Yeraltı Notları, 10 Mayıs 2004

Sevgül Uludağ

 

“Referandum, hastalıkları ortaya çıkardı...” (*)

“EVET”ÇİLER “HAYIR”I ANLATIYOR

“EVET”ÇİLER “HAYIR”I ANLATIYOR...

Sevgül ULUDAĞ

 

***  Kıbrıs Barış Merkezi kurucusu, çatışmaların çözümü ve toplumsal cinsiyet eğitmeni, öğretim görevlisi Dr. Maria Hadjipavlou, referandum sürecini ve Kıbrıs Rum toplumunda yaşananları anlatıyor...

 

“Referandum, hastalıkları ortaya çıkardı...” (*)

 

Maria Hadjipavlou için ne söyleyebilirim? Bir akademisyen olmakla kalmayıp, aynı zamanda teorisini pratiğe de geçirdiğini mi? Yalnızca “araştırma” yapmayıp, aynı zamanda sokaklarda eylemlere de katıldığını mı? Bizdeki “anlı şanlı” akademisyenlerin yapmadığını, “aman üniversite yönetimiyle başım derde girmesin” diyerek yalnızca arada bir yaptırdıkları araştırma sonuçlarını “utangaç biçimde” sundukları “duruşlara” inat, akademisyenlikle aktivizmi muhteşem biçimde birleştirdiğini mi?

Onunla tanışıklığımız ve dostluğumuz 10 yılı aşkın bir süreyi kapsıyor... Çatışmaların Çözümü Eğitmenler Grubu’nun üyeleriydik Maria’yla, Birleşmiş Milletler Dünya Kadınlar Konferansı için birlikte Çin’e gitmiştik, birlikte pek çok konferansa katılmış, bazı kadın gruplarını birlikte fasilite etmiştik...

 

KALIPLARA SIĞMAYAN BİR KADIN

Maria’nın evi, dostlara, toplantılara her zaman açık... Evi de kişiliğini yansıtıyor: onun için yaşamak, hayatı sevgiyle kucaklamak, herşeye yetişmeye çalışmak, elinden gelen tüm katkıyı inancı için ortaya koymak...

Maria Hadjipavlou, toplumların alıştırılageldiği “kalıplara” uymadığı, sığmadığı için her zaman bunun bedelini ödedi... Barış atkiviteleri nedeniyle, çalıştığı yerde pek çok kez başı “derde” girdi. Ama o mücadelesini sürdürdü. Çünkü barışı savunmak onun için bir “hobi” değil, bir yaşam biçimiydi...

Henüz “sınırlar” açılmadan önce babası Costas Hadjipavlou, aklı Ayguruş’ta kalarak öldüğünde Ayguruş’tan aldığımız toprağı Pile’ye götürmüş, bu toprak babasının mezarına konmuştu... Bir ay kadar önce de annesini kaybetti Maria ve referandum sonuçları da bunun üzerine geldi...

 

PEK ÇOK ÇATIŞMA BÖLGESİNE GİTTİ...

Kıbrıs Barış Merkezi kurucusu, çatışmaların çözümü ve toplumsal cinsiyet eğitmeni, öğretim görevlisi Dr. Maria Hadjipavlou, yıllarını iki toplumlu grupların oluşumuna harcadı... Maria, bununla da kalmadı, uluslararası alanda da çatışmaların çözümü ve toplumsal cinsiyet eğitmeni olarak pek çok çatışma bölgesine giderek, barış kültürünün yerleşmesi için çaba harcamaya devam ediyor. Son olarak Afganistan’a giden Maria Hadjipavlou, Kıbrıs’ın güneyinde “EVET” kampanyası için çalışanlardan... Maria Hadjipavlou’ya göre referandum, Kıbrıs’taki hastalıkları ortaya çıkardı ve bu hastalıkların esas kaynağı da Kıbrıs sorununun kendisi...

Maria’yla söyleşimiz şöyle:

 

ŞİMDİ NE OLACAK DEDİRTEN SORU

SORU: Son e-mail’in Afganistan’dan gelmişti, Kabil’de yaşadıklarını, referandum sonuçlarını BBC’den izlediğini yazmıştın... Referandum sonuçlarının hayatının en büyük düşkırıklığı olduğunu söylemiştin... Bu “HAYIR”ın altında yatan nedenler neler Maria? Böylesi büyük bir sorunun yanıtını bulmaya çalışalım...

HADJİPAVLOU: Evet, bu büyük bir soru... Aynı zamanda, bizi gerilere götürüp yeniden şimdiki zamana getiren ve “Şimdi ne olacak?” dedirten bir soru...

 

SORU: Bu sorunun yanıtını Afganistan’dan dönerken uçakta düşünmeye başladığını ve yazmaya başladığını anlatmıştın...

HADJİPAVLOU: Kabil’den İslamabad’a, İslamabad’dan Karaçi’ye, Karaçi’den Dubai’ye, Dubai’den Larnaka’ya olan uçak yolculuğu boyunca düşündüm bu sorunun yanıtını...

 

“17 SAATLİK YOLCULUKTA DÜŞÜNDÜM...”

SORU: Kaç saat sürmüştü Afganistan’dan dönüş yolculuğu?

HADJİPAVLOU: 17 saat kadar tutmuştu... Kabil’den Larnaka’ya... Karaçi’ye sabah 08.30’da varmıştım, uçak akşam saat altıya çeyrek kala kalkacaktı... Hiç uyumamıştım, Emirate Havayolları’na giderek “Uzanıp dinlenebileceğim bir yer var mı?” diye sormuştum. Oradaki görevli de beni kadınların dua odasına göndermişti... Orada iki kadın vardı, ceketimi yere yazıp onlarla birlikte dua etmeye çalıştım, onlara “Uyuyakalırsam beni uyandırın ki uçağı kaçırmayayım” dedim... Gerçekten de uyandırdılar beni, orası çok sessizdi, hatta rüya bile gördüm... Çok yorgundum, içimden neler olduğunu çözmeye çalışıyordum, bu dua odası bana iyi gelmişti... Ben referandumdan HAYIR çıkmasını bekliyordum zaten ama bu kadar yüksek oranda HAYIR çıkmasını beklemiyordum. Çözüme hazır olduğumuzu sanıyordum oysa EVET oyları %25 oranında çıktı. Bir başka deyişle HAYIR oyları bana toplumun çözüme hazırlanmamış olduğunu gösterdi. Bir başka deyişle, 30 yıldır çözüm istediğimizden söz ettiğimizi, statükoyu değiştirmek istediğimizi, adına “federasyon” denen yeni bir düzenleme istediğimizi söylüyorduk oysa insanlarımız bir çözüm yönünde toplumsallaştırılamamıştı, sosyalize edilememişti. Çözümden söz ederken, aslında çatışma yönünde sosyalize edilmiştik. Bu bağlamda gerçekten çözüm istiyorsaydık, toplumumuzda pek çok şeyi değiştirmeye başlamalıydık, ilk yapmamız gereken de aklımızdaki haritayı değiştirmek olmalıydı – eğitimimizi, medyamızı, davranışlarımızı değiştirmeliydik, Türkiye’ye ilişkin anlayışımızı değiştirmeliydik, Türkiye’yle ilgili pek çok şeyi öğrenmeliydik – Türkiye’yle ilgili fazla birşey bilmiyoruz, oradaki toplumla, sistemle ilgili bildiğimiz tek şey, “düşman” imajına uygun olan şeyler. Bunu Kıbrıs’taki kendi deneyimimizle pekiştiriyoruz, yani 1974 deneyimiyle. Çatışmaların çözümü felsefesinde değişimle ilgili olarak ne diyoruz? Değişim ancak bunu yaratabilecek dinamikleri görebilirsen mümkündür diyoruz. Türkiye’ye baktığımızda, bir değişiklik olmuştur, farklı bir hükümet vardır Türkiye’de, farklı bir diskurs vardır, Türkiye içinde farklı bir gerilim vardır – politik, sivil liderliğin orduyla ilişkisi vardır... Bu kez bir gerginlik vardı, geçmişte çatışmalar da olmuştu ama bunu gerçekten göremedik, Türkiye’de her zaman askerlerin yönetimde olduğu şeklindeki düşünceye saplandık...

 

HAYIR OYLARI HASTALIKLARI ORTAYA ÇIKARDI

SORU: Donmuş bir resim gibi yani...

HADJİPAVLOU: Evet... Belki bu bir noktaya kadar doğrudur ancak resmin değişmeyeceği anlamına gelmez, öteki dinamiklerin değişmeyeceği anlamına gelmez... Bu bağlamda sanıyorum Kıbrıs Rum toplumu olarak ufkumuzu açmaktan çok korkuyorduk. Ve inanıyorum ki bu HAYIR oyları, tüm hastalıkları ortaya çıkardı... Bu hastalık nedir? Korkularımızdır, sabitleştirdiğimiz “düşman imajı”dır, neyin “adil” olduğu yönündeki duygumuzdur, bize önerilen herhangi bir çözümün bizim için iyi olmayacağı yönündeki düşüncemizdir... Bir de bir halk olarak “öteki”ni ne kadar içselleştirebileceğimiz, kabul edebileceğimiz konusu var, yani “öteki” derken Kıbrıslıtürkleri, yerleşikleri, bizim taraftaki bazı yabancı işçileri vs. kastediyorum. Evet, referandumda çıkan HAYIR oyları, büyük bir kutunun açılmasına ve tüm bu hastalıkların, bütün bu korkuların ortaya çıkmasına neden oldu...

 

“HASTALIĞIN KAYNAĞI TARİHİMİZ, MİLLİYETÇİLİĞİMİZ...”

SORU: Bu hastalığın kaynağı nedir Maria?

HADJİPAVLOU: İnanıyorum ki hastalığın kaynağı tarihimizdir, milliyetçiliğimizdir, “kurban edilmişlik” duygumuzdur... Bu “kurban edilmiş” duygusu, pek çok Kıbrıslırum için bir kimlik haline geldi, aynı şekilde Kıbrıslıtürkler için de geçerli bu. Şu anda bir tür “rolleri değiştik”... Bir diğer konu da güvensizlik konusudur. Ancak benim için en önemli konu, hiçbir zaman konuları derinlemesine ele almamış olmak ve yeniden yakınlaşma sürecinin çözüme hazırlıkta ne denli büyük bir rol oynayabileceğini kabul etmemiş olmaktır. Annan Planı’nda “yeniden yakınlaşma” sürecini, çözüm sonrasına bırakıyoruz. Bana göre “yeniden yakınlaşma” süreci, çözüm öncesinde gerçekleştirilmelidir... Birbirimize yapmış olduğumuz kötülüklerden ötürü özür dileyen sesler duymalıydık, bu lisan konuşulmalıydı. Bu hiçbir zaman resmi olarak yapılmadı, orta düzeyde de yapılmadı, bunu yalnızca iki toplumlu gruplarda yapabildik ve elbette iki toplumlu gruplarda bunu yapmış olmamız, bunun tüm toplumu kapsayacak şekilde yaygınlaşmasını sağlayamadı, sağlayamazdı zaten. Umuyorduk ki bir kez çözüm bulunduğunda, bunun yaygınlaşan bir etkisi olacak. Kıbrıslırum politikacılar bir kez Türk askerlerinin adadan ayrılıp bir çözüm bulunduğunda toplumlar arasında herhangi bir sorununun olmayacağı gibi bir illuzyonla yaşıyordu. İnsanlar birbirlerini kucaklayacak, dost olacak, geçmişte olduğu gibi barış içinde yaşayacaklar diyordu politikacılar...

 

“TEMASLAR POLİTİK SÖYLEME DÖNÜŞEMEDİ”

SORU: “Sınır”ların açılmasını düşündüğümüzde, herhangi bir olay olmadı bir yıl boyunca ancak bu kaynaşma bile yardımcı olamadı...

HADJİPAVLOU: Neden Sevgül? Çünkü buna politik bir anlam katamadık.

 

SORU: Temaslar hep kişisel düzeyde yapılıyordu, siyasi bir istence dönüştürülemedi temaslar...

HADJİPAVLOU: Bu temaslar psikolojik, kişisel bir ihtiyaca yanıt veriyordu ki bu da çok önemlidir. Ancak bu benim için yeterli değildir. Bu temasların siyasi bir söyleme dönüşmesi gerekir... “Seninle gerçekten birlikte yaşamak istiyorum, seni kabul ediyorum” şeklinde... “Seninle birlikte yaşayabilmek için yeni yapılar istiyorum” şeklinde... “Kurumlar istiyorum, haklar istiyorum...” şeklinde...  Bu olmadı ne yazık ki... Hatırlıyorum, barikatlar açıldıktan iki hafta sonra günceme şöyle yazmıştım: “Bu yeni dinamik tüm Kıbrıslılar için altın bir hap gibidir – tabii bunu siyasi bir hapa dönüştürebilirsek!”

Bu duygu altın bir hap gibi orada kalamazdı...

 

“ORAYA GİDEMEYİZ, ORADA TÜRKLER VAR!...”

SORU: Neden bir hap gibi düşünüyordun bunu?

HADJİPAVLOU: Çünkü buna ihtiyacımız vardı... Hatırlıyorsun, insanlar ne diyordu? “30 yıl boyunca bu anı bekledik!” diyorlardı. Bu hapı içmeyi bekliyorlardı, “30 yıl bekledim gidip evimi görmek için” diyorlardı... Artık bir fantaziye dönüştürülmüş bu gerçeklikle karşılaşma zamanıydı... Umudumuza ve düşlerimize enerji kattığı için bir hap gibi düşündüm barikatların açılışını... Ancak umudun ve düşlerin bir gerçekliğe, daha geniş bir çerçeveye dönüşebilmesi için bir temele ihtiyacı vardır... Aradan bir yıl geçti ve bu dinamiği kesinlikle küçümsemiyorum, barikatların açılmasının en büyük psikolojik katkılarından biri, birbirimizi tanıyıp anlamaya çalışmaktı. Barikatların açıldığı ilk haftalarda kızkardeşlerimin çocuklarını getiriyordum kuzeye, hatırlıyorum, şöyle diyorlardı: “Aaa! Kıbrıslıtürkler gerçekten hoş insanlar, üstelik çok da temizler. Burada sokaklar bizdekilerden daha temiz!” Bunu söyleyebilmek için demek ki beyinlerinde önceden tasarlanmış bir imaj vardı Kıbrıslıtürklerle ilgili – o nedenle “sınır”ların açılışının dinamiği, pek çok önyargının yıkılmasına neden oldu. Bu da çok önemliydi... Bu okullarda da yapılmalıdır. İlkokul üçüncü sınıfa giden bir kız çocuğu bana geçen gün Bellapais Manastırı’nın resmini gösterdi, kendi çizmişti. Ona “Çok güzel çizmişsin” dedim “Yarın öğleden sonra seni götüreyim Bellapais Manastırı’na ve orayı sana göstereyim...” Bana “Hayır! Oraya gidemeyiz çünkü orada Türkler var!” dedi çocuk. Öğretmeninin çocuğa insanların artık kuzeye gidebileceğini bile söylememiş olduğunu anladım... Öğretmen eğer barışa hazırlanan yaratıcı bir kişi olsaydı, o zaman buradan bir öğretmenle bir organizasyon yapar ya da çocukları alıp Bellapais Manastırı’nda iki saatlik bir ders yapmak için insiyatif ortaya koyardı... Bunu örnek olarak veriyorum, neler yapılması gerektiği konusunda. Bu öğretmen böyle birşey düşünmedi, eminim pek çok öğretmen böyle birşey düşünmedi. Çünkü herşey hala merkezileştirilmiştir, Eğitim Bakanlığı’nca verilen görev, kuzeyin hala işgal altında olduğu, çocukların ancak Bellapais Manastırı’nın resmini çizip bunun öyküsünü yazabileceği yönündedir. Bana göre “sınır”ların açılmasıyla birlikte örnek verdiğim gibi şeyler yapabilirdik, eğer bir çözüme hazırlanmak istiyorsak bu yalnızca küçük bir örnek...

 

SORU: Sana göre çözüm nedir Maria?

HADJİPAVLOU: Bana göre çözüm bir anlaşma metnini imzalamak değildir, yeni bir kültürü müzakere etmek, farklı bir temel ortaya koyarak, hukuki bir anlaşmayı ete kemiğe büründürmektir. Böylesi bir yeni kültür ortaya konamazsa anlaşma metni bir kağıt yığını olur ve çöpü boylar... %75’lik HAYIR oyu bana yeniden yakınlaşma düzeyinde çok iş yapmamız gerektiğini gösterdi. Yeniden yakınlaşma da bana göre tavırların değişmesini, bir tolerans kültürünün gelişmesini, kendi “kötülüğünü” kabul edip, itiraf edip affetmeyi ve affedilmeyi içerir. Muratağa ve Sandallar’daki toplu mezarları görmezden gelelim demiyorum, güneyde de böyle toplu mezarlar var... Birlikte bu tür toplu mezarlar bulunduğunu kabul etmeli, buradaki tüm savaşlarda ölmüş olanlar için yas tutmalıyız birlikte – bu da savaşın her ikimizi de yaraladığını kabul edeceğimiz bir yeniden yakınlaşma girişimi olabilir. Her ikimiz de kurbandık bu savaşlarda ama şimdi her ikimiz de barış istiyoruz...

 

RWANDA’DA ÇOK ŞEY YAPILDI...

SORU: Çatışmaların Çözümü Eğitmeni olarak pek çok çatışma bölgesinde bulundun. Yeniden yakınlaşma, yaraları sarıp itiraf etme, affetme ve affedilmeyi içeren benzer süreçler başka çatışma bölgelerinde de yaşandı. Güney Afrika veya Kuzey İrlanda gibi bölgelerde yapılanlardan örnek olarak alabileceğimiz şeyler var mı?

HADJİPAVLOU: Görebildiğim Rwanda’da çok şey yapıldı, Güney Afrika’da yapıldı yeniden yakınlaşma için pek çok şey... Ayrıca kadın gruplarının yaptığı çok iş var bu konuda eski Yugoslavya’da. Bu bölgede kadınlar farklılıklarına rağmen birlikte çalıştılar ve toplumlarına yönelik olarak siyasi açıklamalarda da bulundular. Örneğin Rwanda’da büyük katliamlara, yaşanan travmalara ve göçmenliklere karşın, varolan tüm yapıların yıkılmış olmasına karşın, günümüzde seçimler yapıldı, bir Yeniden Yakınlaşma Komisyonu kurdular, katliamlara katılan pek çok kişiyi yargıladılar ve bir tür “affetme-affedilme” süreci de yarattılar. Rwandalıların da ailelerinden pek çok kişi öldürüldü, uzun yıllar göçmen kamplarında yaşadılar ama günümüzde Hutular ve Tutsiler, birlikte yaşamanın yolunu buldular... Ancak bu dönüşüm, böyle bir istekleri olduğu için gerçekleşti. “Artık yeter, yeterince insan öldü, yeterince acı çektik” dediler. Oysa Kıbrıs’ta biz bunu bu tarzda hiç söylemedik.

 

“BARIŞ DA NE DEMEK?!”

SORU: Bunu neden yapamadık? Çünkü Kıbrıs sorunu “dondurulmuş”tu... İki toplumlu gruplar olarak yapmaya çalıştık bunu 80’li yıllardan itibaren... Ama uluslararası literatüre örneğin “sorunun Kıbrıslılaştırılması” yani “dondurulması” terimi bile girdi! Oysa Kosova’da henüz savaşın ortasında iki toplumlu gruplar konuşuyordu, buluşuyordu, çatışmaların çözümü çalışmaları savaş sırasında dahi devam ediyordu... Kıbrıs’ta çatışmaların çözümü çabaları 90’lı yıllardaydı, ondan önce de gruplar vardı ancak bunlar çok dar alanlara hapsedilmişti...

HADJİPAVLOU: Evet, çatışmaların çözümü çalışmaları Kıbrıs’ta 90’lı yıllarda başladı. Ondan önceki pek çok grupta vardım ben ama bunlar ya marjinalize edilmişti ya da geçersizdiler ya da “Hain” deniyordu bizlere, bu çok güçlü biçimde yapılıyordu. O dönemde size “Hain” denmesi, size yapılabilecek en büyük hakaretti... İnsanlar “Ama ben ülkemi seviyorum ve bana hain mi diyorlar?” diye düşünüyordu. Hatırlıyorum, 1989’da evime bir grup insan davet etmiştim, onlarla barışı ve bölünmüş bir ülkenin ne anlama geldiğini tartışmak istiyordum. Bana tepkileri şöyle olmuştu: “Barıştan neden söz ediyorsun? Ülkemizde askerler var, barıştan değil kurtuluştan söz etmelisin!” Ancak yavaş yavaş başka toplumların neler yaptığını okuyup öğrenmeye başladık, çatışma kültürünün ne olduğunu öğrenmeye başladık ve barışın birden fazla anlamı olabileceğini, pek çok şeyi içerdiğini kavradık... Barış yalnızca askerlerin ya da savaşın olmayışı anlamına gelmiyordu. Barış, yeni tavırlar, yeni mentaliteler oluşturmaktı, “düşman”a ilişkin yeni mentaliteler oluşturmaktı, kendi korkularınla yüzyüze gelmekti... Mozambik’te pek çok çalışma yapıldı, Güney Afrika’ya bakın, ne güzel gerçekleştirdi çatışmaların çözümü sürecini. Orada bir vizyona sahip bir lider vardı, aynı zamanda alttan gelen bir dalga vardı, ikisi ortada bir yerde buluştular. Ve birlikte çalıştılar. Elbette çözümle birlikte sorunların da bittiğini iddia etmiyoruz ama en azından daha güvenli bir alan yaratıyorlar ki insanlar birlikte çalışabilsin, birbirini öldürmek yerine!

 

“HAYIR DİYENLER DAHİ MUTSUZDUR...”

SORU: Şimdi kuzeyde de, güneyde de atmosferin kaotik olduğunu hissediyorum... Bu konuda neler hissediyorsun?

HADJİPAVLOU: Sanırım toplumum uyuşmuş gibidir, herkes bunun anlamını çözmeye çalışıyor, HAYIR diyenler dahi mutsuzdur. Uluslararası alanda olup bitenler var, Avrupa Birliği bu HAYIR’a nasıl baktı, AB’deki farklı kişilerin tepkilerine bakıyorlar. İnsanlar bunlara bakıp bir yerde “kayda geçtiler” diyelim. Aynı zamanda şöyle de düşünüyorlar: “Yani şimdi HAYIR dedim diye cezalandırılacak mıyım?” Hatta Cumhurbaşkanımız da çıkıp “Bazı ülkelerin ya da kişilerin bize bakışı, sanki de bizi cezalandırmak ister gibi” dedi. “Bu bizim düşünce özgürlüğümüzdü, sonuç da buydu, bu bir gerçekliktir, bunu kabul etmelisiniz” diyor bir bölüm insan. Konuştuğum başka kişiler ise “Belki de daha uzun vadeli düşünmeliydik” diyor. Ancak öteki taraftan, korkular hala oradadır ve “Kimse bize bu korkuları aşmakta yardımcı olmadı” diyorlar. “Peki ya Türkiye, Annan Planı’nda öngörülenden daha fazla süre kalmaya çalışırsa ne olacak?” diyorlar. “Türkiye’nin ya da Türk ordusunun çekileceğini kim garanti edebilir?” şeklinde konuşuyorlar. İnanıyorum ki herkes olup biteni anlamaya çalışıyor. EVET’çiler de neden bu denli düşük EVET oyu çıktığını anlamaya çalışıyor, çünkü daha yüksek bir oran bekliyorlardı. Başlangıçta da belirttiğim gibi, Kıbrıslıtürkleri kucaklamaya, birlikte geleceği kurmaya hazır olan insan sayısı %25’tir, ki bu yine de iyi bir rakamdır, her dört kişiden biridir... Organize olup mesajlarını yaygın biçimde duyurma fırsatları olmadığına bakarsak, küçümsenecek bir rakam değildir. %25 demek 100 bin kişi EVET oyu verdi demektir Kıbrıs Rum toplumunda. HAYIR’cıların sahip olduğu paraya da sahip değildi EVET kampanyası yürütenler. HAYIR’cılar binlerce lira harcadılar kampanya için, tüm anayolları donattılar, EVET’çiler ortaya çıktığında ise onlara “Hain” gözüyle bakılmaya başlandı, “Sen memleketi satmaya hazırsın” dendi EVET’çilere. Şimdi değerlendirme ve geçiş dönemindeyiz... Ama umarım ki bu bize birşey öğretmiştir: birbirimize bağımlılığımızı öğretmiştir, yani Kıbrıslıtürkler bir yöne, Kıbrıslırumlar ayrı bir yöne gidemez... Bu her iki toplum için de bir derstir. Bazı Kıbrıslıtürkler “Hah! Siz Rumlar! HAYIR dediniz çünkü bizimle yaşamak istemiyorsunuz, bizi istemiyorsunuz!” dediğinde canım sıkılır... Ya da “Bizden hoşlanmıyorsunuz, bizden nefret ediyorsunuz!” dediklerinde. Bu, konuyu aşırı basitleştirmedir.. Böylesi düşünceleri ya da duyguları yaygınlaştırmaktan kaçınmalıyız çünkü ortak amacımızı aşırı basitleştirir, ortak amacımız birbirimizi gerçekten anlamaktır, birlikte geleceği kurmaktır ve birlikte yaşamaktır... Ki bunu henüz yapmadık. Önümüzdeki görev budur... Avrupa dinamiği bize yardımcı olacak ama bizim de Avrupa dinamiğine yardımcı olmamız gerekir. Kendimize yardımcı olmamız gerekir çünkü Avrupa gelip de bizim yapmamız gereken şeyleri yapamaz, bize yalnızca fırsatlar sunar, değerlerini sunar, kültürünü sunar, bunları yakalayıp kendi ihtiyaçlarımıza dönüştürebiliriz. Yapılması gerekenleri iki toplum yapmalıdır... Şimdi Kıbrıslıtürkler Kıbrıslırumlara daha yakın durmalı, bunun nedenlerini anlamaya çalışmalıdır. Kıbrıslırumlar da, Kıbrıslıtürklerin neden bizimle ilgili böyle şeyler söylediğini anlamaya çalışmalıdır. Yani karşılıklı olarak yapılacak şeyler vardır, ayrı ayrı da yapılacak şeyler vardır. Ancak çatışmaların çözümünde öğrendiğimiz şey, bu soruna ortak bir sorun olarak bakmaktır, bunu “Kıbrıslırumların sorunudur, olgunlaşsınlar” diye ya da “Kıbrıslıtürkler bizim korkularımızı anlasın işte” diye düşünemeyiz... Kıbrıslırumlar, Kıbrıslıtürklerin barışa hazır olmuş olmasının nedenlerini de anlamaya çalışmalıdır. Ama tüm bunlar ortak sorunlardır, o tarafın ya da bu tarafın kendi sorunu değil. Başlangıç olarak geniş bir halk diyaloğu olmalı, senin, benim ve tüm yurttaşların rolü bu süreçte önemlidir. Liderliklerle işimiz bitti artık, liderlikler yurttaşların da yapması gerekenleri kabul etmeli ve aralarda bağlar oluşturulmalıdır, çok yönlü bir çalışma gerektirir bunun için. Liderlikler yurttaşların, sivil toplum örgütlerinin insiyatiflerinin de en az kendilerininki kadar yasal ve gerekli olduğunu teslim etmelidir.

Kıbrıslıtürkler gerçekten büyük bir mücadele verdi buraya varmak için. Ama senin de sözünü ettiğin gibi gizli gündemler de var bazılarında, bu ortaya çıkacaktır ancak bu gizli gündemlerin ortaya çıkması da sağlıklıdır. Kötü birşey değildir... Şimdi tüm hastalıkların, gizlenmiş şeylerin ortaya dökülmesi zamanıdır... Ki böylece teşhis edebilelim bunları ve tedavi edebilelim...

Yani Sevgül, ülkemizin yeniden birleştirilmesini birlikte kutlama düşümüz gerçekleşemedi ama bu olacaktır... Umarım çok uzun bir süre beklemeyiz bunun için...

 

(Devam edecek)

 

(*)  Bu yazı dizisi YENİDÜZEN gazetesi için hazırlandı, Hamamböcüleri’ndeki okurlarımla da paylaşıyorum...

copyleft (c) 2001-03 hamamboculeri.org