Yeraltı Notları, 10 Mart 2004

Sevgül Uludağ

 

“Orduyu Lübnan’dan çektirmek dört yılımızı aldı...” (*)

*** İsrail ordusunun Lübnan’dan çekilmesini sağlayan İsrailli kadınların örgütü “Four Mothers”dan Dr. Naomi Levy Weiner, YENİDÜZEN’e konuştu:

“Orduyu Lübnan’dan çektirmek dört yılımızı aldı...” (*)

Dr. Naomi Levy Weiner’le geçtiğimiz haftasonu İntercollege’te tanışıyoruz. Bölünmüşlüğü Aşan Eller kadın örgütünün “Çözüm sonrası Kıbrıs vizyonu”nu sunduğumuz bir oturuma katılıyor ve burada bir konuşma yaparak “Four Mothers” hareketinden geldiğini anlatıyor. Bu muhteşem kadın hareketiyle ilgili okuduklarım ve duyduklarım geçiyor aklımdan... Kahve molasında konuşmayı sürdürüyoruz, sonra kalabalıktan kaçıp kısacık bir röportaj yapmaya gidiyoruz...
İsrail ordusunun Lübnan’dan çekilmesini sağlayan İsrailli kadınların örgütü “Four Mothers” yani “Dört Anne Hareketi”nden Dr. Naomi Levy Weiner, “Orduyu Lübnan’dan geri çektirtmek dört yılımızı aldı” diye konuşuyor... Ama onunla röportaja geçmeden, okurlarımızla bu hareketin tarihçesini paylaşmak istiyorum...

HERŞEYİ BAŞLATAN BİR HELİKOPTER KAZASI
4 Şubat 1997’de, İsrail’den kalkan iki taşıyıcı helikopter Lübnan’ın güneyinde İsrail’in ilan ettiği sözümona “güvenlik bölgesi”ne İsrailli askerleri taşırken düşüp parçalandığında, 73 İsrail askeri yaşamını yitirmişti... Bu korkunç trajedi bir grup İsrailli annenin tepkisini çekerek, onların “Four Mothers” yani “Dört Anne” adlı örgütü oluşturmalarına neden olmuştu... Rachel Ben-Dor, Miri Sela, Ronit Nachmias ve Zahara Antavi, o güne dek günlük yaşamlarını sürdürmüşler, kendi kibbutz’larındaki siyasi etkinliklere bile fazlaca katılmamışlardı.
İsrail Lübnan’ı işgal etmiş 1985’te bir miktar askerini geri çekmiş ama kendi kendine Lübnan’ın güneyinde bir “güvenlik bölgesi” ilan ederek, burada asker bulundurmayı sürdürmüştü. 1985’ten 1997’ye dek yüzlerce İsrail askeri ve yüzlerce Lübnanlı bu “sessiz savaş”ta ölmüştü...

ÖLDÜRMEYİ DEĞİL YAŞAMAYI ÖĞRETMEK...
“Four Mothers”ın kurucusu Rachel Ben-Dor, yaptığı bir röportajda şöyle özetliyordu duygularını:
“Harekete geçmekten başka seçeneğim olmadığı duygusuyla uyanmıştım. Yalnızca ülkemiz için ölmemiz değil, ülkemiz için nasıl yaşamamız gerektiği konusunda insanları eğitmemiz gerektiğini kavramıştım. Bu düşünceyi çocuklarım ve başka çocuklar için ileri götürmem gerektiği duygusuna kapılmıştım... Hatırlıyordum ki oğluma küçükken oyuncak tüfek almamıştık, üstelik dinsel öğretilerimizde de “Öldürmeyeceksin!” öğüdü vardı ama tüm bunlar oğlumun orduda başka insanları ustaca nasıl öldüreceği yönünde eğitim almasına engel olamamıştı. Onu yetiştirirken ona aşıladığımız değerler hiçbirşeyin garantisi olamamıştı. Belki de ona çelişkileri yeterince gösterememiş, yeterince kuşkuya kapılmasını sağlayamamıştık... Çoğunun inancının tersine bence hiçbirşeyden kuşku duymayan insanlar zayıf insanlardır...”

BARIŞÇIL EĞİTİM GARANTİ OLUŞTURAMADI...
“Dört Anne” hareketinin bir diğer kurucusu Ronit Nachmias’ın dört çocuğu vardı, kibbutz’unda sanayi işletmesinin pazarlama sorumlusu olarak çalışıyordu ve bir röportajında şöyle diyordu:
“Oğlum askere alınıncaya dek askeri hizmetin karakterini düşünmemiştim. Bunun bilincinde değildim. Bir sporcu olduğu için basketbol takımında oyunuyordu... Elit savaş birliklerine katılıp katılmayacağı belli değildi. Bunun için onu teşvik etmiş değildik ve böylesi bir birliğe katılmış olması bizim için sürpriz olmuştu. Helikopter trajedisi ardından birşeyler yapmak gerektiğine inanmaya başlamıştım, Rachel arkadaşımdı...
Birşey yapmak gerektiğine inanıyordum... Tıpkı onların bizi savaş cephesinden koruduğu gibi, biz de oğullarımızı iç cephede korumalıydık, bunun için de siyasi donanım elde etmeliydik.”

ASKERLERİN KANI NEDEN DAHA UCUZ OLSUN?
Hareketin bir diğer kurucusu Yaffa Arbel de şöyle diyordu:
“Ölü bir askerle ölü bir yurttaş arasındaki farkı anlayamıyorum. Ölü bir askerin kanı, bir yurttaşın kanından daha mı ucuzdur?”
Miri Sela “Women in Black” hareketinden geliyordu... Enver Sedat’ın İsrail’i ziyaretini televizyondan izlemiş ve durmaksızın ağlamış, oğluna “Oğlum bak sen barış döneminde dünyaya gelmişsin, belki de orduya gitmen bile gerekmeyecek artık” demişti. Ama oğlu ordudaydı ve o da “Four Mothers” hareketinin kurucularından biri olarak, gençlerin göz göre göre, bir hiç uğruna öldürülmesine göz yummayacaktı...

“DÖRT ANNE HAREKETİ” OLUŞUYOR
O günlerde HAKIBUTZ gazetesinde Eran Shahar imzasıyla yer alan ve “Ordunun hizmetinde anneler” başlığı taşıyan bir makale Rachel’in dikkatini çekmişti... Eran Shahar bu makalesinde İsrailli annelerin oğullarının sorgusuz sualsiz orduya katılmasını, İsrail ordusunun siyasi ve askeri hedeflerine hizmet etmesini, analar olarak sorgulamaksızın kabul etmesine çok şaştığını yazmıştı.
Rachel, Eran’a telefon ederek yazdıklarını paylaştığını ve duygularını aktarmak istediğini söylemişti. Arkadaşları Ronit ve Yafa’ya da telefon ederek bir röportaj için anlaştılar. Onlara Miri Sela da katıldı ve röportaj gerçekleştirildi: tümü birbirini tanıyordu, çocuklarını birlikte büyütmüşlerdi. Şimdi oğulları büyümüştü ve tümü de askerdeydi... Röportajda Eran Shahar onlara durumu nasıl gördüklerini, Lübnan sorunu hakkındaki düşüncelerini sormuştu ve yazıya başlık olarak da “Four Mothers” koymuştu. Gazetede çıkan bu “Dört Anne” başlığını hareketin ismi olarak almaya karar verdi dört kadın.

SOKAK GÖSTERİLERİNE BAŞLIYORLAR...
Kadınlar bir avuçtu ama hemen medyanın ilgisini çektiler: İsrail’de “Women in Black” geleneğine uygun olarak trafiğin sıkışık olduğu saatlerde sokaklarda, köşe başlarında pankartlar açarak sessizce duruyorlardı. Başbakanın evi önünde gösteri yapıyorlardı. Sayıları az olduğu için birbirlerini değiştiriyorlardı. Çoğu, eşine “Alışverişe gidiyorum” diyor ve evden çıkıp bu sokak gösterilerine katılmaya gidiyordu.

ORDU GERİ ÇEKİLMELİ!...
Tüm siyasi partilerden politikacılara mektuplar yazmaya giriştiler... Amaçları belliydi: İsrail’in, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 1 Nisan 1998 tarihli 425 sayılı kararına uymasını yani Lübnan’dan askerlerini çekmesini talep ediyorlardı.
Medyayla iyi geçiniyorlardı, medya onlara ilgi gösteriyordu. Hareketin adı “Four Mothers” olmasına karşın yalnızca annelerden oluşmuyordu, her yaştan ve her iki cinsten insanlar hareketi desteklemeye başlamıştı, yani erkekler de annelerin saflarına katılmıştı. Bekar genç kadınlar da vardı aralarında, evli, çocuklu kadınlar da... Gerçek bir halk hareketiydiler çünkü hiçbir siyasi partiye bağımlı değillerdi – sivil bir insiyatiftiler... Oğullarının ve bütün gençlerin karanlık geleceğinden kaygı duyan kadınların oluşturduğu bir hareket...

BİR ÇAĞRI...
Hareketin bir çağrısında şöyle deniliyordu:
“Anneler! Bizler, analar olarak, oğullarımızın yerine Lübnan mevzilerinde Suriyelilerin ve İsrail hükümetinin rehinesi olmak istiyoruz. Anneler! Artık zaman kalmamıştır... Yarın bir kişi daha ölecek!
Oğulları Lübnan’da askerlik yapmaya gönderilen anneler! Bu mesajı destekleyin! Gelin hep birlikte Lübnan’daki mevzilerde oğullarımızın yerini alalım!
Oğullarımız yalnızca kendilerini savundukları halde, siperlerde vuruluyorlar ve yalnızca bir anlaşmanın imzalanmasını bekliyorlar. Bizler de Suriyelilerin ve İsrail hükümetinin rehineleri olan oğullarımızın konumuna girecek olursak, bir anlaşmanın imzalanmasını beklerken kendimizi siperlerde savunmakta onlardan daha kötü durumda olmayacağız! Başbakanın evi önünde 15 Şubat’ta toplanıp onun bizleri Lübnan’a göndermesi için emir vermesini bekleyeceğiz! Görevimiz, oğullarımızı bulundukları yerde değiştirmek ve bir anlaşma imzalanıncaya kadar onlar yerine bizlerin rehine olmamızdır!”

ÖLDÜRÜLEN HER ASKER İÇİN GÖSTERİ
Her bir İsrailli asker Lübnan’da öldürüldüğünde, İsrail Savunma Bakanlığı’nın önünde gösteri yapıyorlardı! Hareket ülkeye yayılmıştı, sayıları az olsa da, farklı şehirlerde, Kudüs’te, Tel Aviv’de, Haifa’da birer avuç kadın, hareketi sürüklüyordu.
Bu hareket, karşı bir hareket de doğurmuştu kısa zamanda. Kadınların sokak gösterilerine karşı çıkan gruplar da “İsrail ordusunun Lübnan’da kalması için” gösteri yapmaya başlamıştı... Kadınlara küfredenler, onlara tükürenler oluyordu ama kadınlar başladıkları işi bitirmeye kararlıydı: İsrail, ordusunu Lübnan’dan geri çekmeden sokak gösterilerinden vazgeçmeyeceklerdi!

KARŞIT GÖRÜŞLERLE DİYALOG!...
İsrail ordusunun Lübnan’dan geri çekilmesine karşı olan grupları tartışmaya davet ediyorlar, onlarla toplantı yapıyorlardı... Aydınlarla, politikacılarla buluşuyor, görüşlerini ortaya koyuyorlardı... Politikacıları, İsrail’in Lübnan’daki ordusunu çekmesi için sözcülük yapmaya davet ediyorlardı... İsrail’deki yabancı büyükelçilerle de buluşuyor ve onlardan da kadınların bu hareketini desteklemesini talep ediyorlardı.
BBC’deydiler, CNN’deydiler, Reuters, Associated Press, Fox News, Alman Televizyonu, ABC televizyonu, Kanada, Avustralya televizyonu onlarla röportajlara yer veriyordu. International Herald Tribune gibi önde gelen gazeteler onlarla ilgili röportajlara ve makalelere yer veriyordu. Uluslararası kadın hareketi de onları destekliyordu. Arapça gazetelerle de temasa geçiyor, Lübnan’dan The Daily Star ve Al Hayatt gibi gazeteler onlarla ilgili röportajlara yer veriyordu.

2000’E KADAR SÜRDÜ
Hareket 7 Mart 2000 yılına kadar etkinliklerine devam etti... Bu tarihte “Dört Anne Hareketi” kurucularının kararıyla tarihe karıştı. Çünkü “Four Mothers” hareketi öylesine bir kamuoyu oluşturmuş, hükümeti öylesine baskı altına almıştı ki, o dönemin Başbakanı Barak, orduyu Lübnan’dan geri çekmeye karar vermişti... Hareketin başkanı Rachel Ben-Dor, 7 Mart 2000 tarihli basın bildirisinde şöyle diyordu:
“Dört Anne Hareketi, İsrail hükümetini, Lübnan’daki savaş trajedisine son vererek buradan nihayet çekilme konusundaki cesur kararı için kutluyor. Bugün tünelin ucundaki ışığı gördük, barış sürecinin çıkmazını aydınlatan bu ışığı kimse yadsıyamaz. Ve bu ışık, bizler için dairenin kapanmasıdır – bu daireyi birkaç bireyin çağrısıyla başlatmış, başkaları da bizlere katılmıştı. Artık hükümetin Lübnan’da savaşı sona erdirmek için üstüne düşeni yapacağına güvenmek istiyoruz. Her birimiz evine ve sevdiklerine geri dönmeli...”

“BİR AVUÇ KADINDIK...”
“Four Mothers” örgütünden Dr. Naomi Levy Weiner, sorularımızı şöyle yanıtlıyor:
SORU: Naomi İsrail’de nerede yaşıyorsun?
WEINER: Kudüs’tenim...

SORU: Bize biraz hareketinizden söz eder misin?
WEINER: Hareketimiz sekiz yıl önce başlamıştı ve dört yıl önce İsrail Lübnan’dan geri çekildi... Dört yıl kadar çok aktiftik. Pek çok kadın, askerlerin sürekli ölüyor olmasından büyük acı duyuyordu... İsrail, Lübnan’ı işgal etmişti ve bu ölümler anlamsızdı. Bu hareketi başlatan kadınlar, İsrail’in Lübnan’da bulunmasında herhangi haklı bir neden görmüyordu. Bu İsrail’in güvenliği için değildi... Pek çok erkek, örneğin kendi eşim dahi, o günlerde bize “Siz bu işleri anlamıyorsunuz” diyordu. Hükümet yetkilileri, ordudaki generaller sürekli Lübnan’da kalmamız gerektiğini ileri sürüyordu. Ancak olaya dikkatlice baktığımızda, Lübnan’da bulunmamız için herhangi bir neden olmadığını görüyorduk... Lübnan’da bulunduğu için İsrail, Hizbullah da bize saldırıda bulunuyordu... İsrail askerleri sürekli öldürülüyor ama karşılık da veremiyordu. Karşılık veremiyorlardı çünkü Hizbullah roketlerle karşı saldırı yapıyordu İsrail’e... Orada bulunmanın hiçbir anlamı yoktu... Askerler yalnızca orada bulunduklarından ötürü öldürülüyordu. Kadınlar olarak baktığımızda buna anlam veremiyorduk. Erkekler ve ordu bize “Siz durumu anlamıyorsunuz, Lübnan’da bulunmamız gerek, yalnızca orada bulunanlar anlayabilir nedenini” diyorlardı. Ama biz cesur kadınlardık ve olayları kavrayabilme yeteneğimiz vardı ve onlara “Hayır! Lübnan’da kalmak için hiçbir nedenimiz yok” diyorduk. Kendimize “Four Mothers” adını vermiştik yani Dört Anne hareketi... Hareketi oluşturan dört kadındı, ben bu harekete daha sonra katıldım. Ben İsrailli Yahudi bir kadınım. Harekete katıldığımda oğlum Lübnan’da değildi, asker de değildi, henüz 14 yaşındaydı. Ama sürekli askerlerin vurulup öldürüldüğünü, Lübnanlıların öldürüldüğünü dinliyordum haberlerde... “Ne için?” diyordum kendime. Eşim de bana “Sen anlamazsın” diyordu. “Eğer generaller bunun önemli olduğunu söylüyorsa doğrudur” diyordu. Ben de ona “Hayır, generaller anlamıyor” diyordum. Bize Lübnan’da bulunma nedenlerini inandırıcı biçimde açıklayamıyorlardı...

KARŞI ÇIKANA TERFİ YOKTU!...
SORU: Tam olarak neler yapmıştınız?
WEINER: Kudüs’te beş altı tane kadındık, Tel Aviv’de de bir grup kadın vardı, onlar da altı-yedi kişiydi, kuzeyde ise 10 kişi kadar vardı... Her Cuma günü trafiğin en sıkışık olduğu saat olan sabah saat 11’de sokaklarda, köşe başlarında duruyorduk pankartlarımızla. Herhangi bir İsrail askeri öldürüldüğü zaman, o akşam mutlaka saat 4 ile 6 arasında sokağa çıkıyor, mumlar yakıyorduk. Hiçbir zaman şiddete başvurmadık. Ama her zaman medyayı çağırıyorduk bu gösterilerimize. Tüm gazetelerle temastaydık, radyolarla temastaydık. Bizi seviyorlardı, her zaman geliyorlardı eylemlerimize. Tabii pankartlarımız vardı, “Öldürülecek yeterince çocuğumuz yok”, “Kan dökülmesine artık yeter” gibi pankartlardı bunlar... Basın sık sık fotoğraflarımızı çekip gazetelerde yayımlıyordu. Bizimle röportajlar yapılıyordu. Böylece insanlar da bizim varlığımızdan haberdar oluyordu. Başlangıçta insanlar deli olduğumuzu düşünüyor ve “Onlar ne anlar ki!” diyordu... “Rahminizle düşünüyorsunuz, duygusalsınız!” diyorlardı! “Mantıklı düşünseydiniz, İsrail’in Lübnan’daki varlığının İsrail için iyi olduğunu görürdünüz” diyorlardı. “Oğullarımızı kaybetmemiz üzücü ama bu yurdumuz için gereklidir” diyorlardı. Onlarla büyük tartışmalara giriyorduk. Ordudan birkaç kişi getirmeyi de başarmıştık, onlar çok azdılar ama bizim görüşümüze katılıyorlardı. Orduda azınlıktaydılar çünkü ordunun Lübnan’daki varlığına karşı çıkanlara terfi verilmiyordu. Terfi alamayınca ordudan ayrılıyorlardı. Kalanlar da ne düşündüklerini açıklayamıyordu... Örneğin oğlum orduda sevilen bir insandı ancak işgal altındaki topraklarda bulunmak istemediği için ordudan ayrıldı...

SORU: Hareketiniz nasıl büyüdü?
WEINER: Çok fazla büyümedi ancak çok ses çıkarıyorduk...

“ÇOK SES ÇIKARIYORDUK”
SORU: Önemli olan ardındaki düşünceydi...
WEINER: Evet, sayıca azdık ama çok ses çıkarıyorduk, görüşümüzü duyuruyorduk. Bu bir kadın hareketiydi... Kudüs’te kimi zaman beş, kimi zaman yedi kişiydik... Çok iyi dost olmuştuk... Herşeyi kendi cebimizden karşılıyorduk. Pankartlarımızı kendimiz hazırlıyorduk. Örneğin ben gidip bir İsrail bayrağı satın almıştım çünkü bizi İsrail karşıtı olmakla suçluyorlardı! Çoğu zaman İsrail’in Lübnan’dan çekilmesine karşı olan insanlar durduğumuz yerin tam karşısına geçip bayrak sallıyorlardı, ben de bu nedenle bir bayrak satın aldım! Bizim varlığımız nedeniyle, bize karşıt olarak bir de başka hareket oluşturulmuştu, onlar da kendilerine “İsrail’in Lübnan’dan çekilmesine karşı olan babalar hareketi” diyorlardı! Tam karşımızda duruyorlardı... Bize karşı gruplar vardı, çoğu insan bize karşı çıkıyordu...

GİZLİ SERVİSE MAKYAJLI FOTOĞRAF!
SORU: Fiziksel tehditler de oldu mu sizlere karşı?
WEINER: Hayır ama gizli servisler fotoğraflarımızı çekiyordu, onlar fotoğraflarımızı çekerken biz de makyajımızı tazeliyorduk ki dosyalarındaki resimlerimiz güzel çıksın! Grupta çok iyi bir dostluk kurmuştuk kendi aramızda kadınlar olarak ve bugün de bu dostluklar devam ediyor. Herkes önemli şeyler yaptığımızı hissediyordu grupta.

AZINLIKLAR HERŞEYİ SÖYLEYEBİLİR!
SORU: Belki böylesi kadın gruplarının gücü, birbirlerine duygusal yatırım yapmalarıdır, birbirlerinin yaşamlarıyla ilgilenmeleridir...
WEINER: Evet... Öyleydi... Bir de parlamentodaki milletvekillerine, bakanlara sürekli telefon açıyorduk... Cumhurbaşkanı’nı, Başbakan’ı, politikadaki önemli kişileri görmeye gidiyorduk, Kudüs Belediye Başkanı’nı görmeye gidiyorduk... Sürekli toplantı istiyorduk onlarla ve konuşuyorduk. Söylediklerimize inanmıyorlardı... Ama yavaş yavaş bizim gibi düşünmeye başladılar! Bu çok şaşırtıcıydı... Ordunun Lübnan’dan çekilmesini sağlamak dört yılımızı aldı... Psikolojide de şöyle birşey var azınlıklarla ilgili: İnsanlar azınlıklar çılgınca şeyler söyleyebilir diye düşünürler, “Bunlar gerçekten delidir” diye düşünür insanlar... Ama sürekli bundan söz ettikleri için, böyle düşünmeye de başlarlar! Düşüncelerinde bir değişiklik olur ve onlar gibi düşünmeye başlarlar. Örneğin eşim tümüyle bu harekete karşıydı... Ama sonuçta iki yılın sonunda benim yerime konuşmaya, insanları ikna etmeye başladı, insanlara Lübnan’da bulunmanın ne kadar aptalca birşey olduğunu anlatıyordu! Bu noktaya varması bir iki yılını almıştı... Ancak grubumuzdaki tüm kadınlar eşlerine gösteriye gittiklerini söylemiyorlardı, “alışverişe gidiyoruz” diyorlar ve eyleme katılıyorlardı çünkü kocaları buna karşıydı. Ya da orduda olan çocuklarına birşey söylemiyorlardı... İnsanlar geçerken bize tükürüyordu, taksiciler kızıyordu... Pazara gidip satıcılarla konuşuyorduk, bize dayanamıyorlardı, hiç sevmiyorlardı bizi... Sürekli “Siz delisiniz” diyorlardı. Ancak gösterilerin son yılında tutumları değişti... Kimi zaman bir ay boyunca sokakta duruyorduk, her yıl bir ay boyunca duruyorduk Başbakan’ın evi önünde, birbirimizi değiştiriyorduk... Bu satıcılar bize sebze meyve getirmeye başladılar... Tutumları değişmişti... Taksiciler de sonuçta artık bize tükürmekten vazgeçmiş, bizlere pizza getirmeye başlamışlardı! Herşey değişmeye başlamıştı... Orada bir ay boyunca durduğumuzu görüyordu insanlar... Ordunun çekilmesinin bu eylemlere bağlı olduğunu pek çok kişi söylüyor. Ancak bunun için gerçekten çok çalışmıştık. Sürekli önemli kişilerle buluşuyorduk, sürekli gazetecilere konuşuyorduk, sürekli çarşı pazar demeden dolaşıyor, insanlarla konuşuyorduk. Bize tüküren taksicileri bir konferansa davet etmiştik örneğin... Üniversitede bir oda ayarlamış, bize karşı çıkan insanları oraya götürmüştük... Onlarla konuşmaya başladık, başlangıçta karşı çıkıyorlardı söylediklerimize. Ama yavaş yavaş görüşleri değişti. İnsanlar bize “Korkaksınız, çocuklarınızın öldürülmesinden korkuyorsunuz” diyordu... “Hiçbirşey anlamıyorsunuz, milliyetçilikte önemli şeyler vardır, siz mantıksızsınız” diyordu.
Ve Başbakan Barak, İsrail ordusunu Lübnan’dan çekti. Bunu yapmadan önce pek çok kez bizimle konuştu. Eğer kamuoyunu böylesine etkilemiş olmasaydık, orduyu Lübnan’dan çekmekten korkacaktı Barak... Ve Barak ordudayken Lübnan’da kalmaktan yanaydı!
Ordu görevlileriyle de çalıştık, Lübnan’da kalmaya karşı olanlar pek azdı ama onlarla çalıştık, onlarla konuştuk, onlardan pek çok şey öğrendik. Profesörlere de konuştuk, böylece bilgimizi genişletiyor ve insanlara neden Lübnan’dan çekilmemiz gerektiği konusunu daha iyi izah edebiliyorduk. Konuyla ilgili makaleleri de topluyor ve okuyorduk. Yani yalnızca sokakta durmuyorduk, böyle çalışmalar da yapıyorduk.

“ORDU ÇEKİLDİĞİNDE AĞLADIM”
SORU: Ordunun Lübnan’dan çekilmeye başladığı gün ne yaptınız?
WEINER: O gün, ordunun çekilmeye başladığı gün, buna inanamamıştık. Ağlıyordum... Kuzeye, sınıra gitmiştik.. Gözlerime inanamıyordum... Hayatımda yaptığım en önemli şeydi bu... Lübnanlıların insan hakları çiğneniyordu, İsrail askerleri de, Lübnanlılar da ölüyordu... Durum korkunçtu... Bunun sona ermesi nedeniyle ağlıyordum...

(*) Bu röportaj, Yenidüzen gazetesinde 10 ve 11 Mart 2004 tarihlerinde yayımlandı. Hamamböcüleri’ndeki okurlarımla da paylaşıyorum...


copyleft (c) 2001-03 hamamboculeri.org