Yeraltı Notları, 2 Aralık 2003

Sevgül Uludağ

 

Salamis’te gökkuşağı, Ağrotur’da pelikanlar...

Derin bir nefes alıp memleketimi içime çekiyorum: bayram tatili bu işe yarıyor belki de – bütün koşuşturmacaların ortasında farketmediğimiz, farkedemediğimiz toprağın kokusu, denizin rengi, gökyüzünde kümelenip dağılan top top bulutlar...

Desti’nin çok sevdiği bu sahilde, bir zamanlar Salamis krallığının yükseldiği kumsalda, dalgaların milyonlarca yıldır değişmeyen şarkısı... Bir avuç denizkabuğu, sahilde karşılaştığımız bir kangal, “Yunuscuk” dediğimiz arkadaşımız Derya’nın kumsaldaki ayakizleri...

Buradan, bu sahilden arıyorum Avusturya’yı – Desti’nin denizle bütünleştiği, çocuklarıyla koştuğu, uzak ve soğuk Klagenfurt’larda rüyalarına giren bu sahilden telefon etmeliyim arkadaşıma... Ayağımda onun armağanı Kosova’dan botlar, sırtımda onun getirdiği eski bir parka... Parkanın cebini denizkabuklarıyla dolduruyorum, köpeğimiz Jelly’nin kemirmeye bayıldığı sibya kemikleriyle... Öylesine dönüyor ki başım bu uzun yürüşten, bayılacağımı sanıyorum: yüzümü denize dönüyorum, köpüklere karışıyor gündelik kaygılar ve bir martı sulara dalıp çıkıyor... Oysa günün armağanı bu değil... Sahildeki lokantada başımı çevirip dışarıya baktığımda, kalbim bir an durup yeniden çalışıyor!

“Bakın! Gökkuşağı!”

Üstelik yağmur da yağmamış...

Denizden gökyüzüne uzanan gökkuşağı Salamis kıyılarının armağanı bana...

Kendine “Sunfeather” (Güneştüyü) adını takan arkadaşım Louise de sevinirdi böyle şeylere: Maryland’da “Spider Camp” adını verdiğimiz ilk gençlik kampında sabah erkenden kalkar, ormanda dolaşırdı... Kimi zaman bir çam kozalağı bulup alırdı, bazan bir kuşun kanadından kopmuş bir tüy...

Bir zamanlar doktorlar onu “kesin ölür” diye ameliyat masasında bırakmaya hazırdı... Oysa “Sunfeather” yaşamış ve gülümsemişti! Kanseri yenmişti ama bunun için kendi içinde bir yolculuk yapması, kendi hayatına dair kendine sorular sorması, yanıtlar araması gerekmişti... “Tatlı Bezelye” adlı kedisi, Tibet’ten genç bir öğrencisi ve barış düşleriyle küçük, bahçeli bir evde yaşamını sürdürüyordu. Kimi zaman Washington’daydı, New York’ta, Kolombiya veya Hindistan’da, bazen Hong Kong’ta... İsrail’e de gidiyordu, Kıbrıs’a da uğruyordu arada bir – camdan yapılmış bir güneşle geliyordu bazan, bazan Guatemala’dan aldığı renkli ipliklerden işlenmiş bir topla, kimi zaman bir müzik CD’siyle: Enya İrlandalı olabilirdi ama gökyüzünü yıldızlarla bezediği şarkılarında coğrafik sınırlar kalkardı ortadan – yüreği yüreğime akar, müzik bütün sınırları aşardı...

Derin bir nefes alıp yurdumu içime çekiyorum: bayram tatili henüz bitmedi ve biz dolaşmaya devam ediyoruz... Ağrotur’daki tuz gölünde Captain’s Cabin’e gidiyoruz...

Leymosun’daki yeni limandan sola saptığımız yol delil deşik, asfalt çoktan yenmiş ama manzara muhteşem: sağımız sulak alanlarda yaşayan kuş sürüleri, solumuz deniz... Burası kışın 30 bin flamingonun konakladığı yer...

Egemenliği İngilizlere devredilmiş kendi topraklarımızda ilerliyoruz: az ileride antenler... Murat, yeni kurulan antenleri işaret ediyor – Orta Doğu’yu, Avrupa’yı, Kıbrıs’ı dinlemeye yarayacak... Daha geçen ay bu antenlere karşı Kıbrıslıtürk ve Kıbrıslırum gençler birlikte eylem yapmış, antenlerin yaydığı radyasyondan kuşların ve ekolojik sistemin mahvolacağını söylemişlerdi... Antenler aracılığıyla dinleme tesislerinden elde edilen istihbarat, US-UK Agreement çerçevesinde son elli yıldır paylaşılıyor...

Bir keresinde, 2000 yılının sonlarında Londra’da, İngiliz Dışişleri’nin Kıbrıs masasında sert bir tartışmaya girişmiştim: aldığım yanıt hayret vericiydi...

İngiltere’de diplomasi servisi gençleşiyor, İşçi Partisi, Oxford’larda, Cambridge’lerde okuma olanağı olmayan yoksul kesimlerden gençlere de diplomaside alan açıyordu – karşımda oturan böylesi bir sınıflamaya girebilecek genç İngiliz kadın yüzüme aptalmışım gibi bakıp gülümsemişti:

“Ama Kıbrıslılar hiçbir zaman üsleri tartışma konusu yapmadılar, görüşmelerde hiçbir zaman üslerin kaldırılması için hiçbir taraftan herhangi bir talep gelmedi!”

Pencereden baktığımda 10 Downing Street’i, Blair’in konutunu görebiliyordum – içimi karamsarlık kaplamıştı – politikacıların cart curtları boşunaydı – müzakere masasında somut talepler yoktu... Ve askeri üsler hiçbir engelle, hiçbir itirazla karşılaşmadan işlevini sürdürüyordu. Belki bazıları buna “reel politik” diyebilirdi ama aktivist yüreğim “reel politik”le uzlaşmaz bir çelişki içindeydi – itirazım kalp atışlarımdaydı...

Ağrotur’da delik deşik asfaltta manevra yaparak geldiğimiz Captain’s Cabin kapalı çünkü kış mevsimindeyiz, turist sezonu çoktan bitmiş – geri dönüp yol üstünde, sahildeki salaş lokantayı deniyoruz: adı Oasis ve arabayı parkeder etmez etrafımızı kızarmış balık kokusu sarıyor... Burası balık mezelerinin bulunduğu, sahile kondurulmuş derme çatma bir lokanta... Kıyıda beyaz bir pelikan güneşleniyor, yanında kanatlarının ucunda kahverengi tüyler bulunan genç bir pelikan... Pelikanlar beni çocukluğuma götürüyor: dolmakalemler için üretilen Pelikan marka mürekkepler vardı, bunlar Uysal ve Deniz Kitabevleri’nde satılırdı... Mürekkep şişesinin üstünde bir pelikan resmi olurdu...

40 milyon yıldır yeryüzünde yaşayan bu iri kuşlarla ilgili efsane çok – antik Mısır’da yavrularını kurtarmaya çalışan ana pelikanın göğsünü kanattığı duvar resimleri var...

Efsaneye göre yavru kuşlar babalarına isyan edince erkek pelikan onları kocaman gagasıyla vurarak öldürüyor, anne pelikan bunu keşfettiğinde kendi gagasıyla kendi göğsünü yaralıyor – kanını yavrularının üstüne akıtıp onları hayata döndürüyor...

Sahildeki pelikanların böyle bir havası yok – masamıza servis yapan Christina, pelikanlardan birinin uzun süredir lokantanın önündeki sahilde yaşadığını, yalnızca balık yediğini anlatıyor. Genç pelikan göç yolunda Kıbrıs’a geleli henüz bir hafta olmuş – lokantanın müdavimi pelikanı keşfedince, kendi türünden birini bulmanın verdiği rahatlıkla burada konaklamış... Pelikanlar, tıpkı flamingolar gibi Afrika’ya doğru uçup giderken Kıbrıs’ta azıcık konaklayıp dinleniyorlar... Geçen yıl arkadaşım Asuman Mağusa Gölü’nde üç, Köprü göletinde de bir pelikan görmüş... “Pelikanlar geçit kuşları” diyor... “Kıbrıs’a pek seyrek uğrarlar...”

Pelikanlar, Ağrotur’un armağanı bana...

Burada, bu sahilde, Kıbrıs’ın bu muhteşem sulak alanında, pelikanların yanıbaşında bu tesislerin işi ne?

Derin bir nefes alıp memleketimi içime çekiyorum: Güneyden kuzeye dönüş yolunda, antenlere itirazım kalp atışlarımda...

copyleft (c) 2001-03 hamamboculeri.org