Yeraltı Notları, 17 Mart 2004

Sevgül Uludağ

 

“Pontus, deniz demek...”(*)

*** Bir Pontuslu’nun ağzından Kıbrıs

***  Bir Pontuslu’nun ağzından Kıbrıs... Dimitris Sidiropulos anlatıyor...

 

“Pontus, deniz demek...”(*)

 

Sevgül Uludağ

 

Çatışma kültürü içinde yaşayan toplumlar olarak, kendimiz dışındaki hayatlara ilgimiz ne kadar azdır! Burnumuzun dibindeki Suriye’yi, Lübnan’ı, Ürdün’ü ne kadar biliyoruz? Kaç tane Filistinli ya da İsrailli arkadaşımız var? Bu yurda barış getirme iddiasında olan güçlerin Yakın Doğu coğrafyasıyla ne kadar iletişimi var?

Lübnan’dan öğreneceğimiz o kadar çok şey vardı ki... Bir zamanlar Alman arkadaşım Diana Seibert, 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası yapılırken, 1940’lı yılların sonunda geliştirilmiş ve aslında etnik ayrımcılığa dayanan Lübnan Anayasası’nın örnek alınmış olduğunu söylemişti... Bir zamanların muhteşem Beyrut’u parçalanıp bölünürken, ortalık kana bulanırken, bunu yüreğimizde ne kadar hissedebilmiştik? Bunları salt birer televizyon haberi gibi mi izliyorduk yoksa Lübnan’da oynanan oyunların, yaratılan çatışmaların kökeninde nelerin yattığını düşleyebiliyor muyduk?

Ürdün’de ilerici hareketler ne yapıyordu? Suriye’de ne tür baskılarla karşı karşıyaydılar?

Bir zamanlar Bahire Korel’in tanımıyla “Sevimli hayalet Casper” gibiydik bizler de... Yeryüzünde görünmezdik, sesimiz duyulmazdı... Ama Kıbrıslıtürkler, son üç yılda kendilerine ilişkin tabuları kendi elleriyle yıkmaya başladılar... Artık sesleri yeryüzünde duyulmaya başladı, görünür oldular, “Sevimli hayalet Casper”likten çıkmaya başladılar...

Böylesi bir yalnızlığı yaşamış, bundan çok acı çekmiş insanlar olarak en azından bölgemizde bulunan ve benzer acıları çekenlere ne kadar ilgi duyabildik?

Yüreğimiz yalnızca kendimizi yansıtan bir ayna mı oluverdi?

Kendi yalnızlığımıza hapsolup sesini duyurmaya, anlaşılmaya, görünür olmaya çalışanlara ne kadar yardımcı olduk?

Kimliğimizde, kültürümüzde, farklı renklere, farklı kültürlere ne kadar alan açabilidik?

Yeryüzü kültürlerine kendi rengimizi, kendi sesimizi katmaya çalışırken, “başkaları”nı, “ötekileri”, yakın ve uzak coğrafyalarda yaşananları ne kadar hissedebiliyoruz içimizde? Olup bitenler hala bizlerin dışında mı? Hala “tabu”larımızla, kendi “duvarlarımızla” mı örülü çevremiz?

Pontusluları okumaya başladığımda, yakın coğrafyanın bu farklı kültürünü Tamama’nın insanın içine dokanan öyküsü aracılığıyla öğrenmeye başlamıştım.

Pontuslular da, içinde yaşadığımız haki renkli ortamda “tabu”lardan biriydi... Tıpkı Kürtlerin, Ermenilerin birer “tabu” olduğu gibi...

Pontusluların Karadeniz bölgesinde yaşadıkları, göç etmek zorunda kalmaları, dünyanın çeşitli yerlerine dağılmaları, sanki bizim coğrafyamızda hiç olmamış, bizi hiç ilgilendirmezmiş gibi duruyordu...

Pontuslularla ilgili okuduğum ilk kitap Yorgo Andreadis’in yazdığı   “Tamama – Pontus’un yitik kızı” olmuştu...

Yorgo Andreadis, bu kitapta babaannesinin acı serüvenini anlatıyordu... Ragıp Zarakolu, kitaba yazdığı önsözde şöyle diyordu: 

“Savaşın güzeli, adili olmaz. Bütün savaşlar gaddarcadır ve katılanları kötüleştirir, onun ardında yatan ne olursa olsun. Din savaşları, ulusal ve ırk adına yapılan savaşlar, kardeş kavgaları, insanların içinde sakladığı en kötü özellikleri gün ışığına çıkarır... Tamama’nın gerçeklere dayalı öyküsünü anlatan bu çalışmada, bir yanda sadece savaşın kötü birşey olduğunu vurgularken, öte yandan savaşın bütün gazabına rağmen, hala insan olarak kalmayı başaran kişileri, tüm insanlığa göstermeyi amaçladık... Halklar arasında dostluk, böylesi insanların büyüklük ve erdemleri üstüne kurulabilir, ancak o zaman sağlam bir temele sahip olabilir. Dünya çapında barış ve kardeşliğin güvencesi olan halklar arasındaki dostluk...”

Belge Yayınları’nın “Mare Nostrum” yani “Bizim Denizimiz” dizisinden yayımlanan kitap, 1993’te Abdi İpekçi Ödülü’nü kazanmıştı...

Kültürleri iç içe geçmiş, savaşlarla birbirine düşman edilmiş Karadeniz yöresindeki insanların öyküsüydü aslında Tamama’nın öyküsü... 1900’lerin başında Trabzon’a bağlı Espiye kasabasında Türk, Rum, Ermeni, Gürcü, Laz, Çerkez ve Kürtler birlikte yaşardı...

Tamama da Espiye’deki kilisenin rahibi Papa Yiannis’in küçük kızıydı... Çocukluğundan beri bu insanların barış içinde yaşadıklarına tanık olmuştu... Ancak önce Osmanlı devletinin azınlık halklara getirdiği vergiler, ardından baskılar ve sürgünler gelir... “Topal Osman” denilen kişiye bir çete kurdurularak, bu çeteler Ermenilerin, Rumların üzerine salınır... Köyler basılır, mallar yağmalanır, köyler yakılır... Ermenilerden sonra Pontuslular da sürgün yollarında perişan olur... Bu sürgün yolculuğunda küçük Tamama da vardır... Yüzlerce kilometre yol aylarca yürünür, yol boyunca geride açlıktan, hastalıktan ölüler bırakılarak...

Yıllar sonra babaannesinin öyküsünü yazmak üzere Yorgo Andreadis Espiye’ye gider...  “Çoğumuz ikinci, üçüncü, hatta dördüncü nesil çocuklarıydık. Fakat, aramızdaki bağlantıyı kuran kültür halkası, şuuraltı, bizi yan yana getiriyordu. Daha doğrusu, bizim dediğimiz gibi ‘kan daima çeker’” diyen yazar Yorgo Andreadis, yazdığı kitapla amacını şöyle anlatır: “Bu mesajla aynı isteği, aynı inanışı sizlere de verebildimse, sizi bu hususta ikna edebildimse ne mutlu bana. Daha olmasa, aranızdan birkaçınızı, duygulandırabildimse yine memnun olurum. Bütün bu söylediklerimden hiçbirini başaramadıysam, ben yine de memnun sayarım kendimi. Tarihe karşı yeryüzünün bu köşesinde daha iyi bir dünya hayali kuran ölülerinize, ölülerimize karşı vazifemi yapmış olduğum için bahtiyar sayarım kendimi”...

Ama Pontuslular yalnızca kitaplarda değil, burada Kıbrıs’ta, adamızın güneyinde de yaşıyorlar... Onlarla ilgili pek çok “negatif haber” duyarız her gün... Adları sık sık çeşitli olaylarda geçiverir... Kıbrıslırumlar bu konuda fazlaca konuşmak istemezler. Yunanistan onlarla yakından ilgilenir – onlara yurttaşlık vermiştir, bu yüzden son seçimlerde PASOK lideri Papandreu bütün işinin gücünün içinde Kıbrıs’a da gelerek, buradaki Pontuslulara seçim konuşmaları yapmıştır...

Onlara özellikle Kıbrıs’taki uluslararası konferanslarda da rastlamak mümkündür – bazıları Gürcistan’dan gelen Pontuslularla Türkçe olarak sohbet etmek de mümkündür!

Bir Pontuslu’yla konuşmak, onların yaşamlarını kendi ağızlarından dinlemek istedim... Neler hissettiklerini... Neler yaşadıklarını... Bu coğrafyaya neden geldiklerini... Ve Dimitris Sidiropulos’la konuştum... Uzun bir röportaj oldu çünkü anlatacağı çok şey vardı... O, bizim coğrafyamızda savaşı yaşamıştı, savaş esiri olmuştu, “kayıplar listesi”ne girmesine ramak kalmıştı...

Başka kültürlere “aşağı” ya da “üstün” olarak bakan bu coğrafyada, birbirimizi daha iyi anlayabilmemiz, kimsenin kimseden daha “aşağı” ya da daha “üstün” olmadığını, hepimizin insan olduğumuzu ve birer yüreğimizin olduğunu daha iyi anlatabilmek için yapıyorum bu röportajları...

Ben yazıyorum... Siz okuyorsunuz ve belki üstünde azıcık düşünüyorsunuz...

 

Dimitris Sidiropulos’la röportajımız şöyle:

SORU: Dimitris Sidiropulos...

SİDİROPULOS: Bu soyadının anlamı “Demirayak”tır... Büyük büyükbabam Trabzon bölgesinde çok yürürdü ve ona “Demirayak” derlerdi... Bu sözcük çevrilince “Sidiropodis” oldu, “Sidiropus” oldu, sonuçta “Sidiropulos”a dönüştü...

 

SORU: Aileniz Trabzon ve Kars’tan geliyor...

SİDİROPULOS: Evet, babam Giresun doğumluydu, büyükbabam bir papazdı, onun babası da papazdı. Tüm aile, dört çocuklarıyla birlikte 1920’lerin o zor yıllarında Yunanistan’a gitmişti... Büyükbabamlar ve babamlar hayatta kalabilmişti, Türkiye’de iyi insanlar olduğu için hayatta kalabilmiştiler, kendileri de iyi ve çalışkan insanlar olduğu için hayatta kalabilmişlerdi. Türkiye’de iyi insanlar onları evlerinde sakladılar, evden eve gizlice geçirdiler, ona ve ailesine konukseverlik gösterdiler 7-8 ay boyunca çeşitli köylerde. Yunanistan’a gidecek bir gemiye bininceye dek bu insanlar konukseverlik gösterdiler, onları yedirdiler içirdiler ve gizlediler...

 

SORU: Annenizin tarafından da söz eder misiniz?

SİDİROPULOS: Annem Kars’ta doğmuştu...  Mağaracık köyündendiler... 6 yaşındayken Yunanistan’a göç etmişti. Babası Kafkaslıydı, 107 yaşına dek yaşadı! Tüm aile Türkçe, Rusça ve Rumca konuşuyordu... Annem şimdi Selanik’te yaşıyor, 90 yaşındadır. Türkçe biliyor annem çünkü annesi yalnızca Türkçe konuşurdu. Bu Osmanlı Türkçesi’ydi... Babam da hayat öyküsünü ayrıntılı biçimde kaleme aldı.  Babamın adı Kyriakos, annemin adı Olga... Babam hayatının tüm detaylarını kaleme aldı, Trabzon’daki Pontuslu Rumlar’ın yaşadığı soykırımı da yazdı. Bana da neler olup bittiği ve bunların neden olduğu konusunda araştırma yapma girişimini o verdi.

 

SORU: Bugün neler olduğunu ve meydana gelen olayların nedenini biliyor musunuz? Çünkü Pontus Rumları hala bir “tabu”, en azından bu tarafta... Şuradan buradan birşeyler duyuyorsunuz ama tüm öyküyü bilmiyorsunuz... Neler oldu ve nedenleri neydi?

SİDİROPULOS: Babamın anıları vardı elimde ve araştırıyordum, şimdi çok şey biliyorum... Girne’de iki Türk profesörle tanıştım ve onlarla bu konuyu tartıştım. Kuzeyde ders veren iki Türk profesör bunlar, bana daha da geniş bilgiler verdiler, daha önce bilmediğim şeyler de anlattılar. Mesela Çeçenlerin de Ermeni soykırımını gerçekleştirmek için kullanıldığını anlattılar, ben bunu bilmiyordum, bunun detaylarını verdiler...

 

SORU: Pontuslular hep Karadeniz bölgesinde mi yaşıyordu?

SİDİROPULOS: Evet, 3 bin yıl boyunca... Militos’tan kalkıp – Militos İzmir yakınlarındadır – İyonya bölgesinden – bu nedenle bize “İyonya”dan hareketle “Yunanlılar” diyorsunuz – Pontuslu Rumlar İyonya bölgesinde yerleşmişlerdi... Oradan kalkıp Samsun, Trabzon ve Giresun’a gelmişler, buralara yerleşmişlerdi. Erzurum’a kadar... Erzurum’un anlamını biliyor musun? Arz-ı-Rum demek – “Arz” toprak demek, yani “Arz-ı-Rum”, “Rum toprakları...” Elbette şimdi yalnızca bu isim kaldı geriye... Bu bölgeden insanlar Gürcistan’a gittiler, her zaman Osmanlı Türkçesi konuşuyorlardı... Çünkü 1750-80 yılları arasında bir dönem din ile dil arasında seçim yapmak zorunda bırakılmışlardı. Onlar da okullarını kapatıp kiliselerini açık tutmayı tercih etmişlerdi, dillerini kaybettiler, yalnızca Osmanlıca konuşuyorlardı ama dinlerini korumuşlardı... 1830’lara gelindiğinde pek çok insan Gürcistan’a gitmişti. Gürcistan’da 43 kadar köy kurdular. Dünyadan izole oldukları için yalnızca Türkçe konuşuyorlardı. Bugüne dek Kıbrıs’a işçi olarak gelenler de Türkçe konuşuyor... Bu tuhaf bir tarih ama gerçek bir tarih... Gürcistan’dan bir Pontuslu’nun Rum olup olmadığını nasıl anlarsınız? Osmanlı Türkçesi konuşuyorsa, Rum’dur demektir! Kanıtı budur! Çok sayıda makale yazdım bu konuda ve dedim ki “Evet onlar Rum çünkü Türkçe konuşabiliyorlar! Kanıtı bu!”

3 bin yıl önce bazı Pontuslular da Batum’a gitmişlerdi, Sodçi’ye gitmişlerdi ki burası Rusya’dır ve Kırım’a yani şimdiki Ukrayna, Odessa’ya gitmişlerdi ki şimdi Romanya’dır... 3 bin yıl önce buralara gittiler ve hala Rumca konuşuyorlar ama bu Rumca, farklı bir Rumca’dır, Tatarlar’ın, Türkçe’nin, Rusça’nın ve başka dillerin etkisi altında kalmış bir Rumca’dır. Onları şimdi yeniden keşfedebiliriz.

 

SORU: Pontus ne demektir?

SİDİROPULOS: Pontus, deniz demek. Antik Yunanca’da “Pontus”, deniz demektir. Efksimos Pontus’un anlamı da “yabancılara konukseverlik gösteren Pontuslu” demektir. Ve Karadeniz yöresindeki Rumların burada 3 bin yıllık tarihi vardır. Tabii bazıları doğrudan Rusya’ya gitmişti, Rusya’nın güneyine Krosnadar’a ve o bölgeye. Pek çoğu Stalin tarafından sürgüne gönderilmişti... Pek çoğu öldürülmüştü... Soykırım yıllarına dönecek olursak, 1915-1922 yılları arasında yaşanmıştı. 350 bin kadar Pontuslu Rum öldürülmüştü...400 bin kadarı Yunanistan’a gitmek için yola çıkmıştı... 350-400 bin kadarı da Rusya’ya gitmişti...

 

SORU: Bunun nedeni neydi?

SİDİROPULOS: Şimdiki tarihçilere göre soykırımın nedeni Seimens gibi Alman firmalarının Türkiye’deki çıkarlarıydı. O dönemde Türkiye’nin ekonomisini satın almışlardı bu Alman firmalar. Örneğin demiryollarını satın almışlardı, ekonominin temelini almışlardı, paralarını geri almaya çalışıyorlardı... Türklere ne yapmaları gerektiği konusunda akıl veriyorlardı. O günlerde ekonomi Rumların ya da Ermenilerin elindeydi çoğunlukla. Soykırımı nasıl gerçekleştireceklerini de gösterdiler. Bunun pek çok yolu vardı. Von Sanders bir Alman generaldi örneğin, başka Almanlar da vardı onunla birlikte. Örneğin “amele taburu” vardı. Bu amele taburlarını dağlara gönderiyorlardı, yol açtırmakta çalıştırıyorlardı onları. Bütün gün dağlarda taş kırıyordu bu amele taburları... Bu taburlarda 250 bin kadar Pontuslu Rum öldü – yiyecek yoktu, hava soğuktu, soğuktan, açlıktan, hastalıklardan insanlar ölüyordu. Almanlar yolu gösteriyordu. Bir diğer yöntem bir köyü boşaltıp onları başka bir köye göndermekti. O köye vardıklarında “Hayır, burada duramazsınız, ilerideki köye gidin” deniyordu. Bu yolculuğun sonu yoktu... İnsanlar yürüyerek yol alıyordu, diyelim ki bütün aile için tek bir at vardı, o nedenle yürüyorlardı, yaşlı insanlar yürüyordu, çocuklar yürüyordu... Yolda ölenler oluyordu... Pek çoğu zatürreden ölüyordu. Tüm bunlardan önce de çeteciler vardı. Topal Osman adını duymuşsunuzdur. Başka çeteciler de vardı ama en korkuncu bu Topal Osman’dı. Polis bu çetecileri görmezden geliyordu ve bunlar da korkunç biçimlerde Rumları öldürmeye gidiyordu, özellikle kadınları ve çocukları... Bunlar o kadar üzücüdür ki, anlatmak mümkün değil... Bu cinayetler “Kara İncil”de yazılıdır ve hiçbir zaman bundan söz etmeyiz. Şarkılarımızda, şiirlerimizde de söz etmeyiz bu soykırımdan. Türk halkıyla yaşamış olduğumuz güzel günlerden söz eder şarkılarımız ve şiirlerimiz. Çünkü bu cinayetleri işleyen Türk halkı değildi. Öncelikle çetecilerdi – bunlar işsiz güçsüz takımıydı ve cinayetler için kullanılıyordu. Bazı Kürtler de bu cinayetleri işlemekte kullanılmıştı o günlerde... O günlerde de onlara kendi dillerinin serbest kalacağı vaadinde bulunulmuştu... Şimdi de bazı Çeçenlerin bu soykırımda kullanılmış olduğunu öğrendim Girne’deki Türk profesörlerden. Bu profesörler konuyu incelemişler, araştırmışlardı...

Bu trajediden sonra evimizde yurdumuzdan bahsettiğimizde aslında Pontus bölgesinden bahsediyorduk, örneğin Selanik’teyken buraya yurdumuz demiyorduk... Yani bunu gidip savaş çıkarmak için falan değil, tarihsel olarak yapıyorduk. Bu bir rüyadır, her zaman şarkılarımızdadır, beynimizdedir, kalbimizdedir. Rumca ve Türkçe şarkılarımızda böyledir bu. Eğlenceye her zaman Türkçe şarkılarla başlarız. Stelyos Kazancidis’i dinlerseniz, o bir Pontuslu Rum’dur – işçilerin, emekçilerin acılarını anlatan şarkıları vardır. En ünlü Rum şarkıcılardan biridir ve pek çok LP’si var 33’lük Türkçe şarkılardan oluşan. Ve şimdilere dek bu müziği dinliyoruz. Türkçe konuşmakta da hiçbir zaman zorluğumuz olmadı. Ne yazık ki çocuklar ve gençler için Türkçe öğrenmek daha zor...

 

SORU: Türkçe konuşabiliyor musunuz?

SİDİROPULOS: Tek tük sözcükler biliyorum. Biz Armenika bölgesinde kalıyorduk, bu Ermenilere yakın bir yerdi... Onlar da Ermeni göçmenlerdi... Biz de göçmendik... Atalarımızın tarihini orada öğreniyorduk...

 

SORU: Babanız Selanik’te ne yapıyordu?

SİDİROPULOS: Belediye’nin genel sekreteriydi, memurdu orada.

 

SORU: Selanik’te neler yapıyordunuz? Ne olmak istemiştiniz?

SİDİROPULOS: 1951’de Selanik’te doğdum, orada büyüdüm... Sürekli okuyordum, araştırıyordum. Selanik’te üniversiteye gittim, hukuk okudum. Üniversitede eşimle tanışmıştım, o Kıbrıslırum’du... Lukia adı ve Yalusalı’ydı (Yeni Erenköy). O da hukuk okuyordu, birlikteydik üniversitede... Üniversiteyi henüz bitirmeden evlenmeye karar vermiştik.

 

SORU: Ne zaman evlendiniz?

SİDİROPULOS: 1974’te evlenmeye karar vermiştik... Temmuz ayında!

 

SORU: Ne tarih ama!

SİDİROPULOS: Ben Kıbrıs’taydım, babam da gelecekti düğüne, düğün Yalusa’da olacaktı... Ancak Atina’dan kalkan uçak on dakika sonra geri dönmüştü... Önce uçak Cuma gün gelecekti ama gelişi ertelenmişti Cumartesi’ne. Cumartesi de kalkar kalkmaz geri dönmüştü Atina’ya... 19 Temmuz’da gelecekti Kıbrıs’a... Ancak havayolları uçaklarını Lefkoşa’da geceleyin havaalanında bırakmak istemeği için “Yarın sabah gidilecek” demişlerdi. 20 Temmuz’da uçak havalanınca, on dakika sonra geri dönmüştü, “Kıbrıs’ta işgal var, geri dönüyoruz” diye anons yapmışlardı...

 

SORU: Siz Kıbrıs’taydınız...

SİDİROPULOS: Evet, Kıbrıs’taydım, günler önceden gelmiştim. 20 Temmuz’da ben havaalanına gidiyordum, onları aramaya! Uçakları ardarda üçer üçer gelirken görüyordum havada, Beşparmaklar’ın üstünde! Neler oluyor diye düşünmeye başlamıştım! Askerler de beni durdurup “Geri dön, geri dön!” demişti. Ben de Yalusa’ya geri döndüm, başka nereye gidebilirdim. Ama  ondan önce, darbe olduğunda Lefkoşa’da düğünüm için davetiye dağıtıyordum. Lefkoşa’nın merkezindeydim, silah seslerini duyduğumda neler oluyor diye düşünmüştüm... Bir taksici gelip “Kalamarades!” demişti “yani Yunan askerleri iktidarı ele geçirdi!” Öfkelenmiştim o an hatırlıyorum, “Yunanistan yetmedi mi? Şimdi de Kıbrıs mı!” diye düşünmüştüm... 1972’den başlayarak yaz aylarını ve Noellerle yılbaşılarımı Kıbrıs’ta geçiriyordum. Beşinci kez Kıbrıs’taydım. Yaz aylarında Yunanistan’dan çıkıp Kıbrıs’a, özgür bir yere geliyordum çünkü Yunanistan’da cunta vardı, Yunanistan özgür değildi o günlerde... Özgürce nefes alıp verebilmeyi istiyorduk, dilediğimiz gibi konuşmayı... Darbe olduktan sonra ortalığı bir kolaçan edip neler olup bittiğine bakmaya çıkmıştım kendi gözlerimle... Yüksek bir binanın tepesine çıkıp bakmıştım, geceyi de Lefkoşa’daki bir kuzenimin evinde geçirmiştim. Beşparmaklar’ın yandığını görüyordum... Bunlar zor günlerdi.

 

SORU: 15 Temmuz darbesi ardından Lefkoşa’dan Yalusa’ya geri dönmüştünüz...

SİDİROPULOS: Evet... Ertesi günü Yalusa’ya geri döndüm... Köyde darbe yanlıları beni durdurup çantamı yoklamak, beni sorgulamak  istedi. Bazılarını tanıyordum. Onlara “Cehenneme kadar yolunuz var!” dedim “Siz faşistler biliyorsunuz ki benim saklanacak birşeyim yok”...Ve yoluma devam ettim... O günlerde bu faşistler Yalusa’da AKEL’in binasını yok etmişlerdi. AKEL’in bir kafesi vardı köy meydanında ama oraya pek gitmezdik, bunun nedeni öğleden sonraları çok fazla güneş almasıydı... Başka bir kahveye takılırdık. Ancak faşistler AKEL’in kafesine saldırınca, artık oraya gitmeye başlamıştık. Her ikindi oraya gidip oturuyordum! Sonra gelip bana cuntayla ilgili konuşmaya başladılar... “Bana cuntadan söz etmeyin” dedim onlara, “Ben Yunanistan’dan geliyorum!...”

Her neyse, o günler zor günlerdi... Yine de Yalusa’da durum çok kötü değildi, yalnızca beş çocuk ve bir adam yaralanmıştı... Çünkü bu köy sevgi ve insanlık köyüydü... Bu yüzden her yıl Kıbrıs’a geri dönerdim.... Bu sevgiyi ve insanlığı bulduğum için. Kıbrıs’a ilk gelişimde, şunu anlamıştım: Kıbrıslıların seni kabul edebilmesi için, sana kahve ya da yiyecek ikram ettiklerinde bunu kabul etmelisin. Senin onlara kahve ya da yiyecek ikram etmenin fazla bir esprisi yoktur, önemli olan onlar sana ikramda bulunduğunda bunu kabul etmendir. Eğer birisinin evine gidiyorsan ve onlarla yemek yiyorsan, sonsuza dek dost olursun burada... Aynı şeyi Kıbrıslıtürkler için de söyleyebilirim, bir farkları yok bu konuda. Pek çok Kıbrıslıtürk arkadaşım var, birbirimizin evine gidip geliyoruz, yiyoruz içiyoruz...

O günlerde Yalusa’da pek çok arkadaşım vardı, oradan ayrılmak istemiyordum. Onlarla tartışıyorduk, onlara “Cunta buraya gelmişse, kesinlikle işgal olacaktır” diyordum. Onlar benim birşeyler bildiğimi sanıyordu! Oysa yalnızca tahmindi... 1960 Anlaşması’nda vardı bu... Garanti Anlaşması’nda vardı bu. Buraya gelmek için gerekçe arıyorlardı, bizler de onlara bu gerekçeyi verdik.

Karslı büyükbabamın söylediklerini de hatırlıyorum: adı Anastasis’ti, Yunanistan’da cunta işbaşına gelince söylediklerini... 107 yaşına dek yaşayan Kafkaslı büyükbabam bu... O günlerde galiba 95 yaşlarında falandı. Büyükbabam evin önünde otururdu... 1967’de Yunanistan’da darbe olduğunda ve cunta işbaşına geldiğinde “Burayı mahvedecekler, trajediler yaratacaklar” diyordu. Burada da darbe olduğunda bunları hatırlamıştım. Bizim için örnek bir insandı büyükbabam. Altı çocukla Yunanistan’a geldiğinde hiçbirşeyi yoktu... İki katlı evi ilk yapan o olmuştu, buğdayını ekip biçen, ilk traktörü alan köyünde... Aynı zamanda bir tür “yargıçlık rolü” de oynardı köyünde çünkü kimin sorunu varsa, ona gider, haksızlığı, adaletsizliği cezalandırmasını isterdi. Köylü onun yargılarına güvenirdi. Ceza da verirdi! Anastasis adildi çünkü...

 

SORU: 20 Temmuz’da geri dönmüştünüz Yalusa’ya...

SİDİROPULOS: Evet, köye geri dönmüştüm, çok üzgündük.  Yapacak birşey yoktu, yalnızca düşünüyorduk, ne yapmalıyız diye. Birşey olursa, nasıl davranmalı, nereye saklanmalıydık...

 

SORU: Galiba ikinci operasyona dek köyde birşey olmamıştı...

SİDİROPULOS: Galiba 24 Ağustos falandı, henüz bizleri yakalamamışlardı... Yargıçla kahvede oturuyorduk...

 

SORU: Yargıç Spiros’un babası, Hacınikolau’ydu!

SİDİROPULOS: Evet, Hacınikolau, halen “kayıp” olan Hacınikolau...

 

SORU: Bir de müzisyen vardı...

SİDİROPULOS: Müzisyenin adı Pavlos Pavlakis’ti, yaralanmıştı Temmuz ayında, eşimin kuzeniydi. Toplam sekiz kişiydik, bütün gün kahvede oturuyorduk... Eşimin üç kuzeni vardı aralarında ve ötekiler de köyden insanlardı... O gün sigarayı bırakmayı tartışıyorduk çünkü sigara satan tek kişi köyde, faşistin tekiydi. Ondan gidip sigara almaktansa daha iyi sigarayı bırakalım diye konuşuyorduk. Sabah saat altıdan giderdik kahveye, güneşin yönüne göre yerimizi değiştirirdik... Geceyarısı 12’ye kadar kahvede olurduk. Galatya’dan geçmişti Türk ordusu ve Galinopoli’ye gitmişti... Bunları konuşuyorduk, “Bizi istemediler!” diyorduk, kimse bizi gelip almamıştı.

 

SORU: Yani tankları, askerleri falan mı görmüştünüz?

SİDİROPULOS: Görmemiştik... Yalnızca geçerken seslerini duymuştuk... Bunları tartışıyor ve güneş basınca yerimizi değiştiriyorduk. Geceyarısına doğru “Evlerimize gidip bir bakalım, gene döneriz” demiştim. Ben kalkıp çıktım, kimse peşimden gelmedi, yalnızdım. Bahçeden geçiyordum ki ilk kez Türklerin zırhlı bir aracını gördüm... Üstünde bir silah ve bayrak vardı. Bunlar iki taneydi. Bir tanesi benim kahvede oturduğum yerde durdu, benim kahveden çıkışımdan tam iki dakika sonra. Kahvede bulunan yedi kişinin tümünü de aldılar ve gittiler. Bunlar Yalusa’dan yedi kayıp kişidir... Sonra iki kişi daha almışlardı, böylece Yalusa’dan kayıp sayısı dokuza çıktı. Yani iki dakika daha kalsaydım, ben de kayıplar listesinde olacaktım...

 

SORU: Bu konuyu yazmıştım, Yargıç Hacınikolau’nun öyküsünü yazdıktan sonra telefonlar aldım, onları Galatya’ya götürmüşler, böyle söylentiler vardı...

SİDİROPULOS: Onları taşlarla öldürdüklerini duyduk. Eğer doğruysa bilmiyorum ama bir söylenti de, yargıcın trafik cezası gibi hafif bir cezayla

cezalandırmış olduğu başka bir köyden bir Kıbrıslıtürk’ün bu işe karıştığı yönündeydi... Bunu bize bir başka Kıbrıslıtürk söyledi ama doğru mu bilemiyoruz. Yalusa’da Kıbrıslıtürk yoktu, bir Rum köyüydü Yalusa, Kıbrıslıtürkleri hiç görmezdik orada. Eşim ve ailesi de Kıbrıslıtürklerle karşılaşmıyordu, binde bir fabrikaya tütün verirken karşılaşmış olabilirler yalnızca Kıbrıslıtürklerle. Yalusa’daki tütün fabrikası bir kooperatifti. Bölgedeki Kıbrıslıtürkler’den de, Kıbrıslırumlar’dan da tütün alırdı.  Ve ilk sosyalizm dersi de buydu! Çünkü tüccarlar tütün üreticilerinden tütünü okkası 3.5 şilinden alırken, kooperatif fabrikası kurulunca üreticiler tütünlerini okkası 8 şilinden fabrikaya satmaya başlamışlardı! İşbirliği yapmakla ilgili ilk sosyalizm dersi de buydu!

 

SORU: Ve eve gittiniz...

SİDİROPULOS: Evet... Ben kahveden çıkıp gittiğimde, ikinci askeri aracın gelip kahvenin önünde durduğunu ve 7 kişiyi alıp götürdüğünü bilmiyordum, bunları daha sonra öğrendim. Bu 7 kişiden biri hastaydı, sürekli ilaç almak zorundaydı, o nedenle hayatta kalabilmesi zordu. Tam olarak onlara ne olduğunu kimse bilmiyor. Ertesi gün Türk ordusu geldi ve herkesi kilisenin yanında topladı, bu Yalusa Archangelos Kilisesi’ydi... Erkekler şuraya, kadınlar buraya, genç kızlar şuraya diye ayırıyorlardı insanları, ben de onlar arasındaydım. Yalusa’dan 140 kişi esir alınmıştı.

 

SORU: Köyde mi tutuluyordunuz?

SİDİROPULOS: Evet köydeydik. Bizi bir sonraki köye götürdüler sonra, Ayios Andronikos’a (Yeşilköy) ve burada ordunun karargahı vardı... Mavi renkli karargah kırmızıya boyanmıştı, böylece Türk ordusunun karargahına dönüşmüştü. Buraya yerleştirmişlerdi bizi...

 

SORU: Kıbrıslıtürk askerler de var mıydı yoksa yalnızca Türk askerleri miydi?

SİDİROPULOS: Bir miktar Kıbrıslıtürk asker de vardı... Sabah saat dörtte bazı askerler bizi dövmeye başlamıştı... Gece boyunca çocuklar pencerelerden bize bakıp ağlamıştı... Belki Mağusa’da birlikte gittikleri bazı kolejlerden, okullardan arkadaşlarını görüyorlardı, arkadaşlarının dövüldüğünü görünce ağlıyorlardı. Bize yardım edebilecek durumda değillerdi. Aramızda asker yoktu, tümümüz sivildik. Bir papaza biraz işkence yapmışlardı... Böylece bir ay sürecek zorlu bir döneme giriyorduk. Sonra bizleri otobüslerle Yalusa’ya, oradan Komikebir’e, oradan da Girne’ye doğru götürmeye başladılar. Girne’ye girmeden önce otobüsler durdu. Çok sıcaktı hava, manzara muhteşemdi... Dışarıya bakıp bizleri hayata bağlayacak birşeyler arıyorduk... Başka bölgelerde olup bitenler de kulağımıza çalıyordu. Otobüs şöförleri Kıbrıslıtürkler’di – bize cesaret vermeye çalışıyorlardı, “Korkmayın, herşey düzelecek” diyorlardı. Sonra şarkı söylemeye başladık. Bir yandan fısıldıyorduk, şarkı söylüyorduk, bir yandan da ağlıyorduk. Theodorakis’in bir şarkısını söylüyorduk... Şarkının sözleri şöyleydi: “Konuşma, şimdi çanların çalma zamanıdır, bu toprak hem size hem bize ait...Bu ortak bir toprak... Kimse bu toprağı elimizden alamaz...” Bu şarkı öylesine gelmişti dilimize... Bir Türk askeri “Çok güzel bir şarkı bu, tekrar söyleyin” demişti! Girne’ye bakıyorduk, nereye gittiğimizi bilmiyorduk... Türkiye’ye mi gidiyorduk? Ölüme mi? Tarihlerden 25 Ağustos 1974’tü ve radyoda pek çok şey duymuştuk olup bitenlerle ilgili... Sonra Girne’ye gittik ve oradan da Lefkoşa’ya... Boğaz bölgesinde otobüsler yeniden durdu. Çok susamıştık... Bazı Kıbrıslıtürk kadınlar gelip bize otobüsün her iki yanından su vermeye başlamıştı... Sonra askerler “Otobüse yaklaşmayın!” diye onları uyarmıştı... Sonra bizi Pavlides Garajı’na götürdüler Lefkoşa’da... Bu eskiden garajdı, artık cimnastik salonuydu bir okulun. Bu garajda 800 kişi kadardık... Herkes başından geçenleri anlatıyordu. Kıbrıslıtürk polislerin farklı olduğunu keşfetmiştim, gerçekten insancıldılar, gerçek Kıbrıslılar’dı onlar... Bize iyi davranıyordu Kıbrıslıtürk polisler... Bizim için üzülüyorlardı da ama 800 kişiye nasıl yardım edebilirlerdi? Çocuklar gelip pencereden aşağı bize limon, portakal gibi meyveler atıyorlardı! Aramızda üç Yunanlı vardı, onları alıp götürmüşlerdi, sonra da hiç kimse ne olduklarını öğrenemedi. Böyle olunca, ben de kendimi Kıbrıslırum olarak tanıtmaya karar vermiştim, Pontuslu olarak değil! Öbür taraftan büyük bir binanın adresini kendi adresim olarak vermiştim! Gözlerinin önünde çocukları öldürülmüş olanlar vardı, bunlar sürekli ağlıyorlardı. “Asker” isimli sigaralar vardı, bunlardan bulmaya çalışıyorduk, bu kötü durumda olan, sürekli ağlayanlara vermek ve onları teselli etmek için. Onlar ağladıkça biz uyuyamıyorduk... Kendimizi düşünmüyorduk pek... O günlerde Yalusa’dan kayıp kişilerin isimlerini de Kızılhaç’a vermiştik... Her nedense bu kişilerin garajda bulunduğu söylenmişti...

 

SORU: Yani Kızılhaç sizi görmeye geliyordu...

SİDİROPULOS: Zaman zaman geliyorlardı, hayatta olup olmadığımıza bakıyorlardı... Sonra da raporlarını yazıyorlardı. Bize battaniye vermişlerdi! Battaniyeler yetmiyordu, üç kişi iki battaniyeyi paylaşıyorduk! Bir arkadaşım var, Hristakis Anastasiou – uyumak için mutlaka bir yastık istiyordu! Ben de ayakkabımın tekini ona vermiştim yastık yerine kullansın diye! Bunu hala hatırlıyor! Aramızda pek çok eğitimli kişi de vardı, onlarla neler olduğunu, neden bunların yaşandığını tartışıyorduk.

Bir gün üç dört kişinin ismini çağırdılar, aralarında ben de vardım. “Hah! İşte beni keşfettiler!” diye düşündüm, belki de öldürüleceğimi düşündüm. Alıp beni Sarayönü’ndeki polise götürdüler, burada birkaç boş hücre vardı, yani merak edilecek birşey yoktu! Yer açılmıştı ve bizi oraya aktarmışlardı. Bir de genç papaz vardı, Ayatrias’tan, bu Yalusa yakınlarında bir köy... Karısı hamileydi ve doğurmak üzereydi, karısını merak ediyordu, bütün gece ağlıyordu. Bu genç papaza “İnancın yok mu senin, neden ağlıyorsun!” deyiverdim!... Burada bir hafta kadar kaldık... Sonra bizi garaja geri götürdüler.

Bir gün, bütün gece boyunca tüm isimleri okudular, sonra gözlerimizi bağladılar ve yine otobüslere bindirildik ve Girne’ye götürüldük. Büyük bir gemiye bindirildik, Girne’den Mersin’e gittik 8 saatte... Geceyarısı vardık Mersin’e... Burada askeri otobüslere bindirildik, doğrudan otobüsün içine savruluyorduk! Mersin-Adana arasında insanlar dua ediyordu... 25 kişi kadardık otobüste. Adana’da otobüsten indiğimizde iki sıra asker arasından geçirildik, vuruyorlardı geçerken. Sonra bir asker gelip “Onları dövmeyin!” dedi... Hemen onun yanına doğru gittim! Sonra bizi Adana’daki hapishaneye koydular, her hücrede dokuz kişi kadardık... Burada bir süre kaldık, sonra bir gün sorgulamaya götürüldük. Bir de tercüman vardı, mükemmel Yunanca konuşuyordu. Bana ilk söyledikleri “Sen Yalusa’da evlenecektin” oldu, ben de onlara nikahlı olmadığımı, nişanlı olduğumu anlatmaya başladım, yalnızca bir hukuk öğrencisiydim... Osmanlı hukuğunu da incelemiştim, anlattıklarım onları benim sivil bir öğrenci olduğuma inandırmıştı. Üniversitenin ilk yılında Osmanlı hukuğunu okumuştuk... Sonra bana biraz propaganda yaptılar ama 2 saatin sonunda bizi başka bir yere götürdüler...

 

SORU: Yani Pontuslu olduğunu keşfetmediler...

SİDİROPULOS: Hayır, Kıbrıslı olduğumu, Yunanistan’da hukuk okuduğumu söylemiştim onlara...

 

SORU: Ne kadar kaldınız orada?

SİDİROPULOS: 13 gün kaldık... Adana’dan Mersin’e götürüldük, bu kez daha insancıl biçimde götürülüyorduk. Kızılay bizimle birlikteydi... Sonra gemiyle Girne’ye getirildik ve Lefkoşa’daki KEO barakalarına götürüldük. Burada esir değiş tokuşunun gerçekleştirilmesini bekleyecektik.  KEO barakalarında bir gece bir Kıbrıslıtürk polis geldi beni buldu... Sonra geceyarısı beni dışarı çıkarıp “Kahve ister misin?” dedi. Kahve! 28 gün sonra kahve! Konuşmaya başladık... Bu adam, her gece gelip tutuklu olan gençler için ekmek ve süt getirirdi, 15-16 yaşlarındaki Rum gençlere... Benden önce KEO barakalarında kalan kaynım adımı ona vermiş ve beni bulmasını istemişti. Adı Vedat Ahmet’ti...  Numarası da 996 idi... Kıbrıslırum tutuklulara yardım ediyordu... Zengin biri değildi, bunu biliyordum... Birkaç gün sonra esir değiş tokuşu gerçekleştiridi, o zaman kayıplar olduğu ortaya çıktı. Philoxenia Oteli’ne götürülmüştük, aileler orada bekliyordu. Kayıp aileleri de oradaydı. İlk kez orada ağlamıştım. Hayatta olduğumuz için mutluyduk, insanlar bizi görünce sevinmişlerdi ama bazıları çocuklarını, babalarını, eşlerini bulamıyordu... Bu yüzden ağlamıştım. Eşim Yalusa’da kalmıştı. Size sözünü ettiğim polis, Vedat Ahmet, ta Yalusa’ya kadar gidip kayınpederime “Güveyini buldum! Yunanlı o! Kalamara!” demişti! Bir not yazmıştım onlara hayatta ve iyi olduğuma dair, bu notu götürmüştü. Kayınpederime yazdığım notta “Lütfen ona hediye verin!” diye de eklemiştim. İki ay kadar sonra nişanlım da gelmişti güneye ve Yunanistan’a dönüp üniversiteyi bitirdik...

 

SORU: Yani düğün olamadı...

SİDİROPULOS: Hayır! Beş yıl sonra 1979’da evlendik... Larnaka’da bir barakada evlendik... O yıllarda orada göçmen kampları vardı, bir göçmen kampında evlendik biz. Üniversiteyi bitirdim, askerliğimi bitirdim, sonra Kıbrıs’a gelip evlendik. Ama ben Kıbrıs’ta çalışamıyordum çünkü vatandaş değildim.

 

SORU: Yani bir Kıbrıslırum’la evlendiğin halde yurttaş olamıyor muydunuz?

SİDİROPULOS: Hayır... O günlerde 8 yıl beklemeniz gerekir, şimdi bu süre 7 yıl... Ben eşimle evlendikten on yıl sonra yurttaşlık talep ettim.  Yunan Büyükelçiliği’nde basın ataşesi olarak çalıştım daha sonra, o yıllarda Türkçe öğrenmeye başladım, sonra unutmaya başladım, şimdi yine öğrenebilirim. Sonra bu işimden istifa ederek Kıbrıs yurttaşlığına geçtim. Ve RIK’te çalışmak üzere sınavlara girdim... Birkaç yıl önce Şener Levent’in hapishanedeki günlerini anlatan makalelerinden oluşan bir kitap hazırladık... Bu kitabı Selanik’te tanıttık, Şener Levent’in kızı da gelmişti oraya, İbrahim Aziz’le hazırladık bu kitabı. Lefkoşa’da da bu kitabı tanıttık, tüm siyasi liderler gelmişti bu etkinliğimize. Ben bu kitabı tanıtırken yaptığım konuşmada birkaç şey söylemiştim. Özetle şöyle demiştim: Evet, her zaman soykırımla ilgili okuyoruz ve bunu konuşuyoruz. Bunu unutmayız. Ne tür hataların yapıldığını bulmaya çalışırız ve pek çok hata yapılmış olduğunu da görürüz. Ama Türk diliyle haşır neşiriz. Ama hiçbir zaman isimleri de değiştirmeyiz. Mesela “Karaburnu’ya mı Bahçe’ye mi gidelim?” deriz. Bahçe-Çiftlik’in adını değiştirmeyiz. Bu sözcüklerle bir sorunumuz yok... Türk insanına da farklı biçimde yaklaşırız: geçmişte yaşanmış olanların nedenlerini incelemenin bilgeliğiyle yaklaşırız...İstanbul’a da yalnızca deri ceket almak için gitmeyiz. Eski dostlarla buluşmaya gideriz.... Sonra Vedat Ahmet’in öyküsünü anlatmıştım o akşam ve onun vefat ettiğini öğrendiğimi. Gidip mezarına çiçek koymak istediğimi söylemiştim. O zaman Ali Osman gelip bana  “Avrupa’ya bir anons koyalım, belki karısını bulabilirsin” demişti. Bunu yaptık ve iki gün sonra Pile’de buluştuk Vedat Ahmet’le... Henüz sınırların açılmadığı günlerdi... Kaynım Maristos da onu arıyordu sürekli, yıllar boyunca herkese soruyordu nerede Vedat Ahmet diye,  gidip barikattakilere onun adını söylüyor ve soruyordu nasıl bulabileceğini. Sonuçta Avrupa’daki anonstan sonra telefonunu bulabildik, Maristos ona telefon etti ve Pile’de buluştuk... Karısıyla, gelini ve torunuyla gelmişti. Pile’de buluştuğumuzda çocuklar gibi ağladık, kaynım ve ben, çünkü babamızı yeniden bulmuştuk! Şimdi 78 yaşındadır. Ama aynı gülüşü, aynı güzel yüzü, aynı insan yüreği var onda... Bu çok önemlidir: hapishanede bize yardım ediyordu ama aslında oğlu Rumların atmış olduğu bir kurşunla yaralanmıştı. Ama onun bize yardım etme cesareti vardı, oğluna hiçbirşey olmamış gibi yardım ediyordu bize. 3-5 defa Pile’de buluştuk ailece... Onlara verdiğimiz armağanları saklamak zorunda kalıyorlardı çünkü kuzeye geçerken bunlara el konulabilirdi o dönem.  Sınırlar açıldığında evine gittim, bana İkinci Dünya Savaşı’ndan madalyalarını gösterdi. Marilyn Monroe’yla da tanışmıştı... Pek çok Kıbrıslırum tanıyordu. Oğullarıyla dost olduk, ailece dost olduk.

 

SORU: Kıbrıs’taki Pontuslularla ilgili sorularım da var... Orijinleri nedir? Nerelerden geliyorlar?

SİDİROPULOS: Yunanistan pasaportu taşıyorlar. Burada çalışıyorlar...

 

SORU: Sayıları 3-5 bin kadar mı?

SİDİROPULOS: Kimse tam olarak bilmiyor çünkü sürekli gelip gidiyorlar.

 

SORU: Nereden geliyorlar Kıbrıs’a?

SİDİROPULOS: Yunanistan’da iş bulamadıkları için buraya geliyorlar. Gürcistan’dan geliyorlar, Rusya’nın güneyinden, Krasnadar bölgesinden geliyorlar. Çoğu geri dönecektir çünkü yeryüzünün en güzel yerlerinden biridir Krasnadar bölgesi... Kafkas yöresi biliyorsunuz son derece güzel ve sağlık için tavsiye edilen yörelerdendir. Burada çalışıyorlar, Rusya’nın güneyinde geldikleri bölgede ev yapıyorlar, sonra geri dönecekler. Yavaş yavaş Kıbrıslılaşıyorlar. Aralarında Rumca konuşanlar da var ama bu Kıbrıs Rumcası gibi farklı bir diyalektir.  Okullara gidip öğreniyorlar.

 

SORU: Kıbrıslırumlarla aralarındaki çatışma nedir? Çünkü aralarında bazı çatışmalar var... Sürekli gazetelerde okuyoruz bunu, hatta Yunanistan’dan sık sık bakanlar gelip onlara konuşmalar yapıyor... Bu çatışmanın ardında yatan nedenler nelerdir?

SİDİROPULOS: Pontusluların iletişimde büyük sorunları vardır çünkü Rumca konuşamıyorlar. Çoğu zaman birbirlerini anlayamıyorlar, özellikle çalıştıkları yerlerde. Çoğu zaman da örneğin çalıştıkları yerde yeterli ücreti almadıklarını düşünüyorlar. Özellikle ilk gelmeye başladıklarında vardı bu, yıllar önce ilkin Baf’a gelmeye başlamışlardı... Ama son 5-6 yıldır daha iyidir iletişim...

 

SORU: Neden Baf’a gidiyorlardı?

SİDİROPULOS: Orada çok iş olanağı vardı. Haftanın yedi günü uzun saatler çalışabilirler çünkü. Örneğin bir işlerini saat dörtte bitirirler, başka bir işe başlarlar hemen. Çok iyi emekçilerdir Pontuslular, ağır çalışabilirler çünkü Gürcüdür’ler... Stalin döneminde Stalin onları sürgüne göndermedi çünkü zaten sürgündeydiler! Ağır çalışma koşullarına alışkındırlar. Çocukları büyüyor, okula gidiyorlar, bu çocuklar Kıbrıslılar gibi oldu. Elbette bazıları geliyor ve sorunlarla karşı karşıya kalıyor. Çeçen bölgelerine yakın yerlerden gelenlerin geldiği yerde uyuşturucular sokaklarda satılır... Ama elbette uyuşturucu bu şekilde sirkülasyona girmez. Zenginlerdir sirkülasyona sokan uyuşturucuları. Elbette aralarında suçlular da vardır ancak genel olarak çok çalışkan insanlardır... Genellikle Türkçe konuşanlar da var aralarında. Rusya’dan gelenler genelde, çok iyi eğitim almışlardır Rusya’da. Çoğu üniversitelerden mezun olmuştur Rusya’da. Ve çatışmaların bir nedeni de budur. Eğer bir doktorsanız ve burada evlerde temizlikçilik yapmak zorunda kalıyorsanız, bu o kadar kolay değildir.  Yalnızca Rusça konuşuyorlar, o nedenle hiçbirşey yapamıyorlar çok iyi eğitim almış oldukları halde, ne yapabilirler ki? Özellikle çok iyi  eğitim almış olan kadınlar evlerde temizlikçiliğe gidiyor. Erkekler de inşaatlarda çalışıyorlar...

 

SORU: Çocuğunuz var mı?

SİDİROPULOS: İki tane kızım var. Biri üniversiteyi bitiriyor, adı Simela, Avrupa hukuğu ve uluslararası hukuk okuyor Atina’da. İkinci kızım da İngiliz dili ve edebiyatı okuyor, adı da Nefeli... İstanbul boğazlarına biz “Ellis Pontos” deriz... Pontos, deniz demek... Mitolojiye göre Friksos ve Elli,  anneleri tarafından tanrılara kurban edilecekti, Nefeli onlara bir gemi gönderdi ve bu gemiye binip Karadeniz’e gittiler. Oraya giderken Elli denize düştü, böylece “Ellis Pontos” adı ortaya çıktı, Friksos da Karadeniz’in güneydoğusuna gitti... Nefeli adı buradan geliyor. Her ikisi de çok güzel kızlardır...

 

SORU: Papandreu buraya gelmişti seçimler için ve Pontoslulara konuşma yapmıştı...

SİDİROPULOS: Buradaki bazı Pontusluların evleri Yunanistan’dadır... Kıbrıs’ta yeterince para kazanınca Yunanistan’a geri dönerler. Yunanistan’da çeşitli hakları vardır, kredi alabilirler ev yapmak için, ev alabilirler... Ev yapmak isteyenlere 60 bin EURO veriyorlar Yunanistan’da, bu kredi ya faizsizdir ya da çok düşük bir faizle verilir.

 

SORU: Yunanistan’da kaç Pontuslu var?

SİDİROPULOS: 200 bin kadar... Onlar yeni göçmenlerdir, bizim gibi eski göçmenler değil ve yenileri de hala gelmeye devam ediyor. Seçimlerde PASOK’a oy verirler  çünkü onlara yardım eden PASOK olmuştu. Ama bence bu röportajımızda en önemli nokta, neden ben de Papandreu’ya destek veriyorum? Bunu anlatayım. Çünkü Kıbrıs sorununda ve Türk-Yunan ilişkilerinde, Cem’le kurmuş olduğu dostluk, Türk ve Yunan halkları arasında oluşturmuş olduğu dostluk nedeniyle, bir gün tarih kitaplarını tekrar tekrar okuduğumuzda yalnızca Kıbrıslırumlar değil, Kıbrıslıtürkler de, Türkler de onun anıtını dikeceklerdir. İnanıyorum ki Kıbrıs sorununu kurtaran Papandreu olmuştur, sorunun çözümü için fırsat yaratan o olmuştur. Bunu en iyi biçimde yaptı, kana ve ölümlere başvurmadan yaptı bunu, barışçıl biçimde, kalkınmaya, refaha ve dostluğa dayalı bir yöntemle yaptı. Simitis’le birlikte yeni bir fikir ortaya koydu. Geçmişte her zaman yapıldığı gibi “Türkiye bizim düşmanımızdır” demek yerine, “Türkiye komşumuzdur, halklarımız benzerdir, aynıdır, Türkiye Avrupa Birliği’ne girerek bize katılmalıdır, paraları ordulara yatırmak yerine ilerlemeye yatırabiliriz, birlikte mutlu olabiliriz” dediler. Bu düşünce ortaya konup işlendikten sonra bugüne varmayı başardık... 23 Nisan’da sınırlar açıldığında, bundan en çok mutlu olan kişinin Papandreu olduğu söylenir, pek çok Kıbrıslırum’dan daha fazla mutlu olmuştu buna... Türk-Yunan dostluğu ve Kıbrıs konusundaki düşünceleri daha şimdiden tarihe geçmiş vaziyettedir Papandreu’nun...

Sınırlar açıldıktan sonra kavga etmenin ne kadar aptalca birşey olduğunu keşfettik. Çünkü Kıbrıslılar aynı insanlardır... İster Rum, ister Türk olsunlar... Pontuslularda da örneğin 200 bin kadar insan vardır ki bunlar Müslüman olmuştur. Tarihimizin bir döneminde örneğin bir bölgede tüm köyler, papaz dahil, Müslüman olmuştu. Papaz Aleksandr, İskender olmuştu! Bu da bir papaz tarafından kaleme alındı, tarihseldir, bunu ben söylemiyorum... Trabzon’un Metropoliti tarafından kaleme alınmıştır bunlar. Metropolit Hrisantos kaleme almıştır bunları, Of bölgesinde olanları anlatırken.

Türklerle ortak kan arıyoruz. Burada neler olmuştur? Öyle aileler buldum ki örneğin Sotiris Ahmet diye isimler vardı. Örneğin Karamanlı ne demektir? Karaman’dan geliyor demektir. Karamanlılar Kıbrıs’a gelmişlerdi hayatta kalmak için. Bunu çoğu insan söylüyor... Karaman’ı biliyorsunuz, Karamanlis’i de biliyorsunuz, yani Karamanlis de Karamanlı’dır. Pek çok dostum var burada, bunları anlatıyorlar.

Massura, Koççina bölgesinden olanlar İskenderiye’den gelmişlerdi, yani Suriye’den... Bir ansiklopedi açıyorum ve bakıyorum: Massura evet! Aleksandretta yani İskenderiye, evet! 1571, 1562’den eski Kıbrıs haritaları buluyorum... Bunların birinde Alessandretta, diğerinde Lissandretta yazıyor o bölgede, Osmanlı dönemi öncesinde...

Elbette şimdiki uygarlığımız var, eğitim var... Bunlara saygım var. Ancak düşünüyorsanız ve bunları arıyorsanız ki ben bunu yapıyorum, geleceğimiz budur... Ortak yönler, ortak şeyler... Bizleri bölen değil birleştiren şeyler..

 

SORU: Yalusa’ya (Yeni Erenköy) tekrar gittiniz mi?

SİDİROPULOS: Elbette, hem de pek çok kez gittim. Pek çok kez eski dostları aradım, yeni dostlar edinmeye çalıştım.

 

SORU: Eşiniz de gitti mi? Evini buldu mu?

SİDİROPULOS: Pek çok kez gitti. Evi kilitlidir. Evde oturan adamcağız vefat etmiş, oğulları da İngiltere’dedir. Kimin umurundadır ama bu? Eğer bir yeri seviyorsanız, böylesi küçük şeylerle uğraşmazsınız... Zaten eski bir evdi, elbette yıkılıp dökülecekti... Ama Yalusa’nın denize nazır manzarası muhteşemdir! Orada çok arazimiz vardır, yeniden ev yapacağız orada... O nedenle pek çok dostum vardır Yalusa’da, bana “Gitme, burada kal!” diyorlar. Çok güzel bir yerdir Yalusa. Neredeyse her Cumartesi gecesi orada yer içeriz, orada bir ev yapacağım. Çözümden sonra Kıbrıs Türk tarafının yurttaşı olarak yaşayacağım orada...

Yalusa’da 20-22 yaşlarında çocuklarla tanışırım, bana Rumca konuşurlar. “Rumca’yı nereden öğrendin?” derim... “Büyükannem Türkçe bilmezdi, yalnızca Rumca konuşabilirdi” der...

 

SORU: Kıbrıs için neler hissediyorsunuz? Şimdiki süreci nasıl görüyorsunuz? Şimdi sınırlar açık  biliyorsunuz, kafalarımızdaki duvarlar hala orada dursa da onlar da yavaş yavaş aşınmaya başlıyor... Gelecek için neler düşünüyorsunuz?

SİDİROPULOS: Burada herhangi yabancı bir ordu olmaksızın Kıbrıslılar yalnız bırakılırsa, Kıbrıslılar yavaş yavaş insani duygularını yeniden bulacaklardır. Avrupa Birliği’ne katılma düşüncesi de, kendilerini Avrupalı hissetmelerine yol açacaktır. Brüksel’e gitmişsinizdir... Orada Belçika’dan Fransa’ya geçerken arada sınırlar yoktur ve herkes mutludur bundan.. Elbette insan hakları bulunmalıdır, insanlar seçtikleri yerde yaşayabilmelidir, nerede ev satın alıp orada kalmak isterlerse, bunu yapabilmelidirler. Kıbrıs’ın geleceği budur... Eğer herşey yolunda giderse Kıbrıslılar kendilerini Avrupalı hissedecektir gelecekte, üstelik Avrupalılardan daha iyi durumda olacaklardır çünkü Belçikalıları görmüşseniz, onlar farklı insanlardır oysa biz Kıbrıslılar aynıyız... Tek ülke, tek devlet, tek halk olacaktır, barış içinde birlikte yaşayan, nerede seçerlerse orada yaşayan... Herhangi bir planın söylediği yerde değil... İnanıyorum ki ortaya sınırlar çekseler bile bir halkı bölmek mümkün değildir. Bu imkansızdır. İnsanlar şimdiden kaynaşmışlardır ve bundan mutludurlar. Elbette her iki tarafta hala kuşkular taşıyan insanlar vardır. Geçmişte insan öldürmüş olanlar vardır. Kötü birşey yapmışsanız, burada size yer yoktur... Ancak insanların çoğunluğu ülkenin birleşmesini istiyor, bunlar geriye kalanları da birlikte sürükleyecek, onları da ikna edeceklerdir. En derin kuşkuları olanlar, en kötü deneyimleri yaşamış olanlardır belki. Elbette başlangıçta pek çok zorluk olacaktır, ekonomik sorunlar olacaktır... Ancak herkes bir Avrupa ülkesi olarak geleceğe bakıyorsa, bu iyi bir fırsat olacaktır gelecek için. Ve elbette Türkiye de Avrupa Birliği’ne üye olduğunda daha da iyi olacaktır. O zaman Türkiye’ye gidebilirim, Simela manastırına, Mersin’e de gidebilirim... Bu herkes için en iyi yaşam olacaktır, çocuklarımız için en iyi yaşam bu olacaktır...

 

(*) Bu röportaj dizisi 16, 17 ve 18 Mart 2004 tarihlerinde YENİDÜZEN gazetesinde yayımlandı. Hamamböcüleri’ndeki okurlarımla da paylaşıyorum...

 

copyleft (c) 2001-03 hamamboculeri.org