Yeraltı Notları, 30 Aralık 2005

Sevgül Uludağ

 

Lefkoşa'nın belleğine yolculuk: Hüseyin Çakmak...

*** Karikatür sanatçısı Hüseyin Çakmak, ailesinin Alifodes’ten Lefkoşa’ya göç edişini ve Arabahmet anılarını anlatıyor...

Alifodes’ten Lefkoşa denen gettoya...

Karikatür sanatçısı Hüseyin Çakmak’ı yıllardır tanırım – geçmişte onunla aynı gazetede çalışmış, onun ilk karikatürlerini çizmesine tanıklık etmiştim... Aradan yıllar geçti – Çakmak, Yenidüzen’de başladığı karikatür serüvenini geliştirdi, hayatının tutkusu haline getirdi ve pek çok uluslararası ödülle çizgilerinin evrenselliğini perçinledi. İki toplumlu etkinliklerde her zaman ön saflarda olan Çakmak’ın düzenlediği pek çok sergi, pek çok kez rejimin yasaklarına takıldı – pek çok karikatürünün “dava”lık olması gibi...
Elbette Çakmak bunlara aldırmadı – çünkü o bir mizahçıydı... Ancak yalnızca bir karikatürist değil aynı zamanda bir mizah yazarıydı... Kıbrıslılar’ın yitip gitmekte olan Kıbrıs şivesini inatla ve ısrarla kullandığı “Gappellari Dayı” başlıklı bir köşesi var Afrika gazetesinde... “Gappellari Dayı”nın özelliği de Kıbrıs’ın çeşitli simalarını hicvetmesi... “Gappellari Dayı”nın anlattıklarını da bir kitapta toplamış bulunuyor...
Çakmak’la çocukluğunu, ailesinin Alifodes’ten Lefkoşa’ya göç edişini, Arabahmet’te büyürken karşılaştığı Lefkoşa’nın renkli simalarını ve Göçmenköy’de büyüyüp geliştiği yılları konuştuk... Göçmenköy’ün bu toplumun belleğinde nasıl bir iz bıraktığını anlamaya çalıştık...
Hüseyin Çakmak’la röportajımız şöyle:



Soru: Hangi sene doğdun?
Hüseyin Çakmak: 30 Ocak 1964...

Soru: Annenin babanın adı neydi?
Hüseyin Çakmak: Babamın adı Fevzi Çakmak, annemin adı Güzer...

Soru: Nereliydiler?
Hüseyin Çakmak: Babam Alifodes köyündendir... “Zeytinlik” diye de bilinir. Kutlu Adalı, “Dağarcık”ta anlatır bu köyü... Templos köyü değildir bu, güneyde kaldı... Lefkoşa kazasıdır, Trodos dağının eteklerindedir. Çok güzel bir köydür... Gittim oraya... Tabii şimdi köy namına bir şey kalmadı, yerle bir edildi. Sadece köyün kavuzu kalmıştır ki bu havuz köydeki ağaçları sulamak için kullanılırdı... Çok güzel bir suyu vardı köyün, devamlı 24 saat akan bir kaynak suyuydu bu... Köy meydanında, köyün ortak malıydı bu su. Köyden geriye yıkık dökük mezarlık kalmıştır, cami ve okulun bir kısmı kalmıştır... Bir da Latin kilisesi... Çünkü köy esasında bir Latin köyüydü zamanında . Bunun teferruatlı tarihçesi, Adalı’nın “Dağarcık” isimli kitabında var.
Büyükbabam Aziz Abdülaziz, köyün muhtarıydı – babam da onun üçüncü çocuğudur. Dedem köyün hem muhtarıydı, hem de kahvesini işletmekteydi. Ve bu arada köy halkının Lefkoşa’ya gidiş-gelişlerinde kullanmak için bir köy otobüsü satın almıştı köy muhtarlığı... Dedem bu otobüsü alan hissedarlardan biriydi, babam da bu otobüsün şöförlerinden biriydi – iki taneydi çünkü şöfor... Ama babamın esas mesleği marangozluktur. Köyde bir Rum ustanın yanında alışmıştı marangozluğu...

Soru: Annen de aynı köyden miydi?
Hüseyin Çakmak: Annem Orunda köylüsüdür... Babamın köyüne gitmezden evvel 1-1.5 mil uzakta... Meşhur ve çok varlıklı bir köydür, Rum’u, Türk’ü varlıklı ve zengin bir köydür. Büyükbabam Hüseyin Osman Buğdaycı da Orundalı’dır. Ziraatla geçiniyorlardı, varlıklı aileydiler. Ailenin en küçük oğluydu büyükbabam... Annemin ve babamın anneleri köken olarak Peristeronalı’dır... Orunda köyü, Peristerona’nın varoşlarındadır... Akaça Peristeronası denen Peristerona’dan, Özker Yaşın’ın köyünden, paraların üzerinde olan Peristerona’dan bahsediyorum...
Vakt-ı zamanında Peristerona’nın varlıklı aileleri, Orunda köyünü yaratmış – nasıl ki bir zamanlar varlıklı aileler Köşklüçiftlik bölgesini yaratmış, onun gibi bir şey...

Soru: 1963’te ne olduydu?
Hüseyin Çakmak: 1963’te çok az göç olduydu – o da sanıyorum Peristerona’dandı. Ancak Orunda, Peristerona ve Alifodes’ten göç 1964 yılında oldu... 1964’ün başlarıydı... Benim ailem de, yani annem, o zaman bekar olan teyzem, büyükannem 1964’te Ocak ayının ilk günleri göçmen gittiler – o da köydeki EOKA’cıların baskısı yüzünden, ölüm tehditleri yüzünden kaçmak durumunda kaldılar. Annem bana 8 aylık hamileydi ve onun endişesini taşırlardı – EOKA’cılar bir şey yapabilir diye...

Soru: Demek ki ilk göçmenliğin senin, annenin karnındayken oldu!
Hüseyin Çakmak: Evet... Lefkoşa’ya geldiler... Malum EOKA’cıların tehdidi nedeniyle bir çok köylü kaçmıştı yerinden, özellikle babamın köyü alifodes, boşaltmıştı köyü tamamen. Babam bir vesileyle Lefkoşa’ya sığınmıştı çünkü köydeyken TMT’de görevliydi – Orunda köylüleri kalmıştı gitmeyen ve Peristerona’dan çok az kişi... Çünkü Peristerona köyünde insanlar 1974’e kadar kalmaya devam etti. Ailem o günlerde endişe içindeydi, annemin ilerleyen hamileliği nedeniyle ve kolaylıkla herhangi biriyle Lefkoşa’ya göç etmeyi düşünmüyorlardı çünkü yolda insanlar kaybolurdu, barikatlarda sorgulamalar falan vardı. İşte o günlerde Dr. Küçük’ün Makarios’la görüşmesi sonucu, Üçlü Karargah’tan bir Yunan, bir Türk ve bir İngiliz generalin köyleri dolaşıp sorunlarını tesbit ettikleri dönemdi – her köye gidiyorlardı, Orunda’ya da gelmişlerdi. Tabii herkes, özellikle Kıbrıslı Türkler gidip orada dertlerini anlatmışlardı, baskı altında olduklarını aktarmışlardı. Büyükbabam da oraya gidip “Benim 8 aylık doğum yapmaya hazır bir kızım vardır, onu kısa zamanda Lefkoşa’ya götürmenizi istiyorum” şeklinde bir talepte bulunmuştu. 1-2 gün içerisinde annem, büyükannem ve teyzem, Birleşmiş Milletler eşliğinde Lefkoşa’ya getirildi. Dedem köyde kaldı çünkü hayvanlar vardı, ekili arazileri vardı çok ve köyünü terketmek istemezdi bir türlü... Kendi ailesinin güvenliğini sağladı önce – bir iki hafta sonra da sanırım, bir vesiliyle, köy otobüsüyle o da Lefkoşa’ya geldi.

Soru: Nereye gittiydiler Lefkoşa’da?
Hüseyin Çakmak: Tabii o zamanlar biliyorsun Lefkoşa bir getto şeklindeydi. Adanın dört bir yanından binlerce göçmen Lefkoşa’ya gelmişti – hemen hemen hiç boş yer kalmamıştı Lefkoşa’da. İşte o tarihlerde büyük amcam Hasan Şükrü Osman, bir zamanlar “Sancaktarlık” denen, Selen Otopark’ın karşısındaki binanın güneyinde kirada oturuyordu... Oraya sığındılar. Surlariçi’ne sığındılar, bir ay kadar amcamın yanında kaldı ailem. Tabii bu süre zarfında ben doğdum, Zekai Ereş Doğum Kliniği’nde doğdum – Asbank’ın tam karşısında İngiliz tarzı, sarı taştan iki katlı bir bina var, Ereş’in kliniği o zamanlar oradaydı... Amcamın yanında o zaman iki kızı da kalıyordu, bir de biz gelince nüfus daha da arttı. Bir müddet sonra, yan tarafta küçük bir dükkan vardı – şimdi galiba bir avukat yazıhanesidir. Geçici bir süre oraya taşındı bizimkiler – babam, annem, ben bir aileydik, ninem, teyzem ve dedem ikinci aileydi... Bir oda büyüklüğündeki bir odaya taşındık – ancak da yatmak ve portatif bir mutfak kurularak yemek pişirmek için kullanılıyordu bu dükkan. İhtiyaçlarını da orada Ermeni Kilisesi’nde gideriyorlardı – o bölgedeki göçmenler bu kiliseyi tuvalet haline getirmişti çünkü herkesin doğru dürüst evi yoktu ve her evin de tuvaleti yoktu o zamanlar. Bir süre sonra dedeme ve büyükanneme “Galoyorgodis’in ambarları” denen yerde küçük bir ambar verildi – harup ambarıydı bunlar. Beliğpaşa Konağı’nın karşısı olur, Yediler denen bölge var, orada... Orada hala insanlar iskana tabi tutuluyor – çok fakir aileler orada kalıyor hala...
Büyükanneme verilen bu ambarcığın küçük bir hanaycığı vardı ve alt kısmı... Annemle babam da Ermeni mahallesinde yani Arabahmet bölgesinde şu an Bohçaliyan Lokantası’nın bulunduğu sokaktan hisara çıkarken sondan birinci eve taşındılar. O evde de dört aile kalıyordu – dördüncü aile bizdik. Oradaki göçmenlik hayatımız 1968 yılına kadar devam etti.

Soru: O günlerden hiç çocukluk hatıran var mı? Aklında kalan nedir? Ne iz bıraktı sende?
Hüseyin Çakmak: Zor şartlardı o günler... Örneğin şimdi Arabahmet mahallesi olan o bölgedeki küçüklüğümü hatırlarım. Ve o bölgede yaşayan, Kıbrıs’ın değişik yerlerinden gelmiş ve bugün bile anılan Lefkoşa’nın renkli simaları – bir hayli insan orada kalmaktaydı. Örneğin Yoğurtçu Musa orada kalırdı...

Soru: Onu nasıl hatırlan?
Hüseyin Çakmak: Şişman bir adam – eski van Morris sanıyorum, bir arabası vardı – sanırım krem rengiydi... Büyük kaseler içerisinde, bu van araçla yoğurt satmaktaydı... Tabii o zamanlar böyle herkes alamazdı – kaseyle alacak insanlar sayılıydı. Büyük seramik kaselerin içerisinde yoğurtlar vardı – süzme yoğurt ve normal yoğurt... Gelirdi mesela bir kadın, Yoğurtçu Musa, o kendine has sesiyle “Ne gadar isten hanım?” derdi. Diyelim ki yarım okka veya elli dirhem, neysa... Bir ince kağıt koyardı veya kadının tabağı varsa, tabağını koyardı eski demir terazinin gözüne – keserdi kevgirle yoğurdu – asıl böyle taş yoğurt, halis! Kordu oraya! Okkanın dışındaki dirhemler falan da hatırlıyorum, çakıl taşlarıydı! Bunu hatırlarım mesela!
Bir da o dönemler anlatılan gerçek bir anekdotu vardır Yoğurtçu Musa’nın: umarım onundur çünkü iki üç tane yoğurtçu vardır. Ama benim bildiğim Yoğurtçu Musa’nındır. Orada bir Ayşe hanım vardı, kaseyle yoğurt alırdı. Bir gün aldı Ayşe hanım bir büyük kase yoğurt, seramikten gene... Tekrar yoğurt alacağın zaman, kaseyi verirsaydın, kase parası almazdı ve yoğurdu verirdi sana. Vermezsaydın, gene ısrar ederdi Yoğurtçu Musa – çünkü zordu kase yapmak, para isterdi - şimdiki gibi plastik kaplar yoktu, teknoloji gelişmediydi. Şimdi Yoğurtçu Musa kaseyi ister tabii, Ayşe hanıma başka yoğurt verdi ama kaseyi de ister gene... “Ayşe hanııım!” diye bağırır! O zaman da bilmem hatırlarsan, üst katta kalanlar aşağıya inmezdi, sepet sarkıtırdı... “Ayşaanıım!” der Yoğurtçu Musa, “kaseyi ver!” mesela... Ayşanım cevap verir, “Yoktur Musa, boşalmadı!” falan... Halbuki çiçek saksısı yaptı kaseyi Ayşanım! Bir gün, iki gün böyle gider... En nihayet bir gün canı sıkılmış Yoğurtçu Musa’nın, Ayşanım “Yoktur be Musa, daha bitmedi” deyince... “Bre gadın!” demiş, “hade yoğurdu yedin, kaseyi da mı yedin?!...”

Soru: O günlerde hatırladığın başka kim vardı?
Hüseyin Çakmak: Mesela o günlerde Cambaz Ali denen bir adam vardı – şimdi Alsancak’ta...

Soru: Hatırlarım onu... Tahtaların üzerinde yürürdü tık tık, uzun da bir pantolonu vardı, tantaların üstüne giydiği!
Hüseyin Çakmak: Uzun pantolon evet, doğrudur! Ve yıllarca bu pantolonu, Büyük Hamam’ı geçtikten hemen sonra Halil Dayı’nın fırını vardı, onun karşısında Sümer Kitabevi’ydi galiba – kitabevi olmazdan evvel, bu cambazın dükkanıydı, orada muhafaza etti o uzun bacakları ve pantolonu... Ben tabii küçükken, 3-4 yaşlarındayken, çok korkardım bu cambazdan! Gezerdi, çocuklar peşinde! O günkü getto yaşamında düşün insanların başka eğlencesi yok, davul deblek aşağıda çalar, bu da tak tuk gelir...

Soru: Gulyabani gibi!...
Hüseyin Çakmak: Ben duyunca kaçar, korkumdan eve, yatağın altına saklanırdım, tabii çocuk aklı! Derken bir gün, nasıl oldu, oyuna mı daldım, Arabahmet’te Latin kilisesine yakın bir yerde, sınıra yakın bir yerde oynardım... Kapalı da işte, mücahitler falan... Babam da orada mücahitlik yaptıydı... Orada oynarken, Orhan Şevket’in dükkanı vardı bir zamanlar orada, bu da tam karşıdan gelmesin mi?! Ben kısıldım kaldım, korktum, ağlamaya başladım falan! Oradaki mücahitler teselli etti beni, “Korkma!” falan dediler!
Sonra mesela Helvacı Feylozof Dayı vardı, bademli helva satardı...

Soru: Bademli helva kalmadı şimdi...
Hüseyin Çakmak: Kalmadı... Bitti... Helvacı kalmadı... Bir da feylozofluk tarzı vardı bunun, işte herşeyi anlar falan! Bakardı insanların yüzüne ve derdi ki “Sen bu kadar yıl yaşayacan, sen bu kadar süre sonra ölecen!” falan!... Tabii bizim mahalleye helva satmaya geldiğinde, biz de nenemizin ya da annemizin yanında çıkardık helva alalım. Çocuklar gelirdi, bizden büyükler mesela, “Feylozof Dayı, söyle bana kaç yıl daha yaşaycam?” diye sorarlardı... Benim nenem benim kaç yıl daha yaşayacağımı söylettirmezdi! “Hade ha Feylozof, sakın gorgutma çocukları!” derdi... Ve kendine has da bir konuşma dili vardı Feylozof’un... “Hel-va-lar!” derdi – A harfine bir özel inceltme kordu, inceltirdi! Ya da “Don-dur-ma-lar!”

Soru: Nerede satardı helvayı?
Hüseyin Çakmak: Bir yük velesbiti vardı, bir da camekan üstünde ve nasıl bir kalıptan yapardı? Dikdörtgen şeklinde dökerdi helvayı! Ama yani 15 santime 15 santim mi diyeyim, 10 santime 10 santim mi, böyle kare şeklinde incecik keserdi helvayı... Tabii bir süre sonra 6 yaşına gelince, anaokuluna gitmeye başladım ben... Şimdi Hacı Ali’nin apartmanı var, Salih Öztoprak’ın dükkanının olduğu yer, Ledra Palace ışıklarının orada... Orada anaokulu vardı... Nüveyla Hanım’dı öğretmenimiz... Hiç unutmam, ilk gün, ilk teneffüse çıktık – baktık Feylozof Dayı orada, “Hel-va,lar, çocuklar!” diye bağırır! Onun da acemiliği miydi yoksa o gün gofa mı geldi, nasıl oldu? Bilemiyorum... “Bir guruş helva! Bir guruş helva!” bağırır Feylozof Dayı... Hürya ettik biz, hep çocuklar böyle yığıldı, “Helva bana! Helva bana!” diye etrafına... Bunun da elinde büyük bir bıçak, böyle testere gibi mi deyim, ne deyim – gordu helvanın kenarına, dilini da ısrırdı, güya zor bir iş yaparmış gibi! Keserdi bir helva ama, baktığında karşı taraf gözükür! Öyle incecik yani! Verirdi ve bir kuruş alırdı! Tabii, o gün o kargaşada, kime verdi, kimden ne aldı, hesabı kaybetti Feylozof Dayı, zararnan çıkardı galiba, gitti! Ertesi gün geldiğinde, biz gene ilk teneffüs hürya yaptık! “Yoook! Ol-maaz böyle garman çorman böyün! Lüzum böyle ip gibi dizileceksiniz, verecen guruşu, kesecem helvayı, sonra sıradaki gelecek! Çünkü dün gazzıkladınız beni” dediydi!
Sonra mesela Bohçaliyan’ın evinde bir yaşlı Ermeni madamı hatırlarım, bir büyük köpeği vardı – onu hatırlarım ama kimdir, kim değildir? Bohçaliyan ailesinden midir? Yoksa başka birisi midir? O gelir mesela aklıma...
Mesela o bölgede kalan Tatlıcı Rüstem Dayı – hala bugün o mesleği yapıyor... Tatlıcılık yapmaz şimdi, dondurma falan satar, kahvehane olarak çalıştırır sanırım... Sonra Mannav Halil Dayı... Sonra bir başka adam vardı, “Milyoner amca” diye kaldı benim aklımda – bohçalı bir adam, dilenirdi... Pancaro’nun Hanı denilen, Galoyorgodis’in ambarının arkasında hani doğrultma işleri yaparlar, Ermu Caddesi’ne giden bir yol vardır Yediler’den – orada yıkık dökük, kerpiçten evler vardı mesela... O zaman daha iki katlı kerpiç evler vardı, sınırdı orası, mevzi falandı... Orada kalırdı o adam... Genellikle Deniz Kitabevi’nin önünde dilenirdi, bir eski tenekeciği vardı elinde, maşrappa gibi, onun içinde ekmeği şuyu buyu – saçı sakalına karışmış bir adam... Bir da torbası vardı... İlk zamanlar o kerpiç evlerden birinde kalırdı, gelirdi akşam üstü oraya girerdi... Ve bizim büyüklerimiz derdi ki “Bu adam milyonerdir! Çok parası var, altınları!” Beklerlerdi, adam sabah kaçtıktan sonra, giderlerdi ve o kerpiçleri kazarlardı bıçakla mıçakla, güya para bulmak için! Halbuki yoksul bir adamdı bu, üç-beş kuruş dilendiği parayla geçinmeye çalışırdı... Bu renkli simaları tanırım mesela...

Soru: Bu dönemde baban ne iş yapardı?
Hüseyin Çakmak: Köyden gelenler Pınarbaşı’na (Kırnı) yerleştirildiydi 1964’ten sonra... Babam köyden otobüsü de getirdiydi...

Soru: Peki otobüsü hatırlar mın?
Hüseyin Çakmak: Tabii, çok iyi hatırlarım. Tipik böyle köy otobüsleri var ya, Bedford, öyle o tarz, kasalı dediğimiz, öyle bir otobüstü... Çok güzel bir otobüstü... Malum, yollarda yoklama vardı, babam da “Teşkilat”ta olduğu için mimliydi, kolay kolay bırakmazlardı kendisini ama... Son bir sefer yapıldı zannedersam, güya yolcu taşıyacak iddiasıynan... Getirildi ve o Galoyorgodis’in ambarlarından Ermu Caddesi’ne inerken, hala o köşeyi şimdiymiş gibi hatırlarım, oraya park etti arabayı... Tabii köylülerin her biri bir tarafa dağıldı – gittikleri yerlerde de köy otobüsleri vardı diye, ihtiyaç hissedilmedi galiba... Ve o otobüs 1974’e kadar orada kaldı, çürüdü! İnsanlar yattı içinde falan... Bir işine yaramadı... Genç delikanlıydım böyle 12-13 yaşlarında, burada sizin hisar altında Hurdacı Ahmet Dayı’nın arazisinde hatırlarım en son o otobüsü – tekerlekleri sökülmüş, kimin işine ne gelmişse, sökmüş almış gitmiş... Tabii babam Lefkoşa’ya gelince, herkes gibi, o da, zaten TMT’deydi, mücahit olarak Baf Kapısı’nda nöbet beklerdi. Orada 11nci Bölük diye bir bölük vardı, Gara Aziz’in Bölüğü... Bölük komutanı Kıbrıslı Gara Aziz’di... Çok renkli mücahit arkadaşları vardı babamın – mesela İsmet Vehit Güney takım komutanıydı hatırladığım kadarıyla. Veli Hakkı, o da takım komutanıydı... Mısırlıoğulları, belediyeden emeklidir. Toplumun bir çok kesimi tarafından tanınan simalar vardı. Onlarla birlikte bir mücahitlik hayatı var... Malum o dönemler 30 lira gibi bir maaş veriliyordu herkese, mücahitlere belki de daha az veriliyordu... Yetmiyordu bu alınan maaş...

Soru: Başka kardeşin var mıydı?
Hüseyin Çakmak: Benden önce bir abim vardı, 8-9 aylıkken yanlış bir ilaç verilmesi sonucu vefat ettiydi... Fevzi Çakmak’tı adı... Sonra ben doğdum... 1972 yılında da küçük kardeşim Aziz Çakmak doğdu... Tabii verilen mücahitlik maaşı babama yetmeyince, dört arkadaşıyla birlikte, Şemsi Kazım’ın Star Kola’sında şöför olarak göreve başladılar. Mücahitlikten boş kalan zamanlarında yapıyorlardı bunu. İyi para veriyordu o zaman Şemsi Kazım... Tabii öğrenince bölük komutanı Gara Aziz, bunlara dedi ki “Gitmeyeceksiniz!” Onlar da dedi ki, “Ya bizim maaşımız artacaktır – bu da olmayacağına göre, bizi terhis etmeniz lazım çünkü ailelerimizi geçindiremiyoruz, yetmiyor bize bu para!” Bir tartışma içerisinde, bunları iki ay “lock-up”a attılar. Ermeni Kilisesi’nin bir küçük odasında hapse koydu bunları... Dört mücahit...

Soru: Herkes bunları örnek alırsaydı!...
Hüseyin Çakmak: Arkası gelecekti! O günleri hatırlıyorum, çok acı günlerdi bizim için çünkü baban hapiste, evde annen, büyükannen ağlar, maraz... Ve biz de her gün saat 11-12 civarı gibi galiba, babamızı görmeye müsade ederlerdi – ve giderdik o dört kişinin çocukları. Yine aynı mahallede kalırdık, giderdik, Ermeni Kilisesi’nde bize babamızı gösterirlerdi... Küçük bir çocukken beni en çok etkileyen olaylardan biri buydu. İşte potin bağları alınmış, kemerleri, palaskaları alınmış babamın ve arkadaşlarının, böyle küçük bir koğuş içerisinde, nefes bile almak zordu... Ceza... Efendilerin göynü olsun!... Bir süre sonra, bunlar baktı ki bu iş ciddi, kendilerini çıkaracak değiller... Kendileri de çıktıkları takdirde, işe devam edeceklerini söylüyorlar... Açlık grevi yapmaya karar verdiler – tabii bu açlık grevi, o kadar da ciddi bir açlık grevi değildi ama sırf komutana karşı! Hatırlıyorum, annem ve diğer “lock-up”a atılanların hanımlarını, Kilise’nin arka penceresi yola bakardı, oradan yemek taşıyorlardı bunlara! Ama onlar içeride, bezgin, açlık çeker bir halde falan! İnileme... Gizli gizli yemek yerlerdi! Ve bölük komutanları Gara Aziz korktu tabii! Bu arada büyükannem de o dönem Sancaktarlık’ta iş bulduydu – en üst yerde! Girişken ve cesaretli bir kadındı! Ortalığı kaldırıp oturttu tabii! Bunun getirdiği şeyle Gara Aziz korktu, başına bir bela gelecek gibisinden ve serbest bıraktı bunları, terhis etti. Babam bir müddet Star Kola’da çalıştı, Göçmenköy’e gittiğimizde de çalışıyordu... Daha sonra Belkola’ya geçti...
Tabii bu dönemlerde benim Lefkoşa’da aklımda kalan ve insanın ruhunda derin izler açan bir takım şeyler vardır... Örneğin, “getto yaşamı” tamam – bir getto içinde yaşarsın. Ama burada nereye baksan, nereye adım atsan, her yerde bir mevzi vardı. Gerek mücahit mevzisi, gerek Rum mevzisi...

Soru: Uyduruk mevzilerdi... Kum torbaları falan...
Hüseyin Çakmak: Uyduruk ve ben hatırlıyorum, büyükannem, annem, teyzem, bir yere giderlerken, ben de yanlarındaydım, koştura koştura geçerlerdi bazı yerden çünkü karşıdan gözükürdü Rum mevzisi... O psikolojik şey var ya, “Aman, bir ateş açılmasın!” Ama diyebileceğim Lefkoşa’nın getto bölgesinin her tarafı Sevgül, mevziydi! Mesela Bandabuliya’ya girerken kahvenin üst kısmında – Halil Ulaş’ların babası Dirifilci Enver Dayı’nın tam karşısında – Birleşmiş Milletler mevzisi vardı. Biraz ileride, mücahit mevzisi, tam karşıda Rum mevzisi. Yani nereye baksan – Yediler bölgesi, Galoyorgodis, Arabahmet, Viktorya, olduğu gibi mevziydi! Ve tek bir çıkış alanı kalırdı insanlara – işte Kuğulu Park veya Köşklüçiftlik’te tur atmak! Bunlar da tabii insan ruhunda derin yaralar bırakır çünkü çocuktum, oynama yerlerim belliydi, gidemezdik pek bir takım yerlere...

Soru: O dönem ne oynardınız? Hatırlar mın oyunlarınızı?
Hüseyin Çakmak: Ben Arabahmet bölgesindeyken çok küçüktüm – büyüklerimiz pirili oynardı, saklambaç oynardı, ben küçük olduğum için pek bırakmazdı ailem beni büyüklerle oynayım... Daha çok yaşadığımız mahallede oynardık, diğer küçük çocuklarla... Veya hisar altına inerdik, Çetinkaya sahası olan yere... Orada bizden büyükler futbol oynardı... Çetinkaya orada antremanlar yapardı, biz da seyrederdik. Veya Birleşmiş Milletler askerleri orada tören yapardı...

Soru: Bisikletin var mıydı?
Hüseyin Çakmak: İlk bisikleti sürdüğüm yer, Galoyorgodis’in ambarlarının tam böyle güneyine bakan kısmındaydı – dört tekerlekli bir bisikletti... Bir tümsek vardı – o tümsek hala duruyor orada – ve dikkat etmeyip de düşüp, sağımı solumu kanattığımı hatırlarım! Bisiklet sürmeyi ilk orada öğrendim! Sonra dediğim gibi hisar altına inerdik, Birleşmiş Milletler askerlerinin eğitim çalışması veya müzikli çalışma yapmalarını izlerdik... İskoçlar, Finliler falan... O günlerde çok rağbette olan bir şey vardı – bir Birleşmiş Milletler askeri gördüğünde büyüklerimiz, “Hallo Johnny, at bir peni!” derdi. Biz da küçükler alıştıydık bunu, her geçtiklerinde söylerdik! “Hallo Johnny! At bir peni!” Çakulet, yemiş verirlerdi, severlerdi çocukları! Onları hatırlarım!
Seyyar satıcıların bolluğunu hatırlarım o zaman Lefkoşa’da... Örneğin mannavlar... Mannav Halil Dayı’yı o zamandan hatırlıyorum ve hala mannavlık yapıyor. Mannavlar vardı, helvacılar vardı, sütçüler, yoğurtçular, fıstıkçılar, sandöviççiler, çörekçiler, şamişiciler, köfteciler, kebapçılar, sürüsüne bereket! Ve bir de o zamanlar malum Lefkoşa’da malum herkesin arabası yoktu – vardı da bu kadar bol değildi, Surlar içi özellikle... Katır arabalarını hatırlarım mesela! Lefkoşa, katır ve at pisliğinden geçilmezdi! Ama gene de güzeldi o günleri yaşamak – katırların o nal sesleri çıkardığı günler.. Bunlar genellikle tüccarların mal taşıtmak için veya insanların taşınacağı zaman kullandığı araçlardı. Ve Lefkoşa’nın içerisinde de, Helvacılar’ın karşısında dar bir boşluk var, Mısırlıoğlu’na giden, orasının tam aksi istikametinde Raşitler’in köşesinde bir boşluk var yine, upuzun sınıra gider... Orası... Ve bu Mehmet Yaygın Kuyumcu’nun karşısında, Küçük’ün Hanı... Asmaaltı... Bu yerler bu katırcıların durduğu yerlerdi... Hayvanlarını buralarda durdurur, orada yem verir ve suvarırlardı hayvanlarını... Her on adımda bir, bir katır arabasına rastlamak mümkündü... Bunları hatırlıyorum... Çoronik’i iyi hatırlarım, Karanfilli’yi iyi hatırlarım – Memduh Erdal’ın önünde devamlı araba yıkardı. Çoronik Dayı’nın antikacı dükkanı vardı, Saray Otel’in orada – gelen geçenle şakalaşan, sövüşen kişi... Boyacı Rauf Dayı, ta o günden bugüne orada zaten... Bunun dışında bir çok renkli siması vardı o zaman Lefkoşa’nın. “Daksici Keleş” mesela! Guşo’yu hatırlarım, Dr. Küçük devamlı orada oturuyor, şakalaşıyordu. Yani geçmiş dizilerinde başka kişilerle yaptığın röportajlarda adı geçenlerin büyük bir kısmını hatırlıyorum.

Soru: Göçmenköy’e ne zaman gittiydiniz?
Hüseyin Çakmak: Tam kesin tarihini bilmiyorum – 1968 de olabilir, 1969 da olabilir...

Soru: İlk nasıl duyduydun Göçmenköy’e gideceğinizi?
Hüseyin Çakmak: Evde tartışılıyordu – nenemin evine gittiğim zamanlarda da tartışılıyordu, annemle babam da tartışıyordu bu konuyu. Çünkü bizim kaldığımız yer tipik Osmanlı mimarisiyle yapılmış bir evdi. Üst kısmı var mesela. Kapıdan girerdin, karşılıklı iki aile kalırdı ikişer odasında. Üst kısımda da iki aile kalırdı. Bir aile bizdik, iki geniş oda vardı. Ama o kapıdan girmek zordu! Evin girişinde oturan bir kadın vardı, çok fena bir insandı! Kaç kere girip çıktığımızın hesabını verecektik! Kapıyı açmazdı, bilmem ne! Böyle rezillikler yaşanırdı! Çünkü dört aile bir evi kullanırdı ama onun evi giriş kapısındaydı! Açık bırak mübarek kadın kapıyı mesela! Veya anahtar ver! Kimseye anahtar vermezdi! Muhtar gibi kendisi evi idare etmeye çalışırdı! Kaç kere annemle babamla kavga ettiğine tanık oldum! Bunlar haliyle bir sorun yaratmaya başladı! Huzursuzluk yaratıyordu! Yetişmez bir de tuvalet yok, yani bir tuvaleti dört aile kullanır! Bunların yarattığı sorunlar falan... Tabii bir müddet sonra göçmen evleri yapılmaya başlandı – birinci etabı yapıldı. Bu birinci etap, Göçmenköy’ün girişinde, havuzun olduğu civarlardır... İlk sakinlerinden, ilk göçmenlerden Hasan Hastürer’in, Ferdi Sabit’lerin kaldığı bölge oraları... Daha sonra ikinci etabı – yani Kahveci Ahmet Dayı’nın, Zehraba’nın olduğu bölüm yapıldı ve peyderpey Göçmenköy’deki evler yapılmaya devam ediyordu.
Kaldığımız yerdeki sorunlar başgösterince, büyükannemin girişimleri sonucu Sancaktarlık’ta – o zaman çok ihtiyaçlı olanlara öncelik verilirdi – Göçmenköy’de insanlara ev verirlerdi, Sancaktarlığın da içinde olduğu bir komite karar verirdi... Büyükannem de Sancaktarlık’ta çalıştığı için, gitti konuştu dönemin Sancaktarı’yla. “Derhal verelim” dediler ona. Ama bu sefer ne oldu? İki aileye bir ev verildi Göçmenköy’de – çocuklu aileler için verilen hanaylı evlerden verildi. Yani iki tane yatak odası var yukarıda, aşağıda bir mutfak, bir küçük misafir odası... “İki aile paylaşın” dedi, “geçici bir süre...” O da zor tabii... Rahat edemen istediğin gibi, bir tuvaleti kullanın vesaire... Bir huzursuzluk olmadı ailemde ama napsan gene rahatsız olun... Çünkü dedem benim namazında niyazında bir adamdı, kalkardı namaz kılsın diye, huzursuz olurdu, “Rahatsız ederim çocukları” diye. Gene büyükannemizin girişimi sonucu, onlara teyzemle birlikte – o zaman teyzem bekardı – tam karşı tarafta bir göçmen evi verdiler. Biz hanaylı evde yaşamaya başladık...

Soru: İlk gittiğinde ne hissettiydin mesela?
Hüseyin Çakmak: Büyükannemin evinin taşındığını hatırlamam da bizim Arabahmet’te oturduğumuz evin taşındığını hatırlarım çocuk gözüyle... Büyük bir kamyondu – taşınmak için eşyalar yüklenince, ön tarafa büyükannem, annem ve teyzem oturdu şöförle birlikte. Arkaya da büyükbabamla ben oturdum, eşyalarla beraber. Ve büyükbabam da beni sıkı sıkı tutardı, düşmeyeyim diye! Çok hassas adamdı bu konularda! Allah rahmet eylesin, evlatlarına çok düşkündü!
İlk hatırladığım Göçmenköy’de, okulun inişini ineriz! Orada başladı benim için Göçmenköy! Ve başka bir şey hatırlamam – köprüden geçmişiz, şudur budur, başka bir şey hatırlamam – o inişi hatırlarım orada... Ve Göçmenköy’ün asfalt olan kısmı, sadece Ahmet Dayı’nın kahvesinin olduğu bölgeden gelir, okulun önüne kadardı... Ondan sonrası taşlıktı, toprak yol. Ve dere kenarından geçtik, yeni yeni yapılan, dörtte üçü boş evler arasında, gittik bir yerde durduk işte – bize verilen evdi bu. Orada eşyalarımızı boşalttık, onu hatırlarım.

Soru: Sevindi miydin yani yoksa üzüldü müydün?
Hüseyin Çakmak: İlk gittiğimde henüz daha bir şey bilmezdim değil aslında, uyanmadıydım henüz daha... Ne olduğunu pek anlamadıydım... Ama ilerleyen zamanlarda – aradan bir sene, birbuçuk sene geçinca – herhalde aklımız biraz kesmeye başladıydı... Şunu farkettim: hem insan kalabalığı, hem çocuk kalabalığı, hem de oyun alanları bol! Düşünebilir min yahu Sevgül, gettoda yaşardık, hiçbir yere gidemezdik! Ben değil sadece, o köye taşınan bir çok insan da, Lefkoşa’da yaşayan insandı. Yani filanca köyden kaçtı Rum baskısından da hemen geldi Göçmenköy’e değil! Lefkoşa gettosunda yaşıyorduk, kötü koşullar içerisinde. Oyun sahaları kısıtlıydı, gidilebilecek yerler kısıtlıydı, her taraf Rum, BM ve mücahit mevzisi içerisinde! Bir özgürlük duygusuydu Göçmenköy! Tüm bunların o çocuk psikolojisinde yaptığı etkiyi düşünebilir min? Göçmenköy ber-ova içerisinde yeni kurulan bir köy! Deresi, uçsuz bucaksız ovaları! Yani biz taşındığımızda bir tek Harson deterjan fabrikası vardı, Yıldırım Bölüğü vardı, o da çok az bir yer tutardı tabii... Bir da Göçmenköy’ün yapımı için kurulan tuğla fabrikası vardı. Onun dışında gözünün görebileceği her yer bomboş... Ta mezarlığa kadar, mezarlıktan da öte yani, hiçbir şey yok! Şu an Domuzcular Burnu’na kadar ev doldu, sosyal konut yapıldı... Yoktu bunlar! Bir de “Gurbet Köyü” vardı – bunu pek çok insan bilmiyor. Şimdi hapishanenin olduğu yerden yüz metre doğuya taraf gurbetlerin büyük bir köyü vardı. Düşün tabii bu ortama gelmiş çocukların hayallerinde ne kadar geniş şeyler açılmaya başladı, ufukları değişti, oyun alanları gelişti... Yani anlatılmaz bir şey! O dönemlerde Sevgül, bazı aileler istisna – örneğin ben bir kardeştim o dönem – ama ailelerin dörtte üçü en az 5 en çok 7 veya 9 çocukluydu! Düşün, her mahalleden en az üç tane futbol takımı çıkardı! Saklambaçlar, tutmacalar, değişik oyunlar! Her tarafı bomboş, çocuk kalabalığıyla dolu yeni bir köye taşınınca, beyni de mi gelişir çocukların? Kendimize has oyunlar icat ederdik mesela! Kızılderili köyü kurardık kartonlardan! Kendimize has oyunlar oynardık, özgürdük! Mevziler yoktu! Müthiş bir şey! O günkü koşullarda güzel duygular bunlar! Göçmenköy’deki yaşam da böyle başladı...

Soru: İlkokula nerede gittiydin?
Hüseyin Çakmak: Yarı seneyi Ortaköy’e gittim çünkü Göçmenköy daha yeni yapılırdı. Yarı senenin sonunda Göçmenköy’e başladım ve Göçmenköy’de bitirdim ilkokulu – 6 yıl... Tabii bu süre zarfında 1974 harekatı oldu.

Soru: 10 yaşındaydın...
Hüseyin Çakmak: Evet, 10 yaşındaydım ve tabii o da büyük izler bıraktı benim ve benim kuşağımın üzerinde çünkü çocuktuk daha, henüz ne olduğunu bilmiyorduk... Savaş korkusunu yaşadım ilk kez... Yani o anlatılmaz bir duygudur Sevgül... Aklım keserdi... Yıldırım Bölüğü Göçmenköy’de olduğu için, bu bir... İkincisi harekatta uçaklardan atlayan paraşütler Göçmenköy, Gönyeli ve Ortaköy civarlarına indiği için, Domuzcular Burnu, Kermiya bölgesi, Yunan alayı tarafı, Digomo bölgesinden ateş altında kalmıştı Göçmenköy... Yani bombalar düşerdi, mermiler yağardı falan... İki üç gün evin içerisinde kapalı kaldık... Çok zor günler o günler... Çocuk olduğumuz için de tabii haliyle daha da fazla korku vardı üzerimizde, yani “Rum gelip öldürecek mi? Kim kazanacak savaşı? Kim kaybedecek?” falan...

Soru: Baban gene mücahit miydi?
Hüseyin Çakmak: Hayır, Göçmenköy’e geldikten bir süre sonra sanırım, Belkola’ya girdi – halen de orada çalışıyor... 70 yaşına yanaştı sanırım, gizliyor yaşını ama!... Belkola’da satıcı olarak çalışmaya başladıydı... Tabii o günkü şartlar altında, çok iyi de maaşı vardı – Ramiz Manyera iyi maaşlar veriyordu...

Soru: Avrupalı işveren tam!... Sistemiynan da...
Hüseyin Çakmak: Kısa bir süre sonra ailem kendini toparlamaya başlamıştı. Yeni araba aldı babam, televizyon aldı...

Soru: İlk arabanız neydi?
Hüseyin Çakmak: Arabahmet mahallesindeyken aldıydı babam ilk arabasını gerçi ama zorluk çekmişti ödeyeceği zamana kadar... Mazda Station bir araba, yepizyeni, kasadan çıkma! Beyaz renkti, böyle pikniğe gidişte kullanmak amacıyla çok uygundu. Göçmenköy’e gittikten bir müddet sonra, o arabayı değişti ve o zamanlar moda olan, yeni getirilen Morris Marina 1300 aldı. Şu an çok tek tük var... Kırmızı renkti...

Soru: Herhalde çok sevindiydin!...
Hüseyin Çakmak: Tabii ki sevindiydim! Çünkü yeni araban var! Ve Göçmenköy’de herkesin yok! Gezmelere gideceyik! Hatırlarım o zamanları... Bizim kaldığımız mahallede, Yaman Bey Sokağı mesela... Üç veya dört kişinin arabası vardı – bunların da yaptığı iş belliydi. Biri üslerde çalışırdı, diğerinin kendi dülger atölyesi vardı falan... Yani o günkü şartlarda iyiydi durumları diye alabildiler bu arabaları... 68’in sonları veya 69’un başlarıydı galiba, kapılar yeni yeni açılırdı ve bu arabayla artık köyümüze gitmeye başladıydık. Yumuşama dönemiydi, serbest bıraktıydı Makarios, kapıları açtıydı... En büyük sevinci büyükbabam yaşadıydı, hatırlarım! Malına gidiyor, ekecek, biçecek, onun hayali içerisindeydi... Her haftasonu, Cumartesi veya Pazar gün, uygun olduğu şarta göre artık, çıkıyorduk Lefkoşa’dan, Ledra Palace’tan geçiyorduk gene, o ara yollardan, Ermeni mezarlığının yanından Orunda’ya gidiyorduk. Orunda’dan babamın köyüne gidiyorduk. Gerçi babamın köyü yıkık döküktü artık, herkes kaçmış, evlerin mertekleri falan alınmış... Oraya gidiyorduk, işte suyumuzu dolduruyorduk, çeşme akıyordu yine şarıl şarıl – çeşme de değil, kalın bir su ve bu köyün suyu çok güzeldir Sevgül... Kime sorarsan, istisnasız, tatlı, çok hafif bir suyu olduğunu söyleyecektir sana... Tekrar geri dönüyorduk Orunda’ya, o vakte kadar dedem hazırlanıyordu, bahçesindeki işi bitiriyordu. Onu alıyorduk, oradan Peristerona’ya geçiyorduk, orada birkaç akraba kalmıştı... Peristerona’dan Angolem’e gidiyorduk – büyük dayım orada kalıyordu. Bir iki saat orada... Oradan Astromerit-Lefke üzerinden Zodya’dan geçiyorduk ve uçakalanına uğruyorduk bazen – pastanesi falan vardı... Uçakalanının hemen arkasında büyük bir lunapark vardı, oraya gidiyorduk, beni sevindiriyorlardı orada... Elektrikli trenler filan vardı. Oradan at koşularının olduğu yerden, şimdiki Kermiya kapısından Göçmenköy’e dönüyorduk. Bu ziyaretler her haftasonu devam ediyordu ama Pazar günleri yapıyorduk bu köy turunu... Cumartesileri de aklımda kaldığınca, nerede bir panayır varsa oraya gidiliyordu! Ve benim için de o zaman, o halimle, 8-10 yaşlarında, çok renkliydi! Düşün! Bir İskele Panayırı yapılırdı Türk kesiminde, oraya giderdik, bilmem hangi köyde ne panayırı var, oraya gidiyorduk. Çok iyi biliyordu bizimkiler, nerede ne var, eskiden yaşamları öyle geçiyordu diye... Nerede bir panayır varsa, hade oraya! Hade Menigo Panayırı’na!... Ne bileyim, Limasol’da karnaval yapılır, hade oraya! Baf’ta, Baf’ın bilmem hangi köyünde, Pirgo’da panayır yapılır, hade hürya! Arabanın içi dolar, giderik! Sucuğudur, şusudur, busudur, neysa orada satılan, alınır! Bir değişiklik olurdu, gettolardan sonra! Bir da o zaman benim ailem, “Aman atlayın arabaya da gidelim panayıra da gelelim!” değil! Gidilene kadar en az 4-5 yerde durulurdu Sevgül! Burada kahve içelim mesela – bütün teşkilatları hazırdı... Ha burda hellim ekmeğimizi, çöreğimizi yeylim, ha burda kahveye oturalım kahve içelim falan! Değişik bölgeler, köyler, yerler görme yönünden bana çok büyük avantajı oldu... Göçmenköy’e geri döndüğümüzde, o zaman benim ekran çocuklara, bunları övüne övüne anlatırdım çünkü onlar yaşayamazdı, vasıtaları yoktu falan... Çok güzel günlerdi o günler, bu 1974’e kadar devam etti. 1974’ten sonra Peristerona, Akaça, Orunda ve Alifodez köylerinde yaşayan ve 64’te veya 74’te göçmen olup da Lefkoşa’ya gelmiş kişilere 74 savaşından sonra – 74’ün sonlarıydı galiba – dediler ki “Filan gün Atatürk İlkokulu’nda toplanacaksınız, otobüs konulacak, arabası olan arabasıyla gelecek ve oradan size verilecek olan yeni köyünüze gideceksiniz!”
Gidildi oraya o gün, hatırlıyorum... Ana-baba günü Atatürk İlkokulu’nun avlusu... Köylüler, eski dostlar, ahbaplar... 64’ten 74’e kadar olan süre içerisinde birbirlerini görmeyenlerin ağlama-sızlaması... Bir süre sonra, hep birlikte araçlara binildi, konvoy halinde Lefkoşa’dan çıkıldı, önce yolu bilen biri vardı... Şillura’dan geçildi – yollar hep taştı, asfalt yoktu... Ta Serhatköy’ün girişine kadar asfalt falan yoktu – başka yolu kullanıyordu o zaman Rumlar... Serhatköy geçildi... Her geçilen Rum köyü savaşın izlerini taşıyordu. Bomboş evler, kitaplar, yataklar, şilteler, buzluklar atılı sağda-solda... Hayvan ölüleri... Hatırlıyorum, Güzelyurt yolunda, Yılmazköy’ü çıkarken, bir Rum tankı vardı mesela... Vuruldu savaşta ve o yıllarca kaldı orada. Veya askeri araçlar, havan mermisi kovanları doluydu yollar... Bunları geçe geçe Zümrütköy’e gittik, o zamanki ismiyle Kadakopya’ya gittik. Köy meydanında durdu araçlar, otobüsler. Herkes indi aşağıya... Tut Özker Yaşın’dan, o zamanlar köyün ileri gelenleri de oradaydı. Sonra İskan Bakanlığı’ndan bir yetkili ve o zaman köyde kalan askeri bölüğün komutanı – şimdi de var – , üç-dört kişinin huzurunda, üç bölüme ayrıldı insanlar. Yeni evlenmiş ve evi yeni olanlar... Yaşlılar... Bir de ortayaşlılar diye... Ve evleri de üç bölüme ayırdılar: Yeni evler, kerpiç evler, orta düzeyde olan evler... Ona göre üç ayrı şekilde kura çekildi. Herkes kurada çıkan numarayı alırdı... Örneğin “Fevzi Çakmak, C6 numaralı ev!” Hade biz arabaya atlayıp evi aramaya gittiydik köyün içerisinde. Bulduk yani...

Soru: Nasıl bir evdi?
Hüseyin Çakmak: Yeni bir evdi... Çünkü annemin de Orunda’da yapılan ve henüz üzerine sinmeyen, evlendiği ev yeniydi. Tabii o zamanki şartlarda kerpiçti ama yeni yapılmış bir evdi.

Soru: İçinde bir şey var mıydı?
Hüseyin Çakmak: Evin her tarafı darmadağındı... Ve aklımda kalan çok enteresan bir şey... Bütün odalar darmadağın, dolapların içerisindeki eşyalar, yataklar, şilteler, resmen sağa sola dağılmış vaziyette. Para arıyordu giren çünkü, asker olsun, ondan sonra yerli kişiler olsun... Para arıyorlardı... Bir tek mutfakta şunu hatırlıyorum ben Sevgül: Yuvarlak bir masa, masanın üzerinde beş-altı tabak, magarına... Belli ki öğle yemeğindeydiler... Ve ortada da büyük bir tavuk... Hiç dokunulmadık... O çatallar, pironlar, sanki da sahibini bekler. Magarına-bulli yeyceklerdi öğlen, belli ki haber aldılar ki Türk askeri geliyor, kaçtılar... Bir tek mutfak... Tabaklar mabaklar hep yerde ama o masa hiç dokunulmadık – sanki da mumyalanmış o masa... O tablo bende çok büyük bir iz bıraktı... Bugün bile hatırladık sonra tüylerim diken diken olur... Yani öyle bir vaziyette...

Soru: Belki da ondan sonra magarına-bulli yerken kötüleşin...
Hüseyin Çakmak: Aklıma gelir, gelmez değil tabii... Bizimkiler kısa sürede tabii evin içini derleyip toparlamaya başladı. Sağlam olan eşyaları dolaba istiflediler, fotoğrafları bir kenara koydular – kullanılmayacak olanları attılar, bir çoğu da abdesthane olarak kullanıyordu evleri... İnsan pisliği... Veya hayvan bağlıyorlardı evlerin içine... Bunlardan temizlediler, sildiler süpürdüler... Yaşanır bir hale getirdiler evi...
Küçük kardeşim 2-2.5 yaşlarındaydı, 1972’de doğduydu... Benim için en büyük avantaj, oyuncak cenneti Sevgül! Yani, o ana kadar hayal edemeyeceğim derecede oyuncak! Pilli-pilsiz arabalar, şunlar bunlar! Aklına ne gelirse, bir oda dolusu! Bunlar bizim için büyük bir hazine oldu!

Soru: Demek ki çocuklu bir evdi o...
Hüseyin Çakmak: Çocuklu bir evdi tabii ki... İşte büyükanneme verilen eve, onlar yerleşti. Diğer babaanneme, bütün akrabalara verilen evlere herkes yerleşti ve bir düzen kurulmaya başlandı...

Soru: Göçmenköy’deki evi naptıydınız?
Hüseyin Çakmak: Tutuyorduk Göçmenköy’deki evi... Daha doğrusu biz haftasonları gidip geliyorduk Zümrütköy’e. Cuma gün akşam üzeri gidiyorduk, Pazar gün akşam üzeri geliyorduk. Büyükannem falan kalmıştı orada... Teyzem de evlenmişti, büyükannemin kaldığı ev, teyzeme kalmıştı. Biz Zümrütköy’de o evi almamıza rağmen, haftanın iki gecesi orada kalıyorduk. Neden? Çünkü babam Belkola’da çalışıyordu, benim okulum oradaydı... Bırak benim okulumu, orada da okul açılmıştı ama babam Lefkoşa’da çalışıyordu... Ziraattan da anlamadığı için, bahçe alıp da o işe girmeyi risk olarak görmüştü... Kazandığı maaş da iyiydi... En büyük sorun şuydu: Zümrütköy’de kalsa bile, Belkola’da çalışmaya devam etse, nasıl gidip gelecekti? Yolun dörtte üçü taş! Canın çıkardı gidene kadar! Daha asfalt falan yoktu, yapılmamıştı ve ne olacağın da belli değildi... Çünkü bir müddet sonra anlaşma oldu ve verildi Zümrütköy? Bizimkiler gidip de sürekli eski köylerinde kalma diye bir düşüncede değillerdi çünkü EOKA baskısı, korkusu görmüşlerdi. “İyisi mi biz Göçmenköy’de kalmaya devam edelim” dediler, “bu evi de tutalım... Kaldığımız köyde kalırız...” Ama bir süre sonra İskan Bakanlığı, muhtarlar aracılığıyla bir duyuru yayınladı ve dedi ki “Zümrütköy’de kalıp da başka yerde devlete ait ev tutan varsa, ikisinden birini tercih edecek...” Bizimkiler de Göçmenköy’ü tercih etti, Zümrütköy’deki evi verdiler. Ama beş-altı ay kaldık orada...

Soru: Oyuncakları getirdi miydin?
Hüseyin Çakmak: E tabii, muhakkak, ganimetledim yani, bu bir gerçek! Aldım, getirdim, hala bazıları duruyor... Hatırlıyorum, büyük bir dozer vardı, yani üstüne kaç kilo insanı koysan, gidebilecek şekilde. Aldık getirdik onları ve Göçmenköy’de yaşamaya devam ettik. Gittik sonra Göçmenköy daha da gelişmeye başladı – kulübü açıldı, okulu açıldı, sineması açıldı. Yani büyük bir köy olma yolunda ilerlemeye başladı. Biz de tabii bu köy içerisinde yaşamaya devam ettik, ta ki 1990 yılına kadar, evleninceye kadar yani...
Göçmenköy ve civarı 1974 sonrası değiştiydi... Mesela Gurbet Köy – Güzelyurt’a taşındıydı gurbetler... Barakadan evleri kaldı orada mesela... Ama ondan öncesi, Sabahattin İsmail de Göçmenköy’de kalıyordu sanıyorum – bir açılışta hatırlattı bana... O zamanlar hatırlayacaksın, Finlandiyalılar bu Önder Sanverler’den eski Buz Fabrikası, KTAMS, Sabri’nin otel binaları, orada bir nevi “ateş-kes”i koruyorlardı – İşte bir taraf Kızılbaş, bir taraf Kumsal’dı ya... Belediye anıtından, hatta Tren Yolu dediğimiz yerden, Peyak binalarından gelsin, şimdi KTHY, Asil Nadir’in binalarının olduğu yerden, Ortaköy’ün şimdiki köprüsüne gelinceye kadar, büyük variller vardı... Ve varillerin arkası Yenişehir ve Kızılbaş’tı... Göremezdin yani... Varillerin arka kısmı Neapoli ve Trahona denen bölgelerdi – yaklaşmamıza bile büyüklerimiz müsade etmezdi... Orada o bölgeyi korumakla görevli, Finlandiyalı Barış Gücü askerleri vardı. Ve haftanın bir günü bu askerler, Dikmen’e çöp atarlardı. Üniversitenin olduğu bölge, orası büyük bir çöplüktü... Bir de hapishanenin olduğu yer, tepeye doğru... Büyüklerimizi biz görüyoruz tabii, biz o zaman küçük çocuk, onların peşinden gidiyorduk, aklımız kesmez ama... Beklerlerdi... Ne beklerlerdi? İngiliz’in zibili gelecek mesela! Hürya! Yüzlernan çocuk Sevgül, inanılmaz olaylardır bunlar! O zaman birinin fotoğraf makinesi olsa ve çekse bunları, korkunç belgesel olur! Çöp arabasının peşinde giderlerdi – bir hafta, iki hafta veya üç gün zamanı geçmiş paket keykler, çikolatalar, meyva suları, aklına ne gelirsa! Onlardan alırlar ve büyük bir sevinçle eve gelirlerdi! Biz tabii çok uzağa gidemezdik, küçüktük diye... Harson deterjan fabrikasının oradan seyrederdik biz macerayı! Çöp arabası geçer geçmez, bunlar takılırdı peşlerine!
Bir de gerek Yıldırım Bölüğü’nde yaşayan mücahitler olsun, gerek yine Finlandiyalı askerler, haftanın belirli günlerinde sabah koşusuna çıkarlardı. Bu da bizim için büyük bir olaydı, asker geliyor, alkışlama filan, peşlerinden koşma! Ve ilginçtir, bir ay önce, güneydeki Halk Bankası’nın sergi salonunda, Kıbrıs’ta görev yapmış Finlandiyalı BM askerlerinin o zaman kaldıkları bu dediğim bölgelerdeki yaşamlarını anlatan fotoğraflardan bir sergi açıldı ve bu koşu anında Göçmenköy’den hapishane yoluna doğru BM askerleri koşturuyor, arkalarında da belli ki bir grup Göçmenköylü çocuk, gayet net bir fotoğraf yakaladım orada! Şimdi fotoğrafı alıp göstermek lazım, bu kimdir, bu kimdir diye ama alamadık, çünkü sergi anında, kataloğu da basılmadı...
Bir de şu enteresandı: Şimdiki hapishane yolunu düşün – ki o zaman hep buğday, arpa tarlalarıydı onlar – Yenidüzen’in oradaki trafik ışıklarına kadar, hemen sahanın yanına geçerlerdi bizden büyüklerimiz... 50 veya 60 kişilik grup... Göçmenköy’ün bizden büyükleri... Diyelim ki biz o zaman 8-9 yaşında çocuklardık, onlar 13-14-15 yaşında. Ama araba falan yok daha o zaman yollarda... Geçerlerdi oraya kadar... Bir baskın timi oluştururlardı! Ve bir tepe vardı orada, stadyumun yapıldığı yerdi o tepe. Arpaların içerisinde gizlene gizlene giderlerdi oraya kadar, baskın timi seçerlerdi dört kişi! Dört kişi arpaların içinde böyle tavşan gibi, gözükmeycek şekilde, giderlerdi, Gurbet Köyü’ne kadar yaklaşırlardı! Düşün, gurbetler lamarinalardan yapılma, barakadan evlerde kalırlar... Kalabalık... Bir ikiyüz metre aşağısında köyün, küçük bir vadi gibi bir yer vardı – eşeklerini bağlarlardı oraya, otlasınlar diye... Eşek çalınacak, Göçmenköy’e getirilecek ve bütün Göçmenköy’ün çocukları bu eşekte dolaştırılacak! Bunun keyfini yaşardık, heyecanını yaşardık! Çalma bir zevk! Tutulur mu, tutulmaz mı? Tutulursa, dayak yeycek gurbetten! Hapise gidecek! Çaldıktan sonraki o sevinç! Eşeklerin üzerinde gelirdi kahramanlar, kavboylar Göçmenköy’e! Akşama kadar bir curcuna olurdu çocuklar arasında! “Eşeklere ben bineceyim, yok o bindiydi, fazla bindiydi!” Hade desteban basardı köyü polisle birlikte, eşekleri çaldılar diye! Herkes bir tarafa dağılırdı, yok o aldıydı, yok bu aldıydı! Gurbet şikayetçi, şu bu falan! Yani!...
Veya şimdi Ali Erel’lerin hırdavat deposu olan yer, sinemaydı... Tabii lamarinadan bir yerdi. Arka tarafında ücretsiz sinema seyretmeler, böyle! O da çok enteresan anılardan biridir... Ve o sinema her zaman içimi burkar orada, çürüdü... Ben çağrı yapıyorum Sayın Ali Erel’e burada, eğer o yer onun mülkündeysa, bu Göçmenköy’e, iyi bir tesis kazandırsın! Bir kültür tesisi kazandırsın! Belki bir sinema olabilir, bir konferans salonu olabilir... Bence çok iyi olabilir, şartlar uygunsa...

Soru: Göçmenköy’de başka neler yapardınız?
Hüseyin Çakmak: 10-11 yaşlarına geldiğimizde, tabii biz da büyüklerimizin oynadığı bir takım oyunları, kıyısından köşesinden oynamaya başladık. Neydi bunlar? Saklambaç, lingiri – ki lingiri çok rağbetteydi...

Soru: Çünkü para harcamak gerekmezdi lingiri için...
Hüseyin Çakmak: Parasızdı ve dönem dönemdi bazı oyunlar. Örneğin ilkbaharda uçurgan merağı başlardı... Büyüklerimiz gamışlı uçurgan yapardı, küçükler da markutti dediğimiz tarz, kağıttan... Ama çok yüksek ve uzun mesafelere uçurulurdu bu uçurganlar... Avkıran’dan ve Hüseyin Şişman’dan sağlam ip alınırdı ve mübalağasız söylerim, Domuzcular Burnu’na kadar uçurganların gittiği olurdu bazan... Arkadaşlarımız bazan muziplikler de yapardı. Neydi? Uçurganın guvarisini – ip yani – onu jiletle keserdi bazıları ama öyle usturuplu keserdi ki iç kısmından... Düşün, gamışlı uçurgan, Domuzcular Burnu’na ha yanaştı, ha yanaşıyor, ansızın kopardı ip! Alamazdın da uçurganı çünkü o bölge Rum bölgesine yakındı ve tehlikeliydi. Sonra “yakan top” dediğimiz oyunumuz vardı. Değişik pirili oyunları vardı – “Guççi” derdik, “Gofti” derdik, “Dört delik” derdik, “Üç delik” derdik – çeşitli versiyonları vardı. Onun dışında bir de herkeste olmamasına rağmen, bir çok kişide bisiklet vardı – bisiklet yarışı falan yapılırdı. Bir ayak, plaka, ip atlamayı kız çocuklar oynardı. Bir da o dönem, kız çocuklarla erkek çocukların birlikte oynaması “uygun” karşılanmazdı aileler tarafından – kızılırdı küçüklere, ister erkek olsun, ister kız. Yani o dönem biraz mutaassıp yıllardı.
Ama neydi? Daha samimi ve yardımsever bir yaşam vardı Göçmenköy’de – komşular aile gibiydi, evler de yakın olunca, daha büyük bir yardımlaşma ve samimi bir ortam vardı.
Herkesin arabası olmadığı için Lefkoşa’ya otobüsle gidilir gelinirdi. Göçmenköy, Lefkoşa ve civar köyler içinde en fazla otobüse sahip bir köydü. İşçiler olsun, öğrenciler olsun, otobüsle giderdi... Bazı zaman 20’ye yakın otobüsü olurdu Göçmenköy’ün...

Soru: O dönem kaç kişi yaşardı Göçmenköy’de?
Hüseyin Çakmak: O dönemin nüfusu yanılmıyorsam 5 bine yakındı ve bu nüfusun dörtte üçü çocuklardı...

Soru: Daha çok hangi bölgelerdendi nüfus? Mesela bir miktar Baflı vardı, ben hatırlarım...
Hüseyin Çakmak: Çok azdı Baflı 74 öncesi – büyük getto olduğu için Baf da, Lefkoşa gibi, civar köylerden Baf gettosuna göç olmuştu ama Lefkoşa’ya pek olmamıştı... Kaymaklı bölgesinden göçmenler vardı, Tahtakale bölgesinden vardı...

Soru: 74’ten sonra değişti mi bu yapı?
Hüseyin Çakmak: 74’ten sonra bir miktar insan ayrıldı oradan. Örneğin Kaymaklı kurtuldu, Kızılbaş’ta evi olanlar – ki istisnaydı – veya Girne’de, Yorgoz’da evi olan, göçmen gelip yerleşen insanlar dönmeye başladı kendi evlerine. Dörtte üçü döndü kendi evine. Bunların yerine Baf, Limasol ve Larnaka bölgesinden genellikle yaşlı insanlar geldi. Çok gençler gelmedi, onlar Rumlar’ın bıraktığı mallara gitmeyi uygun gördüler.

Soru: Onlar demek ki mal alamayanlardı... “İşini uyduramayanlar”dı!...
Hüseyin Çakmak: Evet... Bir de şu vardı: bizim yaşadığımız sorunu diğer insanlar da yaşadı. Neydi bu? Adama dedi ki “Sana Mağusa’da Rum evi verecem, Rum bahçesi...” E adam malını mülkünü bıraktı güneyde, geldi, hiç itimat eder mi, “Ya ondan sonra tekrar göçmenlik yaşarsam? En iyisi Göçmenköy’e gidip orada yaşamak” gibi düşünenler vardı.

Soru: Bir de Zurnacı Enver Dayısı var Göçmenköy’ün...
Hüseyin Çakmak: Evet, 74 sonrası gelenlerdendi. Dali bölgesinden göçmendir. Esas mesleği kasaplıktır Enver Dayı’nın... Ama bir dönem zurnacılık da yapardı... Genellikle sünnetlerde falan çalardı sanırım, sürekli değil... Enver Dayı çok iyi Rumca bilir, ana dili gibi... Zaten o bölgenin insanı öyle... Kendinin aktardığı, kara dizlik giyerdi, bir Rum gibi giyinirdi ve köy panayırlarına giderdi... Herhalde bekarlık yaşantısındaydı bu... Bir de çok iyi fırın ustasıdır Enver Dayı – kebap konulan ya da ekmek fırını yapma ustasıdır... Üzerine bir rakip görmedim. Çocukluğumda çok gördüm kendisini Göçmenköy’de fırın yaparken... Titizlikle ve sabırla örer taşları ama yaptığı o iş de kolay kolay yıkılmaz, işin ustasıdır...
Bekarlık dönemlerinde, panayırlara gider ve fırına kebap koyup satardı. Babamın anlattığına göre Alifodez’de de her yıl Temmuz ayının 13’ünde bir panayır olurdu... Oraya giderdi Enver Dayı, kebabını koyar, satardı. İçkiyi de çok severdi, biraz da dalgayı alırdı. Alifodez tepenin üzeri – dağ yamaçlarına çıkardı... Kutlu Adalı’nın kitabında da belirttiği gibi çok büyük kayalar vardı tepelerde ve köy için tehlike arzederdi. İngiliz Valisi bile gidip inceleme yaptı yerinde... Babamın anlattığına göre Enver Dayı içer ve çıkarmış tepelere, cirilermiş o kayaları panayırın üstüne! Babam “O panayırcılar her biri bir tarafa dağılırdı! Yapma be Enver falan derlerdi!” diye anlatır! Muzip bir adamdı – çok iyi bir insan, çok şakacı, herkes tarafından sevilen bir kişi...
O dönemler 1980’li yılların başına kadar, gerek Göçmenköy olsun, gerek diğer bölgelerde, herkeste televizyon da yoktu evlerde. Sayılıydı televizyonu olan aileler... Bir tanesi de benim ailemdi televizyonu olan. Bizim mahallede üç kişinin televizyonu vardı, siyah-beyaz tabii o zamanlar. Weber marka, Alman malı, Çerkez’den almıştı babam – Arabahmet mahallesindeyken aldığımız bir televizyondu – 83 yılına kadar o televizyon bize hizmet etti, hiç bozulmadan! O dönemlerde önemli olaydı televizyon. Gerçi tek kanaldı o günlerde, RIK gösterirdi sadece. Ve RIK haftada bir Cuma günleri, Türkçe bir film koyardı. Nuh’un zamanından kalma bir Türkçe film ha! Çok yeni da değil! Dedim ya Göçmenköy’de konu-komşunun yaşamları samimi ve yardımsever... Cuma akşamı, Türkçe film başlamazdan yarım saat evvel herkes üçe bölünürdü mahallede – çünkü mahallede diyelim ki üç kişinin televizyonu var... Örneğin 20 kişi Güzer hanıma, 20 kişi Adilanıma, 20 kişi Şifanıma televizyon seyretmeye gidecek! Herkes sandalyesini alır, televizyon kapının içerisine çıkartılır, sırması uzatılır, sinema gibi her gelen sandalyesini dizer, yolun içine sarkardı – araba yok, otobüs yok zaten gece... Ve filmi izlemeye başlardı herkes. Tabii film aşk filmi olduğu için duygusaldı, gocagarıların, insanların ağlaması, sümük çekmeleri falan! Kışta eve kapanırlardı, sigara dumanından durulmazdı evde ama yazda daha da görülmeye değerdi! İşte ağlaya sızlaya Türkçe film seyredilirdi. Mesela geçmiş zaman unuttum – galiba Duriyaba’ydı, her filmin sonunda “Canını ciğerini yesin galleş adam!” derdi, “naptı ne etti, hayır ettirmedi insanları!” derdi, “gavışıklı bitmedi gene film!” derdi. Ama bu lafı her hafta söylerdi çünkü Türk filmlerinin sonu gelmezdi!
O dönem ailelerin bir eğlence yeri de Akar Gazinosu’ydu – şimdilerde bir tek havuzu kaldı orada, üniversite var orada ve efgalipto ağaçları kaldı... Lefkoşalılar genellikle Cumartesi-Pazar akın ederlerdi oraya çünkü galiba büfesi de her gün çalışmazdı – asker çalıştırırdı... Ana-baba günü olurdu orası – bir küçük hayvanat bahçesi vardı orada, bir de insanların oturup dondurma falan yiyip içebilecekleri bir yerdi, müzik çalardı... Salıncaklar vardı... Biz Göçmenköylü gençlerin akşam üstü rammi yaptığımız yerlerden biriydi, böyle grup olarak... Bir de Göçmenköylülerin bu özelliği hala bitmedi! Yani içmeye olsun, gezmeye olsun, hep beraber gidilirdi! Şimdi tabii araba sahibi oldu insanlar, biraz bozuldu ama gene da yayan bir yere gidileceğinde, 30 kişi, 40 kişi – sanki da davar geçer mahalleden! Yüksek sesle de konuşur Göçmenköylüler çok! Akar Gazino’ya 50 kişi birden gider, salıncaklara biner, kırar, hade asker kızardı!
Sonra kuş lastiği harbi yaparlardı – mahalleler arası kuş lastiği harbi vardı! Ondan sonra anlaşırlar, Ortaköylülere harp açarlardı! Tezek harbı yaparlardı, dereden dereye falan! Böyle şeyler olurdu...
Daha sonra tabii, biraz yaşımız tutmaya başlayınca, spora merak sardık biz, her Göçmenköylü genç gibi... Dediğim gibi, her mahalleden 2-3 takım çıkardı, çünkü kalabalık aileler... Bir ana takımı vardı Göçmenköy’ün o zaman mesela... Bu Hasan Kurt’lar, Bardak’lar, Hasan Tozduman, birinci ligte oynamış Göçmenköylüler...

Soru: Hastürer da oynar mıydı?
Hüseyin Çakmak: Bilmiyorum, sormadım bunu hocaya ama İbrahim Özsoy ve kardeşleri oynardı... İbrahim Özsoy, Mehmet Özsoy, Hüseyin Özsoy, bu üç kardeş, 68-70 yıllarında Göçmenköy takımının nüvesini oluştururlardı. Sonraları Kıvanç Özsoy da oynardı. Mesela Hasan Beşok hocamız vardı... Herkes oynadı tabii ki ama aklımda kalan bunlar... Ben genç takımdaydım çünkü yaşım küçüktü A takımında oynamak için. Ama gene da mesela diyelim ki büyüklerin oynayacağı maçta, 10 dakika, 15 dakika, ben de A takımında oynadım. Ama genellikle B takımında oynadım Göçmenköy’ün, çünkü fırsat kalmazdı zaten herkes aynı hafta bir takımda oynasın. Zaten A takımı 30 kişiydi, onlardan hangisini koyacaktı ki!... Çok zor...
Bir kulüp sevgisi vardı o zamanlar, kulübe gitme alışkanlığı vardı insanlardı – bir ihtiyaçtı Sevgül çünkü bilardosu vardı, langırt dediğimiz topçuklar vardı, elektronik aletler yeni yeni gelmeye başlamıştı... Ama o da ayrı bir kültürdü – kulüpte oynanan kağıt oyunları olsun, spor karşılaşmaları olsun, kum atsan yere düşmezdi – o kadar bir kalabalık olurdu. Özellikle Göçmenköy Kulübü çok isim yaptıydı, dombulası olsun, yapılan bazı karşılaşmalar olsun... Lefkoşa’nın diğer köylerinden özellikle 74 sonrası bir çok köyden insan gelir ve o kültürün içine girip kaynaşmak isterdi. Tabii şimdilerde bozuldu – kulübe, kahveye giden kalmadı... Artık araba merağı var, televizyon merağı var, bet ofisler var...
Bir de sinema kültürü vardı...

Soru: O ne zaman açıldıydı?
Hüseyin Çakmak: Göçmenköy’deki sinemanın açılış tarihini tam bilmiyorum ama ilk sinema yoktu Göçmenköy’de... Fakat 1974’ten sonra insanlarda sinemaya daha çok rağbet başladı. Harekat bitti, güney-kuzey diye ayrıldı Kıbrıs, insanlar toplandı artık... Savaş vardı, çatışma çıktıydı kaygılarından herkes arındı ve yeni yeni eğlenceler aramaya başladı...
Ve özellikle geçmişte Göçmenköy’den otobüs kalkacak Şahin Sineması’na, Halk Sineması’na, Taksim Sineması’na gelecek insanlar, böyle bir şey yoktu – arabası olan aileler gelirdi. Ama eski Ford Garajı denilen yerdeki Şahin Sineması olduydu – Şahin Sineması yıkılıp da Vakıflar Pasajı yapılınca oraya ve sinema yapıldı, rahmetlik Sinemacı İsmet, çok güzel bir uygulama başlattıydı. Naptı? 74 sonrası bu dediğim, 77 veya 78’li yılların başı... Köy otobüsleriyle gidip hanlarda konuştu ve dedi ki “Her hafta ben size basılmış bildiri vereceğim, siz bunları köyünüzde belli başlı yerlere dağıtın... Yolcu taşıyın bana... Yolcu başına ben size otobüs kirası artı şu kadar da prim vereceğim her getirdiğiniz vatandaş için...” Ve böyle bir uygulama başlattı.

Soru: Tam işletmeciydi adam yani!
Hüseyin Çakmak: Tam işletmeci! Özellikle Lefkoşa ve varoş köylerine yaptı bu uygulamayı ama Göçmenköy’den öyle büyük ilgi ve talep oldu ki, her Cuma ve Cumartesi günleri, özellikle Cumartesi günleri üç veya beş tane otobüs giderdi Göçmenköy’den sinemaya... Otobüs boru çala çala geçerdi, artık anladıydı herkes ki bu otobüs sinemaya gidecekler içindir – otobüs diyelim ki gece sekizde boruya basa basa çıkardı Ahmet Dayı’nın kahveden, bütün mahalleleri dolaşırdı, insanlar binerdi içine, bumbar gibi doluşurlardı! Sinemaya gidilirdi! Bu normal bir filmse yani aşk filmi veya Ferdi Tayfur’sa, Orhan Gencebay’sa, üç-beş otobüstü... Ama Hababam Sınıfı veya Kemal Sunal oldu mu, altı ve yukarısı otobüs olurdu! O kadar bir izdiham olurdu! Oraya gidilirdi! O sinemada birlikte film izlemenin zevki yaşanırdı! Dombula çekilişinde bir alem olurdu zaten, bir bağırtı, bir çığırtı! Ve tekrar geri gelinirdi Göçmenköy’e... Tabii ilk zamanlar bizimkilerin arabası vardı diye hafta arası da giderdi bizimkiler sinemaya. Ama ben o curcunayı yaşamak isterdim diye Cumartesi-Pazar gitmek isterdim! Bizimkiler de gitmezdi çünkü çok kalabalık olurdu – bazı zamanlar çok şamatacı insanlar da gelirdi, sarhoşlar da gelirdi, iti kopuğu gelirdi ve rahatsız olurdu ailem... Sonunda ailenin göynünü eder, otobüsle giderdim... Ve ondan sonra, bu yoğun talebi görünce bazı kişiler, şimdi Ali Erel’in kereste deposu olan yere bir sinema yaptılar. Lamarinadan, tahtalardan, bazı yerlere de beton kolonlar döküldü, perde yapıldı. Tabii çok derme-çatma bir yerdi... Yaz oldu mu, önünü açardı – üstünü açmazdı, önünü açardı, perdeyi görürdük... Kış oldu mu lamarina çekerdi ve bir perde çekerdi, o şekilde götürürdü. 20 tane soba içeride, gene kızdırmaz! O da artık ne kadar müşteri çekersa! Göçmenköy’de sinema böyle kuruldu...
Bir de eskiden Göçmenköy’de yapılan düğünler görülmeye değerdi... Herkes nikahını önceden gider, Nikah Dairesi’nde kıyardı... Ama töreni ister Göçmenköy’de kulüpte yapsın, ister Mücahitler Sitesi’nde – zaten başka yer yoktu – muhakkak düğün bittikten sonra, Göçmenköy’de yeme içme olurdu. Ve o gün hangi evde düğün olacaksa, bir gün öncesinden bir çalışma başlardı – konu-komşu, en yakın komşular yardımcı olurdu. Kimisi patatesleri soyardı, kimisi köfteyi hazırlardı – kimisi fırın makarnasını hazır ederdi bir gün önceden... Kimisi içkilerle ilgilenirdi... Sandalyeler gelirdi... Bu Topaloğulları’nın babası var, rahmetlik Hasan Topaloğulları’ydı galiba – sandalye kiralardı Kızılbaş bölgesinde. Yüklü kamyonlar gelir, sandalye indirirlerdi... Biz da çocuklar, gençler, tabii yardım ederdik, evin bir yerine istif edilirdi sandalyeler... Düğünün bitmesine yakın masalar kurulurdu, konyaklar konurdu masaların üzerine... Yollar kapatılırdı mesela! İnsanlar da anlayışlıydı... Arabalar biraz artmaya başladıydı ama o gün, o mahallede düğün varsaydı, herkes illa da “Ben evimin önüne parkedecem” diye bir şey yoktu, şimdiki gibi! Oraya yakın bir yere parkederdi - o yol kapalıydı... 300-400 tane mesela insan, sandalyeler, masalar... Mehmedaliler Topluluğu gelirdi – muhakkak Mehmedaliler Topluluğu gelecekti böyle gecede. Salona gelmeyenler, gelir orada tebrik ederdi. Salona gidip de yemeğe katılmak isteyenler de gelirdi... Bir alem, bir curcuna, bir yeme, bir içme! Doyum olmazdı bunları izlemeye! Ama saat 12 dedi mi, herşey biterdi. “Yok ben 2’ye gadar yeycem içecem” yoktu... Bu anlayış vardı insanlarda! “Ben 12’ye kadar rahatsızlık verebilirim insanlara...” 12’de herşey biterdi, insanlar yavaş yavaş çekip gitmeye başlardı, sarhoşsa sarhoş evine götürülürdü, sandalyeler toplanır, şamata gürültü biterdi.

Soru: Bunlar da kaybettiğimiz değerler...
Hüseyin Çakmak: Evet... Mehmedaliler Topluluğu çalardı – o dönemler Ahmet Becerikli ayrıldıydı gruptan ama esktra para verirsan, gelir şarkı söylerdi mesela! Ve ona takılmalar, “Hade Amedim guzzum!” bilmem şudur budur! Becerikli’nin onlara sataşması falan! Görülmeye değerdi! Ben bir kez ömrümde, bir düğünde gördüydüm Ahmet Nadide’yi... Dediler ki “Ahmet Nadide çıkıp oynaycak!”
“Nasıl oynaycak?” dedim, “Kadın kılığına girecek işte!” dediler. İnanamadık biz tabii... Yoktu kadın dansöz o zamanlar daha... Baktık ansızın def çalarken Ahmet Dayı kayboldu, girdi o düğün yapılan evin içine, bir yer ayırdılar kendine – 18’lik pulya gibi bir kız olarak çıktı! O zamanlar da daha gençti tabii – kız gibi çıktı, süslü, ruju falan tamam... Ve usta bir dansöze taş çıkarırcasına göbek attı orada – insanları eğlendirdi... Bu da ayrı bir kültürdü ama zaman içinde kaybolup gitti...

Soru: İlkokuldan sonra ne yaptıydın?
Hüseyin Çakmak: Şehit Hüseyin Ruso Ortaokulu’na gittim... Ama uzun süre devam edemedik – çeşitli problemlerle karşılaştık... Neydi bunlar? Örneğin ulaşım sorunu vardı... Örneğin ben Bayraktar’a yazılmadım, otobüslerin gittiği yere de, bir grup arkadaşla birlikte Ruso’ya yazıldım. Otobüsler o zaman belli bir sayının üzerinde öğrenci yoksa, oraya gitmezdi. Zor gelirdi bize, vasıtamız da yoktu... Biraz da asiydik! Laf dinlemezdik falan! Düşün çıkacan Göçmenköy’den bisikletnan, yağmurun çamurun içinde ve tekrar dönecen... Yağmurdur çamurdur, yok! Bu yüzden devam edemedim ve bıraktım... Bir süre sonra askere gittim, askerlik çağım geldiydi... Askerliğimi Lefke’de, Gemikonağı’nda, Ksero’da yaptım iki yıl... İlk başlarda biraz zorlandık tabii çünkü haksızlığa, eşitsizliğe karşı içimizde her zaman bir isyan vardı... Ama ondan sonra arkadaşlar birbirimizi tanımaya başlayınca, bir düzen kurduk, herkes birbirini tanıdı, herkes birbirine moral verirdi... Bizim dönemde de her türlü olumsuz yanlarına rağmen, askerlik yaptığım bölükte bugün toplumda pek çok tanımış, renkli kişiler vardı. Mesela milletvekili Mustafa Arabacıoğlu, DP Başkanı Serdar Denktaş, CTP milletvekili Mehmet Ceylanlı, BDH eski milletvekili Mehmet Emin Karagil, Halil Çavlan, işadamı Alpay Kasaboğulları, kuyumcu Mehmet Yaygın, karikatürist Necmi Astam, Arasta’dan Mustafa Cengiz, avukat Abdurrahman Şeref, Ali Tekman... Şimdi İsviçre’de yaşayan göz doktoru Soyer Gözmen... Daha pek çok isim var...

Soru: Askerdeyken düşünür müydün çıkınca ne yapacan diye?
Hüseyin Çakmak: Hayır, aklımda bir şey yoktu...

Soru: Karikatüre nasıl merak saldıydın?
Hüseyin Çakmak: 10 yaşlarında tanıştım karikatürle... Babam arada sırada eve Akbaba dergisi alırdı, son zamanlarıydı bu derginin. Malum o dönem her gençte olduğu gibi, çizgi roman merağı vardı bizde... Teksas, Tommiks, Kaan, Tarkan... Bunları takip ederdik... 12 yaşlarımda “Çizgi roman nasıl yapılır? Nasıl çizer bu insanlar?” diye düşünüp de merak ettiğimi hatırlarım, kalemle bir çalışmam olduğunu hatırlarım... Sağda solda Akbaba dergilerini görür, merak ederdim, nasıl çizilir bunlar, garip resimler, gerçeğe de yakın değil – çizgi romanlardan farklı... Patates burunlu insanlar falan! Bir müddet sonra 70’li yılların ortalarında, Göçmenköy’de bir arkadaşım vardı, Gürcan Hasan... İlkokulun son sınıfında onunla birlikte Gırgır dergisini keşfettik. Babası Kaleci Hasan bu dergiyi alırdı. Nedir, dedik, herkes alır, güler... Garip geldi bize, nasıl yaparlar – iki arkadaş biz kalem kağıt alıp başladık çizmeye ama beceremeyik! Bir müddet sonra Oğuz Aral “Sınıfın en gırgırcıları” diye bir köşe başlattı amatör çizerlere yönelik. Çizerdin, karikatür gönderirdin ve beğenilirse esprin, yayınlansın yayınlanmasın, sana o günkü koşullarda çok yüksek bir telif öderdi... Aklımda kaldığınca 30 TL galiba – 30 TL da o zaman bir maaşa yakındı... Hayli yüksek bir paraydı... İlkokulun son yıllarında gönderdik biz birkaç karikatür. Yayınlanmadı ama espri beğenilse de, hevesini kırmak istemezdi Oğuz Aral... Birgün postacı bir kağıt getirdi adresime, gittik postaneye, bir zarf... Havale de değil, o zaman daha yoktu havale... Uzun bir zarf, imzaladık biz. Orada bana “Aç bakalım” dediler. Açtım, bir deste para! Liralık galiba! Ben şok oldum, “Nedir?” diye sorarlar bana! İnanamadım da! Paranın büyüklüğü de sersem etti bizi! Bir de mektup vardı içinde, okundu ve anlaşıldı ki telif parasıdır. “Tamam” dediler, aldık biz koyduk parayı cebimize – cebimiz şiş! Arkadaşla birlikte, garip duygularla sarhoş olduk!

Soru: Annene babana bir şey söyledi miydin?
Hüseyin Çakmak: Gidince eve söyledik ama onlar hemen “Napacan sen bu gadar parayı? Çarçur edecen!” dediler. O zamanlar bu elektronik oyun salonları açıldıydı, Atari salonları... Orada yeyceyik biz parayı çünkü! Okula gittik, herkese ısmarlamaya başladık çünkü mültimilyoner olduk, harca harca bitmez para! Beynim döndüydü, sersem olduydum yahu! Ama çok sevindiydim çünkü ciddiye alınma vardır orada, yaptığın bir üretimin karşılığıdır... Böyle olunca daha da heveslendik... Sürekli üretmeye başladık, Gırgır tarzı falan... Bu, uzun bir süre gitmedi, belli bir süre sonra kestim çizmeyi. Ama askerliğin son günlerinde artık herkesi olduğu gibi beni de bir düşünce aldı: çıkınca ne iş yapacağız falan gibisinden. O günlerde Kıbrıs Postası çıkmaya başladıydı... Kasım 82 galiba... Hergün bir gazete alırdım ben, kendimi bildim bileli bir de arşiv merağım var, biriktirirdim... Orada M.Kayra imzalı bir kişinin karikatür çizdiğini farkettim – ama benim çizdiğim tarzdan farklı... Gırgır’daki tarz değil bu – hiç yazı yok, tamamen çizgi ve çizgilerle anlatılır bir şey... Bunu yorumlamaya çalışırdım ama ilk biraz zor gelirdi bana... O karikatürleri görünce, ben bu tarzda bir şey yapamaz mıyım falan diye yazısız bir şeyler çizmeye başladım ama çok amatörceydi çünkü bilmiyordum özünü yazısız karikatürün.

Simgelerle yansıtılacağını henüz çözmemiştim ama epey karikatür çizmeye başladım, taslak çizmeye başladım. Bir süre sonra, bir gün gazeteden, M. Kayra’nın Mevlevi Tekke önünde ip üzerinde bir karikatür sergisi açacağını öğrendim ve yeni karikatürlerini sergileyeceği, “Cızzgıcıklar” karikatür albümünü imzalayacağı da belirtiliyordu. Gittim oraya, izledim sergiyi... Orada bıyıklı, saçlı bir kişi oturuyordu, “Herhalde Musa Kayra budur” diye düşündüm. Sergiyi izledim, bir albüm aldım. Bana albümünü imzalarken Musa Kayra, ona “Ben de karikatür çizerim” dedim. “Öyle mi?” dedi. Adımı falan sordu, söyledim “Ama pek gazetelerde yayımlanmış değil, biriktiriyorum” dedim. O gün tanıştık yani... Memnun oldu çok, “Getir göreyim, olumlu-olumsuz eleştiriler söyleyeyim sana ki yetişesin” dedi. Ertesi gün ben büyük bir heyecanla karikatürlerimi alıp gittim. Musa Kayra alıp inceledi, beğendi de bir çoğunu ama tavsiyelerde de bulundu: “Şunu şöyle yap, şununla çiz, bununla çiz” falan gibisinden. Ben o hevesle daha da fazla üretmeye başladım...
Bu arada ben iş bulup çalışmaya başlamıştım. Osman Mısırlı’da çalışıyorum, Lefkoşa’da Selimiye Camisi’nin yanında bir hırdavat dükkanı vardı, orada banka işlerini yapıyordum, sırf boş kalmayayım diye... Ama aklım da karikatürle yaşamımı kazanmada, nasıl olacak falan diye... Bu arada askerlik öncesinde CTP’ye yönelik olarak başlayan sempatizanlığım, askerlik süresince yüksek öğrenim görüp de bizimle birlikte askerlik yapan bazı sol görüşlü insanlarla sohbetlerle hafif hafif, biraz ısınmaya başlamıştı... Ve Yenidüzen gazetesiyle tanışmıştım. Ben askerdim fakat eve her hafta bir Yenidüzen gazetesi alınıyordu benim için, izine geldiğimde onları yekün olarak okurdum... Orada da başka bir imza – her hafta karikatürlerini zevkle izlemek için sabırsızlandığım Serhan Gazioğlu vardı... O detaylı, haftalık karikatürleri falan... Ki onun yazılıydı o dönem çizdiği karikatürler. Bunlarla ilgilenmeye başladık ve tabii işte kafamı kurcalamaya başladı, ne iş yapalım, karikatürcü nasıl olunur, karikatürcü olarak hayatımı nasıl kazanabilirim? Çünkü yaptığım o işten memnun değildim, açmıyordu beni...
O zaman köyün CTP ileri gelenlerinden birisiyle konuştum ve ona “Yenidüzen gazetesine karikatür versem yayınlamazlar mı?” dedim. O da “Bir görüşeyim ve sana bildiririm” dedi. Birkaç gün sonra, “Görüştüm, Zeki Erkut gazetenin sorumlusudur, seninle görüşmek ister” dedi. Büyük bir heyecan duydum... O zaman Yenidüzen gazetesi haftalık çıkıyordu, Polis Sokak’taydı, gittik... O gün sen vardın, Hasan Erçakıca vardı... Zeki Erkut içeride yoktu – Sanayi Holding’te de çalışıyordu ve özveriyle yapıyordu bu işi. Birkaç kere gittim, Zeki Erkut’u bulana kadar... efendice; cana yakın; abi şefkatiyle karşıladı beni; memnun oldu... “Bizim çizerimiz var, haftada bir çiziyor Serhan ama ben üretime saygılıyım... Sana iç sayfalar için olanak sağlayalım – konu uygunsa ön sayfalar için de olabilir. Sana konu verelim, sen gel her hafta ve çiz nasıl istersen... Biz bunları uygun gelirse yayınlarız...” dedi. Böyle oldu... Hemen üretmeye başladım... Beş-atlı tane hem... Her konuyu çizebilirdim o zamanlar – bekardık, başka sorunlar yoktu, yaşamın içerisine girmemiştik, herhangi bir aile geçindirme sorunu falan yoktu... Bir günde 5-6 karikatür çizerdim, bir haftada epey karikatür koltuğumun altında, giderdim... Ve hiç unutmam, 25 Ekim veya Kasım 1983’te ilk karikatürüm yayımlandı YENİDÜZEN’de... O zamanlar Pile kapalı ve yasak bölge – iki toplum yaşardı orada ama... KTFD Bakanlar Kurulu bir karar aldıydı – daha KKTC ilan edilmediydi – “Pile köyü yurtdışı sayılacak” diye bir karar almıştı... Ben de bu kararı yazdım, “Gazeteler” dedim... Kuleyi yaptım... Bir uçak havada geliyor, pilot da “Sayın yolcular” diyor, “lütfen kemerinizi bağlayın, Pile havaalanına inişe geçiyoruz!” Böyle küçük bir karikatür, yayımlandı. Sevinçten havalara uçtuk, beş da gazete aldık esktra o gün! Böyle başladı profesyonelce çizmem... Artık her hafta 2-3 karikatürüm yayımlanmaya başladı...

Soru: 1983 Kasımı’nda günlüğe geçtiydi Yenidüzen...
Hüseyin Çakmak: Her hafta bir iki karikatürüm yayımlanmaya başladıydı – kimi zaman önde, kimi zaman iç sayfalarda... Ve bir müddet sonra, Zeki’nin yerine Hasan Erçakıca gazetenin yazı işlerine ağırlık vermeye başlamıştı. Ama o dönemlerde başlamıştı bu sıkıntılar... Ona dedim ki “Ne olacak? Bu kadar zaman çiziyoruz, işe de ihtiyacımız var...” “Tamam” dedi, “alalım... En azından asgari ücreti verelim sana ama bu arada tabii ufak tefek muhabirlik de yapacaksın...” “Tamam” dedik, kabul ettik, ayrıldık Mısırlı’dan, gazeteye geldik... Orada profesyonelce çalışmaya başladık. O dönem 1983 sonuydu – sen vardın, ben vardım, Erçakıca vardı profesyonel... Sonra Derviş Dervişoğulları da vardı fotoğrafçı olarak... Sonra günlüğe geçtik, daha da yoğunlaşmaya başladık, her gün çizmeye başladım... 1985 yılı başına kadar bu böyle devam etti. Gazetede hepimizin yaşadığı gibi, ben de bir takım sorunlar yaşamaya başlamıştım... Gazeteden ayrılmazdan evvel kişisel bir sergi açtım, Mevlevi Tekke önünde, açık hava sergisiydi, panoların üzerindeydi karikatürler. Zeki Erkut bir yazı yazmıştı bu sergi için, o da benim için büyük bir motivasyon oldu, diğer gazetelerde hiçbir şey çıkmamıştı, CTP’lilere karşı acayip bir tepki vardı, bir kin vardı basında. Sonra gazete ve partide yaşanan bir takım sorunlar nedeniyle ben ayrılmayı düşündüm. Sorun neydi? Daha önce Zeki Erkut biraz elini ayağını çekmişti – orada bir grup insan gazete çıkarmaya çalışır, zamanla yarışır, binbir sıkıntı içinde, aldığı maaş yeterli değil... Güzel bir üretim çıkarıyoruz ortaya. Ama partiden biri gelir, diyelim ki örgüt sekreteri, “Şu şöyle olsun, bu böyle olsun, sen şunu yap” der... Her gelen herkese bir şeyler söylemeye başladı! Bu da bizim hevesimizi kırıyordu. “Şu karikatürü şöyle çizseydin nasıl olurdu? Yok şuna çarpma, sen bu yazıyı böyle yaz” gibi sıkıntılar. Bundan çok sıkılmıştım ve başka bir gazetede çalışmayı düşündüm. İlk aklıma tabii, mensubu olduğumuz görüşe yakın ne olabilir gibisinden, Söz gazetesi geldi – ayrılmıştım Yenidüzen gazetesinden... “Söz gazetesine ne gitmen, Arif Hoca’yla da görüşesin?” dedi bir arkadaş bana... Bilmeyiz biz, yeni tabii basında... Tarif ettiler bana, gittim. Yenicami Kulübü’nün arkasındaydı ve o dönemde Söz gazetesinin son demleriydi – onlar da bir problem yaşamıştı hissedarlar veya yazarlar arasında. Gittim ben, büyük bir matbaaydı. Oradaki matbaacıyı buldum, “Arif Hoca’yı görmek isterim ben” dedim. Tabii Arif Hoca’yı tanımazdım, yazılarını, resimlerini görmenin dışında, şahsen bir tanışıklığım yoktu... Arif Hoca yoktu, “Gelecek” dediler. Çıktık dışarı, beklemeye başladık. Tabii tanımayık Arif Hoca’yı... Gelip giren insanlar da olur orada... “Arif Hoca mısınız?” derik gelip girene... Ne hayal ettim ben? Bir gazetenin genel yayın yönetmeni, işte gatlı gravatlı bir adam! İyi giyinmiş şu bu! Sonra baktım, karşıda motorun üstünde biri gelir – heybeli bir motor, adamın başında hasır bir şapka. Kot bir takım elbise giyer. Durdu gazetenin önünde, “Amca sen burda çalışın?” dedim. “Evet” dedi, “neydi?” “Yahu” dedim, “Arif Hoca’yı ararık ama bulamayıyoruk bir türlü!” “Gel” dedi. Takıldık peşine gittik. Girdik oturduk odaya, “Buyur” dedi, “Arif Hoca benim!” Ben tabii şok oldum – çok mütevazi bir insan Arif Hoca... Tanıttım kendimi, anlattık kendine, iş varsa Söz’de çalışmak istediğimi söyledim. “Var ihtiyaç ama gazetenin en zor günlerinde geldin” dedi bana. “Bunları düzeltirsak, memnuniyetle çalışalım” dedi. Arif Hoca’yla da böyle tanıştık... Bir müddet sonra Mehmet Torun, eski Bozkurt gazetesine ortak olduydu – ve bir teklif geldi bana... Birlikte askerlik yaptığımız Abdurrahman Şeref, böyle bir projenin olduğunu, birlikte çalışmak istediklerini söyledi. “Benim görüşümü bilirsiniz” dedim. “Tamam,” dedi... Hem muhabir ararlardı, hem karikatürcü... Orada başladık. İşte yeni atılım yapmışlardı, off-set’e yeni geçmişlerdi, gazeteyi canlandırmak isterlerdi. Malum Kıbrıs Postası’nın zorlamasıyla... Çünkü Kıbrıs Postası’nın çıkışıyla çok düşmüştü diğer gazetelerin tirajları... Kıbrıs Postası büyük boy ve renkli olarak yayımlanıyordu – son model teknoloji, sarsmıştı bütün gazeteleri.

Soru: Bozkurt’ta ne kadar çalıştın?
Hüseyin Çakmak: Bozkurt’ta bir yıla yakın çalıştım... Ama gazete beklenen tirajı bulamadı çünkü aşamadı kendisini – bir taraf olmadığı için böyle oldu... Her siyasi partinin bir gazetesi vardı o dönem ve bağımsız gazeteler de ne kadar bağımsız olsa da, bir partiyi desteklemek zorundaydı ki okuyucu bulsun. Bozkurt buna girmek istemedi, tarafsız olmak istedi ama maalesef olamadı... Bir süre sonra kapatmak durumunda kaldı. Biz yeniden işsiz kaldık ama Yenidüzen günlüğe geçince, personele ihtiyacı olmuştu. Tekrar teklif geldi bana, tekrar Yenidüzen’de başladım 85’in sonlarından 87’ye kadar hem karikatürcü, hem de sayfa tasarımcısı olarak... O zaman bilgisayar yoktu, elde yapılıyordu sayfalar... Mumlu kağıtlarla çalışıyorduk, elektronik daktilodan çıkıyordu yazılar dizilmiş, çift sütun, tek sütun... Bunları kesip mumla yapışıtırıyorduk... Çizgileri Rapido’yla atıyorduk... Bir karanlık oda aşaması vardı işin – orada filmini çekiyorduk, rötuşluyorduk ve baskıya teslim ediyorduk. Hem güzel, hem de zor dönemi tabii gazeteciliğin. Sonra yine partiden kaynaklanan bazı sorunlar yüzünden ayrılmak durumunda kaldım çünkü hem maaşlarda bir düzeltme olmuyordu, hem de tüm üst düzey parti yetkilileri gazeteci kesildiydi, önüne gelen vaaz veriyordu... Hepimizin yaşadığı şeyler bunlar: senin, benim, diğer çalışanların yaşadığı sorunlar, sıkıntılar...
Bu arada Ortam gazetesi günlük çıkmaya başlamıştı... Kemal Aktunç “Bizde çalışır mısın karikatürcü ve sayfa tasarımcısı olarak?” dedi. Ortam’da çalışmaya başladım... Günlük karikatürler çiziyordum, sayfa tasarımı yapıyordum. Tabii onlar biraz daha ileriydi Yenidüzen’den – çalışma koşulları bakımından... Üç tane sayfa tasarımcısı vardı – biri Aziz Ener’di, biri Ergün Emiroğulları, biri de ben... Bir gün çalışıyorduk, iki gün dünleniyorduk. Çok daha cazip gelmişti bana bu koşul... Daha sonra Ahmet Okan aramıza katıldı, Ahmet Karaman falan... Yeni yeni meslektaşlarla tanışmaya başladık, dostluklar ilerledi... Kutlu Adalı da orada yazıyordu... 89 yılının sonuna kadar Ortam’da çalıştım... O zamanlar Türkiye’nin Babıali denen semti gibi gazeteler hep bir caddedeydi Lefkoşa’da... Halkın Sesi, Bozkurt, Ortam... Az ileride Yenidüzen gazetesi falan... Teknoloji geliştik sonra gazetelerin bir takım cihazlara ihtiyacı oldu ve taşınmaya başladılar şehir dışına. Önce Yenidüzen gazetesi ayrıldı oradan, sonra Ortam gazetesi Muharrem Apartmanı’na geçti... Bir daire kiraladık orada, cihazlar gelişti... Bilgisayarlar hafif hafif piyasaya çıkmaya başlamıştı. 89’un sonuna kadar orada çalıştım ama Ortam gazetesinde de partiden kaynaklanan Halk-Der’ciler, İsmail Bozkurtçular, Mustafa Akıncılar grubu gibi bir iç sürtüşme yaşanıyordu ve her üç ayda bir hem krize giriyorduk, hem de yönetim değişiyordu. Kemal Aktunç’la başladım mesela Ortam gazetesine, genel yayın yönetmeniydi... Sonra kurultayda yönetim değişti, Ali Volkan geldi... Ali Volkan’dan sonra Durduran kazandı kurultayı, rahmetlik Erbil Refik- Hürrem Tulga ekibi geldi... Bir müddet sonra İsmail Bozkurt gitti, Hasan Kahvecioğlu geldi! Şener Levent geldi falan... Yani 5-6 yönetim birden değişti! Bu dönemde tamamıyle yazısız karikatüre yöneldim... Bu konuda çeşitli kitaplar sipariş ettim yurtdışından, yazısız karikatürlere yönelik... Kendi kendimi geliştirdim, dünya karikatürünü yakından takip edebilmek için uluslararası festivallere katıldık... Karikatürcü örgütlerle temas kurduk, Kıbrıs Türk Karikatürcüler Derneği’ni kurduk falan... Kendi kendimi geliştirdim ve evrensel karikatüre yöneldim. 89’da Ortam gazetesinden bir anlaşmazlık nedeniyle ayrılmak durumunda kaldım... O günlerde Bozkurt gazetesi yeniden Asil Nadir’in sahipliğinde yayınlanmaya başlıyordu. Doğan Harman’la karşılaştık yolda, o tarihlerde – bir görev almamı istedi gazetede, Yazı İşleri Müdürü falan gibi bir teklifte bulundu. Ben daha Ortam gazetesindeydim... Sıcak bakmadım – belli bir yere geldik, bir isim yaptık falan dediydim. Ama iş böyle olunca, bizim de nikah-evlilik telaşı gelip başladı, hayatın gerçek yüzüyle karşılaşmaya başladık. Ve bu arada Bozkurt yayınlanmaya başlamıştı, gidip tekrar kendim iş istedim. Kabul etti Doğan Harman. İlk kez sadece karikatür çizerek hayatımı kazanmaya başladım – iyi de maaş alıyorduk. Ama ne yazık ki uzun ömürlü olmadı, bir yıl sonra o gazete de battı. Geçici bir süre teknik personel olarak Halkın Sesi’nde çalıştım. Bu arada biliyorsun, Bozkurt’ta olduğumuz dönem, muhalif arkadaşlarımızın bir çoğu, gerek sana, gerek bana karşı bir tür kin gütmeye başlamıştı, Asil Nadir’in gazetelerinde çalışanlara karşı... “Satılmışlar, dönekler” diyordular... Halbuki biz emeğimizi satıyorduk, görüşümüzü değil. Ve bizi o gazetelere gitmemizi zorlayan gene aynı kesimler olmuştu... Şimdi olduğu gibi herkes solcu, herkes devrimci, en zor zamanda ortada olmayan insanlar, en kolay zamanda bir numaralı kahraman kesiliyorlar. O zaman da bize safra atıyorlardı ama bir müddet sonra kendileri Asil Nadir’in çalışanı oldular, o da ayrı konu tabii...
Sonra Kıbrıs Postası’na geçtim – benim bir deyimim vardır, “Nere gitsek batırırık!” diye!... UBP’ye girsek, batacak yani! Kıbrıs Postası’na gittik ama Kıbrıs Postası da son günlerini yaşıyordu. Şener Levent ayrılmıştı, kadro dağılmıştı... Bir iki yıl sonra o da battı... Bu sefer Yenidüzen’den teklif aldım – zaten eşim orada çalışmaya başlamıştı dizgi servisinde. .Ve 1995’de Yenidüzen’e girdim – bu kez karikatürcü olarak değil çünkü bu yolla, karikatürcülükle, muhabirlikle bu memlekette uzun süreli meslek yaşamım olamayacağını kavradım bir yerde... Çünkü gazete ilk krize girdiğinde ilk durdurulan muhabirler ve karikatürcülerdir... Ama teknik personel kesinlikle durdurulmaz çünkü bu gazetenin çıkması gerekir. İçi boş olsa da çıkar yani... O yöne doğru uzmanlaşmaya başladım, teknik personel, sayfa tasarımı falan... Çünkü evlenmiştik, ev kirası ödüyorduk, ailemizi geçindirmek durumundaydık.. 1995’ten 1999’a kadar Yenidüzen’de çalıştım – bir süre sonra bana “Niye sayfa yapmıyorsun? Niye karikatür çizmiyorsun?” Üzerimdeki yükü atlattık sonra, bunlara ağırlık verdim. En son görsel yayın yönetmeni olarak görev yapıyordum... Ama olmadı, anlaşamadık ve ayrılmak durumunda kaldım... Ama bir yerde o günkü şartlarda göreve gelen, hem matbaanın, hem gazetenin başına getirilen partinin ilgili kişisi, öyle bir teklifte bulunmuştu bana ki “Ya git, ya durduracağız” gibisinden... Oradan ayrılmak durumunda kaldım... Bir süre Kıbrıslı’da çalıştım karikatürcü olarak ama görüş ayrılığı nedeniyle anlaşamadık, zıt görüşler taşıyorduk gazete yönetimiyle. Oradan da ayrıldım... 1999 yılı sonundan bugüne dek işsizim... Afrika gazetesinde yazı yazıyorum ama full-time değilim, part-time da değilim. Parça başı para alıyorum – malum Afrika gazetesinin de durumu belli. Sağda solda zaman zaman mesleğimle ilgili kitap yayınlıyoruz falan, bunlarla geçimimi sağlamaya, ailemi geçindirmeye çalışıyorum ama çok zor. Sigortam yatmıyor, ihtiyat sandığım yatmıyor yıllardır... Kendi ailem bana büyük oranda katkı sağlamaktadır... Geçinmeye çalışıyoruz ama çok zor. Benimle birlikte birkaç sanatçı arkadaşımız daha vardır bu sorunu yaşayan...

Soru: Gappellari nereden çıktı? Nasıl oluştuydu kafanda?
Hüseyin Çakmak: Gappellari Fuat Dayı’nın ilk nüveleri Yenidüzen gazetesinde atıldı ama Gappellari Fuat Dayı olarak değil... O zamanlar her ne kadar da yazısız karikatür yayınlasam bile Yenidüzen’de, güncel konulu karikatürleri yazıyla da tamamlamak gerekiyordu bazı zaman ve Türkçe kullanıyorduk. Bir süre sonra kendi kendime “Neden halkın sokakta konuştuğu dili ben karikatürümde yansıtmıyorum?” dedim. Çünkü Kıbrıs Türkçesi mizah özellikleri olan bir dildir aslında. Çok hoş, kulağa sevecen gelen, bu tarz bir dildir... Birkaç deneme yaptım ve herkes çok hoşlandı, kendi konuştuğu dili görünce... Böyle başladım.
Daha sonraki yıllarda, yine Yenidüzen gazetesinde haftada bir çizgi bant şeklinde bir tip yarattım – her hafta değişiyordu bu tip ama halktan biriydi... Kıbrıs ağzıyla konuşuyordu... Böyle başladı benim Kıbrıs Türkçesi’yle yazmaya yönelmem...
Sonra 2001 yılıydı sanırım – Şener Levent, Harun Denizkan, Ali Osman falan casusluk yaptıkları iddiasıyla tutuklanınca ben gene o dönemlerde işsizdim tabii. İşte Yenidüzen’den parça parça aldığım kıdem tazminatıyla idare etmeye çalışıyordum. Şener’leri ve arkadaşlarını tutukladılar, hapse attılar falan... Tutuklandıkları zaman önce şunu sanmıştım: casusluk yaptıklarına kesinlikle bir inancım yoktu ama ben sanmıştım ki gittiler ve askeri bölge olan bir yerden fotoğraf çektiler bir haber yapmak için ve bunu vesile ettiler... Çünkü daha önce yaşanmıştı bir kısım olaylar bu türden, “Geliyorum ha!” dedirten şeyler... Londra’da bir fotoğrafçı arkadaşımız vardı, onu tutuklamışlardı – daha önce Bülent Fevzioğlu’nun kardeşini tutuklamışlardı... Böyle bir şey sanmıştım – işin boyutunun bu kadar büyük olacağını düşünmemiştim. Oysa çok önceden tasarlanmış ve ısıtılmıştı olay...
Sonradan mahkum edip yıllarca hapiste tutarak yargılama gibi bir düşünceleri olduğunu öğrenince, çok öfkelendim, çok canım sıkıldı ve ilk günü veya ikinci günüydü... Bir karikatür çizmiştim – geçici bir süre Mehmet Levent yönetiyordu gazeteyi, gidip ona verdim. “Hoca, karikatür çizmek istiyorum, var mı yerin?” dedim. Çok sevinmişti Mehmet Levent! O günkü hareketlerini anlatmam mümkün değil... “Yahu Çakmak, insanlar kaçıyor! Senin böyle bir teklif yapman, bize büyük moral getirdi! Tabii ki, seve seve, çiz, ne istersen!” demişti. Bir iki gün gene bu ağız, karikatür çizdim. Sonra bunları yazıya dökersem nasıl olur diye düşündüm... “Gappellari Fuat Dayı şeklinde yazarsam?” Kısa bir öykü yazdım ilk gün... Ertesi gün telefonlar susmadı! Herkes arıyor! Gazeteden arıyorlar falan! “Aman devam ettir!” şeklinde... İlk ben dalga geçerler sanmıştım çünkü bunca zaman Yenidüzen’de çıkardı karikatürle birlikte, bu kadar yoğun ilgi yoktu... “Birileri galiba benimle dalga geçer” falan diye düşündüm... Ama değil! Sokakta kiminle karşılaşsam, yazıyı benim yazdığımı öğrenen kişiler, büyük bir heyecan içerisinde falan! Bu şekilde başladı ve bugüne kadar geldi...

Soru: Kitabını çıkardın...
Hüseyin Çakmak: Bir kitap çıkardım, senin kitapların gördüğü ilgi kadar ilgi gördü...

Soru: O tipler...
Hüseyin Çakmak: Bir çoğu yaşamış, beni etkileyen kişilerdir... Arabahmet’ten, Göçmenköy’den... Bu tiplerdir ama bazıların ismini yazmıyorum çünkü her insan da hoş bakmıyor “Hah! Yazdın beni gazeteye, herkes da dalga geçer!” diyebilenler çıkabiliyor. İsim değişiyor ama birçok macera birebir yaşadığım veya kulaktan, başkasından duyduğum, gerçek hayattan alınmış öykülerdir veya diyaloglardır. Çünkü Göçmenköy, Kıbrıs’ın dört bir tarafından gelen insanların oluşturduğu bir yerleşim yeri olduktan sonra, o günkü çocukluk, delikanlılık, hatta şimdiki zamanda bile benim bugün yazdığım “Gappellari Fuat Dayı”ya müthiş bir malzeme oluşturdu çünkü farklı ağızlar vardı orada – Larnaka ağzı vardı, Elye ağzı vardı, Kaymaklı, her çeşit! Baf ağzı vardı, Lefkoşa ağzı vardı! Bunlardan derlenerek bir dil oluşturmaya çalışıyorum. Tabii doğrudur demiyorum çünkü yanlış kelimeler var bunun da sebebi tabii alfabenin olmaması... Demirtaş Ceyhun der ki “Bir dilin dil olabilmesi için, o dilin alfabesi olması lazım” – doğrusu, yanlışı hangisidir? Bunu varsın dilbilimciler oturup araştırsın...

Soru: Pek çok uluslararası aldın bu arada ve bir tür “tescil” edilmiş oldu ki “evrensel” bir karikatür çiziyon... Bunlardan ne tür bir mutluluk duyardın?
Hüseyin Çakmak: Bu dediğin çerçevede benim için büyük bir mutluluk ve onurdur – yani bu işi başardığımın bir ispatıdır...Büyük bir gururdur benim için... Tabii ödül benim için bir ölçü değildir...

Soru: Bir tür dayanışmadır bu ödüller...
Hüseyin Çakmak: Tabii, dayanışma ve teşviktir – tanınmasıdır işimizin... Büyük bir motivasyon veriyor insana ama hiçbir zaman Kıbrıs dışında bir takım meslektaşlarım gibi “oldu” havasına girmedim – bir ödül alıyor adam, popüler bir ödüldür ve “oldu” havasına giriyor. Ben bunlara girmedim – hiçbir zaman da şu ödülleri aldım diye aferin pohpoh ben oldum havasına girmedim. Şimdi bile, her geçen gün ben kendimi yeniliyorum ve henüz daha yaptığım karikatürün stilinin oturmadığını söylüyorum. Sanat sürekli devingenlik ister – her alanda böyledir. Sürekli kendini yenileyeceksin, değişikliğe uğrayacaksın – kesinlikle “oldum” havası içinde değilim ama beni onore ettiği için, motive ettiği için büyük bir başarıdır diyorum...

Soru: Bir de senin değişmeyen karakteristiğin, her dönem, koşullar ne olursa olsun, Kıbrıslı Rumlar’la veya bölünmüş adamızın öteki tarafında yaşayanlarla ısrarla ve inatla ilişki kurmaya çalışman, onlarla birlikte sergiler yapmaya çalışman ve bunların yasaklanması oldu... Uğradığın baskılar, telefonlarımızın dinlenmesi, mektuplarımızın açılması, davalar falan... Takipler... Peşimizde insanlar, ülkücüler onlar bunlar... Birazcık da bunlardan bahsedebilir miyiz?
Hüseyin Çakmak: Şimdi tabii biliyorsun, bu toplumda bu işin sıkıntılarını çeken sayılı insanlardan birileriyiz. Gerçekten çok sıkıntı çektik... Ailemiz de cephe aldı bize, işsiz bırakıldık... Halen öyleyim... Yalnız bırakıldık, telefonlarımız dinlendi, mahkemelere verildik, çok zordur... Bunları her insan yaşayamaz, kaldıramaz... Ya kalp olur, ya kanser olur...

Soru: Veya tavrını değiştirir ve gider “efendilerin” elini öper!...
Hüseyin Çakmak: Evet... Emeğini satarak değil görüşünü satarak yaşamaya yönelir... Ama ben kesinlikle bu yöne meyillenmedim, kesinlikle... Her türlü sıkıntıya rağmen... Tabii çaresiz kaldığım bir takım yerlerde... Bu ülkede yaşıyorsun, gidecek başka bir yerin yok... Şimdi bu ülkenin kimliğini almam diyemen... Yani önüne öyle zorluk çıkarırlar ki... Ama bence bunlar bir değişim değildir, inandığın görüşler, idealler doğrultusunda...

Soru: Niçin ısrarla ve inatla yapıyordun bunları?
Hüseyin Çakmak: Bir yaşam ve bir ideolojidir bu... Bir etik duruştur bu... Mesela sözler verirsin sürekli ama verdiğin sözleri yapmıyorsun – veya toplumun en önünde yürüyen bir sanatçısın, bir gazetecisin ama yaptığın bir takım şeyler, yaşamında yaptığın bazı tavırlar nedeniyle, sana “aferim” denmez... “Bak yahu adama! Dürüst politikacı! İlerici politikacı! İlerici gazeteci geçinir ama hırsızlık da elinde, her türlü yalançılık dolançılığın içinde var” diye toplum tarafından iyi gözle bakılmaz...

Soru: Kıbrıs’ın bölünmüşlüğüne her dönem ısrarla ve inatla karşı çıktın... Neydi yani yüreğini bu kadar yaralayan?
Hüseyin Çakmak: Bir idealimiz vardı çünkü – sosyalizme inanmıştık... Kıbrıs’ta sosyalizm her iki kesimde de güçlenecek ve sosyalist bir düzen kurulacak... İnsanlar savaşsız-sömürüsüz, barış içinde, kardeşlik içerisinde yaşayacak. Budur benim ideallerim... Ve bölünmüş adamı, acılar çekmiş insanları yeniden yakınlaştıracak, bölünmüş adamı birleştirecek, herkesin evine, yaşadığı yere döneceği bir ülke yaratmak için mücadele ettim. Gerek bir siyasi parti çatısı altında, gerekse sanatımla, bunlar için çalıştım... Yerelde bu böyle ama genelde de savaşsız-sömürüsüz bir dünya için mücadele ettim...

Soru: Karikatürlerinde de var bu zaten... Yerelle evrensel birleşiyor...
Hüseyin Çakmak: Tabii ki... Yani neden insanlar açlık çeksin? Neden insanlar savaşlarda ölsün? Neden insanlar sokaklarda kalsın? Neden çocuklar öksüz kalsın? Niye insanlar barış içerisinde yaşamasın? Mutlu, gelecek sorunu olmadan, geçim sıkıntısı olmadan niye yaşamasın insanlar? Üç beş sermayedarın çıkarı ve kendi keselerini doldurması için niye insanlar savaşlarda öldürülsün? Aç kalsın... Bugün ülkemizde veya dünyanın çeşitli ülkelerinde yaşayan çeşitli insanların yaşadığı refah gibi değildir dünyanın her bir tarafı. Yani “Benim param vardır, arabam vardır, lüks evim vardır, her türlü imkana sahibim, yaşıyorum” – öyle değildir. Afrika’da bugün açlıktan insanlar ölüyor... Dünyanın bir çok ülkesinde henüz çocukluğunu yaşamayan çocuklar köle olarak çalıştırılıyor, fuhuşa yönlendiriliyor. Anlamsız savaşlar yüzünden, petrol çıkarları yüzünden ülkeler işgal ediliyor. Neden bunlar olsun? Bunları ortadan kaldırabilmek için sanatımla, görüşümle, duruşumla bir şeyler yapmaya, bir katkı sağlamaya çalışıyorum...
Evet bütün ideallerimiz, umutlarımız, beklentilerimiz ve mücadelemiz bunun içindir... Bedeli neysa ödemeye razıyım... Ödedim ve bundan sonra da ödemeye razıyım çünkü yani baskı altında bir köle olarak yaşamaktansa, bir takım yaşanan çirkinliklere sessiz kalıp ortak olmaktansa, silik bir insan olarak yaşamaktansa, bu bedelleri ödeyerek, yokluk içerisinde, sefalet içerisinde yaşamak bence daha onurludur. Başım diktir ve daha da insancıldır... Daha da etiktir... Bu yüzden...

copyleft (c) 2001-05 hamamboculeri.org