Yeraltı Notları, 16 Şubat 2004

Sevgül Uludağ

 

“Göbek bağımız 15 Temmuz’da kesildi!...”

Saklı tarihimizin izinde(*)

Saklı tarihimizin izinde(*)

 

***  1992’de RIK’te bir programa çıkarak “Ben Yunanlı değil Kıbrıslıyım” diyen Andreas Panayotou, bir yandan “halk kahramanı” olur, öbür yandan milliyetçiler için bir “canavar”!

 

“Göbek bağımız 15 Temmuz’da kesildi!...”

 

Andreas Panayotou, Kıbrıs’ın güneyinde “Kıbrıslılık” mücadelesi vermiş olanlardan biri... Bir televizyon programına çıkarak “Ben kendimi Yunanlı hissetmiyorum, ben Kıbrıslıyım” dediğinde ortalık toz-duman olmuş... Andreas’ın arkadaşlarına göre onu öldürmek isteyenler bile olmuş!

Andreas Panayotou 1960 yılında Limasol’da doğmuş... “Annem dağ köylerinden geliyor Limasol bölgesinden, babam ise Limasol dışında bir köyden” diyor... “Yani Limasol’da büyüdüm diyebilirim...”

Onunla söyleşimiz şöyle:

 

SORU: Mutlu bir çocukluk mu geçirmiştiniz?

PANAYOTOU: Sanırım çocukluğum, 60’lı yılların Kıbrıs’ının tipik çocukluğu gibi geçti... Kayıp bir sadeliğe olan nostaljiyle dolu... İnanıyorum ki büyükannemin köyündeki yaşam, kayıp bir cennet gibi görünüyordu... Platres yakınında bir köy bu... O günlerde toplum geriye bakıp böylesi bir kırsal yaşamı yitirdiği duygusuna kapılıyordu ki aslında bu bir tür illüzyondur... Annemle babamın yaşadığı, benim büyüdüğüm köyde köy yaşamından nefret ederdim... Biliyorsun köyde bütün komşular seninle ilgilenir, seninle ilgili bir görüşleri vardır vs. Sömrgecilik sonrası çoğu toplumun yaşadığı gibi büyüdüm sanırım – olması gereken birşeylere özlem duyarak ki bu düşsel bir kurgu da olabilirdi kayıp bir cennete ilişkin... Ve bizi sarmalayan şeyleri kırıp aşma duygusuyla büyüdüm... Çocukken hippileri severim, kendi köyümü sevmezdim pek... İpsonas köyündendim...

 

SORU: Çocukken ne olmayı düşlerdin?

PANAYOTOU: Bir tarafım hippi olmak isterdi, başımın üstünde bir dam olmasın, dünyada dolanıp durayım isterdim. Gerçekçi olarak bunun mümkün olamayacağını da biliyordum sanırım... Hayal meyal roman yazmak istediğimi hatırlıyorum – bunu yapmak için hiç zaman bulamadım.

 

SORU: Peki yazıyor musun?

PANAYOTOU: Tabii yazıyorum... Sanırım bu kendime ayırdığım bir alan... Bir işçi sınıfı ailesinde büyümüştüm...

 

SORU: Annenle baban ne iş yaparlardı?

PANAYOTOU: Babam bir inşaat işçisiydi, annem bir evhanımıydı ve tarlalarda da çalışırdı... Tek çocukları vardı, o da bendim... Öteki çocukları ölmüştü... Tipik bir Kıbrıslı aile gibi üç çocuk yapmaya çalışmışlar ama başaramamışlardı, tek çocukları bendim. Bunun da iyi ve kötü sonuçları vardı. Bir işçi sınıfı ailesinde, hızla değişen bir toplumda büyüyordum ve böylesi bir ortamda bir tür gelecek düşlemek zordu... Önümdeki yollar tıkalıydı... Babam gibi olmak istiyorum deseydim, babam buna karşı çıkacaktı çünkü işinden nefret ediyordu... Bir köylü olamazdım çünkü o dönem toprakla çalışmaya geri kalmışlık olarak bakıyorlardı... Ailem eski köylerinden kalkıp Limasol şehrine daha yakın olan İpsonas köyüne taşınmıştı... Belki öğretmen olmayı düşleyebilirdim ama bunu düşlemedim, sonuçta öğretmen olduysam da! Her neyse, günün birinde babam bana “Sen iyi bir öğrencisin, köy kahvesinde Lefkoşa’da İngiliz Okulu diye bir okul olduğunu duydum, seni oraya götüreceğim, sınavı geçersen İngiliz Okulu’na gideceksin” dedi.  Ve böylece İngiliz Okulu’na gittim... 1971-72’lerdi... 1972 yılı olduğunu hatırlıyorum çünkü Makarios için mitingler yapılırdı... 1974’te darbe olduğunda ben ikinci sınıftaydım...

 

SORU: 1972’deki mitinglerden söz eder misin? Bunların amacı neydi?

PANAYOTOU: Bunlar Makarios’a destek mitingleriydi... 1964 sonrası döneme bakacak olursak, 1967 Köfünye olayları olmuştu... Kıbrıslırum toplumu için esas çelişki kendileriyle Yunan devleti arasındaki çatışmaydı... Köfünye olayları, bu çatışmanın parçasıydı. 1964’ten sonra Kıbrıslırum eliti Kıbrıs devletinde egemenlik kurduktan sonra derhal NATO ve diğerleri Yunan alayını Kıbrıs’a gelmesi için yetkilendirmişti – bunun esas amacı Makarios’u ve komünistleri denetim altına almaktı... 1964-67 arasında Kıbrıslırum toplumunda ikili bir iktidar görüyoruz... Bir tarafta Makarios vardı, öteki tarafta da Yunan alayı ve Grivas ki bunlar Makarios’u kabul etmeyi reddediyorlardı.

 

SORU: Yani seçilmişlerle atanmışlar arasında bir kavga diyorsun...

PANAYOTOU: Evet... Yunan alayı bir tür sömürge yönetimi gibi davranıyordu, Türkiye henüz resmi olarak oyunda yoktu, İngilizler de reddedilmişti... Böylece Kıbrıs’taki Yunan alayı sömürgeci bir idare gibi hareket ediyordu. Herhalde Makarios’un imajıyla ilgili olarak iki toplum arasındaki anlaşmazlık nedenlerinden biridir bu... Çünkü o dönemin Kıbrıslırumları kendilerini güçlü biçimde Makarios’la özdeşleştiriyorlar. Köfünye, Kıbrıslırumların tarihindeki boşluklardan biridir hala... Bu köye saldırı emrini kim vermişti? Şurada burada silahlar atılıyordu ama bu zaten hep böyleydi. Aniden birileri saldırı emri veriyor, bunun Grivas olduğu sanılıyor... Köfünye olaylarından birkaç ay önce Yunanistan’da darbe oluyor, cunta işbaşına geliyor. Birileri orada birşeyler provoke etmeye mi çalışıyordu? Her neyse, orada bir Kıbrıslıtürk köyünde insanlar katlediliyor, uluslararası topluluk buna çok kızıyor, Kıbrıslırumlar aniden kendilerini saldırı altında buluyor ve Kıbrıs’taki Yunan alayı adayı terkediyor. Bu olayları kim manipüle etmişti ya da Yunan alayını kim kaçırmıştı? Bence Yunan alayının ayrılması çok iyi birşeydi... Ama bu soruların tarihsel olarak yanıtları açık değildir. Köfünye olayları ardından 1967’de 10 bin kişilik Yunan alayı adayı terketmişti – bunun anlamı da şuydu: artık Makarios’u ya da Kıbrıslırum toplumu içindeki bağımsızlık yanlısı güçleri denetim altına alma görevi yalnızca Milli Muhafız subaylarına düşüyordu... Tüm bunların ardından Makarios 1968 seçimlerini yapıyor ve “Efikton” politikasını ortaya koyuyor yani bağımsızlık politikasını ilan ediyor... Sağ güçler 3-4 yıl boyunca bir tür iç değerlendirmeye girişiyor... Sonra kriz ortaya çıkıyor. Kriz şudur: artık Makarios bağımsızlıktan yanadır, 1970 seçimleri yapılır Kıbrıslırum toplumunda ve Kıbrıslırum solu neredeyse %50’lere yaklaşmaktadır... O dönem tuhaf bir seçim sistemi vardır. Bundan sonra destabilizasyon hareketlerine tanık oluyoruz... Silahlı sağ güçler polis merkezlerini bombalamaktadır, Yunan hükümeti Kıbrıs hükümetini tehdit etmektedir polis için silah satın almasın diye... Yani şöyle ya da böyle Yunan müdahaleleri vardır ve bunun karşılığında da kitlesel mitingler yapılır. Bu mitingleri hatırlıyorum çünkü babam bu mitinglere gitmek için Lefkoşa’ya gelirdi, beni de alırdı okuldan ve giderdik oraya... Bunlar Makarios’u destek için dev mitinglerdi... Aslında özünde bunlar bağımsızlık için dev mitinglerdi... Makarios hala “ENOSİS” retoriğini kullanmaktadır, ENOSİS’e inanmasa da, benim görüşüm böyle... Ancak Makarios bir papazdır ve papazlar bir tür retoriğe alışkındır ve başka birşey söylemek isteseler dahi aynı retoriği kullanırlar. İşte Makarios oradadır, mitingde, etrafında 150 bin 200 bin Kıbrıslırum toplanmıştır Kıbrıs’ın her tarafından... Orada olmalarının nedeni Yunanistan’la birleşmek istemeyişleridir! Makarios oradadır ve çok akıllıca düzenlenmiş konuşmalar yapmaktadır ve “onlar” demektedir, yani sağ “Yunanistan’la birleşmenin mezarını kazıyorlar!” Ben de oradayım 12-13 yaşlarında bir çocuk... Ve şöyle düşünüyorum: “Buradayız çünkü Yunanistan’la birleşmeye karşıyız, öyleyse sen neden bahsediyorsun?!” Ancak Kıbrıs’ta politika böyle yürütülüyor! Retoriği bir noktadan alıp başka noktaya taşırız, hareket halinde... Meşhur Makarios mitingleri bunlardı işte. Bu mitinglere katılanlarda bir iz kalmıştır... Benim üzerimde bir etki yapmıştır, çevremdeki insanların hissettikleriyle Makarios’un söyledikleri arasındaki çelişki mesela. Ama Kıbrıslırumların bağımsızlık istedikleri de o mitinglerde çok açıktı... Bağımsızlık için savaştılar da... 1960 yılında yapısal ve stratejik nedenlerden ötürü bağımsızlık verilmişti Kıbrıs’a ancak bağımsızlığı talep etmemiz ancak 1970’lerdeydi, belki biraz daha öncesinde... 1970’lerde bu açık ve netti...

 

SORU: 1974’ü nasıl yaşadın?

PANAYOTOU: Çok uzun süre bir çocuk olarak bölünmenin sağ ile sol arasında olduğunun bilincindeydim, ya da Makarios yanlıları ile Yunan cuntasının destekçileri arasında... Babam AKEL üyesi değildi ama AKEL’e oy verirdi. Babam solcu kahvehaneye giderdi...

 

SORU: Çocukluğunda bile köyde solcu ve sağcı kahvehaneler vardı...

PANAYOTOU: Evet... Kesinlikle... Ve hala öyle... Çocukluğumdan hatırladığım kahvehaneler hala orada!  Çocukluğumda Kıbrıslıtürkler hoş insanlardı, çevremizdeydiler ancak ne düşmanımızdılar ne de dostumuz...

 

SORU: Merak da mı yoktu yani Kıbrıslıtürklere ilişkin?

PANAYOTOU: Dostçaydı aslında ilişkilerimiz... Babam bir inşaat işçisi olduğu için Kıbrıslıtürkleri tanıyordu. Örneğin babamla Limasol’a kebap yemeye gittiğimizde bir Kıbrıslıtürk’ün lokantasına giderdik... Babamla çalışan insanları tanıyordum. Solun altkültüründe büyüyordum, enternasyonalisttim, okuduğum kitaplar da şu veya bu ulustan nefret etmeyi dışlıyordu... O dönem çok güçlü bir anti-Yunan duygusu da vardı, Yunan hükümetinin müdahalelerinden ötürü... Benim Kıbrıslıtürklerle en dostça yaşadığım dönem İngiliz Okulu’ndaydı, 1972-74 yıllarında. Aynı yatakhanede uyuyorduk, ikinci sınıfta da aynı sınıfta 3-4 tane Kıbrıslıtürk vardı.

15 Temmuz’da İpsonas’a geliyorum Lefkoşa’dan otobüsle, köyde arkadaşlarımla futbol oynuyorum, birileri “Fasariyalar çıktı, eve dön” diyor...

 

SORU: Bu aslında ortak bir sözcük: “Fasariya!”

PANAYOTOU: Evet! Kıbrıslırumların olayları nasıl kodladıklarına bakın! “Fasariyalar” aslında komşular arasında çıkan olayları anlatıyor, kimse iki toplumlu çatışmalara “fasariya” demiyor, örneğin Yunanistan’da! Eve dönerken dikkatimi çeken şey şu olmuştu: darbe olduğu haberini alan, işten dönen solcular, köydeki solcu kahvehaneyi açık tutuyorlardı! Köy Limasol ile Baf arasındaki yoldadır, Limasol’a yakındır. İlk üç gün köyün çevresinde silah sesleri duyuluyor çünkü Baf, Makarios destekçilerinin denetimindedir... Kahvehaneler tüm bu sürede açık kalıyor! Solcuların öldürülme tehlikesine karşın kahvehaneyi açık tutmaları etkileyicidir... Kahvehane EOKA-B tarafından bombalanıyor... İlginç olan sağcıların da onları kahvehaneyi kapatmaya zorlamayışlarıdır. Peter Loizou oldukça ilginç bir makale yazdı “köylülerin dayanışması” konusunda... Yani birbirlerinden nefret ediyorlardı ancak yine de birbirlerine kahvehanelerini açık tutmaya izin veriyorlardı! 1974’ten bahsederken “darbe”den söz ettim, “işgal”den değil... Çünkü bende iz bırakan darbeydi. “İşgal”e ilişkin herhangi bir anım yok, bombalanmayı bekliyorduk ama hiçbir zaman bombalanmadık... Bazı sağcılar yakaladıkları Kıbrıslıtürkleri biryerlerde toplamışlardı, onları görmüştüm. Ancak başka bir anım yok... Sonra göçmenler gelmişti... Ve bir tür katalist dönem yaşadık, işgal Yunanistan’daki iç savaş dönemini kırmıştı, Yunanistan yenilmişti... Kıbrıslırum toplumu kendi içinde yeniden doğup yeniden ortaya çıkmak durumunda kalmıştı olanlardan sonra... Ve tümüyle farklı bir biçime girdik. Ancak 1974’te ben kan görmedim... Çevremdeki acıyı duydum evet, savaş dramlarını dinledim ama kendim kan görmedim... Yalnızca darbe günlerinde kendimi tehlikede hissetmiştim... Ancak bu güneydeki, Leymosun, Baf’takilerin genel duygusu olsa gerek... Baf’tan bir arkadaşımla konuşuyordum, o da bana Lefkoşalı Kıbrıslırumların çok tuhaf olduğunu anlatıyordu, Lefkoşalı Kıbrıslırumlar’da bir tür “yenilmişlik” duygusu var 1974’te ve bu duyguyla başa çıkmanın yolunu bulmaları gerekti. Ben de “Ben kendimi yenilmiş hissetmiyorum, neden yenilmiş hissedeyim ki?” diyordum. Evet 1974 trajikti ancak varoluşsal olarak Limasol ya da Baf’tan birisinin yenilgi duygusuna kapılması daha düşük bir olasılıktır... Çünkü buralardaki savaş darbe günlerinde vardı, işgal sırasında değil... Yani anılarım böyle...

 

SORU: İngiliz Okulu’nu bitirince ne yaptın?

PANAYOTOU: Askere gittim...

 

SORU: Askerde olmak nasıl bir duyguydu?

PANAYOTOU: Askerde olmak beni anarşist yaptı! Askere gitmeden önce bir aktivisttim, yani zaten aşırı sola doğru yol almaktaydım! 1974’ten sonraki ilk üç yıl yani 1977’ye kadar solda şöyle bir duygu vardı: Kıbrıslırumlarla Kıbrıslıtürkler birleşecek, dünyayı değiştireceğiz falan... Sanırım Makarios’un ölümünden sonra, hatta ölümünden önce de mitinglerdeki duyguları yakalamıştım, o anlamda “Kıbrıs sorunu” denen şey beni fazlaca rahatsız etmemeye başlamıştı... Yani askere gittiğimde belirli birşeyi koruduğum ya da birilerine karşı savaştığım duygusu yoktu... Oradaydık çünkü orada olmamız gerekirdi! Orduyu sevmedim... Herkes de orduyu sevmediğimi biliyordu...

 

SORU: Askere gitmeden önceki üç yıllık aktivist dönemine bakacak olursak, esas etki nereden geliyordu? Yunanistan’daki aktivizmden mi etkileniyordun? Dünyadaki aktivizmden mi? Bu nokta önemli çünkü yaşlı Kıbrıslıtürk komünistlerle konuştuğumda, onları besleyen şeylerin aslında AKEL’den çok, Türkiye’den ya da Bulgaristan’dan Türkçe yayınlar olduğunu anlatmışlardı...

PANAYOTOU: Benim AKEL’le ilgili duygum şudur: bir tür laik kilisedir AKEL! 1974’e kadar Yunanistan’da bir tür gizli devrim vardı, solda yayınlar çıkıyordu... Yunanistan’dan yayınları okuyordum... Bunlardan bir bölümü Yunanistan iç savaşıyla ilgili yayınlardı... Bunları okuduğumda okulda ve mitinglerde duyduklarımın yalan olduğunu kavradım... Çocukken de çok kitap okurdum ve bize öğretilenlerin doğru olmadığını bilirdim! Örneğin komünistlerin o kadar da kötü olamayacağını bilirdim çünkü babam bir komünistti! Yunanistan iç savaşıyla ilgili yayınları okuduktan sonra okullarda bizlere okutulan kitapların tümüyle yalanlarla dolu olduğunu kavradım! Hepsi yalandı! Mayıs 1968 hareketinin Yunanistan’daki etkileri de yansıyordu... 1977’de de iki hareket vardı dünyada – biri İngiltere’deki punk hareketiydi, bir diğeri de İtalya’daki “Otonomiya” hareketiydi... Negri bunun parçasıydı... 1974’ten sonra beni biçimlendiren hareketlerdi bunlar... 1977’de artık anarşist olmuştum. Anarşi klasiklerini ordudayken okudum... Ordudayken mutfağı ve tuvaletleri çok seviyordum çünkü tuvaletleri temizlerken ya da mutfakta patates ayıklarken silah taşımanız gerekmiyordu! Patates ayıklıyordum ve kitaplarımı okuyordum! Sonra beni inşaat işlerine gönderdiler, bu da muhteşemdi! “Ben vuramam” diyordum onlara “benden ne istiyorsunuz?” Atışlarda başarısızdım! “Bana başka birşey bulun!”

Amerika’da sosyoloji eğitimine gidinceye dek inanmış, alternatif bir anarşist olmuştum! Daha çok Yunanistan’ın sol kaynaklarını okuyarak kendimi geliştirmiştim.

Başlangıçta üniversiteye İngiltere’de devam etmek isteyen Andreas Panayotou, Margaret Thatcher yönetiminin işbaşına gelmesiyle birlikte bu kararından vazgeçer çünkü Thatcher, üniversite harçlarını artırmıştır. Bu yüzden sosyoloji okumaya Amerika’ya gider...  Panayotou’yla röportajımızın devamı şöyle:

 

PANAYOTOU: İngiltere tamamen gündemimden düşmüştü, Amerika bu konuda daha açıktı çünkü üniversiteye başvurduktan sonra burs alabiliyordunuz... O nedenle Amerika’ya gittim, Boston’a gittim... orada hippileri bulmak yerine Reagan dönemini buldum! Üç yıl kadar Boston’da kaldıktan sonra Santa Cruz’a gittim, burada da beş yıl geçirdim, sonra da Kıbrıs’a döndüm...

 

SORU: Geriye dönüp baktığınızda, Amerika’daki deneyimleriniz yaşamınızı nasıl etkilemişti?

PANAYOTOU: Bush’tan önce ikinci ülkem Amerika’dır diyordum... Amerika’nın Bush’la birlikte girdiği alçaltıcı döneme inanamıyorum! Amerika ilginç bir ülkedir... Oraya ülke bile denemez, çok farklı eyaletler, çok farklı yerler... İnanıyorum ki Amerika’nın bazı yönleri özgürlükçüdür, Chomsky’nin anlattığı gibi... Ancak şimdi Amerika hegemonyacı bir güç olmanın bedelini ödüyor. İnanıyorum ki şu anda Amerika bir tür üçüncü dünyalılığa doğru geriliyor. Ben Roosevelt’in refah devletinin hala orada olduğu noktayı yakalamıştım, Reagan bu refah devletini parçalamaya başlamıştı... Vietnam Savaşı hala tutucuların korkusu olarak havadaydı o dönem... Oraya gittim ve 1987’ye geldiğimde artık bu ülkenin sıkıcı olmaya başladığını düşünmeye başlamıştım çünkü eski şeyleri ısıtıp ısıtıp tekrar tedavüle sokuyorlardı...

 

SORU: Orada da bir aktivist miydiniz?

PANAYOTOU: Her tür aktivitenin içindeydim... Gittiğim üniversite laik, Yahudilerin bulunmadığı bir üniversiteydi... Gördüğüm ilk şey orak çekiç olmuştu, komünistler oradaydı!  Aynı zamanda Zionist İttifak da oradaydı! Orada bulunan bir kadına “Bunlar yasal mı yani?” diye sormuştum! Kiliselerde toplantılar olurdu, Filistin sorunuyla ilgili, Hindistan’la ilgili... Ele alınması gereken 20 milyon konu vardı! Granada’nın işgaline karşı gösteriler yaptığımızı hatırlıyorum, sabahın saat 4’ünde kalkıp bir kürtaj kliniğini korumak için eyleme katıldığımı hatırlıyorum! Hristiyanların bu konuda deli olduğunu düşünürüm – hala sınıfa girdiğimde ve konu kürtajdan açıldığında bazı çocukların kürtajın cinayet olduğuna inanmalarına ben inanamıyorum! Dergiler çıkarırdık, gösteriler yapardık... Global politikalarla içiçeydik... Hatta Amerikan işçi sınıfını bile örgütlemeye kalkışmıştım ancak aksanım nedeniyle bu çok zordu!

 

SORU: Kıbrıs’a ne zaman döndünüz?

PANAYOTOU: 1989’da döndüm... O günlerde Doğu Avrupa’nın kapitalizm sonrası deneyimlerini yeni birşeye dönüştüreceklerini umuyordum – ancak çılgınlar gibi yalnızca süpermarketlere saldırmakla yetindiler!

 

SORU: Kıbrıs’a dönünce ne yaptınız?

PANAYOTOU: Önce bir ev bulmam gerekti çünkü ailemle yaşayamazdım! Babam aniden bana dönüyor ve “Sence ne kadar farklıyız?” diye soruyordu, ben de “300 yıl kadar fark var arada!” diyordum! Evet, abartıyordum ama zordu aynı evde yaşamak... Ailemle üç ay kadar yaşadım, sonra Limasol’a yerleştim, iş aramaya başladım. Beraberimde biraz para getirmiştim çünkü Amerika’dayken ders verip para kazanıyordum. Sonra İngilizce öğretmenliği buldum, sonra bir kolejde sosyal bilgiler öğretmenliği buldum... 2-3 yıl sonra iş bakımından kendime birşeyler bulmuştum...

Limasol’da anarşist-feminist vs.’nin devam ettiği alternatif bir kafe vardı – o kafeyle ilgiliydim, bir de dergi çıkarıyorduk, “Kentte Tren” adında...

 

SORU: Adonis Florides de orada mıydı?

PANAYOTOU: Evet, Adonis de vardı... Ve aniden karşıma Kıbrıs tarihini çıkaran olay yaşanıyor!

 

SORU: Sizin için Kıbrıslı olmak ne demek?

PANAYOTOU: Ona geleceğim... Öncelikle çocukluğumdan bir hatıra... Sınıfta öğretmen öğrencilere kızıyor çünkü “g” dememiş “ç” demiştir... Yani büyükannem, annem ve babamın konuştuğu gibi sınıfta konuşamamak... Bunlar benim için kolay değildi. Kıbrıs ağzının benim temasta olduğum bir kurum olan okullarda ve medyada yasaklanmış olması önemli noktalardan biriydi. İkinci nokta, daha önce sözünü ettiğim Makarios, sağcılar vs. ile ilgili şeylerdi... Benim için orada Kıbrıslılık, onur demekti, korumamız gereken şeydi, bağımsızlığımızdı... Bir anarşist olduktan sonra kafam daha da netleşti ve sadeleşti – kendini Yunan iç savaşını yürüten otoriter bir devlete bağlamayı kim isteyebilirdi, daha küçük ama kaçınılmaz biçimde daha demokratik olan kendi devleti olması yerine? Kıbrıslılık belleğimdeydi, siyasi bilincimdeydi ancak buna odaklanmış değildim... Amerika’dayken daha global politikalarda aktivisttim ya da teorik konularla ilgiliydim... O dönem incelediğim, araştırdığım ve yazdıklarım böyleydi... Sonra buraya geliyorum... Alternatif kafede yaptıklarımızdan başka, Costis Achniotis’le temastaydım. Takis Hadjigeorgious RIK’te bir program yapıyordu... Düşünce şuydu: birilerinin çıkıp Kıbrıs kimliğini savunmasını istiyorlardı, bunun  daha çok Yeni Kıbrıs Derneği çizgisinde, Kıbrıs kimliğinin siyasi yönleriyle savunulmasını istiyorlardı. Costis bana böyle bir programa çıkmayı isteyip istemeyeceğimi sormuştu, ben de ona “Bak” dedim, “Televizyona çıkmak istemiyorum. Ama eğer Yunanlı değil Kıbrıslı olduğunu televizyona çıkıp söyleyecek kimsecikler yoksa, o zaman ben çıkar söylerim!” Başka bir nedeni yoktu yani... Çocukluğumdan bu yana bir fantazim vardı, birileri televizyona çıkıp “Ben Yunanlı değilim, ben Kıbrıslıyım” desin diye! Çocukluğumdan çünkü Makarios’un istemediği halde ENOSİS istediğini mitinglerde söylediğini hatırlıyordum!

Böylece programa çıktım... 1992’ydi...

 

SORU: Yani 1992’de “Kıbrıslıyım” demek hala bir tabu muydu? Bunu mu demek istiyorsunuz?

PANAYOTOU: Bu aslında dönüşümlere bağlı... 1970’li yıllarda büyük bir hareket vardı, o dönem solun çeşitli renkleri de daha çok EDEK’e yakındı bu arada AKEL’den çok çünkü AKEL’in daha kapalı sınırları vardır... İnsanlar daha açıktı Kıbrıslılığa ancak bunun teorik düzeyde tartışılması için bir zemin yoktu, şimdi geriye dönüp baktığımda böyle görünüyor. O dönem insanlar kendilerini Kıbrıslı hissediyordu, “Ben Kıbrıslıyım” diyorlardı...  Ancak onlara “Ulus nedir? Senin ulusun nedir? Dilin nedir?” diye sorular soran Yunan milliyetçilerinin ideolojik aparatıyla karşı karşıya kaldıklarında “Tamam, tamam...” diyorlardı. 1980’lerde ekonomik gelişmeler yaşanıyordu, ideolojik çatışma biraz gerilemişti, 1988’de Vasiliu’nun Cumhurbaşkanlığı’na seçilmesi var, o daha fazla Kıbrıslılık yanlısı bir başkandı... Periskianis’e göre sarkacın yeniden sallandığı dönemdi bu, kültürel olarak sarkaç sağa doğru kayıyordu ve bu dönem yine milliyetçiliğin tırmanışa geçtiğini görüyoruz...

 

SORU: Yani 1990’lı yılların başlarında milliyetçilik tırmanışa geçti, Vasiliu döneminde diyorsunuz...

PANAYOTOU: Evet... Gazetelerde bunu görebilirdiniz... Vasiliu hükümetteydi ama medyada milliyetçilik tırmanıştaydı, o dönem Yugoslavya olayları vardı, medyada düşsel Sırp kardeşleriyle ilgili yazılar çıkıyordu, korkunç bir dağınıklık... Ve böylece televizyona çıktım. Aslında dergimizde Kıbrıs kimliği konusunda yazılar yayınlamıştık, tartışma buradan çıkmıştı... Programda dergiden söz ettik, Tasos “Sen bir anarşistsin” dedi, “Evet öyleyim” dedim. Aslında anarşist olmamdan şoke olmalıydılar ama kimse bunu takmadı... Programda “Tamam” dedim “Kendimi Yunanlı gibi hissetmiyorum... Yunan bayrağını görmekten nefret eden insanlar tanıyorum, radyoda Yunan milli marşını duyduklarında radyoyu kapatan insanlar tanıyorum” dedim ki bu doğrudur çünkü pek çok insan, Yunan milli marşını duyduğunda darbeyi hatırlar ya da ordudaki deneyimlerini hatırlar... “Ben Yunan karşıtı bir insan değilim” dedim “Ben Yunanlıların dostuyum ama Yunan değilim. Yunan tarihini biliyorum ama onlar gibi hissetmiyorum kendimi...”

Televizyon programında Tasos bana “Kıbrıs ağzıyla okuyup yazma” konusunda birşeyler sormuştu. Bence sözkonusu olan Kıbrıs ağzı değil, Kıbrıs dilidir, bence Kıbrıslıların konuştuğu Kıbrıs dilidir... Tasos’a “Kimseye zorla birşey öğretmiyoruz” dedim “Ancak şu tanınmalıdır: Kıbrıs dili Yunanca gibi değildir, bazı şeyler farklıdır... Bazı sesler Yunanca’da yoktur. Bunu kabul etmeliyiz ve yazarken de bunu kullanmalıyız...”

Milliyetçiler deliye döndüler! O kadar öfkelenmişlerdi ki! Bu saldırılarla ilgili deneyimim çok ilginçti! Anlattığım gibi 1992’ye dek Kıbrıslılığım derin kökleri olan birşeydi ama yalnızca oradaydı – programa katılmadan önce bana ülken neresi deselerdi, Santa Cruz’la Kıbrıs arası bir yerde derdim, Çin’e falan gitmeyi tasarlıyordum mesela... Hala öyle bir duygum yok, “İşte Kıbrıs benim yerim, benim köyüm” gibi! Yerleştiğim yer burası ama Çin’e gitmeyi de istiyorum!

Ve aniden bu insanlar savaşıyorlardı! Bu süreçte kendimi çölde gibi hissediyordum – programdan sonra insanlar geliyor ve bana “İyi ki birisi çıkıp bunları söyledi” diyorlardı!

Programda “Ama biz Yunanlıyız” dendiğinde de “Öyle bile olsa, göbek bağımız 15 Temmuz 74’te kesildi!” demiştim... Bana gelip kutlayanlar bu söylemi çok sevmişlerdi – çünkü bu söylem, yaşadıklarını en iyi tarif eden doğru sözcüklerdi – onlar için çarpıcıydı!  Milliyetçiler ise beni Kıbrıs ağzıyla konuşurken duymuşlardı, onların derin biçimde inandığı şeylere, inançlarına, statülerine, güçlerine meydan okumuştum! Bir yandan bir halk kahramanı olmuştum, öbür yandan milliyetçiler için bir canavardım! Bu çok hoşuma gitmişti, çok zevk almıştım bu deneyimden! Bu tamamen bir tesadüftü – oraya bunu yapmak için gitmemiştim, programa bir Kıbrıslı çocuğun televizyonda “Ben Kıbrıslıyım” dediği fantazisini gerçekleştirmek için gitmiştim! Üç hafta boyunca gazeteler hep bunu yazıyordu, sonra olaylar biraz yatıştı. Ben bir sosyoloğum ve bir anarşistim, o nedenle gerçekten ne olup bittiğini araştırmam gerekirdi... Bu, toplumun kriz semptomlarından biriydi. Dizi tartışmalar yapıyorduk, Leymosun’daki toplantıda onlara şöyle dedim:

“Aziz Paul’ü görmüş olduğumu söyleseydim çıldırmayacaktınız! Çıldırdınız çünkü birşeyler sizi rahatsız etti...”

Toplantıya katılanların bir bölümü beni alkışlıyordu çünkü onlar için bir kahramandım, ötekiler ise beni öldürmek istiyordu!

İşte ancak o zaman “Kıbrıslı”nın ne olduğunu araştırmaya giriştim... Herşeye sıfırdan başlamam gerekiyordu.

Ulusal kimlik yapılandırılır vs. onu biliyordum. Kıbrıs’ın bütün geçmiş sosyal tarihini inceleyerek Yunanlılığa ya da Türklüğe karşı direnişlerin tarihçesini ortaya çıkarmaya çalıştım... 7 yıl boyunca bunları inceledim, makaleler yazıyordum...

Düşüncem şudur: Kıbrıslılığımız çevremize dayanıyor... Edward Said’in muhteşem bir yazısı var, orada “Biz var mıyız?” diye sorar. Ben de aynı şeyi soruyordum: “Biz var mıyız? Kimiz? Ne üretiyoruz?” Hellim mi? Zivaniya mı? Başka ne? Sanırım biz sınır deneyimleri bakımından tipiğiz.

Bir sınır var diyelim, sınırın iki tarafında insanlar var... Antropolojik olarak bakacak olursak, her zaman sınırların çevresinde insanlar vardır... Örneğin Çin Seddi’nin çevresinde kitleler vardı... Kıbrıs Doğu ile Batı arasında bir sınır ve bir ada olduğu için de bu sınır keskin olmak yerine daha geniştir... Ancak sınır olan bir yerde, nüfusun bir bölümünün başka yöne, öteki bölümünün başka bir yöne bakması da kaçınılmazdır. Toplum da ikisinin ortasında, orta bölümde tutulur... Bana göre bizim için modernliğin esas konusu, Batı ile Doğu arasında yakalanmış olmamızdır. Batı açıktır ki Avrupa’dır ve Amerika’dır... Doğu ise iki şey olageldi: Ruslar, komünistler ve Müslüman Araplar...

Örneğin Kıbrıslırumlar, Kıbrıslıtürklerden çok Müslüman Araplarla daha fazla yakınlık kurmuşlardır... Sözde “anavatanlar”a bakarsak ve eğer Yunanistan’ın “Batı”, Türkiye’nin de “doğu” olduğunu düşünürsek aslında jeopolitik olarak her ikisi de Batı’dır... Yani kimliğimizi bu rakip güçler arasında biçimlendirdik, bu nedenle de kendi içsel diskursumuza sahip olamadık. Bir “ulus”a sahip olamadık çünkü geleneksel olarak “ulus”un kapalı sınırları olmalıdır. Bunu yapamadık...

Öğrencilerime “Biz savaşamayız çünkü sayımız çok azdır” diyorum... Bu korkaklık değildir, bilgeliktir... Karşınızda milyonlarca insan vardır ve siz yalnızca birkaçyüzbin kişisiniz... Savaşa girişmek aptallık olur.

Bizim deneyimimiz bu: biz sınırçizgisi insanlarıyız – bölünmüşlük vardır hayatımızda, ittifaklarımız sürekli değişiyor, şuraya buraya kayıyor...

Şu anda Kıbrıslılar Batı’ya doğru kayıyor... Kıbrıslıtürkler AB bayrakları taşıyor, Kıbrıslırumlardan daha fazla yapıyorlar bunu... Öteki tarafta da Irak var, Filistin var...

Şimdi yeni bir Kıbrıslılık yaratmak durumundayız – bize miras kalan Kıbrıslılık, inatçı, İngiliz sömürgeciliğine karşı siyasi bakımdan direnen, Türkiye ve Yunanistan’a karşı kültürel bakımdan direnen bir kimlikti. Şimdi yeni bir Kıbrıslılık yaratmak durumundayız...

İngiltere Kıbrıs’tan EOKA’dan korktuğu için ayrılmadı, bölgede yenilgiye uğradıkları için ayrıldılar ve İkinci Dünya Savaşı ardından çekilmeliydiler. Şimdi çevremiz yeniden biçimleniyor ve bu yeni çevrede Kıbrıslılığımızı bulmalıyız... Şimdi Kıbrıslılıkla ilgili bir görüşüm var ama televizyon programına katıldığımda Kıbrıslılık yalnızca bilinçaltımdaydı, köyde konuştuğum dildi, Makarios mitinglerinde yaşadıklarımdı... Ve bu programdan sonra, RIK’teki program da yasaklandı...

 

SORU: Şimdi ne yapıyorsunuz?

PANAYOTOU: Öğretmenlik yapıyorum Frederick Koleji’nde – daha çok Limasol’da... Lefkoşa benim için son derece sıkıcı bir kenttir... Ben Lefkoşa’da büyüdüm, gençliğim burada geçti... Ama bakın, Limasol’dan Lefkoşa’ya girerken önce askerlerin kamplarını görürsünüz... Sonra “bayrakların dehşetini” yaşarsınız, dev bir Yunan bayrağı vardır, karşı tarafta dağların üstünde başka bayraklar! Küçük bir yerde kaç tane bayrak?!

 

SORU: Sanırım Lefkoşa aynı zamanda bölünmüşlük bakımından en keskin yer... Nereye giderseniz gidiniz, barikatlarla, “sınır”la karşılaşırsınız... “Sınır”la birlikte yaşarsınız... Bilinçaltınızda bir bölünmüşlük çizgisi oluşur... Elbette bu “sınır”ı aşmakta yaratıcı olabilirsiniz...

PANAYOTOU: Güçlü bir “öteki” duygusu yaratıyor... Oysa Limasol’u düşünecek olursak, örneğin bu programdan önceydi, güneyde yaşayan Kıbrıslıtürklerle bir dayanışma komitesi oluşturmuştuk... Anarşistler olarak bu grubu, insanları polise ve devlete karşı korumak için oluşturmuştuk. Sayıları çok azdı... Sanırım 1991-92 yıllarıydı. Yaklaşım farklılıkları vardı örneğin Lefkoşa’dan gelenlerle aramızda. Lefkoşalılar Limasol’daki Kıbrıslıtürkler için nasıl bir tanımlama kullanmamız gerektiği üzerinde duruyordu – onlara “güneyde yaşayan Kıbrıslıtürkler” mi demeliydik yoksa başka birşey mi? “Devlet”, “bölünmüşlük” konularını ortaya atıyorlardı. Oysa Limasol’da böyle değildi – orası kozmopolit bir yer... Kıbrıs sorunuyla çok ilgilidir Lefkoşa, “Yeşil Hat” burada doğdu... Burada uzun süre yaşarsanız karmaşıklaşır...

 

Devam edecek

 

(*) “Saklı tarihimizin izinde” başlıklı bu röporajlar dizisi 9 Şubat 2004’ten bu yana YENİDÜZEN gazetesinde yayımlanıyor. Hamamböcüleri’ndeki okurlarımla da paylaşıyorum...

copyleft (c) 2001-03 hamamboculeri.org