Yeraltı Notları, 15 Nisan 2004

Sevgül Uludağ

 

Şövalyeler adası Malta...(*)

Şövalyeler adası Malta

Şövalyeler adası Malta...(*)

Sevgül Uludağ

 

Tarihiye barışık bir adacık...

Çatışma kültürünün hakim olduğu, tarihin “taraflara” göre, hatta “taraflar”ın kendi içinde bile çok farklı yorumlandığı, “resmi tarih”le, “gerçek tarih”in her zaman uzlaşmaz bir çelişkiyle yanyana barındığı,  birbiriyle günlük yaşamda dahi mücadele ettiği bir adacıktan, Kıbrıs’tan Malta’ya gitmek! “Sözlü tarihlerimiz”in neredeyse yedi kilit altında saklı tutulduğu, konuşmanın neredeyse bir “suç”, bir “günah”, “cezalandırılacak bir eylem” olarak algılandığı bir yerden, Kıbrıs adacığından Malta’ya gitmek,  başka yerlerde başka insanların tarihleriyle barışık  yaşayabileceğini gösteriyor bana...

Bunu ilk kez Arto’dan duymuştum... Arkadaşım Maia’nın sevgilisi Arto, “Kıbrıs’ın onların düzeyine erişmesi için en az 50 yıl gerekir” demişti... “Onlar adadan gelip geçmiş olanları kötülemiyorlar, tarihleriyle barışık yaşıyorlar... Her gelenin geride bıraktıklarının en güzel yönlerini anlatıyorlar herkese... Tarihleriyle gurur duyuyorlar...Bizde öyle mi? Kıbrıs’a kim gelmişse Kıbrıslılara tecavüz etmiş! Tarihi böyle yorumlayınca, o zaman insan kendi kökeninden kuşku duymaz mı! Ama hayır! Bu kalın kafalı milliyetçilere göre böyle değil!”

Arto’nun söyledikleri anlamsızdı: henüz Malta’ya gitmemiştim... Dikelya yolunda, mumlar ve Maia’cığın “melek ışıkları” diye adlandırdığı yüzlerce minik lambayla aydınlatılmış bahçeli evde, uzakta bir yerde denizi hissedebiliyorduk. Köpekler ve kediler, Maia’nın denizkenarında bulduğu kocaman bir sepet içinde birlikte uyuyordu mutfakta... Ortalık sessizleşmişti... Gökyüzünde yıldızlar ışıl ışıldı... Maia, habire odun sobasını ateşlemeye çalışıyor, sahilden topladığı yongacıklar gazetelerle birlikte alev alıp sonra sönüveriyordu... Sahilyolundaki bu evcik, onun kıyıdan toplayıp boyadığı, tamir ettiği, yeni işlevler kazandırdığı eşyalarla doluydu: şurada kocaman bir kablo makarası, yan çevrilmiş, dev bir orta masaya dönüşmüş, üzerinde Meksika’dan getirdiği, dostluğu simgeleyen mumlar yanıyor... Mutfak dolapları, odunlar için bir sepet, eski bir sandalye... Meksika’dan taşıdığı kocaman bir ayna...

Maia muhteşem bir arkadaş: uzun, kıvırcık, kumral saçları, melek gibi bir yüreği var: bu yüzden ona “Tinkerbell” diyorum, Peter Pan’ın küçük perikızından esinlenerek... Evinde “my girl’s room” dediği odasında da küçük perikızları rafları, dolap kenarlarını süslüyor... Bu beni şaşırtıyor çünkü ben bu perikızcıklarını bilmeden ona “Tinkerbell” demiştim! Benim gibi pek çok arkadaşının aynı şeyi düşünmüş olduğunu söylüyor, yüzünde ışıl ışıl bir gülümseme...

“Kanatlarımı görmedin mi yoksa?”

“Kanatların mı!”

“Elbette, banyoda asılı!”

Gidip bakıyorum, banyoda gerçekten simli kanatlar asılı! Bunları karnavallarda, çılgın partilerde takıyor! Buna eşlik edecek bir de başlığı var, parlak taşlarla süslü! Bunları karnavallarda taktığında eminim, tam bir sihirli meleğe dönüşüyordur!...

Maia BBC World Service’te gazetecilik yapıyordu, üç yıl önce aniden hastalanmıştı, hastalık nedeni “aşırı yorgunluk”tu. Kollarını, bacaklarını kıpırdatamıyordu... Tekerlekli bir sandalyede Kıbrıs’a, Larnaka’daki ninesinin yanına gelip yerleşti... Londra’nın hızlı yaşamından uzaklaşıp, Dikelya yolundaki bu sahil şeridinde, doğayla başbaşa, hayatta kalma mücadelesine girişti... Tekerlekli sandalyeden kalkıp yürüyene kadar aradan üç yıl kadar zaman geçmesi gerekmişti... Kırılganlığını ve hastalığını yaşama sevinciyle yendi... O, gökyüzüyle, bulutlarla, güneş ve yıldızlarla, aydede ve çiçeklerle, kediler ve köpeklerle, ağaçlarla derin bağlar kurmuş, yeryüzünün bir parçası gibi yaşayan, hep gülümseyen, en mutsuz anlarında bile, hayal dünyasında yarattıklarıyla hüznü yenmeyi başaran bir genç kadın...

Bir keresinde, yataktan kalkıp adım atamadığı, bacaklarının tutmadığı bir gün bir mail atmış, şöyle yazmıştı:

“Böylesi durumlarda kendimi bir denizkızı olarak düşünüyorum...”

Canyoldaşım beni Maia’nın evine bırakırken kendimi tuhaf hissediyordum... Canyoldaşım “O kadar yer dolaştın, ilk kez uçmuyorsun ki!” demişti... Oysa bu başka birşeydi... Canyoldaşım beni bırakıp kuzeye döndüğünde, içimi bir hüzün kaplamıştı – ilk kez geceleyin güneydeydim, kuzeye geri dönmeyecek, buradan Malta’ya uçacaktım... Kuzeyle aramda sanki aşılmaz engeller varmış gibi geliyordu – sanki istediğim anda kuzeye ulaşamayacakmışım gibi, sanki sevdiklerim çok uzaktaymış gibi... Kuzeyden yurtdışına uçarken hiçbir zaman böylesi “sürrealist” bir duyguya kapılmıyordum. Maia’nın evindeydim, Arto’yla konuşuyorduk... Arto bana Malta’yı anlatıyordu... Maltalıların bizlerden çok ileride olduğunu... Maltalıların geçmişleriyle gurur duyduğunu... Bizde “tarih”in tek bir “yorum”unun geçerli kılınmak istendiğini...

Sabah saat 2’de Maia’cık beni Larnaka Havaalanı’na götürüyor: ilk kez Larnaka’dan uçuyorum – Larnaka’dan Malta’ya direk uçuşlar var... Havaalanında eski arkadaşlarımdan Maro’yla buluşuyoruz. Maro, POGO’nun iki ayda bir yayımlanan “KYPRIA” adlı kadın dergisinin sorumlusu... İç mimarlık okumuş ancak hiçbir zaman mesleğini yapamamış... AB’nin genişleme sürecinde kadınların ve erkeklerin rollerinin tartışıldığı bir konferans için gidiyoruz Malta’ya - AB’ye üye ve  aday ülkelerden kadınlarla “genişlemeyi”, “cinsiyet eşitliği” konusunda AB çerçevesinde yapılanları, planlananları, projeleri anlamaya çalışacağız... Ama uçak iki saat kadar rötar yapıyor: böylece Maro’yla “ara”yı kapatıyoruz. Issız denecek kadar sakin havaalanının kafeteryalarının birinde oturup sohbet ediyoruz... Sabah saat dört yerine beşbuçukta uçabiliyoruz. Üç saat sonra Malta’dayız... Bizimle birlikte Kıbrıs Ulusal Kadın Mekanizması Sekreteri Maro Varnavidou ve Adalet Bakanlığı’ndan Lazaros Savvides de var...

Adını bal rengi taşlardan alan Malta adacığı, belki de yeryüzünde tarihiyle en barışık yaşayan yerlerden biri...

Havaalanından St. George körfezine dek çevreye bakmak, bunu hissetmeye yeterli... Bizde tarihi binalar kendi kaderine terkedilir, pek az restorasyona gidilirken, burada herşey ama herşey çok iyi korunmuş! Üstelik “tarihi” diyebileceğimiz binalarda insanlar yaşıyor... Konferans St. George körfezindeki St. Julians’ta yapılıyor... Öğleden sonra konferansa kayıt yaptırırken, dağıtılan katılımcı listesinde bazı arkadaşlarımın isimlerine rastlıyorum: İsveç’ten Malin burada, İrlanda’dan Mary, Bulgaristan’dan Genoveva... Malta’dan tanıdığım Grace de katılımcılar arasında... Ama en önemlisi katılımcılar listesinde internette tanışıp yazıştığımız Natalie Debono’nun adına rastlıyorum! Natalie, “Alternatif Demokrasi” hareketinden... Mutlaka onu bulmalıyım, bu yüzden konferansa katılan neredeyse her Maltalı’ya “Natalie’yi gördünüz mü?” diye soruyorum.

Lazaros Savvides, halime gülüyor:

“Dışarı çıkıp Nataliiiii diye bağırsana!” diyor...

Natalie’yi bulmalı: çünkü ancak bir Maltalı, turist rehberlerinin göstermeyeceği yerlere götürebilir bizi... Resmi belgelerde ülkeyle ilgili bilgilerin ötesine geçirebilir...

Akşam yemeğinde nihayet Natalie’yi bulabiliyorum! İkimiz de bu buluşmaya çok seviniyoruz! Natalie, Kıbrıs’ı çok yakından izliyor, ona gönderdiğimiz haberleri Avrupa’daki örgütlenmelerine dağıtıyor... Kıbrıs’la yakından ilgili çünkü iki yıl güneyde “Business Administration” okumuş... Burada yaşamış, havamızı solumuş, henüz sınırların sımsıkı kapalı olduğu günlerde kuzeye geçerek her iki tarafın da kokusunu içine çekmiş...

Ve elbette burada yeni dostluklar da kuracağım: İstanbul Rumları İfigenya ve Zoi’yle, İrlandalı Rhonda’yla röportajlar yapacağım...

 

Su, limon ve portakaldan yoksun bir adacık...

Arkadaşım Maro Karayannis, bana tıpkı Canan Öztoprak’ı hatırlatıyor... Onun gibi azıcık tombalak ve kendiyle barışık bir karakteri var... Tıpkı Canan gibi, insanları düşünüyor: annesi için kaygılanıyor çünkü onun annesi de, tıpkı benim anneciğim gibi artık azıcık kırılgan... Maro’da da, tıpkı Canan’da olduğu gibi bir tür “anne sıcaklığı” var...

Maro çocukluğundan Mağusa’da dedesinin hediyelik eşya mağazasını ve şarap dükkanını anımsıyor... Ama bunlar kötü anılar... 1957’de dedesinin iki mağazasına milliyetçi Türk çeteler saldırmışlar, camlarını aşağı indirmişler – amaç Mağusa’daki Rumları şehirden kovmakmış... Dedesi, mağazalarını kapatıp Rumların çoğunlukta olduğu yerlere göç etmek zorunda kalmış...

“Dükkanları hatırlıyorum” diyor... “Cam kırıklarını da...”

Maro bana çölü anlatıyor, çöllerde yaptığı yolculukları...

Yunanistan’da üniversiteye giderken şimdi boşanmış olduğu eşiyle tanışmış – ama eşinin babası cunta rejimi tarafından “arananlar listesi”ne girince, kayın pederi Cezayir’e sürgüne gitmek zorunda kalmış...

İç mimarlık okuyan Maro, böylece eşiyle birlikte kendini Cezayir’de buluvermiş... Bu yüzden Fransızca konuşabiliyor...

Cezayir’den hayranlıkla söz ediyor...

“Çölde anayollar sürekli değişir” diye anlatıyor...

“Neden ama Maro?”

“Kumlar yüzünden! Kumlar sürekli yer değiştirdiği için asla ana yolun nerede olduğunu bilemezsin... Yol aniden kayboluverir... Sen de kaybolursun... Bu yüzden çöl barikatları vardır... Cezayir’de yolculuk ettiğinde ve çöle doğru gittiğinde, karşılaştığın barikatta durursun, şu kadar saat sonra bir sonraki barikata ulaşamamışsan o zaman seni aramaya çıkarlar...”

Uzun yıllardır POGO’da çalışıyor, şimdi de KYPRIA dergisinin yayımlanmasını üstlenmiş – sayfa tasarımlarını da kendisinin yaptığını anlatıyor... Malta’da Maro’yla olduğum sürece, aklıma hep Canan Öztoprak geliyor...

Akdeniz’in ortasında, bir başka adacıktayım... Malta’dayım...Filmlerde izlediğim Malta’yla gurur duyuyorum... Kıbrıs’la benzer bir kaderi paylaştı: “Stratejik önemi” nedeniyle işgaller yaşadı. Fenikeliler, Araplar, İtalyanlar, Fransızlar, Saint George Hospitalier Şövalyeleri, İngilizler geçip gitti buralardan. Ama Maltalılar sömürgecilik mirasını silkip atıverdiler üstlerinden, hiçbir işgalciyi “anavatandan” saymadılar. Onların en güzel yönlerini damıtıp kendi kültürlerine kattılar, kimliklerinin parçasına dönüştürdüler. En fazla gurur duydukları şey de Osmanlıların bu minicik adayı “fethedememiş” olması – çünkü birkaç saldırıda Osmanlıları içeriye sokmamayı başarmışlar. Üstelik aldıkları esirlere tutup Malta kalesinin bir bölümünü yaptırmışlar... Maltalı arkadaşım Grace’e, “Osmanlılar buraya girselerdi, her tarafı Türkleştirirler, sonra da adadan asla çıkıp gitmezlerdi!” diye takılıyorum! Gülüşüyoruz!

Konuştukları dil içselleştirdikleri tarihin izlerini taşıyor: Arapça İtalyanca karışımı, Latin harfleriyle yazılan bir dil bu... Arapça gibi okuyup yazması zor değil, üstelik Araplarla da anlaşabiliyorlar. Dillerinin müziği Türkçe’yi andırıyor, tanıdık geliyor. Kendi paraları var: Malta Lirası. Üstelik bir Malta Lirası 3 EURO değerinde, toprağa dönüştürülmüş bir para birimi değil... Trafik bizdeki gibi: sağ direksiyon... Malta adacığında eski İngiliz Bedford otobüsleri sarı ve turuncu renklere boyanmış, tam bir Akdeniz adasına göre şirin bir görüntü veriyor sokaklara!

Kendiyle barışık bir yer burası: küçücük bir alana evler biribirine yapışık yapılmış olsa, çok sıkışık bir alanda yaşamak zorunda olsalar da, Maltalılar doğal Akdeniz insanları...

Işıltılı, muhteşem bir sarı taşı var Malta’nın... Arkadaşım Zoi, “Maltız taşı dedikleri bu olsa gerek” diyor. Bizim Yerolakko’da çıkan sarı taşlarımıza benziyor ama dokusu daha sıkı gibi... Malta adını bu bal rengi taşlardan alıyormuş – Melita yani bal rengi bu adacıkta binaların çok büyük bir bölümü bu taştan yapılmış... Doğadan elde ettikleri bu bal rengi taşların rengi de kimi zaman açık bir bej, kimi zaman tam da bal ya da neskafe rengi...

Bizim alışık olduğumuz şeyler yok burada: balık yerken limon istediğimde yarım santim inceliğinde kesilmiş incecik bir limon dilimi getiriyorlar. Narenciyeye pek rastlanmıyor... Malta’da bizim herşeye bol bol limon sıkmamızın nedeninin, aslında limonu bol bulmamıza bağlıyorum! Ve limonsuz bir yaşam düşleyemiyorum!

Yemekte “Patates Rüştü” yiyoruz – üstünde bir dilim keçi peyniri, onun üstünde de domates samarellası... Arkadaşım Tema bana domates samarellasının nasıl yapıldığını tarif etmişti, belki birgün bunu denemeliyim... “Patates Rüştü” dedikleri, bir tür patates köftesi. Yemekleri daha çok et ağırlıklı ve oldukça ağır.... Salata pek yok. Bol limon sıkılması gereken salatada bunun eksikliğini hissediyoruz.

O zaman Kıbrıs’ın limonlarını, portokallarını özlüyorum: bize o kadar doğal gelir ki limon, ancak yokluğunda hisseder insan değerini...

Malta’nın içme suyu da pek yok: bu yüzden sularını denizsuyunu arıtarak elde ediyorlar. Kahvelerin tadı da belki bu yüzden berbat!

Ama bu kadar iyi korunmuş, bu kadar bakımlı bir başka yere daha henüz rastlamadım: tarihle içiçe yaşıyorlar, Sessiz Şehir Mdina’da evler kuşaklar boyu birbirine aktarıldığından, burada herhangi bir biçimde yabancıların yaşayacak yer bulması imkansız. Mdina, olduğu gibi bir tarih müzesi... Herşey tarihteki biçimiyle korunmuş... “Sessiz Şehir” de adı üstünde gerçekten sessiz... Sokaklarda çöplere, pisliklere rastlamak imkansız... Belediyenin gezip de çöpleri topladığı kesin ancak insanlarda öylesi bir bilinç var ki, yaşadıkları yerleri koruyorlar, çöplerini sokağa ya da boş bir arsaya atmıyorlar bizdeki gibi! O zaman kentler pırıl pırıl bir görünüme sahip oluyor. Natalie’yle gittiğimiz İsla kentinde uğradığımız halka açık tuvaletlerde de durum aynı: tuvaletlerin dışında çocuklar top oynuyor ama tuvaletler pırıl pırıl... Ne yere kağıt atan var ne de suyu çekmeden çekip gidiveren... Belli ki yaşadıkları yeri seviyorlar ve kendilerini de...

 

Malta, küçük ayrıntılarda gizli...

Arabesk, gotik, klasik, kolonyal, rönesans, hangi tarz mimariden söz ederseniz edin, bunların neredeyse tümünü Malta’da bulmak mümkün... Belki Prag’tan sonra gördüğüm en iyi korunmuş “tarih” burada... 

Bu adacıkta kendimi “evimde” gibi hissediyorum: Malta’nın büyüsü küçük ayrıntılarda... Bizde ancak Arabahmet bölgesinde kalmış kapı tokmaklarında... 1800’lü yıllarda yapılmış evlerin bronz kapı tokmakları kimi zaman bir yunus şekline bürünüyor, kimi zaman bir el, kimi zaman bir denizkuşu... Kimi zaman bir denizatı...

Küçücük ayrıntılar: bir balkonun güzelliği, kaldırımların ya da bir sokağın kahverengi parke taşları... Sokak isimleri ne de kibar biçimde tutturulmuş duvara – bu sokak tabelaları süslü harflerle beyaz zemin üstüne yazılmış... Buraları dolaşırken, Lefkoşa Belediye Başkanı Kutlay Erk’in bunları mutlaka görmesi gerektiğini düşünüyorum... Arabahmet’ten, surlariçinden, eski Lefkoşa’dan artakalan neyse, onları koruyabilmek, gündelik yaşamımızın parçası haline yeniden sokabilmek için...

Belki bizde tarih “vulgar”dır – gelenler, geçmişte varolanları tümüyle silip yıkarak, tarihi ayaklar altına alarak, kendilerine özgü “başka bir yer” yaratmaya giriştikleri için yurdumuza bu kadar yabancılaştırıldık. Köy isimleri, kent isimleri değiştirildi... “Türkleştirme operasyonları” o kadar ileriye götürüldü ki, Kıbrıs’a özgü ne varsa belleğimizden silinmek istendi: ortak yaşamın izleri, teker teker elimizden kayıp gidiverdi... 9 bin yıllık tarihimiz, Finikelilerimiz, Cenevizlilerimiz, Arnavutlarımız, Venediklilerimizin ve adadan gelip geçmiş tüm diğer uygarlıkların geride bıraktığı tüm izler bir çırpıda silinmek istendi... Dilimize Venediklilerden miras olarak girmiş sözcükler bile temizlenmeye çalışıldı: Malta’da “Skonto Box” diye bir televizyon kanalı bulduğumda seviniyorum! Demek ki yıllarca kullandığımız ama artık “arı”laştırılmış dilimizden “temizlenmiş” “iskonto” sözcüğü bize Venediklilerden geçmiş!

Burası Kıbrıs’tı, Kıbrıs’ta Kıbrıslıtürkler, Kıbrıslırumlar, Kıbrıslıermeniler yaşardı... Arabahmet “Ermeni mahallesi”ydi... Doğdukları sokak “Viktorya”ydı... Oysa sokak isimleri bile kayıp gitti elimizden, bir sürü şehit ismi konuldu, tarih 74’ten başlatıldı, bu tarihten önce üretilmiş olan herşey  “elekten” geçirildi – “sakıncasız” görülenlerin hatırlanmasına “izin verildi”... Örneğin bir zamanlar Sarayönü’nde Kıbrıslıtürk ve Kıbrıslırum avukatların birlikte çalıştığına ilişkin hiçbir iz bırakılmadı... Arabahmet’e başka yaşamlar hakim oldu, yoksulluk kapılardan dışarıya, çocukların çıplak ayaklarına dek süzüldü... Yoksulluk o kadar büyüktü ki, tarihsel değere sahip o güzelim evler parça parça dökülürken, pencere pervazlarından, balkonlardan, cumbalardan akıp gitti geçmiş ve köklerimizden kopuk bir noktaya vardırdı bizleri... Yoksulluk o kadar büyüktü ki bu yeni hayatların doğurduğu çocuklar ilkokulu bitirdikleri halde okuma-yazmayı doğru dürüst bilmiyordu, doğru dürüst oyuncakları da yoktu, doğru dürüst yemek de yemiyorlardı, süt bile içemiyorlardı... Anneleri belki temizlikçiliğe gidiyor, babaları belki ırgatlık yapıyordu... Bu yüzden geçmişin belleği bir makasla kesilip atılır gibi oldu... Belki bu yüzden Arabahmet ve onun gibi tarih kokan mahalleler belleğin parçası olmaktan çıktı, çıkarıldı: çünkü buralara artık başka hayatlar egemendi...

Ama Malta’da “dıştan gelip” tarihi “yok sayan”lar yok... Belki “dış müdahaleler” olmadığından tarihlerini ve kimliklerinin bütün renklerini koruyabilmişler... Ne sokak isimleri değiştirilmiş, ne köy isimleri... Tarih geçmişten gelip bugüne ulaşıyor, bu yüzden geleceğe doğru yürüyüşleri daha rahat... Tarihe ilişkin ortada bir “çatışma”, bir “yok sayma” yok çünkü...

Natalie’yle buluşmayı bu yüzden iple çekiyorum – konferans süresince zaten birlikteyiz ama önemli olan Pazar günü biraraya gelmek, turist rehberlerinin göstermeyeceği yönlerini görmek Malta’nın...

“Alternatif Demokrasi” hareketinden Natalie tam bir örgütçü: Pazar günü eylemleri var, çevre kirliliğine karşı. İrlandalı Rhonda’yla birlikte bu eyleme katılmak istiyoruz. Ancak Pazar günü tüm basın, Cumhurbaşkanı’nın yeminini ve sonra da sokaklarda yapılacak kutlamayı izleyeceğinden, eylemi bir sonraki güne erteliyorlar.

Natalie’nin arabası yok ama dert değil: “Alternatif Demokrasi” hareketinden arkadaşı Michel’in arabasını ayarlıyor, küçücük arabaya doluşup Malta’yı keşfe çıkıyoruz... Önce Slima’da Natalie’nin yaşadığı tarihi sokağa gidiyoruz – üç katlı bu eski evin bir katında Natalie ve kızkardeşi yaşıyor... Mekan o kadar daracık ki, bu eve iki kişi nasıl sığabilir, aklımız almıyor! Kapıdan girer girmez, bizi ilk karşılayan şey, İtalyan barış hareketinin “PACE” yani “BARIŞ” yazılı gökkuşağı renklerindeki bayrağı... Bu bayrak, kısa sürede Avrupa barış hareketinin simgesi haline geldi, Avrupa Sosyal Forumu’nun  Prag’ta, Cenova’da, Nice’te, Selanik’te yaptığı eylemlerde dalgalandırıldı. Bu bayrağın aynısını bana İtalyan barış hareketinden milletvekili Louisa Morgantini Kıbrıs’a son gelişinde armağan etmişti... Son mitingte onu dalgalandırırken o kadar mutluydum ki! Çevremdekiler de “PEACE sözcüğü yanlış yazılmış bayrakta” diyordu, ben de onlara “Hayır, bu İtalyanca PACE, yani doğru yazılmış” diye izah ediyordum!...

Natalie’nin evinde fazla oyalanmadan Birgu’ya gidiyoruz, oradan da İsla’ya geçiyoruz... Tersaneler bölgesini dolaşıyoruz – Natalie Maltalı sosyalistlerin %90’ının bu tersaneler bölgesinden yetiştiğini anlatıyor. 25 Mart 1979’da son İngiliz askeri Malta adasından çekildiğinde, 25 Mart “Bağımsızlık Günü” olarak ilan edilmiş... Bunun anısına yaptırılan “Bağımsızlık Anıtı”na bir göz atıyoruz, etrafına babutsalar ekilmiş... Malta’da babutsaları görünce çok seviniyorum: çünkü babutsa, Kıbrıs’ta da var... Ağaçlar da benzeşiyor: zeytin, harnıp, altıntop ya da mimoza... Burada göremediğim şey, bize İngilizlerden artakalmış efgaliptolar... Belki Malta’da bataklıklar yoktu, bu kayalık adaya bu yüzden bizde olduğu gibi yaygın biçimde efgalipto ekmemişlerdir diye düşünüyorum...

Natalie, 25 Mart Bağımsızlık Günü’nü daha çok sosyalistlerin kutladığını anlatıyor... Sağcılar ise “Cumhuriyet Günü”nü kutluyormuş...

Birgu, Slima ve İsla’da kaleleri, daracık sokakları dolaşıyoruz... Bir zamanlar şövalyelerin inşa etmiş olduğu binalara, yaşadıkları yerlere bakıyoruz... Malta’ya yerleşmiş ilk şövalyelerin ailelerinden gelenler hala burada yaşıyor... İsla’da bir zamanlar “gözetleme kulesi” olarak işlev gören kulenin yanına oturup sohbet ediyoruz. Kulenin üstünde “gözetleme”nin ana “unsurları” olan bir “kulak” ve bir “göz” oyulmuş taşlardan... Bir de turna kuşu var kulenin girişinde...

Saatler hızla akıp gidiyor – az sonra havaalanına gideceğiz... Şimdilik birbirimize yalnızca “Hoşçakal” diyoruz... Bu bir veda değil – Akdeniz’in adacıklarından aktivistler olarak internette buluşmayı sürdüreceğiz ve Natalie eylül ayında Kıbrıs’a gelecek. Kıbrıs’ta buluştuğumuzda  hayatlarımızın sevinçli ve hüzünlü yanlarını, eylemlerimizi, adacıklarımızın serüvenlerini yeniden konuşma fırsatı bulacağız...

 

(*) Bu yazı dizisi YENİDÜZEN gazetesinde 14-16.4.2004 tarihlerinde yayımlandı, Hamamböcüleri’ndeki okurlarımla da paylaşıyorum...

 

 

copyleft (c) 2001-03 hamamboculeri.org