Yeraltı Notları, 10 Şubat 2004

Sevgül Uludağ

 

Saklı tarihimizin izinde...(*)

Saklı tarihimizin izinde

Saklı tarihimizin izinde...(*)

 

45 tane yaz, 45 tane kış gördüm... 45 ilkbahara tanık oldum, 45 sonbahar hüzünlendirdi beni... İlkokulda, ortaokul ve lisede okutulan kitapların hiçbirinde saklanmış, gizlenmiş tarihimizi öğrenemedim. Ancak mezun olduktan, gazeteci olduktan, sorgulamaya başladıktan sonra bizlerden, Kıbrıslılardan, yani Kıbrıslıtürklerden, Kıbrıslırumlardan, farklı etnik, politik, sosyal, ekonomik ve sınıfsal kökenlerden gelen Kıbrıslılardan gizlenmiş, saklanmış tarihimizin izlerine rastlamaya başladım...

Arif Hasan Tahsin’in, bir sözlü tarih projesinde anlattıkları başımı döndürdü: aslında yazmıştı bunları ama kimi zaman sözcükler gelir, sizi bulur, yüreğinize oturur: Dillirga’da bir kültürü, çocukluğunda kalmış, artık “tarih” olmuş ama her zaman gözlerden, kulaklardan gizlenmiş bir “tarihi” anlatıyordu... Dillirga’da İngiliz döneminde “Müslüman mı”, “Ortodoks mu” olduğunu seçmeye zorlanmış olan Kıbrıslıları anlatıyordu... Bu yüzden aileler arasında başgösteren kırgınlıkları, küskünlükleri... Bölgede halkın “ne seninle ne sensiz” modlarını... Yalnızca Pazar günleri Rumlar’ın kilise sonrası kahvehanede Türkler’den uzak durup fısıldaşmalarını... Ama haftanın altı günü yiyip içip sövüşmelerini, dövüşmelerini, sevişmelerini... Bunları anlatıyordu Arif Hoca, ne kuzeyde ne güneyde hiçbir tarih kitabına girmemiş saklı tarihimizi...

Sözlü tarih projesinde konuştuğum insanlar (ki bu projeyi www.ikme.org adresinde okuyabilirsiniz) hayretler içinde bırakıyordu beni: iki toplumun “çatışması”, aslında 21 Aralık 1963’te başlamamıştı! Ondan çok öncelerine gidiyordu olaylar – özellikle kadınların anlattıkları önemliydi... Kadınlar! Hiçbir tarih kitabında yaşadıkları, deneyimleri dikkate alınmayanlar!

Kıbrıslıtürk ve Kıbrıslırum kadınlar komşuydu – eskiden komşuluk ilişkileri bir başkaydı... Herşeyi paylaşırdınız: pişirdiğiniz yemeğin kokusunun komşu eve kadar ulaştığını bilirdiniz, bu yüzden bir tabacık da olsa komşunuza gönderirdiniz, milliyetine bakmazdınız, saçının rengine, giysisinin eskiliğine ya da yeniliğine, arabası olup olmadığına, şimdiki gibi hangi model olduğuna, parası olup olmadığına bakmazdınız... Ev almazdınız, komşu alırdınız o geçmişte kalmış dönemlerde... Türk ya da Rum değildiniz, Fatma’ydınız, Andrula’ydınız, Ayşe’ydiniz, Marulla’ydınız... Komşuysaydınız eğer, o zaman acıları da paylaşırdınız, mutlulukları da... Hastalıkları ve iyilikleri... Düğün hazırlıklarını, nikahları ve cenazeleri... Paskaları ve bayramları... Çocukların bir o evde, bir bu evde koşuşturmasına birlikte güler ya da birlikte kızardınız... Gizlice örerdiniz hayat denen halıyı aynı tezgahta – motifler farklıydı belki ama aynı halı deseninde tüm motifler yer alabilirdi... Kadınların yaşamı örgütleme deneyimleri ortaktı; bir hamilelik, bir doğum, bir hastalık, bir düğün... Uzaklardan gelip evinizde konaklamak isteyen bir akraba için gereken bir yorganı isteyebilirdiniz, tıpkı sizin de komşunuza azıcık kahve, biraz zeytinyağı ya da pirinci ödünç vermeniz gibi...

Belki o zaman ilişkiler daha “insancıl”dı – “ticaret”, “çıkar”, sözümona “zamansızlık” bu kadar damgasını vurmamıştı bu topraklara... Bu yüzden kadınlar birlikte ayıklardı böğrülceyi ve mulihiyayı... Köy yerlerinde, bir Kıbrıslıtürk kadın hastalandığında, evine bir Kıbrıslırum kadın bakardı ya da bir Kıbrıslıtürk ebe doğurturdu köy yerlerinde Kıbrıslırum kadınları...

Sözlü tarih projesinde konuştuğum kadınlar pek çok kere şöyle diyordu:

“Komşu Rum kadınlar bizi uyarmıştı, Aralık 63’ten çok önceydi! Evlerinde başka köylerden EOKA’cılar toplanmışlar, planlar yapmışlar! Bu yüzden gizlice uyarıyorlardı bizi, çoluğunuzu çocuğunuzu alıp kaçın diye! Biz de öyle yaptık!”

Ya da daha ilginci, hiçbir çatışma çıkmayan köylerde “teşkilat” emirleriyle köylerin boşaltılmasını anlatanlardı! Veya İngiliz askerlerin çatışmayı körüklemek için neler yaptığını anlatanlar! İngiliz askeri olarak istihdam edilen bazı Kıbrıslıtürklerin geceleri İngiliz çavuşlarla bir cipe binerek Rum okullarına kırmızı boyayla “TAKSİM”, Türk okullarına lacivert boyayla “ENOSİS” yazmaları ve bunun için para almaları! Ertesi gün kopan paparalar!...

Nereden başlamalı? Saklı tarihimizin labirentine nereden dalmalı? Neleri ortaya çıkarmalı? Günlük bir gazeteyi aşan, aslında ortak bir ülke kuracaksak, her iki tarafta da eğitim bakanlıklarına düşen ortak vizyona dayalı esaslı projeler olsa da bunlar, yine de yüreğimin sesini dinleyip biryerlerden başlamak istedim: iğneyle kuyu kazmak gibi olsa da, biryerlerden başlamak, gizlenmiş tarih kalıntılarını günışığına çıkarmak... Her zaman yaptığım gibi, insan portreleri aracılığıyla, alışılagelmiş olanın dışında duranları, sesi “mainstream” yani “merkezi” medyada fazlaca duyulmayanları gündeme getirmek istedim...

Kıbrıs’ın kuzeyinde pek az bilinen güneyde verilmiş “Kıbrıslılık” mücadelesinin öncülerinden, Yeni Kıbrıs Derneği kurucularından Josef Bayada’yla konuştum... Derviş Ali Kavazoğlu’nun yakın arkadaşı gazeteci Andreas Kannavuros’un anılarını dinledim... Bizlerden gizlenmiş Kıbrıslıermenilerin serüvenlerini Vartan Malyan’dan öğrenmeye çalıştım... Bir başka çarpıcı örnek, babası Kıbrıslırum, annesi Kıbrıslıtürk olan Hrisantos Çurullis’in anlattıklarıydı: kimlik bunalımları yaşayan ama sonuçta bunu aşmayı ve kendini olması gerektiği gibi, yalnızca bir Kıbrıslı olarak hisseden Hrisantos’un öyküsü...

Bu bir başlangıç: eminim arkası mutlaka gelecek, şu veya bu şekilde!...

 

 

 

***  “Kıbrıslılık” için mücadele eden Cus Bayada, çocukluğunu, gençlik anılarını anlatıyor:

 

“Kıbrıslıtürklerin varlığı nedeniyle Kıbrıs’ta TAKSİM olmayacak”

 

Bayada adı, Kıbrıs’ta barış hareketine damgasını vurmuş durumda... Bunun nedeni Josef ya da dostlarının ona seslendiği şekliyle “Cus” Bayada’nın Kıbrıslılık bayrağını 1974 sonrası yükseltmesi, Kıbrıs’ın güneyindeki olumsuz atmosfere karşın Kıbrıslılık kavramını yerleştirmek için mücadeleden çekinmemesi, Yeni Kıbrıs Derneği’ni kurması ve bir döneme bu şekilde damgasını vurması...

Bayada’nın annesi Kıbrıslırum, babası Kıbrıslılatin... Ama o Kıbrıslılatin’lerle ilgili herhangi bir konuda pek konuşmak istemiyor... Bayada’yla ilgili olarak söylenebilecek bir diğer ilginç nokta da, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ilk Cumhurbaşkanı Makarios’un ailesiyle yakınlığı... Çünkü eşi Kleopatra, Makarios ailesinden geliyor...

Ama tüm bunlar da onu tarif etmekte belki de yetersiz: Kıbrıslılık ve barış mücadelesinin her döneminde Kıbrıslıtürklerin görüşlerini ve çıkarlarını da düşünmüş, makalelerle, bildirilerle, etkinliklerle bunları yansıtmaya çalışmış. Belki de onun kim olduğunu ve neler yaptığını anlatmak yerine, sözü bizzat ona bırakmak, kendi sözlü tarihini kendisinin anlatmasına izin vermek gerek...

Josef ya da “Cus” Bayada, 1937 yılında Maraş’ta doğmuş... Burada büyümüş... Onunla röportajımız şöyle:

 

SORU: Çocukluğunuz nasıl geçmişti? Büyük bir aile miydiniz?

BAYADA: Tipik bir burjuva ailesiydik, o dönemde beş kişilik bir aile... O dönemde kentlerde insanlar üç çocuk sahibi oluyordu. Babam o dönemde “Cable and Wireless”in direktörüydü, bu daha sonra CYTA’ya dönüştü, yani Telefon Dairesi’ne... Annem bir evhanımıydı... Küçük yaşta evlenmişti. Babam Lefkoşalı’ydı... Cable and Wireless’in Şube Müdürü olunca Mağusa’ya yerleşmişti, annemle tanışmıştı ve evlenmeye karar vermişlerdi. Babamın adı John’du, annemin adı Marulla’ydı... Tüm burjuva aileler gibi o dönem balayılarını Girne’de geçirmek istemişlerdi, Dome Otel’de... Çünkü Kıbrıs’ın her yerinde burjuva aileleri böyle yapıyordu. Ben ilk çocuklarıydım, bir erkek, bir de kızkardeşim var. Erkek kardeşim Lefkoşa’da, kızkardeşim Limasol’da yaşıyor.

 

SORU: O dönemde Maraş’tan aklınızda ne kaldı? Nasıl bir yerdi?

BAYADA: Maraş’ın o dönem nüfusu 16 bin kadardı. O dönem yaşam dar bir alanda gibi geçiyordu...

 

SORU: Bundan kastınız ne?

BAYADA: Yaşamın hala böyle olduğuna inanıyorum Kıbrıs’ta... Bundan kastım şu: yaşamımızda küçük şeylerin önemi vardır. İyi yiyecek... Yasalara uymaya çalışıyoruz, herşeyi olduğu gibi kabul ediyoruz, tartışmalı durumlara girmemeye çalışıyoruz... Büyük konularda bir fikrimiz yok, örneğin eşcinsellik konuları açıldığında gidip saklanmak istiyoruz, bunları duymak istemiyoruz... Elimizi yakmak istemiyoruz tartışmalı konularda! Çok dikkatli olmaya çalışıyoruz... Tüm seçeneklerimizi açık bırakmaya çalışıyoruz, ne olacağınızı bilemezsiniz çünkü! Yani o dönem böyleydi, hatta daha da dar bir alana hapsedilmişti yaşam! Ben Lefkoşa’ya arada bir geliyordum, burada yaşayan bir halam vardı, amcam Faneromeni Kilisesi’nde papazdı... Yılda iki kez Mağusa’dan trene binip Lefkoşa’ya gelmek bizler için önemli bir olaydı, bunu hatırlıyorum! Tren yolculuğunu iple çekiyorduk ama yalnızca bu yolculuğu değil, “glistarga” denen tatlıyı da yiyebiliyorduk, bunu satın alabiliyorduk... Bu şekerli peksemet... Çünkü o dönem bunu Mağusa’da bulamıyorduk... Bazı çiçekleri de Mağusa’da bulamıyorduk, tren istasyonunda buluyorduk bunları ve satın alabiliyorduk.

 

SORU: Basit şeyler yani...

BAYADA: Evet... Deniz kenarında yaşamımıza rağmen, annem-babam Haziran ayına kadar denize girmemize izin vermiyordu, soğuk alacağımızı düşünüyorlardı aksi halde! Yani tutucuydular! Babam Katolik’ti, annem Rum Ortodoks’tu...

 

SORU: Katolik derken aslında babanız Kıbrıslılatin’di...

BAYADA: Evet... Kıbrıslılatin’di... Lefkoşa’da doğmuştu, İngiliz Okulu’na gitmişti. Annem Rum Ortodoks’tu.. Babam inancına çok bağlıydı oysa annem ve onun ailesi o kadar da “dinci” değillerdi.

 

SORU: Yani “dini gerekleri” yerine getirmiyorlardı...

BAYADA: Evet... Dayılarımdan biri de ateistti.. Ben daha çok anneme çekmiştim, babam da bunu anladığında üzülmüştü.

 

SORU: Her iki kiliseye de gider miydiniz?

BAYADA: Evet, hem Katolik, hem Ortodoks kilisesine giderdim. Rum Ortodoks kilisesine sabahları giderdim, orada işim bitince de Katolik kilisesine giderdim, çünkü babamı da memnun etmem gerekirdi! Komik olan, her iki kiliseye de gide gele, ben de inançsız olup çıkıverdim! Babam bunu öğrenince, parasını boşa harcadığını söyledi... Üniversiteyi bitirip geldiğimde böyle demişti!

 

SORU: Hangi okula gitmiştiniz?

BAYADA: Mağusa Rum Cimnasiyosu’nu bitirmiştim. Sonra Yunanistan’a giderek, burada üniversiteyi bitirdim... Ekonomi okudum. Sonra Almanya’ya, Hamburg’a gittim ve burada uluslararası ticaret okudum.

 

SORU: Ekonomiyi nasıl seçmiştiniz? Bu ilgi alanınızda mıydı yoksa aileden birilerinden mi etkilenmiştiniz?

BAYADA: Bu iyi bir soru, tamamıyla tesadüftü. Üniversiteyi bitirdiğimden bu yana ekonomiyle ilgili tek bir kitap bile okumadım! Çünkü ilgi alanım başka yerlerdeydi, antropoloji, mimari, müzik, sosyoloji  gibi alanlarda... Atina’da yaşayan bir teyzem vardı, normalden erken mezun olmuştum, henüz 17 yaşındaydım. Teyzem, Atina’da yalnız kalabilmek için çok genç olduğumu düşünüyordu. Atina’ya gittim, benden dört yaş büyük kuzenim ekonomi okumuştu Atina’da, ben de ekonomi okudum. Sonra Almanya’ya gittim. O dönemlerde Almanya’da okuyan Kıbrıslı pek yoktu.

 

SORU: Almanya sizde ne tür duygular uyandırmıştı? Hatırlıyor musunuz?

BAYADA: İlk düşkırıklığımı aslında Atina’da yaşamıştım. Sanırım her iki tarafta da bu böyle, bizleri yetiştirirken, “anavatanlarımızı” idealize ediyoruz! O dönemde gemiyle gidiyorduk Atina’ya çünkü bu, öğrenciler için uçaktan daha ucuzdu. Larnaka ya da Limasol’dan gemiyle gidiyorduk Atina’ya, Mağusa’nın limanı daha büyük olmasına rağmen, yolcu trafiği yoktu orada, daha çok ticari gemiler gelip gidiyordu. İki günde gidiyorduk gemiyle. Yunanistan’a gidip Pire sokaklarında yürümeye başladığımda, sokakların dar ve pis olduğunu görmüştüm ve “Benim yurdum daha güzel buralardan” diye düşünmüştüm. Yani tüm bu yıllar boyunca “anavatanlar”la ilgili herşeyi idealize ediyoruz demek istiyorum! Dört yıl kaldım Yunanistan’da... Sonra Almanya’ya gittim. Bir Kıbrıslı için o dönem Almanya’ya gitmek istemek tuhaftı çünkü herkes İngiltere’ye gitmeye çalışırdı, sizler için de herhalde bu Türkiye’ydi... Yunanistan’da üniversiteye gittiğimde Almanca öğrenmeye başlamıştım, bir yabancı dil zorunluydu. Fransızca, Almanca ya da İngilizce arasında seçim yapmamız gerekirdi. O yıl 39 Kıbrıslıydık, 38’i İngilizce’yi seçmişti çünkü Yunanlıların nasılsa İngilizce bilmediğini düşünüyorlardı, böylece sınıfta yalnız olacaklardı! Ama ben başka türlü düşündüm, neden İngilizceyi Yunanistan’da öğreneyim ki! Bu zaman kaybı olur diye düşündüm. Başka birşey öğreneyim diye düşündüm ve Almanca’yı seçtim, sınıfta en iyi öğrenci bendim Almanca’da çünkü o dönem Yunalılar yabancı dile pek önem veriyordu... 1950’lerin sonuydu bu... Almanca’yı öğrenince, Almanya’ya gitmek istedim üniversite bitince. Hamburg’a gittim, Noel dönemiydi, çok yalnız hissetmiştim kendimi. Kuzey Almanyalılar farklıdırlar, kendi içlerine kapanıktırlar, çok çalışırlar, fazla dostça davranmazlar, oysa Almanya’nın güneyinde bu farklıdır. Böylece Hamburg’ta kendimi yapayalnız buluverdim Noel döneminde. Henüz Yunanistan’dan diplomamı almadığım için Almanya’da üniversiteye de kaydolamıyordum, bu yüzden bir iş bulmaya karar verdim. Kendime zor ve tehlikeli bir iş bulmaya karar vermiştim, böylece üstümdeki burjuva kalıntılarını atabilmeyi düşlüyordum! Bunun bilincindeydim... Aileme hiçbirşey söylemeden Hamburg’ta bir limana gidip iş buldum. O dönem “Gastarbeiter” dönemiydi, yani yabancı işçilerin işe alındığı dönem – Türkiye’den, İtalya’dan, Yugoslavya’dan işçiler vardı. Sabah saat beşte kalkıyordum, gece saat sekizde dönüyordum işten, çok yorgun oluyordum, bir bardak çay içip sofaya uzanıp uyuyakalıyordum. İşle üniversiteyi birleştirebileceğimi düşünmüştüm çünkü aileme daha fazla yük olmak istemiyordum. Bir yandan Hamburg Üniversitesi’ne gidecek, öbür yandan limanda çalışacaktım. Ama bu benim yaptığım şekliyle mümkün değildi, çünkü kendimi çok yoruyordum. Limanda kimseye öğrenci olduğumu da söylememiştim! Çünkü bana da konuk işçilere davrandıkları gibi davranmalarını istiyordum. İşçiler arasında olmak istiyordum çünkü onların davranışlarını gözlemlemek istiyordum. Üniversiteye kayıt yapmam gereken gün, limandan ayrılırken herkes hayretler içinde kalmıştı, üniversite mezunu birisinin limanda işçi olarak çalışmasından! Hatta bazıları gelerek eğer yeterince kibar davranmamışlarsa, onları affetmemi istemişlerdi! Ama bu hayatımda önemli bir deneyimdi... İlginç olan annem bana mektuplar yazıyordu bu dönem ve “Çok iyi olmayan birşeyler yapıyorsun gibi bir duyguya kapılıyorum” diyordu! Bu beni hayrete düşürmüştü! Bir anne bunu nasıl hissedebilirdi? Ben ona hiçbirşey söylememiştim! Benim için çok zordu, biraz da tehlikeliydi. Çünkü limanda ortalama 6 bin kaza oluyordu, herhangi birşey gelebilirdi başıma! Benim için önemliydi çünkü işçilerin yaşamını paylaşıyordum, kimi zaman beni evlerine davet ediyorlardı tatillerde. Sonuçta liman işçiliğini bırakıp üniversiteye gittim. Yunanistan’dayken bir dönem öğrenci değişimi programıyla Avusturya’ya gidip bir bankada çalışmıştım. Viyana’ya gitmiştim birkaç kez, bu da benim için ilginç bir deneyimdi. Bu dönemde beni bir öğrenci evine koymuşlardı ve bana odamı ya bir Alman’la ya da bir Türk’le paylaşma seçeneği vermişlerdi. Ben de Türk’ü seçmiştim. Konya’dan muhteşem biriydi, adı Nermi’ydi ama çok tutucuydu. Çok da yoksul biriydi... Türkiye’ye geri döneceği zaman annesine iyi birşey satın alacağını söylemişti ve annesine bulaşık süngeri satın almıştı. Ama o dönem annesi için bu iyi bir hediyeydi. Onunla birlikteliğimin tek olumsuz anısı Konya’dan ona pastırma göndermeleri ve onun da bunu dolabına koymasıydı! Dolabı açtığında, odanın her yanını pastırma kokusu sarardı! Ve ben pastırmayı sevmem! Ama iyi geçiniyorduk, Türkiye’yle ilgili birşeyler öğreniyordum ondan, çünkü biliyorsunuz, güneydeki eğitim sisteminde Türkiye’yle ilgili ancak negatif şeyler öğrenirdiniz! Bu iyi bir deneyimdi... Almanya’da 2 yıl kaldım, artık aileme daha fazla yük olmak istemeyerek Kıbrıs’a geri döndüm. Hamburg’ta bazı kursları geçmiştim ama üniversiteyi bitirmemiştim ikinci kez. Belki bir burs alabileceğimi düşünmüştüm. Devlet Planlama Örgütü’nde bir iş buldum Kıbrıs’ta... Almanya’dayken İtalyanca öğrenmeye başlamıştım, aslında dile karşı yeteneğim var. Dile ilgim var, çünkü bu insanları tanıma yöntemidir. Yalnızca okuyup yazmak değildir bir lisan öğrenmek, insanları anlamaktır aynı zamanda. İnsanların mentalitesini, nasıl düşündüklerini öğrenmektir. Almanya’dayken İtalyanca öğrenmeye başlamıştım, bir gün öğretmenim beni çağırmış ve “Sen benim için muammasın” demişti... “Diğerlerinden daha hızlı öğreniyorsun. Şiven de daha iyi... Nerelisin? Güney Amerika’dan mısın? İspanyol musun?”

Ben de ona “Kıbrıslıyım” demiştim, öğretmenim de “Bu hiç aklıma gelmezdi” demişti..

Rumca konuşan Kıbrıslılar için İtalyanca öğrenmek kolaydır, bunu çok hızlı öğrenebiliriz. Kıbrıs’a döndüğümde Severis Un Fabrikası’nda iş bulmuştum önceleri. Mağusa’dan Lefkoşa’ya gelip çalışıyordum, gece geri dönüyordum, yine çok yoruluyordum.  O dönem öğle aralarında Girne’ye öğle yemeğine gittiğimi hatırlıyorum... O dönem tek korktuğum şeyi de anlatayım... O dönem Severis’te pasta da pişirilirdi ve ben de gidip pastaları dağıtırdım Lefkoşa’nın çeşitli yerlerine zaman zaman. Yengemin beni görmesinden çekiniyordum, ona tesadüfen bir sipariş üstüne pasta götürmek istemiyordum! Evi Ledra Palace yakınlarındadır yengemin, yani amcamın eşinin...

Devlet Planlama Örgütü’nde birkaç yıl çalıştıktan sonra, bir burs kazandım. O dönem burs kazanmak zor değildi çünkü Almanca konuşan Kıbrıslı pek yoktu. Ama bunu reddetmiştim. Bursu aldığımda doktora yapmak istiyordum ama Devlet Planlama Örgütü’ndeki müdürüm boşver demişti, burada iyi bir işin var, işini terketme! O dönem Devlet Planlama Örgütü’nde çalışmak prestijli birşeydi... O dönem Devlet Planlama Örgütü’nde çalışanların herhangi bir daireye gidip tüm bilgilere ulaşması için Makarios’un imzaladığı mektuplar vardı elimizde... 1961’de başlamıştım burada işe, 13 yıl çalıştım. Ülkü diye bir Kıbrıslıtürk de çalışıyordu aynı ofiste, bir de Mehmet Özay... Kanada’da profesördür. Sayın Denktaş’ın çok iyi bir dostudur Mehmet Özay. Ottawa’da Denktaş’ın büyük bir fotoğrafı olduğunu hatırlıyorum. Ne zaman buluşsak tartışırdık ama dosttuk. Devlet Planlama Örgütü’nde birkaç yıl çalıştıktan sonra Kanada’da master bursu kazanmıştım, Özay oradaydı o dönem. Orada evliydi, orada yaşıyordu. Bazı günler beni davet ediyordu, balkonunda kebap yapıyorduk, konuşuyorduk. Kıbrıslı biriyle konuşmak önemliydi, yurtdışındaysanız kendi ülkenizden biriyle buluşmak önemlidir. Başlarda politika konuşmuyorduk ancak 74’ten sonra onu ziyaret ettiğimde tartışıyorduk çünkü çok Denktaş yanlısıydı...

 

SORU: 1974’teki olayları nasıl yaşadınız? 63’leri nasıl yaşadınız? EOKA’nın TMT’nin eylemlerini... Tüm bunlar yüreğinizde bir iz bıraktı mıydı? 

BAYADA: Bu çok iyi bir soru... Ben aslında hiçbir zaman tipik bir Kıbrıslırum gibi hissetmedim ve öyle hareket etmedim. Çocukluğumdan beri şunları hatırlıyorum: babam seyahat ettiğinde, ben de yanında oturduğumda ve dışarıya baktığımda, yollarda sokaklarda, duvarlarda “Aftogivernisi” yazıldığını hatırlıyorum, bu “Self-Government” yani “Kendi kendini yönetme” demekti, “Özyönetim”... O dönemlerde siyasi bir kişiliğim yoktu ama bu sloganın beni mutlu ettiğini hatırlıyorum... Ben hiçbir zaman ENOSİS’ten yana olmamıştım, hiçbir zaman ENOSİS’e inanmadım, ben Kıbrıs’ın kendi kendini yönetmesinden yanaydım. Bu, bilinçli olmaksızın çocukluğumdan başlamış olan birşeydi, yani ENOSİS’e karşı olmam ve Kıbrıs’ın kendi kendisini yönetmesi gerektiğine inanmam... Sonraları Yunanistan’da yüksek öğrenime gittiğimde, ENOSİS kampanyası doruktaydı, 50’li yılların ortalarıydı. Yunanistan’da pek çok gösteri yapıldığını hatırlıyorum, benim bunların parçası olamayacağımı hissettiğimi hatırlıyorum. Bu benim için çok zordu çünkü o dönemler herkes ENOSİS’ten yanaydı, ben karşıydım... Grivas’a karşı kendi düşüncelerimi ifade ederdim Yunanistan’dayken... EOKA’yla ilgili olan kişilerin beni bu yüzden uyardığını hatırlıyorum: “Ya ağzını kapat, ya da...”

 

SORU: “Ya da seni susturmasını biliriz” gibi mi?

BAYADA: Evet, çok ciddi bir uyarı aldığımı hatırlıyorum Yunanistan’da yüksek öğrenimdeyken. O günlerin atmosferi böyleydi. Mutsuzdum çünkü çevremdeki herkes ENOSİS’ten yanaydı... Sonra Kleopatra’yla tanıştım, yani eşimle. O da Yunanistan’da yüksek öğrenimdeydi, teoloji okuyordu. Onunla tanıştık, arkadaş olduk... Ancak Kıbrıs’taki sorunun siyasi çözümü konusunda görüşlerimiz uyuşmuyordu, o ENOSİS’ten yanaydı, bense ENOSİS’e karşıydım. Kendi aramızda kavgalara girişmiyorduk ancak farklı görüşler ifade ediyorduk. O, Makarios’a yakındı o dönem, belki de Makarios’un akrabaları arasında yüksek öğrenime gitmiş tek kişiydi. İkisi görüş alış verişinde bulunuyordu. 1958’de Barbara Castle “Bağımsız bir Kıbrıs” düşüncesini ortaya atmıştı, bir gün Kleopatra gelip bana “Biliyor musun, işte düşün gerçekleşiyor!” demişti, “ENOSİS olmayacak, bize bağımsızlık verecekler” demişti... Bunun beni rahatlattığını hatırlıyorum ama şaşırmıştım da çünkü kimse kendi kendini yönetmekten söz etmiyordu, farklı düşünen bendim... Kimse beni dinlemiyordu, herkes ya “TAKSİM” ya da “ENOSİS”ten yanaydı! İşte bu nedenle bağımsız bir Kıbrıs benim için çok önemlidir. Ve Kıbrıs’ın hala bölünmüş olması bana büyük acı verir çünkü her zaman tek bir ülkenin düşünü kurdum, siyasi olarak “anavatanlarıyla” mesafeli, kültürel olarak değil ama siyasi olarak mesafeli tek bir ülkenin düşünü kurdum. Kıbrıs’ın siyasi kimliğiyle kültürel kimliğini birbirine karıştırmamaya çalışırım. Bunlar iki farklı şeydir ama biliyorsunuz, Kıbrıs’ta insanlar bu ikisini hala karıştırıyor... Her neyse Kanada’ya gittim, masterimi yapıp geri döndüm, Devlet Planlama Örgütü’ndeki işime geri dönmüştüm. Vaktimin çoğunu Zamanımın çoğu yollarda, limanlarda, havaalanlarında geçiyordu. Daha sonra bana Limanlar Dairesi Genel Müdürlüğü önerildi, bu işi kabul ettim ve 20 yıl süreyle bu görevde çalıştım. Bu 1976’daydı...

 

SORU: Ancak 1963’ü nasıl yaşadığınızı anlatmadınız...

BAYADA: Bu da iyi bir soru... Kıbrıslırumların çoğu gibi, 1963-74 arası dönemde neler olup bittiğinin bilincinde değildim. Hatırlıyorum, güneyde bizlere silah eğitimi verilirdi, kuzeyde yapıldığı gibi... Çağlayan bölgesinde bir bar vardı, oraya gitmiştik, bazı gençlerin bir perdenin arkasında kaybolduğunu görmüştüm. İlk kez o zaman, güneyde yapılanların aynısının kuzeyde de yapılmakta olduğunu farketmiştim – güneyde Yunan alayının subayları yapıyordu bunu, kuzeyde de Türk alayının subayları yapıyordu. Ancak Kıbrıslırumların kendilerini Yunanlıların, Kıbrıslıtürklerin de kendilerini Türklerin safında görmesinin Kıbrıs’ın başına neler getirebileceğinin henüz bilincinde değildik. Beşparmaklar’da görev yapmam istenmişti, biliyorsun, orada Kıbrıslıtürkler bir tepedeydi, Kıbrıslırumlar da bir başka tepede... 15 gün kadar orada kalmıştım. Kıbrıslıtürklere düşmanlık hissettiğimden değil ama kendime şunu söylemiştim: Evde uyuma hakkın yok, geceleri tavernaları dolaşamıyorsun ama silaha sahip kendi yurttaşların Omorphita’da (Kaymaklı) birkaç gün geçirebiliyor, Maglis tavernasına gidiyorlar, bu yükü paylaşmak gerek! Böyle düşünmüştüm... Kendimi Beşparmaklar’da bulmuştum, Kıbrıslıtürklerin karşısında... Şunu itiraf etmeliyim ki bir Kıbrıslıtürkü öldürme düşüncesi benim için kabul edilmezdi, o nedenle silahımda hiçbir zaman kurşun yoktu, kurşunlar cebimdeydi her zaman. Biliyordum ki oradaki subaylardan biri beni kurşunsuz silahla yakalayacak olsa, çok zor olacaktı işim! Ama benim için bir Kıbrıslıtürkü öldürme düşüncesi kabul edilmezdi, o nedenle kendime öldüreceğime öleyim daha iyi demiştim... O nedenle silah yerine kurşunlar cebimdeydi. Sanırım bu 1965 yılındaydı... Bir şey daha anlatmalıyım: Yunanistan’daki eğitimi tamamlayıp geriye döndüğümde kendime şöyle demiştim: “İngilizce öğrenmeye çalıştın, Fransızca öğrenmeye çalıştın, Almanca öğrenmeye çalıştın. Ancak Kıbrıs’ta bulunan her altı kişiden biri Türkçe konuşuyor. Neden biraz Türkçe öğrenmeye çalışmıyorsun?” O zamanlar Mağusa’da Bayrak Radyosu’nda çalışan Cafer vardı, o zamanlar Mağusa Gümrükleri’nde çalışıyordu. Ona gidip konuşunca bana gönüllü olarak biraz Türkçe öğretmeyi kabul etmişti. Bir keresinde beni Zafer Sineması’na götürmüştü Mağusa’da, “Allahaısmarladık” adlı film oynuyordu. Bu benim için bir tür rahatlamaydı çünkü ilk kez Türklerin Yunanlıları kovaladıkları bir film izliyordum! O güne kadar tam tersini seyretmiştik filmlerde, Yunanlılar kovalıyor, Türkler kaçıyordu! Bu kez filmde Türkler kovalıyor, Yunanlılar kaçıyordu! O günlerde hava gergindi, Cafer bana “Rumca konuşmayalım burada, İngilizce konuşalım” demişti. Sonraları Türkçe derslerine devam ettim ancak o günlerde Türkçe öğretmeni bulmak zordu. Lefkoşa’ya geldiğimde yaşlı bir adam bulmuştum, onunla devam ediyordum Türkçe’ye. Ben tam Beşparmaklardayken durum öyle gelişmişti ki Türkçe sınavım vardı! “Şimdi ne yapacağım?” diye düşündüm, “Yunan subayına gidip bana Lefkoşa’ya gidip Türkçe sınavına katılmak üzere izin vermesini mi söyleyeceğim? Kesinlikle beni öldürür! Herhalde onun gözünde çok uygunsuz bir asker olurum!” Yunan subayına gidip “Fransızca sınavım var!” dedim “Lütfen birkaç saat izin verin bana!” Ve böyle yaptım... Beşparmaklar’da nöbet beklerken kalkıp Lefkoşa’ya giderek Türkçe sınavına girmenin çok komik olduğunu düşünmüştüm! Ancak bu Kıbrıs’taki durumun tipik bir örneği olsa gerek!

Her neyse, sorunuza geri dönecek olursam, çoğu Kıbrıslırum gibi hiçbir zaman kuzeyde olup bitenlerle ilgili bir fikrimiz yoktu, Kıbrıslıtürklere yönelik ayırımcılığın bilincinde değildik. Bu çoğu Kıbrıslırum için geçerliydi...

 

SORU: Ancak Kıbrıslıtürklerin Kıbrıslırumlar için bu “görünmezliğinin” altında yatan neden neydi sizce? Ya da ayırımcılığın? Bu bir tür “çoğunluk psikolojisi” miydi? “Propaganda” mıydı? Neydi?

BAYADA: Makarios “Efikto” yani “Gerçekleştirilebilir olan” düşüncesini ancak 1968’de ortaya koymuştu. 1968’e kadar Kıbrıs hükümeti hala ENOSİS’ten yanaydı. Bunu gerçekleştirmenin bir yöntemi olarak da Kıbrıslıtürkleri göç etmeye teşvik etmeyi seçmişlerdi.

 

SORU: Engel olmasınlar diye...

BAYADA: Evet, engel olmasınlar diye... Uzun yıllar sonra şunu öğrenmiştim: Kıbrıslıtürklerin pasaport almasını kolaylaştırıyorlardı.  Bir Kıbrıslıtürk 24 saat içinde pasaport alabiliyordu, oysa bir Kıbrıslırum 24 saatte pasaport alamıyordu. Çünkü göçü kolaylaştırmak istiyorlardı. Bunu, uzun yıllar sonra eski bir bakandan öğrendim... Bir dönem ben Kanada’dayken Kleopatra Palluryotissa’da yaşıyordu, Özay’ın annesiyle ahbap olmuştu... Komşuydular... Özay her döndüğünde buluşuyorduk... Henüz farklı görüşler taşıyordu Özay o dönem. Bir keresinde bana şöyle demişti: “Neden Makarios’a Kıbrıslıtürkler için daha fazla iş imkanı yaratması gerektiğini söylemiyorsun? İnsanlar doğru düzgün bir iş arıyor...” Ben de Makarios’a gittim ve ona “Neden Kıbrıslıtürkler için daha fazla iş yaratmıyorsun?” dedim. Bana baktı ve yanıt vermedi... Bunu şöyle yorumluyorum: o dönemde Kıbrıslıtürklere istihdam için yardımcı olmaya çalışmıyorlardı, tam tersine Kıbrıslıtürklerin göç etmesini teşvik etmeye çalışıyorlardı. Sonraları kendimi aptal gibi hissettim çünkü Makarios’u, tam tersi bir politika konusunda ikna etmeye çalışmıştım! Aslında şunu da eklemeliyim: Sayın Denktaş’ın iddiasının tersine, Makarios hiçbir zaman Kıbrıslıtürkleri yoketmeyi düşünmedi. Ancak izlediği politika, Kıbrıslıtürkleri yavaş yavaş göçettirmeye çalışmaktı, böylece ENOSİS’e engel olmaktan çıkacaklardı. En azından 1968’e kadar durum buydu, yani “Efikto”, “Gerçekleştirilebilir olan”a dayalı yeni politikasını ortaya koyuncaya kadar... Sonraları Makarios düşüncelerini değiştirdi...

 

SORU: “Gerçekleştirilebilir olan” dediği neydi?

BAYADA: “Gerçekleştirilebilir olan”, bağımsızlıktı... “Bağımsızlığa sarılalım, ENOSİS kampanyasına geri dönemeyeceğimize göre bağımsızlığa sarılalım” düşüncesiydi.

 

SORU: Yunanistan’da generallerin darbesi 67’deydi... Ancak darbeden sonra bağımsızlık düşüncesine varabilmişti Makarios...

BAYADA: Evet... Ancak böyle bir bağlantı olduğunu sanmıyorum. Öncelikle Makarios’un diktatörlerle arası iyi değildi, onlarla anlaşamıyordu, onlardan hoşlanmıyordu, haklıydı da herhalde... Bir diktatörlükle ne yapabilirsiniz? Yunanistan’a gitmiyordu bile. Ancak Makarios’un hiçbir Yunanlının kendisine zarar vermeyeceği gibi tuhaf bir düşüncesi vardı. Buna kuvvetle inanıyordu. Ve 1974’te onu öldürmeye kalkıştıklarında şoke olmuştu! Bunu kesinlikle beklemiyordu! Bu da hayatının dönüm noktası olmuştu çünkü Yunanlılarla ilgili bir vizyonu vardı, oysa Yunanlılar onu öldürmeye çalışmıştı! Çünkü girişimin ardında Yunanlılar vardı... Makarios 1972’den sonra değişmeye başlamıştı, 1974’te ise yaşanan darbeyi ve işgali görünce daha da fazla değişti...

 

SORU: 1974’ü nasıl yaşamıştınız? Bir yerde Makarios ailesindendiniz, eşiniz Kleopatra’dan ötürü...

BAYADA: Ben gerçekte aileye fazlaca karışmıyordum ancak Makarios’la düzenli temas olanağım vardı... İşte o nedenle size Makarios’un Kıbrıslıtürklerin göçünü teşvik etmiş olduğunu ancak hiçbirinin öldürülmesini istemediğini söylüyorum. Örneğin Sampson hastanedeki Kıbrıslıtürk hemşireleri yakalamaya çalıştığında, onları Başpiskobosluğa götürmüştü Makarios, geceyi burada geçirmişlerdi, ertesi gün evlerine dönmüşlerdi... Sanırım bir otobüsle onları Başpiskobosluğa götürmüştü... Hiçbir zaman kimseyi öldürmek istemedi ama ENOSİS’ten yanaydı... Bu nedenle “Gerçekleştirilebilir olan” politikasını gönülsüzce ortaya koymuştu...

 

SORU: “Gerçekleştirilebilir olan” kavramını ortaya koyduğunda toplumun tepkisi ne olmuştu?

BAYADA: Henüz 1970’li yıllarda bağımsızlığa inanan Kıbrıslırumlar vardı... 1960’lardan sonra başlangıçta az sayıda Kıbrıslırum, bağımsızlığa inanmaya başlamıştı ve bunların sayıları çoğalıyordu. Örneğin Lanitis’in kitabını hatırlayın, “Kaderimiz” adlı kitabını (Our Destiny). Bu kitap 1963’te yazılmıştı ve bağımsız bir Kıbrıs düşüncesini savunuyordu. Yani bağımsızlıktan yana olan Kıbrıslırumların sayısı çoğalıyordu. Ancak yine de milliyetçilerimiz vardı... Ve Makarios’un “Gerçekleştirilebilir olan”dan bahsetmeye başladığında, bu insanların ona karşı çıktığını söylemekte haklısın... Bu da, 1972 olaylarını açıklıyor, o zaman Makarios’u Kıbrıs Cumhurbaşkanlığı’ndan istifa etmeye zorlamışlardı.

 

SORU: 15 Temmuz 1974’ü nasıl yaşamıştınız siz?

BAYADA: Ben hala Limanlar Dairesi’ndeydim, hala politize olmuş değildim, bu nedenle zaman zaman kendimi suçlu hissediyorum. Hiçbir zaman 1963 ile 1974 arasında olup bitenleri farkedememiştim. Küçük bir ülkede yaşıyor olmak ve varolan durumu anlayamamak, yaşadığın yerden yarım kilometre uzakta neler olup bittiğini kavrayamamak! Bu düşünülemez birşeydir bir yerde ancak durum buydu... Size şu deneyimimi aktarmak istiyorum, darbenin olduğu gün yaşadıklarımı... Ofisimdeydim, sabah saat 08.15’ti, bu darbenin olduğu saatti. Penceremden dışarıya bakıyordum. Ofisim başkanlık sarayından 100 yarda kadar uzaktaydı. Pencereden bakarken ilk tankın geçişini gördüm, tank başkanlık sarayına doğru gidiyordu... Bir tankın geçmesi ne kadar sürer? Pencereden seyrettiğinizde, bir tankın geçişi ne kadar sürer?  10-15 saniye kadar mı? O onbeş saniye içinde değiştim... Neler olup bittiğini o zaman anladım! Bu memlekete neler olacağını hissettim! Ve kendime “Değişmeliyim!” dedim. “Artık tarafsız kalamazsın! Düşüncemi, gücümü harekete geçirmeliyim! Artık tarafsız kalmak kurtarmaz beni...” 15 saniyelik o zaman dilimi içinde içsel bir dönüşüm geçirdim. Ve gerçekten değiştim de... Darbeye karşı konuşmaya başladım. Darbeden sonra sokağa çıkma yasağı konmuştu. Darbeden sonra üçüncü gün yani 18 Temmuz’da sokağa çıkma yasağı kaldırılmıştı. Kleopatra’yla birlikte yaptığımız ilk şey Kiprianu’nun evine gitmek oldu, komuta bakımından ikinci kişiydi o dönem. Kiprianu’yla darbeye karşı ne yapabileceğimizi düşünmeye ve konuşmaya gitmiştik, darbeyi nasıl etkisiz hale getirecektik? O günlerde pek fazla parlak fikirlerimiz yoktu ama bu, yine de birşeydi. Kiprianu da Makarios’u nasıl bulacağını, nasıl talimat alacağını düşünüyordu. Ancak bu “tarafsızlığın” artık geçersiz olduğunu gösteriyordu... Neler olup bittiği hakkında yabancı basına bilgi vermeye çalışıyordum. İşgalden önce bile bunu yapmaya çalışıyordum. İtiraf etmeliyim ki şu ana kadar hala darbe düşüncesini hazmedebilmiş değilim. Hatırlıyorum, Güney Amerika’da olup bitenlerle ilgili şakalar yapıyordum, orada sık sık darbeler olurdu. Ama aniden kendimi benzer bir pozisyonda bulmuştum! Bu benim için inanılmazdı, kabul edilemezdi! Bugün, şu ana kadar yani, darbenin Kıbrıs’ın bedeni üzerinde bir damga olduğunu düşünüyorum, bu damgayı silemezsiniz. Darbenin sorumlularını affedemem...

 

SORU: Bu darbe Kıbrıslırum toplumunda bir tür tabu mudur? Yoksa konuşuluyor mu? Darbenin sorumluları cezalandırılmış mıdır? Film yapımcısı Adonis Florides’le bir röportajımda 1974’le ilgili bir belgesel çektiğini ancak bazı bölümlerinin yayımlanamadığını anlatmıştı... Topladığı materyalın bir kısmını kullanamamıştı çünkü bu bir tabuydu, böyle anlatmıştı...

BAYADA: Sağ için bir tabudur darbe, sol için değil. Solcular bu konuda düşündüklerini açıkça söylüyorlar, ifade ediyorlar.

 

SORU: Yani bu sağcılar için bir tabu...

BAYADA: Evet, sağcılar için bir tabudur çünkü darbede rol alanların tümü de DİSİ partisindendir! Aslında sağın tüm kesimleri için de geçerli değildir bu, yalnızca DİSİ için geçerlidir. Ancak DİSİ sağın en büyük partisi konumundadır. Ve onlar, EOKA’nın yanlışlarını bile kabul etmek istemiyorlar, EOKA-B’den söz etmiyorum, EOKA-B’yi günümüzde herkes kınıyor. Ancak sağ, EOKA’nın yanlışlarını kabul etmek istemiyor. Oysa EOKA hatalar yaptı, insanları öldürdüler...

 

SORU: Benzer bir durum TMT için de geçerli...

BAYADA: Evet... Ama bu, sol için bir sorun değil...

SORU: 1974’te kalmıştık...

BAYADA: Evet... Çevremiz yıkıntılar içindeydi, kuzeyde de durumun farklı olduğunu sanmıyorum o günlerde... İnsanlar yerlerinden edilmişti... Ancak yanlış hatırlamıyorsam 15 bin Kıbrıslıtürk hala Piskobu ve Baf  yöresinde bulunmaktaydı... 1974 olayları sonucu Yeni Kıbrıs Derneği’nin ortaya çıktığını söylemeliyim.

 

SORU: Ne zaman kurulmuştu?

BAYADA: Henüz Eylül 1974’te buluşmaya başlamıştık, dokuz kişiydik. “Artık yeter” dedik, “Kıbrıs, Türkiye ve Yunanistan’ın takımlar oluşturduğu bir futbol maçındaki bir futbol topu muamelesi görmemelidir! Biz Kıbrıslılar futbol topu olmamalıyız! Bugünden sonra referans noktamız bu ülke olmalıdır, Ankara ve Atina değil, Kıbrıs yani... Buna konsantre olmalıyız... Kıbrıs anavatanımızdır...” Ve Yeni Kıbrıs Derneği’ni oluşturduk, 19 Mart 1975’te resmi olarak hayata geçirdik... Yaptığımız ilk şeylerden biri, hala güneyde bulunan Kıbrıslıtürklere yardım etmeye çalışmaktı. Tahmin edebileceğiniz gibi Kıbrıslırum nüfus onlara karşı çok düşmanca davranıyordu, hareket etmeleri yasaklanmıştı ve pek çok sorunları vardı. Öncelikle enklavlarına yiyecek ulaşmasını sağlamaya çalıştık, Baf’a... Limasol’da o kadar büyük sorun yoktu çünkü üslerdeydiler. Ancak Baf’ta Mutallo’daydılar, zaman zaman yiyecek birşeyleri olmuyordu, hastalananlar için bakım yoktu. Bir keresinde bir kızın gözlerinde bir sorun vardı, Baf’ta doktor yoktu, o dönemin İçişleri Bakanlığı’ndan bu kız için özel izin almam gerekmişti, böylece Baf’a gitmiş, kızı ve babasını alıp Lefkoşa’ya getirmiş, onları göz doktoruna götürmüş ve yine geri Baf’a götürmüştüm. Bunun için bir kağıt imzalamam gerekmişti, onun başka yere gitmeyeceğine dair... Çünkü hareket serbestileri yoktu. Onlara yiyecek, ilaç götürüyorduk. Lefkoşa’dan gazete alıp bunları Kıbrıslıtürklere dağıtmaya çalışıyorduk, elbette yüzlerce gazete bulamıyorduk ama onlarca gazeteyi Limasol ve Baf’ta dağıtıyorduk, böylece Kıbrıslıtürkler Kıbrıs’ta olup bitenleri öğrenebiliyordu.

 

SORU: Kıbrıslıtürklerin hareket serbestisinin yasaklanmasının ardındaki politika neydi? Rehin miydiler yani?

BAYADA: İşgalden sonra Türk tarafı bazı Kıbrıslırumları yakalamıştı, Kıbrıslırumlar da aynı şeyi yapmayı düşünmüştü, bu elbette son derece sakar biçimde yapılmıştı. Askerleriniz yakalandı diye karşılığında kadınları, yaşlı adamları alıkoymazsınız! Bir tür değiş-tokuş yapacaklarını düşünüyorlardı, böylece onları Limasol ve Baf’ta belli bölgelerde toplamışlardı. Sanırım yardım etmeyi başarmıştık... Bir kez daha şunu farketmiştik: çoğu insan göç etmek istemiyordu, oldukları yerde evleri vardı, dükkanları vardı... Kimisinin iki-üç tane evi vardı, kuzeye, belirsizliğe gitmek istemiyorlardı. Bu, Yeni Kıbrıs Derneği’nin ortaya çıktığı dönemdi ve biraz yardımcı olmayı başardık onlara... 1974-75 yıllarıydı. Yeni Kıbrıs Derneği, o günden bugüne faaliyetini sürdürdü. Tıpkı size kuzeyde yapıldığı gibi, bize de “hain” dendi. HARAVGİ dışındaki güneydeki basın bizleri akla gelebilecek herşeyle suçluyordu! Limanlar Dairesi’ndeki işime de müdahale etmeye çalıştılar... Sağdan epey bir muhalefet görüyordum. 18 kez mahkemeye gidip gelmiştim, açıkça söylemiyorlardı ancak bu Yeni Kıbrıs Derneği’ndeki faaliyetlerimden ötürüydü...

 

SORU: Hayatınızı zorlaştırmaya çalıştılar...

BAYADA: Evet, hayatımı zorlaştırmaya çalıştılar. Bir keresinde avukatım, gazete sahiplerinden birini ziyarete gitmişti. Aynı gazete bugün bana çok dostça davranıyor! Avukatım, gazete sahibine “Bildiğim kadarıyla Cus Bayada dürüst bir insandır, günde 12 saat çalışıyor, neden sürekli onunla ilgili makaleler yazıyorsunuz, onu suçluyorsunuz, ona zarar vermeye çalışıyorsunuz?” diye sordu. Gazete sahibi “Dürüst olup olmaması bizi ilgilendirmez, bizim için önemli olan Yeni Kıbrıs Derneği’nde olmasıdır, onun solcu olmasıdır. Bizim için önemli olan tek şey budur” demişti, dürüst davranmıştı yani bunları söylerken. Yani Limanlar Dairesi’nde geçirdiğim yıllar bir gül bahçesindeymiş gibi değildi, düşüncelerimden ötürüydü bu. Güneyde cinayetler işlenmiyordu ama böylesi baskılar vardı, düşüncelerinizi kabul etmek istemiyorlardı, dışlamaya çalışıyorlardı.  Ve biliyorsun iki toplumlu yeniden yakınlaşma çalışmaları bugün olduğu gibi moda değildi... Sen ve ben, bu çalışmalara başladığımızda çok az sayıda insan Ledra Palace’a giderdi... Kutlu Adalı’nın da orada olduğunu hatırlıyorum, ancak iki düzine kadar insandık... Geçiş noktasından Ledra Palace’a giderken bizleri aşağılıyorlardı. Bekir Azgın’la Limasol’a gitmiştik 1979’da, SİMERİNİ daha çok bana karşı makaleler yazıyordu, Bekir onların ilgi alanında değildi, onların ilgilendiği bendim, günlerce yazıyorlardı...

 

SORU: Aynı şeyi VOLKAN da yapıyor, biliyorum!

BAYADA: Evet... Şimdi durum değişmiştir ama bazılarımız için onlar zor günlerdi... Her iki taraftan bazılarımız için zor dönemlerdi bunlar...

 

SORU: Şunu da hatırlıyorum: Kıbrıs bayrağının kullanılmasını sağlamaya çalışıyordunuz...

BAYADA: Bunu yaptım... Bu ilginç bir nokta... Şunu hatırlıyorum: Limanlar Dairesi Genel Müdürü’ydüm, çevremde ellerinde Kıbrıs bayrakları bulunan bir de ekip vardı, o gün Limasol’un Çirion Stadyumu’na gitmiştik Kıbrıs bayraklarıyla. O gün Kıbrıs, Yunanistan’a karşı oynuyordu. 40 kişi götürdüm oraya, stadyuma Kıbrıs bayraklarıyla gitmiştik! Çünkü farklı bir entiteyi, Kıbrıs’ı vurgulamak istiyordum...

 

SORU: Tepki de “U banayyammu!” gibi birşey mi olmuştu?!...

BAYADA: “Aman Tanrım! Limanlar Dairesi Genel Müdürü o çeteyle dolaşıyor!” falan diyorlardı! Sanırım o gün kazanmıştık, galiba 2-1’di sonuç... Sana başka birşey daha söylemeliyim: uzun yıllar boyunca çeşitli bakanlıkların bayrak direklerinde hiç bayrak yoktu, bayrak direkleri boştu! Çünkü eğer Kıbrıs bayrağını çekmek istemiyorsanız, direği boş bırakırsınız! Yeni Kıbrıs Derneği olarak kendilerine mektuplar yazmaya ve Kıbrıs bayrağını çekmelerinin zorunlu olduğunu anlatmaya başladık! Kıbrıs Anayasası’nın dördüncü maddesi “bayrak çekeceklerini” yazar. Bu zorunludur yani, kaçış yolu yoktur! Arka arkaya mektuplar yazmaya başladık, daire müdürlerini ziyaret etmeye başladık ve sonuçta Kıbrıs bayrağını çekmeye başladılar! Sana ilginç birşey daha anlatayım: Başkanlık sarayı bombalandığında, Makarios Enformasyon Dairesi binasına taşınmıştı. Enformasyon Dairesi, Devlet Planlama Örgütü’nün öteki kanadındadır, oraya gitmiş olmalısın, iki bina yanyanadır... Makarios birinci katı kullanıyordu Başkanlık Sarayı tamir edilinceye kadar, aylarca orada kalmıştı. Binlerce gazeteci oraya gidiyordu, bayrak direği yine boştu! Müsteşara telefon etmeye başlamıştım, bu konuda birşey yapması gerektiğini anlatıyordum, “Orada bayrak yok” diyordum... Bana “Tamam, çektireceğim” dedi. İkinci kez, üçüncü kez telefon ettim... Üçüncü kez “yerinde yok”tu! Bir gün dairede çekmecemi açıp içinden bir Kıbrıs bayrağı çıkardım, odacıyı çağırdım... “Yorgo” dedim, “Bu bayrağı al, git, Başkanlık Sarayı’ndaki direğe çek! Yani Enformasyon Dairesi’ne! Kimseye de birşey sorma!” Yorgos bayrağı alıp gitti, direğe çekti. Birkaç gün sonra Makarios’la konuşuyorduk, ona bu hikayeyi anlattım, “Bu benim için anlaşılmazdır!” diyordum. Makarios da bana “Bayrağı çektiren sensin demek! Ben de merak ediyordum!” demişti. Ve bayrak orada kaldı... Kıbrıs bayrağıyla ilgili çok sorun yaşadık çünkü bağımsızlık kazandıktan yıllar sonra dahi insanlar gerçekten bağımsızlığa inanmıyordu, bazıları da hala inanmıyor.

 

SORU: Çoğunluğun duygularını düşünecek olursanız, şu anda durum nedir?

BAYADA: İnanıyorum ki ENOSİS’e inanan hemen hemen hiç kimse kalmamıştır. ENOSİS’e inananlar toplumun sınırındadırlar, marjinal olanlardır, pek azdırlar... Bu insanların bir kısmı DİSİ’dedir ancak DİSİ’nin kendisi ENOSİS’ten yana değildir. İnanıyorum ki Kıbrıslırumların ezici çoğunluğu artık ENOSİS konusunu düşünmüyor...

 

SORU: Bir de kart bastırmıştınız Yeni Kıbrıs Derneği olarak, “ENOSİS’in sadece bir tek şeklini kabul ederiz: Yurdumuzun güney ve kuzey kısmı arasında ENOSİS’i” yazıyor üzerinde...

BAYADA: Bu kart 1975’ten! Bu kartları 1975’te bastırmıştık, tüm içtenliğimle şunu söylemeliyim ki bunu, Filias Paraskevaidis’le birlikte yapmıştık, o dönem göçmenlerin temsilcisiydi o... Girne Milletvekili’ydi ve bunu birlikte yapmıştık... İngilizce, Rumca ve Türkçe olarak bastırmıştık kartları. Elbette Türkçe kartları nasıl kullanacağımızı bilmiyorduk çünkü yıl 1975’ti... O günlerde ENOSİS hala canlıydı ve biz de bu mesajı vermeye çalışıyorduk. Türkçe’de kulağa nasıl geldiğini bilmiyorum ama Rumca’da nasıl olduğunu biliyorum. Yine şunu da hatırlıyorum: Yeni Kıbrıs Derneği, Kıbrıs’ta ENOSİS’i kınayan ilk örgüttü. Baf’ta bir toplantıya katılmıştık, Boite diye bir yerde. Burası bir Kıbrıslıtürk’e aittir, deniz kenarındadır, oradaki küçük limanda. Bu, o bölgenin entellektüelleri için popüler bir buluşma yeridir. Sanırım 1975’ti, orada bir toplantı yapmıştık. Orada açıkça “ENOSİS’e karşıyız, bugünden sonra da bu düşünceye karşı mücadele edeceğiz” demiştik... Kıbrıslırumlardan oluşan izleyicileri görmeliydiniz! Tümü de neredeyse bayılıyordu! Kıbrıs’ta ilk ilk kez birinin ayağa kalkıp “Ben ENOSİS’e karşıyım” dediğini duymuşlardı! Bunu yaptık! Ve bu kartları bastırdık...

 

SORU: Bunlar 74-75 yıllarındaydı... Yeni Kıbrıs Derneği 80’lerde, 90’larda neler yaptınız?

BAYADA: Kuzeydeki ilk temasımız Alpay Durduran’la olmuştu, onunla düzenli görüşüyorduk. Aslında ilk buluşmamızda bize izin verilmemişti, Alpay’a değil! Alpay barikata gitmişti, bizi bekliyordu. Ben Takis Konis’le birlikte onunla buluşmaya gidiyordum ve Kiprianu “Hayır” dedi, “Görüşmelerin hassas bir dönemindeyiz! Senin bunu berbat etmeni istemiyoruz!” demişti! Kiprianu yani bunu söylüyordu! Bize izin verilmemişti. Ertesi gün Alpay’a telefon edip özür dilemeye çalışmıştım! O zamandan Alpay’la çok iyi dostuz. Onunla sayısız görüşmemiz oldu... Ancak kuzeye geçmek kolay değildi, bir davet mektubu gerekiyordu, şimdiki değil. Ne zaman davetiye alsam – ki bunlar daha çok Alpay’dan geliyordu – o zaman kuzeye geçiyordum. İlk kez Girne’ye götürüldüğümde neler hissettiğimi anlatmalıyım sana... Bunu biliyorsun, hayatta en sevmediğim şey milliyetçiliktir, şovenizmdir. Bundan nefret ediyorum, insanları mahvediyor, tıpkı ülkemizi mahvettiği gibi! Ancak Atatürk’e büyük saygım vardır. Dünyanın bu bölgesinde son yılların en önemli politik kişiliklerinden biri olduğuna inanıyorum Atatürk’ün... İlk kez Girne’ye götürüldüğümde üzülmüştüm çünkü hiçbir Rum izi kalmamıştı, bunu biliyorsun zaten. Bunu sevmiyorum, insanları değiştirmeye çalışmayı yani... İnsanları olduğu gibi kabul etmelisiniz, birşeyleri silmeye, yok etmeye  çalışmamalısınız... Girne’de çok üzülmüştüm... Yurdun yüzünün değiştirilmek istenmesi yaralamıştı beni... Ve “Lütfen bana on dakika izin verin, yalnız kalayım” demiştim. Girne’de Atatürk’ün bir büstü vardı, limanın orada... O büstün önüne gittim, Atatürk’ün gözlerine konsantre olmaya çalıştım. Onunla iletişim kurabildiğimi hissettim.  Ve kendimle barış yaptım... Sonra ötekilere katıldım çünkü artık normal davranabiliyordum. Atatürk’ün hala üzerimde etkisi var, bazı kitaplarını okudum... Onun büyük bir adam olduğuna inanıyorum, kişisel yaşamı benim için önemsizdir, çünkü insanları olduğu gibi kabul ediyorum. Kuzeye ilk geçişimde yaşadığım deneyim buydu 15-20 yıl önce...

 

SORU: Ne zaman emekli oldunuz?

BAYADA: 1997’de...

 

SORU: Derginizi ne zaman çıkarmaya başladınız?

BAYADA: Gelecek Mayıs ayında beşinci yılı dolacak... Bu sosyal-politik bir dergi. Adı “Exibarhis” yani “From Scratch” yani “Sıfırdan”... Veya şöyle de çevirebiliriz: “Şeylere başından bakmak, sıfırdan başlayarak bakmak” gibi... Bu ismin seçimi tesadüftü ama aynı zamanda olaylara farklı bir açıdan, yeni bir açıdan bakmak mesajını vermek istedik... Kuzeyden de katkılar almaya çalıştık, pek çok kez de bunları yayımladık. Bu sayıda da sanırım Ahmet Cavit’in bir makalesi var...

 

SORU: Emekli olduktan sonra neler yaptınız? Herhalde aslında “emekli” olmadınız!

BAYADA: Evet, “emekli” olmadım... Danışmanlık yapıyordum, Suudi Arabistan’a gittim bir süre, Rusya’ya... Bugünlerde danışmanlık işim yok. Dergiye konsantre oldum, Yeni Kıbrıs Derneği’ne ve iki toplumlu etkinliklere...

 

SORU: Yeni Kıbrıs Derneği galiba şimdi Türkçe dersleri veriyor güneyde...

BAYADA: Evet, Yeni Kıbrıs Derneği güneyde Türkçe dersler başlattı. Limasol’da 2, Lefkoşa’da 3 sınıf var. 100 kişi devam ediyor. Derslere ilgi var, insanlar sanki de geçmişte hiçbirşey olmamış gibi, gerçekten Türkçe öğrenmek istiyor, önemli olan da budur. Öğretmenlerle iletişim kuruyorlar, öğretmenler Kıbrıslıtürkler’dir, profesyoneldirler. Sınıfların dördü Rumca, biri İngilizce’dir. İnsanların çoğu Rumca anlıyor ama bu köylerde konuşulan Rumca’dır – kimi zaman buna güleriz... Bunun en ilginç yanı, ne kadar çok Türkçe sözcüğün Rumca’ya, ne kadar çok Rumca sözcüğün de Türkçe’ye girdiğini keşfetmemizdir. Çünkü Kıbrıs’taki eğitim sistemleri, iki toplum arasında hiçbir ortak nokta olmadığını göstermeye çalıştılar, ki bu yanlıştır! Dili öğrenmeye çalışırken bunu yavaş yavaş görüyoruz. Kimi zaman Kıbrıslırumların dilinin Kıbrıslıtürklerin diline etki yaptığını görüyoruz, bazı sözcükler size geçti, penna gibi, kukuma gibi... Bu sözcükler bir Yunanlı ya da bir Türk için anlamsızdır, bunlar bizim sözcüklerimizdir. Ancak ilginç olan öğrencilerin öğretmenle iletişim içinde olması, dili öğrenmeye çalışmasıdır, burada geçmiş araya girmez.

 

SORU: Şimdi yüreğinizden neler geçiyor? Neler hissediyorsunuz?

BAYADA: Önemli şeylerden birinin de Kıbrıslıtürklerin rolü olduğunu düşünüyorum. Uzun yıllar boyunca, kimsecikler beni dinlemek istemezken, Kıbrıslıtürklerin Kıbrıs sorununda rol oynayacağını söylüyordum. Çoğu insan “Ankara’dır rol oynayacak olan, Kıbrıslıtürkleri unut” diyordu. İnanıyorum ki bu kanıtlandı... Kıbrıslıtürkler bir rol oynayabilir. Şunu anlatayım, bu benim duygum: Kıbrıs’ta TAKSİM olmayacak, TAKSİM bitmiştir, ENOSİS’in bittiği gibi... Kıbrıslıtürklerin varlığı nedeniyle Kıbrıs’ta TAKSİM olmayacak, ben buna inanıyorum. ENOSİS’in olmamasını istiyordum, bunu anlatmıştım çünkü ben kendi kendimizi yönetmemizden yanaydım çocukluğumdan bu yana... Bir dönem şöyle demiştim: “Kıbrıslıtürklerin varlığı nedeniyle ENOSİS olmayacak.” Aynı şeyi TAKSİM için de hissediyorum. Geçen Nisan ayında barikatların açılmasından sonra hiçbir üzücü olayın olmaması beni mutlu etmişti... İnsanlar sıcaklık gösterdiler, üzüntülerini gösterdiler ama öfke yoktu. Bu beni rahatlatmıştı. Sanırım seni son 20 yıldır görüyorum... Ama ilginç olan, insanların birbirini 30 yıl görmemiş olmasına karşın dostça davranmalarıydı. Öbür yandan Mayıs için çok iyimser değilim. Müzakereci heyetlerin bir sonuca ulaşamayacağı gibi bir duygum var, güneydeki hükümet sürekli olarak çözümden yana olduğunu söylemesine karşın, bunun için uygun işaretleri alamıyorum. Mayıs’a kadar bir çözümü getirmek için yeterli zamanımızın olduğunu sanmıyorum...

 

SORU: Ama çözüm gelecektir...

BAYADA: Bu mümkündür... Ben daha çok Ekim ya da Kasım ayında birşeylerin olabileceğine inanma eğilimindeyim, yani yıl sonuna doğru... Bundan önce fazla iyimser değilim. Mustafa Akıncı, Mehmet Ali Talat ve Ali Erel’in birlikte kazanamamasına üzülmüştüm... Seçim sonuçlarının Kıbrıslıtürkleri Türkiye ve Denktaş’ın insafına bıraktığına inanıyorum. İdareciler onlar çünkü... Daha önce söylediğim gibi hem TAKSİM, hem de ENOSİS ölmüştür... Sayın Denktaş hala çok çaba harcasa da, bence  bitmiştir. Ortalama bir Kıbrıslıtürkün TAKSİM’e inanmadığını, TAKSİM için heyecanlanmadığını düşünüyorum. Ortalama bir Kıbrıslıtürk, daha çok birleşik, federal bir Kıbrıs görmek istiyor... Kıbrıs’ın Avrupa Birliği’ne girişi yardımcı olmuştur ancak hissettiğim şudur: daha çok hukuksal ve ekonomik konularda konuşuyoruz, ancak Kıbrıs sorununun ruhsal açısına derin biçimde bakmadık.  Aradan otuz yıl geçti, bir Kıbrıslırum olarak Kıbrıslıtürklerin duygularını, deneyimlerini, ihtiyaçlarını anlamaya çalışıyorum. Bir deyiş var, her olumsuz şeyden bir olumlu şey doğar diye... Kıbrıs halkının iki bölümünün ayrılması, olumlu bir sonuç doğurdu çünkü birbirimizi yeniden keşfettik. Geçmişteki temelde değil ama gelecekte sağlıklı bir toplum oluşturmamızı umuyorum. Daha sağlıklı bir toplum, daha bütün bir toplum... Ortak vizyonlara sahip bir toplum...  Geçen hafta ALİTHİA’da bir makalem yayımlandı, 1922’yi anmakla ilgili yasa çıkarmalarını eleştiren... Ve şunu söyledim: “İnsanların iki bölümü arasında daha çok farklılıkları öne çıkarmak yerine her ikimizin de paylaştığı şeyleri bulmaya çalışmalıyız. Dünyada her devletin yaptığı gibi ortak mitler yaratmalıyız...”

Kıbrıs takımının Yunanistan’a karşı maç yaptığını ve tüm Kıbrıslıların Kıbrıs takımını tuttuğunu yaşayacağımız bir dönem hayal ediyorum, Kıbrıs takımı Türkiye’ye karşı maç yaptığında da tüm Kıbrıslıların Kıbrıs takımını tutmasını hayal ediyorum.  EUROVISION’a birlikte, tek bir şarkıyla katıldığımızı, nakaratlardan birinin Türkçe, birinin Rumca olduğunu düşlüyorum... Her ne kadar da günümüzde İngilizce’yi tercih etseler de! Eğer nakaratların biri Türkçe biri Rumca olursa, siyasi bir mesaj verebileceğimize inanıyorum... Bununla başlamalıyız... Ama iki farklı vizyonu, iki farklı miti ortaya koymayın çünkü eğer 1922’ye dönersek, iki çok farklı, birbiriyle çatışan vizyon vardır. Türkler için bu Kurtuluş Savaşı’ydı ve bu oydu... Yani eğer Yunanlılar Ankara’yı işgal etmeye çalışıyorsaydı, bu neydi? Yunanlılar için felaketti, evet! Çünkü bunun sonucunda 1.5 milyon insan göçmen olmuştu... Ancak pek çok insanın 1922’de neler olduğu konusunda gerçek bir imajı yoktur.

Henüz Limanlar Dairesi’ndeyken insanlarla tartışırdım – “Eğer benim görüşümü, bakış açımı öğrenmek istiyorsanız, oturduğum yere gelip buradan bakmanız lazım, benim de sizin olduğunuz yere gelip oradan bakmam lazım – ancak o zaman bir diyaloğa girişebiliriz” derdim. Ancak şu ana dek tarih, öteki bakış açısını öğrenmemize engel olmuştur.

 

SORU: Benim sormadığım, sizin eklemek istediğiniz neler kaldı?

BAYADA: Şöyle bitirmek istiyorum: ben hala birleşik bir Kıbrıs’a inanıyorum ve Kıbrıslırum tarafının konfederal bir çözüme sıcak bakmayışından mutluyum. Çünkü ben artık ne Türkiye’nin, ne Yunanistan’ın rehinesi olmak istemiyorum. Yurdumda iki kültür vardır, sen birine, ben ötekine aitim bu kültürlerin. Ancak tek bir birleşik devlet istiyorum ve hiçbir ülkenin beni burnumdan tutup sürüklemesini istemiyorum. Ve inanıyorum ki eğer federal değil de konfederal bir devlet olursa, o zaman sözde “anavatanların” elinde kalacağız... Ben bunun olmasını istemiyorum. Umarım bu düşünce Kıbrıslıtürkler için de geçerlidir. Ne yapmak istediğinize karar vermenize izin verilmeyişinden bıkıp usandığınızı düşünüyorum. Eğer federal bir devletimiz olursa, kuzeyde bu kadar çok asker olmazsa... Korkum şudur: eğer kuzeyde çok sayıda asker olursa, o zaman şimdi yaşadığınız sorunları yaşamaya devam edeceksiniz. Ben Annan Planı’ndan yanayım – bu ideal bir plan olmayabilir hiçkimse için. Değildir. Bir uzlaşmadır. Hatta kötüdür de... Ancak şu ana dek Kıbrıs’ta yıkmakla meşguldük, birlikte birşeyler yapmaya başlarsak... Bir çözüm olduğunda, pek çoğumuz birşeyler yapmaya başlayacaktır... Geçmişe göre tümümüz değilse de, daha akıllıyız. Hayatımızın 30 yılını yitirdik... Sabahtan akşama dek Kıbrıs sorununu tartışırız... Oysa hayatta başka şeyler de vardır, güzel şeyler de vardır... Bu sorunu bitirelim ve bu ülkeyi yeniden kurmaya başlayalım... Dünyadaki tek çokkültürlü toplum biz olmayacağız, Avrupa’da pek çok ülke böyle... Aslında ben, tek bir milliyetin yaşadığı pek az ülke biliyorum... Belçika mı? Fransa mı? Fransa’da 5 milyon Müslüman yaşıyor! Almanya mı? Birkaç milyon Türk yaşıyor orada... Finlandiya’da İsveçli bir azınlık yaşıyor, İngiltere tam bir potadır! İsviçre mi? Üç kültür, dört resmi dil var orada! Orada sorunları çözmeyi bildikleri için, nüfusun yalnızca %1’inden azı tarafından konuşulan resmi bir dil de var!  Başka yerlerde fizibl olan, mümkün olan, Kıbrıs’ta neden olmasın? Aklımızı kullanmalıyız! Bunca yıldır beyinlerimiz potinlerimizin içindeydi sanırım! Yapabileceğimiz mümkün olan her türlü hatayı yaptık! Her iki taraf da! Ben elimi ateşe sokmaya hazırım ancak bu hatalar artık bitmeli!

 

(*) Bu yazı dizisi 9-10-11 Şubat 2004 tarihlerinde YENİDÜZEN gazetesinde yayımlandı...  Hamamböcüleri’ndeki okurlarımla da paylaşıyorum...

 

(Devam edecek)

 

 

 

 

 

copyleft (c) 2001-03 hamamboculeri.org