Yeraltı Notları, 28 Mart 2005

Sevgül Uludağ

 

Milliyetçiliğin öksüz bıraktıkları (4) - Ayhan Hikmet’in kızı Hıfsiye Hikmet...

Milliyetçiliğin öksüz bıraktıkları

Milliyetçiliğin öksüz bıraktıkları

Sevgül Uludağ

 

***  1962 yılında Kıbrıslıtürk yeraltı teşkilatı tarafından yatağında kurşunlanarak öldürülen, Cumhuriyet gazetesi sahibi, gazeteci-avukat Ayhan Hikmet’in kızı Hıfsiye Hikmet, ilk kez konuştu:

 

“Annemin ‘İmdat! Kocamı öldürdüler!’ diye bağırdığını duydum”

 

Hıfsiye Hikmet, 1994-95 yıllarında oluşturduğumuz İki Toplumlu Çatışmaların Çözümü Kadın Grubu’ndaydı... O dönem öyküsünü anlattığında grubumuzdaki kadınlar ağlamışlardı... Hıfsiye’nin bir adı daha vardı: Natali... Rum tarafında yaşıyordu, kuzeye geçemiyordu, geçişine “efendiler” izin vermiyorlardı... Karşılıklı ziyaretler başlattığımızda bir keresinde Hıfsiye de kuzeye geçmişti grupla birlikte... Yıllar önceydi, Saçaklı Ev’de kahvaltıdaydık... Hıfsiye’nin akrabaları onu görmeye gelmişlerdi... Gözleri o kadar hüzünlüydü ki Hıfsiye’nin, ona baktıkça ağlamak isterdiniz... O gözlerde, görüşleri yüzünden öldürülmüş bir babanın, korkunç bir cinayetin acısını okurdunuz... Yaşanmış travmaları, oradan oraya sürüklenmiş bir yaşamı, çocukluğu elinden çalınmış bir genç kadının kırılmış hayallerini, yalnızlığını, yabancılaşmasını...

Gencecik bir avukatın, Ayhan Hikmet’in kızıydı... Ayhan Hikmet, Ahmet Muzaffer Gürkan’la birlikte “Cumhuriyet” gazetesini çıkarıyor, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin yaşatılması gerektiğine inanıyordu. Kıbrıslıtürklerle Kıbrıslırumları bölmek, parçalamak, aralarına nifak sokmak, cumhuriyeti torpillemek isteyenlere karşı mücadele ediyorlardı. Kıbrıslıtürk yeraltı teşkilatının onların “ölüm emri” vermesine bu mücadeleleri neden olmuştu... Ama son bir yazı, yaygın inanışa göre “bardağı taşıran son damla” olmuştu: Bayraktar camisi bombalanmıştı ve Cumhuriyet gazetesi de bir sonraki sayısında – gazete haftalıktı – bombacıların kimliğini açıklayacağını duyuruyordu. Buna fırsat bulamadılar çünkü gazetenin sahipleri Ayhan Hikmet ile Ahmet Muzaffer Gürkan, 23 Nisan 1962’de öldürüldüler. Cinayetin failleri “elbette”, “hiç bir zaman” bulunamadı. Görenler, duyanlar, bilenler olsa dahi, kimsecikler konuşamadı... Kalemler sustu, dudaklar sustu, Ayhan Hikmet ve Ahmet Muzaffer Gürkan bizlere geride iki tane mezar ve bir CUMHURİYET cildi bıraktı...

Ayhan Hikmet’ten geride kalan iki de evlat var: Hıfsiye ve Emin...

1962 yılında Kıbrıslıtürk yeraltı teşkilatı tarafından yatağında kurşunlanarak öldürülen, Cumhuriyet gazetesi sahibi, gazeteci-avukat Ayhan Hikmet’in kızı Hıfsiye Hikmet ile oğlu Emin Hikmet, ilk kez konuştular ve yaşadıklarını anlattılar...

Mutlu bir aileleri varken babaları uyuduğu yatağında kurşunlanarak öldürüldükten sonra hayatları allak-bullak olan bu iki kardeş, milliyetçiliğin öksüz bıraktıklarından... Önce Hıfsiye Hikmet, ardından da Emin Hikmet’le röportajlarımızı bu sayfalarda bulacaksınız...

Hıfsiye Hikmet, nam-ı diğer Natali Simillidu’yla röportajımız şöyle:

 

Soru: Hıfsiye, kaç yaşındasın?

Hıfsiye Hikmet:  46 yaşındayım... 1958 yılının Mayıs ayında doğdum...

 

Soru: Önce çok teşekkür ederim bu röportajı kabul ettiğin için çünkü sanırım ailesinden insanlar ilk kez konuşuyor. Kardeşin Emin’le de röportaj yaptım... Aslında hiç kimse konuşmuyor, kapatılmış, silinmiş gibi belleklerden ama bir takım insanlar da ısrarla hatırlatmaya çalışıyor ki, bunlar bu memlekette yaşandı yani... Çocukluğundan ilk neler hatırlarsın? Mesela Lefkoşa’da mı doğduydun? Nerede otururdunuz?

Hıfsiye Hikmet: Lefkoşa’da doğdum... Eski Lefkoşa’da, Arabahmet’te otururduk. Karabuba’da... Eski bir evdi, altlı üstlü... Hatırladığım o kadar... Çok da küçüktüm...

 

Soru: Baban öldürüldüğünde dört yaşındaydın... O günle ilgili herhangi bir şey kaldı mı belleğinde?

Hıfsiye Hikmet: Hemen hemen herşeyi hatırlarım, evet...

 

Soru: Mesela ne hatırlarsın?

Hıfsiye Hikmet: O gece misafirlerimiz olduydu evimizde...

 

Soru: Kardeşin de 2 yaşındaydı...

Hıfsiye Hikmet: Evet, 2 yaşındaydı o... Misafirimiz gittikten sonra uyuduk... Bir ara annemin uyandığını, pencereyi açtığını ve bağırdığını duydum, “İmdat! İmdat! Kocamı öldürdüler!” diye... Uyandık... Ondan sonra pek çok gazetecinin evimize geldiğini hatırlarım, annemin kucağındaydım. Gazeteciler yemek odasında masanın etrafında oturduydu. Ve hayal meyal söyleyebilirim ki babamın ölüsünü de gördüm.

 

Soru:  Herhalde bu, hayatının şokuydu senin için... Hiçbir zaman da bu şoku, bu travmayı atlatmak kolay değil... Ondan sonra nasıl bir hayatın oldu? Yani bu, hayatını nasıl değiştirdi?

Hıfsiye Hikmet: Dedemin evi bir köşe ötedeydi bizim evden. Haydarpaşa’da... Bir mahalle ayırırdı onları. Bir süre orada kaldık. Ondan sonra annem bizi alıp köye götürdü, Peristerona’ya, annesinin babasının yanına, kardeşimle birlikte... Ve kendisi de Lefkoşa’dan kaçtı, Rum tarafına geldi. Birkaç ay sonra tekrar geri geldi köye, bizi almak için... Hatırladığım kadarıyla o dönem ninemle dedem köyden ayrılmak için hazırlık yapardı, 62’den sonraydı? 63’e doğru? Tam olarak hatırlamam tabii ki, ama onların da hazırlık yaptığını hatırlarım... Köyden ayrılmak için yorgan-yatak, herşeyi toplarlar dürerlerdi... Annem polisle geldi, Rum polisiyle geldi ninemin evine, bizi almak için. Ninem, yani annemin annesi,  bizi vermek istemezdi. “Yok, çocukları nereye götürecen? Sen obir tarafa gittin, o kadar zorlukla bunları nereye götürecen, ne yapacan?” gibisinden vermek istemezdi bizi. Sonunda annem, “Tamam,” dedi, “ben ikisini de alacağım, sen istediğini söyle!” Annesi düştü bayıldı... Ninemin adı Mihriban, dedemin adı Mehmet Emin... Annemin adı da Sabiha... Neyse... Annesi düştü bayıldı, “Yok,” dedi, “alacaksan sadece oğlanı vereceğim sana ama kızı vermem” dedi, “Kızı götürüp de ne yapacan? Bir yerde mahvolacak kız, nasıl bir hayatı olacak?” falan filan. Bilirsin eskiler nasıl düşünürlerdi. O zaman mecbur oldu, sadece erkek kardeşimi alıp kaçtı annem, beni bıraktı orada.

 

Soru: Kardeşinden ayrılmak nasıl bir duyguydu? Herhalde kötüydü... Çünkü anladığım kadarıyla çok yakındınız, hala çok yakınsınız...

Hıfsiye Hikmet: En kötü şeydi...

 

Soru: Neler hatırlarsın kardeşinle ilgili? Neden o kadar yakındınız?

Hıfsiye Hikmet: Birbirimizin arkadaşıydık, başka arkadaşımız yoktu. Birbirimize yakındık. Lefkoşa’da kalırken annem bakardı bize... Onları o kadar hatırlamam ama köye gittiğimizde, annesiz babasız olduğumuz için birbirimize daha çok bağlıydık. Annem kardeşimi alıp kaçtıktan sonra ben tam olarak bilmem, babamın kardeşleri – amcalarım yani – köye geldi beni almak için... Onların adı Hizber, Aydın, Ata vardı, bir kızkardeşi vardı, Akile.... Ama köye gelenler Hizber’le Aydın’dı. Aydın amcam ve birkaç arkadaşı köye geldilerdi beni almak için. Tabii ninem yine vermek istemezdi. O ısrar ederdi beni tutsun, babamın kardeşleri ısrar ederdi beni alsın... Ve hatırlarım, masanın altına girdim, masayı sıkı sıkı tutardım ki kimse beni alamasın... Çeke çeke aldılar beni amcalarım, arabaya koydular Lefkoşa’ya getirmek için... Yolda giderken ben yine rahat durmam, herkesi tekmelerim, “Annemi isterim!” diye bağırırım, “Kardeşimi isterim!” diye bağırırım! “Tamam,” der amcam, “Bekle de seni annene götüreceğiz, kardeşine götüreceğiz...” Kandırmaya çalışırlardı, susturmak için. Getirdiler beni ninemle dedemin evine, yani babaannemlere... Babaannemin adı Hıfsiye, dedemin adı Mustafa...

 

Soru: Onlar Lefkoşa’daki evinizden bir sokak ötede otururdu dediydin...

Hıfsiye Hikmet:  Evet, bizim eski evde... Oraya geldiğimde masanın üstüne oturttular beni ve bütün aile etrafımda, bir bebek gibi beni seyreder herkes... Kızgındım yani, sinirliydim...

 

Soru: Hem babanı, hem anneni, hem kardeşini ve ninenle dedeni kaybettiydin bu durumda...

Hıfsiye Hikmet: Evet... Ve bir nineden dededen kaldırılıp öteki nineye dedeye götürdüler, bir yerden bir yere taşınırsın artık... Tamam, ondan sonra yavaş yavaş barıştım öbürleriyle de... 13 yaşına kadar Türk tarafında kaldım...

 

Soru: Büyürken ne hissederdin? Bu travmalar nasıl etkilediydi seni?

Hıfsiye Hikmet:  Ben kendimi daima bir yabancı olarak hissederdim o toplumun içinde, herhangi bir topluluğun... Tamamen boğulduğumu hissederdim, o yerde yaşayamazdım, bir yerden delik bulup çıkmak isterdim.

 

Soru: Çünkü aklın annende ve kardeşindeydi...

Hıfsiye Hikmet: Hissederdim ki oraya ait değilim... Bir yolunu bulup kurtulmak isterdim. Tabii o zamana kadar anneme de kızgındım, niçin bıraktı gitti diye... Onun dışında, toplumun “Annen kaçtı, bir Rum’la evlendi” gibi o küçümsemeleri, o ayıplamaları... Bilirsin, insanlar nasıldı o zaman... Bu açıdan bir kırgınlık vardı içimde, anneme karşı da...

 

Soru: Hangi ilkokula gittiydin?

Hıfsiye Hikmet: Selimiye ve Atatürk İlkokulu... Sonra da bir yıl gittim ortaokula, Kız Lisesi’ne... Bu arada annem çok defa temas kurmaya çalıştı bizimle, telefon ederdi bana, konuşmaya çalışırdı ama ben daima olumsuz davranır, reddederdim... Bu arada dedem de öldü 1968’de. Yani evin direği olan adam öldü, ninem kaldı...

 

Soru: Hatırladığım kadarıyla amcaların bakkallık yapardı galiba...

Hıfsiye Hikmet: Ata’yla Hizber... O bakkal dükkanının üst katındaydı ev. Sonra annem telefon etmeye devam etti... Hizber amcamlarla konuştu, “Kızımı isterim, gelmesini isterim, benim yanımda olmasını isterim” falan diye. Dedem öldüğü için zaten ve beni tutacak birisi de kalmadığı için “Tamam,” dedi amcam... “Madem annesi olarak isten, hakkındır, al kızını geri...”

 

Soru: Peki senin tepkin ne oldu?

Hıfsiye Hikmet: Benim tepkim daima olumsuzdu... Bir yerden bir yere taşınma... Sonra bu tarafa geldim. 1972’ydi galiba... Annemin yanına geldim, yine tepki gösterirdim tabii çünkü Türklerin içinden kalkıp Rumların içine geliyorsun, arada da bir kin var, bir fark var... Çünkü büyürken “Rum senin düşmanındır, Rumlar öyle, Rumlar böyle” diye duyan... Alışmak biraz zor oldu yani. Alışmaya da şeyim yoktu, devamlı annemle tartışırdık, kavga ederdik...

 

Soru: Kardeşini bulduydun ama, değil mi?

Hıfsiye Hikmet: Kardeşimi buldum ama kardeşim de Tarasanta’da yatılıydı...

 

Soru: Onun için çok görüşemez miydiniz?

Hıfsiye Hikmet:  Evet ama bilirsin, arada bir kopukluk olduğunda birbirine alışmak zaman ister... Sonra St. Joseph’e gittim, Fransız Okulu’na... Okulum Lefkoşa’da, Baf Kapısı’ndaydı. Bu arada 74 olayları oldu tekrar... Ve yaz tatillerinde de ben Elye’ye giderdim, diğer ninemin dedemin yanına... Beklerdim o yaz tatillerini gelsin, nasıl gelecek de köye gideyim falan! Onlar Peristerona’dan kaçıp Elye’ye gittiydiler. Oraya giderdik. Ama Kıbrıslıtürk köylüler yine Peristerona’ya gidip oradaki tarlalarını kullanırlardı, ekip biçerlerdi... Darbenin olduğu gün de, tesadüfen biz Peristerona’daydık. Cumartesi Elye’den Peristerona’ya gittik, Pazartesi’ydi darbe olduğunda, radyolardan öğrendik, Makarios’u öldürdüler derdi radyolar... Yollar kapandı, geri gidemezdik, Peristerona’da kaldık. Kısıtlı olarak kaldık... Beklerdik, ne olacak, nasıl olacak, Türklere saldırmasınlar... Sonra Cumartesi de çıkarma oldu... Yine kapalı kaldık biz...

 

Soru: Eviniz durur muydu orada?

Hıfsiye Hikmet: Dayımın evi vardı. Ninemle dedemin evi yarı yıkıktı, kalamazdık orada, hepimiz Ali Emin dayımın evinde kalırdık bu olaylar olduğunda. Durum biraz sakinleşince tekrar annemin yanına döndüm ben, Lefkoşa’ya... Ninem, dedem ve dayımlar Türk tarafına geçti, Zümrütköy’e gittiler...

 

Soru: Bu defa bir ayrılık daha çıktı sana...

Hıfsiye Hikmet: Evet ama bir seçenek olması gerekirdi. Madem ki o tarafta kendimi kısıtlı hissederdim, boğulacak gibi hissederdim, artık seçenek yoktu... Bir tarafta okulum buradaydı, okulumu bırakamazdım. Annemin yanında kalacaktım... Diğer tarafa gitseydim, yine yabancı bir aile içinde olacaktım.

 

Soru: Bu arada annenle ilişkilerin düzelmeye başladı mıydı?

Hıfsiye Hikmet: Devamlı çatışırdık... St. Joseph’i bitirdim, sonra yurtdışına gittim, Romanya’ya...

 

Soru: Orada ne yaptın?

Hıfsiye Hikmet: Orada iki sene lisan öğrendim ve ekonomi dalına geçtim ama oradaki sistem de yine tamamen farklı bir sistemdi. Komünist bir ülke, kısıtlı... Hiçbir şey bulamazdın... Tamamen farklı bir dünyaydı orası... Ben hatırlarım ki genç kızlar, bir ruj için, bir jean (kot) pantolon için kendilerini satarlardı, düşünebilirsen yani... Hiçbir şeyleri yoktu. Bir parça ekmek için, geceden kuyruğa girerlerdi... Yarım kilo kıyma için, geceden sırada dururlardı, sabahlara kadar, birbirlerinin gözlerini çıkaracak şekilde kavga ederek...

 

Soru: Sen orada ne lisanı alıştıydın?

Hıfsiye Hikmet: Romence... Grujnaboga’daydım, köy gibi bir yerdi, tamamen farklı bir dünya... Orada kocamla tanıştık, yani Romanya’da...

 

Soru: Belki tek iyi yanı o oldu, Romanya’nın!... O nasıl biriydi?

Hıfsiye Hikmet: Kocamın adı Manos... O da tıp eğitimi görürdü orada... Grujnaboga’ya gittiğim gün, Kıbrıslı bir kızın doğumgünüydü. 30 kadar Kıbrıslı öğrenci vardı... Doğumgünü olan kız parti yapacaktı, bizi de davet etti bir restoranta. Bütün Kıbrıslılar toplandık orada, birbirimizi tanıyacağız falan... Kocam da tesadüfen karşımda oturur... Bütün Rumlar duydu bir Kıbrıslıtürk kızı geldi buraya, herkes merak içinde, görsünler nasıl birisidir. İnsana mı benzer, uzaylıya mı benzer gibisinden hepsi toplandı, ileride kocam olacak kişi de oturdu karşımda, bakar bakar gülümser. Çok gülümseyince, “Sen niçin gülen? Maymun mu görün karşında?” dedim! Ben öyle dedikçe, daha da güler! “Yok,” dedi, “sadece seni gördüğüm için merakla bakarım, ilk defa bir Türk’le buluşuyoruz bir yerde” dedi... Ertesi gün Kıbrıs’a telefon etmek istedim, orada telefon merkezleri vardı, istediğin yerden telefon edemezdın, gider merkezde beklerdin iki saat, üç saat, dört saat... Hat bağlanana kadar... Tesadüfen yine gördüm onu. “Merhaba,” dedim, “merhaba” dedi. Bu adam dün gece beni görüp görüp gülerdi, şimdi soğuk bir merhaba, nedir bu, derim, merak ettim ben... Oturdum orada, telefon bağlantısını beklerim. Yarım saat sonra dönerim, başka birisini görürüm karşımda, nasıl oldu, bu kimdir şimdi, yani biraz önce görüp merhaba dediğim insan değil... Bunun giyinişi farklı falan... Yanıma geldi, “Merhaba” dedi, “merhaba” dedim. “Biraz önce sana selam verdim ve soğuk soğuk durdun baktın!” dedim. “Yok,” dedi, “ben değildim, benim ikiz kardeşimdi!”

“Demek ikiz kardeşin var!” dedim... “Tabii,” dedi, “dün gece görmedin mi?”

“Farkına bile varmadım!” dedim, “O kadar çok insan toplandıydı ki etrafıma beni seyretsin kimim nasılım diye, hiç farkına bile varmadım” dedim.

Kardeşi de diş hekimliği okurdu...

“Tamam, ben şimdi sizi nasıl ayırdedeceğim? Kim, kimdir?” Kardeşinin adı Marios. Ondan sonra onları ayırdetmek için ya gülümsemelerini beklerdim – çünkü gülümsemeleri daha farklıydı hakikaten – ya da kollarına taktıkları saatlerden ayırdedebilirdim onları... Tek yumurta ikiziydiler.

 

Soru: Herhalde seni anlayabilen biriydi Manos...

Hıfsiye Hikmet: Herhalde... Yani hiç düşünmeden Türk mü, Rum mu, bir arkadaşlık vardı aramızda... Çok temiz, farklı bir arkadaşlık. Diğerlerini hissederdin ki arada bir fark vardı ya da sana yaklaşacaklarsa başka bir maksatları vardı ama kocamla çok farklı, çok temiz bir arkadaşlıktı. Ondan sonra kocam dört yıl tıp eğitimi gördükten sonra bunun kendisine uygun olmadığını düşünerek bıraktı, Kıbrıs’a gelerek turizm eğitimi gördü. Ondan sonra ben de Romanya’dan ayrıldım... Bu arada bir yıl da Türkiye’de kaldım, 1978 yılında... Aydın amcam Türkiye’deydi, liseyi bitirdikten sonra bir yıl onun yanında kaldım. Ankara’daydı...

 

Soru: Orası nasıl geldiydi sana?

Hıfsiye Hikmet: Bilmem Sevgül, yani genel olarak ben tamamen yabancı hissederdim kendimi, yani bu insanların arasında tamamen yabancı hissederdim. Hiçbir bağ yoktu beni orada tutacak olan. Bir yıl da amcamın yanında kaldım, orada iş bulup çalışmaya çalıştım ama gene devamlı birşeyini arardım ki kaçayım, yani Türkiye’den de uzağa, tamamen farklı bir ülkeye, yabancı insanların içine gitmek isterdim. Amcam gerçekten istedi yanında kalmamı ama benim kararım oydu, kalamazdım. O zaman bıraktım, Almanya’ya gittim bir yıl.

 

Soru: Almanya’da nereye gittiydin?

Hıfsiye Hikmet: Köln’e... Orada da lisan eğitimi gördüm yine... Bayer fabrikasında da eğitim gördüm, ilaçlar üzerine sekiz aylık bir eğitim aldım, sonra geri geldim. Bu arada Manos da Kıbrıs’taki turizm okulunu bitirdi, o da birbuçuk yıl Almanya’ya gitti, otel yöneticiliği okumak için. Geri geldiğinde evlendik... 1981 yılının sonunda evlendik... Kocam şu anda ticaretle uğraşır... Eğitim gördüğümüz hiçbir şeyi izlemedik, sadece eğitim gördük, o kadar...

 

Soru: Peki sen? İş bulabildimiydin hemen?

Hıfsiye Hikmet: Evlendiğimde ben annemin kocasının yanında fabrikada çalışırdım. Annemin kocasının sünger fabrikası vardır.

 

Soru: Peki o boğulma hissini burada da yaşarmıydın? Yoksa burada alışmaya başladımıydın?

Hıfsiye Hikmet: Burada alışmaya başladıydım... Belli bir dönemden sonra rahat hissetmeye başladım... Okul çağlarımızda da epeyi zorluk çektik. St. Joseph’e giderdim, tamam, ama o okula giden bir tek Türk kızı bendim!

 

Soru: Peki ne olurdu? Çocukların mı tepkisi olurdu? Öğretmenlerin mi tepkisi olurdu?

Hıfsiye Hikmet: Öğretmenler yabancıydı, onlar çok farketmezdi ama çocuklar arasında evet... Bilirsin, bir savaş yaşandı, olaylar yaşandı, sen de orada tek başına bir Türksün... Başka türlü bir görüş vardı, öyle kötü yaklaşım da yoktu. Onun için edindiğim arkadaşlar da zaten parmakla sayılacak kadar azdı.

 

Soru: Peki bütün bu süreçte, evleninceye kadar Hıfsiye, öyle çok yakın bir arkadaşın oldu muydu? O fırsatı bulabildimiydin?

Hıfsiye Hikmet: Okulda sınıf arkadaşım vardı evet ve bugüne kadar da hala arkadaşız... Bugüne kadar hala daha arkadaşız, hiçbir ayrılık yoktu yani, Türk-Rum diye bir ayrılık yoktu aramızda. Kıbrıslırumdur... Onun dışında ben de pek yaklaşmazdım insanlara, insanlara kızgın mıydım...

 

Soru: O kadar çok yaralandıydın ki belki güvenmek zordu...

Hıfsiye Hikmet: Güvenemezdim, kimseye güvenmezdim. Onun için yaklaşmak da istemezdim, kimseye de sırrımı söylemek istemezdim, kimseye bir şey söylemek istemezdim... Yani kendi yaşadımızı, kendimizde tutardık.

 

Soru: Sünger fabrikasından sonra ne yaptın?

Hıfsiye Hikmet: Orada 20 sene çalıştım... Ondan sonra da radyo istasyonunda part-time spiker olarak çalıştım... Kapılar da açılınca, Kaymakamlık’ta bulundum...

 

Soru: Kapılar açılmadan önce, sanırım 1994 müydü, 95 miydi... Oluşturduğumuz kadın grubunda sen de vardın ve karşılıklı bir ziyaret yaptıydık... O galiba 74’ten sonra kuzeye ilk geçişindi...

Hıfsiye Hikmet: Evet... İlk geçişimdi...

 

Soru: Orada ne hissettiydin? Akrabaların geldiydi falan, hatırlarım... Saçaklı Ev’de kahvaltı yaptıydık...

Hıfsiye Hikmet: Acayip bir şeydi... Ve yani gizli olarak da geçiyordum, kim olduğum bilinmeden, Rum ismiyle... Tamamen yabancı birisi gibi... Ağzımı açıp da “Ben Türk kızıyım ve buraya geliyorum, Ayhan Hikmet’in kızıyım” diyemezdim. Zaten nasıl olmasa o ziyaretten önce ben pek çok kereler geçmek istedim ve bir türlü izin verilmedi... Babamın mezarına gitmek istedim, ona da izin verilmedi. Sizinle kadınlar grubunda buluştuktan sonra çok defa her sene gitmek isterdim ve nereye başvurduysam devamlı reddedildiydi...

 

Soru: Kapıların açıldığını duyduğunda neler hissettiydin? O gün ne yapardın mesela?

Hıfsiye Hikmet: Daha önceden duyulduydu açıldı açılacak gibisinden, bir oyun gibi gelirdi, olacak olmayacak gibisinden. Sabah radyoda duyduk kapılar açıldı... Öğleye doğru teyzemin oğlu telefon etti, “Hade, geliyor musun?” dedi. “Nereye geliyor muyum?” dedim, “Gel Lidra Palas’a, seni geçireyim” dedi. Gittim Lidra Palas’a ama pasaportum yoktu yanımda, geçemedim, yiğenime, “Tamam,” dedim, “Siz gelin bu tarafa...” Ondan sonra, “Gelmeye çalışacağım” dedim. “Benim hiç önemli değildir o taraf, görmek istediğim, yaşamak istediğim bir şey yoktur. Sırf babamın mezarına gitmek için... Onun için” dedim, “O açıdan isterim geleyim...”

“Tamam” dedi, “Halledelim, gelesin...”

Bu arada insanlar duydu, Lidra Palas’a hücum ettiler... Üzerinden 3-4 gün geçti, karar verdik kocamla, öbür tarafa geçeceğiz. Çocukları da topladık... Birbirimizi ite kaka, çocuklar söylenir, “Ezdiler bizi” diye... “Yok,” dedim, “fırsat bu fırsat, bir defa gideceğiz... Sizi götüreceğim, yaşadığım evi, baba evimi, babamın mezarını göreceğiz ve akrabaları da görebilirsek, onları da tanıyacaksınız. Ondan sonra gitmek istemezseniz, bir daha gitmeyeceksiniz. Ama bir defa gideceğiz beraber...” O şekilde, dört saatte geçtik ite kaka...

 

Soru: Üç çocuğun var...

Hıfsiye Hikmet: İsabella 22 yaşında, şimdi Prag’ta öğrenci... Chris 20 yaşında, şu anda askerde ve Alberto 14 yaşında... Neyse, geçtik o tarafa, yiğenim gelip aldı bizi. Önce babamın evinden başladık. Baba evine gittik ziyaret edelim, kapıyı çaldık, içeride de Hataylılar, biz de evsahibi... İnsanlar ağızları açık bize bakarlar! Çünkü evi de başka bir Kıbrıslıtürk’ten satın almışlar! Satan “Bu evin sahibi bu odada öldürüldü, karısı Rum asıllı, çocukları yok, ben bu evi size satarım” gibisinden satmış Hataylı’ya!

 

Soru: Kimin malını kime satarlar!...

Hıfsiye Hikmet: Kimin malını kime satarlar, sen düşün yani! Türk, Türk’e bunu yaparsa, Rum malına neler yapmaz! Neyse ben dedim, “Yok, bu ev bizimdir, biz hayattayız, kapıyı aç” dedim. Kadın kapıyı açtı, “Buyur içeriye” dedi. Girdik içeriye. Ev harap! Her tarafı dökülür, evin içinde bir tur yaptık. “Buyurun” dedi kadın, “size bir de kahve ikram edeyim...” Ama kahveyi içemezsin yani, fincanları yok, birşeyleri yok... İnsanların fakir, çok yoksul... Kocası hapishanedeymiş kadının. Evi ziyaret ettikten sonra bir de tur yaptık, dedemin evinin önünden geçtik, orayı gördük. Ve çocuklara ben devamlı söylerim: Burası budur, burada bunu yaptık falan... Tarif ederek... Mezarlığa gittik, mezarı da ziyaret ettik, çocuklar görsünler, nerede olduğunu, nasıl olduğunu... Oradan ayrıldıktan sonra tekrar Aydın amcamı ziyarete gittik, diğer akrabaları ziyarete gittik, sırf çocuklarla tanışma olsun, yani bilsinler ki bir yerde birileri var, kökleri var. Çünkü çocuklar tamam, bilirler annelerinin Türk olduğunu, belli bir hayat hikayesini.... Ama “Türk” duyduklarında annelerini bilirler normal bir insan olarak ama “Türkleri” de bir uzaylı gibi, bir kulaklı, bir gözlü, farklı birisi olarak algılarlar... Kızım daha önce Türklere rastladığında “Ama bunlar bizim gibi insan!” derdi! Türk tarafı diye duyduğunda, düşünemezdi ki iki adımlık bir yerdir! Zannederdi ki uçak alacaksın, uçakla seyahat edip Türk tarafına gideceksin! Tamamen yabancı bir şeydi, bilinmeyen bir şeydi çocuklar için... Bu ziyaretleri yapıp döndük, sonra herşey sakinleşmeye başladı... Başlangıçta insanlarda bir korku vardı, “Kapılar kapanırsa, yetişmezsek gidip evimizi görelim, köyümüzü görelim” diye – herkeste bir heyecan vardı, her iki taraftan da... Zaman geçince insanlar artık “Tamam” dedi, normalleşmeye başladı, “Bugünden sonra her halde kapılar kapanmaz” diye düşündüler, normale girdi herşey, heyecan söndü, normal bir hayat oldu.

 

Soru: Peki geriye dönüp baktığında, çok acı bir hayatın oldu. Baban için ne isterdin? Ne rahatlatırdı seni? Baban için ne yapılmasını isterdin? Ne görmek isterdin?

Hıfsiye Hikmet: Hiç olmazsa yani, ölümü bir maksat için olsun. Çünkü bugüne kadar devamlı sövüp sayarlar, adını lekelerler... Ne için öldü? Kimin için öldü? Niçin öldürüldü? Hiç olmazsa öldürüldü, daha iyi bir hayat için, daha iyi bir gelecek için olsaydı... Ama hiçbir şeyin iyileştiği yoktur!

 

Soru: Babanla ilgili hatırladığın birşeyler var mı?

Hıfsiye Hikmet: Hatırlarım tabii...

 

Soru: Nasıl birisiydi baban?

Hıfsiye Hikmet: Bana göre çok iyi birisiydi... Çocuklara karşı çok şefkatli, iyi bir baba... Hatırladığım kadarıyla ne istersem, hiçbir zaman hatırımı kırmadı. Daima istediğimi vermeye çalışırdı. Gezerdik, tozardık, bunları hatırlarım...

 

Soru: Ve “efendiler” karar verdi ve bir bütün ailenin hayatını mahvettiler...

Hıfsiye Hikmet: Ne yazık ki öyle...

 

Soru: Şimdi nerede çalışıyorsun Hıfsiye?

Hıfsiye Hikmet: Şimdi Kaymakamlık’ta çalışıyorum.

 

Soru: Kıbrıslıtürklerle de epeyi temasın olur herhalde...

Hıfsiye Hikmet: Her gün, yüzlerce Kıbrıslıtürk’le temasım olur, doğum belgeleri alırlarken...

 

Soru: Babanın ailesi Lefkoşalı’ydı, baban avukatlık yapardı, “Cumhuriyet” gazetesini çıkarırdı, Ahmet Muzaffer Gürkan’la birlikte... İki seneye yakın bu gazeteyi çıkardı...

Hıfsiye Hikmet: “Cumhuriyet” gazetesinin cildi var bende, tüm cildi... Elimizde kalan tek şey, ondan geriye hiçbir şey kalmadı, hiçbir şey... Bir bu gazete cildi, bir de tanıdıklardan, aileden bulabildiğim birkaç fotoğraf. Başka hiçbir şey... Bütün bir evden o eşyalar, nereye gitti? Kimlerin eline geçti? Hiç bilemem... Bunu kara bir sayfa gibi tamamen gömmeye çalıştılar... İnsanları konuşturmak da zordu, o zamanlar bir şey soracak olsan, ya “vatan haini” olarak nitelerlerdi babamı, annemi de “Rum tarafına kaçan bir kadın” olarak nitelerlerdi... Kimseyle konuşamazdın, kimseden doğru dürüst bir cevap alamazdın. Bilmem, insanların bir korkusu mu vardı? Bilmem neler hissettiklerini. Hala daha o korkuyu insanlarda hissederim. Bana gelip de yaklaşanlar da, çok defa, “Ayhan Hikmet’in kızısın” gibisinden, arkasına bakarak sorar o soruyu... Demek ki bir yerde o korku hala daha vardır, o baskı vardır...

 

Soru: Değişen bir şey yoktur aslında, özünde...

Hıfsiye Hikmet: Yok... Onun için çok yazık, bu kadar insan öldürüldü, yok edildi, bir hiç için... Hiç olmazsa onların öldürülmesinden daha iyi bir hayat çıksaydı, daha demokratik bir hayat çıksaydı, helal olsun! O da yok... Bilmem, boşuna mı gitti yoksa zamanı gelecek mi...

 

Soru: “Boşuna gitti” diyemezsin çünkü Kıbrıs’ta her dönem, söylenmesi gerekeni söyleyen, yazması gerekeni yazan insanlar oldu...

Hıfsiye Hikmet: Evet ama onlar da belli bir yere kadar, tekrar sustular...

 

Soru: Hayatlarıyla ödeyerek...

Hıfsiye Hikmet: Korkuyla, tehdit altında... Aileleri tehdit altında, çocukları tehdit altında... Ne için? Bilinene göre annemin Türk tarafından kaçması da gene bu korku nedeniyle, tehdit altında, rahatsız ederek kendisini...

 

Soru: Kendi seçimi değildi...

Hıfsiye Hikmet: Kendi seçimi değildi, tehdit altında... Ama bir yerde çıkış yolu arardı o da...

 

Soru: Annen şimdi nasıldır?

Hıfsiye Hikmet:  Sana diyebilirim ki daima bir korku vardır içinde, bir korku vardır... Evinde, dış kapıda görürsün, alt tarafta bir sürgü, kilit, üst tarafta bir sürgü, kilit... Kapı çalınsa, o kuşku, kimdir gelen? Bir yere gidecek olsa korkuyla... O da insanlara hiç güvenmez... Onun için daha zordur çünkü babam öldüğünde 20 yaşındaydı, çocuk yaşında daha...

 

Soru: Ve beraber, aynı yatakta uyurlardı, kocası öldürüldüğünde...

Hıfsiye Hikmet:  Evet... Yan yana... Ve annemin söylediğine göre, çok defalar, onun da öldürülmesi için bu tarafa insanlar geldi... Ya zehirlemek için kendini, ya rahatsız etmek için... Kaçıp bu tarafa gelmesine rağmen, devamlı arkasından koşulurdu...

 

Soru: Ve hala daha rahat bırakmazlar, dediğin gibi, sürekli her fırsatta sövme sayma...

Hıfsiye Hikmet: Her fırsatta lekelenecek, sürekli kir atılacak, bir pislik atılacak... Korktukları nedir? Örtmek istedikleri nedir? Ve bu kadar kin olduğuna göre, demek ki ortaya başka sorunlar çıkar... Nedir bu kin? Nedir bu kadar korku? Gerçekleri ortaya çıkarmaya kimse yaklaşmaz...

 

Soru: Kaldı ki, babanla Ahmet Muzaffer Gürkan’ın öldürülmesiyle ilgili insanlardaki yaygın inanış şudur: Bayraktar camii bombalandıydı ve...

Hıfsiye Hikmet: Kimin bombaladığını açıklamasınlar diye öldürüldüler... Cumhuriyet gazetesinin son baskısında da vardır bu, “Yeni baskımızda söyleyeceğiz bombayı kimlerin koyduğunu” diye... Niçin susturmaya çalıştın sen bu insanları?

 

Soru: Ama mesela ondan sonra, yıllar sonra, mesela Denktaş BBC televizyonuyla bir röportaj yaptığında, bir takım yerleri Türklerin bombaladığını ve halkın galeyana getirilip şunu yapsın bunu yapsın diye bombalandığını, kendi de itiraf etti yani...

Hıfsiye Hikmet: Madem kendisi itiraf edecekti bunları, niçin diğerlerini susturmaya çalıştı? Niçin bombalamaları Rumlara yüklemeye çalıştı? Bu da duyuldu... İnsanlar, bilenler vardı ki hakikaten bu Bayraktar camisi Rumlar tarafından değil, Türkler tarafından bombalandı...

 

Soru: Cinayeti kimlerin işlediği konusunda – tabii isim yayınlayacak değilim ama – herhangi bir bilginiz oldu mu sonuçta?

Hıfsiye Hikmet:  Şahsen ben bilemem, bilenler var tabii. Eminim ki bilenler var...

 

Soru: Ve bu insanlar hayatta mıdır?

Hıfsiye Hikmet:  Rum değildir bunlar, Türktür... Çünkü ben küçük bir çocuktum, hatırlarım ve yoldan geçtiğinde birisi, aile içinde denilirdi ki “Bu Ayhan’ı öldürenlerden birisidir” diye... Bilinir, parmakla gösterilirdi ama temiz olarak söylenmezdi, benim arkamdan söylenen lafları ben çocuk kulağıyla duyardım. Bilirsin, çocuklar bazı noktalarda daha hassas olur... Kokusunu alır...Çok defa çocuktur, bilmez, hatırlamaz denir ama yanlıştır bu... Babamın öldürüldüğü geceyi günü gününe hatırlarım, her detayı hatırlarım, her detayını hatırlarım. Dört yaşında çocuk der sana, nasıl hatırlayacan? Ama hatırlan işte, aklındadır. Ve ne kadar da gizlemeye çalışsalar aile içinde, kendi aralarında konuşsalar da, bir fısıldamadan, herşeyden kendi anlamını çıkarırsın sen, ne olduğunu anlarsın...

 

Soru: Şimdi şu an Kıbrıs’a baktığında, ne hissedersin?

Hıfsiye Hikmet: Bir boşluk yine... Tamamen yabancı bir şey... Geleceği yok gibi... Geleceği karanlık görürüm...

 

Soru: Niçin geleceği karanlık görürsün? Neden böyle hissedersin? İnsanların ilişkilerinden ötürü mü?

Hıfsiye Hikmet:  Şu an insanlar daha çok kendi çıkarlarına bakar, ne kazanacak, ne ele geçirecek... Ne kadar para alacak... Kimse hakikaten kendi ülkesi için ilgilenmez, kendi vatanı için ilgilenmez. Düşünemez ki tamam, bu ülkede Rum olsun, Türk olsun, İngiliz olsun, madem ki burada doğduk, burada büyüdük, hepimize aittir bu ülke. Buna rağmen birbirimizi yemeye çalışırız. Gerçek bir şey yok ortada, herşey suni... Herşey yapay...

 

Soru: Bu yaşadıklarından sonra kendi çocukların olduğunda, onları nasıl yetiştirmeye çalıştın? Ne hissederdin çocuklarını yetiştirirken?

Hıfsiye Hikmet: Herşeyden önce bir aileleri olmasını istedim... Ve bir de kin içinde büyümemelerini istedim, her iki taraftan da insanları “insan” olarak kabul etsinler, “Rum” diye ayırım olmasın, “Türk” diye ayırım olmasın...

 

Soru: Gerçek Kıbrıslı onlardır çünkü!...

Hıfsiye Hikmet: Aslında evet!... Kızım ilkokula gittiğinde bilirsin, çocuk olduğu için neyi söylemesi gerektiğini, neyi söylememesi gerektiğini kestiremezdi, düşünemezdi... Ve arkadaşlarına “Benim annem Türk’tür” derdi... Çok defa ağlayarak eve gelirdi... “Niçin ağlan kızım?” derdik, “Çocuklar benimle alay eder çünkü annem Türk’tür” derdi... Bir tepki gösterirdi orada, yarı Türkçe konuşmak istesem kendilerine “Yok Türkçe istemem” diye geri çekilirlerdi... Çünkü herhalde düşünürlerdi, “Okula gidersek ve Türkçe konuşursak, çocukların daha fazla alay etmesine neden olacağız”... Herhalde böyle düşünürlerdi çocuklar, bilmem... Ama daima bilirlerdi çocuklar ki anneleri Türk’tür, hiçbir zaman gizlenmedi bu aile içinde, ninelerinin de Türk olduğunu bilirlerdi – benim annemin yani... Dedelerinin nasıl öldürüldüğünü bilirlerdi... Kim olduğunu bilirlerdi... Daima anne-baba olarak biz, çocuklarımıza derdik ki “Kıbrıslısınız, Kıbrıslı olarak hissedeceksiniz... Türk-Rum diye görmeyeceksiniz...” Gerçekten biz o şekilde düşünürdük, madem ki Kıbrıslıtürk ve Kıbrıslırum’dan doğdu bu çocuklar, gerçek, temiz Kıbrıslı’dır bunlar ve bunu hissetmeleri gerekir... Başardığımıza da inanırım...

 

Soru: Onlar senin gerçek mutluluk kaynağın mıdır?

Hıfsiye Hikmet: Evet, bazan mutluluk kaynağım, bazan sinir oluruz, bazan kızarız, ama çocuklarımdır... Daima en iyisini istersin çocukların için, başarılı olmasını istersin, mutlu olmalarını istersin... Kötü bir şey olacak, ters bir şey olacak diye çok defa uykumu da kaybederdim! Devamlı telefon ederim kızıma da, “Dikkat et, iyi olmaya çalış...” Bunlarla uğraşırız işte...

 

Soru: Mesela 13 yaşına kadar hep Hıfsiye’ydin... Sonra Natali Hıfsiye oldun... O nasıl bir duyguydu? Ona alışmak kolay mıydı?

Hıfsiye Hikmet: Alışırsın... Bir isimden diğer isime geçmekle insan değişmez ki... Düşüncelerim aynı, hissettiklerim aynı, inandıklarım aynı, hiçbir şekilde... Yani çoğu sordu bana bu soruyu, nasıl hisseden gibisinden... Hiçbir değişiklik hissetmedim ben, hiçbir değişiklik. İnancım inançtır, kendi inançlarım vardır, ne din açısından etkilenebilirim, ne de milliyetçilik açısından...

 

Soru: Şimdi çalıştığın yerden ötürü bir hayli Kıbrıslıtürk’le temasın olur... Gerçi sorarlar da arkalarına bakarlar, sorarken sana dedin... O soruyu sorduklarına ne hisseden? Meraktan mı sorarlar? Bir temas mı kurmak isterler? O korkuyu aşmak mı isterler?

Hıfsiye Hikmet: Acaba o mu yoksa sırf babamı bildiklerini göstermeye mi çalışırlar, işlerini ilerletmek için? Bilmem, yani bu da olabilir. Kimin içten olduğunu, kimin samimi olduğunu bilemezsin... Çoğu kişiler gelir ve “Biz senin köylündük, annenin babanın köylüsüyük” der... Tanımadığım, hiç bilmediğim insanlar falan... 30 sene, 40 sene benim nerede olduğumu, nasıl bir hayat yaşadığımı, acı çekip çekmediğimi sormadı, kimse sormadı. Ama “sınır” açılınca dairede bulundun sen ve bana kendini tanıştırın, “Ben senin köylünüm” den... Bekle işini yapayım sana ve ondan sonra tanıştır kendini bana! Gerçekten bunu kabul edemem ben, biliyorum ki yolda görseler beni, durup da “Sen Ayhan Hikmet’in kızı mısın?” demeyecekler... “Nasıl bir hayat yaşadın? Bu hayatına bir neden de biziz, suçlulardan birisi de biziz” gibisinden... Hiçbir ilgi yoktu, nasıl oldu da aniden ilgilendin, yanıma yaklaştın?!... Ve hala daha bu insanlar, gerçek bir dost olsa, yaklaşımı daha farklı olacak değil mi? Seni tekrar görmeye çalışacak, bir ilgi gösterecek falan... O dakikalık soruyla kalmayacak...

 

Soru: Normalde işinin dışında neyle uğraşmayı seversin?

Hıfsiye Hikmet: Evimde kalmayı severim ben... Fırsat buldukça, boş zamanım oldukça evimde toplanırım, aile içinde ev işleriyle, bahçeyle uğraşırım, çiçeklerle uğraşırım... Çok ender olarak insanlarla temasım var...

 

Soru: Çünkü belki yaşadıklarından ötürü, bir aileye sahip olmak senin için yeterince mutluluk mudur?

Hıfsiye Hikmet: Evimi özlerim ben! Bilmem! O özlemi içimde hissederim devamlı...

 

Soru: Şimdi artık kardeşin Emin döndü... Birbuçuk sene oldu...

Hıfsiye Hikmet: Tabii çok mutlu oldum... Hisseden ki senden bir parça yanındadır... Bilirsin, kardeşin sana destek olmazsa, yanında olmazsa, yabancıya güvenemezsin o zaman, değil mi? Başka bir parçamız da yok zaten...

 

Soru: Kıbrıslılara ne söylemek isterdin? Kıbrıslıtürklere de, Kıbrıslırumlara da...

Hıfsiye Hikmet: Vatanlarına sahip çıksın her ikisi de...

 

Soru: Ne yapsınlar mesela?

Hıfsiye Hikmet: Bencil olmasınlar... Herkes kendi düzeninde, herkes kendi havasında!... O kadar yabancı doldu ki Kıbrıs zaten, birbirimizi kaybetmeye başladık... Bizim sayımız azalmaya başladı, birbirimizi saymaya başladık, “Sen Kıbrıslı, ben Kıbrıslı!” diye!... Hiç olmazsa birbirimize destek olalım, birbirimizin yanında duralım. Yapılacak şey içtenlikle, hissetmemiz gerekir ki hakikaten bir devlet vardır, bir cumhuriyet vardır, çoğu kişi bu cumhuriyet için öldürüldü, kendi hayatlarını verdiler... Hiç olmazsa buna sahip çıkalım... Bunu korumaya çalışalım. Çünkü bu insanlar sen Türk olduğun için bu Rum olduğu için öldürülmedi – her iki milletten de insanların yanyana olması, beraber yaşayabilmesi için öldürüldüler.

 

Soru: Ve gazetelerinin adı da “Cumhuriyet”ti... Bunu gözden kaçırır insanlar...

Hıfsiye Hikmet: Evet... Herkes bakar, “Yok ben kendi devletimi yapacağım, ben kendi devletime sahip çıkacağım!” ama öyle değildir yani. Bir ülkedir, bir dünya kimseye kalmaz, bu ülke kimseye kalmaz... 80 yıllık, 90 yıllık bir hayatımız vardır, niçin birbirimizi yiyerek, birbirimizin kuyusunu açarak geçirelim bu süreyi? O kadar büyük bir ülkedir ve Kıbrıs’ta yaşayan insanların sayısı da o kadar azdır... Tamam, Rum tarafında bunu görmezsin, çok kalabalık bir şehir falan ama Türk tarafına geçtiğinde o kadar boş araziler var ki... Düşünsen, bir milyon değil, 10 milyon insanı yedirebilir bu ülke... 10 milyon insanı yaşatabilir! Buna rağmen, toprak kavgasıdır, mal kavgasıdır gider! Niçin? On tane de evin olsa zaten bir evde yaşayacaksın! Öldüğünde o evi bile götürmeyeceksin yanında... İşte insan mesut olsun, aile olsun, birbirine destek olsun aile... Mutluluk olsun, 10 liran daha az olursa farketmez ki! Bir tabak yemek yiyeceğim, daha fazlasını yiyemem zaten... Hakikaten çok yazık... Yani bir sandalye kavgası da olsa... İşte, insanları sen öldürürsün, bir sandalye için değil mi? Senin de günün gelecek, yani sen sonsuza kadar yaşayacak değilsin ki o sandalyeye sahip çıkasın. Senden farklı olanları niçin kabul etmeyesin? Anlamaya çalışman gerekir, birbirimizi anlamaya çalışmamız gerekir. Niçin ben ille de kendi fikrimi sana geçireyim?

 

Soru: Silah zoruyla!...

Hıfsiye Hikmet: Silah zoruyla!...

 

Soru: Ablam her hafta Adalı’nın mezarına gider, gittiğinde Ayhan Hikmet’e de, Ahmet Muzaffer Gürkan’a da çiçek koyar...

Hıfsiye Hikmet: Bilir misin, yalnızca mezarlığa gittiğinde anlarsın ne demektir, insan ve hayat... Ama kapıdan çıktığında yine unutursun... Ben çok defa giderim babamın mezarına ve düşünürüm, etraftaki mezarları görürüm ve derim ki “Bak! Bu hangi saltanata sahipti! Bu hangi krallığa sahipti! Bu kara toprağın altındadır şimdi...” Bir yerde düşünmemiz gerekir bunu da...

 

Soru: Kıbrıslırum bir arkadaşım var, adı Myrka... Bana şöyle der: “Sevgül, biz aslında yeryüzüne turist olarak geldik, gezeceğiz, bakacağız, güzel şeyler yapmaya çalışacağız ama unutmamamız gerekir ki turistiz!” der...

Hıfsiye Hikmet: Doğrudur... Gittiğin o mezar da son evindir artık, giden de geri gelen olmadı şimdiye kadar, demek ki son evimiz orası... Niçin arkandan “Bak bu kötü birisiydi” desinler? “Öyle yaptı, böyle yaptı” desinler? Hiç olmazsa bırakacaksan bir isim, seni iyi karakterinle ansınlar... Ben de öyle cenazedir menazedir gidemem ama mezarlığa giderim. Kocama sorsan, ilk tanıştığımızda randevu verdiğimde mezarlıkta verdiydim kendine randevuyu... Ve bugüne kadar hala hatırlar ve söyler! Randevu vereceğimde “Falanca mezarlığın yanında buluşalım”dı... Ve dolaşmaya giderdik ve ona “Bak ne sakin, insanlar birbirine yakın, yanyana yatırlar, ne kavga, ne hiç!” derdim!... Bugüne kadar da hala söyler... Evlendik, seneler sonra Paris’e gittik... Paris’te otel odasında, perdeyi açmaya gitti kocam, baktı aşağıda mezarlık var, “Buraya bile mezarlığı taşıdın!” dedi, “Nereye gitsem, bu mezarlıktan kurtulamayacağım!” dedi... Eski, antik bir mezarlıktı, Balzac falan yatardı içerisinde. İlginç bir mezarlık! “Bildiğimiz, tanıdığımız insanlardır, bu dünyadan geçtiler ama burada hepsi toplanmış” dedim! Gerçekten sakinleşirsin, dünyaya başka bir gözle bakarsın...

 

Soru: Kitap okur musun? Seni etkileyen yazarlar var mı?

Hıfsiye Hikmet: Yazar olarak pek seçeneğim yok, iyi bir kitap olsun, Türkçe olsun, Rumca olsun, umurumda değil, farketmez... Yeter ki ilginç olsun, hayattan alınan hikayeler olsun...

 

Soru: Kaç dil konuşabiliyorsun?

Hıfsiye Hikmet: Türkçe, Rumca, İngilizce, Fransızca, Almanca ve Romanca... Romanca’yı biraz hatırlarım şimdi... Belli dilleri konuşmayınca unutursun bir yerde... Aynı şeyi Türkçe için söyleyebilirim sana, bir ara sadece Rumca konuşurduk... Türkçe konuşmaya çalıştığımda Rumca kelimeler düşerdi ağzımdan! Yavaş yavaş, lisanla tekrar temas kurmaya başladık...

 

Soru: “Sınır”ın açılmasının bir yararı da bu mu oldu?

Hıfsiye Hikmet: Onu da söyleyebilirsin, radyo istasyonunda da çalışırdım ben, kitap da okurum, gazete de okurum devamlı. Dili unuttum diyemem, sadece konuşmada biraz zorluk çekebilirim ama unutmazsın, kelimeler tekrar bir bir aklına gelir...

 

Soru: Babanla ilgili fotoğrafları toplamaya çalıştın...

Hıfsiye Hikmet: Babamın öldürülmesine ilişkin fotoğrafı gizlemeye çalıştılar benden, ölü olduğu fotoğrafı hiç görmedim ve ilk defa Afrika gazetesinde – hangi sene olduğunu hatırlamam – fotoğrafı vardı, yatakta ölü olarak, kanlar içinde... Ve tanıdık birisi getirip verdi bana gazeteyi, “Bak” dedi “babanın resmi var içinde...” Ve ilk defa gördüm ben o resmi... Çünkü şimdiye kadar elimizde olan tek resim, o avukatlık resmiydi. Ondan sonra o parçayı da kestim ben, onu da sakladım bir yere... Ve yavaş yavaş aile fotoğraflarını, oradan buradan bir yerde toplamaya çalıştım.

 

Soru: Belki buradan bir çağrı yapmak lazım... Elinde Ayhan Hikmet’le ilgili fotoğraf ya da anı olan, bunları size, yani Ayhan Hikmet’in çocuklarına ulaştırsın...

Hıfsiye Hikmet: Evet, elinde bulunanlar getirip bize parça parça verseler bile, bir “bulmacanın parçaları” gibi yerli yerine koyacağız. Eminim, herkesin elinde bir şey vardır... Elimize ulaşan bir de nedir? Babamın avukatlık peruğu ve giydiği roba... Onu da amcam saklamış, getirdi bize verdi... Kardeşimin elindedir onlar... Elimizde kalan bunlar...

(Devam edecek)

 

 

 

 

 

copyleft (c) 2001-05 hamamboculeri.org