Yeraltı Notları, 3 Kasım 2004

Sevgül Uludağ

 

ÖLÜMÜN KIYISINDAN DÖNENLER ( 8) - Aşşa...

ÖLÜMÜN KIYISINDAN DÖNENLER (7 - 8)

ÖLÜMÜN KIYISINDAN DÖNENLER ( 8)

Sevgül ULUDAĞ

 

 

***  Aşşa Kültür Derneği Başkanı Christoforos Skarparis, çocukluk anılarındaki Aşşa’yı (Paşaköy) anlatıyor:

 

“Kıbrıslıtürklerin varlığını görmezden gelmeyi öğrenmiştik”

 

Aşşa’dan Yiannos Demetriou’yla yaptığımız röportaj ardından, Aşşa Kültür Derneği Başkanı Christoforos Skarparis’le de konuşuyoruz... Onunla söyleşimiz şöyle:

 

SORU: Sayın Christoforos Skarparis, kaç yaşındasınız?

SKARPARİS: 46 yaşındayım. 1974’te 15.5 yaşındaydım, o nedenle Aşşa’da olanları Yiannos Demetriou’dan farklı biçimde gördüm, çok farklı olmasa da. Ben 1964 yılına dönmek istiyorum... Altı yaşlarında kadardım 1964’te. Beynimin kötü şeyleri algılamaya başladığı ilk andır o... O günlerde çeşitli yerlerde çatışmalar vardı Koççino’da (Erenköy) ve Mansura’da, Türk uçakları saldırmıştı, yangınlar çıkmıştı. Bunlar sanki başka bir ülkeden masallardı çünkü bunlardan çok uzaktaydık, bu çatışmalar Kıbrıs’ın öteki tarafında meydana geliyordu. Ama köydeki hareketlenmeyi hatırlıyorum, kamyonları, insanların çiftçilikte kullandıkları aletleri toplamalarını, insanların evlerinin avlularında toplanmalarını, her mahallede bir evde toplanmalarını hatırlıyorum... İnsanlar hep “Türkler bizi kesmeye geliyor” diye konuşuyordu. O günlerde yalnızca bu konuşuluyordu. O günlerde sürekli kabuslar görüyordum, evimize girip boğazımızı kestiklerini görüyordum... Birkaç hafta ya da birkaç ay sonra ortalık yeniden sakinleşti... Bundan iki yıl sonra gelmişti televizyon Kıbrıs’a... Elbette oturup haber izlemezdik, mikileri izlerdik biz çocuklar. 1964 öncesinde hayatımızın parçası olmayan yeni birşey daha girmişti hayatımıza: bazı beyaz kamyonlar geliyordu, bunlar zaman zaman köyde duruyor, bize film gösteriyor ya da çikolata ve bisküvi dağıtıyorlardı, bunlar “beyaz melekler”di - Birleşmiş Milletler askerleriydi. Birleşmiş Milletler askerlerinin neden orada olduğunu bilmiyorduk - onların köpeklerde görülen ekinokok hastalığını tedavi için geldiklerini sanıyorduk! Çocuk aklımızla öyle sanıyorduk! Annelerimiz ninelerimizle birşeyler konuşuyordu, elbette erkekler karılarıyla böyle şeyler konuşmuyordu! 1967’de ağabeyimin eve büyük bir tüfek getirdiğini hatırlıyorum, sürekli bu silahı temizliyordu, durup durup yine temizliyordu... Ben de “Hah! Ava gideceğiz! Tavşan avına!” diye düşünüyordum, o günlerde naiftim çünkü henüz bir çocuktum...

 

SORU: Ağabeyiniz kaç yaşındaydı o zaman?

SKARPARİS: Şimdi 58 yaşında olduğuna göre, o günlerde 20 yaşlarında falan olmalıydı...

 

SORU: Kaç kardeştiniz?

SKARPARİS: 2 kız, 2 erkektik ama kızkardeşlerimden biri 1971’de bir hastalıktan ölmüştü... O günlerde dört kardeştik yani... Ama bunları konuşmuyorduk, köyde kimse konuşmuyordu... Yiannos’un da bahsettiği gibi köyde Türk aileler yoktu. Gördüğümüz tek Türk’ler - ki bu da kötü birşeydi - komşu köylerden gelen bazı dilencilerdi ya da eskicilerdi, bunlar birşeyler alıp birşeyler satıyorlardı. Kötü giyimli insanlardı... Yani Kıbrıslıtürklerin varlığını görmezden gelmeyi öğrenmiştik... Büyüdükçe, bunun bizim yani Kıbrıslırumların işine geldiğini farkettik... Ama aynı zamanda bu insanların karar vermiş olduğu birşey değildi, başkaları böyle karar vermişti...

İçimizde öfke olduğunu da keşfetmiştik. Makarios hükümeti ile sağcılar arasında çatışmalar çıkmaya başlamıştı... Bu, Yunan cuntası işbaşına geldikten sonra yani 1967 sonrası meydana geliyordu. Makarios’u orada istemiyorlardı, onu oradan almak istiyorlardı. Belki Amerikalılarla birlikte ya da Amerikalılar Türkler ve Yunanlıların birlikte hazırlamış olduğu bir plan vardı... Huzursuzluk hissediyorduk. Huzursuz bir durum vardı. Sonra başkentte okula gittik ve burada ilk kez Kıbrıslıtürklerle tanıştık, onlar hiç de çirkin insanlar değildi...

 

SORU: İngiliz Okulu’na gittiniz...

SKARPARİS: Evet...

 

SORU: O günlerde Aşşa köyünden İngiliz Okulu’na gitmek olağan mıydı?

SKARPARİS: Sınavları vardı İngiliz Okulu’nun, her sene iki üç kişi bu sınavları geçerdi... Larnaka’daki Amerikan Akademisi’ne gidenler de vardı. Babam da İngiliz Okulu’na gitmişti, 50 yıl önce! Babam, Aşşa köyü muhtarının oğluydu, babası 1931’den 1957’ye kadar muhtarlık yapmıştı... Büyükbabamın pek çok Kıbrıslıtürk tanıdığı vardı, gelip tarlalarını kiralarlardı, tarlalarında çalışırlardı ya da öteki işlerinde Kıbrıslıtürklerle teması olurdu. Babamın da vardı tanıdıkları. Babamın Mağusa’da bir taşımacılık şirketi vardı, birkaç Kıbrıslıtürk çalışanı vardı... Kamyonları vardı, taşımacılık yapardı, aynı zamanda NAAFI dükkanları vardı, orada da Kıbrıslıtürkler çalışırdı. Annem bana hala babamın en iyi arkadaşlarından birinin bir Kıbrıslıtürk olduğunu anlatır, nereye giderse onu da götürürdü - arkadaşıydı ve birbirlerinin sırlarını da bilirlerdi! Eski günlerde olduğu gibi babam ilk kez annemi görüp aşık olduğunda ve annemin evinin önünden geçerken yanında arkadaşı Kemal vardı! Annemin adı Eleni’ydi, Aşşalıydı, Hacıhristoforos adlı zengin bir toprak sahibinin kızıydı, bu dedem için de çalışan Kıbrıslıtürkler ve Kıbrıslırumlar vardı, özellikle hasat zamanlarında... Yani ailemizin ilişkileri vardı Kıbrıslıtürklerle, EOKA sonrasında tüm bunlar bitmişti, durmuştu... Artık köyde Kıbrıslıtürkleri görmüyorduk... Yiannos’un daha önce röportajda sözünü ettiği, Kıbrıslıtürklerin köyden ayrılması da şöyle olmuştu: Kıbrıslırumlar Aşşa’da sinemada oturuyordu. Köyde iki sinema vardı. Afanya’dan birileri gelmiş ve Afanya’da Kıbrıslıtürklerle Kıbrıslırumlar arasında çatışma çıktığını anlatmışlardı. Afanya yalnızca komşu bir köy değildi, Aşşa’daki pek çok Kıbrıslırum Afanyalıydı ya da Afanya’dan birileriyle evlenmişlerdi... Hemen Afanya’ya koşmuşlardı, yanlarına çiftçilikte kullanılan aletler de almışlardı... 1957’ydi bu... Afanya’nın dışına geldiklerinde çatışma olmadığını görmüşlerdi, Afanyalılar onlara  “Bazı olaylar oldu, ateş edildi ama kimse yaralanmadı. Geri dönün, bu bir onur meselesidir, biz kendimiz halledeceğiz” demişlerdi.  Etnik bir çatışma değildi... Böylece Aşşa’ya geri dönmüşlerdi. Ama bu olay onları alarma geçirmişti... Aşşa’da yaşayan birkaç Kıbrıslıtürk aile vardı, bunu biliyorlardı ve oturup onlara ne olacağını tartışmaya başlamışlardı. İki görüş vardı - böylesine iki farklı görüş olması da insani birşey. Birinci görüş, “Onları köyün dışına atmalıyız, onlar Kıbrıslıtürklerdir, köyümüzde Kıbrıslıtürk istemiyoruz” şeklindeydi. Daha ciddi olanların görüşü ise “Onlara köyden ayrılmalarını tavsiye edelim çünkü bazı insanlar onlara zarar verebilir” şeklindeydi... Her köyün çılgın insanları vardır... Kendi güvenlikleri için köyden ayrılmaları yönünde onlarla konuşulmasını tartışıyorlardı. Bu bir gerekçe olamazdı çünkü bu insanların toprağı yoktu, evleri eskiydi, ne yazık ki kimse onlarla ilgilenmiyordu. Kıbrıs hükümeti vardı, sosyal yardım dairesi vardı ama kimse onlarla ilgilenmiyordu. Birşeyleri yoktu yani “Köyden ayrılsalar dahi fazla birşey kaybetmeyecekler” diye düşünüyorlardı. Eminim ki köyden ayrılanlar tıpkı bizim 1974’te kaybettiğimiz gibi herşeylerini kaybettiler. Yeryüzünün en yoksul insanı dahi olsanız kendi ellerinizle yaptığınız bir evciğiniz vardır, orada kalıyorsunuz... İnanıyorum ki köyden ayrılan bu Kıbrıslıtürkler yıkıldılar... Ve bunun için gerçekten üzgünüm...

 

SORU: Yani köyün çılgın insanlarını durdurmak yerine, Kıbrıslıtürklerden köyden ayrılması istendi...

SKARPARİS: Kim durduracaktı onları? Polis yoktu ki - İngilizlerdi polisi denetleyen... Her neyse, duyduklarım bunlar yani, o günlerde henüz doğmamıştım ben...

Aşşa’da (Paşaköy) olan şuydu: bu deli insanların bir kısmı Kıbrıslıtürkleri tehdit ettiler, çiçeklerini ateşe verdiler - Kıbrıslıtürkler de “Artık buradan ayrılmalıyız” dediler...  Onlar son derece barışçıl insanlardı, hiç kimse onların herhangi birine zarar verebileceğini düşünmüyordu... Evleri belli bir bölgedeydi... Bu evleri gördüğümde yıkılmışlardı... İlk gördüğümde böyleydi... Bizim evimize yakındı bu yıkıntılar, “İşte Türk evleri bunlar” demişlerdi. Büyükanneme yardım eden bir Kıbrıslıtürk kadın vardı... Özellikle yaşlılar onlar için “Kıbrıslıtürk” tanımı da kullanmazlardı, yalnızca “Onlar Hristiyan değil” derlerdi. Neden böyle derlerdi, bilmiyorum... Kimi yaşlılar da Kıbrıslırumlara “Hristiyan”, Kıbrıslıtürklere de “Osmanlı” derdi...

 

“ETHNİKOS” BİNASININ EOKA-B’CİLERİ...

SORU: İngiliz Okulu’nda tanıdınız yani Kıbrıslıtürkleri...

SKARPARİS: Evet... Bizimle dışarı çıkmazlardı, ancak dördüncü sınıfta bazı arkadaşlarım oldu, Küfi’yle, Sami Şefikerli... Sami’yle ilk temasımız büyük bir kavga olmuştu - birbirimize vurmuş, sonra da oturup “Paylaşamadığımız nedir?” deyip gülmeye başlamıştık. 1974’ten bir yıl önceydi bu. Ama yine birlikte olamıyorduk çünkü onlar okuldan sonra Lefkoşa’nın Türk bölgesine geri dönüyordu, biz de köyümüze gidiyorduk. Yani Aşşa’da yaşam böyleydi... Çocuklar büyüklerin işine karışmazdı, biz iyi vakit geçirir, sokaklarda oynardık. Ve aniden darbe oldu. Aniden köyümüzde silahlı kişiler belirdi, bunlar tanıdık değillerdi, yabancıydılar. Serttiler, sanki başka bir ülkeden geliyorlardı. Bu dönem hızlı geçti. Ben hiçbir zaman solcuların tutuklandığını öğrenmemiştim ama olmuştu bu. Sonra Makarios’un hayatta olduğunu öğrendik ve bütün ailem mutlu oldu. Sonra 20 Temmuz Cumartesi günü, Yiannos’un anlattığı gibi uyandık - kötü birşey olduğunu hissediyorduk, kötü şeyler olacağını hissediyorduk. İkinci günü Girne bölgesindeki köylerden insanlar gelmeye başlamıştı köyümüze, daha ikinci günden göçmenler gelip kalmaya başlamıştı köyümüzde. Bu göçmenler “Bir süre kalalım yer gösterirseniz bize, sonra evimize döneceğiz” diyordu.  “Türk ordusu geldi” diyorlardı, bir taraftan da bombalama seslerini duyuyorduk... O günlerde, tüm yaşıtlarım gibi, yurdum için gidip savaşmam gerektiğine inanmıştım. “Ethnikos” binasına gitmiştim, bu köydeki sağcıların futbol takımıydı. Gidenlere yaşlarını soruyorlar, 18 yaşın altındakileri almıyorlardı... Bundan düş kırıklığına uğramıştık, “kadınlar ve yaşlı nineler gibi” geride kalacağımıza üzülmüştük. Birkaç kamyon kardeşlerimizi ve yetişkin erkekleri alıp götürdü - silahları yoktu ama... Kimsenin silahı yoktu, av tüfeği bile azdı köyde.  Bize de bisikletlerimizin üstünde köyün çevresinde gözetleme görevi verilmişti, tabii ki silahımız yoktu yine. Bir kargaşa yaşanıyor mu ya da paraşütçüler geliyor mu diye bakacaktık. Tüm günlerim ailemden uzakta geçiyordu. Geceleri “Ethnikos” binasında yerde yatıyordum, burada duymaktan hoşlanmadığımız şeyler duyuyorduk - mesela Makarios’a sövüyorlardı... Bu insanlar bizim anladığımız bir dilden konuşmuyordu. Elbette Rumca konuşuyorlardı ama biz o günlerde kimseden nefret etmiyorduk - ama onları duyunca insanlardan nefret etmeye başlamıştık, mesela Türkler’den, Kıbrıslıtürkler’den... Orada başlamıştı... Yiannos’un dediği gibi bir gecede masumiyetimi kaybetmiştim - o güne kadar kızlardan söz ederdik, zamanımızı nasıl iyi geçireceğimizi düşünürdük. Aniden öldürmekten söz ediyorduk, ne kadar çok nefret edeceğimizden - Yunanlılarla Osmanlılar arasındaki çatışmalardan söz ediliyordu, milliyetçi bir yaklaşımdı bu... O günler için bu doğru birşeydi benim için - bugün bile doğru olabilirdi. Çünkü o günlerde yabancı bir ordu ülkemizi işgal ediyordu, ailemi, akrabalarımı tehdit ediyordu, ülkemi ele geçiriyordu, onun için o günlerde böyle hissetmek doğruydu. Fakat benim yaşlarımda bir oğlan çocuğunun dövüldüğüne de tanık olmuştum - bir arkadaşımdı bu. Birşey söylendiğinde tuhaf biçimde baktı ve kardeşine birşey söyledi diye dövülmüştü. O an “Burada ne işim var benim?” diye düşünmüştüm. “Bu insanlar gidip savaşmak yerine köyde ne yapıyorlar? Savaş burada değil ki, savaş Girne’de!” diye düşünmüştüm... “Bu EOKA-B’ciler neden burada?” Uyanmıştım! Gidip onlardan birine “Arkadaşım Magis’i dövdüler, ben bu insanların komutası altında olmak istemiyorum” demiş ve ayrılmıştım, bir kere de oraya gitmedim. Yani 14 Ağustos’ta ailemle birlikteydim...

 

“KURŞUNLAR ÇİFT SIRA ÜSTÜMÜZE GELİYORDU...”

Önce başka köylerden gelenlerin çığlıklarıyla uyanmıştık, otobüslerle, arabalarla geliyorlardı - sabah saat 5.30’du. 15 dakika sonra da roketlerin ya da napalmların “bum” seslerini duyduk. İki uçak köyün çok üzerinde uçuyordu, yavaşça aşağı indiler ve makineli tüfekle ateş etmeye başladılar. Bir yarım inşaattaydık onlar ateş ederken ve kurşunların gelişini görebiliyorduk, iki sıra halinde geliyordu kurşunlar - biz yarım inşaata sığınmıştık, bu yüzden vurulmadık ama sonra çatıda kurşun seslerini duyduk, sonra da kumlar arasında bulduk bu kurşunları... Bisikletime atlayıp bombalanan yerlere bakmaya gittim. Orada Andis Kasabis’i gördüm - bu kayıp olan ama Amerikan yurttaşı olduğu için kemikleri bulunan kişidir - yanında da kuzeni Andros vardı. Birlikte gidip ikinci el araba satıcısının bombalanmış araçlarına baktık - “Eski arabaları bombalamış aptallar!” diye güldüğümüzü hatırlıyorum - bomba parçaları topladığımızı hatırlıyorum - yarım kilometreye yayılıyordu bu parçalar sokaklarda... Öğleyin 11.30-12.00 gibi geriye döndüğümüzde sokağımızda 500 kadar insan bulduk! Çoğu muhtarın karısı olan büyükannemi tanıyordu, buraya gelmişlerdi çünkü biliyorlardı ki arpa-buğdayı saklayacak büyük ambarları vardır... Kahvehaneler de yakındı bize ve orada öylece oturup olup biteni tartışıyorlardı. Burada kalmalı mıydılar yoksa gitmeli miydiler, bunu tartışıyorlardı. Henüz tankların nerede olduğu konusunda bir fikrimiz yoktu. Bir süre sonra başka arabalar da geldi ve insanlar tankların Kythrea’nın (Değirmenlik) dışında olduğunu söylediler. O zaman panik başladı - insanlar bağırıyordu, korku vardı - insanlar arabalara doluşuyorlar, tarım araçlarına biniyorlar, neyle kaçabilirlerse, onunla kaçmaya çalışıyorlardı...  Büyükannem, köyün çıkışında, Afanya’ya yakın bir yerde oturuyordu - babamla birlikte yola çıktık, büyükannemi almak üzere. Saat 12.30’du... Büyükannem Evangelia’ya gittik, neredeyse bizi dışarı atıyordu, “Hayır, hayır, ben köyümden ayrılmam!” dedi... “Bütün Kıbrıslıtürkler benim ahbabımdır, neden ayrılacakmışım ki? 75 senedir burada yaşarım ben, hiçbir yere de gitmem” dedi. Oradan ayrıldık, gidip annemi ve kızkardeşimi aldık ve köyden ayrıldık, araba konvoyuna katıldık - Xilotimbu’ya gittik...

 

“XİLOTİMBU’DA BİR AHIRA SIĞINDIK...”

SORU: Arabanız var mıydı?

SKARPARİS: Vardı, şanslıydık bu konuda... Babam sürüyordu arabayı... Erkek kardeşimin de kendi arabası vardı. Abim Mini’sine öteki büyükannemi ve bazı diğer insanları almıştı. Adı Evangelia olan büyükannem köyde kalmıştı. Xilotimbu’da diğer akrabalarımızı aramaya başladık, bazılarını bulduk, bazılarını bulamadık. Birkaç aileyle bir ahırı paylaşıyorduk orada. Köyde çok konuksever insanlar bulmuştuk. 12 gün kadar sonra radyodan köyde geriye kalanların serbest bırakılacağını duyduk. Larnaka’daki Ayios Georgios Okulu’na götürüleceklerini öğrendik. Bu da benim şok geçirdiğim gün oldu... Köyde başıma birşey gelmediği için şanslıydım - ötekilerin yaşadıklarını ben yaşamamıştım. Larnaka’daki Ayios Georgios Okulu’nda yüzleri bomboş insanlar gördüm, otobüslerden iniyorlardı... Küçük kızlar vardı aralarında 10, 12, 15 yaşlarında - bunlar ana-babalarından daha yaşlı görünüyordu. O zaman neden böyle göründüklerini anlayamamıştım.  Sonra aşık olduğum kıza konuşmaya çalıştım, yüzünü başka tarafa çevirdi, kızın annesi de bana öfkelenmişti... Büyükannem ise konuşmuyordu, bize tek kelime etmiyordu... Adı Evangelia olan büyükannemin ne konuşkan biri olduğunu düşleyemezsiniz, herşeyden bahsederdi ama şimdi konuşmuyordu. Onu alıp Xilotimbu’ya götürdük. İki gün sonra bölgedeki bazı çadırlara sığındık, hala konuşmuyordu bizimle... Bir iki zeytin, bir parça ekmek yeyip susuyordu. Hayatımız giderek daha iyi bir ritme kavuşmaya başlıyordu. Kamplardaki durumu burada uzun uzun anlatmayacağım, Yiannos da bunları benden de daha kötü biçimde yaşadı...

Aradan bir yıl kadar geçtikten sonra büyükannem Evangelia konuşmaya başladı. Genç kızlara tecavüzden söz etmeye başladı, vurulduğunu gördüğü insanlardan söz etmeye başladı, kızkardeşinden söz etmeye başladı... Kızkardeşini bir el arabasıyla taşıyıp kendi elleriyle gömmek zorunda kalmıştı... Bir yıl boyunca nutkunun tutulduğunu, tek bir söz bile etmediğini, hiç konuşmamış olduğunu kabul etmiyordu... “Neden böyle birşey söylersiniz bana? Bütün bunları size anlatıyordum, neler olup bittiğini anlatıyordum” diyordu... Evangelia’nın belleğinde bir yıllık boşluk vardı - bir noktada artık onu konuşturmaya çalışmaktan vazgeçmiştik. Ama aklımda kalan o genç kızların yüzleri... Ve o zaman şöyle birşey hissetmeye başladım, bu çılgınlık ama yine de söyleyeceğim. O zaman köyden ayrıldığım ve diğerleriyle birlikte köyde kalmadığım için kendimi suçlu hissetmeye başlamıştım... Bu suçluluk duygusunu, karımla tanışıp evleninceye ve çocuk sahibi oluncaya kadar aşamamıştım... Kalmış olsaydım, kimse için birşey yapamayacaktım ama yine de kendimi suçlu hissettim...

 

“SUÇLULAR ÖZÜR DİLEMELİ...”

Ruhumun en kötü yerlerinde geride kalan ikinci şey ise şu oldu: bir gün erkekler serbest bırakılmıştı. Okuldan arkadaşlarımı gördüm, 16 yaşlarındaydılar, onlar da yaşlı adamlara benziyorlardı, oysa 16-17 yaşlarındaydılar... Onlar da sanki bir nedenden ötürü suçluymuşum gibi bana konuşmuyorlardı. Bu suçluluk duygusunu o kadar uzun yıllar boyunca taşıdım ki... Sonra kendi çocuklarım olunca, suçlu olmadığıma karar verdim. Hayatıma başka bir amaç bulmuştum. Çok gençtim diye düşündüm, neden suçluluk duyayım ki? Suçluluk duygusu içinde olduğum o yıllarda, kayıplarla ilgilenmeye karar verdim ve aktif biçimde yaptım bunu. Ailemden kayıp yoktur, babam 1974’te işgalden dokuz ay sonra ölmüştü... Herşeyini kaybetmişti, bütün stoklarını Başkanlık sarayına saldıran EOKA-B’cilerden kurtarmak için Aşşa’ya taşımıştı - Başkanlık sarayı yanındaydı dükkanları babamın. Herşeyini kaybetmişti, buraya geldiğimizde bankalar da bizlere kredi verip vermemekte tereddüt ediyordu. Herkes için zor günlerdi. Gecenin birinde çöküverdi, düşüp kaldı, bir kalp krizi alıp götürdü onu... Bu utanç verici gibi algılanabilir ama babamı kaybettiğim gün, Ayios Georgios’ta otobüslerden inerken  gördüğüm o insanlara üzüldüğüm, şoke olduğum kadar üzüntü duymamıştım. Sanki cehenneme gidip geriye dönmüşlerdi, özellikle o genç kızlar... Eminim ki tümü değil ama birkaç canavar vardı askerde ve genç kızları annelerinden almışlar, onlara tecavüz etmişlerdi. Bir daha o aşık olduğum genç kıza konuşmadım, bizim mahalleden öteki genç kızlarla da konuşmadım, bir daha buluşmadık, görüşmedik, onlarla karşılaşmamaya çalıştım, eminim ki karşılaşmamamış olmamızdan hoşnutturlar. Buluşsak bunları konuşamayacağımızdan emindim - soru sormaktan kendimi alıkoyamayacaktım, nefret etmek için değil ama belki de köyden ayrıldığım için kendimi daha da suçlu hissetmek için soracaktım soruları... Benim hikayemde özel birşey yok, renkli birşey yok. Sade ve güzel bir yaşamımız vardı orada - olanlar çok az sayıda insanın suçudur. Pek az sayıda Kıbrıslırum suçluydu... Hiçbir zaman Kıbrıslıtürklerden nefret etmemiştik. Aşşa’daki öğretmenlerimiz bize hiçbir zaman nefret etmeyi öğretmemişti, tarihten söz ediyorduk ama bize Kıbrıslıtürklerden nefret etmeyi öğretmiyorlardı. Belki bazı yaşlı insanlar Kıbrıslıtürklere tepeden bakıyordu, bunu kontrol edemezdik... Şimdi öyle bir yaştayız ki, tüm bunları net biçimde görebiliyoruz, kimlerin suçlu olduğunu görebiliyoruz, tüm bunların Kıbrıs’ta neden olduğunu anlayabiliyoruz. Tüm bunları anlamaya ve yeniden Kıbrıslıtürklerle birlikte yaşamaya hazırız. Şimdi yaptığımız şeyleri birlikte yapmalıyız. Yalnızca bir masaya oturup yiyip içmek değil, birlikte ciddi konularda çalışmalıyız, aramızdaki bu şeyleri kaldırmalıyız... Şovenizmi kaldırmalıyız, birbirimiz için değerli olan şeyler yapmalıyız. Yalnızca birbirimize ziyaretler yetmez buna. Ben artık köyüme gidip ziyaret yapmıyorum, evim 1987’de yıkılıp yok edildi, evimin olduğu yerden bir yol geçiyor. Eski bir evdi bu, nefret ettikleri için bilinçli olarak yıktıklarına inanmıyorum - çünkü ailemin her zaman Kıbrıslıtürklerle ilişkileri vardı. Turist gibi gitmek istemedim oraya - gidip işte bir kahve içmek birileriyle. O kişiden nefret ettiğimden değil çünkü şimdi o köyde olan bir insan da zorunluluklardan ötürü oradadır. Ama yerleşiklerle de oturup kahve içmek istemiyorum, onlardan nefret ettiğimden değil, kimseden nefret etmiyorum, Türk ordusunda görevli erlerden bile nefret etmiyorum. Onlar buraya gönderildiler, buraya gelmek için emir aldılar. İçimde kabul edebileceğim şeyleri görmek için köye gitmeyi kabul etmiyorum... Kıbrıslıtürklerle Kıbrıslırumlar ortak konularda buluşmalıdır: bunu kabul edebilirim. Aşşa’da ne oldu? Dohni’de ne oldu? Komikebir’de ne oldu? Neler olduğunu birlikte öğrenmek ve belki de yetkililere baskı yaparak kimlerin suçlu olduğunun ortaya çıkarılmasını sağlamak... Ve aradan 30 yıl geçmiş olsa dahi, hiç olmazsa özür dilemelerini talep etmek. Özür dilemelidirler, Dohnililerden, Muratağalılarden, Aşşalılardan özür dilemelidirler yaptıkları için. Hapse gitmeycek olsalar bile özür dilemelidirler.

 

 

Michael Kaşalos’un öyküsü...

 

Skarparis bize Michael Kaşalos’un acıklı öyküsünü de anlatıyor:

“Michael Kaşalos, uluslararası alanda naif bir ressam olarak tanınıyor. Ruhunun gözüyle hissettiklerini çizerdi, Aşşalıydı. Köy yaşamını çizerdi, eski gelenekleri çizerdi. En az kayıplarınki kadar korkunç bir öyküsü var... Karısıyla köyde kalmıştı. Düşü köyde bir kilise inşa etmekti, 1973’te başlamıştı buna - Saint Spiridon kilisesini inşa etmişti... 13ncü yüzyıldan Aşşalı bir papazın adıydı bu. Çünkü Aşşa çok eski bir köy, Hristiyanlığın başlangıcına dek uzanıyor kökleri - köy 1800 yıllık - yeri biraz kaymış olmasına karşın yine de Aşşa çok eski bir köy. Ortaçağ kayıtlarında da Aşşa’dan söz ediliyor. Kaşalos önce bir ayakkabıcıydı, sonra çiftçiydi de - ve günün birinde birkaç kez Lefkoşa’yı ve yurtdışını ziyaret edince kendisinin sanatçı da olabileceğine karar vermişti. ‘Madem başkaları yapıyor neden ben de yapmayayım? Resim yapmak, tarlada çalışmaktan daha kolay’ demişti! Önce eski heykellerin taklitlerini yontmakla işe başladı - bunları yontuyor, sonra toprağa gömüyor ve onlara atnik bir hava veriyordu. Ama Eski Eserler Dairesi Aşşa köyünde yaşlı bir adamın antika heykellerin taklitlerini yaptığını  öğrenince bir temsilci göndererek ‘Bunu yapamazsın ve turistlere satamazsın çünkü yasaları çiğniyorsun’ demişti! Kaşalos da ‘Hangi yasaymış bu? Eğer turistler bunların antika olduğuna inanmak istiyorsa, bırakalım inansınlar. Böylece oğlum, gerçek antikaları çalınıp yurtdışına kaçırılmaktan da kurtarırız!’ demişti, o zaman onu rahat bırakmışlardı. Sonra resim yapmaya başlamıştı - düğünleri resmediyordu, kadınları evde iş yaparken çiziyordu. Prag’ta, Atina’da, Lefkoşa’da sergiler açmıştı. Yunan Güzel Sanatlar Akademisi’nden ve Fransız Güzel Sanatlar Akademisi’nden ödül de kazanmıştı ölümünden sonra. Ağustos 1974’te köyde kalmıştı. Bir grup asker evine girmiş, para arıyorlarmış ya da değerli şeyler... Evde olanları onlara vermiş. Sonra bir başka grup gelmiş ve onlar da aynı şeyi istemiş, onlara ‘Sizden öncekilere verdim ama isterseniz tablolarım var, bunları alın ama karımla beni rahat bırakın’ demiş. Onu kötü biçimde dövmüşler. Güneye Ayios Georgios’a getirildiğinde bacağı kırıktı, vücudu kırıklar içindeydi. İki gün sonra hastanede öldü... Kemikleri kırılmıştı ve yaşlı bir adam olduğu için bunu atlatamadı. Ölümünden sonra resimleri daha da değer kazandı. Şu anda Kıbrıs’ın en pahalı tabloları onunki, bir tablosuna 15-20 bin Kıbrıs Lirası ödeniyor... Tabii bulabilirseniz çünkü kimse onun tablolarını satmıyor. Tabloları gerçekten hazine gibi - gerçekten naif bir ressamdı o...”

 

 

Aşşa’dan bir demet şiir...

 

 

Fotoğraf

 

Bir çocuğum, bir oğlum olduğunun tek kanıtı

kasıklarımdaki bir doğum izi...

Ondan bana geriye hiçbirşey kalmadı

bir tutam saç bile,

bir ödev defteri, bir çizim

iki çift laf... hiçbirşey!

Otuz yıldır neye benzediğini düşlemeye çalışırım

kime benzediğini

Alnındaki çiçek bozuğu izlerinin

kaybolup kaybolmadığını...

Otuz yıldır

Dolanıp dururum

Öpebileceğim bir fotoğrafı bile yok,

insanlara gösterip “onu gördünüz mü? Diye sorabileceğim

Usulca yastığının üstüne koyup

ninniler söyleyeceğim...

 

Christoforos Skarparis

(“Ruhumun Gölgesi” başlıklı şiir kitabından - Türkçesi: S. Uludağ)

 

 

 

O yaz...

 

O acı yazın yüreğinde

yıkıntılar arasında yaralanmış dolaşıp duran

sevecen gençliğimizi bıraktık

Hiçbir zaman eşiğinden gireceğimiz kapıları açmayacak

bir çiviye asılı sallanıp duran

bir demet paslı anahtar arasında

sevdiğimiz evlerimizi

düşlerimizi bıraktık...

 

Çankulelerimizde gizlenen

bir zamanlar yaseminlerle dolu

oyun oynayan çocukların neşeli sesleriyle örülü

ıssız sokaklarımızda

korkunç bir sessizlik bıraktık...

 

Yüzyılların yası gibi

dudaklarımızda sonsuza dek mühürlenmiş

hala anılarımızla canlı

son cenaze yürüyüşümüzü bıraktık geride

 

O korkunç yazın yüreğinde

Hayatlarımızın kırık direklerini bıraktık...

 

 

Christoforos Skarparis

(“Ruhumun Gölgesi” başlıklı şiir kitabından - Türkçesi: S. Uludağ)

 

 

Mayıs geceleri

 

Gençken

yağmurlu kışlar düşlerdik

sık ormanlar...

Orada, sonsuz yazımızın ortasında

ne büyük evler ne arabalar düşlerdik

Utanmazdık yoksulluğumuzdan

kerpiç evlerimizde ekmeğimiz azdı

çorak, sıcak yaz günleri için

akıtan damlarımızdan

Tanrı’nın gönderdiği yağmur suyunu

sevecenlikle toplardık teneke maşrapalarda

küçücük bahçelerimizdeki nane ve feslikan için bu ne bulunmaz şeydi!

 

Alev alev yanan Mesarya’da

“Kutsal” madenlerin adını duymamıştık

hiçbir zaman başkalarının “nadir taşlar” dediklerini avuçlarımıza almamıştık

büyükbabamızın nasırlı avuçlarında arardık altınımızı

Mayıs gecelerinde

gözlerimiz sihirli bir buğuyla kaplanırdı

gökyüzünde ilkbaharı arardık

Sirius ve Afrodit’i - onlardı bizim gerçek ve ender elmaslarımız

 

Başka topraklarda büyümekti kaderimiz

karanlığın insanın düşmanı olduğu yerlerde

gecelerin düşler ve yasemin kokularıyla gelmediği

yıldızların parlamadığı bir yerde.

Bir başka hayat yaşamaktı kaderimiz

Yabancılaşarak,

Ve çevremizdeki herşeyin bize yabancılaştığı bir yerde...

 

Christoforos Skarparis

(“Ruhumun Gölgesi” başlıklı şiir kitabından - Türkçesi: S. Uludağ)

 

 

 

(Devam edecek)

 

(*) Bu yazı dizisi 7 Ekim 2004 tarihinden bu yana YENİDÜZEN gazetesinde yayımlanıyor. Hamamböcüleri’ndeki okurlarımla da paylaşıyorum...

 

 

 

 

copyleft (c) 2001-04 hamamboculeri.org