum kadınlara seslenmek için yazıldı. Planlanmış bir şiir de değil o... Birgün yine böyle çok kötü olayların geçtiği birgün, kendimi masanın başında buldum ve o şiir kendiliğinden çıktı. Planlanıp yazılmış değil. Yazı yazmak için oturmuştum, başladım bu şiiri yazmaya... Demek ki içimdeki birikimdi, bu şekilde çıktı...”

***  Kleopatra Bayada: “O günlerde öteki taraftaki insanlarla ilgili pek birşey bilmiyordu öğrenciler, bu tarafta doğmuşlardı, çok gençtiler... Bir ortaokulda öğretmendim, öğrenciler de 12-15 yaşlarındaydı. Bana çok tuhaf biriymişim gibi bakıyorlardı, öteki taraftan  bir Kıbrıslı Türk öğretmenle ilişkisi olan birisiydim ve bu onlar için tuhaf birşeydi. Çocuklara Neriman’ın bana gönderdiği badem çiçeklerini gösterdim, birkaç gün de odamda tuttum çiçekleri... Derin bir mesajı vardı bu şiirin, derin duygularla yüklüydü... Kaygıyla doluydu, aynı zamanda öteki taraftan insanların da aynı acıları çektiğini anlatıyordu... İşgalden sonra çok ağır bir bedel ödemiştik, öteki tarafın acısını ölçüp biçemiyorduk... O nedenle bu şiir  ve badem çiçekleri benim için çok güçlü bir mesajdı... O günden bu yana bu şiiri pek çok kez kullandım... Dünya Kadınlar Günü’nde de okudum bu şiiri...”

***  Neriman Cahit: “1963’te herşey çok zordu... Kızıma hamileydim, öğretmenlik yaptığım köyde Türk ebe yoktu bu yüzden Luricina’ya gittim... Yiyecek ekmek bulamıyorduk o günlerde, erkeklerin asma yapraklarını sigara yapıp içtiğini hatırlıyorum. Üç yaşındaki oğlum “Ekmek, aç!” diye ağlıyordu..Uzun süre Bodamya direnmeye çalıştı, sonra onlar da Luricina’ya geçti. Ve ben evime ve eşyalarıma bir daha dönemedim. Herşeyi yerine koyabilirsiniz ama üç yaşındaki bebeklik fotoğrafımı, gelinlik fotoğrafımı, şiirlerimi bir daha bulamadım... Çocuklar acı çekiyordu... Ayvasıl’da küçük Ayşe ninesiyle diri diri toprağa gömüldü, küçük İsmail’i hatırlarım... Öğrencim değillerdi ama onları çok iyi tanırdım. Mesela Arpalık’ta küçük İsmail  11 yaşındaydı... Kafatasının yarısı uçmuştu ve Barış Gücü bir avuç bilye ve bir kuşlastiği çıkardı. Arpalığın etrafı sarılıydı, Barış Gücü bu bilyeleri ve kuşlastiğini bulduğunda ağlıyormuş... Bu çocuğa ölüm yakışmadı diye... İsmail damda kuşlastiğiyle direnmeye çalışırdı büyükleri gibi...”

***  Kleopatra Bayada: “İşgal sonrasında bir lisede çalışıyordum, Palloryotisa’da Yeşil Hat’a yakın bir lisedeydim, okulun tümünü kullanamıyorduk çünkü bir kısmı ara bölgede kalmıştı okulun. Sonra başka bir okula taşınmıştık. O günlerde yetişkin genç kızlar vardı sınıfımda. Bir kısmı 74’te tecavüze uğramış kızlardı. Bir tanesini hala çok iyi hatırlıyorum. Ders başlamıştı, sınıfa girdi ve sınıfın ortasında bir heykel gibi kıpırdamadan durdu. Sağına soluna baktı ve “Elbette sizler ders yapıyorsunuz, çalışıyorsunuz” dedi... Tıpkı bir heykel gibiydi... Sonra bana olup biteni anlattı... 17 yaşındaydı... Bu kızların neler hissettiğini düşlemek zor değil... Tecavüze uğrayan bu genç kızların çoğu Değirmenlik’ten (Kythrea) geliyordu. Pek çok öğrenci göçmen kamplarındaydı o günlerde, duydukları öfkeyi düşünebilirsiniz... Pek iyi duygulara sahip değildi... Bu duyguları aşmak için aradan bir sürenin, yılların geçmesi gerekti. Bu travmayı atlatmak zaman aldı...

Mesaryamın ekmeğine katık getir Kleopatra,

şarap getir Limasol’un bağlarından,

içelim dostluğun ve barışın adına...

bana güneyden bir avuç toprak getir Kleopatra,

yıllardır boş duran saksılarımıza

barış çiçekleri ekelim seninle...

Çoook, çok geç kaldık Kleopatra,

oğullarımız bak yeniden silah başında

bir sizden, bir bizden derken yıllardır

kimdir gerçekten kaybeden bir düşnelim

politikacıların yerine

artık biz, analar konuşalım Kleopatra...

 

gel, yeşil hat’a badem ağaçları dikelim

barışı aşılayalım dallarına

her bahar çiçeğe duraca...

ortak dostluk rüzgarları estirelim seninle

çocuklarımız uçurtmalarını uçuracak.

 

Bizde bir türkü var, bilmem bilir misin?

“Beşparmak dağı sıra,

ot sarılmış mısıra...”

gel beraber söyliyelim Kleopatra

sazın ve buzukinin eşliğinde...

bugüne dek hep biz analar kaybetteik

bari çocuklarımız kazansın Kleopatra...

 

Neriman Cahit

 

 ********

  Röportaj: Sevgül Uludağ

Neriman Cahit’in Kıbrıslırum öğretmen arkadaşı Kleopatra’ya hitaben yazdığı şiir, yıllarca dilimizde dolaştı, uluslararası konferanslarda okuduk bu şiiri, birkaç dile çevirdik, yayımladığımız dergilerin arka kapaklarına koyduk, hatta bazı kadın konferanslarının tutanakları içinde bile yer aldı...

Kleopatra, Kıbrıslırum bir kadın öğretmendi... Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ilk Cumhurbaşkanı Makarios’la amca çocuklarıydılar, bu yüzden yaşamının önemli bir bölümü Makarios’un çevresinde geçmişti... Kleopatra aynı zamanda Yeni Kıbrıs Derneği’nin kurucularından Cus Bayada’nın eşiydi. Yeni Kıbrıs Derneği henüz hiç kimsecikler ortada yokken Kıbrıslılık bilincini yükseltmeye çalışan, bu yüzden ağır bir dille itham altında tutulmaya çalışılan bir dernekti... Elbette Cus Bayada’nın eylemleri ve düşünceleri de Kleopatra’yı etkilemişti...

80’li yıllarda “Women Walk Home” kadın hareketinde ön saflarda yürüyen Kleopatra’ya nasıl olmuştu da bir Kıbrıslıtürk kadın şair ve öğretmen olan Neriman Cahit bir şiir yazmıştı? Nasıl tanışmışlardı? Bu acılı coğrafyada Kleopatra’ya seslenerek “Bir sizden, bir bizden derken hep analar kaybetti Kleopatra! Politikacılar sussun! Analar konuşsun! Bak, oğullarımız yine silah altında!” diyerek anti-savaş, anti-militarist bir mesaj veren Neriman Cahit’in bugün düşünceleri neydi?

Hava güneşli ve parlak... Kleopatra bizi Ledra Palace geçiş noktasında bekliyor... Neriman Cahit’le birlikte “sınır”ı geçip Kleopatra’yla buluşuyoruz. Evine gidiyoruz. Bizim için geleneksel kabak böreği pişirmiş – adaçayı hazırlamış.  İşlerinden emekli olmuş her ikisi ama hayattan değil: mücadele dün olduğu gibi bugün de sürüyor, yarın da sürecek. Kadın bilinci bu adanın her köşesine taşınıncaya, barış mesajı algılanmakla kalmayıp gerçekleştirilecek bir eylem oluncaya kadar devam edilecek. Yorgunluklar, düşkırıklıkları, “sınır”ları her geçişimizde yüreklerimizi kanatan teller, “sol”dan ve “sağ”dan, “kadın”lardan ve “erkek”lerden saldırılar, kuyruklu yalanlar, hakkımızda yaratılmış “mit”ler peşimizden nefes nefese koşsa da, bu toprakların kadınları olarak barış bilincini taşımaya devam edeceğiz... Neriman Cahit yazmayı sürdürüyor, kadın gruplarımızda tartışmayı da, Kleopatra Türkçe öğreniyor – arabada yol boyunca bize Türkçe cümlelerle konuşmaya çalışıyor...

Kleopatra’nın evi bir apartman dairesi – çarpıcı renklere boyanmış – bazı duvarlar lacivert, bazı duvarlar kahveye yakın bir turuncu... Bir sanat galerisi gibi duvarlarda sanatçıların tabloları... Bir duvarda Makarios’un yanık bir resmi: Kıbrıslıermeni cemaati armağan etmiş bu resmi Makarios’a... 15 Temmuz 1974 darbesinde cumhurbaşkanlığı konutu alevler içinde kaldığında, Makarios’un yatakodasında, başucunda asılı bu resim de yanmış yarı yarıya. Oradan kurtarılmış ve şimdi Kleopatra’nın apartman dairesinde darbe günlerini anlatan bir hatıra defteri gibi duvarda asılı duruyor...

Burada, bu evde, konuşuyoruz, hepimiz birarada...

SORU: Kleopatra, Neriman Cahit’le nasıl tanıştınız? Biz seni onun bir şiirinden tanıyoruz...

KLEOPATRA: Ben şanslı Kıbrıslırumlardan biriyim çünkü benim için bir Kıbrıslıtürk bir şiir yazmış. Çok uzun yıllar önce tanışmıştık, 1974’ten hemen sonra tanışmıştık. O günlerde öğretmen sendikasındaydım, Arif Hasan Tahsin’le tanışmıştık, o da sendikacıydı. Paris’te bir konferansta tanışmıştık..

NERİMAN: Aynı sendikadaydık, KTÖS’te...

KLEOPATRA: O dönem Arif Hasan Tahsin, KTÖS’ün başkanıydı...

SORU: Ancak Kleopatra’daki özellik neydi ki o dönem böyle bir şiir yazdınız?

NERİMAN: 1974 sonrasıydı... 1974 müthiş bir olguydu bizler için aslında, pek çok şeyi çok çabuk yaşadık ve sorgulamaya başladık. Yani bazı terimleri 1974’ten sonra gerçek anlamıyla sorgulamamıza neden oldu. Çünkü o kadar çabuk gelişti ki herşey, çok fazla ölümler gördük, çok fazla şey yaşadık. Kişi haklarının, kişiye saygının, hoşgörünün sınırlarını yaşadık ve insanın pratiği, teoriden çok daha güçlüdür. Bütün bunların içinde biliyorsun, herkesin çok farklı kimlikleri var. İşte Türksün, öğretmensin, kadınsın, anasın... O zaman farkettim ki analar olarak çok acı çektik, çok fazla diyet ödüyoruz... Ve tam 80’lerde bu şiir yazıldı. Farkettim ki ben de savaşın diyetini çok fazla ödeyenlerden biriyim...

SORU: Kleopatra’nın özelliği neydi ki ona hitap etmiştin bu şiirle?

NERİMAN: Kleopatra benim için daha önce dediğim gibi, aynı meslekten birisiydi. Ben tabii Makarios’la akraba olduğunu çok sonra öğrendim, onun bir etkisi yoktur. Ben karma köylerde de öğretmenlik ettim. Özde Rum olsun, Türk olsun, kadınların ve anaların çok ağır diyetler ödediğini yaşayarak farkediyorsun... Ben gençlerin ölümünü duymadım Sevgül, dokundum onların ölümüne, öğrencilerim öldü... Ve farkettim ki biz iki tarafın anaları, iki tarafın kadınları kaybediyoruz. Benim için güçlü bir kadın imajıydı Kleopatra... Kleopatra’nın kişiliğinde hem ona, hem de bütün Rum kadınlara seslenmek için yazıldı. Planlanmış bir şiir de değil o... Birgün yine böyle çok kötü olayların geçtiği birgün, kendimi masanın başında buldum ve o şiir kendiliğinden çıktı. Planlanıp yazılmış değil. Yazı yazmak için oturmuştum, başladım bu şiiri yazmaya... Demek ki içimdeki birikimdi, bu şekilde çıktı...

SORU: Kleopatra, şiir sana nasıl ulaşmıştı, hatırlıyor musun? Arkadaşın Neriman’ın senin için bir şiir yazdığını duyduğunda, şiiri gördüğünde neler hissetmiştin?

KLEOPATRA: İlkbahardı, bir zarf gelmişti... Üzerinde bir bademdalı vardı. İlkbahar henüz yeni geliyordu, bu badem çiçekleri bana öteki tarafın kokusunu getiriyordu. Ve zarfta da bu şiir vardı... Çok duygulandığımı hatırlıyorum... Ben aslında biraz utangaç biriyim ama bu şiirle adım her yerdeydi artık... Hem ülkede dolaşıyordu şiir hem de Kıbrıs dışında konferanslarda okunuyordu.

NERİMAN: Bu kadınlara bir çağrıydı...

KLEOPATRA: O günden bu yana bu şiiri sınıfımda kullandım.. Öğrenciler bana tuhaf tuhaf bakıyordu bu şiiri okuduğumda... O günlerde öteki taraftaki insanlarla ilgili pek birşey bilmiyordu öğrenciler, bu tarafta doğmuşlardı, çok gençtiler... Bir ortaokulda öğretmendim, öğrenciler de 12-15 yaşlarındaydı. Bana çok tuhaf biriymişim gibi bakıyorlardı, öteki taraftan  bir Kıbrıslı Türk öğretmenle ilişkisi olan birisiydim ve bu onlar için tuhaf birşeydi. Çocuklara Neriman’ın bana gönderdiği badem çiçeklerini gösterdim, birkaç gün de odamda tuttum çiçekleri... Derin bir mesajı vardı bu şiirin, derin duygularla yüklüydü... Kaygıyla doluydu, aynı zamanda öteki taraftan insanların da aynı acıları çektiğini anlatıyordu... İşgalden sonra çok ağır bir bedel ödemiştik, öteki tarafın acısını ölçüp biçemiyorduk... O nedenle bu şiir  ve badem çiçekleri benim için çok güçlü bir mesajdı... O günden bu yana bu şiiri pek çok kez kullandım... Dünya Kadınlar Günü’nde de okudum bu şiiri...

SORU: Bir öğretmen olarak deneyimlerinizden söz edelim... Öğrencileriniz Kıbrıslı Türkleri “düşman” olarak mı görüyorlardı yoksa Kıbrıslı Türkler onlar için “görünmez” varlıklar mıydı?

KLEOPATRA: İşgal sonrasında bir lisede çalışıyordum, Palloryotisa’da Yeşil Hat’a yakın bir lisedeydim, okulun tümünü kullanamıyorduk çünkü bir kısmı ara bölgede kalmıştı okulun. Sonra başka bir okula taşınmıştık. O günlerde yetişkin genç kızlar vardı sınıfımda. Bir kısmı 74’te tecavüze uğramış kızlardı. Bir tanesini hala çok iyi hatırlıyorum. Ders başlamıştı, sınıfa girdi ve sınıfın ortasında bir heykel gibi kıpırdamadan durdu. Sağına soluna baktı ve “Elbette sizler ders yapıyorsunuz, çalışıyorsunuz” dedi... Tıpkı bir heykel gibiydi... Sonra bana olup biteni anlattı... 17 yaşındaydı... Bu kızların neler hissettiğini düşlemek zor değil... Tecavüze uğrayan bu genç kızların çoğu Değirmenlik’ten (Kythrea) geliyordu. Pek çok öğrenci göçmen kamplarındaydı o günlerde, duydukları öfkeyi düşünebilirsiniz... Pek iyi duygulara sahip değildi... Bu duyguları aşmak için aradan bir sürenin, yılların geçmesi gerekti. Bu travmayı atlatmak zaman aldı...

Bu duyguları büyütmeye çalışmadım hiçbir zaman, öyle bir öğretmendim... Her zaman yardımcı olmak için yöntem arıyordum, ama yine de ilk yıllar çok zordu... İngiliz üslerinden Kıbrıslı Türkler ayrılırken o günleri hatırlıyorum. O günlerde okulları sabahları başka grup öğrenciler, öğleden sonraları başka grup öğrenciler için kullanıyorduk... Sınıfa girdim, tahtada hala Girne, Omorfo, Kıbrıs, Yunanistan sözcükleri yazılıydı... Bu sözcüklerle ilgili bir yorum yaptığımı hatırlıyorum sınıfta. Ertesi gün Eğitim Bakanlığı’ndan birileri gelip okulda neler olup bittiği hakkında bir soruşturma başlatmıştı. Birileri Eğitim Bakanlığı’na okulda bir öğretmenin Yunanistan aleyhine çok kötü konuştuğunu bildirmişti. İsim vermeyen birisi bakanlığa böyle bir bilgi iletmiş, bakan da derhal “bu çok ciddi sorunu araştırmak üzere”  üst düzeyde bir soruşturma başlatmıştı. Bunlar ilk yıllardı... Atmosfer böyleydi yani... Uzunca bir süre sonra hatalarımızı anladık olup bitenlerle ilgili...Ben bir din öğretmeniydim, yani uzunca yol katetmem gerekti Neriman’ın pozisyonuna yaklaşabilmem için...

SORU: Bir öğretmen olarak senin deneyimlerin nasıldı Neriman?

NERİMAN: Karma köylerde öğretmenlik yaptım, aynı zamanda Rum köylerine yakın Türk köylerinde de öğretmenlik yaptım. Yaşananlar sağ-sol olayı değildi...İnsanlık durumuydu... 1963’te herşey çok zordu... Kızıma hamileydim, öğretmenlik yaptığım köyde Türk ebe yoktu bu yüzden Luricina’ya gittim... Yiyecek ekmek bulamıyorduk o günlerde, erkeklerin asma yapraklarını sigara yapıp içtiğini hatırlıyorum. Üç yaşındaki oğlum “Ekmek, aç!” diye ağlıyordu. Fakat hemen yakınımızdaki Bodamya’dan kocam gelemiyordu, sırtımdaki elbiseyle çıktım, bir daha eve dönemedim. Birgün yollar açıldı dendi, annem babam gelip beni Luricina’dan alıp Lefkoşa’ya getirdiler. O günden birgün evvel ve birgün sonra yoldan insan alındıydı... Uzun süre Bodamya direnmeye çalıştı, sonra onlar da Luricina’ya geçti. Ve ben evime ve eşyalarıma bir daha dönemedim. Herşeyi yerine koyabilirsiniz ama üç yaşındaki bebeklik fotoğrafımı, gelinlik fotoğrafımı, şiirlerimi bir daha bulamadım... Çocuklar acı çekiyordu... Ayvasıl’da küçük Ayşe ninesiyle diri diri toprağa gömüldü, küçük İsmail’i hatırlarım... Öğrencim değillerdi ama onları çok iyi tanırdım. Mesela Arpalık’ta küçük İsmail  11 yaşındaydı... Kafatasının yarısı uçmuştu ve Barış Gücü bir avuç bilye ve bir kuşlastiği çıkardı. Arpalığın etrafı sarılıydı, Barış Gücü bu bilyeleri ve kuşlastiğini bulduğunda ağlıyormuş... Bu çocuğa ölüm yakışmadı diye... İsmail damda kuşlastiğiyle direnmeye çalışırdı büyükleri gibi... Benim hayatım boyunca beni etkileyen, Lefkoşa’ya geldik, doğum yapacağım, karşıda Rum evleri, ön kapıyı kullanamıyoruz, kaçmam gerekir, sancılandım ve doğum yapacağım hastane yaralı dolu. Bildiğimiz tek ebenin kardeşi öldürülmüş ve gelemiyor. Ve nenemle yalnız doğum yaptım... 1964 Ocak ayıydı... Ve çocuğumun başı geldi, nene sıcak su ısıt, bunları yani hatırlıyorum, nene dikkat et şimdi eşi gelecek diye tek başıma doğum yaptım. Çocuğumu doğurdum, bir haber geldi ki Bodamya’da bütün Türkleri kestiler. Ben üç günlük lohusa, bir damla sütüm yok, işte öğretmen de gitti, kocam da gitti, insanlar da gitti diye düşünürdüm. Birdenbire doktor bir tokat vurdu yüzüme ve dedi ki kocan öldüysa sen bu çocuk için yaşamalısın. O günlerde yine çok yakınımızda bir evin duvarını kurşun deldi ve çocuğun başına geldi ve çocuk yatağında öldü... Hatırlıyorum, çocuğumu yuvasının içinde, minderin altına koyarım, yatağın altına koyarım, paranoyak olduyduk... Gene Atatürk İlkokulu’na toplamışlardı Lefkoşa’dan göçedenleri tehlikeli bölgelerden, onlara gene gidip okutuyordum, okul iki defa olduydu, sabah yahut öğleden sonra, gidip okutuyordum... Fakat hiç hayatımda unutamadığım bir başka olaydan söz etmek isterim. Kocam geldiydi ovalardan, çocuğunun doğduğunu bile iki ikibuçuk ay sonra haber aldıydı kocam. Ama Köfünye’de dede ölüyor kanser hastası, erkekler çıkamıyor Mağusa kapısında yoklanıyor diye, sen git dediler bana. Ben gittim... İnerkenden indirdiler bizi arabadan, bir kulübeye götürdüler, kadın polisler yoklayacak dediler. Yaz günüydü hiç unutmuyorum, soyun dedi bana kadın polis. Yazlık ince bir elbise giyiyorum, başka birşey yok, soyun dedi. Herşeyi soyundum, tahta kulübeydi ve birdenbire erkek gülmeleri duydum. Baktığım zaman, tahtanın deliklerinden seyredildiğimi gördüm. Rum askerler seyrediyordu. Ben uzun süre kendi vücuduma yabancılaştım, utandım... Ama ben hiçbir zaman çocuklarıma kin, nefret aşılamadım. O zaman çocuklarımıza doğum kağıdı alamazdık mesela. Benim kızıma, hiç benim dahi görmediğim bir Rum köyünde doğdu gibi gösterdik ve doğum kağıdı aldıydık. Ama bütün bunlar benim için bir bilinç vasıtası oldu, bir kin vasıtası olmadı. Hayatım boyunca ben çocuklarıma kini öğretmedim. Kleopatra şiirinde de dediğim gibi yavaş yavaş biz kadınların ancak diyetini biz ödüyoruz ve bunu biz durdurabiliriz, elimden gelen herşeyi yaptım ben. Sınıfımda kinden bahsetmedim, “Rum’a düşmanlık”tan bahsetmedim, dünyadaki bütün insanları sevmelerini öğrettim...

Lellos Demetriades belediye başkanıydı, Akıncı da belediye başkanıydı, onu ziyarete geldiydik ORTAM gazetesinden... Koşarak bir çocuk çıktı, “Bunlar Türk mü?” dedi, “Bize benzerler, bunlar da insan” dedi. Çok şaşırdıydım...Bu benim için müthiş birşeydi... Ama seneler sonra 1990’da, iki toplumlu hareketlere gönüllü katıldım ve 30 sene kullanmadığım İngilizce’yi yeniden öğrenmeye başladım sırf bu yüzden. Yine bu süreçte bir arkadaşımın evine gittim, çocuğu çıkıp bana elini uzatmadı Türk olduğum için... Burada da kadının rolü yanında eğitimin rolü çok önemli... Arkadaşım bana dedi ki “Napayım Neriman, ben ne yaparsam yapayım, okulda öyle bir yıkıyorlar beyinleri...” Öğretmen olmamın, eğitimin önemini bir kez daha farkettim... Kadına ve eğitime büyük rol düştüğüne inanmakla doğru yaptığıma inandım bir kez daha... Hala daha da buna inanıyorum...

(Devam edecek)

(*) Bu röportaj YENİDÜZEN gazetesi için yapıldı ve 26.11.2003 tarihli gazetede yayımlandı

 

 

 

copyleft (c) 2001-03 hamamboculeri.org