Yeraltı Notları, 28 Aralık 2003

Sevgül Uludağ

 

İNSAN YÜREĞİNİN HARİTASI (2)

İNSAN YÜREĞİNİN HARİTASI

İNSAN YÜREĞİNİN HARİTASI

Röportaj: Sevgül Uludağ

 

***  Emekli Kurmay Albay Halil Sadrazam, çocukluğunu, çatışma günlerini, okul yıllarını, Harp Akademisi’ni, Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığı’nda karşılaştığı engelleri, “UHH”nın kuruluşunu anlatıyor...

 

“Kıbrıslı bir subaya yeterince güvenilmediği gerçeğiyle karşılaştık”(*)

 

***  ““Tabur Komutanlığı” görevi, Kıbrıslı bir subaya verilmiyordu. İlk defa bana Kıbrıslı bir subay olarak tabur komutanlığı görevini verdiler. Herkes bir yıl veya iki yıl tabur komutanlığı görevini yerine getirirken, ben üç yıl bu görevi Lefkoşa bölgesinde yerine getirdim. Bu görevin sonunda da rütbem kurmay albaylığa yükseldi. Bir kurmay albay olarak ya karargahta kurmay başkanı veya bir alay komutanı gibi bir göreve getirilmem veya Sivil Savunma Teşkilat Başkanlığı, Sivil İşler Teşkilat Başkanlığı gibi bir göreve getirilmem sözkonusuydu. Bunun önüne geçilmesi için büyük bir çaba harcandı o dönemdeki komutanlık tarafından...”

 

***  “Ali Nihat Özeyranlı döneminde Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığı zaten en büyük darbelerden birini yemiş, o dönemde üst rütbeli 24 subay görevinden istifa etmek durumunda kalmıştı... Kıbrıslı Türk subaylar... Bu gerçekten büyük bir darbeydi. Ve bu subayların hepsi emekli edilmiş, büyük bir boşluk meydana gelmişti... Mevcut şartlarda ben de daha fazla göreve devam etme imkanı olmadığını gördüm. Çünkü yasalarımıza göre generallik imkanı yoktu...”

 

***  “Bu yasa çok enteresandır. Orada şu ibare geçmektedir: “Güvenlik Kuvvetleri Komutanı ve kilit personeli Türk asıllı yurttaşlar arasından seçilerek atanır” denilmektedir. “Türk asıllı” tabirini Başsavcılığa yorumlattırdığımız zaman ise, beni, benim gibi olanları “Türk asıllı” olarak kabul etmemektedir. Türkiyeli subayları “Türk asıllı” olarak kabul etmekte, bizi başka bir kökenden kabul etmektedir.  Bizim kavgamız budur... Veya Güvenlik Kuvvetleri Komutanı olmak için ille de “Türk asıllı” olmak gerekmektedir, yasa beni de “Türk asıllı” kabul etmediği için benim veya benim gibi herhangi birisinin tuğgeneral olması ve Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığı makamına getirilmesi fiilen mümkün değildir...”

 

***  ““Ulusal Hedef için Mücadele Platformu”nun devam etmesi gerekirse, yeniden bir yapılandırılma içerisine girmesini ve bu şekilde “milli dava” diyorsak “milli dava”, başka bir faaliyet diyorsak başka bir faaliyetin içerisinde eşit söz hakkıyla faaliyetlerin yürütülmesi gerektiğini savunduk. Fakat benim ve benimle birlikte olan Yönetim Kurulu’ndaki arkadaşların bu şekilde tavır koyması Sayın Şükrü Sarıışık’ı ve Ali Nihat Özeyranlı’yı daha da kızdırmış, ondan sonra Sayın Galip Mendi’yi epeyce sinirlendirmiş olacak ki Emekli Subaylar Derneği’nin her türlü faaliyeti engellenmeye çalışıldı. Ve biraz önce söylediğim gibi oluşturulmaya çalışılan yeni platform çalışmaları da böyle engellendi. Hemen arkasından da çok kısa bir süre içerisinde, 15 gün veya bir aylık bir süre içerisinde yeni bir oluşum yaratılmaya çalışıldığı bilgileri alındı. Ve “UHH” adı verilen yeni bir örgüt ortaya çıktı. Tamamen komutanlık desteğiyle ve saray desteğiyle ortaya çıkan bir örgüttü”

 

Ahmet Barçın, sendikal yaşamda ve toplumsal mücadelede öne çıkarken, 14 Aralık seçimlerinde Barış ve Demokrasi Hareketi’nden milletvekili seçilen Halil Sadrazam da bambaşka bir alanda öne çıkıyordu: Bugüne dek tartışılması “tabu” sayılan “güvenlik” alanından, askerden gelen Sadrazam, Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığı’nda bir Kıbrıslıtürkün erişebileceği en üst rütbeye, kurmay albaylığa yükselmişti... Ondan önce bu rütbeye ulaşabilen bir Kıbrıslıtürk olmamıştı... Onun açtığı bu yolda ilerleyen Kıbrıslıtürklerden dört tanesi şu anda kurmay albay rütbesine ulaşmış durumda... Emekli olan da iki kişi bulunuyor...

Sadrazam’la söyleşimiz şöyle:

 

SORU: Halil bey, bize birazcık çocukluğunuzdan bahseder misiniz? Ne zaman doğdunuz, nerede doğdunuz? Kaç kardeştiniz? Nasıl bir çocukluğunuz oldu? Kalabalık bir aile miydiniz? Yalnız mı büyüdünüz? Nasıldı çocukluğunuz?

SADRAZAM: 1952 yılının Aralık ayında Tepebaşı köyünde dünyaya geldim... Yorgoz köyü olarak bildiğimiz yer, şu andaki Çamlıbel’in hemen yakınında... Ailenin ilk çocuğuydum fakat benden sonra gelen ve halen hayatta olan 8 kardeşim daha var... 9 kardeştik...

 

SORU: Babanız, anneniz ne iş yapardı?

SADRAZAM: Babam hayvancılıkla uğraşırdı, daha doğrusu çobanlık yapardı... Eski tabir “çobancılık” diye geçer, şimdi hayvancılık diye geçmektedir. “Hayvancı” diye anıldığında, biraz büyükbaş bakıcı kesiciliği anlaşılıyor, halbuki bizim koyunlarımız, keçilerimiz vardı. Çocukluğum genel olarak koyun çobanlığı veya keçi çobancılığı yaparak ovada geçti. Bu ovada geçen yaşantımız sırasında Tepebaşı köy ilkokulunda başlayan ilkokul hayatım, daha sonra 1963 göçmenlik olayından sonra Hisarköy İlkokulu’nda devam etti...

 

SORU: 1963’te göçmen olmuştunuz...

SADRAZAM: 1963’te göçmen olmuştuk...

 

SORU: Hatırlıyor musunuz nasıl göçmen oldunuz, yoksa?

SADRAZAM: Tabii çok iyi hatırlıyorum... O zaman 11 yaşındaydım ve yağmurlu bir kış günü traktör römorkların arkasına doldurulduğumuzu, Hisarköy’e gittiğimizi, orada yağmur altında ıslanan yorganları yere serip, yine yağmurdan ıslanmış bir battaniyeyi üzerimize atıp, bir evin içinde yattığımızı, çok büyük sıkıntılar çektiğimizi çok iyi hatırlıyorum...

 

SORU: Ne kadar kaldıydınız?

SADRAZAM: Hisarköy’deki göçmenlik süremiz yaklaşık 1967 yıllarına kadar sürdü... Hisarköy’ün eski adı Kambilli...

 

SORU: Orada tanıdığınız mı vardı?

SADRAZAM: Hayır, tanıdığımız yoktu. Tepebaşı köylüleri topluca Hisarköy’e göçettiydik...

 

SORU: Yani Tepebaşı’nda bir çatışma mı olduydu yoksa bir “emir” üzerine mi gittiydiniz?

SADRAZAM: Tepebaşı’nda herhangi bir çatışma olmamıştı. Fakat Tepebaşı Rumlarla karışık olan bir köydü. Rum nüfusun Türklerden çok daha fazla, iki katına yakın olduğu bir yerdi. Bir tehdit o zaman beklenmiş, böyle bir emir verilmiş... Biliyorsunuz o dönemde Türk Mukavemet Teşkilatı’ndan gelen emirlerle yönlendiriliyordu... Halkın can güvenliği yoktu gerekçesiyle Tepebaşı köyündeki insanlarımız topluca Hisarköy’e nakledilmişti. 1967 sonlarına kadar orada kaldıktan sonra babam...

 

SORU: Ne iş yapıyordu?

SADRAZAM: Yine hayvanlarımızı götürmüştük... Sadece koyunlarımızı götürebilmiştik... Diğer mal varlığımızın tamamı Tepebaşı’nda kalmıştı. Uzun bir süre çadırlarda yaşamak zorunda kaldık. Çok zor bir yaşantıydı. İşte bu çadır yaşantısının sonunda, babam ailemizi toplamış ve Akdeniz köyüne götürmüştü, eski adı Ayirini. Zaten Tepebaşı’nın doğu kısmında Hisarköy, batı kısmında Akdeniz köyü yer alıyor...

Akdeniz köyüne gittiğimizde ben ilkokulu tamamlamış, ortaokula geçmiştim. Ortaokul tahsilim sırasında Lefkoşa’ya geldim, burada bir teyzem vardı, onun yanında kalıyor, bir taraftan da okula gidiyordum.  Bayraktar Ortaokulu’nu bu şekilde bitirdim. Daha sonra sıra lise tahsiline geldi... Gönyeli’de yakınlarımız vardı, onların yanına gittim ve onların yanında lise tahsiline devam ettim. Lefkoşa Türk Lisesi’ne gitmiştim.  Lisenin son sınıflarına geldiğimizde yaşamız biraz daha ileri safhalara geldiği için, bu defa mücahitlik görevi oldu. Bütün gençlerin olduğu gibi, ben de mücahitlik görevine başladım.

 

SORU: Kaç yaşındaydınız mücahitliğe başladığınızda, hatırlıyor musunuz?

SADRAZAM: 1970 yılında başlamıştım, 17 yaşlarında falandım... Mücahitlik görevine başlarken ya Lefkoşa’da ya Boğaz’da başlama görevi vardı. Ben Boğaz bölgesinde başlamıştım mücahitliğe, Boğaz Sancağı’nın o zaman Boğaz’da bulunan birliklerinden birinde göreve başladım, mücahit eri olarak görev yapıyordum. Liseyi de bu şekilde bitirdim. O dönemde liseyi bitirdiğiniz zaman üniversite tahsili sözkonusuydu. Yalnız üniversiteye gidebilmek için belli bir para yatırmak, belli bir sınava girmek gibi şartları vardı. Benim böyle bir maddi imkanım da yoktu. Ailemiz gerekli maddi katkıyı sağlayamıyordu.  Lisenin bitmesine yakın, son günlerde Kıbrıs’tan da Harp Okulu’na öğrenci alınabileceği duyurusu bize müdür tarafından yapılmıştı. Müdürün bu duyurusu üzerine gittim lise müdürümüze “Ben de Harp Okulu’na gitmek istiyorum” dedim... Madem ki bedava eğitim görebileceğimiz bir okuldur, okuyabileceğimiz bir yerdir, burada eğitime devam etmek istediğimi söyledim. 

 

SORU: Peki lisedeyken veya ortaokuldayken, çatışma günleri olmasına rağmen soruyorum, onu da akılda tutarak, daha çok ilgi duyduğunuz bir konu var mıydı mesela derslerde? Veya çok başarılı olduğunuz, düşünü kurduğunuz, “ben falan şey olmak istiyorum” gibi?

SADRAZAM: Öyle düşlerimiz pek olmamıştı çünkü benim ortaokulda eğitim gördüğüm dönemde okuldan çıkar, bütün yaz tatillerini ovada hayvan bakıcılığıyla geçirirdim. Lisede eğitim gördüğüm dönemde yine okuldan çıkar, bütün yaz tatili döneminde veya ara tatillerde ovada hep çobanlık yaparak geçirirdim. Yani bütün yaşantımız oralarda geçmişti. İmkan bulabileceğimiz herhangi bir alanda eğitim görmek en büyük isteğimdi. O dönemde okumayı gerçekten seviyordum, iyi okuduğumu sanıyorum...

 

SORU: Ne okurdunuz?

SADRAZAM: Ne bulursam onu okumaya gayret ediyordum. Herşeyi okumaya gayret ederdim...

 

SORU: Hatırladığınız mesela, dergi veya kitaplardan ne var sizde iz bırakan?

SADRAZAM: Çeşitli romanlar vardı o dönemde ortaokul lise çağlarında okuduğumuz... Çeşitli Türk yazarlarının, yabancı yazarların romanları vardı... Onları okurduk... Bilimsel olarak “Şu kitapları okuyun, zihin yapınız daha fazla gelişsin” diye bir yönlendirme yoktu. Kitapçıya giderdik, hangi kitabı beğenirsek onu alır okurdu. Veya basit bir kütüphane vardı o dönem Lefkoşa’da, oraya gider, beğendiğimiz bazı kitapları alır okur, tekrar iade ederdik. Özellikle matematiğe, fen bilimlerine karşı çok büyük ilgim vardı. Bunlara biraz daha fazla ağırlık verdiğimi ve o konulara daha fazla eğilimli olduğumu hatırlıyorum. Zaten o dönemlerde karnelerde aldığımız notlar da bunu açıkça ortaya koyuyordu. Başarılı bir öğrenci olduğumu hep söylerlerdi. Aldığım karne ve diploma ortalamaları da genelde “Pek İyi” dereceydi...  Biraz önce dediğim gibi, Harp Okulu’na öğrenci gönderilecek dendiği zaman, müracaat etmiştim. Bizi toplamışlardı, 10 kişi kadardı buna müracaat eden...

 

SORU: Aynı okuldan mıydınız yoksa farklı okullardan mıydınız?

SADRAZAM: Büyük kısmı LTL’dendi, birkaç kişi de Limasol’dan, Baf’tandı... 1971 yılıydı. Bayraktarlık karargahında birileri toplandı, bizi bir sınava tabi tuttu. Sözlü  bir sınavdı. O sınavda özellikle matematik ve fen konusunda sorulan bazı sorulara iyi cevap verdiğim değerlendirilmiş, benim de Harp Okulu’na gitmem uygun görülmüştü. Toplam 5 arkadaş Harp Okulu’na gönderilmiştik...

 

SORU: Sevinmiş miydiniz o zaman, kazanınca?

SADRAZAM: Gayet tabii.. Çünkü benim herhangi bir üniversitede eğitim görme fırsatım ancak böyle sağlanabiliyordu. Harp Okulu’na gittik katıldık...

 

SORU: Neredeydi Harp Okulu?

SADRAZAM: Ankara’daydı. İlk eğitime başladığımız yer, Harp Okulu’nun kamp dönemleri dediğimiz dönemler vardı. İzmir bölgesinde Menteş Eğitim Kampı vardı, orada birbuçuk ay kadar kısa bir eğitim dönemi oldu. Ondan sonra Harp Okulu’nda normal derslerimiz başladı... Harp Okulu’nun müfredatına göre eğitimlerimizi tamamladık...

 

SORU: Oraya gittiğinizde ne hissettiydiniz? Herhalde ilk defa Kıbrıs’tan dışarı çıkıyordunuz... İzmir’de, Ankara’da ne hissettiydiniz? İnsanların davranışları mesela... Yabancılık çekti miydiniz? Hatırlıyor musunuz o ilk günleri?

SADRAZAM: Büyük bir heyecan vardı içimizde, Türkiye’ye gitmiş olmanın bir heyecanı vardı, oradaki insanlarla karşılaşmanın heyecanı vardı. Oradaki büyük kalabalıkları görmenin bir heyecanı vardı. Bunlar bir gerçekti. Fakat eğitimlerde biz zaten daha önce mücahit teşkilatında çeşitli silahları ve bir takım eğitim usüllerini bildiğimiz için bize büyük bir yabancılık gibi gelmemişti. Hatta ben şöyle diyeyim: Harp Okulu’na ilk gittiğimde çevrede yeterli eğitim tesislerini, çadırları vs. benzer şeyleri görmediğim için garipsemiştim, nasıl eğitimdir bu diye... Silah yok, birşey yok, biz nasıl burada eğitim alacağız diye garipsemiştim. Harp Okulu’nda nasıl eğitim görülüyor, nasıl subay çıkılıyor falan bunları bilerek gitmemiştim. Bunlardan haberdar değildim. Sadece Harp Okulu’nda eğitim görmek, dönüp burada Kıbrıs Türkü’nün mücadelesine bir katkıda bulunmak düşüncesi vardı, o şekilde oraya gitmiştim. Ama Harp Okulu’na girdiğimizde Harp Okulu’nun çok mükemmel bir üniversite şeklinde karşımıza çıktığını gördüm, bundan da daha fazla sevindim. Bu benim için gerçekten enteresandı. Yadırgadığımız veya garip karşıladığımız bir takım olaylar vardı. Bunların içerisinde en fazla beni rahatsız eden, bugün dahi rahatsız eden olay, gerek öğrencilerin, gerek orada bulunan subayların “Siz Kıbrıs’ta nece konuşuyorsunuz? Kıbrıs’ta hangi dilde konuşuyorsunuz? Türkçeyi biliyor musunuz?” gibi sorularıydı. O dönemde bunlar bana çok garip geliyordu... Kıbrıs’ta Türkçe konuştuğumuzu, Kıbrıs’ta Türklerin ve Rumların yaşadığını hep orada anlatıyordum. Büyük çoğunlukla bunu soranlar Harp Okulu’ndaki öğrenciler veya izne çıktığımızda, çarşı izinlerinde şehir içinde karşılaştığımız çeşitli kişilerdi, biraz da onun cahilliğine bırakıyorum. Fakat aynı soruların, seneler sonra Harp Akademileri’nde veya Silahlı Kuvvetler Akademisi’nde eğitim görürken, bir takım üst seviyedeki kişilerden de geldiğini görünce, daha da fazla rahatsızlık duymuştum.  Bende bıraktığı ilk izlenim buydu...

 

SORU: Kaç yıl sürdü Harp Okulu’nda eğitiminiz?

SADRAZAM: Harp Okulu’nda eğitim üç yıldı. 1974 yılına geldiğimizde Harp Okulu’ndaki eğitim tamamlandı. 9 Temmuz tarihinde Harp Okulu’nda eğitimimiz tamamlanmış ve izne gönderilmiştik. Kıbrıs’a izne gelmiştim diğer arkadaşlarımızla birlikte... Ağustos ayında tekrar geriye dönecek ve rütbe takıp teğmenliğe nasbedilecektik, yani ilk defa teğmen rütbesiyle çıkacaktık.

 

SORU: Bu arada bir parantez açayım... Harp Okulu’na Kıbrıs’tan ilk giden öğrenciler siz miydiniz yoksa sizden önce de var mıydı giden?

SADRAZAM: Bizden bir dönem önce giden arkadaşlarımız vardı. Onlar 73’te mezun olmuştu, biz de 74 Ağustosu’nda mezun olacaktık. Harp Okulu’nun mezuniyeti 30 Ağustos’tur, o nedenle... 9 Temmuz’da Kıbrıs’a geldim, tabii yine köyümüze gitmiştik. Harp Okulu’ndan gelmiş olmama rağmen, yine hayvanlarla uğraşıyorduk, yine babama yardım ediyordum. 15 Temmuz’da Rum kesiminde darbe oldu. Türk yönetimi bazı köylerde evleri tamir etmiş ve bazı göçmenlerin geriye dönmesini sağlamıştı. Babam da Tepebaşı köyüne, o zamanki Yorgoz köyüne ilk geriye dönen 10 aile arasındaydı ve Tepebaşı’na yerleşmişti. Dolayısıyla ben izinli geldiğimde, Tepebaşı’na gelmiştim. Tepebaşı köyünde Rumlarla beraber kalıyorduk, onların bayağı 500’ü aşkın bir nüfusları vardı, Türklerin nüfusu ise geri dönen göçmenlerin nüfusuyla sınırlıydı ki 90 kişi kadardı... Bunların içinde bir aile de bizim ailemizdi... 15 Temmuz’da darbe olduktan sonra bizim diğer Türk bölgelerine yani Lefkoşa gibi, Boğaz gibi bölgelere katılma durumumuz olamadı... 20 Temmuz sabahı da Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahalesiyle barış harekatı başladı. Barış harekatı’nın başladığı günün sabahında artık yapacak birşey yoktu... İyi eğitim almış bir askerdim, kendime de güveniyordum. Fakat elimizde silahımız, teşkilatımız, hiçbirşeyimiz yoktu... Öğle saatlerine doğru Rumlar geldi bizi evlerden topladı. Zaten 90 kişiydik, herhangi bir yerle irtibatımız da yoktu... Ve esir kampı olarak organize ettikleri köyün içerisinde bir başka eve götürdüler. Orada hava kararıncaya kadar beklemek durumunda kaldım. Kendi kafama göre öyle bir plan yapmıştım. Hava kararır kararmaz da, çevredeki nöbetçilerin arasından sürünerek geçtim ve köyün dışına çıktım. Bundan sonra da daha önceden çok iyi bildiğim Kambilli veya Hisarköy dediğimiz köye gittim. Beraberimde lisede öğrenci olan bir gencimizi de beraber alıp kaçmıştım. Benim kaçışımdan sonra Rumlar köydekilere büyük sıkıntılar vermişler. Eziyetler yapmışlar, bu üzücü bir olaydı... Gece Hisarköy’e ulaşmıştım. O dönemde bir öğretmenimiz vardı orada, oradaki mücahitlerin başında o bulunuyordu. 7 tane sten makineli tabanca, 30 tane piyade tüfeği ve bir tane bren otomatik tüfeği vardı, birkaç tane de el bombası bulunuyordu. Yeterli bir askeri güç yoktu. Fakat Akdeniz köyünde de bir takım çatışmalar, zorlamalar olmuş, geceleyin köyden kaçan bir takım köy gençleri vardı, onlar da Hisarköy’e gelip sığınmışlardı. Onların emir komutasını orada üstlendim ve 20 Temmuz’dan 9 Ağustos’a kadar olan süre içerisinde Hisarköy’ün emir-komutası’nı yürüttüm. O bölgede bulunan halkımızın direnmesini sağladım. En azından Rumların o bölgeye girmesini önlemeye gayret ettim. Köy halkıyla birlikte bunu başardık. O köyde çok enteresan da bir anımız vardır. Aslen Tepebaşı’ndan olan arkadaşımla birlikte kaçmıştık, onların köpeği de bizi takip edip Hisarköy’e gelmişti. O köpeğin boynuna mektup bağlamak suretiyle, geriye gönderiyorduk ve Tepebaşı köyündeki esirlerimizle haberleşmeyi o şekilde sağlıyorduk...

 

SORU: Haberci köpek! Adı neydi köpeğin?

SADRAZAM: Adı falan yoktu, bir sokak köpeğiydi. Günü gününe haber alıyorduk böylece. Ve günlük olarak aldığım haberleri de Hisarköy’deki telsiz vasıtasıyla Boğaz bölgesine aktarabiliyordum. Hem çevredeki Rum kuvvetlerinin hareketlerini, hem de Tepebaşı ve Akdeniz’de esir tutulan kardeşlerimizin durumlarını bildirebiliyordum, böyle bir etkinliğimiz vardı. Tabii bu çok uzun bir hikaye... Burada bir bölümünü anlatarak geçiyorum. Yine köyde çok büyük bir yiyecek sıkıntımız vardı, un yok, şeker yok, pirinç yok, yağ yok, yiyecek hiçbirşey kalmamıştı. Çünkü köy tamamen dışarıdan beslenen bir ekonomiye sahipti. Ambarlar buğday doluydu, buğdayları topladık, köy kadınlarından küçük ekipler kurduk, el değirmenlerinde buğdayı öğütmek suretiyle ekmek yapmaya ve herkes için günde bir dilim ekmek olacak şekilde ekmek dağıtmaya başladık. Bu da ikmal için kurduğumuz bir yöntemdi. 74 barış harekatının birinci bölümünü bu şekilde geçirdim. 9 Ağustos’ta da bir İngiliz zırhlı aracıyla Lefkoşa’ya geldim. İngiliz zırhlı aracına binmiştim, İngilizler beni Lefkoşa’ya kadar getirdi. Tabii gelişimiz açık bir geliş olmadı, bir hastalık maskesi altında, gizlilik içerisinde bu yapıldı. Zor ve çok tehlikeli, gerçekten çok tehlikeli bir yolculuktu. Onu gerçekleştirdim, Lefkoşa’ya geldim. Lefkoşa’ya gelir gelmez Bayraktarlık karargahına gidip görev istedim. Yine Boğaz Sancağı’na gönderdiler. Boğaz’da o zaman Zafer Taburu olarak bilinen bir taburda görev verdiler ve ikinci barış harekatında Zafer Taburu’nda bir bölüğün komutan yardımcılığını yaparak yerine getirdim. Harekat bittikten hemen sonra ki 16 Ağustos’ta harekat tamamlanmıştı, 17 Ağustos’ta Boğaz bölgesinde Türkiye’den gelen bir subayla karşılaştım, o benim Harp Okulu’ndaki tabur komutanım olan kişiydi. Onunla karşılaştık, Cumhur Evcil, daha sonra tümgeneralliğe kadar yükselmiş, çok değerli bir komutanımızdı. O beni aldı, zorla bir çıkarma gemisine bindirdi ve Mersin’e geri gönderdi. Mersin’den bir araçla Ankara’ya gittim ve Harp Okulu’na katıldım. Harp Okulu’na giderken, bizim yanımızda herhangi bir kimliğimiz, belgemiz falan yoktu çünkü Harp Okulu’nda öğrenci olduğumuz 71-74 döneminde Kıbrıs’a gidiş-gelişlerimizde askerlikle ilgili bütün belgelerimizi orada bırakıyor, buraya tamamen sivil bir öğrenci olarak geliyorduk. Dönüşümüz de aynı şekilde olmuştu. Oraya gittim, 30 Ağustos törenlerine katıldım, rütbemi taktım ve teğmen olarak silahlı kuvvetlerin içerisinde göreve başladım. Teğmen rütbesini taktıktan sonra, bir yıl kadar İstanbul’da “Atış Okulu” dediğimiz veya “Piyade Okulu” dediğimiz bir okulda eğitimimiz devam etti... 1975 yılının Ağustos ayında da tekrar Kıbrıs’a döndüm. Burada barış harekatı gerçekleşmiş, mukavemet teşkilatının yapısı değişmiş, çeşitli bölükler oluşturulmuştu. İlk göreve Lefkoşa’da başladım. Burada 77. Bölük diye anılan, Küçük Kaymaklı bölgesinde bir bölüğümüz vardı bu dönemde...  O bölüğün bölük komutanlığı görevini yaptım. Kısa süren bir görev oldu bu. Altı-yedi ay kadar sürdü. Hemen arkasından kendi müracaatım vardı, bu müracaatım kabul edildi ve Eğridir Dağ Komando Okulu’na eğitime gönderildim. Isparta’da... Orada üçüncü dönem olarak açılan ihtisas komando kursunu takip ettim. Ve Kıbrıs’tan ilk defa giden öğrencilerden birisiydim. Bu kursun sonunda da “komando” sıfatını kazandım. Oldukça zor şartlarda geçen bir eğitimdi. İnsanın yapısını olgunlaştıran bir eğitimdi. Bu eğitimin sonunda tekrar Kıbrıs’a döndüm. Bu defa Geçitkale bölgesinde bir birlikte bölük komutanlığı görevine başladım. Bu bölük komutanlığı görevinin sonunda ilk defa bir komando bölüğü oluşturulması konusu gündeme geldi. Bir komando bölüğü oluşturma görevi aldım, Mağusa bölgesinde böyle bir bölüğü ilk defa oluşturduk. Daha sonra, şimdiki Özel Kuvvetler Komutanlığı’nın çekirdeğini teşkil edecek şekilde ilk “Özel Tim”i orada oluşturdum. Bu özel birliği Girne bölgesine naklettirdim.

 

SORU: Onun görevi neydi?

SADRAZAM: Özel birliğin görevi, verilen çeşitli komandoculuk görevlerinde zor olan görevleri öncelikle yerine getirmek şeklinde eğitilmiş bir birlikti. Yani zor komando görevlerini yapabilecek, özel operasyonları yapabilecek bir birlikti. Bu görevlerde bulundum. Bu arada üsteğmenlik rütbesinin üçüncü yılından itibaren Kara Harp Akademisi’nde eğitim görme fırsatı veriliyordu. Yani Türk Silahlı Kuvvetleri’nde herhangi bir subay, üsteğmenliğin üçüncü yılından itibaren Kara Harp Akademisi’ne girebiliyor, sınavlarını kazandığı takdirde okulda eğitim alıyor ve kurmay subaylık sıfatını elde ediyordu. Benim de bu doğrultuda müracaatlarım oldu... O dönemde Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığı’yla oldukça büyük çatışmalarımız oldu. Komutanlık kesinlikle böyle bir hakkımız olmadığını, Kıbrıslı bir subayın kesinlikle kurmay subay olma hakkını elde edemeyeceğini ısrarla savundu ve benim kurmay subay olmamın önüne geçilmeye çalışıldı.

 

SORU: Hangi yıldı bu, hatırlıyor musunuz?

SADRAZAM: 1978, 79, 80-82 yılına kadar süren zor bir dönemdi çünkü karşımızda böyle bir engelin olduğunu bildiğim için 79’dan itibaren ben bu engeli aşmak için zorlamaya başlamıştım.

 

SORU: Güvenlik Kuvvetleri Komutanı kimdi o zaman?

SADRAZAM: O dönemde Atilla Erdoğan’dı. Ondan hemen sonra Kemal Yavuz Paşa göreve getirildi. Kemal Yavuz’un olaya bakışı çok daha sıcak, insancıl ve daha gerçekçiydi, dolayısıyla onun döneminde ve onun hemen sonrasında Hikmet Köksal paşanın döneminde, yani ikisi birbirine bağlanan dönem ortasına denk geldi, Kara Harp Akademisi giriş sınavlarına katılma imkanını elde ettim.

Kara Harp Akademisi giriş sınavlarına girdim. Girdiğim ilk sınavda kazandım, oldukça da iyi bir dereceyle kazanmıştım. Ve Kara Harp Akademileri’nde eğitim hakkını elde ettim. Bu eğitim bir yıl çeşitli kurslar şeklinde geçiyor, iki yıl da fiilen okulda eğitim şeklinde geçen yaklaşık üç yıllık bir dönemden sonra Kıbrıslı ilk “Kurmay Subay” sıfatıyla tekrar Kıbrıs’a döndüm. Bu defa da bir takım başka engeller karşımıza çıkmaya başladı. Kurmay subay olduğum halde karargahta plan subayı görevlerinin ötesinde göreve geçemiyor, şube müdürlüğü görevlerinde yer alamıyordum. Hatta benden daha kıdemsiz kişiler getirilip şube müdürü yaptırılıp benim onların yanında plan subayı olarak yani yardımcı gibi çalışmam sözkonusu edilebiliyordu.

 

SORU: Sizce bunun altında yatan mentalite neydi? Bu engellerin arkasındaki mentalite neydi?

SADRAZAM: Bunu biraz sonra söylemek istiyordum ama erken sordunuz... Kıbrıslı bir subaya yeterince güvenilmediği gerçeğiyle karşılaştık bütün bu yaşadıklarımızın sonunda... Gerçekten bize güvenilmiyor,  güven duyulmuyordu, olay buydu, başka birşey değildi.  Karargahta bir şube müdürlüğü görevine getirilmek için yoğun çabalarım oldu, sonunda bunu gerçekleştirdik. Bu arada birlik komutanlığı görevi sözkonusuydu. Yani “Tabur Komutanlığı” görevi, Kıbrıslı bir subaya verilmiyordu. İlk defa bana Kıbrıslı bir subay olarak tabur komutanlığı görevini verdiler. Herkes bir yıl veya iki yıl tabur komutanlığı görevini yerine getirirken, ben üç yıl bu görevi Lefkoşa bölgesinde yerine getirdim. Bu görevin sonunda da rütbem kurmay albaylığa yükseldi. Bir kurmay albay olarak ya karargahta kurmay başkanı veya bir alay komutanı gibi bir göreve getirilmem veya Sivil Savunma Teşkilat Başkanlığı, Sivil İşler Teşkilat Başkanlığı gibi bir göreve getirilmem sözkonusuydu. Bunun önüne geçilmesi için büyük bir çaba harcandı o dönemdeki komutanlık tarafından...

 

SORU: O dönem kimdi komutan?

SADRAZAM: Hasan Peker Günal’dı. Gerçi Hasan Peker Günal, çok aydın fikirli, ileri fikirli, çok okuyan, kendi kendini çok iyi yetiştirmiş bir komutandı. Fakat onun daha üstlerinden veya çeşitli yerlerden aldığı emirler veya yapılan işlemler bu duruma geldi. 1995 yılında albaylığa terfi etmiştim, bir yıl kadar karargahta çeşitli görevlerde kullanılmaya çalışıldım, daha sonra 1996 yılında, Nisan ayı içerisinde Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçiliği’yle KKTC Başbakanlığı arasında bir anlaşma gerçekleştirildi. Askeri Personel İstihdam İşbirliği Anlaşması’ydı bu. Daha sonra her iki tarafın, yani Türkiye Cumhuriyeti’nin ve KKTC’nin hükümetleri tarafından bu onaylandı ve Askeri Personel İstihdam İşbirliği Anlaşması yürürlüğe girdi. Bu anlaşmaya göre Kıbrıslı subayların Türkiye’deki çeşitli birliklerde görevlendirilmesi kabul ediliyor, oraya görevlendirilebiliyor, yalnız bu subaylara ceza, mükafat ve sicil verilebildiği halde, kendilerinin emri altındaki Türk Silahlı Kuvvetleri personeline ceza vermesi, mükafat vermesi, sicil vermesi, daha doğrusu emir vermesi engelleniyordu... Bu şartlarla bunun olamayacağını, bunun Kıbrıs Türk subaylarının boynuna asılmış bir utanç belgesi olduğunu defalarca söyledim ve bunun kavgasını verdim. Yine bu anlaşma şartlarına göre, Türkiye’ye görevlendirildim...

 

SORU: Burada okuyucularımızın net biçimde anlaması için soruyorum... Açılsın diye... Yani bu işbirliği anlaşması çerçevesinde eğer KKTC, Türkiyeli subay, askeri personel istihdam ederse, onlara emir veremeyecekti mi demek istiyorsunuz?

SADRAZAM: Kıbrıslı Türk bir subayının emri altında yani maiyetinde çalışan Türk Silahlı Kuvvetleri personeline, subay, astsubay, erbaş ve erlerine herhangi bir şekilde ceza veremeyecek, mükafat veremeyecek ve sicil veremeyecekti... Anlaşma bu şekildedir. Ortaya konan ve uygulanan, halen yürürlükte olan anlaşma bu şekildedir. Bu anlaşmaya itiraz ediyorduk ve bunun olmaması gerektiğini söylüyorduk. Tabii hala daha yürürlükte olan budur ve hala daha Türk Silahlı Kuvvetleri’nin personeliyle birlikte çalışan subaylarımız bu şekilde mağdur edilmektedir. Gerçekten bir utanç belgesidir bu, başka hiçbirşey değildir.

 

SORU: Sonra bu anlaşma çerçevesinde  siz ne yaptınız?

SADRAZAM: Bu anlaşma çerçevesinde Ankara’ya görevlendirildim. Ankara’da Kara Kuvvetleri Eğitim ve Doktrin Komutanlığı’nda görev yaptım. Bir masam vardı, emrimde bir takım personel var gibi görülüyordu fakat gerçekte hiçbirisine ceza veremiyor, mükafat veremiyor, emir veremiyordum. Sadece orada varlığım vardı. O şekilde çalışmaya gayret ediyordum. Üç yıl böyle geçti. Daha sonra bu görevin bu şekilde devam etmesinin mümkün olamayacağını açıkça ifade ettim ve Kıbrıs’a döndüm... Kıbrıs’a döndüğüm zaman, Ali Nihat Özeyranlı Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığı’nın başında bulunuyordu...

 

SORU: Hangi yıldı?

SADRAZAM: 1999 yılının başında dönmüştüm. Ali Nihat Özeyranlı döneminde Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığı zaten en büyük darbelerden birini yemiş, o dönemde üst rütbeli 24 subay görevinden istifa etmek durumunda kalmıştı...

 

SORU: Kıbrıslı Türk...

SADRAZAM: Kıbrıslı Türk subaylar... Bu gerçekten büyük bir darbeydi. Ve bu subayların hepsi emekli edilmiş, büyük bir boşluk meydana gelmişti... Mevcut şartlarda ben de daha fazla göreve devam etme imkanı olmadığını gördüm. Çünkü yasalarımıza göre generallik imkanı yoktu.

 

SORU: Neden yoktur? Bunu açıklar mısınız, çünkü bunu hep duyarız... Tam yasa nedir ve engel olan nedir?

SADRAZAM: Bakın, Güvenlik Kuvvetleri’nin temelinde üç yasa var: Güvenlik Kuvvetleri Kuruluş Yasası, Güvenlik Kuvvetleri İç Hizmet Yasası ve Güvenlik Kamu Görevlileri Yasası... Güvenlik Kuvvetleri İç Hizmet Yasası’na göre rütbeler teğmenden tuğgenerale kadar sıralanmaktadır. Yani Kıbrıslı bir subayın tuğgeneral olma durumu da bu İç Hizmet Yasası’na göre mümkündür. Güvenlik Kamu Görevlileri Yasası’na göre ise, teğmenden albaylığa kadar sıralanmaktadır. Yani albaylığın üzerinde herhangi birisinin terfi ettirilmesi mümkün değildir, terfi ettirilirse maaş alması, herhangi bir özlük hakkından istifade etmesi bir yasa olmadığı için mümkün değildir. Bir de Güvenlik Kuvvetleri Kuruluş Yasası vardır 1976 tarihli... Bu yasa çok enteresandır. Orada şu ibare geçmektedir: “Güvenlik Kuvvetleri Komutanı ve kilit personeli Türk asıllı yurttaşlar arasından seçilerek atanır” denilmektedir. “Türk asıllı” tabirini Başsavcılığa yorumlattırdığımız zaman ise, beni, benim gibi olanları “Türk asıllı” olarak kabul etmemektedir. Türkiyeli subayları “Türk asıllı” olarak kabul etmekte, bizi başka bir kökenden kabul etmektedir.

 

SORU: “Kıbrıs asıllı” kabul ediyor herhalde...

SADRAZAM: Bizim kavgamız budur... Yani bu yasa maddesini yorumladığınız zaman Güvenlik Kuvvetleri Komutanı ve kilit personelin dışında kalanlar Ermeni olabilir, Fransız olabilir, İtalyan olabilir, başka ırklardan başka kişiler olabilir anlamı da çıkmaktadır. Veya Güvenlik Kuvvetleri Komutanı olmak için ille de “Türk asıllı” olmak gerekmektedir, yasa beni de “Türk asıllı” kabul etmediği için benim veya benim gibi herhangi birisinin tuğgeneral olması ve Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığı makamına getirilmesi fiilen mümkün değildir. Bu, yasayla engellenmektedir. Bunu bu şekilde gördüğüm için ve albay rütbesinde beş yıllık bekleme süremi de tamamlamış, son bir yılım kalmıştı... Bunu da bu şekilde geçirmek istemediğim için emekliliğimi istedim ve Ali Nihat Özeyranlı döneminde ben de emekliye ayrıldım. Bundan sonraki yaşantım ise, artık emekli subaylar arasında geçecekti. Emekli Subaylar Derneği’nin Başkanlığı’na talip oldum. Yine o dönemde dernek içerisinde büyük bir çalkalanma vardı, bu çalkalanma içerisinde dernek başkanlığı görevine seçimle getirildim. Kabul ettim. Bu görevi yapmaya başladım. Bu görevdeyken de, özellikle derneği içine kapalı durumdan kurtarıp dış dünyaya açmaya gayret ettim. Türk devletlerine yöneldim. Özellikle Kazakistan, Türkmenistan, Özbekistan’la temaslarımız oldu. Bilhassa Azerbaycan’la çok yakın temaslarım oldu. Beş defa Azerbaycan’a seyahatim gerçekleşti dernek başkanı olarak ve oluşturduğum heyetlerle...

 

SORU: Yani ne yapıyordunuz bu ziyaretlerde özet olarak? Ne yapmaya çalışıyordunuz?

SADRAZAM: Birincisi bir devletin içerisinde yaşıyorduk, bu devletin bayrağını götürmek, bu devleti tanıtmak, bu devletin fertleri olarak kendimizi tanıtmak ve orada mevcut benzeri dernek, kurum ve kuruluşlarla işbirliğine girişmekti, bütün çabamız buydu... Azerbaycan’daki emekli subaylar ki onlar İhtiyatta Olan Zabitler Konfederesiyası diye adlandırılıyorlar, onlarla bir işbirliği protokolümüz oldu. Bir takım çalışmalarımıza başladık. Azerbaycan’da bulunan 310 değişik dernek, kurum ve kuruluşla temaslarımız oldu. Orada 116 tane siyasi parti bulunmaktadır. Bu 116 siyasi partinin çok büyük bir kısmıyla ve önde gelenleriyle, iktidar partisi dahil, hepsiyle çok yakın temaslarımız oldu, çok iyi dostluklarımız oldu. Her gidiş gelişimizde KKTC pasaportunu kullandık, bu pasaportla giriş-çıkış yaptık. Dolayısıyla ilişkilerimizi sıcak tutmaya çalışmıştık. Fakat KKTC’nin tanıtılması ve sesini duyurması yönünde yapılan bu çabalar maalesef kendi yetkililerimiz tarafından engellendi. Ve dernek içerisindeki bu faaliyetlerimiz beğenilmediği için büyük tepki çekmeye başladık. Bu tepkiyi ortaya koyan da o dönemde Galip Mendi’nin emir komutası altında bulunan Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığı’ydı. Özellikle büyük engellemelerle karşılaştık, büyük dışlanmalara uğradık...

 

SORU: Mesela neydi bu engeller, birkaç örnek verebilir misiniz?

SADRAZAM: Örneğin çok güzel bir düşünceyle ortaya koymaya çalıştığımız Kıbrıs’taki çeşitli dernekleri bir federasyon veya konfederasyon demeyeyim de, bir platform adı altında birleştirmek, belli olaylar meydana geldiğinde biraraya gelmek, bir fikir alışverişinde bulunmak... Herkes yine bildiği bildiriyi yayımlasın, inandığı şekilde hareket etsin ama özellikle “muharip dernekler” diyeceğimiz silahlı kuvvetler veya buna benzer saflardan polis vesaire gibi yerlerden çıkmış, bu kökenden dernekleri bir şekilde bir fikir birliği içerisinde yürütme çabamız vardı... Bu, Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığı tarafından şiddetle engellendi. Bunun hemen arkasından da, “UHH” diye bildiğimiz bir örgüt ortaya çıkarıldı, bizim dışımızda.. Bizim böyle birşeyin içerisinde bulunmamız istenmedi, yani “UHH”nın içinde bulunmamız istenmedi değil, bizim böyle bir derneği kurup böyle bir örgütlenmeyi yapıp onun liderliğini yapma durumumuz istenmedi. Bunun dışında “UHH” diye bir örgüt kuruldu, bizim orada yer almamız talep edildi. Kabul edebileceğimiz birşey değildi çünkü UHH’nın ortaya çıkış şekli normal anladığımız dernek anlayışının çok çok dışındaydı... Devlet destekli bir örgüt şeklinde ortaya çıkmış, tamamen farklı bir yapıydı. Dolayısıyla orada yer almadık. Buna benzer daha sayabileceğim pek çok olay vardır. Sadece vakit alır bunlar, başka birşey değil... Dolayısıyla dernek başkanlığı görevinden ayrılmak durumunda kaldım.

 

SORU: Hangi yıldı? 2000, 2001’di galiba...

SADRAZAM: 2001 olması lazım...

 

SORU: “UHH”nın kuruluşu... Siz bunu duyduğunuzda veya öğrendiğinizde ne hissettiydiniz, ne düşündüydünüz? İlk aklınıza gelen ne olduydu?

SADRAZAM: O dönemde ben Emekli Subaylar Derneği Başkanı’ydım. Emekli Subaylar Derneği olarak, biraz önce de söylemiştim, çeşitli muharip dernekleri bir çatı altında toplamak, en azından bir platform oluşturamasak bile, bir fikir birliği yaratmak, meydana gelen memleketi ilgilendiren çeşitli olaylarda biraraya gelmek, konuşmak, tartışmak ve birbirimizle uyum içerisinde olacak şekilde hareket etmeyi düşünmüştük. Bu yönde bir takım çalışmalarımız olmuş, çeşitli derneklerle yazışmalarımız olmuştu. Fakat bunu gerçekleştirme aşamasına geldiğimizde büyük oranda bir engellemeyle karşılaşılmış ve bu toplantıları iptal etmek durumunda kalmıştık. Daha sonra bunu daha dar çerçevelerde gerçekleştirmek durumunda kaldık. Örneğin emekli derneklerini biraraya getirmek suretiyle Emekli Dernekleri Eşgüdüm Komitesi diye bir komite oluşturduk altı değişik derneğin biraraya gelmesiyle... Emeklilerin sorunlarını çözebilmek için... Fakat muharip derneklerle ilgili bunu yapamadık çünkü muharip derneklerde başı çeken veya başı çektiğini zanneden Mücahitler Derneği gibi, Şehit Aileleri Derneği gibi dernekler sadece belli yerlerden aldıkları işaretler doğrultusunda hareket ediyor, bir takım makamlardan kendilerine “Şunu yapın, bunu yapın” dendiği zaman bunu yapıyor, “Yapmayın” dendiği zaman da kendi düşünceleri ne olursa olsun, başka şekillerde davranabiliyorlardı. İşte bu derneklerin güdümünde, bir Mücahitler Derneği’nin güdümünde bir “Ulusal Hedef için Mücadele Platformu” adı altında bir platform oluşturulmuştu. Bu platform, daha önceden oluşturulan bir platformdu...

 

SORU: Sanırım Çanakkale’nin yıldönümüne yakın bir tarihti, 2000 yılıydı galiba...

SADRAZAM: Barış harekatının yıldönümlerinde, Türkiye’nin çeşitli yerlerine ziyaretler yapılıyor ve gövde gösterisinde bulunuluyordu. Fakat bu platformun oluşturulmasında bir dengesizlik vardı, demokratik kuralların dışındaydı. Çeşitli derneklerden biraraya geldiği halde, Mücahitler Derneği’nin söz hakkı hepsinden fazla tutulmuş ve sanki Mücahitler Derneği’nin güdümünde bir platform ortamı yaratılmıştı. Bu platformun uygulamalarında da bir fikir üreten, herhangi bir konuda kendi düşüncesini ortaya koymaya çalışan Emekli Subaylar Derneği, General Şükrü Sarıışık ve General Ali Nihat Özeyranlı tarafından platformdan dışlanmıştı.

 

SORU: İlk girmiştiniz bu platforma, sonra dışlandınız...

SADRAZAM: Tabii... “Ulusal Hedef için Mücadele Platformu”nda Emekli Subaylar Derneği yer almıştı. Kuruluşunda vardı. Platformun çalışmaları, Emekli Subaylar Derneği’nin isteğinin dışında, daha doğrusu onu hiç kaale almadan gelişmeye başlayınca Emekli Subaylar Derneği tavır koymaya başlamış, bu koyduğu tavırlarda o dönemin Güvenlik Kuvvetleri Komutanı Ali Nihat Özeyranlı ve Kolordu Komutanı Şükrü Sarıışık’ın hoşuna gitmemiş, Emekli Subaylar Derneği buradan dışlanmıştı. Ben Emekli Subaylar Derneği Başkanlığı’nı devraldığım zaman Emekli Subaylar Derneği, sadece “piyon” olarak görülüyor ve “Ulusal Hedef için Mücadele Platformu”na sadece isim olarak varlığı sözkonusu oluyordu. Ben bunun bu şekilde devam edemeyeceğini, bunun yanlış olduğunu söyledim. “Ulusal Hedef için Mücadele Platformu”nun devam etmesi gerekirse, yeniden bir yapılandırılma içerisine girmesini ve bu şekilde “milli dava” diyorsak “milli dava”, başka bir faaliyet diyorsak başka bir faaliyetin içerisinde eşit söz hakkıyla faaliyetlerin yürütülmesi gerektiğini savunduk. Fakat benim ve benimle birlikte olan Yönetim Kurulu’ndaki arkadaşların bu şekilde tavır koyması Sayın Şükrü Sarıışık’ı ve Ali Nihat Özeyranlı’yı daha da kızdırmış, ondan sonra Sayın Galip Mendi’yi epeyce sinirlendirmiş olacak ki Emekli Subaylar Derneği’nin her türlü faaliyeti engellenmeye çalışıldı. Ve biraz önce söylediğim gibi oluşturulmaya çalışılan yeni platform çalışmaları da böyle engellendi. Hemen arkasından da çok kısa bir süre içerisinde, 15 gün veya bir aylık bir süre içerisinde yeni bir oluşum yaratılmaya çalışıldığı bilgileri alındı. Ve “UHH” adı verilen yeni bir örgüt ortaya çıktı. Tamamen komutanlık desteğiyle ve saray desteğiyle ortaya çıkan bir örgüttü. Oraya çeşitli dernek, kurum ve kuruluşların katılması istendi. Orada da yine dengesiz ve demokrasiye hiç uymayacak şekilde bir yapılanma gerçekleştirildi. Şöyle ki: Mücahitler Derneği bir taraftan Mücahitler Derneği olarak bunun içerisinde yerini aldı, diğer taraftan Mücahitler Derneği Lefkoşa Şubesi ayrıca yerini aldı, Mücahitler Derneği Girne Şubesi yerini aldı, Mağusa Şubesi yerini aldı...

 

SORU: Şişirme...

SADRAZAM: Bu garip bir yapılanmaydı, şişirme bir yapılanmadan başka hiçbirşey ifade etmiyordu... Ve gerçeği de yansıtmıyordu. Dolayısıyla Emekli Subaylar Derneği’nin böyle bir teşkilat içerisinde yer alması sözkonusu olamazdı çünkü subaylar milli mücadelemizin komutanlığını, yöneticiliğini, liderliğini yapmış bir kitleydi. Bu komutanlardan, yöneticilerden, liderlerden meydana gelen bir kitleyi rastgele bir yere yama yapamazdınız. Bu düşüncelerle ortaya çıktık, bu düşünceyi savunduk, bu düşünceyi savunduğumuz için de bu defa “UHH” tarafından dışlanırken, komutanlık tarafından cezalandırılma yolları bizim için seçildi. Bu şekilde bir tepkiyle karşılandık. Düşünün: ben emekli bir subayım, Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığı’nda en üst rütbeye kadar yükselmiş ve en üst rütbeden emekli olmuş bir kişiyim fakat saçımı traş edebilmek için askeri berbere girişim yasaklandı! Benim karargaha girişim, Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığı’nca yasaklandı. Bu komutanlığın ayıbıdır, başka hiçbirşey değil.  “UHH”ya bakışımız bu...  

 

SORU: Başlangıçta aslında “UHH”nın bir “yeraltı örgütü” gibi örgütlenmesinin öngörüldüğü fakat kısa sürede medya bunu öğrenip de deşifre edince alelacele bir “sivil toplum örgütü” kisvesine büründürüldüğü söylentileri vardı o dönem çok yoğun biçimde. Siz buna katılıyor musunuz veya böyle bir duyumunuz oldu mu?

SADRAZAM: Duyum falan yok... Haliyle ortaya çıkışı bir “yeraltı örgütü” gibiydi. Lideri belli değildi, başkanı belli değildi, protokolü yok, herhangi birşeyi yok. “UHH” diye bir örgüt, bir gecede ortaya çıkıyor, çeşitli köylerde bir takım yerlere ilanlar asılıyor, “UHH”nın kurulduğu duyuruluyor ve bununla ilgili çok büyük bir kitleyi kucakladığı ifade ediliyor... Bu kabul edilebilecek, inanılacak bir olay değildi. Evet, dediğiniz gibi yanlış bir şekilde ortaya çıkmıştı fakat bu yanlışın arkasından daha büyük bir yanlış yapıldı. Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığı’nın elindeki bir takım emlak, bir takım yerler “UHH”nın kullanımına hemen peşkeş çekildi. Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığı, kendi revir olarak kullandığı binayı bir anda boşaltarak bunları “UHH”nın kullanımına devretti, kendi kullanımındaki bir takım çeşitli yerleri bir anda “UHH”nın kullanımına verdi. “UHH”nın ihtiyaç duyduğu çeşitli büro malzemeleriyle ilgili bir takım takviyelerde bulunuldu. Bu, kabul edilebilecek bir yaklaşım tarzı değildi. Ki aynı Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığı, Emekli Subaylar Derneği’nin, kendi bünyesi içinden çıkmış bir teşkilat olan Emekli Subaylar Derneği’nin bütün ihtiyaçlarına, bütün taleplerine de aynı dönemde “HAYIR” diye cevap veriyordu ki bunların pek çoğu haklı taleplerdi. En basitinden emekli subayların bir sağlık sorunu olayı vardı. Emekli subayların emekli oluncaya kadar, görevde bulundukları süre içerisinde çeşitli sağlık harcamaları, Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığı’nca karşılanmaktaydı. Ama emekli oldukları gün, yasada yer aldığı halde emekli subayların sağlık harcamalarını GKK karşılamamakta, Maliye Bakanlığı da “Benim emekliler arasında ayırım yapma durumum yoktur” demekte ve GKK’dan emekli olan bir kişiyle herhangi bir devlet dairesinden emekli olanları aynı kefeye koyarak o şekilde işlem yapmaktadır. Bu, yasalara bile bile aykırı hareket edilmesi ve yanlış kararlar verilmesidir. Bu emekli subaylara, emekli astsubaylara yapılan en büyük haksızlıklardan birisidir.

 

SORU: Farkı nedir herhangi bir devlet memurunun emekli olmasıyla GKK’dan emekli olmak arasında?

SADRAZAM: Ben farkı şudur budur demiyorum. Bir devlet memuruna emekli olduktan sonra ne şekilde işlem yapılacağı yasalarla belirlenmiştir. GKK’da görev yapan subay, astsubayların özlük hakları ve çeşitli diğer hakları da Güvenlik Kamu Görevlileri Yasası’yla belirlenmiştir. Güvenlik Kamu Görevlileri Yasası’nda açıkça görevde bulunan subay, astsubayların ve bunların emeklilerinin sağlık sorunlarının müştereken karşılanması yasada yerini almış, bu şekilde ifade edilmiştir. Dolayısıyla benim söylediğim, yazılmış olan bir yasa maddesinin uygulanmasıdır. Bunu uygulayacak olan da GKK’dır, başka birisi değildir. Ama GKK, emekli subayları, emekli olduktan sonra biraz dışarıda konuştukları için herhalde, cezalandırmak maksadıyla böyle bir yol izlemektedir, yasayı kesinlikle uygulamamaktadır.  Veya uygulanması için Maliye Bakanlığı’yla bir istişarede bulunması, işbirliği yapması gerekirken bu işbirliğini yapmamaktadır.

 

SORU: Emekli olduktan sonra başka neler yaptınız?

SADRAZAM: Tabii ben emekli olduktan sonra yine okumayı sevdiğim ve içimdeki bilgi birikimini bir yerlere aktarmak istediğim için üniversitelerde öğretim üyesi olmak istemiştim. Siyaset ve politikaya hiç bulaşmadan, siyasetin, politikanın herhangi bir yerinde yer almadan, tamamen akademik çevrelerde bulunmak istedim. Doğu Akdeniz Üniversitesi’ne müracaat etmiştim, hem doktora yapabilmek, hem de öğretim üyesi olarak görev alabilmek için. Öğretim üyeliğim kabul edilmiş ve İnkılap Tarihi derslerine girmeye başlamıştım. Tabii çok enteresandır: her ay 150 milyon TL kadar bir para alıyordum, yaklaşık 500 milyon TL  kadar da bir masraf yapıyordum Boğaz’dan Mağusa’ya kadar gidip gelebilmek için. Fakat bunu severek yapıyordum. Devletimiz bir yasa çıkardı, Kıbrıslı emekliler çalışamaz, yabancı emekliler çalışabilir dendi. Beni o görevden durdurdular, benim yerime Türkiye’den getirdikleri bazı emekli subayları görevlendirdiler... Böyle bir durum da yaşadık...

 

SORU: Aynı mentaliteyi görüyoruz...

SADRAZAM: Tabii... Bunun sonrasında ansızın karşımıza Kıbrıs sorununun çözümüyle ilgili bir plan çıkıverdi, Annan Planı dendi, her kafadan bir ses çıkmaya başladı. Ben de planı kendime göre okuyup anlamaya gayret ettim. Ve anladıklarımı yazmaya çalıştım.

 

SORU: Kıbrıs gazetesinde başladıydınız...

SADRAZAM: Hayır... Ara sıra yazı yazıyor, çeşitli gazetelere gönderiyordum. Kim yayımlarsa orada yayımlanıyordu. Genelde KIBRIS’a veya HALKIN SESİ’ne göndermeye çalışıyordum. Fakat HALKIN SESİ’ne gönderdiğim yazılar ya yayımlanmıyor, ya kesiliyor veya süresi çok geçtikten sonra yayımlanıyordu. Dolayısıyla oraya göndermekten vazgeçtim, sadece KIBRIS’a göndermeyi tercih ettim. Bir gün KIBRIS gazetesinden “Gel bizde sürekli yaz, olur mu?” dediler. Ben “Yaparım” dedim, “Zaten kalemime güveniyorum, beynimdeki düşünceleri, fikirleri de aktarmak istiyorum” dedim.  Ve KIBRIS gazetesinde köşe yazarlığına başladım. Yaklaşık bir yıl kadar bu köşe yazarlığı devam etti. Köşe yazarlığı sırasında çeşitli siyasi partilerden siyasete, politikaya girebilmem için çeşitli öneriler oldu. Bunları kendime göre değerlendirdim. Bence halkın istediği bir güç şeklinde ortaya çıkan diye düşündüğüm Barış ve Demokrasi Hareketi’nin içinde yer aldım. O güne kadar ne bir siyasi partiye girmiş, ne de bir siyasi partinin kapısının önünden geçmiş biri değildim. Öyle bir düşüncem de yoktu. İlk defa böyle bir siyasi oluşumun içine girdim. Barış ve Demokrasi Hareketi’nin içine girdiğim zaman orada çalışmaya başladım. Benim düşüncem şudur: rahmetli babamın çok güzel bir sözü vardı: “Hangi işi yapıyorsan, en güzelini yapmaya çalış” derdi. “Ayakkabı boyacılığı dahi yapıyorsan, boyacı sandığın en güzeli olsun” diye bize nasihatı vardı. Ben yaptığım işi en iyi şekilde yapmaya, inanarak yapmaya çalıştığım için parti içerisinde de bir takım görevlere getirildim. Sonra adaylık sözkonusu oldu, aday olarak önerildim, aday olarak ortaya çıktım. Seçimlere girdik, seçimlerde de Girne bölgesinde yaşayan halkımız beni tercih etti, bana destek verdi. Ben de onların desteğiyle, Girne bölgesinden BDH adına milletvekili oldum.

 

SORU: Şimdi Meclis’tesiniz. Özellikle bu  GKK’ya ilişkin yasanın değiştirilmesi, Kıbrıslı Türklerin de komutan olabilmesi gibi konularda çalışma yapmayı geçiriyor musunuz aklınızdan?

SADRAZAM: Gayet tabii... Çünkü ben öncelikle o camia içerisinde yetişmiş bir kişiyim. Bugün bana bazı kişiler “Sayın Milletvekili” derken ben bunu garipsiyorum ama çok büyük bir çoğunluğun “Komutan” diye hitap etmesini hiç garipsemiyorum.

 

SORU: Hayatınız orada geçti...

SADRAZAM: Hayatımız buydu yani... Komutan olarak yetiştik, yönetici bir kadronun içerisinde eğitim aldık, yönetici bir kadronun içerisinde yeni yöneticiler yetiştirdik. Bu benim asli görevimdi. Dolayısıyla benim bunu dışlamam mümkün değildir, üstelik ben o camia içerisinde yetişmiş, halen göreve devam eden veya emekli olanların büyük bir kısmını da temsil ettiğime inanıyorum, aldığım izlenimler bunu da yansıtıyor. Dolayısıyla tabi ki bu konuyla uğraşmak, bir takım fikirleri ortaya koymak istiyorum. Yalnız bakın, benim BDH’nın bir milletvekili olarak Meclis’teki esas görevim bir an önce çözüm ve barışı getirmektir, AB üyeliğini gerçekleştirmektir. Bunun gerçekleşmesi demek, bütün sistemin komple değişmesi demektir. O zaman Güvenlik Kuvvetleri Komutanı’nın Kıbrıslı mı olacağı, Türkiye’den mi geleceği, ne şekilde yönetileceği gibi konular çok sonraki konular kalacak.

 

SORU: Belki de gerek kalmayacak...

SADRAZAM: Evet, belki de sizin dediğiniz gibi bunu tartışmaya gerek kalmayacak. Ama bunu gerçekleştiremez isek, çok kötü bir ihtimal dahi olsa, bundan uzakta kalırsak, haliyle ele alacağımız konulardan birisi bu olacaktır. Bakın daha iki ay kadar önce bu konu Meclis’in gündemine geldiğinde, Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığı’nın yasa değişikliği, Güvenlik Kamu Görevlileri Yasası’nda değişiklik ve Kıbrıslı bir subaya generallik hakkı verilmesi gündeme getirildiğinde bütün milletvekillerine yönelik ayrı ayrı birer mektup hazırlayıp göndermiştim, 6-7 sayfalık bir dökümandı ve bunun bütün detaylarını izah etmeye çalışmıştım. Şu anda Meclis’te bu konuyu en iyi anlayan, en iyi anlatabilecek olan kişinin ben olduğuma inanıyorum. Gayet tabii benim görevimdir. Bu görevi seve seve kabul edip seve seve yerine getireceğim, bu gerçekliktir. Fakat asıl birinci öncelikli görevimiz bu değildir. Şunu da çok iyi bilmemiz ve anlamamız gerekir: bugün bir parlamentomuz vardır, bir hükümetimiz olacak, bir Cumhurbaşkanımız bulunacaktır. Yönetimin bu parlamento ve hükümet tarafından yerine getirilmesi sözkonusudur. Cumhurbaşkanı da tabii bunun başındadır, evet, dokunulmazlığı vardır, sorumluluğu yoktur vs. Yasal bir takım hakları vardır, onu kabul ediyorum fakat o da bunun içerisinde... Yani cumhurbaşkanı, hükümet ve parlamento olarak olaya bakmamız gerekir. Bunun dışında bir takım oluşumların, hükümetin üzerinde veya bütün bunların üzerinde gibi görülmesi, bunlara emir verir pozisyonda yer alması kabul edebileceğim bir yaklaşım değildir. Yani “Üst Koordinasyon Kurulu” adı altında bir kurulun devlet yönetimine müdahale etmesi kabul edebileceğim ve anlayabileceğim bir yaklaşım değildir. Bunun değiştirilmesi zannediyorum Güvenlik Kuvvetleri Komutanı’nın veya GKK’nın bu yöndeki yasalarının değiştirilmesinden çok daha fazla öncelik almaktadır.  GKK’nın yasalarına baktığımızda, karşımıza çıkan bu saydığım üç yasanın dışında bir diğer madde vardır, Anayasa’daki geçici 10. madde. Bunun da her halukarda önümüze konulması ve incelenmesi, değerlendirilmesi gerekir diyorum. Fakat oluşturulan meclis yapısının bunun yeterince yapılmasına fırsat verebileceğini de zannetmiyorum.  Ayaklarımı yere basarak bunu söylemek istiyorum.

 

SORU: Eşinizle nasıl tanıştıydınız?

SADRAZAM: Ben üsteğmen olmuştum, bir akrabamız vardı, eşim onlarla daha ziyade yakınlık kuruyordu... Onlar vasıtasıyla tanıştık, evlerine gittik, daha sonra büyüklerimiz gitti ve görücü usulüyle evlendik... Adı Fatma...

 

SORU: İki tane çocuğunuz olduğunu söylemiştiniz... İkisi de müzisyen demiştiniz... Eşiniz polis subayı demiştiniz...

SADRAZAM: Eşim polis subayıydı. Evlendiğimiz zaman Polis Okulu’nda öğrenciydi... Daha sonra polis memuru olmuştu. Benim subay, eşimin de polis subayı olması nedeniyle çocuklarımızın biraz daha sanatsal yetişmesi için gayret sarfettik. Onların da eğilimleri bu yöndeydi. Şu anda birisi piyano öğrencisi, diğeri de viyola öğrencisi olarak müzik bölümünde, konservatuvarda eğitim görüyorlar... Büyük kızım Mine Sadrazam, Ankara’daki Devlet Konservatuvarı’ndaki eğitiminden sonra kendisini çalıştıran hocasının yardımıyla Rotterdam Konservatuvarı’nın sınavlarına girmişti. Rotterdam Konservatuvarı’nı kazandı. Fakat orada eğitim görebilmesi için ayrı bir ek vize alınması gerekiyordu, Hollanda hükümeti bu vizeyi verebilmek için yaklaşık bir yıl büyük bir oyalama yaptı ve bir yıl sonra vizeyi verebildi. O zaman gittiğinde de kazandığı konservatuvar sınavı iptal edildi, yeniden bir sınava girmek durumunda kaldı. Onu da tekrar kazandı. Bu defa Hollanda hükümeti bir başka zorluk daha çıkardı ve okula vermemiz gereken yıllık masrafın dışında, her ay yaklaşık 2 milyar TL civarında bir paranın Hollanda bankalarına transfer edilmesi ve bunun sarfının gösterilmesini talep etti. Bu, bizim için çok büyük bir meblağdı, bunu ödeyemeyeceğimiz için de kızım Rotterdam Konservatuvarı’nda eğitimine devam etme şansını kaybetti. Ondan sonra geriye döndü. Şu anda Doğu Akdeniz Üniversitesi Müzik Bölümü’nde piyano eğitimine devam ediyor...

 

SORU: Rüya Taner için geçirilen yasadan herhangi bir biçimde yararlanamadı!

SADRAZAM: Onun nasıl bir yasa olduğunu bilmiyorum fakat Rüya Taner’in biraz şahsına özel yasalar çıkarıldığını, şahsına özel olarak bir takım uygulamaların yapıldığını duyuyoruz...

 

SORU: Küçük kızınız?

SADRAZAM: Onun adı Sinem... O da ablasından biraz esinlenerek herhalde müzik eğitimine yöneldi. Viyola eğitimi almaya başladı. İlkokuldan sonra Ankara Devlet Konservatuvarı’na kaydoldu, şu anda üniversite ikinci sınıfta viyola eğitimi alıyor ve ortaokulda başladığı öğretmeniyle birlikte viyola eğitimine devam ediyor.

 

SORU: Sohbetimizde demiştiniz ki kayak, dağcılık, sualtı dalış, hepsini biliyorsunuz...

SADRAZAM: Askerlikte çeşitli eğitimler vardı. Bunlar komando ihtisas kursu dediğimiz kursta veriliyordu. Yaklaşık 7-8 aylık bir dönemi kapsayan bir kurstu, bu dönemde kayak ve hedik kullanmaktan başlayarak dağcılık eğitimi, sualtı ve suüstü eğitimi aldım... Yine komando eğitimi içerisinde tahrip ve sabotaj kursları vardı... Bunlar komandoculuğun tabii bir unsuruydu... O şekilde çalışmalarımızı sürdürdük... Askerlik hayatım boyunca o yaşın ve rütbelerin gerektirdiği her türlü eğitimi iyi bir şekilde almaya çalıştım.

 

SORU: Şimdi emeklisiniz, günlük yaşamınızın parçası olabildi mi mesela dağcılık veya sualtı dalıcılığı?

SADRAZAM: Özellikle sualtı suüstü eğitimini, günlük yaşamımda çok yoğun olarak bilhassa kullandım. Herhangi bir tarih veya mevsim ayırmaksızın, Ocak, Şubat, Mart diye başlayıp sürekli olarak denize dalıyor, sualtı balık avcılığı yapmaya çalışıyordum...

 

SORU: En iyi yerler neresidir Kıbrıs’ta sualtı avcılığı için?

SADRAZAM: Özellikle Karpaz yöresi balık avcılığı yönünden daha zengin bir yerdir... Burada genelde orfo, sorgoz gibi balıklar vardı, insanı daha fazla yaklaştıran, vurulması nisbeten kolay olan balıklardı...  Bir de müren dediğimiz yılanbalığı türü balıklar, ahtapotlar... Denizkabuklarına meraklıydım... Değişik cins ve şekillerde salyangozlar toplamaya çalışıyordum... Sualtı apayrı bir dünyaydı, insanı dinlendirici bir etkisi vardı. Dağcılık eğitimini sivil yaşam içerisinde kullanmayı pek düşünmedim yalnız yürüyüşleri seviyorum. Zaten çocukluğum hayvanların içinde geçtiği için sürekli yürüyordum...

 

SORU: Biraz da yayınlarınızdan söz eder misiniz?

SARDAZAM: Ben bir köylü çocuğuydum, bir çobanın çocuğu olarak dünyaya geldim, böyle yaşadım, halkın içerisinde yetiştim. Gelebileceğim bütün makamlara çalışarak, birşeyler yaparak gelmeye çalıştım. Hiç kimse beni bir yere getirmedi. Biraz önce dediğim gibi hiç kimse, “Al şu kitabı oku, fikirlerin şu yönde gelişsin” demedi. Kendi bulduğum kitapları okudum, kendi kendimi yetiştirerek bir yere geldim. Evet, öğretmenlerimizin, hocalarımızın değerli katkıları oldu fakat o dönemdeki eğitim anlayışı çok farklıydı, şimdi çok daha değişik şekillerdedir. Askeri okullarda eğitim gördüm, askeri okullarda eğitim görürken özellikle Kara Harp Okulu’nda, Kara Harp Akademisi, Silahlı Kuvvetler Akademisi, bu arada Piyade Okulu ve Eğridir Dağ Komando Okulu gibi okullarda genelde çok iyi derecelerle eğitimi tamamladım. Okuma isteğini bir türlü yenemediğim için, kurmay subay olduğum halde, kurmay binbaşı rütbesiyle Açık Öğretim Fakültesi’ne kaydoldum. Açık Öğretim Fakültesi’nin İktisat Bölümü’nü bitirdim. Bu arada yine okuma isteğim devam ettiği için, Açık Öğretim Fakültesi’ne ikinci defa kaydoldum, bu defa “Yönetim Organizasyon” bölümünde eğitim aldım. Tabii “Yönetim Organizasyon Bölümü” mezunu olmadım çünkü aldığımız eğitim, genelde ekonomi bölümünde aldığımız eğitimle üstüste çakıştığı için benim için doyurucu bir safhaya gelmedi, onu bırakmak durumunda kaldım. Ama bundan sonra da yine okumayı, yazmayı sevdiğim için, çeşitli konularda bir takım eserleri ortaya koymaya çalıştım. Silahlı Kuvvetler’deyken ihtiyaç duyduğum çeşitli yönler ve çözemediğim çeşitli konularda teferruatlı incelemeler yapmaya çalışmış ve özellikle ateş desteği, engeller, haberleşme gibi konular ağırlıklı olmak üzere çeşitli kitaplar yazmaya çalışmıştım. Askerin elinde sürekli kullanabileceği bilgiler...

 

SORU: El kitapları gibi...

SADRAZAM: Evet, bir takım el kitapları yayımlamıştım kendi adıma ve komutanlık içerisinde bunların dağıtımını sağlamıştım. Daha Silahlı Kuvvetler’de görevliyken, yine kurmay binbaşı rütbesinden başlamak üzere çeşitli konularda sivil araştırmaların içerisine girdim. Özellikle Kıbrıs tarihi, Kıbrıs’ın yakın tarihiyle ilgili araştırmaları yoğunlaştırdım. Ve şu anda dördüncüsü, beşincisi yayımlanmış olan çeşitli sivil kitaplara da imza koydum. Ana düşünce yapım şuydu: bende mevcut olan bilgi bende kaldığı sürece, dışarıya bir fayda vermiyor. Bunu ne kadar dışarıya aktarabilirsem, çevremdeki kişileri ne kadar aydınlatabilirsem, o kadar yararlı olurum düşüncesiyle hep konuya yanaştım ve hep bu düşünceyle mevcut bilgi birikimimi bir şekilde yazarak okuyuculara veya ilgi duyanlara aktarmaya çalıştım. Örneğin Azerbaycan’a defalarca gidiş gelişimiz oldu, orada gördüklerimi, Azerbaycan’ın personel yapısını, arazi yapısını, sosyal-siyasi yapısını, herşeyini bir kitaba dökmeye çalıştım. Azerbaycan’la ilgili Türkçe yayımlanmış en güzel, en derli toplu dökümanın benim yazdığım kitap olduğunu zannediyorum. Kitabın adı “Azerbaycan Gezisi”... Okuyup yazan kişilerin, kendi kendini daha iyi yetiştirdiğini, hem çevresine daha faydalı olduğuna, hem de çevresinden daha fazla yararlanabildiğine inanıyorum.

 

SORU: Boş vakitlerinizde, okumanın yazmanın dışında neyle meşgul olursunuz?

SADRAZAM: Emekli olduğumda en büyük idealim bir kamyonetimin olmasıydı. Çift kabin bir kamyonetimin olmasını hep arzu etmiştim. Emekli ikramiyemle bir çift kabin kamyonet aldım. Geriye kalan paramı da toprağa yatırdım, bir miktar arazi satın aldım. O araziye gidip uğraşmak, odun kesmek, ağaçları budamak, harup toplamak, zeytinlere bakmak, çevreyle uğraşmak, toprakla uğraşmak...

 

SORU: Nerede yaşıyorsunuz?

SADRAZAM: Şu anda Boğaz bölgesinde yaşıyorum, aldığım araziler daha ziyade Tepebaşı, Akdeniz köyünde, ormanlık bir arazinin içerisinde. Belki değer olarak çok değerli değil ama çok sevdiğim ve severek yaptığım bir iştir. Fırsat buldukça toprakla uğraşmayı çok seviyorum. Şimdi hep soruyorlar, “Kamyoneti satıp mersedes alacak mısın?” diye. Benim böyle birşeyim yok ama kamyonetimi bir gün satarsam, daha güzel bir kamyonet alacağım, başka birşey değil...

 

SORU: Asker kökenli biri neden barış ister, neden Annan Planı’nı ister?

SADRAZAM: Bakın, yanlış bir soru demeyeceğim, daha farklı düşünmemiz gereken birşey...

 

SORU: Çünkü baktığımızda, seçilenler arasında, Annan planını ve barışı savunan sanıyorum tek asker kökenli sizsiniz, değil mi?

SADRAZAM: Doğru... Bakın, Annan Planı ortaya çıktıktan sonra çeşitli anketler yapılmış ve bir takım sonuçlar yayımlanmıştı. Sizin gazetenizde de yayımlanmıştı sanıyorum. Asker kökenliler ve polis kökenliler, barışı en fazla savunan, Annan Planı’nı, çözümü en fazla savunan kişiler olarak ortaya çıkmıştı. Bunlar görevde olanları ve emekli olanları kapsıyordu. Dolayısıyla ben bir asker olarak savaşın eğitimini aldım, savaşın nasıl yapılacağını, savaşın ne şekilde yönlendirileceğini, nasıl idare edileceğini pek çok kişiden daha iyi bildiğimi zannediyorum. Fakat barışı savaştan daha fazla seviyorum. Bütün askerler barışı savaştan daha fazla sever. Hiçbir asker savaş çıkmasını istemez. Öncelikle barış olmasını ister. Ben de bütün askerler gibi öncelikle barış olmasını istiyorum. Benim diğer, geriye kalan arkadaşlarımdan farkım sadece şudur: düşündüklerimi ben yüksek sesle ortaya koyabiliyorum, yüksek sesle bunu dile getirdiğim için biraz daha fazla öne çıktım. Yoksa barışı isteyen askeri kesimde bulunanların pek çoğudur. Ben görevde bulunduğum sürece de insanımızın varlığı, refahı ve güvenliği için çalışmıştım, emekli olduktan sonraki çalışmam da budur. Yani Halil Sadrazam görevdeyken başkaydı, emekli olduktan sonra başkadır değil. Yapılan şey aynıydı...

(*) Bu röportaj, YENİDÜZEN gazetesinde 26, 27 ve 29.12.2003 tarihlerinde yayımlandı. Hamamböcüleri’ndeki okurlarımla da paylaşıyorum...

 

 

 

 

copyleft (c) 2001-03 hamamboculeri.org