Yeraltı Notları, 24 Aralık 2003

Sevgül Uludağ

 

İNSAN YÜREĞİNİN HARİTASI(*)

İNSAN YÜREĞİNİN HARİTASI(*)

 

Röportaj: Sevgül Uludağ

 

Kimisi kasap çocuğuydu, kimisi çoban... Kimisi bandabuliyanın hayhuyu içinde pastırma yapmayı öğrenerek büyümüştü, kimisi çatışma yıllarında bir kuşağın simgesi: öğrenci mücahitler... Kimisi tarlalarda çalışır, hayvanlara bakar, orak biçerdi. Okuyabilmek için yazları inşaatlarda çalışırdı ya da bir kereste tüccarının yanında... Arkadaşlarının katıldığı tiyatro çalışmalarına, sosyal faaliyetlere katılamazdı kimisi – belki bu yüzden emekçi çocuklar kaygısız bir masumiyete sahip olamazdı... Hayat küçük yaştan kapıp biçimlendirirdi onları - yoksullukla savaş, çocuk yüreklerindeki hevesleri sinsice çalıp giderdi...

Her birinin kendi düşleri vardı... Büyümek, okumak, başarmak, ilerlemek... Mutlu olmak en önemlisi... Oysa mutluluk kişisel birşey olamazdı – çevreniz bataklıksa tek başınıza bir gül gibi açamazdınız. Renginiz absürd kalırdı ve kokunuz... Tek başına mutluluk anlamsızdı... Bu yüzden belki pek çoğu sendikal yaşama girdi, sivil toplum örgütlerine, siyasi partilere, büyük bir düşü gerçekleştirmeye: toplumu dönüştürmeye!...

Bir keresinde oğlum, “Ama anne” demişti, “Bütün bu değişimler için çoook uzun zaman ister!...”

Elbette! Toplumsal dönüşüm için mücadele hep var olmuştu, olacaktı da... Her süreç kendi koşulları içinde anlaşılmalıydı... 

Süreçler devam ederdi ve her süreç de kendi “kahramanlarını” yaratırdı...

14 Aralık seçimlerinde Meclis’e girmiş yeni simalardan bir demet seçtim kendime göre...

Onlarla konuştum: insan yüreklerinin haritasında birlikte yol almaya çalıştım... Çocukluk günlerini, gençlik düşlerini öğrenmeye çalıştım... Nereden nereye geldiklerini anlamaya... Bugün bulundukları noktaya nasıl vardıklarını öğrenmeye...

Ortaya bu dizi çıktı: İnsan yüreğinin haritası...

Kıbrıslıtürklerin barış ve demokrasi mücadelesinin bu momentinde birlikte yol alıp insan yüreklerinde yeni keşiflere çıkma keyfini yaşatmak istedim siz okurlarıma...

Bu röportajları severek yaptım, umarım keyifle okursunuz...

 

 

***  Sendika liderliğinden tanıdığımız Ahmet Barçın, çocukluğunu, gençliğini, öğrencilik yıllarını anlatıyor:

 

“Siyasal mücadelenin her zaman göbeğinde bulunduk...”

 

Ahmet Barçın’ı KTOEÖS Genel Başkanlığı döneminde tanıdık. Kıbrıs Türk Orta Eğitim Öğretmenler Sendikası’nın da öncülüğünü üstlenenler arasında bulunduğu Bu Memleket Bizim Platformu’nun eylemlerini kotarırken tanıdık onu... Aynı zamanda KTOEÖS’ün grevlerinde, polis onu tartaklarken, tutuklarken, binlerce öğretmen sokağa dökülüp sendikacılar serbest bırakılsın diye eylem yaparken tanıdık onu... Ama Barçın yalnızca bir sendikal lider değil... Köşklüçiftlik’te büyümüş, kasap dükkanında babasına yardım etmiş, okul bittiğinde yaz aylarında aile bütçesine katkı olsun diye çalışmış, Ankara’da öğrenci olaylarının tam ortasında bulmuş bir gençti... Onunla söyleşimiz şöyle:

 

SORU: Ahmet Barçın, biz seni eylemlerde, sendikal faaliyetlerde, Eğitim Bakanlığı’yla kavganızda tanıdık. Bu röportajla biraz tanımak istiyoruz seni, çocukluğun nasıl geçti, gençliğin nasıl geçti, bir zamanlar düşlerinin ne olduğunu öğrenmek... Nerede doğduydunuz? Çocukluğunuz nasıl geçtiydi? Kaç kardeştiniz mesela?

BARÇIN: 1956 yılında Lefkoşa’da hastanede doğdum. Doğduğum gün EOKA çatışmaları varmış, babamın anlattığına göre ve bizi doğurtan doktor saldırıda ölmüş... Bunu söylemekteki amacım, uzun yıllardır savaş içinde olan toplumda, bunun bir parçası olduğumuzu anlatmaktır. 1956’da doğduk, Köşklüçiftlik’te büyüdük...

 

SORU: Babanız ne iş yapardı?

BARÇIN: Babam kasaptı, gururla söylüyorum... Annem ev hanımıydı. Babamın adı Nevzat, o da Lefkoşa doğumlu. Annemin adı Hayriye, Omorfo doğumlu ve Omorfo’da yaşayan dört Türk ailesinin en büyüklerindendi. İlkokulu Köşklüçiftlik’te okuduk. O zaman Köşklüçiftlik İlkokulu, bugünkü Şehit Tuncer İlkokulu... Üç kardeşiz. Büyüğüm Mehmet ticaretle uğraşıyor, küçük kardeşim İzmir’de doktordur, beyin cerrahıdır.

 

SORU: 1963’ü nasıl yaşadıydınız?

BARÇIN: 1963’te yedi yaşındaydık ve şu anda Şehit Tuncer İlkokulu olan Köşklüçiftlik İlkokulu’nda okurduk. Hatta olaylar yüzünden ikinci ve üçüncü sınıfı birarada okumak durumunda kaldıydık, savaştan dolayı. Ancak eğitimimizde herhangi bir aksama olmadı. Temeli aldığımıza inanıyorum.

 

SORU: 1963’ü nasıl yaşadıydınız? Neler hissederdiniz o günlerde bir çocuk olarak çatışmalar olurken? Erkekler askere gidiyordu...

BARÇIN: Erkekler askere gidiyor, biz sürekli olarak küçük bir odada, annemizin ve babamızın tavsiyeleriyle, özellikle geceleyin ışıkları söndürerek ve erken yatmak suretiyle geçirerek, gündüz de o gerginlik ortamında kendimizi aşabilmek için çocukluk duygularıyla birbirimize birşeyler anlatmaya çalışırdık. Hiç unutmadığımız birşey, tavanda sürekli olarak kurutulmuş peksemetlerin asılı olmasıydı. O peksemetler, çıkabilecek daha büyük olaylarda yiyecek temini olsun diye yapılırdı ve sürekli olarak o peksemetlerden alıp kullanırdık...

 

SORU: Çünkü yiyecek yoktu o günlerde...

BARÇIN: Yiyecek çok azdı. “Katık” nedir, onu öğrendik. O yaşlarda ailemizin, annemizin babamızın ağlayarak, fazla kalın kesilemeyecek derecede hellim koymasını öğrendik. Bunları anlatırken ailemiz gayet duygusal anlar yaşar ancak geçmişi öğrenebilmek için bunların öğretilmesi lazım. Bu herhangi bir zayıflık unsuru değildir aile içerisinde. Pilav kurtarılırken iki kaşık fazladan olamayacağı vardı. Tabii bunlar o dönemin getirdikleri. Ve bu süreç içerisinde geçirilen toplumun 63 olayları dediğimiz olaylarda ailemizin, bizlerin yaşamış olduğu büyük dramlardır. Bunları görerek, yaşayarak büyüdük. Onun için bugünlere geldiğimizde şu anda siyasilerin bize geçmişi göstererek ders anlatmalarına da gerek yoktur. Biz içlerinde yaşayarak kimin ne mal olduğunu iyi bilen insanlarız.

 

SORU: İlkokuldan sonra?

BARÇIN: İlkokuldan sonra Bayraktar A ve Bayraktar B vardı. Bayraktar A bugün Turizm Bakanlığı’nın yeni taşınmış olduğu binadaydı, Bayraktar B de ilk önceleri bugünkü Sedat Simavi, daha sonraları da Şehit Hüseyin Ruso’da olmak üzere ikiye ayrılmıştı. Sabahtan ve öğleden sonra okula gidilirdi. Biz öğleden sonra okula giderdik. Tabii babamın kasap olmasından her zaman gurur duydum ve 20-30 yıl da yanında çalışıp yardım etmenin gururunu taşıyorum... Dükkanı bandabuliyadaydı... Bunu söylemekteki amacım, beş yaşından kırk yaşına kadar babama yardımcı olmaya çalıştım. Hatta babam köylere giderken, pastırma yapardı, bu pastırmayı da yapmayı öğrendim, bizim kendi geleceğimizin kurtarılabilmesi için beş yaşından otuz yaşına kadar yardım ettik... Ve üç kardeşi de okutma gereği duyduk. Bizden küçük kardeşimiz doktor olmasından ötürü tahsili daha uzundu, tabii biz de çalışmaya başladığımızda, herkes birbirine yardımcı olarak bugünlere geldik. Ortaokuldan sonra Lefkoşa Türk Lisesi’ne gittik. Sayın Vergi Bedevi müdürümüzdü... Orada okuduk. Edebiyat bölümü mezunuyum. 1974 yılında da LTL’yi Haziran ayında bitirdik, 1974 Temmuz ayında da 20 Temmuz olayı çıktığı zaman LTL’yi bitirmiş, pırıl pırıl bir genç olarak hayata atılmayı beklerken kendimizi savaşın içinde yine bulduk. Böyle bir gençlik serüvenimiz var...

 

SORU: Lisede ilgi alanın, başarılı olduğun, sevdiğin dersler nelerdi?

BARÇIN: Özellikle tarih ve coğrafyada kendimi bildim bileli başarılıydım. Sayın Özçeliğin eşi tarih öğretmenimiz olurken, tarihi daha da çok sevdik. Sayın Osman Adalıer LTL’de müdür muavini olarak bulunduğu dönemde coğrafya dersinde, daha da bir ilgi alanımız oldu ve bu ilgi alanlarında başarılı olduğuma inanıyorum çünkü bu derslerimin notları yüksekti. Ama hiç sevmediğim derslerden biri de fen dersleriydi, matematik ve fizik de maalesef bunların başında gelirdi. Lisedeyken, gerçeği söylemek gerekirse, öğretmen olmayı isterdim. Düşünürdüm...

 

SORU: O dönem öğretmenler de toplumun öncüleri gibiydiler...

BARÇIN: Tabii ki...

 

SORU: Saygın bir yerleri vardı toplum içinde...

BARÇIN: Saygın bir yerleri vardı... Onun dışında kendi öğretmenlerimizi örnek görerek, toplumda değerli olmalarından dolayı ve insanlara da bildiklerini aktarabilmeleri elbette öğretmen olma hevesimizi artırdı... Bu koşullarda liseyi bitirdik... Lise dönemlerinde de okul takımlarında voleybol, basketbol, futbol oynardık mümkün olduğunca, başarımız var...

 

SORU: Yani spora da meraklıydın aslında... Zaten meraklı olmasaydın da, uzun boylu olduğun için herhalde zorla da alırlardı takıma!...

BARÇIN: Yok... Şimdiki gibi değil... Şimdi aileler çocuklarını pek spora katmaz ama eskiden bu gurur işiydi, ikisini beraber yürütürdük. Şimdi yapı değiştiği için...

 

SORU: Şimdi dersaneler var spor yerine...

BARÇIN: Dersaneler var ve şimdi dikkat ederseniz çocuklar iri yapılı ve kilolu çocuklardır!

 

SORU: 1974’ü nasıl yaşadıydınız?

BARÇIN: Mevzilerde yaşadık.

 

SORU: Neredeydiniz?

BARÇIN: 1977 yılına kadar Köşklüçiftlik’teydi evimiz. Yanılmıyorsam, Haziran ayının ortalarına doğru diplomayı almıştık 1974’te. Ondan sonra ben Orta 1’den Lise sona kadar olan süreçte okulun bittiği günün hemen ertesi günü çalışmaya giderdim, her ne iş olursa olsun... Yardımcı olmak için, katkıda bulunmak için... Bu ayıp birşey değildir. Ve ben isterdim bunu, aile değil. Kendimize yardımcı olmamız için...

 

SORU: Mesela bu kültür de kalktı şimdi... Şimdi ayıp da bakarlar falan...

BARÇIN: Kesinlikle... Özellikle gençlerin boşta kalması, çeşitli olayların yaşanmasına da neden olur. Çünkü parayı kendiniz kazanmıyorsanız, kıymetini bilemezsiniz. Bunu özellikle çok iyi yaşadık...

 

SORU: Mesela ne işler yapardınız?

BARÇIN: Orta 1’den sonra Ahmet Raşitler’in yanında, perakente satışlarda ya da depolarda tahta taşımada olurduk. Oradaki hedefimiz ileriye hazırlık idi. Boşta kalmanın doğru olmadığı inancındaydık. Ticareti de öğrenirdik. Zaten babamın yanında kasap dükkanında da kendisine yardım ederek bunu geliştirmeye çalıştık. Çünkü insan emek verdiği yerin kıymetini daha iyi bilir. Paranın nasıl kazanıldığını görürsünüz ve ona göre hareket edersiniz. Bunu kendimiz yaşadık, bunu çocuklarımıza da anlatarak, kendilerine geçmişteki dönemi izah ederek bu andaki pozisyonu da karşılaştırmalarını sağladığımıza inanıyorum. Çünkü büyük oğlum Devrim de bu yönde oğlum olduğundan dolayı değil, başarılı olduğuna inanıyorum. Siyasi yapısıyla, siyasi düşünceleriyle ve paranın kazanılma derdinin nasıl olabileceğinden, ona göre kendini geliştirerek çok fazla yük olmadan kendi tahsilini tamamlamaya çalışıyor.

1974 yılında kalmıştık. 1974 yılında, Temmuz’da yanılmıyorsam 15 Temmuz’da darbe çıkmıştı, 17 ya da 18’inde komutanlar eve geldi ve mevziye gitmemiz gerektiğini söyledi. 18 Temmuz’da göreve başladık. Geçmiş dönemdeki 20. bölük dediğimiz, bugün yanılmıyorsam üçüncü taburun sekizinci bölüğü dediğimiz yerdeydim ki askerliğimi de rastgele orada yaptım. Kornaro Oteli dediğimiz Kornaro bölgesinde yaptık askerliğimizi. Orada bir atakta, bir taarruz anında bölük komutanımızı da orada kaybettiydik... İbrahim yüzbaşıydı yanılmıyorsam adı...

Daha sonra savaş bittiğinde kontenjanlar açıldıydı. Kontenjanlarda işte Ankara Devlet Mimarlık Mühendislik Akademisi’ne yazıldıydık ancak Gazi Eğitim Enstitüsü’nde öğretmenlik münhali açıldığında ben oraya başvurdum ve kabul edildik, özlemimden biri giderilmiş olduydu...

 

SORU: Sevindimiydiniz?

BARÇIN: Çok sevindiydim... Ve sosyal bilgileri hiç tereddütsüz bir şekilde aldıydım. Deyim yerindeyse 1974-79 yılları, Türkiye tarihinde siyasal olayların en yoğun olduğu dönemdi. Ben daima o dönemi Türkiye’de üçüncü dünya savaşı olarak nitelendiririm. O süreç içerisinde yaşadık... Gene bir savaş süreci yaşadık, siyasal savaş süreci yaşadık maalesef... Çekinmeden söyleyebilirim bunu: gençlik dönemimizi yaşamadık dersem yeridir. Öğrenci dönemimizi yaşamadık dersek yeridir. Siyasal mücadelenin her zaman için göbeğinde bulunduk. Bundan da gurur duyuyorum. Ülkeye katkıda bulunabilmek için siyasi bilincin olması gerektiğini her zaman ön planda tuttuk. Ve Ankara’da Gazi Eğitim’de okuduğumda, şu da bir gerçektir ki Arı Sineması’na yedibuçuk dakika gidebildim... Ve daha sonra da Orta Eğitim Öğretmenler Sendikası Genel Sekreteri olarak 1995 yılında EĞİTİM-SEN’in Genel Kurulu için Ankara’ya gittiğim zaman, doğrudan hiçbir zaman ulaşamadığım bölümlere gidip içinde fırıldak gibi döndüm! Hem de Arı Sineması’na da gittim, önünde durdum ve ister inanın, ister inanmayın, dört yıl kaldığım sürece Bahçelievler’de yarım saatten fazla bulunamadık. Faşistlerin kol gezdiği, terörün estiği, özellikle Kıbrıslı öğrencilerden nefret uyandırıldığı bir dönemde geçiriyorduk bu süreci... Unutamayız çünkü gerçekten bu süreç, Kıbrıs Türk toplumunun gençliğinin siyasi bilincinin filizlendiği bir dönemdi ve Kızılay’a bile yürürken endişe içerisindeydik çünkü Gazi Eğitim Enstitüsü’nde dört yıl boyunca sayısız olay yaşanmıştı. Ama şu andaki kimliğimizle, taviz vermeden, kendi geleceğini kurabilme yolunda her zaman ön planda tutulmayı seven ve kendini korumayı ön planda tutan, toplumu gibi, bir yaşam koşulları içindeydik...

 

SORU: O zaman KÖGEF vardı... Ankara’da AKÖK vardı...

BARÇIN: AKÖK vardı... Bağımsızlığın en üst noktalarını seven bir kişiliğim vardı, herhangi bir örgütte çok fazla çalıştığımı söyleyemem ancak öyle bir süreçler yaşadık ki zaten okulun içerisine girip, okulun içerisindeki kavgayı veren taraf olarak bulunduk. Belli süreçler içerisinde çalıştık, öğrenci hareketleri içerisinde de bulunduk, bu arada bağımsız olarak da belli gruplarda çalıştık...

 

SORU: Oğlunuz Devrim de aynı yolda galiba...

BARÇIN: O da aynı yoldadır... Galiba biraz doz fazla geldi, ilaç fazla geldi derler! Şu anda oturup konuştuğumuzda, aynı duyguları paylaştığımızı söyleyemem. Bunu şu anlamda söylüyorum: aynı frekanslarda mıyız? Tabii ki kuşak farkı vardır ama biraz daha aktiftir o, siyasi bilincinin de daha üstün olduğunu itiraf etmek zorundayım...

 

SORU: Ama bu doğal değil midir? Babanla senin arandaki farkı düşündüğünde ve seninle oğlunu düşündüğünde, böyle olmazsa zaten bir sorun var demek ki ortada...

BARÇIN: Kesinlikle!...

 

SORU: Ankara’ya gidişine dönmek istiyorum... İlk kez mi yurtdışına çıkıyordun?

BARÇIN: 1972 yılında İstanbul’a gittiydik, hatta 1972’de İstanbul’a giderken şu anda Almanya’da doktor olan amcamla Sirkeci yurdunda kaldıydık. Gidiş nedenimiz de bir hastalıktı, birisini ziyaret amacıyla gittiydik.

 

SORU: İstanbul’u gördüğünde neler hissettiydin?

BARÇIN: İstanbul’u gördüğümde bambaşka olduyduk. Kapalı bir kümesten çıkan biri gibi biraz şaşkındık... Köşklüçiftliğin bir yerinden İstanbul’un kalabalığına giderseniz ne hale gelirsiniz! Hatta konuşma bile sorun olduydu... Ama 1974 yılında gittiğimizde Ankara’ya, kardeşim oradaydı. Bir avantajımız vardı. Okulunun son yılıydı, onun evinde kaldık. Üç ay sonra onlar mezun olduydu, Süleyman Dolmacı, Şafak Öneri, Hakkı Alpagut, Mehmet Barçın ekibi, bir ekipti, bir evdeydik. Gururla hepsini anıyorum... Saygı duyuyorum hepsine de... Onlarla kaldık, onlardan çok şey öğrendik yaşam şekliyle. Onlar üç dört ay sonra mezun olup evi bize bıraktılar. Bir ev problemi oldu, yurda çıktık. Yurtta mı kalırdık, evde mi kalırdık okul dönemlerinde... Çok anılarımız var... Yaşamla ölüm arasında ince çizgide gittik geldik ve böylece bir süreç yaşadık. Hatta bir yıl okul boykotu yüzünden faşistlerin, okula bizi koymamakta direnmeleri yüzünden bir yıl kaybettik... Öğrencilik yaşamında bir yılın çok büyük bir önemi yok ama daha sonra da oraya gidip onu tamamlama ihtiyacı vardı çünkü bir görev vermiştik kendimize, ailemize, büyüklerimize bir sözümüz vardı, bunu yerine getirmekle mükelleftik. 74’te başlayıp 79’da bitirilen süreçte, pek çok sınıf arkadaşımız, baskılar, tehditler ve çeşitli maruz kaldıkları saldırılardan dolayı okul hayatını bırakmıştı...

 

SORU: Özellikle Ankara’da galiba...

BARÇIN: Özellikle Ankara’da ve özellikle Gazi Eğitim’de... Çünkü gerçekten çok büyük baskılar, dayaklar vardı ve bütün bunlara rağmen aklımıza koyduyduk... Ne kadar doğrudur bilemem ama öyle bir sürece girmiştik ki son, bir gün okula gitmeye hazırlanırken, sınıfımdan bir kız arkadaş vardı, Ayşe... Yanlış anlaşılmasın, kız arkadaşım değildi, sınıf arkadaşımdı... Kızkardeşim kadar sevdiğim bu sınıf arkadaşım geldi ve dedi ki “Ahmet bugün okula gitme, bugün çok tehlikeli bir gündür, konuşulurken duydum... Bir hazırlıklar vardır. Bu işe bir noktayı koymayı düşünüyorlar. Lütfen gitme” dedi ve zorla kapının önünden çekti bizi, eve soktu sabah yedibuçuk gibi... O aşamada kaldık, o gün çok büyük olaylar çıktı, okul süresiz kapandı...

 

SORU: Belki bir yerde ölümden dönmüştünüz...

BARÇIN: Olabilir belki..Miş muş yani... Pek sevmem böyle şeyleri ama belki öyledir...  Böyle hayat hikayelerimiz vardır, ilk defa söylüyoruz, sorulduğu için... Böyle bir süreç...

 

SORU: 1979’da mezun oldunuz...

BARÇIN: Mezun olduk, geldik...

 

SORU: Mezuniyetinize anneniz babanız gelebilir miydi?

BARÇIN: Yok öyle birşey! Yaşama kavgası verirdik, okulu bitirdik şu andaki eşimle birlikte, aynı okuldan ve aynı sınıftan mezunuz... Adı Oya, onunla Gazi Eğitim’de tanıştık...

 

SORU: Aynı eylemlerde bulunurdunuz herhalde...

BARÇIN: Bazan bazan bulunurduk, şunu da söyleyeyim, fraksiyon ayrılığımız da vardı...  Çok önemli değil... Mesela DEV-SOL vardı, Halkın Kurtuluşu vardı, biz o taraflara daha yatkındık... Ama tabii ki faşizme karşı mücadelenin belli evrelerinde insanlar, belli ortak noktalarda buluşuyor. Onunla birlikte de kavgalar, mücadeleler verdik...

 

SORU: Ona aşık mıydınız yoksa mücadele arkadaşınız mıydı?

BARÇIN: Öyle başladı, öyle bütünleşti... Yani o da çok saygı duyduğum, çocuklarımın annesi, bu sürece gelinceye kadar hiç inkar edemeyeceğim, en büyük yardımcım diyebileceğim kişi... Çünkü bu hayat mücadelesinden sonra sendikal mücadelede, gelinen boyutlara erişebilmede Oya’nın katkısını hiç inkar edemem çünkü on yıllık süreç içerisinde büyük oğlum Devrim’in – ayıptır bunu söylemesi ama – hangi sınıfta ve kaç numara olduğunu hiç bilemedim... Öğrenemedim... Bu kadar mı yoğundunuz? Bu kadar mı alakasızdınız? Diyebilirsiniz, adı oysa... Ama ben sarıldığım işi temizlemek için aklımı o tarafa veren bir mizaca sahibim...

 

SORU: Ama militanları en iyi her zaman militanlar anlar değil mi?

BARÇIN: Kesinlikle!

 

SORU: Mesela ben eşim Zeki Erkut için bir sözcük icat ettim, “canyoldaşım”... Çünkü başka türlü tanımlayamam... Belki Oya Hanım da senin “canyoldaşın”... Çünkü yoldaş ama aynı zamanda “can”...

BARÇIN: Kesinlikle doğru. En büyük desteği gördüm...

 

SORU: Seni tam olarak anlayan, sorgulamayan... İşte saat dokuz oldu nerede kaldı yahu diye söylenmeyen...

BARÇIN: Evet, doğru... Ama bunun da başka türlü olmasına da ben fırsat vermedim. Nerede olduğum, nerede kaldığım konusunda söyledim... Hatta son yılda, olmadı pek ama binde bir, akşamüstü başım ağrıdığında ve eve gittiğimde ve saat yediyse ya da beşse, “Hayırdır, bu gece erken geldin, niye geldin bu saatte eve?” gibi tanımlamalar da oldu. Yani anlatmaya çalıştığım artık bütünleşmiştik... Kavgada da bütünleşmiştik, ev hayatıyla birlikte, sendikal yüzümüzün ön tarafı buradayken, arkadan destekli tarafıyla birlikte paylaştığımız noktalar da memnuniyetle söylemek gerekir ki Oya’dır...

 

SORU: Belki o destek olmasa yürüyemez insan. Yine yürür ama daha saldırgan olur, daha şiddet dolu olur... Çünkü her zaman sevgi insanın yüreğini yumuşatır ve yeryüzüyle bağını güçlendirir...

BARÇIN: Doğrudur bunlar... İşte sevgidir, aşktır, laf lafı açar, öğrencilik hayatımızda bunları pek yaşamadık. Çünkü kavganın içindeydik... Zaten oturmayı sevmeyen bir insanız... Hakkın yenmesini kesinlikle kabul eden bir yapım yoktur. Bununla bütünleşince işte bu profil ortaya çıkıyor... İnsanın buna eşdeğer birini bulabilmesi çok kolay değildir çünkü dışa karşı, insanlara karşı sevecen bir yapım olabilir ama kolay bir insan değilim gibime geliyor... Bunu en yakınım eşim de zaman zaman söylüyor... Ama bu zoru da kolaya çevirme becerisini de yakaladık...

SORU: 1979’da mezun olduğunuzda, Oya’yla birlikte mi döndüydünüz Kıbrıs’a?

BARÇIN: Ya bir de o film var! 1979’da geldik, Oya orada kaldı, Bingöl’ü çekti kura olarak öğretmenlikte... Bingöl Doğu Anadolu’da... Aynı sınıf, aynı bölümdendik. Şu anda ikimiz de aynı kadroda Bayraktar Ortaokulu’ndayız... Şu anda o Bayraktar Ortaokulu’nda sosyal bilgiler öğretmenliği yapmaktadır. 1984’te Bayraktar Ortaokulu’na geldik. O dönemdekiler fazla isyankar olduğumuz için, iyi eğitilmiş öğrenciyi “kötü”ye çevirebiliriz inancıyla 20 Temmuz Lisesi’ne gelmem gerekirken, “Hayır” dediler, “Bayraktar Ortaokulu’na verelim.” Nasılsa Bayraktar Ortaokulu sürgünler mektebi imajındaydı maalesef.  28 tane köyden gelen ilkokul öğrencisine fazla aşılama yapamaz diye oraya gönderildik. Ve hala oradadır Oya...

 

SORU: Yani hala “cezalı” mıdır?

BARÇIN: Hayır! Kendisi istemedi yer değiştirmeyi! Gururla söylüyorum, cezalı değildir şu anda. O zaman kendi akıllarınca “cezalandırıyorlardı”. Bayraktar Ortaokulu “cezalıların okuludur” demiyorum, yanlış anlaşılmasın. Ben 1979’da geldiğim zaman 1981’e kadar askerlik yaptım. Burada askere gitmeden evlenmemizin doğru olduğunu ve kendini alıp gelmem konusunda hemfikirlik sağladık. Apartopar gittik ve o hızlı yaşamı evlilik süresince de yaşadık... İzmir’de evlendik... Orada yıldırım dersek adına, yıldırım nikahı kıydık, aldık geldik, burada da Mücahitler Gazinosu’nda düğün yaptık. Bu arada ben futbol oynardım Çetinkaya’da... Öğrencilik hayatımda Çetinkaya’da futbol oynadığımda haftasonları gidip gelmelerim olurdu. Bu arada kendi geçimimizi sağlayabilmek için okul boykotları döneminde “valiz ticareti” yaptık. Bu ayıp değil, öğrenciyken “valiz ticareti” yapardık...

 

SORU: O dönem ne giderdi Türkiye’de?

BARÇIN: Kot giderdi, Matchbox arabalar giderdi... Kazmir giderdi, Güner Özdil’den alırdık, bazan valizle beraber satardık! Ve geçimimizi sağlardık, annemize babamıza yardımcı olmaya çalışırdık. Bizi geçindirmezler anlamında değil ama en azından benzin paramız çıkardı. Yeme içmeyi de seven insanlarız... Katkı yani...

 

SORU: Yeme-içme herhalde aileden gelen birşey... Babanız kasap...

BARÇIN: Evet, kasap dükkanının içinde büyüdük,  eti çok severdik... Terzi derler dikiş diker ama kendine dikmez, başkasına diktirir. Bizim öyle şeyimiz yoktu. Bandabuliyada güzel günlerimiz oldu. Halkın tabanına inerek, halkın gerçek duygularıyla haşır neşir büyüdük, Hasan dayı, Hüseyin dayıyla oturmaya alıştık, onlar da bizi severdi... Evet, geldik, evlendik, askere gittik. Bu arada işe girdi Oya, öğretmen olarak. Akdoğan’a gitti. Sabah saat dörtte çıkardı üsler arabasıyla giderdi, gelişi belli değildi... Biz askerdeydik... Böylece askerliği bitirdik. Askerliği bitirdikten sonra esas çetrefilli dönem başladı. 1981 falan... Güzelyurt Kurtuluş İlkokulu’na sözleşmeli öğretmen olarak girdik. Girene kadar da deyim yerindeyse anamız ağladı... Sonra kendi branşımıza girmek için uğraştık...

 

SORU: Ortaokul liseydi herhalde gitmeniz gereken yer...

BARÇIN: O zaman ortaokuldu, yalan konuşmaya gerek yok. Liseye dil tarih mezunları girerdi, ortaokul-lise daha sonra olduydu. 1982’de de Akdoğan’da Polatpaşa Ortaokulu’na girdik. Bu arada Oya bu tarafa geldiydi çünkü biz askerlik yaparken münhal açılırdı, asker olanlar giremeyeceği için, kadın öğretmenler girerdi münhallere.  Onlar Lefkoşa’ya geldiğinde, biz de Akdoğan’a gittik kavga dövüş... Gitmesi bir dert, gelmesi bir dert... Otobüsü yok... Gezici kütüphaneyle gelebilirdik, bazan samanların arasında gelirdik, yola çıkardık ama dönüşü garanti olmayan bir yoldu. Böyle çetrefilli bir yer...

 

SORU: İlk dersinizi verdiğinizde Güzelyurt Kurtuluş İlkokulu’nda, ne hissettiydiniz? İlk dersinizi hatırlıyor musunuz?

BARÇIN: Hatırlıyorum ya! Üçüncü sınıflara girerdim...

 

SORU: Neydi duygularınız?

BARÇIN: Bocalamadım dersem yalan olur... Neden, çünkü küçücük, minnacık çocuklar, gözlerinizin içine bakıp bekliyor, sizden birşeyler bekliyor. En azından tepkinizi bekliyor. Çocukluk duygularıyla birşeyler öğretilmesini bekliyor. O zaman sorumluluk iki kat daha artıyor ve yavaş yavaş onların seviyesine inerek ve inanın Sevgül hanım, evde çalışarak, ilkokulda evde çalışılır mı? Çalışılır! Beyin olarak çalışırsınız, onun seviyesine inebilmek için. Başka branşta eğitim gördüğünüz için, çocuk psikolojisini anlamanız gerekir. Çok kısa bir sürede aldıydım bunu. Gençleri ve çocukları çok seven birisiyim. Zaten öğretmenlik psikolojisi de onu gerektirir. Özellikle bugün gençlerin getirmiş olduğu potansiyeli görürseniz, geçmişinde bir birikimin olması gerekir inancındayım. Bu birikim de bu dönemlerdedir ve orada iletişimden dolayı mutlu olduyduk. Hayat Bilgisi dersiydi ilk girdiğimde. Hayat Bilgisi dersi, günlük konulardı... Öğrencinin seviyesine indin mi ve orada sınıfta biraz birşeyler oynarsın, haşır neşir olursun. Orada okuttuğum öğrencilerden bir tanesi birkaç yıl önce öğretmen olup, onunla aynı kadrolarda çalışma şerefine de eriştik. Bu da ayrı bir mutluluk...

 

SORU: Polatpaşa’ya geçtiğinizde Akdoğan’da, oradaki ilk dersinizi hatırlar mısınız? Heyecanlı mıydınız? “Artık ben ilkokulda değil ortaokulda ders veriyorum” mu demiştiniz?

BARÇIN: Askerliğimiz de kolay geçmediydi... Şimdi Akdoğan’daydık... Sosyal Bilgiler dersine atandıydım, orada sosyal bilgiler hocası, din dersi de, Türkçe de verirdi. Yoktu öğretmen, paylaştırdıydı müdür, bundan da şikayetçi değildik. Yeter ki bir ekmek kapımız olsun havasına girdiydik. 21 binTL alırdım, 20 bin TL’sini ev kirası verirdim. Yani ev sahibine çeki verdiğimde bin TL verirdi bana! Polatpaşa’da o modelde başladığımızda, öğrencilerin daha sonradan anlattığı bir özelliğim varmış – “Hiç oturman!” derlerdi. Gene oturmam ya! Zivrizaharı o sınıfın içinde dolanır dururdum – rahatsız edici boyutlarda değil ama öğrenciyi de sürekli tetikte tutan, dikkatini toplayan biçimde...

 

SORU: Evet bir insanın dikkati 20 dakikadır kesintisiz, sonra kaybedersin...

BARÇIN: Kesinlikle... 20 dakikayı 40’a bölerdim ben. 10 dakika anlatırdım, 5 dakika espri yapardım, toparlardım, gene yapardım... Nereden bilir insan? Kendinden bilir. Bizim dönemimizde lisede mümkün müydü espri yapasın ölçüyü kaçırmadan? Öyle hocalarımız vardı lisede, hiçbirşeyini bilmezdik... Çocukla yakınlaşacaksan yakınlaşacan yani... Girdiydik, Akıncılar’dan gelen çocuklar vardı, Baf’tan gelenler vardı. Çok güzel yıllar geçirdim orada, üç yıl... Yol hariç, herşey çok güzeldi... Ulaşım yeteri kadar değildi demeyeyim, yoktu... İngiliz üslerine giden bir otobüs vardı sabah saat dörtte, ona binerdik, saat üçte kalkardık... İki üç arkadaş, müdür bey da dahil... Dönüş ise meçhul...

 

SORU: Belki ilkokul öğretmenliği nedeniyle de kendinize daha çok güven kazanmıştınız...

BARÇIN: Güven kazandıydım çünkü bugünkü adıyla Polatpaşa Lisesi, eski adıyla Akdoğan Ortaokulu, ilk atananların genelde yeriydi. Gider ve orada öğrenir gelirdi... Çok iyi bir kadrosu vardı... Güzel günlerimiz geçti... Bahçe vardı... Çocukların seviyesine inerek, sürekli onlarla birlikte olmayı kendimde hep ön planda tuttum, büyüklük kompleksi değil, gerçekleri onlara anlatabilme... Beraber yetişebilme... Çünkü biz öyle yetişmedik. Derse girdiğinde, yalnız ders anlatılır, girilir ve çıkılırdı. Hiçbir bağlantı yoktu öğretmenle öğrenci arasında geçmişte. 1981’de girdim öğretmenliğe, 1982’den itibaren de Orta Eğitim Öğretmenler Sendikası’nın genel kurul seçimlerinde çalışmalar yapardık. Bu yüzden de çok karalandık. Mümkün müydü okuldan çıkıp da başka okula gidesin seçim nedeniyle? İzinli dahi gidemezdin. Bunlar komünisttir lafı yapıştırılırdı, gidemezdin.

 

SORU: O dönemin baskılarının niteliğini biraz anlatabilirseniz...

BARÇIN: O dönem özellikle Eğitim Bakanlığı’nın en üst kademelerinde müdürlere talimat verilerek, ders iki kat yüklenirdi, boşta kalmayasın ve başka birşey yapmayasın diye. Bununla ilgili her türlü baskı yoluyla sindirme politikaları vardı. Açık söyleyeyim, bende çok sökmezdi bu... 1982’yi yaşadık. 1984 sendikal seçimlerini yaşadık...

 

SORU: 1982’de ne olduydu yani?

BARÇIN: 1982’de sendikal seçimlere ilk girdiğimizde kaybettiydik. 1984’te kaybettiydik. Zafer Sineması vardı, orada kavgalar çıktıydı. 1986’da kaybedildi. 1988-89’da yapılacakken, ara emri için mahkemeye başvurduyduk. Çünkü Eğitim Bakanı üst kademe genel kurullara gelir, yukarıda locaya otururlar, insanları istediği gibi yönlendirirler ve kapalı kutu da yok... Bir müdür alır, öğretmenleri toplardı çevresine ve pusulalara adayları “Yazın bunları!” derdi... 50 oyla 60 oyla kaybederdik biz, ne kadar “demokratik” seçimlerin yapıldığını söylemek isterim! 1991’de daha da filizlendi, 1993’te patlama yaptı. Zaten iktidar da ondan sonra değişti, bizden sonra değişti...

 

SORU: Zaten her zaman öğretmen hareketi, toplumun mücadelesinde hep öncüydü...

BARÇIN: Öyledir Sevgül hanım, onu söyleyeyim... Geçen sendikal seçimlerinde 2001 yılında yaşadığımızı kimse yaşadı diyemem. Asker, polis, sivil savunmanın, sivil idarenin yapmış olduğu baskılarda öyle olaylar yaşadık ki kitaplara sığmaz ve dirayetli çıkıp kazandık. 2003 yılındaki seçimlerde de her zaman karşımızda olan kitlenin hiçbiri olmadı. Dedim bu iş bitti...

 

SORU: Gösterge gibi yani...

BARÇIN: Evet, gösterge! O süreci yaşadık...

 

SORU: 1984’te Akdoğan’dan Lefkoşa’ya geldiniz...

BARÇIN: Evet, 1984’te Bayraktar Ortaokulu’na geldik... 1993 yılında Demokrat Öğretmen Grubu sendika seçimlerini kazandı... Özellikle 1990-91 yılında sendikal izin yoktu, okuldan çıkamazdın çalışma yapmak için. Onlar tek taraflı çalışma yapardı... Gittiğin karşı taraftaki okul müdürü afedersin seni okuldan atardı!

 

SORU: Sendika seçimlerinde devletti gezen okulları yani...

BARÇIN: Devletti gezen... 1993 yılında Demokrat Öğretmen Grubu kazandı. Sendikaya geldiğimizde bir tek telefon vardı. Bir kurşunkalem bile yoktu, bir penna bile... O süreci yaşadık... 1993 yılında Orta Eğitim Öğretmenler Sendikası Genel Sekreterliği’ne getirildim ve yeni geçen ve bugün mevcut hükümet tarafından kaldırılan üç profesyonelliğin iki tanesinin bir tanesini aldık. 1993 yılından beridir de KTOEÖS’ü ikinci çocuğumdan sonra üçüncü çocuğum olarak adlandırdım. Bu kurulda görev yaptım...

 

SORU: Belki de öncelikli çocuğun!

BARÇIN: Kesinlikle öncelikli çocuğum! “Benim çocuğum” derim... Tabii bütün değerli öğretmen arkadaşlarımın da çocuğu olduğuna inanıyorum... İçimde ayrı bir yeri var... 1993 yılından 1998 yılına kadar Genel Sekreterlik görevini yaptık. 1998 yılından 2003 yılının geçen ayına kadar yani Kasım ayına kadar Genel Başkanlığı’nı yaptık. Ve gelişen süreçte, toplumun dinamik güçlere ihtiyacını farkettik, onu yürüttük... Ve bu tarihi süreçte de gelen adaylık teklifini kabul ettik, sürece girdik ve bugünkü boyuta geldik... Orta Eğitim Öğretmenler Sendikası, altın değerinde bir kurum.

 

SORU: Toplumun yüz akı...

BARÇIN: Evet, toplumun yüz akı diyebiliriz... Ve öncülerinden biri... Bu yönde Bu Memleket Bizim Platformu’nda olsun, eylemlerde olsun,  sokaklarda olsun, geçmişimizden gelen öğretmen hareketiyle bütünleşerek mümkün olduğunca yardımcı olmaya çalıştık...

 

SORU: Biraz sendikal yaşamınızı açalım çünkü sendikal yaşamınız sırasında, sendika başkanlığınız dönemi, Kıbrıs Türk toplumunun da en dinamik dönemlerinden biriydi ve KTOEÖS de bu işin başını çekiyordu. Örneğin Bu Memleket Bizim Platformu’nun kuruluşundan başlayalım isterseniz... Sanırım 2000 yılındaydı... Ve bir yıkım paketi dayatılıyordu Kıbrıslı Türklere Ankara ve hükümet tarafından. Onun için kurulduydu... Kimin fikriydi bu?

BARÇIN: 1998’de göreve geldik, sendika başkanlığına... Zaten sendika genel sekreteriydik ve işin içindeydik ve politikaları biliyorduk, geçirilen süreci de biliyorduk. Ondan sonra geçirilen süreçte, 1999 yılında sendikal mücadeleler vardı... UBP-DP hükümeti sağlam bir şekilde kurulmuş ve öğretmenlerin temel hak ve özgürlüklerini kısıtlayıcı boyutta sağlam kesintilere başlamıştı. Bu süreç devam ederken, bunun bir devamı olarak addettiğimiz Türkiye hükümeti tarafından, her zaman için Kıbrıs’ta kendine rahat ortam sağlayabilmek için ortaya koymuş olduğu bir paket daha yollanıldı ve bu paket ortalığı kaynattı. Bu paket, “Yıkım Paketi” olarak adlandırıldı ve gerçekten okunduğu zaman, Kıbrıs Türk toplumunun ne varlığını, ne de kimliğini hiç ortaya koyabilecek kimliğe sahip olmamakla birlikte, ekonomik anlamda tamamen dışa bağımlı, güdümlü bir paket hazırlığı vardı. Dıştan yönetilme bazında yapıldıydı ve bunu yaparken de, toplumun genel kültürel yapısını da hiçe sayarak belli zorlamalar oldu. Bunu söylerken aklıma şu gelir: Maliye Bakanlığı’na gittiğimizde Sayın Mehmet Bayram bir odaya doldurdu bizi, kümese koyar gibi ve dedi ki bize: işte yıkım paketinin özelliği budur, birbuçuk sayfa... Ve bu birbuçuk sayfayı okuduğumuzda, o anda yüzde 99’u insanların geri verdi kendisine. Ve esas paket ondan sonra gazetelerde ayrıntılı biçimde yayımlanınca, toplumu nasıl yokettiği, ekonomik değerleri ortadan kaldırdığı ve dışa bağımlı, başkasının egemenliği altında yaşama şekline büründürülmeye çalışıldığı açık ve net ortaya çıktıydı... Ama o yarım saatte reddettiydik biz o paketi. Okudunuz mu? Evet okuduyduk çünkü birbuçuk sayfaydı... Ve yüzde 99’u yaptı bu işi. “Haçan da reddettiniz?” diye hatta söylediydi Bayram... Bunu hiç unutmuyorum... Bütün sivil toplum örgütleri, sağ-sol demeden, Mücahitler Derneği da dahil, dikkatinizi çekiyorum, tüm sivil toplum örgütlerini biz, KTOEÖS olarak çağırdık... Ama ne yazık ki yukarıdan gelen bir işaretle, bazı örgütler hemen geri çektirildi. Hatta toplantıyı da yaptıydık, toplantının sonunda da bir bildiri yazmaya kalkıştık ama bildiri yazmayı da yetişemedik çünkü emir demiri keser modeli, ayrılmalar başladı ve söyledilerdi bunları da.

Daha sonra, Kıbrıs Türkü’ne esas sahip çıkan kesim ve bu pozisyonu beğenmeyen kesimler ve özellikle demokratik kitle örgütleri ve sendikalar biraraya gelmeyi planladık. Ve oturup konuşmaya başladık. Bu arada Meclis olayları oldu yanılmıyorsam...

 

SORU: Mudilerin baskınından söz ediyorsunuz...

BARÇIN: Evet... Onun da gittik sonra bir provokasyon usulü olduğu ortaya çıkıyor... Mudilerin baskını... Herkes elini kolunu sallaya sallaya biryerlere geldi, sonra da günah çıkarır gibi başkalarını suçlamaya başladılar. İsim vermek istemiyorum. Bugün birçok önemli yerde bulunan insanlar bu işleri yaptılar... Mudiler haksız mıydı? Değildi... Banka hortumlamaları başladığı zaman herkesin üç kuruşluk birikimini bir dakikada hiç ederseniz, tabii ki harp başlar ama bu şekle bürünmesi çok hoş değildi. Ancak tepkinin ne kadar boyutlarda olduğunu gösterdi. O gün arbede yaşandı biliyorsunuz, büyük bir izdiham vardı. Bu izdihamın sonucunda patlayan bombalarla gözlerimiz görmezken, insanları Kuğulu Park’a çektik ve sakin olmalarını, bunun kabul edilebilecek bir pozisyon olmadığını, buna karşı tepki koymamız gerektiğini ve toplumsal bir başkaldırının mümkün olabileceğini, “Artık yeter!” dememiz gerektiğini Kuğulu Park’ta anlatmaya çalıştık. Öğleden sonra da bildiri hazırlamaya başlarken, ansızın polisler karşımıza çıktı ve kendimizi bir anda hücrede bulduk. Meclis olayları büyük bir tepki yarattı toplumda. Özellikle sivil toplum liderlerinin de, halkın bir kısmının da suçsuz bir yere kodese tıkılması hoş karşılanmadı toplumda. Ondan sonra altı-yedi dava birden okundu ve serbest bırakıldık bir gün sonra. Tabii ki kodese girdiğinizde koşulların doğal olmasını beklemezsiniz ama gerçekten olağanüstü, insanın yaşayamayacağı derecede koşullar mevcuttu. Bunu da üzüntüyle belirtmek isterim.

 

SORU: Nasıl bir yerdi?

BARÇIN: Kodesin bırakınız sıcağı soğuğu, tabii ki otel odası değildir, onu da biliriz ama en azından tuvaletler, en azından bir elinizi yüzünüzü yıkama yeri olur... Anlatılamayacak kadar kötü ve tepkisel bir boyutta idi... Ondan sonra “Bu Memleket Bizim Platformu”nun ismini koyduk... Niçin “Bu Memleket Bizim” dedik? Çünkü başkaları tarafından yönetilmeye çalışılan, iradesinin ortaya koyulmasını engelleyen hareketler başlamıştı toplumda. Bununla bağlantılı olarak da sivil toplum örgütlerini çağırdık, öğretmenlerden başlayarak, hangi kesim varsa çağırdık. Hatta siyasi partileri de çağırdık. O zaman, hiç unutmam Cumhuriyetçi Türk Partisi’yle Yurtsever Birlik Hareketi vardı. Süreç içerisinde buna diğer partiler de adapte oldu ve inkar edemeyeceğimiz eylemler ve gösteriler yaptı Bu Memleket Bizim Platformu... Onlarla birlikte bütünleştik ve ayrı görüşleri bir yana bırakıp temel unsuru ortaya koyduk ve sürekli olarak da toplantılar yapmaya başladık ki, ham olan bir kuruluşu daha organize bir harekete dönüştürebilelim. Hiç unutmam, üç ay boyunca yazı hiç sezmedik. Sezmedik derken, yaz mı, kış mı, okula gidermin, gitmezmin havası yok. Sürekli olarak toplantılar, sürekli olarak bildiriler, sürekli olarak toplumu bilgilendirme ve bunun bazında da yavaş yavaş insanların bize adapte olduğunu, bizimle aynı görüşü paylaştığını, söylediğimiz cümlelerin, kelimelerin yerini bulduğunu gözlemledik. Bu da bizim hoşumuza gitmeye başladı çünkü halkın sesine tercüman olmaya başlamıştık...

 

SORU: Nabzı gibiydi...

BARÇIN: Nabzı gibiydi... Ve bugüne kadar Bu Memleket Bizim Platformu çok ama çok şeyler becerdi, başardı, büyüttü... Mitinglerin anası da, babası da, Bu Memleket Bizim Platformu’dur... Bununla ilgili olarak ilkelerimizi ortaya koyduk, ilkelerimizi ortaya koyarken kendi kendimizi yönetmeliyiz, polis sivil işlere bağlanmalıdır gibisinden bir sürü ilkemiz vardı, onları imzaya açtık, 18 bin imza topladık... Bu 18 bin imzayı hem Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne, hem de Türkiye’ye paketler halinde gönderdik. Ve halkımızın bize vermiş olduğu destek, bu bağlamda devam etti. Bu bağlamda ortaya konulan bu paketten sonra tepkilerin çoğalmasına rağmen, hükümet de inadına bunu uygulamak için icraatlarına devam etmeye başladı. Bazan geri çekildi, bazan atağa kalktı ama Bu Memleket Bizim Platformu her anlamda karşısında çelik bir zırh gibi durdu – bunu engellemeye çalıştı, toplumun iradesi anlamında...

 

SORU: Sayısız eylem hatırlarım... Cumhurbaşkanlığı’nın önünden Meclis’in önüne, işte Başbakanlığın önüne sürekli eylemler hatırlarım...

BARÇIN: Sayısız eylem vardı, sürekli Başbakanlığa giderdik... Bu arada ülkede ilk defa olarak süresiz grevler yapıldı... Beş günlük genel grev yapıldı...

 

SORU: 38 bin çalışan katıldıydı genel greve...

BARÇIN: Evet... Beş günlük süresiz eylemler yapıldı, hayat durdu... Beş günden sonra oturup değerlendirme yapıldı, devam etti başka türlü eylemler ama işte buna sebep olanlar, bugün hala daha toplumun yapısını bilmezmiş gibi hareket ederek, tekrar hükümete talip olmaya çalışıyorlar. Bunlar da ilginç şeylerdir ve halk bunların mesajını bize her zaman için, özellikle bu bir haftalık süre içinde veriyor, bunları unutmayalım diyerek. Gerçekten önemlidir çünkü Mussolini modeli hareketler başlamıştı, biz de yollarda bellerde yürüyüşlerle, tepkimizi ortaya koyarak, halkımızı da yanımıza alarak çok eylemler yaptığımızı hatırlarım. Hatta bir defasında Kuğulu Park’ta “Bu Memleket Bizim, Biz Yöneteceğiz” pankartını açtık, Sarayönü’ne gidene kadar bir de baktık, arkamızda binler var, o zaman anladık ki bu örgütler, Bu Memleket Bizim Platformu birşeyler yapıyor ve inandırıcı oluyor. Arkasından çok daha büyük eylemler yaptık ve belli bir noktaya kadar geldik. En güzelleri de Annan Planı ortaya çıktıktan sonra tam Bu Memleket Bizim Platformu’nun kalbine işaret edilmeye başlandı. Toplum ortadan kaldırılmaya çalışıldı. İşte tarihi mitinglerin başlangıcı da oradadır... Onlar tamamen ayrı bir roman... Eğrisiyle doğrusuyla, güzeliyle çirkiniyle, günlerce yapılan toplantılar... Günlerce eve gitmeden yaptığımız çalışmalar... Yalnızca otel gibi kullandığımız ev modelleri tekrardan yaşanıldı, bundan da hiç çekinmeden söyleyebilirim, gurur duyarım. Yalnız bu bir kişi için değil, çoğu insanın evi Kıbrıs Türk Öğretmenler Sendikası (KTÖS) lokaliydi, merkezi oraya kurmuştuk ve orada herşeyimizi paylaşırdık. İnanın çocuklarımız ve eşlerimizden fazla bu arkadaşlarımızı görerek, bir gün görmediğimizde çok büyük hasret varmış gibi birbirimize sarılırdık... Bu da birlikteliğin ve gücün birarada olduğunu gösteren ayrı bir perde arkası unsurdu... Ve bugünlere geldik. Ancak bugünlere gelirken, 20 binlerden başlayan mitinglerle toplumun Annan planı çerçevesinde artık iradesini ortaya koymasına konan engel daha da işleri büyüttü ve insanların konuşmaya başladığını ilk defa gözlemledik. Radyolara çıkmaya başladılar... Telefonlar gelmeye başladı Sevgül hanım, cep telefonlarına sorular... Biz her zaman öğretmen sorunlarıyla ilgilenirken o günlere kadar, tabii toplum sorunları da vardı ve toplum sorunlarıyla sendikal sorunları birbirinden ayırmak ya da siyasi sorunları sendikal sorunlardan ayırmak mümkün değil... Bunu her zaman da söylerim, bu da siyasetse, biz de bal gibi siyaset yaparız... Bu da gayet doğaldır... Çünkü siyaset yaparlar diye bizi arkadan hançerlemekse ya da sessiz kalmamızı istemekse, evet siyasettir bu ve biz de karşı duruşu yaparız... İnsanlarda büyük bir beğeni kazandı yaptıklarımız. Orta Eğitim Öğretmenler Sendikası’na, ben olduğum için burada, diğer arkadaşlar da vardı muhakkak ki, sürekli insanlar gelmeye başladı.  Sorular sorulmaya başlandı. Telefonlar hiç durmamacasına çalıyordu, herkes sorunlarını aktarıyordu. Ayrı bir birim gibi çalışmaya başladı Bu Memleket Bizim Platformu.  Kendi dallarıyla ilgili olsun ya da olmasın, toplumu kucaklamaya başladı...

 

SORU: Halk kendine tercüman olan bir güç gördü ilk defa...

BARÇIN: Gördü ve güven hissetti, en önemlisi odur. Yürü dedi yürüdük, dur dedi durduk, sola dön dedi döndük. Her istemlerini yaptık ve doğru istemlerdi bunlar... Böyle bir ses yükseldi ve bu sesler en sonunda 27 Şubat’ta 80 binlere ulaştı. Toplum budur işte... Varsa daha fazla, karıncasına kadar oradaydı... Çok ilginç olaylar yaşadık... Bombalar konuldu biliyorsunuz. 26 Aralık mitinginden önce, birgün sabahtan kalktığımızda arabanın lastiklerini parçalandığını gördük. Mitingten bir hafta kadar önceydi ve tehditler, mektuplar, eşlerimiz ve çocuklarımızı tehdit edici çok sayıda mektuplar aldık, ilk defa size açıklıyorum. Bunlar gurur verici olaylar değil ama bilinmesinde yarar vardır. Huzursuz olduk, ben değil de çevre huzursuz olmaya başladı, herkes konuşurken, bir iki adım geriden konuşmaya başladı... Tabii tedirginlik başladı... Ve hiç bunlara da bir çözüm bulamadı polis, bunu da burada söyleyeyim. Ama ben bütün bu süreç boyunca, bütün bu olaylara rağmen polisle çok haşır neşir olduk, birbirimize saygı çerçevesi içerisinde konuştuk ve bu dostluğumuz devam etmektedir, bunu da söylemekte yarar var. Tabii ki derin devlet ve güçleri tarafından yapılan bu saldırıların kaynağının nerelerden geldiği açık ve nettir çünkü ondan önce de genel kurullarımızda, 2001 genel kurulumuzda büyük baskılar yapıldıydı, ortadan kaldırılmaya çalışıldıydı yönetim. Ama bütün bunlara rağmen genel kurulu kazandıktan sonra bunlar daha da arttı çünkü 2000 yılında Bu Memleket Bizim Platformu kuruldu, 2001 yılında dediler “Yılanın başını ezersak daha rahat hareket edebiliriz!”  Öğretmen genel kurullarına saldırılar yaptılar ancak püskürtüldü, arkasından da işte bu eylemler başladı...

SORU: Peki şunu hatırlıyor musunuz? 27 Şubat’ta kürsüden baktığınızda ve o 80 bin kişinin coşkusunu gördüğünüzde ne hissettiydiniz? Neler geçtiydi yüreğinizden?

BARÇIN: Çok samimi söyleyeyim, insan kendini bulutlarda hissediyor... Yani “Bu kadar insan bizimle beraber, bu nasıl olabilir?” soru işaretini, inandırıcılığımızı... Çünkü ucunu görmedik son ve gittik sonra artan bir şekilde, tabii o sırada Ortak Vizyon Eylem Komitesi de oluştuydu, bir kesimden, onlarla birlikte de hareket ederdik, iki ayrı komite vardı, toplantılar ayrı ayrı yapılırdı, eşgüdüm komitesi vardı, ikisinde de olduğumuz için iki arada bir derede gidip gelirdik sürekli olarak... Bunları bütünleştirmenin mutluluğunu o 80 binlerde yaşadık. Ama orada görünce, insanların sevgi seliyle yaklaştıklarını görünce, “Artık bunun önünde kimse duramaz” diye mesajı verdik çünkü okullar kapandığında, “İşte kapattılar mektepleri de sürdüler çocukları” diyorlardı, yok öyle birşey... Çünkü ben gözümle terminalin önünde dört arabayı birden gördüm, onu da söyleyeyim, gezinirken herhangi bir olay olmasın diye... Bu da çok gurur vericidir, dört tane miting yaptık, kendi operasyonlarından başka hiçbirşey olmadı. Bomba koymalarından başka yani... O dört mitingde kimsenin burnu bile kanamadı ama üçüncü mitingde, 26 Aralık mitinginde 4 tane veli arabalarını ben rastgele gördüm. Terminalin yanında durdular, bagajlarını açtılar, çocukların ellerine pankart verdiler ve “Pankartlarla gidin çocuklar” dediler “Bizden izinlisiniz”... Epey insan öyle gitti, velileriyle beraber katıldı. Yoksa, yok öyle birşey yani, zornanmış oymuş buymuş diye... Bugün gençlerimizin topluma nasıl sahip çıktıkları her yerde de bellidir. Bu inanç başladı mı artık gerisini durduramazsınız... Bu şekilde gidiyor... Biz de bunun hareketini öne geçirdiğimiz için gayet mutluyuz...

 

SORU: Bir de Kıbrıs Sendikalar Konfederasyonu oluşturduydunuz...

BARÇIN: Bir de o süreç var... Dört tane sendika, KTOEÖS, KTÖS, DEV-İŞ ve KTAMS’ın oluşturmuş olduğu ve herkese açık bir sendikaları biraraya getirme olayı gerçekleştirdik. Bunun adına Kıbrıs Sendikalar Konfederasyonu dedik. Ve bunu bir basın açıklamasıyla 2002 yılının Haziran ayında, yanılmıyorsam 27 Haziran’dı, duyurduk. Genel kurullarımızda, yönetim kurullarımızda bunları görüştük, karara bağladık ve biraraya getirdik. Arkadaşlar KIBSEK’in en üst görevi olan Genel Sekreterliğe de ilk olarak Orta Eğitim’deki bizleri uygun gördüler. Onun da genel sekreterliğini dönüşümlü olarak yaptık. Bunu da yasal boyuta geçirebilmek için örgütlerimiz hala bunun çalışmalarını yapmaktadırlar. Genel kurullarımızda karşımıza rakip çıkmadığı için biz Orta Eğitim olarak tam geçiremedik ama bundan sonraki dönemde arkadaşların bunu hayata geçirip sendikaların daha derli toplu, örgütlü olmasını sağlamak amaçtır.

 

SORU: Babanız hayatta mı?

BARÇIN: Hayatta evet...

 

SORU: Ne hissetti? Ne söyledi size mesela milletvekili seçildiğinizi duyunca? Ne oldu tepkisi, çok merak ediyorum bunu...

BARÇIN: Çok fazla bir tepki koymadı... Fazla bir değişiklik yaşamadı ama onu da bırak, çok fazla da sormadım...

 

SORU: Şöyle biri midir yani, işte duygularını çokluk belli etmeyen...

BARÇIN: Hiç belli etmez!

 

SORU: Çok sevindiyse bile bekli de göstermemiştir!

BARÇIN: Yok, sevindi... Çünkü babam duygularını öyle çok fazla gösteren bir insan değil.  Bandabuliyanın o demir gibi soğuğunda çelik sinirleri da onun devam eder! Annem çok duygusaldır...

 

SORU: Adı nedir?

BARÇIN: Hayriye... Şunu da size ilk defa söyleyeyim, kimse üzerinde edebiyat yapmasın. Dedem kayıptır ve dayım da şehittir 1957’lerde... Dedem annemin babası, Ahmet’tir adı, ben onun adını taşırım.

 

SORU: O ne zaman kayıptı?

BARÇIN: 1963’te... 1957’de de EOKA tarafından doktor olan dayım... Onun adı Erol. Küçük kardeşim Erol var, onun adını da ondan aldık. Hatta konu konuyu açar, Erol kardeşim de babama şöyle dedi: “Bana dayımın adını taktın, ne olmamı isten?” Babam da “Doktor olursan iyi olur oğlum” dedi... Çalıştı gitti, doktor oldu, aynı isimde ve aynı branşta... Beyin cerrahıdır... Dolayısıyla şunu söylemeye çalışıyorum, annemin duygusallığı, ani bir duruma karşı öfkesi o süreçlerde, elbette ki doğal olarak devam etti... Çünkü babası kayıptı, üzerine edebiyatlar da yapıldı, üzerine gidildi... Ortaokul, lise dönemlerinde bize anlatmaya çalışırdı... İşte kimse “Şehitlerdir onlardır bunlardır” diye üzerine başka şeyler koymasın, herkesin ailesinde bir olay vardır, biz de bunları inkar etmeyiz ama bunların da nedenlerini niçinlerini bu yaşlarda öğrenmeye başladık. Çünkü süreç başladıktan sonra annemi alıp güneydeki Kayıplar Komitesi’ne götürüp inceleme yaptırdık. Tam sınırda biliyorsunuz, bir hastane var.

 

SORU: Genetik hastanesi...

BARÇIN: Evet, bu hastane biliyorsunuz iki toplumlu olacaktı ancak Denktaş bunu reddetti. Tam sınırın yanındadır, sosyal konutların... Onu o tarafa götürüp incelettirdik ve çok derin bilgiler bulduk... İşte böyle şeylerden geçtik. Annem dolayısıyla daha duygusaldır ve o çok sevindi. Heyecanlı bir kadındır. Memnun oldu...

 

SORU: Ne dedi size?

BARÇIN: “Başaracağından emindim” dedi... Çünkü annemde bir duygu vardır, sendika seçimlerinde mesela, kazandın bir vay... “Korkarım kaybetmeyesin” derdi... “Kaybedersek kaybederiz” derdim. “Hayır” derdi, “Kaybedersen yıkılmandan korkarım!” derdi. Öyle bir duygu var... “Yok” derdim, ama o “Bu benim kendi içimdedir” derdi... Çünkü bu gibi şeylerde çok fazla konuşturmam, açık söyleyeyim. “Başaracağından emindim” dedi, kapandı olay... Ne gibi birşeyler olacağını biz de bilmeyiz... Biz zaten, açık söyleyeyim, bu işe ne koltuk, ne milletvekili olma hevesiyle girmedik, bunu bir kez daha söylemekte yarar var. Topluma birşey vermek amaç ve kimliğimizden ve kişiliğimizden hiçbirşey kaybetmeyeceğiz. Bu da ürünün bir yan parçası. Zaten toplumun her zaman için yanındaydık, belli olaylar olduğu zaman, ya da içeri girdiğimiz zaman, bir saat sonra annem eve damlardı, nedir vaziyet gibisinden... Onun için sevindirici bir boyut oldu mu çok ses çıkmaz ama üzüntü verici bir olay oldu mu, çok üzülürler... Sevindiler... Bir de kendileri sevinir çünkü çok fazla yanlarında da sevinmek benim çok hoşuma gitmez.

 

SORU: Sürekli olarak 10 Aralık, 11 Aralık, o günleri hatırlıyorum ben... Nilgün Orhon olayı... Her iki gün de oradaydım, okulda. Polisin nasıl tartaklayarak sizleri tutukladığını ve hemen anında yüzlerce öğretmenin toplanıp Polis Genel Müdürlüğü’ne yürüdüğünü gördüm... Bunları yaşadık... Sonra Mart’ta Elye’de referandum olayı... Orada da aynı şekilde yine insanların, binlerce insanın kendiliğinden yani, çok fazla bir çağrıya veya iknaya gerek olmaksızın yürüdüğünü gördüm... Bütün bu süreçte aslında, her süreç kendi kahramanını yaratır... Ve o sahip çıkmayı gördük... Çok duygulandırıcıydı, özellikle temsili referandum sonrası yürüyüş de çok duygulandırıcıydı...

BARÇIN: Biz bunları göremedik işte...

 

SORU: Siz göremediniz çünkü içerdeydiniz... Ama rejime bir mesajdı: “Bırak! Bunlar bizim insanımız! Bunlar bizim liderlerimiz! Bırakın onları!”

BARÇIN: Bizi tutukladılar, o bir sorun değil de, o şekilde mimlenme yapıldıydı ki, yolda yürüdün, karşındaki hasta oldu düştü, sorumlusu sen! Başka yerde bir olay olur, sorumlusu sen! Eve gidersin, doğru dürüst gidemezsin. Her zaman için arkanda birilerini hisseden... Bundan da ben çok fazla rahatsız olmazdım ama tiksindirici bir olay, açık söylüyorum. İşte dediğiniz gibi 10 Aralık tarihi geldi, 20 Temmuz Fen Lisesi’nde Nilgün Orhon arkadaşımızın olayını yaşadık. Tamamen suçsuz... Ve hiç hala daha hazmedemeyeceğim ve bir insanın kaderiyle oynanan bir oyun... Bir kelimeden, yargılanmadan, düşüncesini söyledi diye suçlu ilan edeceksiniz, bunu fırsat bileceksiniz ve fırsatı öğretmenin üstünde mamurlayarak çocuk döver gibi öğretmen döveceksiniz ve bunun tepkisini beklemeyeceksiniz!

 

SORU: Çocukların önünde yaptıydılar...

BARÇIN: Çocukların önünde yapacaksınız! Bunu polisten de öteye kişiler yapmıştı. Polis de değildi bunlar, açık ve net söylüyorum. Polisin üzerindeki derin devlet güçlerinin göndermiş olduğu insanlardı ve ağzımızı açmadan tak diye tartaklayarak bizi ikinci defa kodese koyma şerefini tattırdılar! Yani güya çekinirmişiz gibi! Altı kişiyi birden soktular, nedir, ne suçun belli, hiçbir sorgulama yapmayacaksınız, suçumuzu söylemeyeceksiniz. Güya da Nikaragualıyık, alacan kendini doğrudan kodese koyacan ve hiçbirşey de bilmeyecek! Ve buna tepkisiz kalacak öğretmen! Toplumu yetiştiren, yön veren insanlara bunu yaparsan sana tabii ki tepki ortaya koyar. Bırakın olay tamamen yanlış, okul bazında, okula tecavüz suçuymuş!  Bakın siz! Biz okulda öğretmenleri örgütleyen örgütüz, neresine tecavüz edeceğiz? Ve biz eylem yapacağımızı da gittik söyledik ve bu eylemi yaparken de sınıfın içine girmedik, onu da söyleyeyim... Bu usulleri bildiğimiz için dışarıda yaptık eylemi ve öğretmeni sınıfa koymaya karar verdik. Öyle ya da böyle, bir tepkisel olay bu... Bunu fırsat bildiler, kıyametler koptu, arkasına bütün kamuoyu ve dünya kamuoyu bizi aradı Sevgül hanım! Yani tutun İngiltere’den Amerikalara kadar telefonlar başladı çünkü hiç böyle birşey kabul edilemez! Entipüften şeylerle uğraşmaya başladılar! Bunun kavgasını verdik, süresiz grev ilan ettik ve grevi yasakladılar bize... Ve bütün öğretmen, bütün veliler de dahil olmak üzere arkamızdaydı... Ve başa çıkamadılar. Ne yapacan? Yasakladı! Gerekçe: “Eğitime engel!”  Bu süreci de yaşadık...

 

SORU: Sonra da 25 kişi, dört gazeteci, 21 sendikacı ve sivil toplum örgütü lideri, hepimiz hala daha mahkemelere gidip geliyoruz... Okulda “mülke tecavüz” suçlamasıyla... Salı gün mahkeme var gene!

BARÇIN: Git-gel... Zaten inandırıcılığı da kalmadı artık. Şunu söyleyeyim: bu davanın devam etmesini isterim ve yargılanmamı da isterim. Yargılanacağız ve suçsuz olduğumuz ortaya çıkacak.  Çıkmalıdır çünkü kendileri de inanmıyor... Ben yargıçlara birşey söylemek istemem, onlar görevlerini yapıyor ama inandırıcılığı yoktur. Dolayısıyla öyle sallanıp gidiyor bu iş... Bunlar Annan Planı öncesi olaylar, Annan Planı ortaya çıktıktan sonra da süreç tırmanmaya başladı, hak gaspları başladı, bu arada profesyonellikler indirildi, bir kişiye bırakıldı. Baskılar başladı okullarda öğretmenlere... Çocuklar apar topar askeri birliklere götürülmeye başlandı, özellikle son İlkay Kamil göreve geldikten sonra eğitim değil öğretmeni yargılamalar, baskılar... Eğitim adına hiçbirşey yok... Öğretmeni nasıl sıtır ettirebilirim modelleri başladı ve tepkileri aldı...

 

SORU: Ulus Irkad’a açılan davalar, iki toplumlu korodaki öğretmenlere davalar...

BARÇIN: Evet, bizden de vardı... Gayrıyasal işlemler başladı... Öyle bir mantık gelişti son kendilerinde, üst makamlar bize “Biz yaparık, siz da mahkemeye gidin!” demeye başladı!... Düşünebilir misiniz? “Biz yaparık, siz da mahkemeye gidin! Yargılayın bizi!” havasıynan diktatörlük estirmeye başladılar. Bu süreç içerisinde Annan planı geldi, mitingler başladı ve bu mitinglerde zaten dört senedir hiç geceli gündüzlü oturmadık... Belli bir sürece gidilmesi konusunda... Bu barış ateşleri, toplumda ayrı bir olaydır...

 

SORU: Elye’den başladıydı...

BARÇIN: Elye’de başladı, Elye’de bitti!  Elye’de başladı binbir şevkle, Elye’de gene kodesnan bitti. Ya orada hiçbirşey yapmadık, onu da anlatacağım size... Ama barış ateşlerinde ben adıma söyleyeyim zannederim bir tane kaçırdım. Aynı yerde dört tane yapılan vardı, zivrizahara, hepsine yetişebilmek için gece paylaşılarak gidilirdi... Bu barış ateşleri, toplumun dinamik gücünü ateşleyen ve geleceğe şekil veren barış ateşleriydi, insanları motive eden barış ateşleriydi... Hiç heyecanları dinmedi, bu heyecanların dinmemesi sonucunda da kalabalıklar gittik sonra inandırıcılığını artırarak yükseldi. Tabii en son Annan’a mektuplar yazıldı... Gelen gidenle görüşmeler başladı ve Mart ayı geleceğinde de ne yapılabilir? Sembolik bir referandum yapalım dediler. Hazır Elye’yi haritadan silsinler! Bir gün evvelden polis onun içini bastı, insanları tedirgin etti, dışarı çıkmayacaksınız dedi... Son bir kış günü gidip sembolik eylemi yaparken, Ahmet Barçın kahvenin dibindeydi... Arkadaşlar dedi ki “Hiç bulaşmayacan bir yere, adım da atmayacan!” Ahmet Barçın, kahvenin köşesinde zeytinlibitta yerken tutuklandı! Hazır köyde harp çıksın! Önemli değildi. Ve insanlar bir kez daha tepkilerini ortaya koydu... Ertesi gün onbin kişi falan yürüdü, serbest bırakılmalar... Yani artık insanlar ayaklanma moduna geldiydiler... Öyle diye diye, belli süreçlere geldik, Annan planının görüşme zeminidir odur budur derken, yerel seçimleri yaşadık. Yerel seçimlerde belli güçler ortaya çıktı... Sonra da genel seçimler... Ama bu sürece kadar Bu Memleket Bizim Platformu, o geçmiş tarihlerdeki heyecanı kadar olmasa bile, her zaman için tepkisini koydu, getirdi bir sürece ve bugünlerde de gene aynı şekilde seçimlerden sonra kendi değerlendirmeleri hakkında topluma bilgi veriyor.

 

SORU: Geriye dönüp baktığınızda, sessiz bir toplumdu, sindirilmiş bir toplumdu yani... Aslında 50’li yıllardan itibaren sessiz bir toplumdu... 58’lerde gene sendikacılara yapılanlar vardı, öldürmeler vardı, insanlar yurtdışına kaçtıydı... 60’larda Ayhan Hikmet’ler Ahmet Muzaffer Gürkan’lar öldürüldü, karılarına tecavüz edildiydi... Ondan sonra Bayraktar Sancaktar yönetimi vardı... 74’e geldik.. 74’ten günümüze en az 30-35 tane bombalama vardı, Durduran’ın arabasının evinin bombalanması, CTP’ye bomba konması, Kutlu Adalı’nın öldürülmesi vardı. Yani sürekli baskı altında tutulan, sindirilmiş bir toplum vardı. Konuşmaya başladığı zaman toplumun 2000’ler... Bu Memleket Bizim Platformu’yla birlikte yaşanan bir süreç... Annan Planı’yla yaşanan bir süreç, Avrupa Birliği üyeliğiyle yaşanan bir süreç... Ve ilk kez toplum yırttı o korkuyu... Ve umudunu dile getirmeye başladı. Çünkü korkuyla umut hep böyle kavga içindeydi, hep korku kazanırdı... Böyle bir tarihimiz var... Geleceğe baktığınızda, bu Mayıs mı olur, Aralık mı olur, başka bir tarih mi olur, ama ne hissedersiniz? Geriye dönülmeyen bir sürece girdi gibi toplum... Bundan sonra korkutmak, sindirmek mümkün değil...

BARÇIN: Toplum o kabuğunu kırdı... Doğru yolda olduğunu hissettirdi zaten... Yerel seçimlerde hissettirdi ve geçen hafta yapılan genel seçimlerde hissettirdi... Barış, Avrupa Birliği, özellikle çözüm konusunda hemfikir olduğunu söyledi... Bu çözüm konusunda da geriye dönüşün mümkün olmadığını ispatladı ve heyecanlandı... Özellikle 23 Nisan’da kapılar açıldı... 22 Nisan’da biz Ankara’daydık, TBMM’yi ziyaret ettiydik, Dış İlişkiler Sekreteri’yle ve Sayın Tayyip Erdoğan’la görüşme fırsatı bulduyduk. Ve gündemi anlatmaya çalışıyorduk, kapılar açıldığında biz Ankara’daydık. Kapılar açıldıktan sonra toplum iki tarafı mukayese ettikten sonra, yaşam koşullarını kıyaslayınca, neden ben de böyle olmayayım dedi... Ve kimsenin burnu kanamadı... Geçişler başlayınca insanlardaki heyecan dozu daha da yükseldi, barışa bir o kadar daha özlem duydu... Dolayısıyla geriye dönüşü olmayan bir yola girdik. Zaten AB de bunun yolunu çizdi ve 1 Mayıs 2004’e kadar olan süreç çok önemli. Bunun sinyallerini de verdi. Seçim sonuçları ortada. Binbir entrika ve filmlere rağmen, karışmacılığa rağmen halk kararını vermiştir. Bunun geriye dönüşü mümkün değil. Artık Sayın Denktaş da, o eski model düşüncelerini kenarda tutmalı, zaten toplumu temsil eder niteliği yoktur. Bugün toplumda %33 oranıyla oy aldı. CTP Birleşik Güçler %36 aldı ve bugün ben istersem veririm birisine havası yapar ama kimin kime ne vereceği bellidir. Kendini bir kez daha sorgulasın ve kenara çekilmenin, evinde rahat oturmanın zamanı geldiğine inanıyorum kuşlarıynan... Ve son model köpeğiynan...

 

SORU: Benim sormadığım, sizin mutlaka eklemek istediğiniz birşey var mı son olarak?

BARÇIN: Bu Memleket Bizim Platformu’nda, barış ateşlerinde geçirilen süreç çok önemli... Orada yapmadığımız kalmadı diyebilirim! Her türlü eylemi yaptık. Hükümetin mali konularda da 2000 yılından itibaren ellerinde olan imkanlarını kullanmadıkları açık ve net ortaya çıktı seçim dönemlerinde çünkü çalışanlara vermedikleri bu maaş artışlarını, seçimlerde bol bol istihdamlarda ve kendilerine bol miktarda kullandılar...  Orada da çok büyük eylemlerimiz olduydu Orta Eğitim Öğretmenler Sendikası olarak ve hatırlayacaksınız, bir dönem, meclisin önü tek yol ilan edildiydi! Zaten bazı polisler hala daha bizi o tarafta gördüğünde çıkar önümüze “Nedir hoca?” der, “Birşey mi yapacaksınız?!” Şartlandı millet! Gayrıyasal işler çünkü düzenlemesi yok... Bu arada Meclis’e bir sürü yasa getirdiler, sendikalar yasasını değiştirmeye kalktılar, pasaport yasasını değiştirmeye kalktılar ancak bunlar hep tepkiyle karşılandı. Özellikle Sendikalar Yasası’nda meclis alt komitesine gittik, kendilerinden yana olanlar dahi bunun mümkün olamayacağını söyleyip başedemeyince geri çektiler. Böyle bir süreç... Yani fırsat verilmiş olsaydı, Allah acısın bizi bunun içinde, toplumu kaşıkla besleyeceklerdi diye düşünüyorum. Ancak toplumu ileri götürebilmek bizlerin boynumuzun borcudur, bunu da yapabilmenin bize şart olduğunu düşünüyoruz. Böyle görevler üstlendiyseniz, bunları yapacaksınız... Bir de şunu söyleyeyim, benim, bugüne kadar geçirilen süreçte geçmişimi irdeleyen ilk gazetecisiniz. Bu yönden size teşekkür ederim. Te ilkokuldan başlayıp, beşikten bugüne kadar geçirilen süreçte çok güzel bir söyleşi oldu, çok duygulandırdınız, çok şeyler aklıma getirdiniz, belki de büyük bir kısmını da unutmuştum. Özel olaylar da anlattık...

 

SORU: Ama özel olan da politiktir... Çünkü yaşamın parçasıdır...

BARÇIN: Tabii... Yaşamın parçasıdır, nerelerden nerelere geldiğinin bir örneğidir bu ama Ahmet gene Ahmet’tir... Bunu herkes de bilsin. Toplumun içerisinde, bandabuliyada yetişen, et kesen, pastırma yapan, öğretmenlik yapan, mevzide bekleyen, sendikal eylemlere giren, çocukla çocuk olan, eylemlerde tutuklanan, hapse giren... Hiç önemli değildir, yola devam...

 

SORU: Şu anda milletvekilidir...

BARÇIN: Olabilir...

 

SORU: Gene en iyisini yapmaya çalışacak, elinden gelen son damlasına kadar...

BARÇIN: Son damlasına kadar, Ahmet budur, bunu yapmaya devam edecek... Toplumun da üzerine düşen görevi büyük bir mutlulukla yaptığının bilincindeyiz... Görüyoruz... Konuşmaya başlamıştır, yırtmıştır kefenini, eğrisiyle doğrusuyla yanlışıyla konuşmaya başlamıştır. Sorgulamaya başlaması çok önemlidir. İşte demokrasi bu, demokrasi anlayışı bu... Dolayısıyla demokratik kurallar içinde bunu yaptığımız sürece de, daha iyiye gideceğimize inanırım...

(Yarın: Halil Sadrazam)

 

(*) Bu röportaj dizisi YENİDÜZEN gazetesinde 23.12.2003 tarihinden itibaren yayımlanmaya başlandı ve devam ediyor. Hamamböcüleri’ndeki okurlarımla da paylaşmak istedim...

copyleft (c) 2001-03 hamamboculeri.org