Yeraltı Notları, 13 Şubat 2004

Sevgül Uludağ

 

“Adanın bölünmesi, herkes için felakettir”

Saklı tarihimizin izinde

Saklı tarihimizin izinde...(*)

 

***  Gazeteci Andreas Kannavuros, Baf’taki çocukluğunu, annesinin sendikacılığını, tesadüfen nasıl gazeteci olduğunu anlatıyor... Kannavuros, Derviş Ali Kavazoğlu’nun öldürülmesinin adamız tarihindeki “en vahşi siyasi cinayet” olduğunu, bunun araştırılması gerektiğini söylüyor...

 

“Adanın bölünmesi, herkes için felakettir”

 

1980’li yılların başında Andreas Kannavuros’u tanıdığımda, HARAVGİ gazetesinin Yazı İşleri Müdürü’ydü... HARAVGİ’deki ofisinde, dağınık masasından başını kaldırmış, işini gücünü bırakarak hemen bizlere yardıma girişmişti: röportaj mı yapmak istiyorduk? Telefonlar etmiş, araçlar ayarlamıştı... Bu davranış biçimi yalnızca bize karşı değildi, Kannavuros’un insanlara karşı davranışıydı bu: işini gücünü bırakıp yardıma koşmak! Hala öyle – hastalanan bir gazeteciyi ya da eşini hastanede ziyaret ediyor, çevrelerinde pervane oluyor... Bir ihtiyaçları var mı acaba? Herşeyi düşünmeye çalışıyor... Kıbrıs’ın güneyinde tanıdığım belki de en insancıl kişi olsa gerek Kannavuros...

Bununla birlikte aynı zamanda kararlı bir mücadele hattı var: inandığı şeyler için saatler boyu çalışmaktan, çaba göstermekten yılmıyor. Kıbrıs Gazeteciler Birliği başkanlığını uzun yıllardır yürütüyor. Kuzeyde medyaya yönelik her saldırıda, bunun uluslararası basın enstitülerine, dünya medya kuruluşlarına duyurulması için elinden geleni yapıyor. AVRUPA/AFRİKA gazetesi sahibi gazeteci Şener Levent sözümona “casusluk” iddiasıyla tutuklandığında, dünyayı harekete geçiren, tepki koyulmasını sağlayan da Kannavuros’tu... AVRUPA/AFRİKA gazetesi matbaası bombalandığında da dünyayı ayağa kaldırmıştı... Şener Levent’in kimlik kartına el konulup da güneye geçişi engellendiğinde de barikatta eylem yapanların başında geliyordu, YENİÇAĞ editörü Murat Kanatlı, Ülkü Ocakları mensuplarınca dövüldüğünde de Kıbrıslı gazetecilerin tepkisini dünyaya ulaştıran oydu...

Onu tanıdığınızda, bunun onun karakterinden kaynaklandığını, prensipleri için canını bile vermeye hazır olduğunu anlarsınız... Görüşlerine katılabilirsiniz veya katılmayabilirsiniz... Önemli olan onun yalpalamadan, şuraya buraya kaymadan, her koşulda kendi prensiplerini yalnızca kendisi için değil ya da yalnızca işine geldiğinde değil, her zaman savunmakta oluşu olsa gerek...

Onunla röportajımız şöyle:

 

SORU: Ne zaman doğmuştunuz?

KANNAVUROS: 17 Ocak 1932’de Baf’ın Pgia köyünde doğdum, bu Baf’ın en büyük köyüdür. İlkokulda coğrafya derslerini hatırlıyorum, “Pgia Baf’ın en büyük köyüdür, 1200 kişilik nüfusu vardır” deniyordu!

 

SORU: Bu karma bir köy müydü?

KANNAVUROS: Değildi ama yakınlarda Agursos adlı bir köy vardı ki bu karma bir köydü... Her zaman şunu çok güçlü biçimde hatırlıyorum: akşamüstü Pgia’ya gelirlerdi, aileleriyle Kıbrıslıtürk kadınlar ve bizim evimizde kalıyorlardı, ertesi gün tarlalarda Kıbrıslırumlarla birlikte çalışıyorlardı... Çok güzel anılarım var o günlerden. Ortaokula Kasaba’da gitmiştim, Baf Koleji’ne, ikinci sınıfa kadar iki tane çok hoş Kıbrıslıtürk kızıyla aynı sırayı paylaşıyordum! Çok güzel, hoş kızlardı! Baf Kasabası’nda birkaç yıl da bir Kıbrıslıtürk ailenin yanında kalıyordum okula giderken... Oğulları bana Türkçe öğretiyordu, ben de onların çocuklarına Rumca öğretiyordum... Bu yüzden bazı Türkçe sözcükleri biliyorum, hatırlıyorum.

 

SORU: Geniş bir aileniz mi vardı?

KANNAVUROS: Evet... Annem 12 çocuk doğurmuştu ancak 7 tanesi yaşayabilmişti... Annemin adı Panayota’ydı, babamın adı da Haralambos’tu... Annem 94 yaşında yaşama veda etti. Çok aktif bir kadındı, herşeyimi, öğrenimimi, mesleğimi ona borçluyum... Babam beni çoban yapmak istiyordu. İlkokulu bitirdiğimde bana 80 tane keçi alarak beni dağlara göndermişti, çobanlık yapmaya! Oysa annem alıp beni ortaokula götürdü Kasaba’da. Babamın güçlü bir karakteri vardı, kasaptı... Kasaba’da ortaokula giderken benim için en mutlu gün Cumartesi’leriydi... Her Cumartesi babam Kasaba’ya geliyordu hayvan satın almaya ve beni Davut’un Loknantası’na tava yemeye götürüyordu, o zaman tava yarım şilindi...

 

SORU: Köyünde ve Kasaba’da büyümek nasıl birşeydi?

KANNAVUROS: Çok yoksulluk vardı, çoğu yer o zaman Cikko Manastırı’na aitti, tarlalar... Sonraları bu tarlalar satılmıştı. İnsanlar yaz olmasını, harnıp ya da tahıldan paralarını almayı beklerdi... Parayı alınca borçlarını öderlerdi köy mağazasına... Zor günlerdi, bunu hatırlıyorum...

 

SORU: Ortaokul-liseyi bitirdiğinizde ne yaptınız?

KANNAVUROS: Annem öğrenimime devam etmemde ısrar etti.

 

SORU: Ailenizden başka birisi üniversiteye gitmiş miydi?

KANNAVUROS: Hayır... Abilerimden biri Mısır’da çalışıyordu, bana biraz para göndermişti. Annem Atina’ya üniversiteye gitmemi istiyordu. Büyük sepetlere peksemet doldurdu bir gün, fasulya, tarana doldurdu, beni Leymosun’da bir gemiye bindirdi ve Atina’ya gönderdi. Atina’ya matematik okumaya gitmiştim. Matematikte çok iyiydim, çok seviyordum matematiği. Ancak kayıt için 30 Kıbrıs Lirası istemişlerdi Atina’da, benim böyle bir param yoktu, o nedenle Ekonomi Okulu’na kaydını yaptırmıştım. Yüksek öğrenimimi bitiremedim çünkü param buna yetmiyordu... Oradan Maraş’a gittim...

 

SORU: Atina’da ne kadar kaldınız?

KANNAVUROS: Birbuçuk yıl kalmıştım, eğitim 3 yıldı... Bu 1950-51 yıllarıydı. Oradan Maraş’a döndüm, Maraş’ta bir erkek kardeşim vardı, limanda işçi olarak çalışıyordum, hammallık yapıyordum. Gazete satıyordum...

 

SORU: Hiç gazetecilik mesleğini düşlemiş miydiniz?

KANNAVUROS: Hayır. Mühendis olmayı düşlüyordum... Birkaç makale yazıp göndermiştim Neos Demokratis’te yayımlanmıştı bunlar... Bu HARAVGİ’den önceki gazeteydi, İngiliz sömürgeciler  bu gazeteyi  Aralık 1955’te kapatmışlardı. AKEL ve diğer sol örgütlerle birlikte gazete de yasaklanmıştı.

Bu gazeteye birkaç makale göndermiştim. Bu makalelerden biri sendikaların Maraş’ta sahnelediği bir tiyatro oyunuyla ilgiliydi. Bir diğer makalede beni parti üyesi olarak kabul etmekteki gecikmeyi eleştiriyordum... AKEL’e üyelik için bir yıldır bekliyordum... Üçüncü makalenin konusunu hatırlamıyorum! Ve bu makalelerden ötürü AKEL liderleri benim iyi bir gazeteci olabileceğime karar vermişlerdi!

1952’nin Kasım-Aralık aylarıydı, aniden AKEL Genel Sekreteri Papayuannu, Katsurides’in babası Katsurides’le birlikte çalıştığım yere gelmişlerdi. AKEL’in Maraş İlçe Sekreteri Akis Fantis’ti... Bana “Bak, gazeteci olmak istiyor musun?” diye sordular. Ben de “Hayır, istemiyorum” dedim. Bana bir metin vererek bunu çevirmemi istediler, birşeyler yazmamı istediler, bir tür sınavdı bu! Bu pek hoşuma gitmemişti! Papayuannu’nun yalnızca iki kişinin sığabileceği küçük FİAT bir arabası vardı. Hiçbir uyarıda bulunmadan beni arabasına aldı ve Lefkoşa’ya götürdü! 1952’nin Noel öncesiydi...

 

SORU: Papayuannu’yu daha önceden tanıyor muydunuz?

KANNAVUROS: Hayır, onu tanımıyordum. O gün görmüştüm...

 

SORU: İzleniminiz neydi?

KANNAVUROS: Alıp beni Lefkoşa’ya götürmüştü arabasıyla! Lefkoşa Suriçi’nde dolaşarak bana kalacak bir oda aramıştı... Benim için iyi bir deneyimdi. Böylece gazeteciliğe başlamıştım. Başlangıçta polis ve mahkeme muhabirliği yapıyordum. Gazetecilikte ilk işim Sarayönü’ndeki mahkemelerdeydi...

 

SORU: Ve parti üyesi de oldunuz...

KANNAVUROS: Evet...

 

SORU: Parti üyeliğiniz tesadüf müydü yoksa bilinçli bir seçim miydi?

KANNAVUROS: Bilinçli bir seçimdi, solun mücadelesi içinde yer almış, savaşçı bir ailede büyümüştüm. Annem 1940’lı yıllarda köydeki sendikanın ilk sekreteriydi... Bu sendika vasıfsız işçilerin sendikasıydı... Tarlalarda, yollarda çalışan işçilerin sendikasıydı ve annem ilk sekreteriydi sendikanın. O dönem Kıbrıs’ta büyük işsizlik vardı, İngiliz hükümeti de biraz parayla bu işsizleri yollarda falan çalıştırıyordu. Bunu çok iyi hatırlıyorum. 10-11 yaşlarındayken, sendika toplantılarının evimizin avlusunda yapıldığını hatırlıyorum. O nedenle AKEL üyeliğim bilinçli bir seçimdi. Ben hala ideolojimde ısrarlıyım... Sosyal adalete inanıyorum, insani bir yüze sahip bir sosyalizm her zaman düşlediğim şey oldu...

Gazeteci olmak istememiş olmama karşın çok çalışıyordum... Böyle bir mesleğe girdiğime göre inanıyorum ki dürüstlük ve tutkuyla yaptım bunu... Neos Dimokratis 1955 Aralığı’nda İngiliz sömürgeciler tarafından kapatılıncaya kadar orada çalıştım... 18 Şubat 1956’da HARAVGİ’yi kurmuştuk... Defkos Anthias ilk editörüydü, o Kıbrıs’ın ünlü bir şairiydi... Ayda 8 Kıbrıs Lirası ücret alıyordum...

 

SORU: O dönem için iyi bir ücret miydi bu?

KANNAVUROS: Bir işçinin ücretiydi çünkü bu işi bilinçli biçimde yapıyorduk... Sonra ücretim iyileşti... Sonra HARAVGİ’de 1960’larda sorumlu yazı işleri müdürünün yardımcısı olmuştum... 1968 yılı sonunda HARAVGİ’nin yazı işleri sorumlusu olmuştum. 19 yıl bu görevde çalıştım. Bu arada AKEL Merkez Komitesi üyesi olmuştum, partiden ayrılıncaya kadar... 1985 yılında parlamentoya aday da olmuştum. Kasım-Aralık 1987’de partiden ayrıldım.

 

SORU: Seni arabasına alarak Lefkoşa’ya götüren, Neos Demokratis’te çalışmanı sağlayan Papayuannu’yla ilişkileriniz nasıl gelişmişti?

KANNAVUROS: HARAVGİ’nin Yazı İşleri Müdürü ve AKEL Merkez Komitesi üyesi olarak onunla çok yakın temasım vardı, parti liderliğiyle de yakın ilişkim vardı. En az haftada bir onlarla toplanıyorduk, gazeteyi tartışıyorduk... Papayuannu çok fazla çalışmama saygı gösteriyordu... Belki desteklediğim şeylerden fazla mutlu değildi... İdeolojik bilinçli olarak oradadır, bunu söyledim, insan haklarına, sosyal adalete inanıyorum, bunlar benim düşlerim... İnsanların insan haklarına tümüyle uyulmalıdır... Benim için en önemli insan hakları bir işe sahip olmaktır, eğitim hakkıdır, çocukların eğitim hakkıdır, sağlık hakkıdır, bir konuta sahip olmaktır ve istediğiniz insanlara oy verme hakkıdır... Tüm bunlar birarada olmalıdır, bunlar insan haklarıdır... Yalnızca sosyal adalet için bağırmak yetmez, sosyal adalet somut birşeydir, bunun için mücadele etmek gerekir. Benim partinin nasıl çalışması gerektiğine ilişkin kendi görüşlerim vardı – farklı görüşlere saygı gösterilmeliydi... Bu partiyi dağıtmak, ortadan kaldırmak için değildi... Evet, çoğunluğun görüşü kabul edilir, buna saygı gösterilir ancak buna karşın her bir kişinin kendi görüşünü ifade etmesi ve bunun için mücadele etmesi de güvence altına alınmalıdır. Sözde sosyalist kampta olup bitenler hoşuma gitmiyordu, birkaç kez oralara gidip düşkırıklığına uğramıştım...

 

SORU: HARAVGİ’de İngiliz sömürge döneminde çalışmaya başlamıştınız, sonra bağımsızlık dönemi geldi, ardından iki toplumlu çatışmalar... Geriye dönüp baktığınızda yüreğinizde en çok iz bırakan şeyler nelerdi bütün bu dönemde? Çünkü bir gazeteci olarak, sade bir yurttaştan çok daha fazla, yakından izliyordunuz olup bitenleri, okuyordunuz, yazıyordunuz...

KANNAVUROS: Benim için hangi koşulda olursa olsun insani biçimde davranmak çok önemlidir... İster aynı ideolojiden gelelim, istersek gelmeyelim, bizden farklı düşünen insanlara karşı da insani biçimde davranmak en önemlisidir... Adil ve doğru olmalı insan, benim yaşamım her zaman böyle oldu... Yaptığım hiçbirşey için üzgün değilim, kimseyi incitmeye çalışmadım... Kimseyi incitmemeye, zarar vermemeye çalıştım.

 

SORU: Hayatınızda bir Kıbrıslıtürk vardı...

KANNAVUROS: Derviş Ali Kavazoğlu çok yakın bir arkadaşımdı... Birlikte tavernalara gidiyorduk, birlikte tartışıyorduk pek çok konuyu.. Birlikte Girne’ye gidiyorduk...

 

SORU: Onunla nasıl tanışmıştınız?

KANNAVUROS: HARAVGİ’yle işbirliği yapıyordu, orada tanışmıştık. Aynı zamanda İNKILAPÇI’yı çıkarıyorlardı, CUMHURİYET’i çıkarıyorlardı... Bana benzeyen düşünceleri ve davranışları aramızda güçlü bir bağ oluşturuyordu... Bunlar bizi çok yakın arkadaş haline getirmişti. Muhteşem biriydi... O, benim için örnek bir Kıbrıslı kahramandır. Derviş Ali Kavazoğlu Kıbrıs’ın kahramanıdır, tüm toplumların kahramanıdır... Çünkü gerçek bir insandı, gerçek bir ideologtu, kendini hiç düşünmeksizin tüm Kıbrıslıların iyiliği için savaşım veriyordu... Her zaman kendi toplumunun çıkarlarını savunuyordu... Kendi toplumundan izole edilmek istemiyordu. Fanatiklerin, TMT’nin falan aptalca iddia ettiği gibi “hain” değildi! Ne kendi toplumuna, ne Kıbrıs’a hiçbir zaman ihanet etmedi! Yaptıkları, mücadelesi tüm Kıbrıslılar için iyi şeylerdi. Çok sade bir insandı, çok mütevaziydi. Hiç bencil değildi... Geceli gündüzlü Kıbrıslılar için, Kıbrıslıtürk toplumu için, Kıbrıslırum toplumu için çalışıyordu... Özgün bir savaşçıydı. Benim için o güçlü bir solcu, kesinlikle bir Marksist’ti... Çok açık fikirliydi. Davranışları da böyleydi.. Herkesin kendi görüşünü ifade etmesine inanırdı. Çok çalışıyordu. Hayatının tehlikede olduğunu da biliyordu. Toplumu aleyhine birşey yaptığı için değil, hayır, herhangi bir hatası yoktu, tam tersine toplumu için doğru olanı yapıyordu.

(Devam edecek)

 

SORU: Kavazoğlu’yla ilgili ne tür anılarınız var?

KANNAVUROS: Kavazoğlu’yla ilgili herşey benim için güzeldi... Ondan çok hoşlanıyordum, onunla tanışan herkes heyecana kapılıyordu, karakterinden ötürü... Çok tatlı birisiydi... Gülümseyişini hiç unutamıyorum, çok hoş bir gülümsemesi vardı....

 

SORU: Partide kendi görüşünü ileri götürmek istediğinde sorunlarla karşılaşıyor muydu? Bunları hatırlıyor musunuz?

KANNAVUROS: Bazı görüş farklılıkları olduğunu biliyorum... Derviş daha açık fikirliydi, Kıbrıs sorununa ve sorunun çözümüne yaklaşımları daha doğruydu. Bizlerden daha iyi görebiliyordu, belki ben de hatalıydım pek çok konuda, örneğin Kıbrıs sorununun ele alınışı konusunda... İki toplumun ilişkileri konusundaki yaklaşımlarında kesinlikle haklıydı. Bu konularda birkaç kez parti liderliğiyle tartışmalar yapmıştı – onunla parti liderliği arasında büyük farklılıklar ya da büyük çatışmalar olup olmadığını bilmiyorum ancak tüm parti üyeleri arasında büyük saygınlığı olduğunu biliyorum. Kıbrıs sorununun ele alınışı, Kıbrıs sorununa ilişkin parti politikası konusunda Derviş’in bazı düşkırıklıkları olduğunu anlıyorum. Görüşlerini açıkça söylüyordu zaten. Açıkça partiye karşı çıkmıyordu ancak onun görüşlerinin net olduğu kesindi, görüşlerini destekliyordu...

 

SORU: Öldürüldüğü günü hatırlıyor musun? Ölümüyle ilgili çeşitli söylentiler var...

KANNAVUROS: Kıbrıslıtürklerle temasları olduğu açıktı, bu komplovari birşey değildi çünkü Derviş Ali Kavazoğlu bir komplocu değildi. Bunu açıkça yapıyordu... Öldürülmesi benim için bir şoktu, çok üzülmüştüm. Kavazoğlu arkadaşı Mişaulis’le Larnaka’ya gidiyordu – bazı Kıbrıslıtürklerle buluşmaya gidiyordu. TMT onu tuzağa düşürmüştü... Larnaka anayolunda bazı Luricinalı Kıbrıslıtürklerle buluşacaktı, onu orada öldürdüler. Bu adada işlenmiş en korkunç siyasi cinayetti – bu, en insanlıkdışı, vahşi cinayetlerden biridir adada... Derviş inandığı şeyler için mücadele ediyordu, canını tehlikeye atarak yapıyordu bunu – Kıbrıslıtürklerle temas edebilmek için kendini düşünmüyordu...

 

SORU: Öldürülmesiyle ilgili olarak o dönem AKEL araştırma yapmış mıydı?

KANNAVUROS: Bilmiyorum ancak şimdi bile bu korkunç cinayetle ilgili kapsamlı bir soruşturma yapılması gerektiğine inanıyorum. Ve bu cinayetle ilgili araştırmanın nihai sonuçları elde edilmelidir. Tarihin buna ihtiyacı var. Bunu kim yapabilir? Kıbrıslıtürk yetkililer mi yapabilir? Mücadele edenler mi? AKEL mi? Bu araştırma derinlemesine yapılmalı ve cinayetle ilgili gerçek öykü yazılmalıdır...

 

SORU: Kavazoğlu’ndan sonra başka Kıbrıslıtürkler AKEL’e gelmiş miydi?

KANNAVUROS: AKEL’in her zaman teması olduğunu anlıyorum Kıbrıslıtürklerle... Ama Derviş Ali Kavazoğlu gibi birisi geldi mi bilemiyorum... Benim aynı şekilde Gürkan ve Hikmet de kahramanlardır, onlar da düşüncelerinden ötürü, Kıbrıs için, toplumları için yapmaya çalıştıkları şeylerden ötürü öldürüldüler... Onlarla birlikte çalışmamış olmama karşın, Gürkan ve Hikmet’in çok zor koşullardaki mücadelesine hayranım.

 

SORU: AKEL’den neden ayrılmıştınız?

KANNAVUROS: Sosyalizmi ve sosyalist düşünceleri nasıl destekleyeceğimiz konusunda görüş ayrılıklarımız vardı... Ben Gorbaçov fenomenini destekleyenlerdendim, o ülkelerde sosyalizmin uygulanış biçimini doğru bulmuyordum. Günün birinde bu yüzden çökeceğine inanıyordum çünkü insanları baskı altında tutamazsınız, baskıyla kendi denetiminiz altında tutamazsınız. Partide tüm bunları tartışıyorduk, ayrılmamdaki ana nedenlerden biri budur. Ben insani yüzlü bir sosyalizme kuvvetle inanıyorum... Ve ayrıca parti gazetesindeki bazı değişiklikler de benim için iyi değildi... Ve bu değişiklikleri yapma yöntemleri... Bunlardan da hoşlanmıyordum...

 

SORU: AKEL ve HARAVGİ’den ayrıldıktan sonra ne yaptınız?

KANNAVUROS: Yeni bir gazete çıkarmaya başladık Andreas Stylianou’yla, Polidoridis’le birlikte... Onlar da HARAVGİ’de çalışıyorlardı ve ayrılmışlardı. EMBROS adlı bir gazete çıkarmaya başlamıştık günlük olarak... Orada 2 yıl çalıştım yazı işleri sorumlusu olarak, EMBROS, “İLERİ” demek... Orada herhangi bir ücret almaksızın çalışıyordum... Başka bir iş için öneri vardı ayda 2 bin Kıbrıs Lirası ücretle, bunu reddetmiş, EMBROS’ta gönüllü olarak çalışmıştım. 2 yılın sonunda oradan ayrıldım... Çeşitli radyo ve televizyonlarla çalıştım, LOGOS’ta her sabah kendi programım vardı bir yıl boyunca... Sonra da Gazeteciler Birliği’ne adadım kendimi. Çok uzun yıllardan beridir sendikacıyım zaten. 1959-60 yıllarında Kıbrıs Gazeteciler Birliği’nin kurucuları arasındaydım. Sonra Başkan Yardımcısı oldum, Genel Sekreter oldum, 1979’dan bu yana da birliğin başkanıyım... Böylece kendimi Gazeteciler Birliği’ne adadım...

 

SORU: Şimdi Kıbrıs’a baktığınızda neler düşünüyorsunuz? Yüreğinizden neler geçiyor?

KANNAVUROS: Ülkemin, ülkemin insanlarının kaderiyle ilgili kaygılıyım... Bu adanın yeniden birleştirilmesi için güçlü biçimde umutlar taşıyor, bunun için mücadele ediyorum... Bu adanın bölünmesi herkes için, Kıbrıslıtürkler için de, Kıbrıslırumlar için de  bir felakettir... Adanın bu zora dayalı bölünmüşlüğünün daha çok da Kıbrıslıtürklerin çıkarlarının aleyhine olduğunu söylemeliyim. Taksimci bir çözüm, kötü bir çözüm, içinde ayrılıkçılığın bulunacağı bir çözüm de öncelikle Kıbrıslıtürklerin çıkarlarının aleyhine olacak... Adayı bölünmüş tutacak bir çözüm, Kıbrıslıtürklerin aleyhine olacak çünkü yokolma tehlikesiyle karşı karşıya kalacaklar. Ben şoven ve milliyetçi bir bakış açısından konuşmuyorum... Ancak şuna kuvvetle inanıyorum ki eğer çalışabilir, yaşayabilir bir çözüm bulunmazsa, adanın bütünleşmesini, birleşmesini teşvik edici bir çözüm olmazsa, bu herkes için bir felaket olacaktır ama özellikle de Kıbrıslıtürkler aleyhine...

 

SORU: Eklemek istediğiniz birşey kaldı mı?

KANNAVUROS: Kıbrıslıtürk meslektaşlarıma dostluk mesajı göndermek istiyorum... Pek çok arkadaşım var, her zaman Kıbrıslıtürk toplumunun insan hakları, düşünce ve basın özgürlüğü için mücadele ettim. Bunu, Kıbrıslıtürklere ya da Kıbrıslıtürk toplumuna zarar vermek için yapmadım, tam tersine... Yüzyıllar boyunca yapmış olduğumuz gibi, kardeşler olarak biraraya gelebileceğimize inanıyorum. Gelecekteki mutluluğumuz adayı nasıl birleştirip yönetmeyi başarabileceğimize bağlıdır, birleşik bir adanın nimetlerinin tadını çıkarmalıyız, hep birlikte AB üyesi bir ülkede... Şunu söylemeliyim: seçimlerde olup bitenlerden mutlu olamadım, YENİDÜZEN’deki ve CTP’deki arkadaşlarıma da şunu söylemeliyim: mutlu bir gelecek, onların ayrı bir varlık olmalarında yatmıyor... Sorun sözümona bir hükümete sahip olmak değil ancak sorunumuzu doğru biçimde nasıl çözeceğimiz, adamızı ve insanlarımızı nasıl yeniden birleştireceğimizdir... Tüm Kıbrıslılar için insan hakları kesinlikle sağlanmalıdır, ister Kıbrıslıtürk, ister Kıbrıslırum, ister Ermeni, Latin ya da Maronit olsunlar, mutlaka insan hakları güvence altına alınmalıdır. Pek çok Kıbrıslıtürk lidere, Akıncı’ya da şunu söyledim: kendim için istediğim tüm haklara sizin de sahip olabilmeniz için hayatımı vermeye hazırım. Ancak sizden de benim için aynı şeyi yapmanızı isterim. Vurguladığım budur... Herkesin insan hakları için birlikte mücadele etmeliyiz, insan haklarının güvence altına alınması ve saygı gösterilmesi için...

 

(Devam edecek)

 

(*) “Saklı tarihimizin izinde” başlıklı röportaj dizisinden Andreas Kannavuros’la röportaj, 13-14 Şubat 2004 tarihlerinde YENİDÜZEN gazetesinde yayımlandı. Hamamböcüleri’ndeki okurlarımla da paylaşıyorum...

copyleft (c) 2001-03 hamamboculeri.org