Yeraltı Notları, 24 Nisan 2004

Sevgül Uludağ

 

Bir kanadı kırık bir kuş gibi... (*)

Telefonlar susmak bilmiyor... Lübnan-Suriye-Ürdün coğrafyasında barış için pedal çevirecek genç kadınları BBC adına izlemeye giden arkadaşım Maia sürekli mesaj atıyor: “Pislik içindeyim, perişanım ama burada muhteşem bir enerji var! Kıbrıs’ta durum ne? Oranlar ne durumda?”

Argyro’nun morali bozuk, Bayada’nın morali bozuk, Magda’nın morali bozuk... Magda Cuma günü bankaya gitmiş, arabasını parketmiş, arabasında bir “NAI/EVET” sticker’i varmış. Dışarıya çıktığında lise talebesi kızlar ona “Hain! Hain!” diye bağırıyormuş...

“Oğlumu buradaki okul sisteminin dışına çıkarmanın yolunu bulmalıyım! Çocukların beynini yıkamışlar!” diyor... “Buradaki atmosfer gerçekten ürkütücü... Milliyetçilik tırmanışta...”

Güneyde eğitim bakanlığı DİKO’ya bağlı – okullara talimatlar gitmiş, öğrencilerin “OXI”ye yönlendirilmesi için pek çok öğretmen önayak olmuş... İngiliz Okulu’nda Annan Planı’yla ilgili bir tartışma iptal ediliyor, bunu organize eden öğrenci tehdit ediliyor... Hükümetle Annan Planı konusunda anlaşmazlığa düşerek istifa eden üst düzey bir Rum yetkilinin oğlu da tehdit ediliyor, duvarlara tehdit mesajları yazılıyor... Bakanlar, memurları tehdit ediyor: “Anlaşma olursa, maaşlarınız düşecek! Elde ettiğiniz kazanımlar hatta işleriniz tehlikeye girecek!” Polis, asker ve turizm çalışanları tehdit ediliyor...

“EVET”çiler sessiz kaldı – atmosfer o kadar zehirlenmiş, “OXI”ciler o kadar yoğun biçimde çalışmış, Kilise ve Papadopulos yönetiminin temsil ettiği çevreler o denli hızlı örgütlenmiş, bol bol para dökerek her tarafı “OXI”lerle donatmışlardı ki ortaya çıkan manzara mide bulandırıcı bir hale dönüşmüştü.

AKEL’in “OXI” kararı alacağı 14 Nisan Çarşamba günü öğleden sonra Uluslararası Konferans Merkezi’ne gitmiştik – Fatma abla, Argyro, ben, Mine, Layık, Gül... İki Toplumlu Koro bahçedeydi – bizler arka kapıdan girip servis asansörüyle içeriye süzülmüştük çünkü kimsecikleri içeriye sokmuyorlardı... Ellerimizde “EVET-NAI-YES” yazılı kağıtlarla gelip geçen delegelere mesaj vermeye, onlara karar verirken Kıbrıs’ta yalnızca Kıbrıslırumların yaşamadığını, Kıbrıslıtürklerin de yaşadığını, AKEL’in sol bir parti olarak her iki toplumun da çıkarını gözetmek durumunda olduğunu anımsatmaya çalışmıştık... İki Toplumlu Koro, tek bir şarkı söylemişti: Neşe Yaşın’ın “Yurdunu sevmeliymiş insan/Öyle diyor hep babam/Benim yurdum ikiye bölünmüş ortasından/Hangi yarısını sevmeli insan”... Şarkıyı Türkçe ve Rumca söylüyorlardı... Arada slogan atıyorduk: “Kıbrıs’ta barış engellenemez!” Gelip geçen her 10 delegeden 7’si yüzümüze bakmıyordu, ancak her 10 delegeden 3’ü bize gülümsüyor ve “EVET” diyordu... Bu %30’luk oran, AKEL’in kararını değiştirmesine yetmedi... Daha sonra AKEL yönetiminin istediği “güvence”ye karşılık Papadopulos Rusya’yı ikna ederek BM Güvenlik Konseyi kararının veto edilmesini sağladı. Böylece “HAYIR” galebe çaldı...

AKEL “EVET” demeyince, meydan boş kalıverdi... DİSİ’nin, EDİ’nin çabaları bu atmosferi kırmakta etkisiz kaldı... AKEL iktidarda olduğu halde, örneğin Eğitim Bakanlığı’nın “OXI” kampanyasını, öğrencilerin sokaklara dökülmesini engellemedi...

Önceki gün güneyde sokaklarda üniformalı ortaokul ve lise talebeleri, göğüslerinde “OXI” kokartlarıyla sokaklarda bağırırken arabanın aralık camından onları izliyordum... Gece, evde oğlum son haberleri paylaşıyordu: “Anne televizyonda gördüm, “Kıbrıslıtürklere OXI” diyen T-shirtler giyiyorlardı gençler...”

Elena hüzünlü bir mail atıyor:

“Kıbrıslırumların şimdi yaşadığı ortam, Denktaş ve ülkücülerin yarattığı ortamı hatırlatıyor! “EVET”i destekleyen insanlar birbirleriyle fısıldaşarak konuşuyor... Arkadaşlarım birbirlerini desteklemek üzere fısıldaşarak konuştuğunda bunu anlıyorum! Tüm bunlar bana Romalılar döneminde gizlice fısıldaşan ilk Hristiyanları anımsatıyor! Arkadaşlarım! Şu anda bir Kıbrıslırum olmaktan utanç duyuyorum!...”

Agni muhteşem Prag’ın tadını çıkaramıyor – işi nedeniyle Berlin’den Prag’a çeviri yapmaya gitti. Oysa aklı fikri buralarda... İki gündür telefon mesajlarının arkası kesilmiyor. En sonunda bu kadar çok mesaj yazmak yerine onu aramanın daha akla yakın birşey olacağını akıl edebiliyorum...

“Merak etme Agni! Olacağına varacak! Yolumuz uzun... Tek öfkem, milliyetçi bir ortamın oluşmasına prim veren, bu süreci durdurmaya çalışmak için çaba göstermeyen AKEL yönetimine! Ama unutma! AKEL içinde %35 “EVET”çi var... Bunu görmezden gelemeyiz...”

Kıbrıslırumlardan gelen telefonlar panikle yüklü! Belki güney Kıbrıs’ta 74’ten bu yana ilk kez bunca panik yaşanıyor... Andrula’nın evinde annem için çorba pişiriyoruz... Bir yandan havuçları, patatesleri, domatesleri, kerevizleri yıkayıp ayıklarken, öbür yandan telefon mesajlarına cevap yetiştiriyorum... Annem Andrula’nın oturma odasında koltuğa uzanmış kestiriyor – son iki aydır sağlığı giderek kötüleşti... Bir güney, bir kuzey derken gitmediğimiz doktor, yaptırmadığımız test, çektirmediğimiz film, denemediğimiz ilaç kalmadı. Andrula’nın kızkardeşinin eşi ünlü cerrah Mihalis, “Başka testler de var” diyor, filmleri inceleyerek... “Örneğin mideye bakabiliriz... MR çekebiliriz...”

Teşhis konamıyor... Teşhis konamadığı için sızılar ve acılar devam ediyor...

Oysa Kıbrıs için “teşhis”te bir sorun yok: milliyetçilik ve onun doğurduğu hastalıklar tüm belirtileriyle burada... Üstelik kuzeyde “sol”, güneyde “komünist” olduğunu söyleyen mekanizmaları bile sarıp sarmalamış... Yalnızca milliyetçilik mi? Aynı zamanda “power politics” tabir edilen “iktidar oyunları”nın parçası olmuş her iki taraftaki partiler ve onların uzantıları bugünkü durumun sorumlusu...

Önümüzde duran herşey, kendi eserimiz: referandum süreci öncesinde Barış İçin Kadın Dayanışması Grubu’na Kıbrıslırum kadınlarla Kıbrıslıtürk kadınların ortak bir kampanya yürütmesini önerdiğimde, “HAYIR!” cevabı almıştım... “Herkes kendi tarafında” mood’undaydı Kıbrıslıtürk kadınlar. Bugün acaba ne düşünüyorlar?

Aynı şekilde Kuzey İrlanda’da sendikal hareketin ortaklaşa oluşturduğu Ulster People’s College’te öğretim görevlisi olarak çalışmış, Kuzey İrlanda referandumunda “EVET”in çıkması için yoğun çaba harcamış David Officer de elinden geleni yapmaya çalışmıştı – Kıbrıs’ta yaşadığına göre Kıbrıs’ın politik süreçlerine kayıtsız kalamaz, sivil toplumdaki deneyimini paylaşmazlıktan gelemezdi. Bu yüzden iki toplumun sivil toplum örgütlerini biraraya getirdi – onlara ortak bir kampanya yürütmeleri gerektiğini anlatmaya çalıştı. Boşuna bir çabaydı! Buna onay veren yalnızca “Bölünmüşlüğü Aşan Eller” (Hands Across the Divide) kadın örgütüydü... Geriye kalan tüm örgütler bu öneriye “SICAK” bakmamışlardı.

Ortak vatan için ortak mücadelede, ortak bir kampanya bile yürütülemedi... Bu yüzden benim “EVET”im boğazımda bir diken – tıpkı Maia Lübnan’a gitmeden önce boğazına takılan ve sonra iltihaba neden olan bir balık kılçığı gibi, yutkunamıyorum... Ancak iki “EVET” bayram yapmamıza neden olabilirdi çünkü tek “EVET”, bir kanadı kırık, uçamayan, havalanamayan bir kuş gibi...

Ama şimdi hüzün zamanı değil – ortak bir ülke için ortak mücadeleye bulunduğumuz noktadan devam edeceğiz. “Milliyetçilik” hastalığına karşı panzehiri de ancak bizler, bu adada barış isteyen Kıbrıslıtürkler ve Kıbrıslırumlar birlikte bulabileceğiz...

(*) Bu yazıyı YENİDÜZEN’de 25.4.2004’te yayımlanacak YENGEÇ SEPETİ için kaleme aldım – Hamamböcüleri’ndeki okurlarımla da paylaşıyorum...

***

Yarın bayram olabilirdi...

Neşe Yaşın

Bugün Kıbrıs’ın kaderi belli olacak ama ben oy kullanamıyorum. Bizler Kıbrıs’ın Güneyinde yaşayan 1500 Kıbrıslıtürk hiçbir yere aitiz. Ne Kuzey’de ne de Güney’de oy hakkımız yok. 1960 anayasasına göre toplumlar ayrı oy kullanıyorlar. KKTC de ikamet etmediğimiz için de orda oy hakkımız yok.

Geçen gün burada yaşayan 3 Kıbrıslıtürk bir basın toplantısı düzenledik ve Kıbrıslırumları “EVET” oyu vermeye çağırdık. Ben özellikle AKEL üyelerine ve kadınlara seslendim. “Benim oy hakkım yok ama içimde yüzbinlerce EVET var lütfen benim yerime gidip bu oyları atın” dedim. “Çocuklarımız asker olup birbirini öldürmesin; ülkemiz yeniden birleşebilsin diye”. Burada herkes ağlıyor. Sokaklarda “EVET” azınlığı olarak karşılaştığımızda birbirimize sarılıp ağlıyoruz. Özellikle AKEL üyeleri ağlıyorlar. Cılız “EVET” mitinginde bir AKELci gözyaşları içinde. Şimdi burda Dimitris(Hristofiyas) ve Mehmet Ali(Talat) konuşacaktı ve 35 bin kişi olacaktık sonra da öyle pasaportsuz, kontrolsüz filan sınırı geçip iki taraf kucaklaşacaktık diye hayıflanıyordu.

Şu an hayatımın en üzgün günlerinden birini yaşıyorum ; şu sözler içimi tırmalıyor ve acı bir çığlığa dönüşüyor: “Yarın bayram olabilirdi”.

Ne yazık ki durum belli. BARIŞ kuşu tek kanatlı olacak ve uçamayacak. Yine de insanın içinde ufacık da olsa bir umut kırıntısı oluyor “Kimbilir belki…” diye ama biliyorum bu gece yine ağlayacağız. En üzücü olan ise HAYIR diyeceklerin pek çoğunun kalplerinde bir EVET taşıyor olmaları… Yanlış yönlendirmeler, korkular, kaygılar çözüm yanlısı insanları HAYIR oyuna taşıyor. Komşum Rita bile HAYIR diyecekmiş; Üstelik Vasiliou’nun partisinden ve de hiçbir milliyetçi eğilim taşımayan dünya tatlısı bir insan. Geçen gün kuaför kız:” Neşe, ben çok korkuyorum 24ünde hiç bir kontrol kalmayacak Türk ordusu Güney’e geçecek diyorlar. Bir de Bozkurtlar gelmiş ya gelip bizi öldürürlerse.” Kuaförden çıkarken kulağıma “Ben EVET oyu vereceğim dedi. Seni sevdiğim için.”

AKEL’in HAYIR kararını öğrendiğimde Istanbul’da Kadıköy vapuruna binmek üzereydim ve içim cıvıltılarla doluydu. Yanımda iki aydır Istanbul’da dil kursuna devam eden Kıbrıslırum arkadaşım Anna vardı. Telefondaki Sevgül’dü hıçkırıklar içindeydi; konuşamıyordu. “Ne oldu? Ne var diye?” haykırdım. “Neşe, AKEL “Hayır” diyor. Her şey bitti. Ortak vatanı gömdüler” Anna dehşet içinde bakıyordu.

“Her şey bitti” dedim. İkimiz de çöktük. Çaresiz telefonlara sarıldık. Vapurdan inince ilk bulduğumuz İnternet kafeye koştuk.

Bu gece bir Kıbrıslırum arkadaşın evinde toplanacağız. Sonuç şu an Kuzey’den EVET Güney’den HAYIR gibi görünüyor. Oranlar çok önemli. Kuzeydeki EVETin oranı yüksek Güney’deki HAYIR da beklenenden düşük olursa yine umut var.

Yarın bayram olabilirdi!

(BİRGÜN gazetesi – Neşe YAŞIN – 24.4.2004)

***

Milliyetçilik bir hastalıktır...

HERKÜL MİLLAS

Bir hastalıktır. Bulaşıcıdır. Bir yörede çıkar; ama her yana yayılabilir. Temasla bulaşır. Ağızdan ağza, hatta kulaktan kulağa bile geçer birinden ötekine. İnsanların bir mikroptan mı, bir virüsten mi, yoksa psikolojik nedenlerden mi etkilendiği hâlâ tartışılmaktadır; ama hastalığın belirtileri ve sonuçları kesin bilinmektedir.

Önce insanın ateşi hafifçe yükselir, başı döner, dengesi bozulur. Hasta adayı kendini yoklamaya, ‘bize ne oluyor’ demeye başlar. Aynı hastalık belirtilerini taşıyanlarla bir araya gelip konsültasyon yaparlar, tartışırlar. Bunu en iyi aydınlar yapar. Zaten bu hastalık en fazla aydınlarda görülür. Gittikçe artan bir biçimde ‘biz’ demeye başlarlar: Bize ne olacak, biz bize kaldık, bize neden herkes ters bakıyor, biz ne yapmalıyız biçiminde. Bu ilk belirtidir.

Bu semptomlara bulaşmayanlara kuşku ile bakmaları ikinci belirtidir. Kuşku duygusu gittikçe artar ve çeşitli alanlara yayılır. Hastalanmayanlar kaygı ve şüphe ile karşılanır. İlk paranoya belirtileri bu aşamada belirir. Sonra ‘biz’ sayılmayan herkese karşı bir öfke belirir. Tansiyonları yükselir. Etrafta hep düşman görmeye başlarlar. Yüzlerde bir gerilim sezilir. Yürek atışları artar, bakışlar bir başka türlü olur, kararır, kanda adrenalin artar. Kimilerinde şiir yazma/okuma eğilimi görülür. Haykırışlı konuşmalar (nutuklar) atarlarken sesleri çok tiz çıkar.

Bir sonraki aşamada hastalar halüsinasyon görmeye başlar. ‘Biz’ diye nitelediği birliği aynı biçimde davranan robotlar olarak görmeye başlarlar. Bu birlik içinde fertler seçilemez olur. Bunun yalnız ruhsal bir bozukluktan olmadığını, görme yetisinin de önemli derecede azaldığını söyleyen doktorlar vardır. Artık bakışlar mecnun bakışı gibi sabittir; ama etrafı göremezler de: Seçmeci bir görme biçimine geçerler. İşlerine geleni görürler, işlerine gelmeyeni görmezler. Bu durumda gözlük kullanmak da yarar vermemiştir. Gözlükle tek sağlanan halüsinasyonları daha büyükçe görmek olmuştur.

‘Biz’ artık bir saplantı olmaya başlar. Ancak bu aşama hastanın en mutlu olduğu süredir. Kendisinin (ve grubunun) dünyanın en üstün, en seçme, en haklı, en güçlü, en güzel, en adil, en akıllı, en yaratıcı, en hoşgörülü ve hele en alçak gönüllü, kısaca en ‘en’ olduğuna inanır. Bu onda öylesine bir tatmin ve mutluluk sağlar ki, artık bu hastalıktan kurtulmak için en ufak bir isteği kalmaz. Bu aşamada uyuşturucu bağımlısı gibi davranır. Hastalığını mutluluk ve ‘yarar’ gibi algılar. Tedavi edilmek istemez, bu hastalıktan kurtulmasını söyleyenlere karşı da bir saldırganlık geliştirir. Anne ve babalarına, kardeş ve eşlerine karşı bu yüzden kin besleyenler bile görülmüştür. Bu aşamada ‘biz’ kategorisine hastanın yakınları hatta en yakın akrabaları dahil edilmeyebilip, binlerce yıl önce yaşamış bütünüyle hayali kimseler dahil edilebilir.

Artık hastamız duygular aleminden maalesef eyleme geçmektedir ki, bu etrafı ve insanlık için tehlikeli olmaktadır. Bir yanda kuşkuları ve güvensizliği, öte yanda kendisinin ve ‘biz’ dediği grubunun üstünlüğüne ve yanılmazlığına inandığı için çok sert ve acımasız olmaktadır. Bu hastaların haksızlıklar, cinayetler, hatta soykırımlar, katliamlar, etnik arındırmalar, zorunlu sürgünler, her türlü baskıları uyguladıkları görülmüştür. Her seferinde bütün bunlar, tabii, ‘biz’ adına yapılır ve onlarca meşru sayılır. Yani moral dünyalarında da bir dengesizlik görülür.

Ancak hastamız (ya da hastalarımız) bu yaptıklarını her zaman hatırlamaz. Yani hastalık bir tür bellek kaybına da neden olmaktadır. Bir tür diyoruz; çünkü başka bir alanda inanılmaz bir hafıza gücü gelişmektedir: Düşman belledikleri kimselerin yaptıkları olumsuz davranışları hiç unutmazlar, hatta abartarak sürekli hatırlatırlar. Geceleri kâbuslarında bu abartılı görüntüleri görürler ve sabahları uyandıklarında yüzleri daha da gerilimli olur. Düş ile gerçeği bütünüyle karıştırdıklarından onlarla bu alanda tutarlı ve yapıcı bir tartışma yapmanız olanaksızdır. Teskin edici ilaçlar bile bu kâbusları engellememektedir.

Bu aşamada en iyisi onlardan uzak durmaktır. Uzak kalamayacaksanız, en azından onlara sataşmayın, onlarla tartışmayın, özellikle tahrik etmeyin. Semboller konusunda çok hassas olurlar, hemen tahrik olurlar. Örneğin renkler ve bazı renkli şekiller onları çok heyecanlandırır. Bazı aletler de: Örneğin gücü ve öldürmeyi simgeleyen kılıç, kalkan, örs, pala gibi aletler onları saldırgan kılabilir. Her türlü yarışmayı, basit bir futbol oyununu bile ‘bize’ karşı düşmanın başlattığı bir savaş gibi algılamaları bu hastalığın tipik belirtilerindendir. Bu insanların çocukları ve yakınlarının da bir süre sonra aynı belirtileri taşıdığı sık görülmüştür. Tarih içinde kısa sürede hemen hemen bütün toplumun bu hastalığa salgın biçimde tutulduğu bile olmuştur. O zaman belli şarkılar söyleyerek (genellikle bunlara marş derler) ve çocuklar gibi şen, etrafa saldırırlar, önlerine çıkanı kırıp dökerek her yana koşuşmaya başlarlar. Bu davranışlarından gurur duyarlar. Bu yolda yakınlarının hatta kendilerinin de ölmesi onlar için hiç önemli değildir. (Belli ki bu aşama hastalığın had safhasıdır!) Tek amaç etrafa güçlerini kabul ettirmektir. Yayılmaya güçleri yetmiyorsa, biraz kırgın ve oldukça ezik, bu mutlu anın ne zaman geleceğini heyecanla beklerler, bu günün hayaliyle yaşarlar. Bu arada hınçlarını, güçleri kime yetiyorsa ondan çıkarırlar. ‘Biz’ saymadıkları tabii ilk kurbanlarıdır.

Yani tek bela AIDS ve SARS değildir.

(ZAMAN – Herkül MİLAS - 22-23.7.2003)

copyleft (c) 2001-03 hamamboculeri.org