Yeraltı Notları, 20 Mart 2004

Sevgül Uludağ

 

Neşe Yaşın: “Sanki şirket kuruluyor!..” (*)

*** Kıbrıs için alternatif bir belgesel film çeken Kıvanç Eliaçık, Kıbrıs’ı düşündüğünde aklına gelen ilk şeyi anlatıyor:

***  Şair Neşe Yaşın’la şu an güneyde yaşayan atmosferi konuştuk... Yaşın’a göre en çok tartışılan konular kuzeyde mal-mülk, güneyde ekonomi... Bu da onu çok rahatsız ediyor:

 

“Sanki şirket kuruluyor!..”(*)

 

***  “Bu tarafta en çok ekonomi tartışılıyor, para tartışılıyor. Yani “Vergilerimiz mi çoğalacak?” Belirsizlik var, değişimden korku var,  ekonomik düzeyde korku daha ağırlıklı... Kuzeyde de mal-mülk çok tartışılıyor... Şu anda Kıbrıs “ekonomi” olmuş halde yani, herkes para konuşuyor, bu da huzursuz ediyor beni, sanki şirket kuruluyor yani! Ülkemizi yeni baştan inşa etmek değil de, sanki şirket kuruluyormuş gibi! Bu da tabii kapitalizmin getirdiği bir sorun...”

 

 

Son yedi yıldan bu yana yaşamını güneyde sürdüren Kıbrıslıtürk şair Neşe Yaşın’la güneydeki atmosferi, yaşadıklarını, şu anki duygularını konuşuyoruz... Sorularımızı şöyle yanıtlıyor:

 

SORU: Tam şu anda ne hissediyorsun Neşe?

YAŞIN: Biraz panik halindeyim...

 

SORU: Niçin?

YAŞIN: Çünkü konrtrolümde olmayan bir süreç var...

 

SORU: Kimin kontrolündedir sence? Hala aynı güçlerin mi?

YAŞIN: Bir yandan da şey diyorum, New York’ta bu iş bir anlamda çözüldü gibi geliyor bana... Annan’ın New York’ta bu kadar ısrar etmesi bunun içindi sonuçta...

 

SORU: Kopenhag için de ilk başlangıçta böyle hissetmez miydik?

YAŞIN: Bu Kopenhag’tan çok çok farklı...

 

 

PROVOKASYON KORKUSU

SORU: Kopenhag’ta şöyle: sağduyu açısından böyle olması gerekir gibi bir duygu vardı...

YAŞIN: Tamam ama burada çerçeve daha kesindir, onun için Kopenhag’tan çok farklı. Bir yandan büyük bir inancım var olacak diye, bir yandan kaygılar da var içimde... Yani sanki bir oyun yapılacak da... Sanki bir kısım insan da bundan nasıl kaçacaklar diye gizli planlar yapıyor ve bir biçimde birşey yapacaklar, bir provokasyon yapacaklar diye böyle içim titriyor yani...

 

SORU: Güneyde yaşıyorsun, güneydeki havayı daha iyi soluyabiliyorsun çünkü biz sadece seçilmiş enformasyonu okuyabiliyoruz. Burada hava nasıldır şu anda?

YAŞIN: Valla bana çok da olumsuz gelmiyor. Yani insanların tabii çok anlaşılır kaygıları var...

 

KAPILARIN AÇILMASI DÖNÜŞ İSTEĞİNİ ARTIRDI

SORU: Mesela ne gibi?

YAŞIN: Mesela burada huzursuzluk yoktu, burada tek sorun güvenlik sorunuydu... Bir de adaletsizliğe uğramışlık duygusuydu. Onun dışında böyle ekonomik birşey yoktu. Ve aslında eğer kapılar açılmasaydı ve insanlara sorsalardı evlerine dönmek istemeyebilirlerdi. Ama kapılar açıldıktan sonra evlerine dönebileceklerini farkettiler, yani Kıbrıslıtürklerle yaşayabileceklerini farkettiler. O yüzden de mitler yıkıldı ve kapılar açıldığı için evlerine dönme isteği arttı. Benim düşüncem şuydu: insanlara, herkese evine dönme hakkı verilir – zaten insanlar gitmez diye düşünürdüm çünkü adamın Limasol’da işi var, çocukları orada okula gidiyor, niye dönsün Girne’ye diye düşünürdüm hep. Ama şimdi “Bu da benim yazlık evim olur” diyor falan. Bir de beni en çok rahatsız eden mal-mülkün bu kadar çok tartışılması. O kadar egemen oldu ki...

 

SANKİ ŞİRKET KURULUYOR!

SORU: Yani bu tarafta, güneyde mal-mülk mü tartışılıyor?

YAŞIN: Kuzeyde daha çok tartışılıyor...

 

SORU: Güneyde en çok ne tartışılıyor?

YAŞIN: Bu tarafta en çok ekonomi tartışılıyor. Bu tarafta da para tartışılıyor. Yani “Vergilerimiz mi çoğalacak?” belirsizlik var, değişimden korku var,  ekonomik düzeyde korku daha ağırlıklı... Şu anda Kıbrıs “ekonomi” olmuş halde yani, herkes para konuşuyor, bu da huzursuz ediyor beni, sanki şirket kuruluyor yani! Ülkemizi yeni baştan inşa etmek değil de, sanki şirket kuruluyormuş gibi! Bu da tabii kapitalizmin getirdiği bir sorun... Sonuçta herkes bu doğrultuda düşünüyor.

 

SORU: Hep şunu sormak istiyordum Neşe, gerçek anlamda bir sivil toplum var mı güneyde? Yoksa hep parti aparatları olduğu için midir ki tartışılamıyor?

YAŞIN: Şimdi bence her iki kesimde de çatışmanın oluşturduğu bir sınıf var, mesela bu partilerdeki insanlar var ya, bunlar Kıbrıs sorunundan başka birşey bilmiyorlar, bu konularda uzmanlaşmıştırlar ve bir sürü insan hani işsiz kalacak ya – çatışma böcekleri diyorum ben bunlara. Travmatik yurttaşları yiyip yiyip şişmanlarlar falan! Şimdi onun için travmaları körüklerler ki insanlar şişmanlasın ve onları yesinler! Böyle bir kesim var, böyle bir kesim birden kimliksiz ve işsiz kalabilir... Ya da bunlar kılık değiştirip “barıştırmacı” olacaklar!

 

SORU: Bunlar her iki tarafta da, değil mi?

YAŞIN: Her iki tarafta da var. Burada Avrupa Birliği süreciyle birlikte sivil toplum gelişmeye başladı. Daha önce hep bir “ulusal dava var, herkes onun çevresinde gider” gibi birşey vardı,  yani olağanüstü durum, ateş-kes durumu gibi falan.

 

KUZEYDE VE GÜNEYDE “DEVLET”E BAKIŞ FARKLI

SORU: Kuzeyde daha fazla göze alır gibi geliyor bana bazı insanlar, güneyde olduğundan...

YAŞIN: Çünkü kuzeyde devlete bakış daha farklı. Türkiye’de de vardır ya, yani devlet Yunanlılar için ya da Kıbrıslılar için sonradan oluşma birşeydi ama Türkler için “Osmanlı” denen bir devlet vardı ki aslında tıpkı bugünkü KKTC gibiydi, kayırmaya dayalı bir devlet. Belki böyle benzetmek doğru olmaz ama sonuçta ondan türemiş birşey... Burada ise devlet şöyle görünüyor: Yunanlılar için de aynı... Hani kendi devletlerini kurmak, bağımsızlık falan başka bir süreç oldu. Onlar için Osmanlı kendilerinin değildi, orada yabancıydılar. Burada devletin anlamı daha olumlu nedense yani...

 

SORU: O mudur fark yani?

YAŞIN: Bir tek o değil. Bizde barış politik birşeydir. Burada mesela daha “spiritüel” birşey de olabilir. Bir sürü sağcı spiritüel ve Hristiyan inancı içinde falan barışçıldır çünkü komşunla iyi geçineceksin öğretisi var... Asimetri var iki toplum arasında. Burada olan bazı şeyleri çok şiddetle eleştiren bazı insanlar burada yaşasalardı onun içinde olurlardı. Ben güneye geldiğimde hep bir ayna düşünüyordum, mesela bir tip kuzeyde, bunun güneydeki karşılığı kimdir diye düşünüyordum. Güneydeki karşılığı tam onun diğer ekstrimi içinde oluyor. Kuzeyde “KKTC ilelebet yaşayacak” diyorsa o insan, o insan güneyde olsaydı “Sınırlarımız Girne’de biter!” diyen biri olurdu – aynı kişi! Onun karşılığı odur güneyde...

 

SORU: Tamam da kuzeydeki sivil toplumun karşılığı var mı güneyde? Yani barış ateşleri yakan, sokaklara dökülenin karşılığı var mı?

YAŞIN: Yok...

 

GÜNEYDE TOPLUM “DAHA AZ CEMAAT”

SORU: Niçin yok sence? Onu anlamaya çalışıyorum...

YAŞIN: Çünkü buradaki toplum daha kapitalist, daha modern ve daha bireyleşmiş ve daha az cemaat. Daha az kolektif sorumluluk var burada. Özellikle kuzeyde toplum bir de küçük de...

 

SORU: O zaman sen burada çok “absürd” kaldın!

YAŞIN: Evet!

 

SORU: O “absürdite”yi nasıl yaşadın?

YAŞIN: Kaldığım sürece, o zaman ben bir sanatçı olarak kendi bireysel şeyimi yaparım dedim... Toplumsal şeylere daha uzak durdum, iki toplumlulara katıldım ama... Güneyde de beni çağırıyorlardı, mesela bütün partiler davet ediyordu konuşmam için, şiir okumam için... Ben de katılıyordum onlara ama ben başka bir yerden birşeyler anlatıyordum onlara. Yani ben Kıbrıslıtürklere ait şeyler anlatıyordum orada ve onların iç tartışmalarına katılmadım, biraz dilden de bu... Ama bilgileniyordum... Belli noktalarda bir müdahale yapabiliyordum o zaman da... Dıştan biriyim, bir de bir şair olarak bir kredim var burada. Bir şair olarak birgün herkes çok şaşırdı, şok oldu. Eğitimle ilgili bir toplantıydı, Hristofyas oradaydı, AKEL düzenliyordu, beni de konuşmacı olarak çağırmışlardı, sonra ben Hristofyas’ı eleştirdim son bir röportajından ötürü, herkes dondu kaldı! AKEL’in düzenlediği bir toplantıda konuşmacıyım ve ben tutup orada Hristofyas’ı eleştiriyorum... O da geldi, çok üzgün biçimde, “Sen yanlış anladın! Öyle demek istemedim!” dedi. Orada birileri bana “Sen burada alışılmadık birşey yaptın!” dedi. Böylesi şeyler yapma özgürlüğüm vardı, bir yere bağımlı olmadığım için. Ama kuzeyde herşeyi kavrıyordum, taşları yerine koyuyordum, genel bir kavrayış içinde bir bakışım olabiliyordu, onu yitirdim... Toplumdaki bir hastalığa, bir tartışmaya ilişkin yeni birşey söyleyebiliyordum, yeni bir kavram... Birden burada kuzeyden çok uzaktım, sonuçta herşeyi yakından takip edemiyordum. Burada da dil sorunum vardı... Bir toplumu anlayabilmek için daha çok şey bilmek lazım, tarihi bilmek lazım, bir sürü şey...

 

 

“HALA ARA BÖLGEDEYİM...”

SORU: Şu an neredesin Neşe? Hala ara bölgede misin?

YAŞIN: Hala aradayım herhalde! Hala ara bölgedeyim ama şimdi kuzeye çok sık gidiyorum...

 

SORU: Kaç yıldır güneyde yaşıyorsun?

YAŞIN: Yedi yıldır güneydeyim...

 

SORU: Sonuçta yedi yıl da yetmiyor demek anlamaya...

YAŞIN: Aslında yedi yıl diyorum ama senenin yarısı ben burada değilim... Sen onu o zaman üçbuçuk yıl gibi düşün. Senenin yarısı gerçekten yokum burada, fiziksel olarak... Burada başka şeyler de var. Kuzeye yakınsın ya, Rum televizyonu izlemiyorum hiç, hep Türk ve kuzey televizyonlarını izliyorum falan. Orada da başka bir gariplik var. Yani bir ülkeye gidersin, kalırsın, ne yaparsın? Bir biçimde oranın içine dahil olursun. Ben hep kuzeyi görüyordum sürekli, gözüm hep kuzeye bakıyordu, buradaydım ama daha çok kuzeye bakıyordum. Çünkü benden o da talep ediliyordu sürekli. Bana sürekli o tip sorular geldiği için... Mesela gazeteci arkadaşlarım sürekli arıyordu beni ve “Noldu falan şöyle dedi ne oluyor?” diyordu, benim sürekli takip etmem gerekirdi ki onlara faydalı olayım, Kıbrıs Türk gazetelerini okuyordum sürekli ki birşey sorulduğunda bir yorum yapabileyim, daha doğru yorumlar. O yüzden öyle gelişti. Ama sonuçta burayı da bir miktar tanıdım yani... Eskiden çok garip gelen şeyler, burada yaşayınca anlamlı gelmeye başladı.

 

“SINIRLARIN AÇILMASI MUCİZE”

SORU: Bir şiirinde “Kedi olsam sınırı geçsem Türkçe miyav desem” falan gibi bir dize vardı... Etkileyici bir şiirdi... Sınırlar açıldıktan sonra yaşamın nasıl değişti?

YAŞIN: Sınırlar açıldıktan sonra bireysel anlamda Kıbrıs sorunu çözüldü benim için. Gerçekten utandım! Ben eskiden daha bir kurban gidiydim, işte güneyde yaşıyordum falan... Daha mağdur gibiydim bölünmeden dolayı bir anlamda, açıldıktan sonra birden çok ilginç: diyelim ki Kıbrıslıtürklerin problemlerini düşündüğünde,  hem güneyde yaşıyorum, iyi bir işim var. Güneyle de ilişkim var, zaten barışmışım, kendi kafamda duvarlar yok, kuzeye de gidiyorum. E ne kaldı geriye? Bireysel anlamda yani... Sonuçta işte istersem Peristerona’daki malımı da alırım burada bu kadar yıl yaşadıktan sonra, her türlü haktan yararlanırım. Ailemi de görebiliyorum, arkadaşlarımı da... Herşey var! Açılınca ben inanamadım, mucize gibi birşey oldu benim için! Bedenim bile rahatladı, bunu farkettim! O bölünmenin gerginliği gitti, sanki bloke olmuş bir enerji vardı, o enerji akmaya başladı birden, akış başladı. Benim için herşey akıyor, mucize gibi birşey benim için aslında! Benim devletlere falan aldırdığım da yok, benim için birleşme, insanların birleşmesidir. Devlet mevlet umurumda değil, kimin devleti, yüzde kaçı, şirket mi kuruyorlar? Burası onların şirketi mi, bizim ülkemiz mi, anlamadım yani! Onun için benim için başka şeyler önemli, başka şeyler öncelikli.. Yani Kıbrıslıtürkler yüzde kaçmış da, Rumlar kaçmış da, ben öyle bakmıyorum ki, hepsine bir bakıyorum, onun için çok anlamlı değil benim için bunlar.

 

“TARAF OLMADIĞIN ZAMAN ÖZGÜRLEŞİYORSUN”

SORU: Benim sormadığım, senin mutlaka söylemek istediğin ne kaldı?

YAŞIN: Şöyle aslında... Bir kimlik meselesi var ya, sonuçta kimliklerle bir sorunum var benim, onları üzerimize giydirilmiş üniformalar olarak görüyorum ve kimliklerin aslında bize dayatıldığını, onlar içinde sosyalleştiğimizi düşünüyorum, etnik-ulusal kimliklerin... Ama bazı kimlikler de doğal olarak vardır ve onları isimlendirmek gerekir. Diyelim ki ben sonuçta bir Kıbrıslıtürk’ün deneyimini yaşadım, yani 63’te göçmen oldum, kuzeyde yaşadım, bir Kıbrıslıtürk’ün deneyimini yaşadım. Kıbrıslıtürk toplumuna güçlü bir aidiyet hissediyorum çünkü sonuçta doğal olarak o kategorinin içindeyim ben. Bu benim tercihimle falan da ilgili değil. Ben Kıbrıslıtürklere benziyorum yaşanmışlıklarım ve kültürel kimliğime baktığında. Ama bir çeşitlilik içinde var olmak, çokkültürlü bir Kıbrıs’ta var olmak, çok daha çekici...

 

SORU: Neden? Neyini zenginleştiriyor yani bu?

YAŞIN: Bu düalizmi yıkıyor ve konfrantasyonu yani cepheleşmeyi yıkıyor. “Ya o, ya ben” cepheleşmesini yıkıyor. Konfrantasyonu yıktığı için rahatlıyorsun. Taraf olmadığın zaman rahatlıyorsun. Çünkü taraf olduğun zaman yalan da söylersin, taraf olduğun zaman gerçekleri görmezden de gelirsin, mitler de yaratırsın... Çünkü senin tarafının “daha iyi” olduğunu kendini ve başkalarını ikna etmen gerekir. Bu da, ikiyüzlü bir yaşam... Ve yabancılaştırıcı bir yaşam. Ama taraf olmadığın zaman özgürleşiyorsun! Ve o yüzden ben, özgürleşmek için çözüm olsun istiyorum, birleşme olsun ve özgürleşelim... Bu “ya o, ya ben”den kurtulalım, konfrantasyondan kurtulalım. Onun dışında da zenginleşiyorsun, başka kültürlerle de buluşunca, onları da kendine alınca zenginleşiyorsun, ayrıca da sen farklılığınla da bir birlik içinde var oluyorsun. Farklılığın bir hoşluk yaratıyor. Diyelim ki vardır ya, kadın olarak da, hani başka ülkelere gittiğimizde bizi çok güzel görüyorlar! Ama burada herkes bize benziyor diye, öyle çok da çekici bir tip değiliz! Çünkü benim benzerim çok var! Ama diyelim ki bir kuzey ülkesine gittiğimde, çok güzelmişim gibi geliyor! Onun gibi birşey... Sen bir çokkültürlülük içinde daha çekicisin. Çünkü farklılık çekicidir... Uluslararası şiir festivallerine de katıldığımda, şiirlerim onlar için çok daha güzel, belki senin toplumun için başka, onun toplumsal bilinçaltını yansıttığın için başka birşey bizde. Oralarda daha çok ilgi görürsün, daha özelsin, daha ilginçsin... Biz de çokkültürlü bir yerde yaşadığımızda, bireyler olarak daha güzel gelişeceğiz. O tornadan çıkma toplumsal şeylerden kurtulacağız, çok çok daha parlak bireyler olacağız diye düşünüyorum...

(*) YENİDÜZEN – YENGEÇ SEPETİ – Sevgül ULUDAĞ – 21.3.2004

 

 

 

***  Kıbrıs için alternatif bir belgesel film çeken Kıvanç Eliaçık, Kıbrıs’ı düşündüğünde aklına gelen ilk şeyi anlatıyor:

 

“Şişedeki Mektup...”

 

Kıvanç Eliaçık 23 yaşında, Sinema Televizyon bölümünden yeni mezun olmuş. ÖDP’nin “Turnusol” web sayfasını yönetiyor, Kıbrıs’la ilgili alternatif bir belgesel çekiyor. Filmin adı: “Şişedeki Mektup...”

“Kısa filmlerle ve film izlemekle uğraşıyorum, bir yandan da çeşitli dergilerde çalışıyorum... Gelecek dergisinde, Mürekkep dergisinde... Bir de www.turnusol.net internet dergisinin editörüyüm...” diyor... Sorularımızı şöyle yanıtlıyor:

 

SORU: “Şişedeki Mektup” projesi nasıl çıktı?

ELİAÇIK: “Şişedeki Mektup” projesi şöyle çıktı: Kıbrıs’la ilgili çok fazla fikrim olduğunu ama çok az bilgim olduğunu farkettim. Kıbrıs meselesi son zamanlarda gündeme geldi Türkiye’de... Kıbrıs üzerine kitaplar okumaya başladım, bilgi edinmeye başladım... Kitaplarda yazıların altlarını çizdim, notlar aldım, ceplerim not kağıtlarıyla doldu. Bunun başka yolu yok, en iyisi gideceğiz, Kıbrıslı insanlarla konuşacağız, buradan anlaşılmıyor, çok karmaşık, İstanbul’dan, Türkiye’den görmek çok zor...

 

SORU: Alternatif bir tür belgesel çekmeye mi çalışacaksınız?

ELİAÇIK: Hem içerik, hem görsel açıdan alternatif olacak... Kıbrıs 30-40 yıldır Türkiye’nin değişmeyen konusu, Türkiye’de her gün konu değişiyor... Bir gün 50 kişinin öldüğü bir bina çökmesi konu olurken, ertesi gün bir manken, bir popstar, ertesi tekrar ciddi bir konu oluyor. 40 senedir değişmeyen tek konu Kıbrıs... Ama Kıbrıs’la ilgili sürekli aynı şeyler söyleniyor, aynı kişiler konuşuyor. Bu bir aydır değişti belki, yeni yeni insanlar olduğunu, Denktaş’tan başka Kıbrıslılar olduğunu da farkettik biz... Sürekli aynı kişiler, aynı fikirleri söylüyor ama bu adada 200 binden fazla insan yaşıyor. Acaba o insanlar ne düşünüyor? Türkiye’de kimse umursamıyor, kimse bilmiyor da. Bunları öğrenmek istedim ben, bunları başka insanlara da göstermek istedim. Kıbrıs’taki herkesi, sağcısı-solcusu, Türkiye’yi seveni-sevmeyeni, Rum tarafını seveni-sevmeyeni... İnsanların kendi fikirlerini anlatmasını istedim. “Şişedeki Mektup” bir tür audiovisuel tarih çalışması olacak, sözlü ve görüntülü... Bir yandan da içerik olarak alternatif olduğu gibi, görsel açıdan da alternatif olacak. Mesela bizim kuşağımız kesinlikle belgesel izlemez, belgesel sıkıcı birşeydir. Kimse Discovery Channel’i, National Geographic’i izlemez, MTV izlerler. Bizim kuşağımız Türkiye’de, sadece bizim kuşağımız da değil, tüm kuşaklar siyasetten tamamen uzak, apolitik... Hem gençlerin politikayla ilgili birşey yapabileceği, birşey öğrenebileceği bir belgesel çekmek, hem de bunu onların ilgisini celbedecek şekilde yapmak istedim. MTV belgesel çekseydi nasıl çekerdi? 15-30 yaşları arasındaki insanlar nasıl belgesel izlerlerdi? Bu yöntemle politik bir belgesel...  Mesela çeşitli belgeselleri ekip halinde izledik, bu belgesellerde sıkıldığımız yerleri not ettik. Belgesellerde ne bizi sıkıyor, bunları asla yapmamamız gerek diye düşündük...

 

SORU: Ekipsiniz yani, yalnız değilsiniz...

ELİAÇIK: Ekip halindeyiz. İşte okulda beraber, ilk kısa filmlerini beraber çeken, mezun olduktan sonra ilk profesyonel işleri beraber yapan bir ekibiz. Sinemaya severek başladık, bu iş profesyonelleşip bir meslek haline gelince artık sıkıntı vermeye başladı. Başkalarının projelerini çekmek yani... Sevdiğin birşey, profesyonellik girince, para kazanmak girince sıkıcı olabiliyor. Türkiye’de insanlar çalışmaya başlıyor, iktisat mezunları, mühendislik mezunları... Başkalarının projelerini yapıyorlar para kazanmak için. İşten çıkınca içki içmeye gidiyorlar, haftasonları halısaha maçına gidiyorlar, piknik yapmaya gidiyorlar. Biz de haftaiçi kendi branşımızda çalışırken, haftasonu halısaha maçı yapacağımıza, meyhaneye gideceğimize kendi branşımızda sevdiğimiz birşey yapalım dedik ve Kıbrıs’taki son gelişmeler mutlaka tarihe kaydedilmeli. Kıbrıs’ta o unutulan insanların fikirleri dışarıya aktarılmalı. “Şişedeki Mektup” da bu...

 

SORU: İsmi nasıl seçtiniz? Nilgün Orhon’un makalesinden mi seçtiniz yoksa haberiniz yok muydu?

ELİAÇIK: Haberim yoktu, sonradan öğrendim... “Şişedeki Mektup” ismi kafamda görsel olarak canlandı... Bir şişe denize atılmış ve içinde bir Kıbrıs haritası... Mektup, Kıbrıs’ın kendisi... Kıbrıslıların yazdığı bir mektup...

 

SORU: Kime gönderilmiş sence?

ELİAÇIK: Adanın dışına gönderilmiş. Dediğim gibi Türkiye’de herkesin Kıbrıs’la ilgili fikri var, taraf da tutuyorlar ama Kıbrıs’la ilgili birşey bilmiyorlar. Ben de hiçbirşey bilmeyenlerden biriydim, dediğim gibi birşeyler öğrenmeye çalıştım, işin içinden çıkılmaz hale geldi, çok karmaşıklaştı. Herşey birbirine karışmış, “A” “Z”ye, “Z” “A”ya karışmış, kimin hangi tarafta olduğu belli değil... İki tarafta gerçek ne? Nereden kontrol ediliyor? Kim karar veriyor? Nasıl karar veriliyor? Tamamen karışık bir durum. Buraya geldim, daha fazla şey öğrendim ve daha fazla karıştı...

 

SORU: Sinemayı seçmeniz tesadüf müydü?

ELİAÇIK: Tesadüf değildi, bilinçliydi. Anlatmak istediğim birşeyler var, kafamda birşeyler var... Bunlar sadece müzikle, sadece resimle, sadece edebiyatla olacak birşey değil, hepsi birarada olmalıydı. Sinema, çağımızın sanatı. Her sosyo-ekonomik dönemin kendine ait bir sanatı vardır. İşte matbaanın kurulmasıyla beraber roman gelişmiştir, sinema sanayi toplumuyla beraber ortaya çıkan birşey. Sinema, topluma yeni bir düzen arayışıyla aynı dönem ortaya çıkmıştır.

 

SORU: En sevdiğiniz yönetmenler hangileri dünyada? Kim iz bıraktı sizde?

ELİAÇIK: Mesela bugünlerde Michael Moore’u hem belgeselleriyle, televizyon programlarıyla, hem de yazdıklarıyla beğenerek takip ediyorum. Onun dışında Yılmaz Güney’i, Eisenstein’ı beğeniyorum. Sinemayla ilk uğraşmaya başladığımda öğrencilik yıllarımda, İtalyan yeni gerçekçiler, “Bisiklet Hırsızları”, “Almanya sıfır yılı”, “Açık Şehir Roma” gibi filmler hoşuma gitmişti ama şunun da farkındayım: Bunlar başka bir dönemde, başka koşullarda çekilmiş filmler, bugün çekildiği dönemde Yılmaz Güney izleyen veya İtalyan yeni gerçekçileri izleyen toplumsal kesim, bugün o filmleri izlemezler. Sıkıcıdır işte, solcuların kültür merkezlerinde mutlaka ilkin Potemkin Zırhlısı izlenir... Eisenstein işte iyi bir adam, bizden ama! Halk, toplum, orta sınıf falan o filmleri izleyemez. Onların da izleyebileceği ama içi de boş olmayan, magazin olmayan filmler çekilmesi gerektiğini düşünüyorum. Becerebilirsem öyle filmler çekmeye çalışacağım...

 

SORU: Türk sinemasından Yılmaz Güney dışında kimleri seviyorsun?

ELİAÇIK: Nuri Bilge Ceylan... Bitirme tezimi Nuri Bilge Ceylan sineması üzerine hazırladım. O da kimilerine sıkıcı gelecek, herkese göre olmayan filmler yapıyor ama o hem Türk sinemasının geleneklerini, hem dünya çapında minimalist sinemanın geleneklerini birleştiren bir yönetmendir. Tarkovski’den de birşeyler bulabilirsiniz, Yılmaz Güney’den de, kare kare işte bu Tarkovski, işte bu Yılmaz Güney diyebileceğiniz kareler var. Türk sinemasının gidişatı şu an iyi değil, dizilerden film yapma ya da popüler isimlerle film yapmaya çalışıyorlar, sinemayla, sanatla ilgisi olmayan popüler isimlerle... Televizyon starları, talkshow’cular, mankenler... Bunun üzerinden sinema tekrar canlanmaya çalışıyor ama bunun kurtuluş olduğunu sanmıyorum çünkü dizileri izleyerek sinema salonlarına gelen izleyiciler hayal kırıklığına uğradılar... Üstelik sinema biletleri çok pahalı, insanlar sinemaya gidemiyor, televizyona gömülmüş durumdalar. Sinemalar artık büyük alış-veriş merkezlerinde, arabanız varsa gidebiliyorsunuz. On milyon verebiliyorsanız gidiyorsunuz. Ama bunun dışında alternatif bir akım var, “mainstream” ana akım dışında. İşte Nuri Bilge Ceylan, Zeki Demirkunduz gibi...

 

SORU: İlk defa mı geliyorsunuz Kıbrıs’a? Nasıl buldunuz? Kokladığınızda ne his verdi size Kıbrıs? Yabancılık hissettiniz mi? Buradaki sürrealizmi hissedebildiniz mi?

ELİAÇIK: Aziz Nesin öyküsüne benziyor Kıbrıs! Konuştuğum insanlar “Aziz Nesin öyküsünde olduğu gibi, burada da böyle böyle” diyorlar! Türkiye’yi de benzetirdik Aziz Nesin öyküsüne, Kıbrıs daha çok benziyor. Bir yabancılık hissetmedim ama insanlarda bir değişiklik var. Kıbrıslıtürklerle tanıştım burada, zaman zaman anlayamıyorum Kıbrıslıtürkler kendi aralarında konuşurken, kavga mı ediyorlar, ciddiler mi, şaka mı yapıyorlar, bunu anlayamıyorum konuşma tarzlarından, seçtikleri kelimelerden, hareketlerinden. Sürekli çok ciddi bir konu olurken bile şaka yapıyormuş gibi duruyorlar. Akdeniz, bir ada, sıcak kanlı, içi dışı bir... Biz binaların arasına sıkışmış durumdayız, apartmanların... Bir apartmanda yaşıyorum, sokak çok dar, üst komşumla hiç tanışmıyorum, karşı komşumla sadece aidatları verirken konuşuyoruz. Kapıcımızla sadece “İyi akşamlar, çöp var mı? Yok! Kolay gelsin” gibi konuşuyoruz... Burada evler, sokaklar geniş... Eğlence kültürü hakim. Zaman zaman paneller düzenliyoruz İstanbul’da Kıbrıs’la ilgili, Kıbrıs’tan insanlar geliyor, çok ciddi bir konu üzerine sanki şaka yaparmış gibi konuşuyorlardı... Buranın ciddi politikacılarını da konuk ettik, ama bize komik geliyordu dil farkından. Türkiye’de şöyle bir düşünce var: Kıbrıs’ta yaşayan Türklerin kötü konuştuğu... Oysa öyle birşey yok, onlar farklı konuşuyorlar... İtalya’daki duruma benziyor bu. 1950’den önce İtalya’da herkes farklı bir İtalyanca konuşurdu ve kendilerine İtalyan demezlerdi, Napolili, Romalı derlerdi. 1950’de ulusal televizyon yayına başlayınca herkes aynı İtalyancayı konuşmaya başladı... Bizde de İstanbul Türkçesi’yle yayın yapıyor televizyonlar, İstanbul Türkçesi dışında Türkçe konuşan Anadolu’da da farklı Türkçeler var, aşağılanıyorlar. Kıbrıslı için de aynı şey... Havaalanında bazı öğrenciler gördüm, Kıbrıslıların Türkçesi’yle dalga geçiyorlardı ama burada başka bir dil konuşuluyor. Belki benim konuşmam da size komik geliyordur, onu bilemem...

(YENİDÜZEN – YENGEÇ SEPETİ – Sevgül ULUDAĞ  – 14.3.2004)

 

copyleft (c) 2001-03 hamamboculeri.org