Yeraltı Notları, 8 Mart 2004

Sevgül Uludağ

 

“Kıbrıs'ta Kadınlar, Bölünme ve Toplumsal Cinsiyet Düzeni...”(*)

*** Londra City Üniversitesi’nde araştırmacı profesör olan, feminist aktivist Cynthia Cockburn, Kıbrıslıtürk ve Kıbrıslırum k

 

***  Londra City Üniversitesi’nde araştırmacı profesör olan, feminist aktivist Cynthia Cockburn, Kıbrıslıtürk ve Kıbrıslırum kadınların oluşturduğu “Bölünmüşlüğü Aşan Eller” örgütünü ve Kıbrıs’taki kadınların barış mücadelesini kaleme aldı...

 

“Kıbrıs'ta Kadınlar, Bölünme ve Toplumsal Cinsiyet Düzeni...”(*)

 

Londra City Üniversitesi’nde  Sosyoloji Bölümü'nden feminist araştırmacı-yazar Cynthia Cockburn, son üç yılını Kıbrıs’ın her iki tarafında araştırma yaparak geçirdi. Kıbrıs’ın ilk ve tek ortak kadın örgütü olan “Bölünmüşlüğü Aşan Eller” (Hands Across the Divide) örgütünü ve Kıbrıs’taki kadınların barış mücadelesini kaleme alan Cockburn’un “Kıbrıs’ta kadınlar, bölünme ve toplumsal cinsiyet düzeni” başlıklı kitabı geçtiğimiz günlerde İngiltere’de ZED Books tarafından yayımlandı. Kıbrıs’ın kuzeyinden ve güneyinden 142 kadınla kapsamlı röportajlar yapan Cockburn’ün kitabı, geçtiğimiz haftasonu  Intercollege’te Muflon Kitabevi tarafından tanıtılarak Kıbrıs’ta da satışa sunuldu.

Cynthia Cockburn, 1979'dan beri City University London'un Sosyoloji Bölümü'nde çalışmalar yapan bir feminist araştırmacı ve yazar. Aynı zamanda, savaş ve militarizmle mücadele eden uluslararası kadın hareketinde de aktif olarak rol alıyor.  Cockburn, uzun yıllar çalışma hayatında ve sendikalarda toplumsal cinsiyet ilişkileri ve teknolojik değişim üzerine yaptığı akademik çalışmalarla tanındı. Son yıllarda ise, savaş ve barış süreçlerinde kadınlar ve toplumsal cinsiyete yöneldi. 

Yazarın bu alanda yazdığı kitaplar şöyle:

* Kıbrıs'ta Kadınlar, Bölünme ve Toplumsal Cinsiyet Düzeni

The Line: Women, Partition and the Gender Order in Cyprus (Zed Books 2004)

* Mesafeyi Aşmak: Barış Mücadelesinde Kadınlar, İletişim Yayınları, 2004

The Space Between Us: Negotiating Gender and National Identities in Conflict (Zed Books 1998)

* Savaşın Ardından: Ordular, Erkeklikler ve Uluslararası Barış Gücü

The Postwar Moment: Militaries, Masculinities and International Peacekeeping (derleme, Dubravka Zarkov ile birlikte, Lawrence and Wishart 2002)

“Mesafeyi Aşmak: Barış Mücadelesinde Kadınlar” başlıklı kitabı geçtiğimiz günlerde İletişim Yayınları tarafından yayımlanırken, Kıbrıs’ta bölünmüşlüğü, etnisiteyi, toplumsal cinsiyeti ve kadınların mücadelesini işlediği “Kıbrıs’ta Kadınlar, Bölünme ve Toplumsal Cinsiyet Düzeni” başlıklı kitabı da yine İletişim Yayınları tarafından Türkçeleştiriliyor ve önümüzdeki aylarda Türkçe olarak da yayımlanacak...

Cockburn’le söyleşimiz şöyle:

 

SORU: Cynthia, Kıbrıs’a yeniden hoşgeldin... Şimdi kitabın yayımlandı... Neler hissediyorsun?

COCKBURN: Kıbrıs’a her gelişimde kendimi çok mutlu hissediyorum. Havadaki kokuyu  çok seviyorum, Londra’dan o kadar farklı ki... Kitabım yayımlandı evet... Ama bu moment, aynı zamanda Kıbrıs için de özel bir moment... Her zamanki gibi var gücünüzle çalışıyorsunuz bir anlaşma için... Buradaki atmosfer de bu nedenle gergin ve ilginç.  Buraya geldim, çünkü bir araştırmanın son bölümü, kapanışı bu... Çünkü araştırma yapıyorsunuz, alan araştırması yapıyorsunuz, en az bir yıl süreyle kadınları çok dikkatli biçimde dinliyorsunuz, bir yıldan fazla, size söyledikleri herşeyi analiz ediyorsunuz, dönüp bunları bölüm bölüm kaleme alıyorsunuz... Sonra bir yayıncı bulmaya çalışıyorsunuz... Tüm bunlar üç yıl kadar bir zaman alıyor... Uzun bir projedir ve projenin sonunu görmek, kitabı elinizde tutmak son derece doyurucu oluyor... O anda içinde yazılanlardan ötürü paniğe kapılsanız da! Ancak kitabın tamamlanması hoş birşey...

 

SORU: Kitaba “The Line” adını verdiniz yani “Bölünmüşlük Çizgisi”... Neden böyle bir isim seçtiniz?

COCKBURN: Akla ilk gelen şey elbette Kıbrıs’ı ikiye bölen çizgi... “Yeşil Hat”... Anında böyle okunacağını biliyorum. Ancak benim için sözkonusu olan yalnızca Kıbrıslıtürklerle Kıbrıslırumlar arasından fiziksel olarak geçen, dikenli tellerin bulunduğu Kıbrıs’ı ikiye bölen çizgi değil... Aynı zamanda kafalarımızın içindeki süreçtir de, kendimizi “ötekilerden” ayırdığımız anda... Bu kendilerini düşsel olarak Kıbrıslırumlardan ayrı gören Kıbrıslıtürkler de olabilir, kendilerini kavramsal olarak kadınlardan ayrı tutan erkekler de olabilir. Kafamızın içinde çizdiğimiz bu çizgiler gereksiz çizgilerdir ancak bu süreç derinliği olan insani birşey... Benim düşündüğüm yalnızca “Yeşil Hat” değil, aynı zamanda kafalarımızda bizi “ötekiler”den ayıran çizgiler...

 

SORU: Bunun neden insani bir süreç olduğunu söylüyorsun?

COCKBURN: Kim olduğumuzu tanımlamaya kalkıştığımız anda şöyle doğal bir sürece gireriz: “Ben benim, ben o değilim, veya biz onlar değiliz” demeye başlarız. Yani bu doğal insani süreç, siyasi aşırılıklara vardırılabilir ki bu da sonuçta savaşı doğurur... Sorun şudur: hiçbir şekilde kendinizi tanımlarken bu süreçten kaçınmanın yolu yoktur ancak bunu yaparken ne tür bir süreç yaratıyoruz, bunu düşünmeli insan... Bunu işbirliğine dayalı, “tümümüz çok farklı biçimlerde birbirimizden farklıyız” diye düşündüğümüz bir sürece dönüştürebilir miyiz?  “Ben özgün bir insanım ama bütün insanlarla mutlaka ortak bir yön bulacağım” diyebilir miyiz? Ortak birşey, herşey değil... Yalnızca birşey... Yoksa “Ben ötekilerden çok farklı olduğum için ben oluyorum, ötekilerle alıp vereceğim olsun istemem” mi diyoruz?  Bunlar bir yerde yaptığımız seçimlerdir... Kimi zaman bu seçimi yapmak neredeyse imkansız olur çünkü dış koşullar sizi olduğunuz noktaya zorlar ama kimi zaman birazcık seçme olanağı vardır... Sanırım Kıbrıs’ta çalıştığım “Bölünmüşlüğü Aşan Eller” örgütü bu seçimi pozitif biçimde yapıyor. O nedenle onlarla çalışırken çok mutlu oldum ve onlardan çok şey öğrendim...

 

SORU: Seninle 1999 sonu internette tanışmıştık, Birleşmiş Milletler’in kadınlara yönelik elektronik tartışma grubunda... Pekin+5 Dünya Kadınlar Konferansı’nın hazırlık aşamasındaydık... O zaman bana bir not yazarak, Kıbrıs’la ilgili birşeyler yapmak istediğini söylemiştin...

COCKBURN: Evet, birşeyler yazmıştın listeye ve ben de sana yazmıştım...

 

SORU: O notu yazdığında Kıbrıs’la ilgili pek deneyimin yoktu...

COCKBURN: Hiç deneyimim yoktu!

 

SORU: İrlanda’da, Bosna’da, Hırvatistan’da, İsrail ve Filistin’de kadın gruplarıyla çalışmıştın... Böyle bir deneyimin vardı... Sonra birkaç kez buluştuk, konuştuk... Sonra birlikte bir konferans düzenledik ve Kıbrıs’a geldin... Ve birlikte çalışmaya başladık. Sonuçta bu kitap ortaya çıktı... İlk yazışmaya başladığımız dönem, Kıbrıs’a geldiğin ilk dönem ve bugün vardığın noktayı kıyaslarsan, bu süreç sana neler kattı? Diğer çatışma bölgelerinden edindiğin deneyimle buradaki deneyimini kıyaslar mısın?

COCKBURN:  Dışarıdan her zaman Kıbrıs’a bakıyordum ama uzaktan bakıyordum. Her zaman kendime “Orada ilginç deneyimler olmalı, bunları öğrenmeliyiz” diyordum. Ancak Kıbrıs hakkında yeterince şey bilmiyordum. O nedenle önce sen, sonra Katie Economidou bana konuşmaya başladığınızda çok heyecanlanmıştım. Çünkü o zaman, bu diyaloğun yeni şeyler öğrenmeme yol açabileceğini kavramıştım. Sanıyorum fark şudur: öteki çatışma bölgelerinden benim temasta olduğum kadınlar, o zaman gerçek şiddetin içindeydiler ya da bu şiddet sona ereli pek kısa bir zaman geçmişti. O toplumlarda yani Bosna’da, İsrail ve Filistin’de, Kuzey İrlanda’da şiddet çok açık biçimde ifade ediliyordu... İnsanlar ölüyordu... Bu bölgelerde taraflarda büyük korkular vardı ve kadınların “düşman olan öteki”yle konuşmak için yaşadıkları süreç, her üç bölge için de benzer süreçlerdi. Buraya geldiğimde farklı bir durum vardı: grup henüz oluşmamıştı... Çatışmanın kendisi farklı koşullardaydı... Depresyon ve baskılarla bazı yerel korkular olsa da özellikle kuzeyde, kan yoktu... Aradan 26-27 yıl geçmişti ve iki toplum arasında pek az iletişim vardı. Bazı kişiler birlikte çalışıyor olsa da, toplumlar arasında iletişim yoktu.  Bu “durağanlık” dönemi Kıbrıslıların psikolojisinde öyle birşey yaratmıştı ki bu psikoloji İrlanda’dan, Bosna’dan, İsrail ve Filistin’den çok farklıydı. Ve bu farklılığı öğrenmek benim de zamanımı aldı. İlk hatam hala kan dökülen bölgelere kıyasla kadınların burada daha kolay iletişim kurabileceğini düşünmem olmuştu. İlişkilere önceden zarar verilmiş olduğunu ve zamanın da bunu daha da güçleştirdiğini anlamam zaman aldı... İki kuşak insan nerfet ve kuşkuyla eğitilmişti bu 30 yıl boyunca, bunun da etkisi vardı... Ve grubun birlikte çalışması da düşündüğümden daha zor olacaktı...

 

SORU: Diğer çatışma bölgeleriyle benzerlikler gördünüz mü?

COCKBURN: Benzer zorluklar gördüm... Bunlardan biri, tarihi ele alış biçimiydi... Sözünü ettiğim diğer üç çatışma bölgesinde herhangi bir şekilde kadınların konuşmaya başlayabilmesi için öncelikle kendi ve ötekilerin tarihini yeniden düşünmek için bazı adımlar atmak gerekiyordu. Kendi tarafınızın işlemiş olduğu suçları itiraf etmek mesela, bölünmüşlük hattının ötesinde ya da savaş meydanında taraflar konuşacaksa, yapılması gereken birşeydi ve bu çok büyük bir adımdır. Kadınların burada da bununla başetmeye çalıştıklarını gördüm. Örneğin Kıbrıslırumlar, 1960’lı yıllarda Kıbrıslıtürklere yönelik saldırılardan söz etmekte hatta bunu hatırlamakta bile zorlanırlar. Bu tarihsel dönem bir kenara itiliyor kimi zaman ve bunun tekrar gündeme konması gerekiyor ki insanlar “1974’ün olması için nedenler vardı, 1974 durduk yerde olmadı” diyebilsinler. Bu tür şeyler yani... İnanıyorum ki Kıbrıslıtürkler de kendi güvenliklerine sığındılar 28 yıl boyunca – ada bölünmüştü ve bunu kendi sığınakları yapıyorlardı... Oysa 60’lı yıllarda şiddete maruz kalmışlardı... Benim deneyimim pek çok Kıbrıslıtürk’ün güneyde olup bitenlere gözlerini kapatmış olduklarıydı ve şimdi geçmişe geri dönmek, “Barış Harekatı”nı gözden geçirmek, “öteki”nin gözleriyle de bu olaylara bakmak durumunda kalıyordu... Okullarda size öğretilmiş olan tarihi yeniden biçimlendirmek ve yeniden biçimlendirmiş olduğunuz bu tarihe kendi adınıza sahip çıkmak  zor birşeydir. Bu heryerde geçerlidir sanırım, ister İrlanda, ister Bosna olsun, isterse Kıbrıs olsun...

 

SORU: Kitabını bitirdiğin günlerde Kıbrıs’ta ilginç birşey oldu, “sınırlar” kısmi olarak açıldı... Sanırım buradaydın o günlerde...

COCKBURN: 21 Nisan’da anons edilmişti “sınır”ın açılacağı, ben kuzeydeydim... Ertesi gün “hadi şimdi geçelim” diyerek barikata gitmiştik! Barikattaki adam “Yarın gelseniz daha iyi olur çünkü ne yapacağımızı bilmiyoruz!” demişti... Ertesi günü yani 23 Nisan’da oraya gittik, herkes geçiş yapıyordu, çok heyecanlıydı!

 

SORU: Oradayken neler hissetmiştin?

COCKBURN: Çok heyecanlanmıştım... Yepyeni bir enerji vardı... İnsanlar bunun değişmesinden korkuyordu, kötü birşey olmasından kaygılanıyordu, birileri şiddete başvurabilirdi... Ancak yaşlısıyla genciyle herkes oradaydı, herkes geçiyordu... Farklı nedenlerle geçiş yapıyorlardı... Herkesin geçiş nedeni farklıydı... İnanılmaz birşeydi...

 

SORU: Aynı zamanda Kıbrıslıtürklerin yakın geçmişinde özgün bir dönemi de yaşamıştın... Son üç yılı kastediyorum... Kitlesel gösterileri...

COCKBURN: Pek çok değişikliğe tanık oldum... Olağanüstü üç yıldı burada çalışmak – Mart 2001’de gelmiştim Kıbrıs’a ve şimdi 2004’teyiz... O dönemin başında sokaklarda kitlesel gösteriler olacağı düşünülemezdi bile... Bölünmüşlüğü Aşan Eller örgütü bir avuç kadındı ve o dönemin başında sokaklarda gösteri yapma kararı almışlardı... Sabahın saat 8’inde sokağa çıkıp trafiğin yoğun olduğu saatlerde pankartlarla sokaklarda duruyorlardı – bunu İsrailli kadınlar da yapmıştı “Women in Black” kadınları olarak... Sizin gösterinizde ben oradaydım... Gelip geçenlerin yüzündeki hayret ifadesini görüyordum: “Bu da ne? Kadınlar sokakta gösteri yapıyor!” der gibiydiler... Taşınan pankartlarda “Artık yeter!” deniyordu, “Ya imzala, ya istifa et!” deniyordu.  Bu bile düşünülemeyecek birşeydi... Ve o noktada binlerce insanın sokağa döküleceğini düşünmek mümkün değildi. Gerçek değişimler gerçekleşti...

 

SORU: Birinci kitabın, yani “Mesafeyi Aşmak: Barış Mücadelesinde Kadınlar” geçtiğimiz günlerde İletişim Yayınları tarafından Türkçeleştirilerek yayımlandı... İkinci kitap da yani Kıbrıslı kadınlarla ilgili olan “Kıbrıs'ta Kadınlar, Bölünme ve Toplumsal Cinsiyet Düzeni...” de şu anda Türkçe’ye çevriliyor... İletişim bunu ne zaman çıkarıyor?

COCKBURN: Aslında İngiltere’de olsaydı en az altı ay gerekirdi ama sanırım Türkiye’de üç ay falan gerekiyor, böyle hissediyorum. Kitabımın Türkçe olarak yayımlanacak olmasından çok mutluyum... Bir önceki kitabım olan “Mesafeyi Aşmak”tan gerçekten gurur duyuyorum çünkü İspanyolca’ya, Fransızca’ya Almanca’ya yani Batı Avrupa dillerine çevrilmesi konusuna kimse ilgi göstermedi ancak bu kitap çeviri ve yayım için para bulan enerjik kadınlar sayesinde Rusça’ya, Gürcü diline, Bulgarca’ya, Hırvat diline ve Japonca’ya çevrildi, Sırpça’ya da çevrildi ve şimdi de Türkçe’ye çevrildi...

 

SORU: Rumca’ya çevrilmedi mi?

COCKBURN: Ne yazık ki buna ilgi duyan olmadı. Ancak “Kıbrıs’ta kadınlar, bölünme ve toplumsal cinsiyet düzeni” adlı yeni kitabım için Yunanistan’da bir yayıncıyla konuşmaktaydım. “Mesafeyi Aşmak” kitabıyla ilgili beni mutlu eden şudur: hiç tanımadığım Hollandalı bir kadın bir konferansta yanıma gelerek “Sana bir fotoğraf vermek istiyorum” dedi. Fotoğraf Sudan’da birlikte çalıştığı bir kadın grubunun bir etkinliğinde çekilmişti, Hristiyan ve Müslüman Sudanlı kadınlar, korkunç bir savaşın ortasında buluşuyordu ve bir atölye çalışmasında “Mesafeyi Aşmak” adlı kitabımı okuyorlardı. Kadınlardan biri başörtülüydü ve yanında Hristiyan bir Sudanlı vardı, ikisi birlikte benim kitabımı tutuyorlardı! Çünkü İrlanda, Bosna ve İsrail ile Filistin’de kadınların yaşadıklarının kendi yaşadıklarına benzediğini farketmişlerdi. Ben bir akademisyenim, bir üniversitede çalışıyorum, bana profesör diyorlar ama benim için böylesi bir sonuca yol açmayacaksa, araştırma yapmanın hiçbir anlamı yoktur. Bu kitap Sudan’ın güneyinde bir savaş bölgesinde kadınların işine yaramayacaksa, araştırma yapmanın anlamı yoktur... Benim için en önemli şey budur. “Kıbrıs’ta kadınlar, bölünme ve toplumsal cinsiyet düzeni” başlıklı yeni kitabıma gelince... Sanırım bu kitaba Kıbrıs’ta o kadar çok ihtiyaç yoktur – çünkü kadınlar burada bu dili zaten konuşuyor her zaman. Sınırın her iki tarafından kadınlar bu dili konuşuyor. Eğer bu kitap bölünmüşlüğün ve çatışmaların bulunduğu başka ülkelere girebilirse ve insanlara diyalog, yeniden yakınlaşma ve sonuçta barış konusunda risk almalarına ilham verebilirse, önemli olan budur. Bu kitaptan bunu bekliyorum...

 

SORU: Cynthia sen aynı zamanda bir aktivistsin... Londra’da biliyorum ki “Women in Black” grubunuz var ve her Çarşamba günü sokak gösterileri düzenliyorsunuz... Birazcık aktivist yaşamından da söz eder misin?

COCKBURN: Barış için ortak bir kadın örgütü kurmaya çalışan seninle ve Katie’yle ve diğer kadınlarla Kıbrıs’ta birlikte çalışmaya geldiğimde, Kıbrıs’ta yalnızca bir akademisyen olarak değil, aynı zamanda bir aktivist modunda bulunmak istediğimi söylemiştim. Bu yönde ilk adımımız da Mart 2001’de birlikte düzenlediğimiz ilk konferansımıza İrlanda, Bosna, İsrail ve Filistin’den aktivist kadınlar davet etmek olmuştu. Bu aktivist kadınlar sınır çizgisinin iki yanında yaşıyorlardı ve sınırı aşıp nasıl iletişim kurmuş olduklarını anlatmışlardı konferansta... Yani burada, Kıbrıs’ta her zaman bu aktivist kimliğimle bulundum her zaman. İngiltere’de savaş karşıtı hareketin bir aktivistiyim... Savaş karşıtı harekette içinde bulunmayı en sevdiğim grup da “Savaşa Karşı Siyahlı Kadınlar” grubu... Buna değer vermemin nedeni şudur: savaşa karşı çıkmanın pek çok yöntemi var... Çoğu zaman İngiltere’deki sol partilerin – ki bunların yapıları erkek egemendir – belirli bir yaklaşımları vardır – tümüyle anti-Amerikan’dırlar, herşeyin antisidirler... Aynı kalemden çıkmış binlerce pankartla – aynı pankartlarla – gösterilere katılırlar... Bu zorunlu bir çalışma, etkili bir çalışma ama ben bu tarz çalışmaya ilgi duymuyorum. “Siyahlı Kadınlar”ın özelliği, iletişim köprüleri kurmalarıdır – dünyada İsrail’de, Filistin’de, Sırbistan ve Bosna-Hersek’te, Hırvatistan’da “Women in Black” yani “Siyahlı kadınlar” var ve savaş boyunca aralarındaki sınırlara rağmen sürekli konuşuyorlardı, sürekli diyalog var aralarında... Batı Avrupa’da kadınlar, örneğin İtalyan kadın hareketi veya İngiltere kadın hareketi – ki hükümetleri bir şekilde savaşa bulaşmıştır ancak bunun etkilerini o ülkelerde hissetmiyorlar – bu kadınlar da sorumluluk alıyorlar ve savaş bölgesine gidiyorlar, iletişim kurmaya çalışıyorlar, bağlar kurmaya çalışıyorlar. Örneğin İtalyan kadınlar dünya çapında bağlar kurdular İsrailli, Filistinli, Yugoslav kadınlar için. Yani bu bağlar, aktivizmin büyük parçasıdır. O nedenle Kıbrıs’ta bulunmam tümüyle mantıklı birşeydir bu açıdan bakıldığında... Yalnızca Kıbrıslıtürk ve Kıbrıslırum kadınlar arasındaki ilişkileri araştıran bir akademisyen değilim, aynı zamanda İngiliz kadınlar arasında da uluslararası hareketle de Kıbrıslı kadınlar arasında bağlar kuruyorum. Yaptığım şeylerden biri uluslararası ağlara Bölünmüşlüğü Aşan Eller (Hands Across the Divide) örgütüyle ilgili zaman zaman haberler geçmek olmuştur... Böylece uluslararası feminist hareketlerle burası arasında bağlar kurmaya çalıştım. Şimdi kitabın da bu bağları oluşturacağını umuyorum...

Bölünmüşlüğü Aşan Eller’de, elektronik posta aracılığıyla iletişim kurmanın zorluklarını yaşadık... Şimdi ben Uluslararası Siyahlı Kadınlar hareketinin yönetim kurulundayım ve orada yapmak istediğim şey bir harita çıkarmak... Hangi ülkelerde, hangi şehirlerde siyahlı kadınlar var, hareket nereye gidiyor, böyle bir harita... Böyle bir harita çıkarmak istiyorum...

Yapmak istediğim bir diğer şey kadınların olayları nasıl analiz ettiğine daha yakından bakmak çünkü analizleriniz belirler seçeceğiniz stratejileri. Bazıları kadınların doğal olarak barışçı olduğunu söyleyebilir ancak birileri de çıkıp “Hayır, Madeleine Albright ve Margaret Thatcher gibiler erkekler kadar militaristti” diyebilir. O nedenle bu konuyu daha yakından incelemek istiyorum – kadınlar analizlerini nasıl yapıyorlar, stratejilerini nasıl seçiyorlar...

Geçenlerde bir uluslararası ilişkiler konferansındaydım ve orada birileri “Kadınların savaşla ilgili teorileri yok” deyiverdi... Aslında savaşla da barışla da ilgili teorilerimiz var ama bunlar “görünmez” kılınmış... Savaşlar aniden başlayıp aniden bitmiyor... Öncesi ve sonrası var... Savaş başlamadan önce yüreklerimizde biçimlenir, ateşkesler de herhangi birşeyin sonu değildir... Kadınlara karşı şiddet, örneğin tecavüz, kadınlara karşı savaştır ancak böyle sayılmıyor... Uluslararası ilişkilerde “savaş” olarak sayılmıyor... Elbette kendi teorilerimiz var bu konularda – ancak aralardaki bağlantıları daha iyi anlamamız gerekir... Ve uluslararası ilişkiler teorilerinin biz kadınları neden anlayamadığını da anlamamız gerek... Bizi göremiyorlar bile, söylediklerimizi anlamıyorlar...

 

SORU: Başka neler söylemek istersin?

COCKBURN: Aslında oluşturduğumuz ilişkiden söz etmek isterim... Kıbrıslı bir grup kadınla benim aramdaki verimli ilişkiden... Evet, üç yılın sonunda bir kitabımız var şimdi... Ama yalnızca bu değil... Kitap ürünlerden yalnızca biri. Sormamız gereken, bu süreçte ilişkimizde neler oldu? Üretken olan neydi? Bunu yapmak zordur çünkü ilişkinin içindeyken çoğu şeyi farketmezsiniz. Ancak şunu söyleyebilirim: bir araştırmacı, hakkında araştırma yaptığı insanlara karşı her zaman sorumlu olmalıdır... Ancak birlikte çalıştığınız grup tehlikeli koşullarda çalışıyorsa ve aktifse, bu sorumluluk daha da artar... Burada başka ülkelere kıyasla çok büyük tehlikeler yoksa da yine de bir kısım tehlikeler vardır... Herhangi bir an patlak verebilecek bir şiddet tehlikesi vardır Kıbrıs’ta ve bir de kendi toplumundan dışlanma tehdidi vardır, “hain” olarak damgalandığında. Yani buradaki kadınlar, araştırmacıdan çok daha fazla risk alıyor... Ben dıştan birisiyim, her zaman evime dönebilirim ve başka bir projeye başlayabilirim... O nedenle başlangıçta birbirimizle benim sorumluluklarımla ilgili çok dikkatli biçimde konuştuk... Ben de her zaman grubun hayatta kalıp büyümesinin benim için en önemli şey olduğunu belirttim. Ve eğer eylemin başarısı mı, araştırmanın başarısı mı diyecek olursanız, her zaman öncelikle eylemin başarısı için çalışmak istedim... Yalnızca sorularımla gelmedim bu gruba, aynı zamanda yardımcı olmak da istedim, kendi bağlarımı taşıdım buraya... Kimi zaman bilgilerimi paylaştım çünkü grup süreçleriyle ilgili bazı deneyimlerim vardı... Bunu ihtiyaç duyulduğunda ortaya koydum. Sanırım bu ilişiden Bölünmüşlüğü Aşan Eller grubundan çok daha fazla şey kazandım... Korkunç miktarda bilgi ve destek verildi bana... Ve herşeyden önemlisi dostluk!

Üç yıl boyunca gördüğüm bir diğer şey Bölünmüşlüğü Aşan Eller örgütünün yaşadığı zorluklardı... Elbette “iki toplumlu bir grup” olabilirdiniz isteseydiniz, bir grup kuzeyde, bir grup güneyde olurdu ve bu iki örgütlenme arasında işbirliği yapmaya çalışabilirdiniz. Ancak siz Kıbrıslı kadınlar için birleşik, ortak, tek bir örgütlenme hedeflediniz. Bölünmüşlüğü Aşan Eller’de en çok takdir ettiğim şey, bütün zorluklara rağmen, ısrarcı olmaları ve bugün de ayakta durmaları... Bir örgüt kurmayı başardık, bunu ne kuzeyde ne de güneyde tescil edemeyeceğimize göre, yurtdışında tescil etmek zorunda kaldık. Adada bunu yapmanın yolu yoktu. Örgütün tüzüğünü yazdık birlikte ve bunu İngiltere Gönüllü Sivil Toplum Örgütleri üyesi olarak kaydettik, bir de Londra’da posta adresi aldık çünkü burada tescil yapamıyorduk, hem Kıbrıslıtürk hem Kıbrıslırum üyeleri bulunduğu için. Bu bir ilkti, belki de birleşik ve tek çatıda örgütlenmiş olan tek sivil toplum örgütüdür Bölünmüşlüğü Aşan Eller. Bu örgütün bir diğer özelliği de “otonom” olmasıdır – ben hiçbir zaman “arabulucu” olmadım, yalnızca üye oldum. Geçmişte yabancı arabulucular iki toplumlu gruplarda çok iş yaptılar, iyi işler de yaptılar, Kıbrıs’ta yeniden yakınlaşma hareketinde bu köklü bir geleneğe sahip yani yabancı arabulucuların varlığına... Ancak ben bu geleneğin parçası değilim.  Ben buraya bir aktivist, bir akademisyen ve grubun bir üyesi olarak geldim.

Bölünmüşlüğü Aşan Eller’in gurur duyduğum bir diğer yönü, etnik kimliğe dayalı bir örgütlenme olmaması... Coğrafyaya bile dayalı değil, yani bu örgüte üye olmak için Kıbrıs’ta yaşıyor olmanız gerekmez, Kıbrıslı olmanız da gerekmez... Benim ana kimliğim Londralılığım... Kıbrıslı bir Londralı da bu örgüte üye olabilir, Britanyalı bir Londralı da... New Yorklu birisi de...

 

(*) Bu röportaj YENİDÜZEN gazetesinde 8-9 Mart 2004 tarihlerinde yayımlandı, Hamamböcüleri’ndeki okurlarımla da paylaşıyorum...

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

copyleft (c) 2001-03 hamamboculeri.org