Yeraltı Notları, 2 Mart 2004

Sevgül Uludağ

 

Ahtapotların direnci...

Güneyle kuzey iç çekiyor, bunalıyor... Sesleri en yüksek çıkanlar çözümsüzlük taraftarları... Çözümden yana olanların sesi soluğu kesilmiş gibi... Bu da kendini gündeme iyice endekslemiş olanların, sürekli televizyona bakıp politikacıların ne dediğine kulak verenlerin moralini bozuyor...

Arkadaşım Nana, “En çok bağıran Kutsu!” diyor...

Kadınların toplantısı ardından barikata giderken arabada konuşuyoruz...

Kutsu dediği “Yeni Ufuklar” lideri, oy oranı %1.5!

“Kutsu sürekli programlar yapıyor televizyonlarda... Güya Annan planını anlatıyor! Bir de Lazaros Mavros! Hangi kanalı açsan onun sesini duyuyorsun! Denktaş insanların sinirini bozuyor, sürekli konuştukça! Talat ne yapıyor? Bunu anlamak mümkün değil!...”

“Nana, zapping diye bir olay var! Hiçbirini dinleme! Hemen kanalı çevir! Gazetede de ne söylediklerini okuma! ‘Türk’ün Türke’ ya da ‘Rum’un Ruma’ propagandası bunlar!... Biz kendi işimize bakalım, sürece bakalım, kendi katkımızı koyalım... Boşuna moralini bozma!”

Kuzeyde başka bir kadın toplantısında, insanların kafası iyice bulanıklaşmış durumda... Bir sigara molasında yanımda duran genç kadın aynı soruları dile getiriyor usulca:

“Nasıl barış olacak bunlarla?! Hiçbirşey anlamıyorum! Kafam karışık...”

“Onlara kulak verme! Kimin ne olduğunu bilmiyor muydun? Bu işin o kadar kolay olacağını mı sandın? Elbette moralini bozmaya çalışacaklar, her zaman böyle yapmadılar mı?”

Annemin arkadaşları, emekli öğretmen teyzeler de kararsız – umutlanmak istemiyorlar. Herşeyden kuşku belirtiyorlar...

Ama hayat kuşkulara, kaygılara, kafası karışık olanlara aldırmaksızın tüm hızıyla devam ediyor... Bu haftasonu Yunanistan’da seçimler var... PASOK’la Yeni Demokrasi yarışacak...

Geçen hafta arkadaşım Kakopetriyalı Anita, elinde bir şişe Metaxa, kirazlı çikolata ve çakistez ezmesiyle geliverdi.

Anita iki yıl önce evini açmıştı bana: Atina’ya gittiğimde otelde değil, onda kalırım, bu evde çok rahat ederim.

Tanıştığımız gün birbirimizin yüzüne bakmış, gülümsemiştik:

“Benim evim, senin evindir! Biz Kıbrıslıyız! Sen benim kızkardeşimsin! Nasıl istersen öyle davran!”

“Mutfakta oturalım Anita! Mutfaklara bayılırım... Mutfaklar bir evin en sıcak köşeleridir – hayat burada örgütlenir çünkü!”

Mutfakta, yemek kokuları arasında oturup birşeyler içmek, sohbet etmek kadar muhteşem birşey olabilir mi? Çünkü mutfak bir evin kalbidir – burada sevdiklerimiz için harikalar yaratırız, yemek pişirmek de büyü gibidir... Yüreğimizi katabileceğimiz bir büyü...

Anita, Yunanistan’da 60’lı yılların öğrenci hareketindeydi... Cuntaya karşı direnişlere katılmıştı... Üniversiteye giderken öğrenci lideri Magis’le tanışmış, Politeknik olaylarını yaşamış, Magis cunta tarafından işkenceye yatırıldığında, arkadaşları teker teker götürüldüğünde moralini bozmamış, mücadeleye devam etmişti. Bugün de o mücadele ruhundan hiçbirşey yitirmemiş...

Gidip onu Ledra Palace barikatından alıyorum... İlk kez kuzeye geçiyor Anita... Kısa bir Lefkoşa turu yapıyoruz, sonra onu Bohçaliyan lokantasına götürüyorum:

“Bak Anita! Bu bir Ermeni konağı! Sahibi Bohçaliyan ailesi! Onlardan geriye bir tek kişi kalmış – piyanist Alis! Bir arkadaşım çalıştı bu konağın restorasyonunda, tavandaki Lefkoşa burçlarını örnek alan şu desenlere bak! Bu odada toplantı yaparız, sonra yan tarafa yemeğe geçeriz bazan! Ne yemek istiyorsun?”

Fazla birşey yemiyor, rejimde olduğunu iddia ediyor... Ama belki de bunun esas nedeni heyecan – ilk kez kuzeye geçmek, Arabahmet’in daracık sokaklarında kol kola yürümek, artık antik diyebileceğimiz kapı tokmaklarına, oymalı balkonlara, cumbalara bakmak, tanıdıklarımızdan, ortak dostlarımızdan, yaklaşan seçimlerden söz etmek, gelecek için planlar yapmak! Tüm bunlar ikimizi de heyecanlandırıyor! Yaşam denen bu serüvende dostlarla birlikte olmak ne güzel!

“Biliyor musun, Magis aday bu seçimlerde!”

“Yapma! Meclis’e girerse, ne çok eğlenecek! Ortalığı dağıtacak! Bütün kuralları çiğneyecek, insana uygun olmayan hiçbirşeyi kabul etmeyecek!”

Arkadaşımız Sisi Vuvu da radikal soldan aday... Bu haftasonu pek çok Pontuslu Rum Atina’ya gidip oy kullanacak, daha çok PASOK’a oy verecekler...

Anita, PASOK’un kazanmasını istemiyor, SYNAPSİSMOS için çalışıyor...

“PASOK kazanmazsa, Yeni Demokrasi seçilirse daha mı iyi olacak Anita?”

“PASOK’un kazanmasını istemem. Onlar sol adına hareket ediyor ama solla alakaları yok... Solun sloganlarını alıp içini boşaltıyorlar, bu sloganları kullanıp hiçbirşey yapmıyorlar...”

Haftasonu canyoldaşımla mutfağa dalıp, kendi aramızda “Bambicik” dediğimiz oğlumuza yemek pişiriyoruz... “Bambino” İtalyanca “Bebek” demek, “Bambicik” sözcüğünü oğlumuz doğduğunda birlikte türettik, bilmeyenler çoğu zaman “Bambicik de kim?” diye soruyorlar!...

Mutfakta patatesler kızarırken kaşar peyniri rendeliyoruz... Kızarmış patateslerin üstüne rendelenmiş kaşar koymayı Anita’dan alıştım! Atina’da kızarmış domateslerin, patlıcanların, kabakların üstüne de kaşar rendeleyip öyle servis yaparlar... Bir yandan da güneyde çok ucuza satılan ve artık rahatlıkla menümüze girebilen ahtapotların direncini kırmaya çalışıyorum...

Canyoldaşım, “Amma zormuş ahtapotların direncini kırmak!” diyor...

“Rejimin direncini kıran eski militanlar olarak üç tane ahtapotun direncini kırmak ne ki! Bak, birazdan yumuşayacaklar!”

Ahtapotlar bir süre direndikten sonra yumuşuyorlar – dedim ya, mutfak büyüdür! Bu konuda uzmanına danıştım çünkü! Salih Usar, her tür deniz ürününün nasıl pişirileceğini çok iyi bilir... “Ahtapotları pişirmeden önce 20 dakika sodada beklet, sonra yıka ve kızart! Tavadan çıktıklarında kendilerini bırakacaklardır!”

Salih Usar bir balık lokantası açsa, Kıbrıs’ın en iyisi olurdu, bütün arkadaşlarımızı oraya götürürdük – lüzumsuz ıvır zıvır mezelerle sofra donatmak yerine, tam da gerekli olanları, gerektiği kadar koyardı masaya... Hangi balıkla hangi şarabın içileceğini de bilir ve müşterilerine önerebilirdi: “Şefin tavsiyesi!...” Ve elbette harikalar yaratırdı – çünkü balıkların, ahtapotların, kalamarların doğasını biliyor, nelere direndiklerini, dirençlerinin nasıl kırıldığını, hayatın ancak sevgiyle örgütlenebileceğini...

Ahtapotlar hazır... Üstüne bol limon sıkıyorum, bir parçacık kesip canyoldaşıma yediriyorum:

“Nefis olmuş!”

“Elbette! Sana söylemiştim, bizler rejimin direncini kırmış insanlarız! Üç tane ahtapotun lafı mı olur!”

Hayat kahkahayla, dostluklarla, kimi zaman öfke, kimi zaman hüzünle sürüyor: kafa karışıklığına, moral bozmaya gerek yok. Lüzumsuz ama maksatlı konuşanları dinlemeye de gerek yok...

Tıpkı ahtapotlar gibi, onların direncini de kıracağız, bu adaya sevgiyle getireceğiz barışı!

Başka türlü davranmak elimizden gelmez çünkü...

copyleft (c) 2001-03 hamamboculeri.org