Yeraltı Notları, 19 Şubat 2004

Sevgül Uludağ

 

Hayatın yalın şifresi...

Adı Eileen’di – tıpkı bir kediye benzerdi... Beyaz tellerle karışık sarı saçları, çekik gözleri vardı. Uzun boyluydu... Bir kedi gibi zerafetle süzülürdü...

Dereboyu’nda yıllar önce açtığı “breakfast” yerinde harika sandöviçler yapardı... Rostolu sandöviçleri için sısamlı ekmekleri özel olarak yaptırırdı... Cumartesi sabahları “English breakfast” servis edilirdi burada – “bacon and eggs” vesaire...

İlk torununu kendi elleriyle büyütmüştü – tıpkı bir müzik parçasından çıkıp gelivermiş, notalar gibi tınıları olan bir isim taşıyan torununu: Melody!

Sonraları hayat onu alıp bir zamanlar kesin dönüş yaptığı Kıbrıs’tan Londralara sürükledi yeniden... Hayat kavgası bitmezdi: çalışmalıydı, ekmeğini kazanmalı, çocuklarına daha iyi bir yaşam sağlamalı...

Noeller’de, Yılbaşıları’nda, Paskalar’da postacılar paket taşırdı kızı Suzan’a: ama paketler Suzan’dan çok adı notalar gibi tınıları olan Melody ya da minik, sevimli torun Eliz içindi...

Neler göndermezdi ki Londra’dan: bir çift pembe lastik ayakkabı, eşofmanlar, saatler, oyuncaklar, bebekler, tombalak ayıcıklar, çikolatalar – çocukları sevindirebilecek herşey!

Adı Eileen’di, bir kedi gibi zerafetle süzülürdü yaşamda – hayat rüzgarları onu alıp bir coğrafyadan ötekine sürüklediğinde sevgisinden hiçbirşey yitirmemişti...

Belki bu yüzden, kanser olduğunu gizleyiverdi, sevdikleri acı çekmesin diye, kimsecikleri üzmesin, yürekler çıt diye kırılmasın diye... Belki de bir umut vardı içinde – kimi zaman hayat mucizelerle doludur! Belki de iyileşmeyi umuyordu...

Kıbrıs’a iki ay önceki son gelişinde, mutfakta oturup sohbet etmiştik... Aslında solgun görünüyordu, pek de neşeli değil gibiydi... Ama belki de uyku sersemi olduğunu düşünmüştüm, yorgundu... Belki de son kez bu topraklara veda etmeye geldiğini biliyordu... Son bir kerecik adı notaların tınılarını taşıyan Melody ve sevimli küçük torun Eliz’i kucaklamaya... Son bir kez bu küçük mutfakta Noel ve Yılbaşı yemekleri pişirmeye... Son bir kez Kıbrıs’ta yaşayan dostlarını çevresine toplayıp hayata meydan okumaya, bardağını kaldırıp dostluğa, sevgiye içmeye!

Neler geçmişti yüreğinden, fırında hindi yavaşça pişerken? Kahve makinesi fokurdar, Eliz ona okulda son yaptığı resimleri gösterir, Melody ona sarılırken?

Suzan o muhteşem çikolatalı-kahveli pastasından pişirmiş miydi Eileen için?

Bugün Uzun Yol’da koşa koşa Vartan Malyan’ın ofisine gidiyorum... Onunla röportaj yapmıştım, 1930’lu, 40’lı, 50’li yıllardan, Arabahmet Mahallesi’ndeki Viktorya Caddesi’nden, Süveyş Kanalı’ndaki işçi kamplarından fotoğrafları almalı, bunları röportajda kullanmalıyım...

Telefon çalıyor, arayan arkadaşım Suzan...

İngiltere’den araması için çok önemli bir neden olmalı – Eileen hastalanmış, on gün kadar önce apar topar gitmişti Suzan...

“Neden buradayım Sevgül? Bunu biliyor musun?”

“Annen hastalanmıştı, nasıl oldu? Kaç kez aradım eşini, telefonu hep kapalıydı...”

“Çünkü o da burada... Annemi kaybettik dün... Yarın gömeceğiz... Kanser olduğunu bizden gizlemiş...”

Herşey anlamsızlaşıyor: kadın camialarındaki kıskançlıklar, çekemezlikler, dedikodular, birbirine üstünlük taslamalar! Erkekleri taklit eden kadınların ellerine geçirdikleri “iktidarı”, onları aratmayacak biçimde, hemcinslerini ezmek, silmek, yoketmek için kullanmaları, “azınlık psikoloji”leri... Üç kuruşluk bir koltuk uğruna kılıktan kılığa girenler, fikirlerle değil kişilerle uğraşanlar... Salak gündemler, salak gündemlerin peşinde bir sarkaç gibi savrulanlar...

Herşey anlamsızlaşıyor: üç kuruşluk çıkar uğruna dün söylediklerini bugün untanlar, 180 derece dönüş yapanlar... Kendini olduğundan farklı göstermeye çalışanlar: kendi ruhunu, kendi düşüncesini, kendi sınıfını inkar edenler! 80 binlerin mücadelesiyle dalga geçercesine komitelere tıkıştırılmış isimler! Son birbuçuk yıldır mahkeme koridorlarında bizlere, gazetecilere ve sendikacılara oynattırılan komedi: yargıç hanımın her gidişimizde “suçlu”ymuşuz gibi bizleri paylaması, hükümet değişir değişmez ortaya çıkıveren “takipsizlik”... Yargıç hanımın “Artık gidebilirsiniz” deyip hala neden ona durup baktığımıza anlam veremeyişi... Mahkemedeki polisle tartışmamız: “Bu koridorlarda ancak emekçiler yargılanır!”...

Bugün Çarşamba, Uzun Yol bomboş... Öğleden sonra her yer kapalı... Lefkoşa soğuğa ve yağmura teslim... Trafik sıkışıklığı bile yok... Fotoğrafları alıp bir taksiye atlıyorum, kuzeye geri dönüyorum... Yüreğimde bir ağırlık...

Adı Eileen olan, bir kedi gibi sessizce süzülen, yüreği hep çocukları, torunları için çarpmış o emekçi kadına ağlıyorum bu akşam: yaz akşamları yıldızlarla dolu gökyüzüne başını kaldırıp bakamayacak, Karpaz’da gözlerinin rengini taşıyan Akdeniz’e bırakamayacak bedenini... Bir daha Melody’ye, Eliz’e sevinç ve heyecanla sürpriz paketler postalayamayacak...

Yarın gömülecek...

Hayatın yalın, yapmacıksız, gerçek şifresini bırakıyor geride: sevme yeteneğini...

copyleft (c) 2001-03 hamamboculeri.org